“Hastrin!”: Küfür ve Düşünce Özgürlüğü Sorunsalı

AdsızHA

Küfür Var, Küfür Var

Küfürlü ifadeler, düşünce özgürlüğünün koruma alanına girer mi? İyi soru. Hayatında hiç küfür etmemiş bir kimse yoktur sanırım. Feminizmin küfre yaklaşımı ayrı ve pek haklı bir düzlem ve çoğunlukla nefret suçları ile mücadele çizgisinde. O konuyu şimdilik bir tarafa bırakarak, bu yazıda, küfre, genel olarak düşünce özgürlüğü açısından yaklaşmaya çalışacağım.

Çoğumuzun, usturuplu küfürleri en yakın çevremize sakladığı düşünülecek olursa, sorun, yakın çevrenin dışına, bir anlamda kamusal alana taşan küfürlerle ilgili olsa gerek. Evinin içinde veya yakın arkadaş çevresinde küfür etmek, özel yaşamın bir uzantısı olarak, düşünce özgürlüğü kuramcılarını pek sınırlı bir ölçüde ilgilendirmeli. Doğrudan küfürlü ifadelerle ilgili olmasa da “ağzı torba değil ki büzesin” deyiminin de anlattığı gibi düşünce özgürlüğüne karşı uygulanan yaptırımların, bireyleri veya toplumu ahlaki olarak düzeltmek amacıyla değil, zarar verecek davranışları önlemek amacıyla çıkarılması taraftarıyım.

Öte yandan küfür var, küfür var. Küfür, kimi zaman gayrimeşru baskı aracı olabilir: İşkence fiillerine eşlik eden küfürleri veya erkeklerin, kadınlarla ilgili küfürlerini düşünün. Ama küfür direniş haykırışı veya aracı da olabilir. Siyasal gündeme yeni düşmüş fenomenal “HASTRİN” sözü ikinci türden bir haykırışı dillendiriyor gibidir. O zaman sormalı: Kimin küfrü, iyi küfürdür? Ne tür küfür, düşünce özgürlüğünün kullanımıdır?

Çeşitli ceza hukuku sistemlerinin, kamu barışı veya kamu düzenini bozmaya elverişli kabul edilip cezalandırılan küfürler ile kamu ahlâkını bozmaya elverişli kabul edilen küfürler arasında ayrım yapılmasına uygun bir zeminde kurallar koydukları gözlenmiştir.  Birinci gruba, çoğunlukla kamusal meselelerle, kamuyu ilgilendiren meselelerle ilgili yapılan düşünce açıklamaları girer. Bu grupta küfür, çoğunlukla toplumsal-siyasal bir tepki aracıdır. İkinci grup, çoğunlukla bireylerarası düzlemde karşılaşılan “sövme” fiillerinde somutlaşır. Şüphesiz her iki düzlemin içiçe geçtiği olay örgüleri de vardır. Küfür içeren ifadelerin içerikleri bir yana, küfrü iyi anlamak ve düşünce özgürlüğü bakımından değerlendirebilmek için küfreden insanların sosyo-kültürel-psikolojik açıdan değerlendirilmesi de gerekli olabilir. Hakikaten bu bağlamda “küfür nedir” sorusu kadar önemli olan bir soru “kim küfreder?” sorusudur.

Pek çok toplumda küfürün hukuksal bakımından değerlendirilmesi sorunu hem kamu düzenine bir tehdit oluşturan, hem de kamu ahlakına ilişkin bazı duyarlılıkları zedeleyen küfürlerle ilgili olarak ortaya çıkmıştır. İlk önce birinci gruba, yani kamu düzenine karşı tehdit oluşturan küfürlere bakalım:

Hangi biçimde tezahür ederse etsin ve kim tarafından ifade edilirse edilsin ciddi bir bireysel ya da kamusal zararın doğması tehlikesini açık ve mevcut olarak yaratmayan küfürleri cezalandırmamayı seçen; öte yandan, belirli bir kimsede derin duygusal acı ve üzüntü yaratmış oldukları tespit edilen sövme eylemlerini medeni tazminat yaptırımı ile karşılayan  ABD’nde 1960’lı yıllar, bazı siyasal toplumsal duyarlılıkları rahatsız eden davranışların sınırlarının belirlendiği yıllar olmuştur. Bu fırtınalı dönem, ABD toplumsal yaşamında, kamuoyu tartışmalarında kullanılan dil ölçülerinin de yeniden belirlendiği bir dönemdir. Türkiye’nin benzer bir döneme bir süreden beri girdiğini düşünüyorum. O nedenle ABD’nin geçmişinin Türkiye açısından da önemli bir karşılaştırmalı değeri olabilir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi Ne Demiş?

ABD’nde medeni haklar hareketinin ortaya çıkarttığı çok yoğun heyecansal ve duygusal tepkiler, Vietnam savaşı ile gelen çekişmeler ve tartışmalar ve daha sonraları kürtaj sorununun tartışılmasında kullanılan yoğun duygu yüklü ifadeler, çoğu zaman, sınırların aşılıp aşırı boyutlarda hakaretamiz bir tartışma kültürünün doğmasına yol açmıştır. ABD’nde altmışlı yıllar boyunca süren tüm tartışmalar, meydan okuyucu bir içerikte ve tonda yürütülmüştür. Medeni haklar hareketi, Vietnam savaşı, kadın hakları hareketi,  kürtaj sorunu gibi sorunlar hep yoğun kamplaşmalara yol açan büyük ahlaki savaşlar olarak görülmüştür.

Vietnam savaşı karşıtı ”Hey, hey, LBJ[1], bugün kaç çocuk öldürdün?” ifadesinden kürtaj karşıtı grupların kürtaj uygulayan doktorlara “katil, çocuk katili” diye seslenmelerine uzanan aşırı tepkisel bir duygusallık yelpazesi söz konusu olmuştur. Siyasal olarak meydan okuyan veya bir takım duyarlılıkları ağır şekilde inciten sözler, en derin ahlaki konuları dramatik boyutlarda sergilemişler, böylece muhataplarının duygularını ve heyecanlarını harekete geçirmeye yönelik stratejinin önemli bir parçasını oluşturmuşlardır. Bu şartlar altında “fuck” sözcüğü de siyasal söyleme özellikle ”motherfucker”, “white motherfucker“ ve ”fuck the draft” gibi çeşitlemeleri ile girmiştir.[2]

Bu tür küfürler, yetmişli yıllardan itibaren Amerikan Yüksek Mahkeme’nin de önüne gelmeye başlamıştır. Bu davaların önemli bir bölümü, Vietnam savaşı karşıtı protestocuların kullandığı ağır küfürlü jargonun nasıl  bir mualeme göreceği sorunu ile ilgili olmuştur.

İşte Cohen v. California davası da böyle bir siyasal tepkisel küfrün tipik bir örneği olarak küfür içeren ifadelerin kullanılmasının yasaklanmasını, Birinci Ek Madde ile korunan ifade özgürlüğü güvencesine aykırı olup olmadığı sorununa ilişkindi.

Olay şuydu: Paul Robert Cohen aldı bir protestocu, Los Angeles’da bir mahkeme binasında, üzerinde ”Fuck the Draft”[3] (askerlik celbinizi s.k.r.m) yazılı bir ceketle dolaşmış,  ceketinde yazılı sözlerin kamu barışını bozduğu gerekçesi ile tutuklanmış ve mahkûm edilmişti. Yüksek Mahkeme Cohen’e yapılan muameleyi, Anayasanın koruduğu düşünce özgürlüğünün bir ihlali olduğu gerekçesi ile iptal ederken uzun yıllar için tarih yazan bir karar çıkarmıştır.

Cohen kararının gerekçesini kaleme alan Yüksek-Yargıç John Marshall Harlan, Cohen’in mahkûmiyet kararının, bütünüyle, düşüncenin düşünce olarak içeriğine karşı oluşmuş bir tepki yüzünden, yani “fuck” (s.k.r.m) sözünün kabul edilen terbiye dışılığından dolayı verilmiş olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre Cohen’in bu fiili, “fuck the draft” (askerlik celbini s.k.r.m) sözünü, Mahkeme binasında bulunan diğer kimselere bildirmekten ibarettir. Bir kere Cohen’in sözleri belirli bir kimseye yönelmemiştir ve savcılık makamı hiç bir şekilde, herhangi bir kimsenin cekette yazılı sözlerden hicap ve öfke duyduğuna yönelik bir iddiada bulunmamıştır. Bu nokta özellikle zoraki dinleyiciler (“captive auduence”) teorisinin bu olaydaki olası geçerliğini çürütüyordu. Gerçekten (“zoraki dinleyiciler”/“captive audience”) denen öğretiye göre, kişilerin saldırgan ya da terbiyesiz (“offensive”) bir ifadeyi kendi istek ve iradeleri dışında duymaya zorlanamayacaklarını anlatır (Öte yandan, zoraki dinleyiciler öğretisinin, kamusal alanda, örneğin sokaklarda duyulan ifadelere karşı “başını başka tarafa çevirme” adı verilen bir sınırı da vardır ama konumuz, zoraki dinleyicilik veya bunun sınırı olan “başını öte tarafa çevirme” doktrini değil) .

Kararın gerekçesinin en önemli yönü, Yüksek-Yargıç Harlan’ın iletişimin doğası konusunda yaptığı değerlendirmelerde somutlaşmıştır. Yargıç, pek çok dilsel ifadenin, iki iletişimsel işlevi olduğunu belirtmiştir: Tanısal işlev ve heyecansal işlev. Sözcükler, bazı  bağlamlarda, bazı tanısal anlamlar taşıyabilir; öte yandan, bazı sözcüklerin kullanılmaması halinde ifade edilmeleri olanaksız hale gelebilecek bazı duygular da ancak o sözcüklerle ifade edilebilir. Bu ikinci işlev, heyecansallık işlevidir. Yargıca göre, bu gibi sözcükler, sırf tanısal (“cognitive”) etkileri bakımından değil heyecansal (“emotional”) etkileri bakımından seçilip kullanılmaktadır.[4]

Bir olayda yine Vietnam savaşı karşıtı bir kimsenin mahkûmiyeti iptal edilmiştir. Bu protestocu da protestosu sırasında bir polis memuruna “beyaz o… çocuğu, öldüreceğim seni” ve “seni o… çocuğu, seni boğazlayarak geberteceğim.”[5] sözlerini sarfetmişti. Mahkumiyet kararı, Georgia eyaletinde yürürlükte olan ve “kamu barışını bozmaya elverişli uygunsuz ya da hakaretamiz”[6] sözleri bir kabahat (“misdemeanor”) olarak cezalandıran bir yasaya dayanmıştı. Ama Yüksek Mahkeme, alt derece mahkemesinin kararını yasanın çok belirsiz olduğu gerekçesi ile iptal etmiştir.[7]

İkinci bir olayda yerel bir okul idaresi toplantısında dört kere ”motherfucker” sözünü kullanan Rosenfeld[8]’in ahlaka aykırı (“indecent”) ve tacizkar (“offensive”) bir dil kullandığı gerekçesiyle mahkûm edilmesi Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilirken; bir başka olayda Lewis[9]’in, oğlunu tutuklayan polis arabasını takip ederken polis memurlarına “god damned motherfuckers” demesi nedeniyle ”kamu barışını” bozmaktan mahkûm edilmesi gene Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilmiştir.

Kim Küfür Eder?

Amerikan anayasa hukukçularından Greenawalt, terbiye ve görgü kurallarını belirleyen söylemi sarsan sözleri ve ifadeleri, daha çok kültürel olarak daha az nüfuz ve konum sahibi olan ve siyasal olarak daha fazla radikal eğilimi olanların kullanmasının rastlantı olmadığına dikkati çekmektedir.[10] Gerçekten, bireylerin gerçek siyasal güçleri yoksa, küfür içeren tepkiselliğe başvurabildikleri ve başvurmakta haklı olabilecekleri düşünülebilir. Çünkü başka türlü dikkat çekmek onlar için son derece zordur. Bu bağlamda duygusal olarak meydan okuyucu sözler,  güçsüzlerin başvurabileceği sınırlı araçlar olarak ortaya çıkar. Bu araçlar yardımıyla, güçsüzler de tartışma konusu sorunları dramatize ederek, diğer kimseleri harekete geçirerebilir ve değişim yolunda dikkati çekme olanağına sahip olurlar.

Terbiye sınırlarını aşan hatta küfür içeren ifadeler, çoğunlukla, ekonomik, toplumsal ya da kültürel “eksiklikleri” yüzünden uygun tartışma platformu bulamayan ya da normal  platformlar gayrimeşru olarak kendilerine açılmayan ya da tartışmaya katılabilecek donanımları olsa da bu olanak haksız olarak elinden alınan kimselerde daha çok görülür. Herkesin, her gün istediği düşünceyi işleyebileceği gazete köşesi yoktur, televizyona  çıkmak da öyle kolay değildir. Bu tür kimseler için meclisin önünde saygısız bir dille yazılmış bir pankartı açmak daha kolaydır. Yine, siyasal platformları gayrimeşru olarak elinden alınmış  siyasetçilerden de “efendilik” beklemek doğru olmasa gerektir.

Ne yazık ki ileri demokratik ve çoğulcu yapıdaki toplumlarda bile siyasal söyleme etkili biçimde katılabilen aktörler belirli bir dereceye kadar kemikleşebilmektedir. Bu kemikleşme kısa zaman sürecek ve eski aktörlerin yerini yenileri de alabilecek olsa, çoğu zaman söyleme katılmak için gereken “kartvizitler” vardır. Bunlar, resmi dili iyi konuşmak, iyi bir eğitimden geçmek, ekonomik ve kültürel güç sahibi olmak olabileceği gibi, platformu elinde bulunduranlarla belirli yakınlıklar içinde bulunmak da olabilir. Ama bu olanaklara sahip olmayan kimselerin, örneğin iyi bir eğitim görmemiş kimselerin de düşünceleri ve söyleyecekleri vardır. Öğrenci, kendini profesörü kadar uygun bir dille ve yaygın bir platformda ifade edemeyeceğinden, çoğu kez ifadelerine taşkın bir duygusallık katarak aynı etkiyi çekmeye çalışabilir. Bazen “Allah hepinizin belasını versin sözü”, ciltlerce kitap yazarak anlatılacak bir yakınmayı kısa yoldan anlatabilir. İşte Amerikan Yüksek Mahkemesi de bu tip ifadelerin bu yönünü görmüş ve bunların da hoşgörüyle karşılanması gerektiğine hükmetmiştir.

“Kahvehanede miyiz canım efendim?” (!)

Öte yandan, çoğulculaşan ve devingenleşen toplum, çok farklı kesimleri her an yüzyüze getirerek belirli görgü kurallarının “sulanmasına”, kişilerarası ilişkilerin biçimsellikten uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bugün Amerikan filmlerinde görülen ve on on beş yıl önce kulağa kaba saba gelen ifadelerin artık Türk filmlerinde de kullanılır hale gelmiş olması, toplumsal ileşiminin söylem normlarının biçimsellikten uzaklaşması, kabalaşması, hatta “gençleşmesi” yolunda başlamış uzun bir sürecin sonucudur. Biçimsellikten ne kadar uzaklaşıldığını görmek için bir FM kanalı açıp 18-35 yaşları arasındaki herhangi bir radyo programcısının konuşmalarına kulak vermek yeterlidir. ”Bir korum oturursun” ”Kim oluyosun oğlum” ”S..tir git ordan”, “ikile”, 1herife bak ya” gibi ifadeler tarihte de her toplumun belirli kesimlerinin jargonu olmuş argonun örnekleridir. Bugün argo, belirli kesime özgü olmaktan çıkmış, iletişim araçlarının yaygınlaşması ile norm oluşturan ifadelerin yanında kabul edilen doğal bir söylem olup çıkmıştır.

Bu gelişmenin olumlu mu olumsuz mu olduğu tartışmasına girmek istemiyorum. Önemli olan bunların nedenlerini anlamak. Çünkü nedenleri kolaylıkla anlaşılabilecek bir gelişime, yasaklarla veya “terbiyeye davet eden baskıcı araçlarla” ket vurulamayacağı ortadadır. Dilsel “sululuğun”, modern topluma geçiş sancıları ve  toplumsal değişimle ilgisi olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Her türlü dilsel meydan okuyuculuğun, “terbiyesiz” (!)liğin veya dilsel “sulanma”nın “ahlaki çöküş” veya “değer kaybı” olarak yaftalanabileceği kanısında değilim.

Bugün Türkiye’de de gözlemlediğimiz bu gelişim iki temel toplumsal-kültürel sütuna dayanıyor olabilir: Birinci dayanak, yazılı kültürün, her şeye rağmen oldukça gelişmesi ve gelişmekle kalmayıp otorite sahibi yazılılılıkla, otorite sahibi olmayan yazılılık arasında derin ayrımların oluşmaya başlaması olsa gerek. Yazılı kültür geliştikçe ve yazının etkisi, içeriğinden çok nerede, hangi “kartvizitlerle” yayınlandığına bağlı oldukça (örneğin hakemli bir dergide mi yoksa internette mi veyahut parlamentoda mı yoksa kahvehanede mi söylendiği) sözlü ifadelerin üstlendiği işlev, farklılaşıyor olabilir. Hatta sözlü ifadelerin, muhataplarından çok sahiplerini ilgilendirdiği duygusunun toplum yaşamında yaygınlaştığı düşünülebilir. Yani sözlü ifadeler,  eskisinden daha az etkide bulunuyor, çabuk unutuluyor olmalı. “Kötü söz sahibinindir” ya da “hakaret eden ne kadar azizse hakaret de o kadar azizdir”, “it ulur, kervan yürür” gibi sözler eskiden beri söylenegelse de özellikle günümüz toplum yaşamında ciddi bir anlam kazanmışlardır. Herkesin herkesi karalayabildiği, karalamalara şüphe ile bakıldığı ve kaynakların çeşitli ve şüpheli olduğu dünyada kimsenin söylenen sözlere aldırmaması ve kaynağın yazılılığı ve ciddiyetine bakması doğaldır. “Lafügüzaf” deyişi bunun Türk toplumu için en iyi ifadesidir. Ama burada bir tehlike de gizlidir. Kaynağın “sağlamlığı”na ve “ciddiyetine” karine olacak kartvizitler, her zaman adilce dağıtılmaz. “Yazılı” ve “ciddi” kaynaklar, her durumda gerçeğe uygun, hatta ahlaken doğru olarak kabul edilirken, sözlü ve tepkisel ifadeler, “gerçeğe aykırı”, hatta ahlaken yanlış olarak bir kenara atılamamalıdır. Belki de en büyük baskıcı tehlike, kendisini pek terbiyeli, pek sofistike ve incelikli kılan söylemlerde gizlidir. Ayrı bir düzlemde tartışılması gereken bir konu.

“Dilsel sulanma” yolundaki gelişimin ikinci nedeni ise birincisinden daha da ilginçtir, kanısındayım. Çeşitli kastların ya da siyasal, toplumsal, kültürel kesimlere mensup kimselerin iç içe geçmesi olgusu ortaya çıkmış, “adap” kavramı da yeniden tanımlanmaya ve özellikle adaba aykırı söz ve hareketlerin tanımı daralmaya başlamıştır. “Hızlı” yaşam temposu içinde çok çesitli toplumsal tabakalar içinde çok rollü olarak yaşayan insanlar bir tür ”küfür kültürü” geliştirmişlerdir. Eskiden küfür olarak kabul edilen sözlerin, geleneksel kültürde “ağır laflar” olarak kabul edilen sözlerin bugün artık cümleleri süsleyen bir “renk” olarak kabul edildiği gözlenmektedir. Kadının geleneksel rollerinden kurtulması, erkeklerin de, eskiden aralarında gizli saklı yürüttükleri bu küfür kültürünün artık uluortaya çıkmasına yol açmıştır. Çok rollü, birbirlerinden çok farklı değerleri aynı bünyede içselleştirmiş, birden fazla toplumsal tabakada etkinlik gösteren insanlar, çoğul rollerinin ve farklı farklı değerleri aynı anda benimsemekten kaynaklanan bir “rahatlık” içinde “konuşmaya” başlamışlardır. Bir başka neden de, belki dilbilimcilerin daha iyi anlatabileceği bir olgudur. Hoş olmayan bazı durum, eşya ve konumları tarif eden sözcükler zaman içinde “eskimekte” ve “kaba” görülmeye başlanmakta ve bunların yerine yenileri önerilmektedir. Yeniler de yerleştikten sonra eskiyip kaba görülmekte ve yerlerine daha yenileri önerilmektedir.  Görüldüğü gibi bu sürecin sonu yoktur tuvalet sözcüğü örneğinde görebileceğimiz gibi hela-tuvalet-wc-lavabo- çizgisi eski söz yine de kaba hale gelene dek sürmektedir. Eskiden hiç de yadırganmayan sözleri kullananlar da ”bir zamanlar kabul görüyordu, şimdi mi kaba oldu?” diyebilmektedir.

Daha Fazla Küfreder Hale mi Geldik?

Tam olarak bilmiyorum ama daha fazla küfreder veya kaba saba sözler kamusal ortamlarda daha fazla sarfedilir hale gelmiş olsa bile bu gelişmeyi çok tehlikeli görmüyorum ve özellikle düşünce özgürlüğü açısından iki önemli işlevi bakımından değerlendiriyorum:

Böyle sözlerin genellikle, düşüncelerini başka platformlarda ifade etme olanağını ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak bulamamış kimseler tarafından belirli bir öfke ve bu öfkenin dışa vurumundan kaynaklanan bir rahatlama beklentisi ile ifade edilebileceği açıktır. Hükümete küfreden bireyin, eleştirmek için başka türlü olanak, platform bulamamış güçsüz birey olabileceği unutulmamalıdır. Ve toplum içinde güçsüz bireyin en azından küfürde güç sahibi olmasının, “ciddi” bir kaynağa yazı yazabilecek yeri ve kültürü bulamayanın tepkilerini bu yolla dile getirmesinin doğallığı kabul edilmelidir. Gerçi bugün yazılı ve sözlü basın da aynı küfür kültüründen nasibini almıştır ve bu boyutun, güçsüzlükle ilgisi olmayabilir ama bu ayrı bir konudur.

İkinci nokta, “duygusal konuşma” adı verilen ve entelektüel konuşmanın yapacağı etkiyi bir anda yaratan bir konuşma şeklinin varlığıdır ve bu biçim, dilbilim tarafından da kabul edilmiştir. Öyle ki bazen ”ben bu siyaseti kabul edemiyorum, şu şu noktalarda yanlış yapılıyor, şunlar şunlar yapılmamalı efendim, yıllardır söylemekteyiz” demekten daha çabuk ve etkili bir izlenim bırakır “bu sersemlikle bir arpa boyu yol alınamayacağını kaç kere söyledik” sözleri. Şüphesiz, böyle “kaba” bir kültürün toplumsal iletişimde ve siyasette  “norm” olması gerektiğini savunmuyorum ama belirli çevrelerin, aslında çoğumuzun böylesi sözlerin, ”efendi efendi” konuşmaktan daha fazla bir etki yarattığını, bir duyarlılık oluşturduğunu kabul ettiği açıktır.  Bu bakımdan, özellikle aile ve yakın çevre içinde, hatta belirli ölçülerde toplumsal yaşamda böyle sözleri sarfedenlerin de düşünce özgürlükleri bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu çerçevede küfürün, orta yere mi edildiği yoksa belirli kimseleri muhatap mı aldığı sorusunun yanıtı da önemlidir tabii. Babam Avukat Ahmet Aydın’dan duyduğum bir fıkra vardır:

Adam “people fuck you” demiş ve bunu duyanlar, savcılığa şikayette bulunmuşlar, “milletini s.k.y.m” dedi diye. Hakim karşısına çıkarılan adam “ben bizim millete değil Amerikan milletine sövdüm” deyince beraat etmiş. Aynı fıkranın bir başka versiyonu ise, sanığın aynı sözleri “hükümete” sarfetmiş olması hali. Ama bu kere beraat edememiş çünkü hakim hangi hükümete küfredileceğini “gayet iyi biliyor”muş!

“İyi ama başkalarına küfretmeyi koruma altına mı alacağız?” sorusunun yanıtını tam olarak vermiş sayılmasam da, küfredenlerin kişisel ve toplumsal konumlarının, küfrü değerlendirmede önemli olduğunu düşünüyorum.

Karikatür ve Küfür: Bavyera Başbakanı ve Hustler Üzerinden Kedi Karikatürüne

Bir karikatüristin Bavyera Başbakanı Strauss’u bir çok domuzla, bu arada yargıç cübbesi giyen bir domuzla cinsel ilişki halinde gösteren bir karikatürüyle ilgili olarak Alman Anayasa Mahkemesi’nin nerede ise yirmi yıl önce verdiği çok ilginç bir karar vardır:  Mahkemeye göre domuzla cinsel birleşmenin resmedilmesi “biçim’ olarak düşünce özgürlüğüne girmektedir ama içerik bakımından yargı organı ile yolsuz ilişki yaftası yapıştırıldığı için sınırlanabilir (BVerfG 75 369) Bu kararın ilginçliği, karikatürün küfür niteliğinin değil, düzgün bir dille ifade edilmiş olsa dahi aynı kalacak içeriğinin sorun edilmiş olmasıdır.  Yirmi yıl önce. Bugün ise Almanya’da durum çok farklıdır. Bu tür karikatürler artık hem küfür olarak hem de küfür biçimlerinden soyutlanan içerikleri ile sınırsız olarak düşünce özgürlüğünden yararlanmaktadır. Çünkü bilim ve sanat özgürlüğünün sınırları, başka türlü düşünce açıklamalarından daha geniştir.

ABD’nde ise düşünce ve düşüncenin ifadesi özgürlüklerinin, Avrupa’ya göre (belki Holywood endüstrisi dahil pek çok yaratıcı kesimlerin küresel olarak yaygınlaşmasına ve üstünlük kazanmasına da destek olacak ölçüde) çok daha ileri olduğu bilinmektedir. Bu ülkede de neredeyse yirmi yıl önce Yüksek Mahkeme, Hustler Magazine vs. Falwell  kararında [485 U.S. 46 (1988)] sövme içeren parodilere neredeyse sınırsız bir özgürlük tanımıştır. Bu kararın verildiği olayda, özellikle cinsel ahlak konusunda televizyonda vaazlar veren bir din adamının taklitçisi,  bir komedi programında verdiği varsayımsal röportajda ‘annesi ile cinsel ilişkide bulunduğunu” “itiraf” etmişti. Hustler kararında,

“kamuya malolmuş kimselerin, kendileri ile ilgili olarak ifade edilen karikatür gibi yapıtlardan infial ve hicap duymuş, duygusal strese girmiş olmaları düşünce özgürlüğünü sınırlayıcı bir ölçüt olarak kabul edilemez.”

hükmüne varılmıştır. Çünkü, karara göre, böyle subjektif duyguları tanımlayıcı bir ölçüt bulunmamaktadır. Ölçüt olmadığı için de, herhangi bir sınırlama, kamusal tartışmalara ket vurabilir. Bir kedi karikatürünün bile mesele olabildiği Türkiye’de bu tür doktrinlere varılmasına daha zaman var sanırım.

Peki Ama Ya Nefret Söylemi?

Ama madalyonun diğer tarafında, nefret söylemi var.  Ve nefret söylemi, daha çok egemen kesimlerin, azınlıkları aşağılamak amacıyla sarfettiği sözler olarak karşımıza çıkıyor. Bunların nasıl değerlendirileceği de düşünce özgürlüğü kuramını uzun süreden bu yana meşgul etmektedir. Bir kadına, bir eşcinsele, belirli bir etnik kökenden gelen bir kimseye, yani toplumun din, dil, ırk, milliyet, etnik köken, cinsiyet, cinsel tercih bakımından belirli bir kesimine veya bu kesime mensup bireylere sövme veya  küfür etme anlamına gelen “düşünce” açıklamalarının başka bir düzlemde değerlendirilmesi gerekse de bunları, “korunması gereken” diğer gruptan ayıran kesin çizgiler yoktur. Yok mudur? Hiç mi yoktur? Dilerseniz bu konuyu da başka bir yazıya saklayalım ve bitirirken şöyle diyelim: Öyle zamanlar vardır ki “hastirin” sözü, “ayıp ediyorsunuz ama” sözünden daha etkili ve gerekçelidir.


[1] ABD Başkanı Lyndon B. Johnson kastediliyordu.

[2] SAMUEL WALKER, HATE SPEECH, HISTORY OF AN AMERICAN CONTROVERSY 109 (1994).

[3] “Askerlik celbini s…”

[4] Cohen v. California, 403 U.S. 15 (1971).

[5] “White son of a bitch, I’ll kill you” und “ You son of a bitch, I’ll choke you to death”

[6] “approbrious words or abusive language, tending to cause of breach of the peace”.

[7] Gooding v. Wilson, 405 U.S. 518 (1972).

[8] Rosenfeld v. New Jersey , 408 U.S. 901 (1972).

[9] Lewis v. City of New Orleans, 415 U.S. 130 (1974).

[10] “…that those less privileged culturelly or more radical politically are likely to use words and phrases that might be judged to impair civil discourse.”

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir