“ROMA’LI”, “KATOLİK”, “MARKSİST”!

Sırlarla Saklı Sis“ROMA’LI”, “KATOLİK”, “MARKSİST”!

TRIER NOTLARI: BİRİNCİ HAFTA

7 Haziran sabaha karşı dörtte Ankara’dan Frankfurt’a uçtum, kanatlarımla değil tabii. Sabah yedide Frankfurt’taydım. Almanya’ya en son 2008 yılında kısa bir süreliğine gelmiştim. Münih üzerinden Salzburg, Avusturya’ya geçmek için. Ama öncesi de var. 1995 ile 2003 yılları arasında Almanya’da yaşadım. Doktoramı tamamladığım ve doktora sonrasında da iki yıl Max-Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştığım bu ülke uzun yıllar boyunca ikinci vatanım da oldu. Almanya’da erken-gençliğimi geçirdim. O yıllar hayatımın ve belki de; “kötü”-karakterimin belirleyici yıllarıdır. Sadece doktora tezimi bitirmedim orada;  ilk romanım Eski Sinagog Meydanı’na da 2000 yılında İsviçre, Fransa, Almanya üçgeninin bir ucunda sırtını Kara Ormanlara vermiş Breisgau’da-Freiburg şehrinde başlamıştım.

Almanya’dan fiziksel olarak kopalı çok olmadı sayılabilir, manevi olarak kopmak ise hiç mümkün olmadı, isteyen kim; Alman ruhu, hiç de aşağı kalmayacak süre yaşadığım İtalya’nın, Amerika’nın şuranın buranın üzerine çıkarak Karadeniz’den Akdeniz’e, oradan İç Anadolu’ya uzanan “Küçük-Asya’lı yaşan-‘s’-ıma neredeyse bir orta nota gibi yerleşti.  Orada yaşadığım yıllarda kendimi kısa sürede oralı, daha ziyade bir göçmen gibi hissetmeye başlamış ve bir misafir olduğumu çabuk unutmuştum.  Sonra Türkiye’ye döndüm ve bu kere gerisin geriye Türkiye’li oldum. Almanya-Türkiye arasında her iki ülkenin de kapatamadığı, açık bıraktığı değişik bir boşlukta; gölge topraklarda yaşayanlar, bizlere özgü bu aidiyet ve kimlik meselesini iyi tanırlar. Almanya’da doğmadım, büyümedim; oraya 25 yaşımda doktora yapmaya gitmiştim ama yedi yıl az bir süre sayılmaz; o yedi yıl içinde Almanya da bir parçam oldu, her şeyin ötesinde Alman dili bir parçam oldu ve o kültürden önemli izler taşıdım hep içimde. Dil, önemli bir taşıyıcı. Belirli bir dille yaşamak, o dilin kültür evrenine de ait olmak anlamına geliyor. Bu aidiyet, “cari aidiyet” olarak niteleyebileceğim “reel-vatandaş” varoluşuyla örtüşmese bile. İnsanın aidiyetinin “ara” ve “üst”- formları da var. Bu üst-ara formlar daha ziyade el emeği göçmenleri için geçerli ama benim gibi akademik göçmenleri de alabiliyor içine zaman zaman.

Trier, Rheinland-Pfalz Eyaleti’nde bir şehir. Almanya-Lüksemburg sınırında; Mosel Nehri vadisinde bulunuyor. Mosel, kıvrım kıvrım; Ren’in çocuklarından; bir bakıyorsunuz içerilere sokulmuş, başını tepelere yaslamış, bir bakıyorsunuz düzlükte şen… akıyor. Frankfurt’tan “bölgesel tren” adı verilen küçük trenlerden biriyle geldim Trier’e. Türkiye’den getirdiğim bisikletimi ancak böyle taşıyabilecektim çünkü hızlı trenlerde bisiklet yeri kalmamış. 7 Haziran Fronleihnahme Bayramı’ydı burada. Ermişlerin ruhuna adanmış bu Hıristiyan bayramı aynı zamanda resmi tatil olduğu için ve ertesi gün de Cuma olunca herkes bisikletleriyle yollara düşmüş belli ki. Frankfurt-Trier arası dört saat, alabildiğine yeşil. Bir yemyeşile sokulduğumu Saarbrücken İstasyonu’nda tren değiştirdiğimde iyice anladım. “Nichts wie weg”, “yollar gibisi yoktur” dedim içimden. Vardığımda saat öğleden sonra ikiyi bulmuştu. İstasyon çıkışında “hoş geldin, nerelerdeydin bunca yıl” der gibi bir grup evsiz-içkici otağ kurmuş bana bakıyorlardı. Bakmıyorlardı belki de ama ben onları eskiden-tanıdık bir çerçeveye hemen yerleştirmiştim. Hoşgeldim. Sonra taksi ve üç ayımı geçireceğim üniversite yurdu. Üniversitede “misafir öğretim üyesi” olarak geldiğim için buraya, kampüse yakın öğrenci yurdunda kalmayı yeğlemiştim. Lüksemburg sınırındaki bu şehirde ev bulmak kolay değilmiş, öyle söylenmişti. Beni üniversiteye davet eden profesörün doktor-asistanının sayesinde, şehrin üniversitesinin de bulunduğu Petrisberg’deki bu yurt odasını buldum. Oda denemez, Almanların “Apartment” dediği, stüdyo tipi bir yer; içinde mutfak kısmı, banyosu ve saire bulunuyor. 20 metrekare civarında bir hayat alanı; “kendine ait bir oda”. Tavandaki yangın alarmının olur olmaz her yanık kokusuna, mesela mutfacağızınızda unutup da yakıverdiğiniz bir sandviççacığızın kokusuna, hatta banyonun buharına karşı dahi “aşırı hassas” olduğunu görecek, bunun cazgır sesine de artık bir son vermeyi karşı komşu çocuktan öğrenecektim sonradan. “Bizzz”lerin nasıl “Türklük, cennet vatan, misafirpervercilik, ya sev veyahut oğlum bak git, bak ben içiyorum hiçbir şey olmuyor, gördünüz mü” biçiminde hassasiyetlerimiz var ise Almanların önemli bir hassasiyeti de “riske karşı alınacak tedbirlerdir.” Tedbirsizlik ve dikkatsizliğin bir Alman markası olmadığını ekleyeyim.

Trier İstasyonu

Trier Tren İstasyonu

Taksici “Lüksemburg’luymuş”, “Kendinizi daha çok bir Lüksemburg’lu mu yoksa Alman gibi mi hissediyorsunuz?” “Daha çok bir Avrupa’lı gibi”… dedi; “abla”… diye eklemedi…Binanın kapısına gelir gelmez, daha önceden sözleştiğim öğrenciyi aradım. Gene beni davet eden profesörün ayarlaması sayesinde böylece tatil günü anahtarsız ve evsiz kalmadım çünkü “Öğrenci İşleri”nin nizamına göre tatil günleri taşınacağınız odanın anahtarını almak mümkün değilmiş. Apartman yöneticisi günde yarım saat çalışıyor; bütün gün başka hangi işleri yapıyor bilmiyorum ama normal günlerde sadece yarım saatliğine dairesinde bulunan bu adamdan tatil gününde anahtar almak mümkün değil. Neyse. İşte şu öğrenci çocuk, anahtarımı daha önce almış ve tam geldiğim saatte sözleştiğimiz gibi getirmiş vermişti bana.

Fakat o ne?! İnternet çalışmıyor odada. Yorgunum ama internetsiz olmaz. Geceyi, ertesi gün bu meseleyi halletmem gerektiği düşüncesiyle geçirdim. Yeni bir şehre gelmek her ne kadar heyecanlandırsa da beni, burada internet bağlantısı olmadan kalakalmak düşüncesi dünyadan “yalıtılmışlık” duygularımı arttırdı. “Kendine ait bir oda” iyiydi de, o odadan dünyaya bir pencere de lazımdı. Hele zaman geçip de insanın yeri yurdu –o kadar da çok değil de eh işte bir ölçüde- belli olunca, yeni şehirler, yeni ufuklar değil yeni tehditler anlamına da geliyor sanki. Gerçi benim fiziksel pencerem fena sayılmazdı. Baktım, bir yemyeşilliğe açılıyorum. Kuşlar hoşça ötüyor; bunlar önceki yıllardan da tanıdığım ve neredeyse şarkı türkü söylüyorlar dedirtecek kadar şirin öten şeyler. İsimlerini sormayın, flora ve fauna bilgim hiç de iyi değildir. Şöyle tarif edeyim, bir güvercinin yarısı büyüklüğünde, siyah, gagaları turuncu bir şeyler bunlar; bazen “Görevimiz Tehlike”nin “trailer”ını bile ötebiliyorlar…

Penceremden...

Penceremden...

Şehir benim geldiğim Petrisberg’e –Petristepe’ye- uzak. Daha ziyade tren istasyonu, “Bahnhof” yakınında. Bu tepeye çıkabilmek kolay iş değil, taksiyle kolay olsa da daha sonra hem bisikletle hem de otobüsle bayağı sıkıntılı olduğunu gördüm. Bir kere bisiklet çıkışı için çok dik olduğunu tecrübe edecektim. Bisiklet keyfi Mosel vadisi boyunca sayısız bisiklet yollarında yapılabilir. Bu bisiklet yolları yüzlerce kilometreye varıyormuş buralarda. Otobüs içinse sanki pek bir dar yol; iki otobüs rastlaşmışlarsa birbirleriyle gıdım farkla geçişebiliyorlar; şehirden benim oturduğum ve işte önümüzdeki üç ay çalışacağım Petristepe Kampüsü’ne yirmi dakikada felan gelinip gidiliyor.

7 Haziran Perşembe geldim, dedim. 8 Haziran Cuma günü kampüse gidip internet bağlantısı işimi halletmek ve yerleşmekle geçti. Daha sonra 4 “Gigabyte”lık “data transferi” sınırını aştığım için kesecekler ve ben de 25 “yuro” karşılığında yalvar yakar yeniden açtıracaktım gerçi. Yalvar yakar çünkü 4 gigabyte’ı aşıp da çat diye kestirirseniz kendinizi, ertesi açılış ay başında olurmuş. Kamusal kaynaklarda tasarruf önlemleri ve Avrupa’da krizin üniversiteye uzanan etkileri. Daha sonra bir gösteriyle de karşılaşacaktım üniversitede. Üniversitede kadrolar törpüleniyor, kaynaklar kısılıyormuş. Bir de Avrupa Birliği Direktifi’ne rastlamayayım mı ilanın birinde. Efendim, bu “Direktif”e göre artık üniversitelerin öğrencilerine sağladığı sosyal ve sportif “imkan”lar, özel sektörle haksız rekabet etmeyecek ölçüde olacakmış. Tövbe tövbe! Yani öğrencilerim, canlarım alın size üç kuruşa at binme, tenis oynama, felan diyemeyecekmiş üniversite çünkü özel-sektör-çakalları da satacak yer arıyorlarmış hizmetlerini… İşte böyle… Durum işgal düşüncesine bile vardırmış üniversiteli solcu çevreleri ama geç kaldınız oğlum, sömestr bitiyor neredeyse.  Neyse bana bir istisna yaptılar ve bağlantımı 15’inde açabilecekleri söylediler. “Aman çok teşekkür ederim”. 4 Gigabyte’ı nasıl mı aştım? Eh işte “google talk” yoluyla Ankara’da bıraktığım çeşitli işleri kovuşturmak, filan filmi yüklemek felan şey… Bu konu çok ilginç değil, uzatmayayım.

Weinanlage

O gün tuttuğum bağ yolu geçidi

9 Haziran Cuma günü Petristepe’den gerisin geriye şehre indim. Bu kere bisikletle. Bisikletimi de getirmiştim ya Türkiye’den. Madem istismar göklerdedir, deyip THY yerine Lufthansa, hemi de birinci sınıf uçuyoruz, şu halde “pisiletimiz” de bizimle gelsin.  Petrisberg’ten şehre bisikletle inmek; bir Uludağcıktan bir Bursacağıza inmek gibi baş aşağı bir uçuş oluyor; bağlık bahçelik geniş bir terası yara yara aşağı iniyorsunuz; daha ziyade kontrolsüz bir şekilde yuvarlanayazarak frenlere kuvvet. O akşamın dönüşü de olacaktı tabii ve tırmanmak bir yere kadar mümkün olup sonrası yürüyerek tamamlanacaktı. Şehirde dolaştım biraz; Cumartesi yalnızlığı çektim; bir İtalyan “Trattoria”da portakallı karidesli linguine yedim. İnsan tek başına etrafta sadece iki ayak üzerinde durmalı, yürümeli, koşmalı; oturduğu anda gözlerini koyacak yer bulamadığından ister istemez bir çekingenlik geliyor üzerine. Yemeğimi yer yemez uzatmadan kalktım ve gerisin geriye, tepecağızıma yollandım. Fakat tepeyi tırmanırken bir ara-yol gözüme ilişti. “Üzüm Bağları, manzaralı yol” diye bir levha önünde. Gireyim ben bu bağlara, bir yerinden çıkar, eve varırım, dedim. Giriş o giriş, bir saatte çıkamadım asmaların arasından. Eski asmalar, yeni asmalar, şu asmalar bu asmalar ve orta yerinde manastır. Seyret karşı ufukları ki akşam olmakta ve bağın bahçenin içinde benden başka kimse yok; sağım dik bir eğim üzerinde kademe kademe asmalar, aşağı yuvarlanmacasına; solum yukarı tırmanmacasına gene kademe kademe asmalar, daracık yılankavi bir yolda yürüyorum ki gece olmak üzere. Yürüye yürüye çıktığım nokta gene bizim Petristepe. Sürekli tırmanırsan bizim tepeye, sürekli yuvarlanırsan şehre varılacağını böylece öğrenip o günü kapattım.

10 Haziran Pazar, sevgili seyir defteri,  çok yakınımızda mükemmel yemekler yapan bir açık hava restoranı var. Restoranın önünde iki “plaj”-voleybolu sahası, daha ziyade “kum voleybolü” demeli; “voleybol” ü deyince daha bir şık durmuyor mu ve  insanlar Pazar gününü voleybol oynayarak geçiriyorlar, l’yi de bir değişik telaffuz edelim burada. Voleyboüllcülere baka baka bir Forelle yedim. Alabalık bu, ayrıca iyi pişirmemişler veyahut kendilerince o öyle pişirilirse yenir sanmışlar; neyse yan masadakilerin yedikleri şeylerden restoranın çok başka hoş şeyleri de olduğunu öğreniyorum ama vakit geç, ye alabalığını ve kes. Bu kere Pazar yalnızlığı. Çok yakındaki dairecağızıma dönünce Türkiye’den yarım kalan işlerimi ele alıp yazıp çiziyorum biraz; bu arada bol bol internete felan giriyorum; sonra kesecekler hani ya, 4 gigabyta yaklaşan işler yapıyorum.

Trier St. Pauline 3

St. PAULIN KİLİSESİ KABRİSTANI

Bugün annemin seneyi devriyesi. O’nun buralarda bir yerlerde de olup olamayacağı üzerine kafa yoruyorum. Daha sonra kafenin birinde, bu yıl burada elime aldığım ilk gazete olacak olan “Trier’li Halk Dostu”nun ölüm ilanlarının birinin köşesinde “Kumdan Silinir Gider, Kalpte Kalır” ibaresini göreceğim; ona daha var ama. Fakat okuduğum “Schlagzeile”, “manşet”; bu kadar tepe, bağ ve bahçe altında sırlarla gömülü olanlar da olduğunu hatırlatacaktı yine. Neticede ormanı tecrübe ettiğinde aklına “kriminel” hikayeler gelen biriyim ben. Aaa… şol cennetin ırmakları akar Schiller Schiller deyu, demem buralara kimlerin öldürülüp de gömüldüğünü, cinayetin gece saat kaçta işlendiğini  felan düşünürüm. Bir hikaye yazarım, fena, kötücül bir hikaye. Bu kadar toprak, sırlarla yiten canlarsız olmaz. Olmamış: Kendisinden hamile kalan kız arkadaşını öldürdüğü, -kız kendisinden bir türlü ayrılmak istemiyor olabilirmiş- ve yeşiller altına gömdüğü yirmi yıl sonra ortaya çıkan büyük çiftlik çubuk sahibi adamın zamanaşımı nedeniyle serbest bırakıldığı haberiyle çalkalanmış bir “köy”, buraya hayli yakın sayılabilecek Eifel adlı bir mevkide. “Yazıyor, yazıyor, Trier’li Halk Dostu Yazıyoooor”! Yirmi yıl sonra vicdanının hayli sebatkar azabını dindiremeyen bir arkadaşları ihbar etmiş büyük-çiftçi’yi; kızı ormancığa katil çiftlik çubuk sahibiyle beraber gömmüşlermiş; hem de anne babasının oturduğu evin terasının göz erimi içindeki bir bölgede, tam yirmi yıl suskun yatmış, ölücan. Yirmi yıl sonra kazmalar kürekler ve kalan kemikler. Adam bugün 54 yaşında; kız 50 civarında olacakmış herhalde. Ama otuzlarına varamadan durmuş zaman kız için. Büyük çiftçinin artık o köyde yaşamasının mümkün olup olmadığı konuşuluyor; köylüler “bir katille bir arada yaşamak istemiyoruz” diyorlar; zaman çok uzun geçmiş, şiddet sebepli cinayet, yani “mord” değil de normal bir öldürme kabul edildiğinden zamanaşımı mümkünmüş fakat efendim zamanaşımından beraat etse de mahkeme masraflarını “katil” ödeyecekmiş” ve bitabii tutuklu geçirdiği topu topu üç beş ay için tazminat feşmekan alamayacakmış!  Duruşmalar başladığından bu yana tutuklu olan büyük-çiftçi serbest bırakıldıktan sonra, avukatının son model siyah spor Mercedes’iyle çıkıyor mahkeme binasından, “Trier’li Halk Dostu”nda deklanşörün siyah-Mercedes odağı var.  Böyle bir manşet söz konusu olduğunda yirmi yıl hakikaten “bir ömür” anlamına eriyor.

11 Haziran Pazartesi, üniversiteye bu kere hakikaten geçici-yerleşmek üzere, önümüzdeki üç ay çalışacağım Avrupa Anayasa Enstitüsü’ne gidiyorum. Beni davet eden profesörün doktor asistanı karşılıyor; profesörle 14 Haziran Perşembe günü randevum olduğunu hatırlattıktan sonra –şehir dışındaymış o vakte kadar- bilmem gerekenleri açıklıyor ve minik bir kampüs ve bina turu yaptırıyor bana. Bu kız Fransızmış meğer. Ama Alman olmuş işte sonra ve artık hayatının merkezi burasıymış. Trier Üniversitesi’nin kampüsü yemyeşil bir alan üzerinde, işte anlattım ya, şu Petristepe’de kurulu. Beytepe’den Petristepe‘ye büyük bir değişiklik sayılmaz gerçi benim için. Bizim Beytepe de yemyeşil, ayrıca bana göre Petristepe’den daha ferah ve binaları –samimi söylüyorum, daha hoş-.  Bunlarınki de şu yetmişli yıllar işi ama bir nevi iç içe geçmiş mavi-mavi borular, mini mini dağlık tepelik, in-çık, çık-in. O kadar etkileyici değil ama “fonksiyonel”. O gün Mensa’sı ile de tanışıyorum. Latince yemekhane anlamına gelen “mensa” Almanya’da da yaygın olarak üniversite yemekhanelerini anlatmak için kullanılır. Ferah, yemekleri güzel. Sınav dönemiymiş, sömestr biteyazıyormuş, çoluk çocuk yemekhanede bile ders çalışıyor. İyi. Ben bizimkileri çoktan bıraktım veya geçirdim de geldim buraya, duruma alışmakla meşguller şimdi.

Seneler sonra bu mensada ne yedim? Somon fümeli bir şeydi. Sadece gezdiğimi değil, yediğim içtiğimi de anlatmak nedense gerekli bu noktada. Fransız asıllı doktor asistan kız, bana odamı gösteriyor; küçük bir oda burası ama gene “bana ait”, burada rahat rahat çalışabileceğim.  Mümkünse bir de Enstitü’ye giriş kartı edinsin benim için de akşam altıdan sonra ve tabii hafta sonları da gelebileyim buraya. Neticede Almanya’ya bisikletle Mosel’ın aktığı şehirlere, açtığı cennetsi vadilere, ondan saparak kendi kolonisini oluşturmuş gölcağızlara tabiatın-kalbinden-kucaklanarak-uzanmak ve kuracağım yepyeni bir umutvar-hayatın kurumsal adımını atmak için değil, karşılaştırmalı anayasa hukuku eylemek ve yarım bıraktığım nice yazı çizi işini, gene Alman bir feylezofun altıyüz sayfalık bir başka eviri-çeviri- şeysini tamamlamak için geldim! “Eflatun’a göre  aşk sahip olmak ile sahip olmamak arasında  bir ara evre ise,… her zaman mücadele eden,  asla tatmin olmamış, her zaman olmakta olan  insan için aşk gerçek insani durumdur” demiş feylezof  hazret... Fiili bir nesneler, güçler ya da olaylar ardıllığı bizdeki belirli öznel tepkileri, mesela  hazzı ve hoşlanmamayı, sevgi ya da nefreti,  olumlu ya da olumsuz değer duygularını oluşturan bir bağlantı içerirse, bu durumda  bu değerler sadece  doğal kaynaklarına bağlı  kalmazlar,  diziye ait olmayan diğer zihinsel halkaların da onlara katılmasına izin veririz… bir ailenin bütün üyeleri,  kendi üyelerinden birinin yüceltilmesine ya da değersizleştirilmesine katılır;  büyük bir şairin önemsiz eserlerine, öteki eserleri önemli olduğu için hak edilmemiş bir değer biçilir… Özetle,  çok sayıda  insan ve nesne bağlantısının her ne olursa olsun  bir birim olarak var olduğu yerde, tek bir unsurdan türeyen değer duyusu da sistemin ortak kökü tarafından, bu türden duyguları kışkırtmayan diğer unsurlara aktarılır.  Tam da değer duyusu -değerin kaynağı olan- şeylerin yapısıyla hiçbir ilişki taşımadığı… için değerleme kendi mantıksal sınırlarına sıkı biçimde bağlı olmayıp, şeylerle nesnel olarak doğrulanan ilişkilerin”… ötesine geçer, demiş hazret.  Feylezofa malzeme olamayacak kadar özgün bir varoluş”a, sosyoloğa malzeme olamayacak kadar aykırı bir sosyalliğe, gezgine malzeme olamayacak, tarifsiz bir kente rastlarsam eğer, bir olacak; sonra iki diyeceğim! Sevgilisini öldüren şu Alman çiftlik-çubuk sahibi bu duruma nasıl bakardı acaba? Nasıl bakıyorsunuz, sayın “Mörder!”? Dünyaya nasıl bakıyorsunuz? Hangi yeni zincirler oluşuyor dimağınızda bugün geçmişin aciz çağrışımları arasından? Suç ve “affekt” söz konusu olunca değiş-tokuşun, değerlemenin veya değersizleştirmenin bütün ekonomik kuramları yaya kalıyor.  “Aa azizim biz ilmimizi karşılaştırmalılıklar üzerine inşa ederiz. En karşılaştırılamayacak şeyleri biz karşılaştırırız.”

Yepyeni bir Trier yok, bu yeni şehri nasıl çekip ayırabilirim tüm bu Alman geçmişim ve onun bugün yeni yaşan-s-ılarla zihnimde kurduğu başka türlü bağlantılardan? İnsanlar, hafızayı silebilmişlerse eğer, tam anlamıyla “objektif” olabilirler. Yanı sıra her şeyi bir tarafa bırakıp işte ne ise o “obje”yi de dünya-içinden yalıtık görebilmeliler. Tanrının keyfiliğini, ol deyince oldurma kuvvet ve iradesini gasp edebildiğimiz nadir zamanlarda hafızayı silmek ve objektif olmak mümkündür. Hayvanlardaki içgüdüsel, önceden-belirlenilmiş davranışlara benzeyen “affekt” suçları, işte, insan söz konusu olduğunda tanrısal bir keyfiliğe varıyor. Buna reveransla adalet “unuttum” diyor. Sen yirmi yıl küçük-bir-tanrı-gibi yaşadın, ben unuttum. Zira, azizim katil -,- Tanrı; bir ihtimal, var-olmasa da  Tanrısallık var! Olur, diyor Fransız-Alman-doktor-asistan, bir kart ayarlarız Enstitü’ye kapanış saatlerinden sonra da girişiniz için; telefon şöyle kullanılır, interneti şu size anahtarı veren öğrenci çocuk ayarlar ve saire. “Yok ben çoktan ayarladım, gerekli IP protokolünü geçirdim buradaki bilgisayardan kendiminkine, sağolun.” “Aaa siz teknik olarak çok iyisiniz, Almancanız da perfekt, ne iyi maşallah”; “E maşallah, Almanca bir kitap yazdık, makaleler devirdik; ayrıca eşeğe Almanya’da doktora yaptırsan o kadar onunki de iyi olur” demiyorum. Kibar kız, yardımcı. Kampüs içinde sonradan her öğleden sonraları bir bardak kahve içeceğim minik bir kafenin de bulunduğu bir alışveriş ve kafe-restoran alanını da gösteriyor bana ve ayrıca burada Trier’in en büyük kitapçısı var. Kitaplarınızı buradan alabilirsiniz, diyor. Yukarıda bahsi geçen “manşet”i, yirmi yıl ormanda öyle sessizce yatan ölü-kızcağız ve zamanaşımı sayesinde bir “ilişki”ye bağlanması gerekmeyen sorgusuz vicdanı ile o “öldüren sevgili”yi şu kitapçının yanındaki iki üç masalı pasaj kafeciğinde okuyorum işte. Ne zamana ne mekana hakimdir bazı kırılgan bedenler. Ya çehreler? Onlar Şehirde Gözler’dir Tucholski’den dik dik bakarak çoktan çevirdiğim:

İşe gittiğinde

sabah erken,

istasyonda bekler ve

dertlerin var iken:

işte şehir gösterir sana bunu

asfalt dümdüzü

insanlarca kitlede

milyonlarca çehre:

İki yabancı göz, kısa bir bakış

Kaşlar, göz bebekleri, göz kapakları -

Neydi o? Belki hayatında en mutlu akış…

geçti, gitti, bir daha yok.

Hayatın boyunca

gezeceksin binlerce sokakta;

yürüyüşün boylunca,

rastlarsın seni unutanlara

Bir göz kıpırdar,

Ruh çınlarrr;

onu buldun işte,

yalnız birkaç saniyeliğine

İki yabancı göz, kısa bir bakış,

Kaşlar, göz bebekleri, göz kapakları  -

Neydi o? Kimse geriye döndürmez zamanda akış…

geçti, gitti, bir daha yok.

Yürüyüşün boylunca

Şehir şehir dolaşmalısın;

Bir nabız atış boyunca

yabancı ötekiyi görürsün.

o bir düşman olabilir,

o bir can dost olabilir,

o bir savaşçı davada

Yoldaşın olabilir.

Sana bir bakış fırlatır

ve sonra uzaklaşır …

İki yabancı göz, kısa bir bakışçık,

Kaşlar, göz  bebekleri, göz kapakları  -

Neydi o?

Büyük insanlıktan bir parçacık!

Geçti, gitti, artık yok.

-çev. Öykü Didem Aydın-

Üniversite Kapısında Park Yerimiz

Üniversite Kapısında Park Yerimiz

12 Haziran günü üniversitede ikinci günüm. Salı. İlk defa oturduğum yurttan bisikletle gidiyorum üniversiteye, bu şekilde beş dakika sürüyor. Bu kere odamda pek bir iyi çalışıyorum ayrıca. Akşam dönüyorum, sıkıntı, tarifsiz hasret; hayret ben böyle hisler tanımazdım, ne oluyoruz…  Penceremden bakıyorum hava hala aydınlık, oysa saat gecenin on-buçuğu oldu. Abendland burası, “akşam ülkesi”; kuzeye çıktıkça geceler aydınlanır, hatırla, diyorum kendime. Yalnızlık, içsesiyle biraz fazla konuşmasıdır insanın. Bazen o ses o kadar yükselir ki bunalırsınız, “kes artık, yalnız kalmak istiyorum” diyeceğiniz gelir kendi kendinize. Kuzeye çıktıkça gecelerin aydınlandığı gibi iç-sesler de yükselir. Bugün kardeşimin doğum günü, gece “memleketle” uzun sohbet, nice nice yıllar dilekleri. İnsan dünyaya atılmış tesadüfen, ne tesadüftür ki bu yaz da ben bir türlü şekilde Trier’e atılmışım.

13 Haziran Çarşamba, o ne; yurt binasının kapısına “park” ettiğim bisikletimin tekeri inmiş. Şişirmeye çalışıyorum olmuyor; iç lastik mi patladı? Değiştireceğim ama takım taklavatım ya iyi değil ya lastik bir anormal sert, bir türlü dışarı çıkaramıyorum cantından. Çaresiz, bir tamirci veyahut benzeri bir yer bulmak lazım. Geceyi bu işi ertesi gün mutlaka halletmem gerektiği düşüncesiyle geçiriyorum.

14 Haziran Perşembe, eyaletin Anayasa Mahkemesi üyesi ve misafiri olduğum üniversite enstitüsünün –Avrupa Anayasa Hukuku Enstitüsü- müdürü olarak beni davet eden profesörle randevum var. Sabah kalkıp hazırlanıyorum; buraya geldiğimden beri sabahın sekizinden geç uyanmıyorum. Aman ne güzel. Akşam ülkesi biyoritmime de yaradı; gece uyumak gündüz uyanmak kolaylaştı. Randevu iyi geçiyor; neşeli, sıcak, hoş bir zat. Projeler, Türkiye’ye davet, “aman efendim, canım efendim” derken ertesi gün bir bakacağım ki üniversitede “Türkiye’de Yeni Anayasa Tartışmaları” adı altında bir kollokyum düzenlemek istemiş benim “şerefime”. Bir “Vortrag”, konferans vermemi istiyor. 16 Temmuzda bir iş çıktı. İyi, veririm. Bir de özetini hazırlarım o vakte kadar. “Bir öğle yemeği yiyelim daha sonra.” “Yiyelim Herr Professor”. Sömestr sonundaki dersine yetişmek için kalkıyor. Aynı zamanda Kilise Hukuku Profesörü olan bu hoca, önemli bir anayasacı burada. Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü konusunda ciddi eserleri var. Dünya Anayasaları adlı bir seriyi de yeni tamamlamışlar. Buralarda hem ilahiyatçı hem hukukçu olmak böyle kolay işte. Bizde ilahiyatı hukuka karıştırırsan yırtarlar adamın ağzını ve kalemini; bazen düşünüyorum, iyi mi yapıyorlar kötü mü bilemedim. Mensada yemeğe oturan bir kadın, başlamadan önce haç çıkarıyor. Hoş geldin Katoliklerin önemli merkezlerinden birine.

Hoşgeldiğim bir başka yönü bu kentin Almanya’nın en eski kenti olması. Ve ayrıca en “Roma’lı” kenti. Kent merkezindeki Roma Kapısı “Porta Nigra”, buranın alamet-i farikası. Ve sıkı durun Karl Marx tabii burada doğdu, onu biliyorsunuz ama ne yazık ki tarihsel olarak Roma, kültürel olarak da Katolisizm; Marx’tan daha uzun yaşamış buralarda gibi. Haksızlık etmek istemem. Marx’ın umurunda bile olmazdı şimdi Trier’de aman ne kadar yaşadım yaşamadım, Katolisizmi aştım mı aşamadım mı diye; neticede Trier’den dünyaya uzanmaktan bahsedilebilir ancak Marx söz konusu olunca. Kimse doğduğu yerde peygamber olmamıştır, ona göre… Sardunya’dan dünyaya açılan Gramsci’nin hikayesinin öncüllerinden biridir. Petristepe’den şehre bisikletle inerken caddelerin isimleri küçük bir kentten ziyade bir Alman-dünya-kültüründe bulunduğunu ve bunun küresel yerini düşündürüyor insana zaten.  Schumann Caddesi, Max-Planck Caddesi, Schiller Caddesi, Thedor Heuss Bulvarı ve saire ve saire uzana uzana Mosel Nehrine tam yaklaşırken Köprü-Caddesi, Brücken-Strasse üzerinde Karl Marx’ın evi. Henüz gezmedim, ona geleceğiz daha, acele etmeyin. Ve tabii Karl Marx Caddesi… Ona da geleceğiz. Burada sık sık, Marx’ın, öğretilerinin bütün dünyaya yayıldığını ve dünyanın en büyük devrimlerinin ateşleyicisi olduğunu öğrenemeden öldüğünü hatırladığımı söylemekle bu bahsi kapatayım. Şimdilik. Durun kapatmadan bir şey daha söyleyeyim. Haberler arasında sadece ormana sırlarla-saklı ölülerden değil veya yılda kaç çocuğun şiddet kurbanı olduğundan veyahut Almanya’nın nükleer enerjiden çıkışının patladığı çok pahadan değil Liberal Parti’nin, “masum” bir “örgütsel çevre”yi Trier’de “aşırı solcu”luğun merkezi olmakla suçladığından da bahseden haberler vardı. Efemdim bir “kay-kay salonu” bu işin “yuva”sı haline gelmiş; X Projesi adı altında yapacaklarını yapıyorlarmış. İsmi “karışan” örgütler, Çok-Kültürlülük Merkezi, Özerk Anti-Faşistler; Sosyalist Alman İşçi Gençliği Örgütü, Trier Karl Marx Üniversitesi Genel Öğrenci Konseyi, Trier Bilgi Bürosu, Trier Yemek Kolektifi –KoKo- gibi örgütlermiş. Almanya’da “Linksextremismus”, “aşırı sol”, “aşırı sağ”la bir tutulup bir nev’i etiketlenmiştir. “Aşırı sol” deyince bizlere sempatik gelebilir ama işte Liberal Parti’nin hoşuna gitmemiş bu solcuların burada olan işleri. Şimdi bu küçük şehirde liberaller neden solculara saldırıyorlar diye derinleşmedim. Bu konudan -daha ilerlediğimde- gene söz ederim. Suçlamaların hedefinde üniversite ve onun genellikle her şehirde hep solcu olan “ASTA” (Allgemeiner Studenten Ausschuss, Genel Öğrenci Komitesi) adlı öğrenci örgütü de var. Hem Trier Üniversitesi’nin hem de Trier Karl Marx Üniversitesi’nin Öğrenci Konseyleri yani.  Şimdilik bilemiyorum nedir bu işin aslı. Bir hareket var. Fakat aynı gün ASTA’nın “çok kültürlülük festivali” de vardı kampüs pasajında.

trier şehir15 Haziran Cuma. Sabah otobüsle şehre inildi, turizm enformasyondan “bu civarda” bir bisiklet tamircisi dükkanı olup olmadığı soruldu ve şehre ait bir dolu broşür ve tiyatroda nelerin oynadığı şu sıralar, operada ne olduğu yeni bilgisiyle bisikletçiye yollanıldı. “Bir saat sonra alırsın, iç lastiğin ventili bozulmuş, komple değişmesi lazım”, yaşlıca Bey-amcamız işinin erbabı, “Ne kadar? “On beş Euro”… “Ben değiştirmeye uğraştım fakat”… “…Yapamazdınız, lastik çok sıkı, çok sert, ben bile zor ayırdım canttan; değiştirdim iç lastiği.” “Sizde şu elektrikli bisikletlerden var mı?”, “O istediğiniz küçüklerden yok ama katalogtan ısmarlayabilirsin.” Bir saatim var. Dolaşmalı, istasyon civarında da başka bir bisikletçi varmış, bir de oraya bakmalı ki ileride gene sorun olursa hangisi daha iyi bileyim; “Ha, hanımefendi üst üste ne çok soru soruyorsunuz kafam karıştı, sırayla sorun!” “Bakın size en güzel bisiklet yollarını anlatayım, şimdi şu kataloglara bakın.” “Sizde lastik-çıkarıcı var mı?”, “Vardı şu pakette, dur bakayım yokmuş ama elimizde kullanılmış üç tane var, alın bunları, 2,50 Euro…Ben de hukuku yarım bıraktım biliyor musunuz, bayağı bir sınav vermiştim halbuki”. “Niye?”, “Kişisel nedenlerden.” Sonra dalıyor adam. Neydi acaba ona hukuk eğitimini yarıda bıraktıracak şu kişisel nedenler? Neydi öyle dalıp gittiği geçmiş? “Siz demek hukuk hocasısınız ha…” “Ha öyleyim. Baksanıza, sizin işiniz bence daha iyi”. “Ama en az hukuk kadar zordur bu bisiklet işi de ha”. “E zordur beyim ama daha zevkli.” Neyse. İstasyonun tam da ilk peronunun içindeki Trier’li bisikletçiyle muhabbetim bu kadar. Oradan Roma’lı Porta Nigra civarında bir kahve içmeye ve sonra da lastiğimi değiştirecek olan asıl bisikletçiye geçeceğim. Durun, daha önce bir “döner” yemiştim. “Her fani bir gün ölümü tadacaktır” ve “Her Türk bir gün Almanya’da döner yiyecektir.” Not ediniz bunu ve “döner yedikten sonra soluğu, şehrin içinde ebediyet olarak da tanımlanabilecek şu “Pauline Mezarlığı”nda alacaktır. Gittiğim her şehrin mezarlığını tanırım. Ölülerine kim olduklarını; o kadar sessiz ve o kadar büyük yeşille beraber kimleri beklediklerini sorarım. Birkaç kadın burada da kabirlerinin üzerinde tarım yapıyor, ellerinde kürekler, yeni çiçekler. Özlemişler. Şişkin tekerimi aldım, merkezden Petristepe’ye otobüsle döndüm, iki otobüs gene koyun koyuna geçiştiler dar patika yolda, evin önünde şişkin tekeri bisikletime taktım, sonra ver elini üniversite tekrar. Bugün az çalıştım, biraz toparlayayım derken akşam diyordun gene oldu akşam, gerisin geriye dağ, bayır ve hep büyük kalacak olan bir “yeşil” içinden yurt yolunu tuttum.

Peki ama hava, diye sordu. Soğuktu ve yağmur yağıyordu. Göz kırpmalık bir aralık ve bir çocuk kandırmacasıydı ikindi güneşinin umutvar gösterisi, kubbeli göz kapağının keyfe keder açtığı yeni-hayat sahnesinde. Göğün altında yeni hayat “talihin kırk yılda bir karşı”ya çıkardığı saadet hülyası”dır ve hep “açık ve yakın tehlike”dedir.

Yeni şehir, yeni yaz, yeşil henüz başladı. Benim için yalnız, kuzeyli, bir türlü dinmeyecek ebedi hasretli, elimde ancak iki olursa dönebilecek tekerlerden teki, beni dingin bırakmayan huzursuz bir iç-sesi ve bir akşam ülkesinde başladı.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir