12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi, Hayırcı, Boykotçu ve Onları Karşılaştıran Mantık:-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog

phpThumb12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:

-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog

Yazan: Öykü Didem Aydın

Değerli Ziyaretçi,

Anayasa değişikliklerinin neler olduğu  konusunda tümüyle bilgilenmek ve hem ”Evet” ve ”Hayır”  hem de ”Boykot”  ”cephe’’since ileri sürülen argümanları tanımak ve sonuçta yurttaş sağduyusu ve aklı ile bağımsız ve özgür kararınızı kendiniz vermek istemez misiniz?

Bilinçli karar vermek seçenekleri ve seçenekleri destekleyen savları bilmek demektir; bilmek, öğrenmeyi, öğrenmek önyargılardan arınarak süreç içinde araştırmayı gerektirir.

Daha vaktiniz var. Sizin yerinizde olsam acele etmez, sakin sakin araştırır, okur ve değişiklikleri hem yandaş hem de karşıt fikirleri gözeterek anlamaya çalışırdım çünkü doğru-karar, oldu-bitti’sel bir kavram veya doğru ya da yanlış bir ”fikir” değil, süreç’sel bir kavram ve vakıalar hakkında yeterli deneyimlerle aydınlandığı için yerleşmiş bir algıdır ve çünkü doğru-karar denen şey, aceleye gelmez.

”Edebiyat ve Hukuk” adlı bloğumuzda Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişiklikleri ile ilgili kararının öncesinden bugüne uzanan süreçte tüm argümanları gözeten bir ‘’sokratik diyalog” kültürü, daha doğru bir ifade ile bir ”tetralog” anlayışı içinde iki metin kaleme almıştık.

İlk metinde (Bağlantı: <bağlantı>) 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak halkoylamasına giden süreçte, anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi’nin önünde iken bu değişiklikleri inceleyen Anayasa Mahkemesi’nin yetki ve konumunu aydınlatmaya çalıştık. Burada millet egemenliğinin anlamından, halk egemenliği kavramına, anayasanın işlevine, meclisin anayasayı değiştirme yetkilerinin anlamı ve sınırlarına, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden, olası bir iptal kararının yetki aşımı anlamına gelip gelemeyeceğine veya “yok” hükmünde sayılıp sayılamayacağı tartışmalarına, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonucunda yapılan anayasanın değiştirilmesi gereksinimlerine  kadar bütün hukuksal yönleriyle anayasayı değiştirme konusunda tartışmalar vardı.

İkinci metinde (Bağlantı: bağlantı) ise, tek tek değişiklikleri tam metinleriyle  ve eski metinle karşılaştırmalı olarak sunarken, değişiklik gerekçelerini  de ortaya koyarak, değişikliklerin hem yanında hem de karşısında olanlar ve  olabilecekler tarafından kullanılan ve kullanılabilecek argümanları ortaya koyan bir “rehber” hazırlamıştık.

Şimdi aşağıya, bu iki metni birleştiren bir toplu-özet-metin ekliyoruz. Bu sokratik diyaloglarla kafamızdaki bazı soruları açıklığa kavuşturabiliriz belki. 

Akademia (Akademi), Politea (Anayasa), Evetçi, Hayırcı ve Boykotçu karakterleri tartışıyor… Kolay gele.

[Aşağıdaki metin, daha önce yazılmış 1. ve 2. kısımların karma özetidir. ]

Giriş

Evetçi Yurttaş (Evetçi): Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişsin diye.

Hayırcı Yurttaş (Hayırcı): Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişmesin diye.

Akademia: Oyunuzu anayasa, yasama meclisi tarafından önerildiği şekilde ve içerikte değişsin ya da değişmesin diye mi vereceksiniz yoksa anayasa tümden değiştirilsin diye mi?

Evetçi ve Hayırcı: Ne farkı var?

Akademia: Anayasa tamamen değişmeyecek. Tamamen değişecek olsa idi, onu tamamen değiştirmeye kalkan meclis çoğunluklarının daha yüksek bir meşruiyet zeminine dayanması gerektiği iddia edilebilirdi belki. Yani şimdi seçim barajları var, bu barajlar bu halde iken anayasanın toptan değiştirilmesi daha büyük bir sıkıntı yaratabilirdi belki.

Evetçi: Biliyoruz o kadarını. 82 Anayasası kısmen değişecek. Darbe anayasası  o biliyorsunuz. Hazırlanış süreci demokratik değildi. İçeriği de hala demokratik sayılmıyor.

Akademia: Anayasa daha önce de değişmişti pek çok kere. Anayasayı demokratikleştirme yolunda pek çok adım atılmıştı.

Evetçi: Evet ama bu kere pek kritik noktalarda değişecek. Daha kurumsal noktalarda. Vesayet rejimi zayıflayacak ve yargı demokratik meşruiyete dayanacak. Ayrıca bir dizi temel hak da geliyor. Kişisel verilerin korunmasını talep etme hakkı, fişleme uygulamalarının önünde bir engel olabilecek mesela. Yüksek Askeri Şura kararları ile Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun meslekten çıkarmaya ilişkin kararları yargı denetimine açılıyor. Anayasa yargısında bireysel başvuru hakkı geliyor.  Bu, yargıya temel hak ve özgürlükler içtihadı yaratma olanağı verecek.  Yine, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’lun üye profillerinde çeşitliliği sağlamaya yönelik değişiklikler var. Velhasılı kelam  hem yeni tanınan temel haklar hem de yargının hem kurumsal hem de maddi olarak demokratik meşruiyet zeminine dayanması çok önemli bir gelişme.

Akademia: Daha önce dayanmıyor muydu?

Evetçi: Yeterince değil.

Akademia: Bunu daha sonra tartışmak üzere not edelim. Peki geçerli kalan kısım bu değişikliklerle beraber değerlendirilince ortaya net bir demokratik kazanç çıkıyor mu sizce?

Evetçi: Çıkıyor.

Hayırcı: Çıkmıyor çünkü değişiklikler darbe anayasasından kurtulmak ya da onu daha demokratik kılmak amacıyla yapılmıyor, başka bir amaçla yapılıyor.

Akademia: Şu halde her ikiniz de darbe anayasasının değişmesini ya da daha demokratik kılınmasını istiyorsunuz.

Evetçi: Ben istiyorum ama o hiç istemiyor. O, vesayet sisteminin değişmesini istemiyor.

Hayırcı: Ben istiyorum ama asıl o samimiyetle istemiyor. O, yeterince  nitelikli olmayan çoğunluğunun eline yargı organlarının, özellikle yüksek yargının kontrolünü vermek istiyor.

Akademia: Evetçi, sen daha iyi bir anayasa mı istiyorsun, yoksa sadece darbe anayasasının hangi şekilde olursa olsun değişmesini mi istiyorsun?

Evetçi: Tabii ki birincisini.

Akademia: Şu halde seninle, değişikliklerin daha iyi bir anayasa oluşturup oluşturmayacağını tartışalım. Ama öncelikle bir sorum var: Vesayet sisteminden kastın ne?

Evetçi: Halk iradesi önüne konulan anti-demokratik kurumsal engellerdir bunlar. Yani seçilmemiş bir takım organların, seçilmiş organların işlemlerini, kendi yetkilerini aşarak denetlemeye ya da kaldırmaya kalkışmalarıdır.

Akademia: Ya sen hayırcı, sen vesayet sistemini mi savunuyorsun?

Hayırcı: Hayır efendim. Halk iradesi denilen şey, doğrudan halk iradesi değil ki halkın çoğunluğunun temsilcilerinin iradesi. Tavşanın suyunun suyu yani. Yani çoğunluğun aşırılıklarına karşı denge ve fren mekanizmaları kurulmalıdır. Ben vesayet kavramından her anti-demokratik engeli değil çoğunluk iradesi önüne konan gayrimeşru  anti-demokratik engeli anlıyorum. Meşru engeller de vardır. Anayasa yargısı bu meşru engellerden biridir mesela. Dünyanın her yerinde anayasa yargısının bağımsız ve tarafsız yargıçlar tarafından yürütülmesi esası kabul edilmiştir. Ama bu değişiklikler, anayasa yargısını bir nev’i hükümete bağlıyor.

Akademia: Yani anti-demokratik engellerden bazılarının meşru olabileceğini kabul edebiliyorsun.

Hayırcı: Soruyu o biçimde sormazdım. Yine de belirtmeliyim ki her demokratik anayasa, temel hak rejimi kabul etmiştir. Ama temel hak rejimini korumak bile anti-demokratik biçimde tezahür edebilir. Mesela “işkence yasağını kaldıralım mı” diye bir soru halkoyuna götürülebilir mi? Götürülemez. Şu halde o yasağı her durumda sonsuza dek geçerli kılmak istemek anti-demokratiktir ama doğru ve adildir.

Akademia: Evetçi, sen İsviçre’deki minare yasağının halkoyuna sunulmasını uygun buldun mu mesela?

Evetçi: Hayır efendim. Temel haklar, hele hele inanç özgürlüğü halkoyu konusu olmamalı. Bunu ben de kabul ederim. En azından en temel olanları, mesela artık insan olmamız için korunması gerekli tutulanları. Ama 12 Eylül 2010 tarihinde halkın oylayacağı değişiklerin hiçbiri böyle bir örnek oluşturmuyor. Ayrıca temel haklardan bazıları kaldırılsın mı veyahut X inancına özgürlük olsun da Y inancına olmasın diye oylama yapılmıyor ki, tam aksine yepyeni temel haklar hepimiz için, herkes için tanınsın diye oylama yapılıyor. Minare oylamasından çok farklı bu!

Akademia: Şu halde halkoyuna götürülemeyecek bazı konular olduğunu kabul ediyorsunuz ikiniz de. Sorun onların hangi konular olduğunu bulmakta.

Evet, evet.

Akademia: Peki Hayırcı, sen değişikliklerin amacının darbe anayasasını değiştirmek olmadığını düşünüyorsun. Peki sence asıl amaç ne?

Hayırcı: Hükümetin yargıyı ele geçirmek istemesi.

Akademia: Değişikliklerin amacının iyi niyetli olmadığını söylüyorsun.

Hayırcı: Evet.

Akademia: Peki değişikliklerin sonucunun, senin korktuğun sonuç olacağından emin misin?

Hayırcı: Büyük ölçüde.

Akademia: Korktuğun sonucun mutlaka doğacağını ispatladın yani.

Hayırcı: Mutlaka doğacağını ispatlamaya gerek mi var? Bu değişiklikler, o sonuçları doğurmaya elverişli. Belirli kesimlerde bir korku doğmuştur. Bu da yeterlidir zaten.

Akademia: Şu halde seninle de değişiklikleri tartışalım ve bunların hükümetin yargıyı ele geçirmesi anlamına gelip gelmediğini tartışalım. Ayrıca hükümetin yargıyı ele geçirmesinin ne demek olduğunu ve bunun ne kötülüğünün  olduğunu tartışalım. Ve son olarak da değişikliklerin, senin korktuğun sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığını ve eğer elverişli iseler o sonuçları doğurma tehlikesinin boyutunu tartışalım. Çıkış noktamızın mümkün olan en iyi anayasa değil, 82 Anayasasından daha iyi bir anayasa olmak zorunda olduğunu kabul ediyor musun?

Hayırcı: Evet. Gerçi tüm anayasayı değiştirmeden bir tek bu şekilde değiştirmenin de iyi bir siyaset olduğunu düşünmüyorum.

Akademia: Evetçi, peki ya sen, çıkış noktamızın mümkün olan en iyi anayasa değil, 82 Anayasasından daha iyi bir anayasa olmak zorunda olduğunu kabul ediyor musun?

Evetçi: Tabii. Zaten öyle olmak zorunda. Tüm anayasayı değiştiremiyorsak daha iyi bir tanesini yapalım. Fazladan bir tek demokratik damla bile iyidir!

Akademia: Peki bu kısmi değişikliklerin bu anayasaya göre yapılması gerektiğini kabul ediyorsun, değil mi?

Evetçi: Tabii, öyle yapılıyor zaten.

Akademia: Peki Evetçi, sen muhalefet olsaydın hükümetin, yargıyı ele geçirmesi anlamına geliyorlarsa eğer, o değişiklikleri meşru bulur muydun? Yani gene de ”evet” der miydin?

Evetçi: Böyle bir şey, anayasal kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olabilirdi ama temel hak rejimi geçerli kılındıkça yargı üzerindeki yasama veya yürütme etkisinin arttırılması belki de her durumda gayrimeşru sayılmak zorunda değil. Belki uygun değil, hoş değil ama halkoyu konusu olamayacak kadar  veyahut ”hayır” gibi büyük bir tepkiyle karşılanacak kadar aşırı bir fenalık olmak zorunda değil bu. Çünkü Türkiye’de seçilmiş temsilcilerimizin iradesi üstüne çıkan kurumsal engellerden kurtulmamız lazım. Hiçbir organın işlemleri yargı denetimi dışında tutulmamalı. Temel anayasal organlar, demokratik meşruiyet zemininde hareket etmeli. Öte yandan, örneğin İngiltere’de 2009 yılına kadar yüksek yargı yetkilerinden bir kısmını Lordlar Kamarası da kullanmıştır. Oysa Lordlar Kamarası, yasama meclisinin bir kanadıdır. Yargı organlarının etkinliklerindeki tarafsızlığı ile atamasal düzlemdeki bağımsızlığı, daha doğru bir ifade ile başıboşluğunu karıştırmayalım. Atama düzleminde şüphesiz onlar da demokratik olarak meşru olmak zorunda. Ama etkinlik düzleminde bağımsız ve tarafsızdırlar. Atama usulü ile etkinliğin sınırlarını birbirinden ayırmak bu kadar mı zor?!

Akademia: Yani sen değişikliklerin; parlamentonun, dolayısı ile hükümetin, hatta özellikle cumhurbaşkanının atama düzleminde etki kazanması anlamına gelebileceğini düşünüyorsun ama bunun bir fenalık olmadığını, bazı demokratik ülkelerde örneklerinin olduğunu söylüyorsun.

Evetçi: Ben bir “ele geçirmeden” değil belli ölçüde etkide bulunmaktan söz ediyorum, evet ve bu etki atamasal ya da seçimsel bir etkidir, içeriksel bir etkileme sonucu açık ve yakın tehlike olarak oluşmuş demek değildir.  Ayrıca hem Anayasa Mahkemesi’ne hem de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bir çeşitlilik geldi. Ne fenalık var bunda. Sadece cumhurbaşkanı değil parlamento da üye atayacak bu kurumlara artık ve özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bakımından daha alt derecedeki yargıç ve savcılar da kurula kendi meslektaşları tarafından seçilerek üye olabilecekler. Ama yargıçlık bağımsızlığı ve teminatı değişmeyecek ki. Sadece anayasa yargıçlarının seçimi ve yargıç ve savcıların özlük işlerine bakan çok önemli bir kurul olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin sayıları arttırılacak, üye kaynakları çeşitlendirilecek ve bu organlar daha adil ve demokratik bir zemine dayanacak o kadar. Bir anayasal düzende, en temel haklar ve özgürlükler rejimi geçerli kaldıkça yargı üzerinde yasamanın veya cumhurbaşkanının etkide bulunması ama bu etkinin sadece atama ve seçilme aşamasında rol almak demek olması, yani yargının somut olaylarda vereceği kararlara doğrudan etkide değil, yargının sadece atanmasında ya da seçilmesine dolaylı etkide bulunmak meşru kabul edilebilir diyorum.  Zaten yargıçların mesleki eğitiminde yürütmenin oldukça büyük bir etkisi vardır. Yargıç olmak isteyen hukuk fakültesi mezunları, Adalet Bakanlığı’nın açtığı sınava girerek ve o sınavı kazanırlarsa yargıç adayı olabilirler mesela.

Akademia: Ama ilk derece yargıç ve savcı adayları, mesleki bilgi ve görgüyü ölçen objektif sınavlarla belirlenmek gerekir.

Evetçi: Tamam işte. Mesele seçimin objektif ölçütlere dayanıp dayanmadığı olmalı, yoksa bir yargıcı kimin atadığı ve seçtiği değil. Yargıçlar gökten zembille inmiyorlarsa, onların kullandıkları yetkilerin bir ucundan halka da bağlanabilmesi gerekir. Çünkü “Türk Milleti” adına karar veriyorlar. Ayrıca örneğin Hakimler ve Savcılar Kurulu gibi bir kurumda mesela, sadece yüksek yargı organından üyelerin olması saçma değil mi? Daha alt düzeydeki üyeler de olmalı. Bu kurul, ülkedeki tüm savcı ve yargıçların atanmalarını, denetlenmelerini, özlük işlerini düzenliyor mesela değil mi? Burada devletin en önemli erklerinden birini, yani yargı erkini kullanacak yargıç ve savcıların özlük işleri düzenleniyor. Kendisine yaraşır bir çeşitliliği yansıtmalı.

Hayırcı: Yargı erkinin anayasal zemini ile oynuyorsunuz ve bu zemini yürütmenin zeminine çekiyorsunuz, anayasa bu, boru değil!

Evetçi: Anayasa, kendi içinde, değiştirilebileceğini kabul etmiş. Şu halde yasama organı,  tercihini, demokratikleşme yolunda kullanabilir.

Hayırcı: Sizlerin anayasadan ne anladığınızı merak ediyorum doğrusu!

Akademia: Doğru bir soru. Belki de önce anayasanın anlamı ve kime ne yetki dağıttığını tartışmamız lazım. Var mısınız tartışmaya?

Evetçi ve Hayırcı: Varız.

BİRİNCİ BÖLÜM: Akademia ve Politea Anayasaya ve Yasama Meclisinin Anayasayı Değiştirme Yetkilerine Dair Ne Der?

Akademia: Şu halde Bayan Politea (Anayasa) ile tartışmamı izlemek ister misiniz?

Evetçi, Hayırcı: Politea neden bay değil de bayan?

Akademia: Yasanın “Ana”sı niteliğini taşıdığı için… Bu da minik bir akademi şakası olsun. Pekala sonra sizlerle bir araya geleceğim yeniden. Ey Politea, bir Anayasa ne için vardır?

Politea: Antik anlamda mı çağcıl anlamda mı?

Akademia: Hem antik hem de çağcıl anlamda. Ama önce çağcıldan neyi kastettiğini ifade et.

Politea: Çağcıl, içinde yaşadığımız çağın vardığı gelişim düzeyi göz önünde tutularak gıpta edilen kurallar ve uygulamalardır. Çağcıl, ideal değildir belki ama yaşadığımız çağa göre eskisinden daha iyi olduğu kabul edilen ilke ve değerleri anlatır. Yöntemsel çağcıllık demokratik olmayı anlatır mesela ve içeriksel çağcıllık insan haklarını korumayı anlatır. Çağcıl anayasalar hem yöntemsel bakımdan demokratik olarak yapılmışlardır, yani halk tarafından, halk için, halka ait olarak yapılmışlardır hem de içerikleri demokratik yönetimi öngörmesinin yanında insan haklarını korur.

Akademia: Şu çağcıl sözü bence biraz sorunlu ama ne demek istediğini anladım, şimdilik söylediklerini geçerli kabul edelim, devam et.

Politea: Antik anlamda Anayasa, devletin ana düzenini ve teşkilatını ifade eden kurallar bütünüdür. Her toplumsal birimin veya örgütün bir anayasası olmuştur aslında ama anayasa deyince devletin siyasal düzenini ifade eden yüksek düzeydeki soyut kurallar anlaşılır. Bunlar, öncelikle tüm yurttaşlara hitap ederler ama devlet içinde yasama veya yönetim yetkileri kullanacak olan yurttaşlara özellikle hitap ederler. “İfade etmek” terimi, zaten varolan düzeni belgelemek anlamına geleceği gibi daha önce geçerli olmayan yeni bir düzeni ihdas etmek ve saklı tutmak anlamına da gelir. İfade, sözlü ya da yazılı olabilir. Sözlü olduğunda onun ne olduğunu “belgeleyen” bir yetkili söze ihtiyaç vardır. Yazılı olduğunda ise belirli bir biçimde kabul edilmiş yazılı metin, yetkili sözün yerine geçer. Tabii yazılı metnin ne demek olduğunu anlatacak, yani onu “yorumlayacak” bir yetkili söze de her zaman gereksinim olmuştur.

Çağcıl demokratik anlamında ise Anayasa, iki amaca hizmet eder: Yurttaşı devletten ve yurttaşları birbirlerinden sakınmak ile yurttaşı, temsilcilerinden sakınmak. Yurttaşı devletten ve birbirlerinden sakınmak, temel hak ve özgürlükler rejimi sayesinde gerçekleşir. Yurttaşı, temsilcisinden sakınmanın yolu, temsilcilerin tâbi olduğu kuralların ve temsilcileri sınırlandırıcı ilkelerin kolay kolay değişememesidir. Herkes, demokratik toplumlarda anayasayı değiştirme işinin mutlak surette yasama organına ait bir yetki olduğunu düşünür ama yasamanın bu yetkisi öyle kolay anlaşılabilir bir hal değildir. Çünkü anayasalar, yasama organlarına da, millet meclislerine de sınırlar koyarlar. Meclisler tarafından bu sınırların gayrimeşru olarak değiştirilebilme tehlikesi her zaman mevcuttur.

Akademia: Bu, mantığın gereğidir çünkü temsilciler sayıca az oldukları için yurttaşların “kendisi” sayılamazlar. Bir temsilcinin yani vekalet ilişkisinin söz konusu olduğu yerde, o temsilcinin sınırlarının da belli olması gerekir. Ya “vekaleti” kötüye kullanıyorsa değil mi?

Politea: Evet.  Gerçi vekaleti kötüye kullanan temsilciyi değiştirme, yani azletme yetkisi korunduktan sonra (ki her dört beş yılda yapılan seçimlerle bu yetki korunmuştur) sorun olmaz. Asıl sorun, milletin seçme ve seçilme hakkını veyahut temsilin nisabını mesela seçim barajlarıyla kısıtlayan değişikliklerdedir aslında. Neyse, ayrı konu.  Öte yandan, ilk demokratik yazılı anayasanın yapıldığı yer olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, seçilmiş meclislerin, seçildikleri dönemle sınırlı olarak etkinlik göstermeleri ve olağanüstü bir temsil kabiliyeti göstermedikçe anayasalarını kolay kolay değiştirememeleri esası kabul edilmiştir. Diğer çağcıl demokratik ve yazılı anayasaların tümü, milletin meclisinin milletin anayasasını kolay kolay değiştirememesi esasını kabul etmişlerdir. Buna sert anayasacılık denir.

Akademia: Fakat burada 12 Eylül 1982 Anayasası için bir paradoks doğmuyor mu? Yani o Anayasa demokratik bir yöntemle kabul edildi sayılmaz, içeriği de yer yer hiç de demokratik değil.

Politea: Haklısınız. Çünkü ülkenizde bir de milleti vasilerinden sakınma gereği var. O gerek, tam anlamıyla yerine getirilmiş değil. Yani sisteminize, sistem dışından müdahaleler olmuş, oluyor. Askeri müdahaleler olmuş, benzer başka müdahaleler olmuş… Bu müdahaleler, türlü anayasal kurumların, kendilerini seçilmiş temsilcilerin üstüne çıkarması yoluyla oluyor. Meclislerin temsilini sorunsallaştırmadan önce vesayet rejimini sorunsallaştırmakta fayda olacaktır. Yani çağcıl anayasalar, temsilcileri sınırlandırmak üzere çıkarılmışlardır ama eğer bir sistemde vesayet kurumları adı verilen kurumlar var ise, bunların da sınırlandırılması gerekir. O zaman çağcıl anayasa, ilk önce vesayet kurumlarını sınırlandıracak, daha sonra da temsilcileri, yani yasama organını sınırlandıracak. Demokratik bir anayasanın, hiçbir biçimde halk tarafından seçilmemiş bir organa veya demokratik meşruiyet zemini sorunlu bir organa, anayasa ile verilen yetkilerini aşma ve halk tarafından seçilmiş yasama organının üzerine çıkma yetkisi tanıyacağı düşünülemez.

Akademia: Ama yasama organı da kendisine verilen temsil yetkisinin sınırlarını aşabilir.

Politea: Şüphesiz. Ama onun önünü alacak olan gene halk olmalıdır. Başladığım düşünce çizgisini bitirmeme izin verin, o da bu tespitinizle ilgili zaten:

Mesela 15 Haziran 1780’de onaylanıp 25 Ekim 1780 tarihinde yürürlüğe giren Massachusetts Anayasası, dünyanın hâlâ yürürlükte olan en eski anayasasıdır. Massachusetts’in, anayasa yapmak üzere, o zaman varolan yasama organı, yani millet meclisi yerine,  halkın anayasa yapmak üzere doğrudan seçeceği kurucu meclisi tercih etmesinin, tarihsel olarak, şöyle açıklandığı not edilmektedir:

“…Yüksek Yasama, aşağıdaki nedenlerden ötürü, ne kendi yetkisi içinde ne de birleşik bir komite halinde, bir Anayasayı biçimlendirmek ve ihdas etmek için hiçbir biçimde uygun bir organ değildir; çünkü; bir kere, biz Anayasa fikrini, tebanın hak ve imtiyazlarını yönetici organ tarafından yapılacak her türlü müdahaleye karşı güvence altına almak için ihdas edilmiş ilkeler sistemi olarak anlıyoruz; çünkü;ikinci olarak, anayasayı biçimlendiren aynı organ, neticede onu değiştirme yetkisine de sahip olacaktır; çünkü; üçüncü olarak, Yüksek Yasama tarafından değiştirilebilen bir anayasa, yönetici organların, tebanın hak ve imtiyazlarına karşı yapacağı hiçbir müdahaleye karşı teba için güvence olamaz.”[1]

Bu kısa paragrafta demokratik anayasacılık ve anayasanın üstünlüğü kuramı konusunda bugün dahi tartışılan son derece önemli noktalar bulunmaktadır. Anayasaların yasama organları tarafından dahi değiştirilemeyeceği, ancak ve ancak halkın sırf anayasa yapma işi için seçeceği kurucu meclis tarafından değiştirilebileceği fikrinin dayandığı demokratik anayasacı mantık şu aşamalarla özetlenebilir:

1. Anayasa, günlük siyasal meseleleri değil, kurucu meseleleri çözüme bağlayan bir metindir ve bu meseleler konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.

2. Anayasa, tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.

3. Yasama organı da siyasal iktidarın parçasıdır ve siyasal organ da tebanın hak ve özgürlüklerini gayrimeşru olarak sınırlayabilir.

4. Ayrıca yasama organının anayasayı değiştirmesi, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini değiştirmesi anlamına gelir.

5. Yasama organı, böyle bir metni değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda kendisine konulan müdahale sınırını da değiştirebilir.

6. Öyle ise kurucu meselelerle ilgili olarak anayasayı değiştirmek için yasama organı, uygun bir organ değildir.

7. Çünkü anayasa, devlet tarafının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.

Akademia: Peki ama pek çok demokratik ülkede meclislerin anayasayı değiştirebileceği kabul edilmiştir.

Politea: Evet ama bugün dünya üzerinde geçerli bulunan yazılı anayasaların çoğunun değiştirilmesi için, yasama meclislerinde nitelikli çoğunluklar, yani basitçe çoğunluk değil üçte iki veya beşte üç gibi çoğunluklar aranmaktadır. Bunun nedeni, bir hükümetin basit çoğunlukla, kendi sınırını belirleyen metni değiştirememesinin gerekmesidir. Ayrıca değiştirilemezlik yasakları vardır. Yasama organı; devletin ülke, millet ve siyasal teşkilatlanma unsurlarını, demokratiklik ve hukuk devletliği ilkelerini kolay kolay değiştirememelidir. Mesela, yeryüzeyindeki hiçbir cumhuriyet meclisi, ülkenin artık cumhuriyet esasına değil saltanat esasına göre yönetileceğini düzenleyemez.

Akademia: Evet ama nitelikli çoğunluk deyince, halkın büyük bir oranının temsilini anlarız, değil mi?

Politea: Evet.

Akademia: Şu halde büyük çoğunluklar kurucu meselelere de el atabilmelidir. Yani gerekirse anayasayı tamamen yeniden yapıp demokrasi ilkesi içinde kalmak kaydıyla  ilk üç maddeyi de yeniden düzenleyebilmelidir. Yeniden düzenlemek, kaldırıp atmak demek olmasa gerek.

Politea: İyi de ya seçim sistemleri, halkın meclislerde yeterince temsil edilmemesine yol açıyorsa.

Akademia: Evet bu büyük bir sorun ama yürürlükteki anayasaya göre, Türkiye’de mevcut millet meclisi, anayasayı değiştirebilir. Değiştiremez demeyeceksiniz herhalde?

Politea: Yoo kısmi değişiklikler söz konusu olduğunda hemfikiriz. Mevcut millet meclisi, mevcut anayasaya göre, tartıştığımız referandumun konusu olan kısmi değişiklikleri yapabilir kanısındayım. Benim yukarıda vurguladığım saptama daha çok yepyeni bir anayasanın, silbaştan yapılması ile ilgiliydi.

Akademia: Ama öte yandan senin anlayışında bir sorun tespit ettim.

Politea: Bu anlayış benim anlayışım değil.  Tarihteki en ilk demokratik yazılı anayasayı yapan halkın anlayışı.

Akademia: Olabilir ama tespit ettiğim sorun baki.

Politea: Neymiş o sorun?

Akademia: Anayasa siyasal iktidarın sınırı ise, en azından devlet iktidarının sınırı ise, bu iktidarın parçası olan yasama organı dışındaki organların da sınırı olmalıdır. Yani mantığı şöyle de kurabiliriz:

1. Anayasa, kurucu meseleleri çözen bir metindir ve bu meseleler konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.

2. Anayasa tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.

3. Yargı organı da siyasal iktidarın parçasıdır. Hele hele mesela 82 Anayasasına göre, millet egemenliğini yargı kısmını, anayasada tarif edildiği biçimde kullanan temel organlardan biridir.

4. Yargı organının anayasayı yorumlaması da, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini değiştirmesi anlamına gelebilir.

5. Yargı organı, böyle bir metni yorumlarken değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda kendisine konulan müdahale sınırını veya yasama organı ile olan ilişkilerini de değiştirebilir.

6. Öyle ise yargı, anayasayı yorumlamak için uygun bir organ değildir.

7. Çünkü anayasa, devlet organlarının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.

Politea: Haklı olabilirsin. Evet. Bu da bir sorun. Zaten seçilmemiş organların, seçilmiş organlar üzerindeki anayasal denetim yetkilerini aşmaları, seçilmiş organların anayasal yetkilerini aşmalarından daha tehlikelidir. Çünkü seçilmiş organlara karşı halk freni her zaman mevcuttur. Genel seçimler, aynı zamanda bir denetim yoludur. Ama seçilmemiş organların aşırılıkları, eğer halk tarafından denetlenmiyorsa, mesela ilgili ülkenin silahlı kuvvetleri, şeffaf değilse ve kararları, kaynağını hakikaten halktan alan bir yargı denetimi dışında ise, o zaman demokrasi açısından oldukça büyük bir tehlike vardır denebilir.

Akademia: Şu halde Politea bir mantık hatasına düşmemek için veyahut bu paradokstan çıkmak için bir yol bulmalıyız. Mantıksal argümentasyonu sonuna kadar sınamamış isek sınayalım.

Politea: Nasıl?

Akademia: Madem diyelim 82 Anayasası, yasama yetkisi ile yargı yetkisini birbirinden ayrılmasını öngörmüş ama her ikisinin de kendisine verilen yetkileri, özellikle anayasayı değiştirerek ya da yorumlayarak gayrimeşru bir şekilde aşma tehlikesi var, bu çatışmanın nasıl çözüleceği konusunda da kafa yorman gerekir. Çünkü mesela hayırcı diyor ki yasama organı, yargıyı, özellikle yüksek yargıyı ele geçirerek yetkilerini aşıyor. Evetçi de diyor ki yargı, anayasal denetimin sınırlarını aşarak yetkilerini aşıyor. Bu çatışmada bir hakem yok mu?

Politea: Denge ve frenlerle değil de çatışmalı ve sancılı biçimde yürütülen kuvvetler ayrılığı sistemlerinde benzer sorunlar sıklıkla görülür. Çeşitli ülkelerde, mesela, özellikle Latinamerikan rejimlerinin çeşitli anayasa krizlerinde farklı farklı kurumsal çatışma kombinasyonları oluyor. Bazen başkanla yasama organı, yani parlamento birbirine giriyor, Yüksek Mahkeme ikisinden birini tutuyor; yok Yüksek Seçim Kurulu, parlamenterlerin fezlekelerini iptal ediyor, parlamento yüksek seçim kurulunun yetkilerini kısıyor, deyim yerinde ise yasama, yürütme yargı kurumları birbirlerine girebiliyor, bu arada işin içinde hep silahlı kuvvetler de oluyor veya benzer başka organlar, çık krizin içinden çıkabilirsen, oluyor yani!

Akademia: İyi de bu tür krizlerden çıkmanın bir yolunu bulmalı.

Politea: Bu tür krizlerden çıkış, egemenliğin, kaynağına dönüşü ile olur. Ne anayasa adına anayasayı çiğnemeye namzet yargı uygulamaları ile ne de Anayasa Mahkemesinin anayasayı çiğnediğini iddia ederek onun kararlarını “yok” sayabilecek meslislerle veya parlamenter temsilcilerle. Çünkü aynı derecede yetkili iki organdan biri diyebilir ki “senin yasan ‘yok hükmünde!’ ”, diğeri de demeye getirebilir ki “senin de kararın ‘yok hükmünde!’” Bu sorunu ikisi de çözemez. Egemenliğin asli sahibi çözer.

Akademia: Nasıl?

Politea: Halk, sadece yeni anayasa yapmak için seçilecek kimselerden oluşan bir kurucu meclis seçmelidir. O kurucu meclis de yeni bir anayasa yapmalı ve sonra dağılmalıdır. En son da parlamento, kendisini bağlayan o anayasaya tabi olarak çalışmalı, mahkemeler de kendilerini bağlayan o anayasaya göre karar vermelidir. Hepsinden üstün millet vardır. Çeşitli anayasa krizlerini aşmanın yolu, egemenlik meselelerinde, yani kurucu meselelerde kararı millete bırakmaktır.

Evetçi: Haklı olabilirsiniz ama halkın kurucu meclisinin şu aşamada değil, toptan bir değişiklik söz konusu olduğunda gündeme getirilmesi düşünebilir. Yani anayasanın kısmi reformu, her zaman parlamentolar marifeti ile de yapılabilir. 12 Eylül 2010 referandumundan ”evet” çıkarsa, işte bu gibi tartışmaların yolu o zaman açılabilir.  O zaman tartışılır. Şu tartışılır: Yepyeni ve asli kurucu nitelikteki demokratik anayasayı yapmanın en iyi yolu nedir diye tartışılabilir.

Politea: Haklısınız Evetçi. Pek çok çağcıl anayasa, kapsamlı anayasal reform yetkisini, yani anayasayı toptan değiştirme işini, halkın bu iş için seçtiği  anayasa koyucu kurucu meclislere bırakmış iken, sıradan parlamentolar her zaman kısmi reform yapabilir.

Akademia: Yani öncelikle bu meclisin anayasayı kısmi olarak değiştirebilme yetkisini hepimiz kabul ediyoruz değil mi dostlar?

Evetçi: Şüphesiz.

Hayırcı: Eh işte. Ama yine de paketin ‘içeriğine bakarak ‘hayır”ı basıyoruz…

Politea: Yürürlükteki anayasaya bakacak olursak, evet tabii, parlamento bir kısmi değişiklik paketi yapmış. Neticede o anayasanın kurallarına göre yapılmayacak mı referandum? Sanırım şu aşamada, bu meclisin, yürürlükteki anayasanın öngördüğü biçimde bir anayasa değişikliği yaptığını ve referandumun meşru olduğunu belirtebiliriz.


İKİNCİ BÖLÜM: Anayasa Değişiklikleri ve Tartışmalar

Akademia: Evet isterseniz şimdi gelelim anayasa değişikliklerini daha somut olarak tartışmaya. Politea, istediğiniz zaman müdahale edebilir, araya girebilirsiniz. Bu bölümde madde madde değişikliklere gireceğiz. Metinde, Politea, Evetçi ve Hayırcının konulara yaklaşımları olacak. Ayrıca şurada (bağlantı) anayasa değişikliğinin genel gerekçesi ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı var. Kararı, ilgili maddelere işledim. Hayırcı, siz başlayın isterseniz.

Politea: Hemen araya girdi demezseniz, usul hakkında bir önerim olacak.

Akademia: Tabii, buyrun.

Politea: Baştan başlayarak madde madde gidelim derim.

Akademia: Olur mu?

Evetçi: Olur.

Hayırcı: Olur.

Akademia: Şu halde değişikliklerin ilk maddesinden başlıyorum…Bir dakika! Siz de kimsiniz? Nereden çıktınız?

Boykotçu:  Ben boykotçuyum! Deminden beri buradayım, görmediniz mi?

Akademia: Boykotçu mu?

Boykotçu:  Aynen öyle, boykotçu. Beni de tartışmaya katmalısınız.

Akademia: Fakat. Hımm. Ne dersiniz dostlar, kendisine boykotçu diyen bu kimseyi de aramıza alalım mı?

Evetçi: Demokrasi kültürü gelişmemiş birini neden aramıza alacakmışız? Demokrasi, katılım demektir, siyasal toplumun karar alma sürecine katılmayı reddediyor.

Boykotçu: Katılımı reddetmiyoruz. Sınırlı katılımı reddediyoruz. Ayrıca aramızdan bazıları oy vermeye gitmeyecek belki ama bazıları da gidip geçersiz oy kullanacak.

Hayırcı: Benim için farketmez. Belki söyleyecekleri vardır, onu da dinlemeli.

Evetçi: Böyle bir tuhaflık görmedim.

Akademia: Ne dersiniz Politea?

Politea: Bu kimse ilgisiz değil, boykot ediyor, o da bir tavır. Bence buyursun konuşsun. Referanduma katılmayabilir veya katılıp geçersiz oy kullanabilir ama bizim görüşmemize katılabilir.

Evetçi: Ne konuşacaksa! Boykot ettiğine göre, maddeler üzerinde ne söyleyebilir!

Akademia: Her durumda çoğunluk, Boykotçuyu da dinlemek ister, Evetçi. Dilerseniz maddelere geçelim.

Politea: Önerim şu benim, dilerseniz önce boykotçunun neden boykot etmek istediğini öğrenelim.

Akademia: Tamam. Ey boykotçu, anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmasını neden boykot ediyorsun?

Boykotçu: Ben 12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini istiyorum ama tümden değiştirilmesini istiyorum, bu bir. Ayrıca bu pakette demokrasi adına kazanımlar pek sınırlı. Ayrıca ben halkçıyım. Yani durup dururken özgürlükleri genişletmek kisvesi altında yürütme organının güçlendirilmesi hoşuma gitmez. Bu da iki. Yürütme organını, yani mesela cumhurbaşkanını güçlendirmek, denetimsiz ama hızlı karar almak isteyenlerin işine gelir. Kimdir onlar? Bırakınız ”yanlış” yapsınlar, bırakınız geçsinlercilerdir, bu da üç. Ama hayır da diyemem. 12 Eylül Anayasası, bir darbe anayasasıdır. Ona her ne surette olursa olsun, onay veremem. Hayır diyemem. Sonra evet, vesayet rejimi diye bir şey var. Ben bunun kalkmasını isterim. İsterim ama bunun yürütme organı lehine değil, halk lehine kalkmasını isterim. Bugün seçim barajları var, üstüne üstlük meclis  çoğunlukları parti liderlerinin ya da merkezi yönetimlerinin sultası altında.  Bu hal ortadan kalkmadan yürütme organını güçlendirecek değişiklikler yapmak kabul edilemez ki bu değişiklikler, zaten demokratikleşme makyajı altında güçlü ama denetimsiz idare kervanını devam ettirmek için yapıldı.

Akademia: İyi de boykotçu, cumhurbaşkanını halk seçecek. Yani halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının bazı mercilere üye ataması yolundaki yetkilerini arttırmakta ne sakınca olabilir?

Boykotçu: Meclisle cumhurbaşkanı aynı partidense ve yargı erki üzerinde de çok etkililerse artık denetimsiz at oynatabilirler diyorum. Ben  kurucu meselelerle ilgili olarak parlamentarizm değil  (ki burada parlamentarizm bile lüks sayılıyor artık, iş düpedüz ministerializme evriliyor) anayasacılık taraftarıyım.

Akademia: Bu anayasa değişikliği ile ilgili olarak kastettiğiniz kurucu meseleler ne?

Boykotçu: Temsilci, temsil ilişkilerini değiştiriyor, yani diğer organlarla ilişkilerine dokunuyor. Bu, asilin yapacağı bir iştir, vekilin değil. Yani anayasayı halk yapmalı, halkın bu iş için seçtiği kurucu meclisler yapmalı. Bunlar gelecek seçimlerde yeniden seçilme kaygısı olmadan anayasa yapmalı. Öte yandan hayırda da hayır yok gibi. Olası bir hayır da, ülkede çok uzun bir süre yeni anayasa yapılması girişimlerini engelleyebilir. Ama yine de yeni anayasa yapılması yolundaki talepleri öldüremez. Yani evetçi şunu istiyor: ‘biz acil olan bazı sıkıntıları dindirdiğimiz izlenimi verelim, yani tam çözüm getirmeyelim, sadece kendimiz için önemli olan acil meselelere eğilelim. Hayırcı diyor ki, rahatsızlık yoktur, metin sağlamdır. Ben de diyorum ki hem acil sıkıntıları dindirelim, hem de sorunun tam çözümüne girişelim.

Hayırcı: Metin sağlamdır demedik doğrusu. Biz de sizin gibi anayasa tümden değişsin diyoruz.

Evetçi: Nereden çıkardınız izlenim vermek istendiğini. Ben evet diyorsam bu anayasaya çözüm yolunda önemli bir adım atmak için diyorum. Ya hep ya hiç diyecek değiliz. 1982 Anayasasını halk mı yaptı ki tümüyle halk değiştirsin diye tutturalım. Şu anda elden gelen, hiç olmazsa halkın temsilcilerinin yaptığı kısmi bir anayasal reform.

Boykotçu: Sizin yönteminiz sıkıntıları gidermiyor. Sıkıntı istiyorsanız bir tanesini söyleyeyim: Seçim barajı. Demokratikleşmeye buradan başlayın. Bir tane daha söyleyeyim, Kürt halkının durumu. Ülkede süren kirli savaşın nasıl durdurulacağı. Nasıl barışa erileceği.  Demokratikleşmeye buradan da başlayabilirsiniz. Daha çok sayabilirim. Ayrıca sonradan doğru dürüst bir anayasa yapılacağını nereden bileceğim ben? Bu paket geçerse ikinci adım olarak akılda nelerin olduğunu biliyor musunuz? Yok bilmiyorsunuz. İşe, kendinizi güçlendirmekle başladınız. Nereye karşı güçlendirmekle başladınız? Yüksek yargıya. Niye? Vesayetçi. Anladık vesayetçi, hem de çok ama sizin potansiyel politikanızı gerçekleştirmek üzere yapacağınız yasaların içeriklerinin hukuksal olarak denetimsiz olması daha mı iyi? Bu yılın geçen Mart ayında, referandum yasasını değiştirerek halkın düşünme süresini 120 günden 60 güne indirmiştiniz, hatırlarsınız. Yani siz o yasayı yapmasaydınız, bugün halkoylaması için düşünme süremiz daha fazla olacaktı. Bu mu demokrasi? Halka paketi inceleme zamanı dahi vermediniz.

Evetçi: Siz, siz deyip durmayın. Bu anayasa değişikliklerini ben hazırlamadım. Bir yurttaşım sadece ve onların içeriklerini uygun buluyorum. Ayrıca karıştırıyorsunuz.

Boykotçu: Neyi karıştırıyormuşum?

Evetçi: Referandum süresi 60 gün olacaktı ama biliyorsunuz Yüksek Seçim Kurulu, bence hukuka aykırı bir kararla 120 gün olacak dedi zaten. Referandumu seçim yasası olarak kabul edip bu değişiklikliklerin bu referanduma uygulanmasını engelledi.

Boykotçu: İyi yapmış! Size kalsa durumu beş on günde istediğiniz sonuca ulaştırmak için elinizden ne gelirse yapardınız!

Boykotçu: Siz, siz derken, desteklediğiniz tavrı anlatmaya çalışıyorum.

Evetçi: ”İdeali bulamazsam eğer, o zaman daha azına razı olurum” anlayışında bir erdem görmüyor musunuz? Yani yetmez belki ama ”evet” anlayışında?

Boykotçu: Görmüyorum. Burada ekmek ya da kömür dağıtmıyorsunuz. Bir anayasa yapıyorsunuz. Gereken zamanı ve emeği verirseniz, ideal olmasa da toplumun geniş kesimlerini temsil eden çoğunlukları uzlaştırabilecek modeller bulabilirdiniz.

Evetçi: Allah aşkına ‘’siz siz” deyip durmayın. Ben oy verecek bir yurttaşım. Bu politikanın ya da anayasa değişikliğinin mimarı ben değilim.

Boykotçu: Neyse işte. Bir kere şunu da aklınıza sokun. Bu boyuttaki kısmi anayasa değişikliği çabalarının yarattığı fırtına öyle ya da böyle dindiğinde yeni bir fırtına koparmak istemeyebilirler.

Akademia: Şimdi de onlar demeye başladınız.

Boykotçu: Tanrı aşkına siz diyemiyorum, onlar diyemiyorum, ne diyeceğim ben?! Bu değişikliklerin öznesi kimse onlardan bahsetmek istiyorum o kadar!

Akademia: Hayır yanlış anlattım kendimi, sadece espri yapmak istemiştim.

Evetçi: Fırtına dindiğinde yeni anayasa tartışmaları diner mi? Siz diner diyorsunuz, ben tam aksine daha da canlanır ve daha da kapsamlı bir ek reform yapılabilir diyorum. Bir kapı açılır diyorum ve açılan o kapıdan içeri girildiğinde pek çok demokratik olasılık bizi karşılar… Tam aksine olası bir ”hayır” kapatır tüm kapıları. Gezetelerdeki manşetleri hayal bile etmek istemiyorum: ”Halk 12 Eylül Anayasasına Sahip Çıktı”! Bunu mu istiyorsunuz?

Boykotçu: 12 Eylül Anayasasını tamir etmekle yetinilmek isteniyor. Oysa bu tür baştan kara işler tamir edilemez.

Evetçi: Ne alakası var! Bir reform, sonra bir reform daha ve en sonunda toptan ve tam demokratik bir anayasa yapılabilir.  Kapıyı açmak zorundayız. O demokratik kapı ancak böyle açılabilir…

Boykotçu: Toplumda bu yolda bir irade var iken ve tartışmalar zaten yapılıyorken daha kapsamlı bir reformla yeni demokratik anayasa yapılabilirdi. Şimdi bir dizi küçük fırtınalarla yeni yeni reformcuklar yapılabilir belki. Ama nereye kadar? Bu gücü koruyamayabilirler. Bu reform anayasalaşır ve 12 Eylül Anayasası, bir,  tırnak içinde demokratik yama daha alır, o kadarla kalır iş.  Sonra ver elini nükleer santral, ver elini al gülüm ver gülüm…

Evetçi: Tövbe estafirullah! Halkın seçtiği çoğunluklar, nükleer santral yapılmasına karar vermişse buna ne itirazımız olabilir?! Siz mi karar vereceksiniz memlekete hangi yatırım yapılacak diye , yoksa seçilmiş temsilcilerimiz mi? Öncelikle memleketi kimin idare edeceğinde anlaşalım. Seçtiklerimiz mi idare edecek yoksa seçmediklerimiz mi?

Boykotçu: Olabilir ama her idari işlem yargı denetimine tabidir biliyorsunuz, örnek olarak ele aldığımız mesele gibi meselelerde işin içine bir takım hakların korunması, hukuk filan da girer. Ama bakın ne yapıyorlar bu değişiklikle, hukukun, yürütmenin uzun eli olmasını sağlamayı amaçlıyorlar…

Evetçi: Yargı da yerindelik denetimi yapamaz ama; idareyi kıpırdatmamazlık edemez.

Hayırcı: Bak şu kıpırdayamayana. Look who can’t move! Bir de kıpırdasa yer yerinden, eksen ekseninden oynayacak!

Evetçi: Sizin derdiniz ne biliyor musunuz? Sizler, seçilmeden yönetmek, daha doğru bir ifadeyle el altından yönetmek, bel altından vurmak istiyorsunuz! İleri demokrasiler, ileri demokrasiler deyip duruyorsunuz, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha birkaç ay önce, başkan, kendi siyasetini, açık açık bile değil sadece belli belirsiz imalarla bir dergide yayınlanan ropörtajında eleştiren bir yüksek rütbeli askeri pat diye görevden aldı. Komutan Afganistan’daki savaşta Amerikan yönetiminin kendince eleştirilecek yönlerine atıf yapmıştı. Başkan Obama, bu askerin uluorta hükümeti eleştirmesine o kadar sinirlendi ki istifasını istedi. Adam da paşa paşa istifa etti. O sizin ileri demokrat dediğiniz ülkelerde seçilmiş yönetim, atanmışları yönetir, adı üstünde. Atanmışların, seçilmişlerin idaresine saygı duyması lazım. Burada maşallah, ülkenin çeşitli kurumlarının atanmış başları, hele hele silahlı kuvvetler parlamentoya ve hükümete ne çamurlar atıyor veya başına buyruk olmaya çalışıyor. Şunu öğrenin artık, alışın şuna, eskiden milli güvenlik derslerimizde yaptığımız gibi ”hoca” geldiğinde, sınıf başkanının ”dikkaaaat” nidası ile ayağa fırlayıp hazırola geçme dönemlerini aştık, aşmalıyız. Artık dünyalı olmak istiyoruz.

Boykotçu: Hayırcı belki de ”Evren”li kalmayı istiyordur Sayın Evetçi!

Evetçi: Ha, haa, Evet, doğru galiba!

Hayırcı: İyice saçmaladınız. ”Evren”li kalmak isteyenlerin belirli bir ideolojisi varmış gibi konuşuyorsunuz. Vesayet rejimi, vesayet rejimi diye tutturmuşsunuz. Oysa, diyelim bir askeri vesayeti veya derin işleri savunan ve uygulayan bir kesim varsa bu memlekette, belirli bir siyasal partinin kadrolarından çıkıyor değil o kesim. Her partiyi yatay olarak kesiyor, her partinin içine girmeye çalışıyor ve en başta sağ partilerde çörekleniyor, bu gerçeği unutmayalım.

Akademia: Lütfen  bol göndermeli siyasal tartışmalardan ziyade anayasa değişiklikliklerine odaklanalım. Anayasa tartışmalarına dönelim.

Politea: İzin verirseniz Akademia, Boykotçu’ya bir sorum olacaktı. Boykotçu, size göre anayasa değişikliklerinin içeriği, onu yapanların kim olduğundan daha önemli değil, öyle mi?

Boykotçu: Aptal değilseniz sevgili bayan Politea ki siz koskoca anayasasınız, hangi halklarca, hangi içeriklerle nasıl çağlardan çağa süzüldüğünüzü bilirsiniz, içinize işlenen dokuyu ören elin önemini bilirsiniz, o zaman şunu da bilirsiniz ki anayasanın içeriği, onu yapanın o içerikten beklentilerine  ve o içeriği nasıl işlettiğine göre değişir. O kadar temel hak yazılı şu 82 Anayasasında ama memleketin temel haklar meselesi çözüldü mü? Hayır! Çünkü 82 Anayasasını yapanlar, öyle bir metin oluşturmuşlar ki  merkeze koyduklarının dışından gelenlere,  ‘çevre’den, periferiden gelenlere imkan vermek istememişler. ”Anayasayı yapan kimdir” sorusu çok önemlidir. Anayasayı halk ve halkın gerçek temsilcileri yapmışsa amenna. Ama burada durum öyle değil. Burada anayasa değişikliklerinin amacı, içeriği tartışmalı bir dizi neoliberal ve denetimsiz politikaya hukuksal geçit vermek.

Hayırcı: Öyle ise hayır deyin canım siz de.

Boykotçu: Bunu yapamam. Bu da 12 Eylül’ün ruhunu kabul ettiğim anlamına gelir. Bu, örneğin yüksek yargının ya da ordunun da politikaya karıştığını, dedim ya dünyanın merkezi olarak kabul ettikleri ideolojiden başkasına hayat hakkı vermediklerini görmezden gelmek demektir. Oysa yargı, tarafsız olmalı, gerçi aramızda yargının tarafsızlığının bir mitos olduğunu ve tarafsızlık vb. kavramların burjuva ideolojisinin araçları olduğunu savunanlar var ya neyse, hiç olmazsa yargı, kimseye gebe olmamalı; askerin de politikayla işi olmamalı. Siz ise bunu kabul etmiyorsunuz. Kimlerle beraber dansettiğim de önemlidir. Bu çok unsurlu bir süreç, kirlenmeden, sonunda pişman olmadan işin içinden çıkmak istiyorum. Çünkü önüme konan tercih, gerçek anlamda bir tercih olmayacak. Bana bir oyun oyna deniyor. Oyun, benim oyunu değil ki niye oynayayım? Sofranızda niye meze olayım?! Sizinle de aynı oyu veremem. Demokrasiye saygınız yok sizin.

Hayırcı: Aman sizin çok var. Baksanıza oy bile kullanmıyorsunuz!

Evetçi: Hem askerin siyasetle işi olmamalı deyip hem de referandumu boykot etmeyi anlamıyorum. Anayasa değişikliklerinde en üst düzey ordu mensuplarının suç işlemişlerse nerede yargılanacağını gösteren maddeler var artık. Yüksek Askeri Şura kararları yargı denetimine açılıyor. Ayrıca 12 Eylül cuntacılarının tasarruflarına karşı yargı yoluna gitme konusu hiç olmazsa tartışılabilir hale geliyor. Düşünün 12 Eylül Anayasası öyle bir anayasa ki, üst düzey askerlerin suç işleyeceğini bile kabul edememiş, onların nerede yargılanacağını göstermemiş.

Hayırcı: Ne demek göstermemiş? Göstermemişse göstermemiş… Şimdi ne olmuş? Tutulmuş Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar, denilip Anayasa Mahkemesi’ne havale edilmiş, Anayasa Mahkemesi de nasılsa iktidara havale edilecek. Sistem kapalı devresi oluşturulmuş…

Boykotçu: Evetçinin katıldığı anlayış, kendisinin üstüne vazife olmaması gereken, kendine düşmeyen bir iş yapıyor, temsil ve temsilin denetimi zeminiyle oynuyor; Hayırcının anlayışı ise statükoyu sürdürmek, asker sivil bürokratik vesayetçi bir idare anlayışı. İkisine de red!

Evetçi: Sıkıldım ama artık, paketin maddelerine geçelim. Belli ki Boykotçunun hem benimle hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var.

Boykotçu: Evet. Halkın ve halkların hem Evetçi ile hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var. Halk, kurucu meselelerde söz sahibi olmak ister. Olmak istemeyi ister. Ama fırsat vermezsiniz. İkiniz de onun adına en yetkili sayarsınız kendinizi. Vekil, asilmiş gibi davranıp vekalet zeminini değiştiremez. Aynı şekilde bir parlamento, diğer erklerle ilişkilerinin düzenlenmesini halkın doğrudan seçeceği kurucu meclislere bırakmalıdır. Bugün dünyada pek çok anayasal sistemde parlamentonun seçim kanununu yapması bile doğru sayılmıyor. Halk, sırf o iş için kurucu meclisler seçiyor.  Soğuk savaşın sonunda, doğru yolu bulduğuna inandığım bazı Latin Amerikalı halklar yaptılar bu işi…  200 yıl önce Birleşik Amerikalılar da yapmışlardı… Önce karar vereceksiniz. Sınırsız parlamenter egemenlik mi? Yani İngiliz Westminster ‘ı mı? Halk egemenliği mi? İkincisini seçenler, parlamentoların anayasa yapmasına, hele hele kendi temsil zeminlerini, temsil yetkilerini ve devletin yasama, yürütme, yargı kuvvetleri arasındaki ilişkileri değiştirmesine sıcak bakmaz. Düşünün, sizce bir yasama organı tutup seçimleri dört yılda bir düzenlemek yerine on yılda bir düzenlemeye karar verebilir mi? Bence hayır. Bu, halkın bu düzenleme işi için seçeceği kurucu meclislerin, anayasa koyucu meclislerin işi olmalı. Sıradan parlamentoların değil.

Evetçi: İyi de o zaman yaşayan anayasa gereği, yani toplumdaki değişim ve dönüşüme kulak verme işi olağanüstü bir hal almaz mı? Kurucu meclis tantanalı bir iştir, halk seçer kurulur, anladık tamam ama böyle meclislerin  içinden ne çıkacağı belli mi olur?!

Boykotçu: Siz sanıyorsunuz ki kurucu meclis olağanüstü bir hal. Hiç de değil! O yüzden örneğin ABD eyalet anayasalarının pek çoğunda her on ya da onbeş yılda bir halka çok önemli bir soru sorulması öngörülmüştür, ”yeni bir anayasa yapmak istiyor musunuz” sorusudur bu. Halk evet derse, bu iş için özel meclisler seçerler. Nüfus artışlarını seçim çevrelerine yansıtma işinde bile uygulanır bu. Çünkü bilinir ki bir parlamento çoğunluğu bu işi yaparsa, kendisini yeniden seçtirme imkanını sağlamayı gözönünde tutarak yapar.

Hayırcı: Ben ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk cumhuriyetin kurumlarına güveniyor!

Evetçi: Ben de ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk, seçilmiş temsilcilerine güveniyor!

Akademia: Politea açıkladı. Kapsamlı ve yepyeni bir anayasa bakımından haklı olsanız da, sistemin özünü değiştirmeyen bir kısmi anayasal değişiklikte parlamentolar da yetkili dedik.

Hayırcı: Tamam işte. Bence burada sistemin özünün değiştirilmesi tehlikesi mevcut.

Politea: Sorun nerede biliyor musunuz?

Akademia: Nerede Politea?

Politea: Sorun söz konusu ülkede liberal parlamenter demokrasinin bile, hatta pek biçimsel, seçim demokrasisinin bile henüz tam anlamıyla işlerliğe konulamamış olmasında. Sistem dışından müdahaleler var. Bunların adına vesayet kurumları deniyor.  Öyle olunca, halkın demokratik bilgilenme, katılım ve temsil sorunlarının sorunsallaştırılması aşamasına gelinememiş. Sanırım Boykotçu, önce bunların sorunsallaştırılmasını istiyor. Ama Evetçi de istiyor ki halkı vasilerinden sakınalım, önce doğru dürüst bir parlamenter egemenlik kuralım…Oysa Boykotçu diyor ki önce halkı hepsinden birden, hem vasilerinden hem temsilcilerinden doğru dürüst sakınalım. Çünkü eğer anayasa değişikliklerini anayasalaştırmak isteyenlerin hareket alanını denetimsiz açarsak bunun halkın yararına olup olmayacağı şüpheli olabilir diyor. Bir nevi, “oğlan kızı kötü adamdan kurtarır, ya sonra?” meselesi!

Boykotçu: Burada affediniz Politea, itiraz etmek zorundayım. Parlamentarizm değil ministerializm, yürütmecilik, partizan egemenliği kuralım diyorlar!

Politea: Görüşünüzü not ettim… Fakat aslında mesele şu: Halkı temsilcilerinden sakınma işine gelmeden önce halkı vasilerinden sakınma işini halledelim diyor Evetçi.

Boykotçu: O, iyi niyetli, olacakların farkında olmayan Evetçinin yaklaşımı. Bir de kötü niyetli Evetçi var. Asıl Evetçi bu ikincisi.

Evetçi: Memleket için iyisini istediğine inanan, büyük ve kuvvetli bir memleket hayal eden ve buna muvaffak olabilecek bir kesimin, kendi idaresini güçlü kılmak istemesinden daha doğal ne olabilir? Bu bir kötü niyet olabilir mi?

Boykotçu: Sorun şu ki kendinizi devin boy aynasında görmeniz hoşumuza gitmiyor! Ayrıca durum, ”memleket” veya ”millet” kavramından ne anladığınıza göre değişir. ”Çek defterlerinizse” mesela memleket, tamam…

Evetçi: Ne biçim konuşuyorsunuz? Bizim için millet bir yapma hakikat değildir. Uyduruk bir şey değildir. Organik bir şeydir. Kapsayıcıdır, kavrayıcıdır, asli değerlerimizle, bin yıllık tarihimizle uyumlu bir büyüklüktür!

Hayırcı: Yeni Osmanlıcılıktır!

Boykotçu: Sömürgeci taşeronluğudur!

Evetçi: Sizler, özellikle siz Hayırcı. Soğuk savaşın bittiğini kabul etmek istemiyorsunuz. Asıl taşeron sizdiniz. Soğuk savaşta derin derin işlerle kime hizmet ettiğinizi biliyoruz. Dünya değişiyor, Türkiye de, artık merkezde siz oturmuyorsunuz. Merkezi, çevreden gelen çok renklilikle paylaşmak zorundasınız. İnançları olanlarla, azınlıklarla, halkla paylaşmak zorundasınız. İnsanların ”öteki” olma haklarını teslim etmek zorundasınız.

Boykotçu: Şimdi Evetçinin ”İyi”-Tarafı konuştu işte!

Akademia: Bakınız böyle tepeden sözlerle karşılıklı suçlamalarda bulunmanın tartışmamıza bir fayda sağlamayacağı kanısındayım dostlar! Tartıştığımız, bir esas teşkilat ve haklar belgesi olarak anayasa. Anayasal konulara, hamasi  siyasetten daha çok ağırlık vermeliyiz.

Boykotçu: İyi de Akademia, sizin kadar soyutlayamayız biz. Bir anayasa belirli bir esas teşkilatı empoze etmek için yapılır, o esas teşkilatın arkasında yatan temel  siyasal espriyi görmezden gelemeyiz. Her metin metinlerarasıdır. Önüme anayasa değişikliklerini koyup herşeyden soyutlayarak okusam belki de hayran olurum ona ama oy öyle verilmez. Oyumuzu bilinçli vereceksek, metnin altını üstüne getirmeyi başarabilmeliyiz. Evetçi ise metne bakıyor, başka şey yokmuş gibi  ”oh ne güzel, bu metin şimdikinden güzel” diyor basıyor Eveti. İşler o kadar basit değil.

Evetçi: Oylamaya katılmayacak biri olarak çok konuştunuz bence.

Hayırcı: Bence de sence.

Akademia: Boykotçu, ilk kısımda aramızda olmadığı için onu biraz daha fazla dinlemek istedik galiba!

Akademia: Ne dersiniz Politea, işler o kadar basit mi, değil mi?

Politea: Evetçi, önce doğru dürüst bir biçimsel demokrasi kuralım da gerisi kusur kalsın diyor gibi görünüyor… Sanki bu ülkede demokrasi ile anayasacılık ilişkisinin sorunsallaştırılması, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminden sonra derin dondurucuya kaldırılmış, o dönemde kurulan cumhuriyet rejimini daha da demokratikleştirme yolunda bir arpa boyu ileri gidilmemiş belki de. Ara rejimler, demokratik sağduyuyu öldürmüş. Evetçi, bu değişikliklerle amaçlananın demokratik sağduyuyu esas kılmak olduğuna inanmış görünüyor. Anayasacılık bunun gerisinde kalsın, diyor. Çünkü burada anayasacılık, halkı temsilcilerinin aşırılıklarından sakınmak yolunda kullanılmamış, halkı vesayet altına, hacir altına almak için kullanılmış. Askeri müdahaleler, parlamentoları etkisiz hale getirmiş. Şimdi parlamento, ”güç bende artık” demek istiyor, demek istiyor ama işte anayasacılığa özgü temel sorunlar baki kalıyor çünkü demokrasi ile anayasacılık arasındaki ilişki genellikle dostça değildir. Çağcıl anayasalar, parlamentoların üstünde etkili olmak, onları sınırlamak için çıkarılmışlardır. Vekili kontrol eden asalet araçlarıdır. Ama bu ülkede bu mülahazaya yer olmamış çünkü ara rejimler demokrasi prensibi ile anayasacılık arasında sağlıklı bir denge kurulmasını engellemiş. Şimdi parlamento kendince ”reşit olmak istiyorum’ artık ben”’diyor. ”Yeter söz milletin” diyor ve milletten parlamentoyu anlıyor. Velayet, vesayet, hacir altından kurtulmak. Ama bunun bir bedeli olacaktır, bu bedel de eğer bu değişiklikler anayasalaşırsa, abartılı parlamenter egemenlik altında bunalmak ve dolayısıyla -iktidardaki merkez parti de parlamentoya egemen olacağı için- yürütme egemenliği altında bunalmak olabilir. Çünkü parti içi demokrasi zayıf, partilerin temsil gücü seçim barajı ve  bir dizi toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenlerden ötürü kırılgan.. Bir de parlamento, parlamento deyince ben, Boykotçu, kanımca haklı olarak itiraz etti. Neden? Çünkü tartıştığımız sistemde aslında güçlü bir parlamenter denetim olduğu pek de iddia edilemez. Seçim barajları ve parti içi demokrasinin pek de geçerli olmaması yüzünden lider ve periferisinin, parlamento üzerinde güçlü hakimiyeti var.  Ama parlamentonun yürütme üzerinde denetimi yok denecek kadar az, hatta pratik anlamda hiç yok gibi… Yürütme parlamento üzerinde partiler yoluyla büyük ölçüde etkili. Güçlü parlamento veya güçlü yürütme isteyenler, demokrasi istiyorlar gibi görünüyorlar. Gerçekten de istiyor olabilirler… Ya da istedikleri, demokrasinin sınırlı bir veçhesi olabilir. Oysa demokrasinin başka yüzleri de var…  Halkın kurucu anayasal demokratikliği alternatifi de var. Tartışalım. Diyeceğim o ki  ara rejimler, demokratik anayasal sağduyuyu ve  anayasal girişim yeteneğini öldürmüş ve anayasacılığın gerçek anlamını çarpıtmış, hatta felç etmiş.

Hayırcı: O kadar da değil. Mesela 1961 Anayasası pekala iyi bir anayasa idi. Portekiz’in Karanfil Devrimi gibi bir şeydi. Anayasa dediğin öyle olur işte!

Boykotçu: Yok öyle bir şey. Karanfil Devrimi, sadece şu veya bu ordunun yaptığı bir devrim değildi. Tüm Avrupa’da ve Portekiz halkında yükselen sesin, ordu tarafından dinlenilmesi idi hiç olmazsa. O dönemde Portekiz’in Afrika’da sürdürdüğü kirli emperyalist savaşı sona erdirdirmişir. 1961’de işin içinde halk mı vardı, asker-cuntacılar, bürokrasi, aydınlar, aydıncıklar, üniversite öğrencileri, pek sınırlı bir kesim.

Akademia: Konumuz geçmiş anayasalar değil. Geçmiş anayasalarla başlarsak işe, aylarca çıkamayız işin içinden.

Politea: Aslına bakılırsa, ülkenizde çeşitli ihtilalleri halkın yaptığı söylenemeyeceği gibi bu ihtilaller sonrası kurulan ”demokratik” düzenlerde de ortaya çıkmamış pek halk. Parti sisteminden seçilerek meclise gelenlerin profiline baktığınızda, ortada ”halkın” temsilinin pek de sağlam bir şekilde ayakta olmadığını görüyorsunuz. Halk; nüfusa özgü profil açısından işçi ise, köylü ise, çalışan ise, mavi veya beyaz yakalılar ise; bu halkın yarısı kadın ise, büyük bir çoğunluğu genç ise, nerede bunlar? Parlamentoda olmadıkları kesin… Bu yıl TBMM’niz  ‘Üstün Hizmet ve Onur Ödülleri” dağıtmış.  Baktım, ödülü alanların büyük bir çoğunluğu işadamı veya işkadını veya eşraf vs. Aralarında pek az çalışan var.  Yanlış anlaşılmayayım. Ülkenizde çalışkan işadamları çok tabii ama hiç mi çalışkan, üstün hizmet gören işçi yok?! Ya da bu kadar az mı? İşadamlığı istisna, işçilik kural olduğuna göre, nüfus bakımından, normalde daha çok işçi olmalıydı üstün hizmet madalyası alan,  değil mi? Öte yandan diliniz bile açığa veriyor bu sorunu. İşadamı? İşkadını? İşçi? Bu terimlerde işçi aleyhine bir tuhaflık olduğunu seziyorum. Neyse… Konumuz bu değil, değil mi Akademia?

Akademia: Yoo, söylediklerinizin konu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. ”Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deyip de milletin temsilini sorunsallaştırmamak yanlış olur doğrusu. Yine de anayasa değişikliklerine dönecek olursak, bu konuda Hayırcıyı veya Boykotçuyu en çok rahatsız eden durumu ve bu durumu geçerli kıldığına inandıkları savları bilmek isterdim.

Boykotçu: Kanımca en ciddi ve güçlü savım şu:  Bana, değişiklikleri ayrı ayrı oylatma imkanını vermeyen bir tavrın anayasasını desteklemem. Neyim ben? Aptal mı? Demokrasinin en temel kuralı olan bağımsız irade ile oy verme imkanım kalkıyor, iradem fesada uğratılıyor. Burada birbirinden bağımsız bir dizi değişiklik var. Hangisini isteyip hangisini istemediğime karar verebilme imkanı neden sağlanmadı?! Sapı samandan, çöpü ayrandan ayıramayacak değilim. Neyi istediğime, neyi istemediğime, hangi değişikliği isteyip istemediğime ben karar verebilmeliydim. Dünyadaki pek çok halk, soğuk savaşın sona ermesiyle doğan boşlukları ülkeleri için yeni ve daha hakça arayışlara evirebildiler. Bizler bunu bir türlü başaramıyoruz. Çünkü bulunduğumuz coğrafya soğuk savaşın, bu kere başka kisvelere büründüğü, medeniyetler çatışmasının sınır boylarındaki bir yer. Doğal kaynaklar, enerji, yasal ya da yasadışı ticari taşımacılık koridoru vs. İzin vermiyorlar, kıpırdatmıyorlar!

Akademia: Politea, dünyada nasıl yürüyor bu işler? Yani Boykotçunun değindiği şu ayrı ayrı veya topluca oylama meselesinde…

Politea: Çağcıl demokrasilerde, halkoyları, daha doğru bir ifade ile plebisiter halkoylaması, bu şekilde yapılamaz genelde. Konu birliği esası vardır. Bir konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy, bir diğer konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy verilir ve her bir konu ardarda evet mi hayır mı diye tek tek oylanır. Karışık bir paketi ”evet mi yoksa hayır mı” diye sunmanın, seçmenin iradesini fesada uğratma demek olduğu ABD’sinden Latin Amerika’sına oradan Avrupa’sına kadar kabul edilmiş. Düşük yoğunluklu demokrasiler farklıdır tabii. Düşük yoğunluklu demokrasilerde durum işte burada olduğu gibidir.

Boykotçu: Bir mesele daha var. Referandumlarda, seçmenin, içerikler hakkında bilgilendirilmesi esastır. Değişikliklerin ayrı basılmış kopyalarının seçmene dağıtılması ya da belirli merkezlerde hazır bulundurulması gerekir. Kırgızistan’da mesela, 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan halkoylamasından önce, değişiklik metninin tam 1,5 milyon kopyasının halka dağıtıldığı belirtiliyor. Burada internete bir belge konulunca veya gazetede “değişiklikler neler” diye bir haber yapılınca bilgilendirme işi bitti sanılıyor. Internet okuryazarlığının düzeyi belli, herkes internet kullanmıyor, asıl olan, metnin, tüm seçmenlerin okumasına fırsat verecek şekilde belirli merkezlerde bulundurulması ya da seçmenlere dağıtılması.

Evetçi: Ben dağıtılacak diye biliyorum.

Politea: Aslında halkoylamaları, demokratik katılımcı sayısını arttırırken katılım  ve tercih kalitesini azaltan bir şeydir. Yani katılanların, konuları madde madde görüşmemesi, görüşemese de en azından madde madde oylayamaması bir eksikliktir.  Öte yandan halkoylamasının sorunları bununla sınırlı değil, madde madde oylamayı kabul etseniz bile, oylamanın madde bazında ardışık sonuçlu olarak mı yani bir maddeye dair sonucu bilerek ardından ikinci maddenin ve sırasıyla mı oylandığı yoksa her maddeyi herkesin bir anda mı oyladığı da önemli.

Akademia: Evet, referandum usulü de tek değil ki. Referandumun nasıl yapılması gerektiği konuları hiç tartışılmıyor burada.

Politea: Boykotçunun dediği gibi bu yılın geçen Mart ayında mesela, Referandum Kanununda değişiklik yapıldı ve referandumda düşünme süresi 120 günden 60 güne indirildi. Ama hükümet buna ‘’seçmen kütüklerinin oluşturulması süresi ‘ diye bakmış. Yani bazı sürelerin anlamına ilişkin perspektif bile değişiyor.  Bu konunun ülkede pek tartışıldığını sanmıyorum. Oysa çok önemli bir değişiklikti.  Gerçi Yüksek Seçim Kurulu sonradan 60 gün kuralını değil 120 gün kuralını uyguladı. Tartışmalı bir karardır, belki hukuka aykırıdır çünkü referandum bir seçim sayılmaz ama yine de netice itibarıyla adil bir sonuç doğurdu. Buna rağmen yaz ortasında 120 gün. Kim ne düşünecek, ne toplanıp tartışacak?! Bunlar, seçmenin aydınlatılmasının önünü alan pratikler.

Akademia: Öte yandan Anayasa Mahkemesi henüz gerekçeli kararını da açıklamadı. Referandumun, bu kararın açıklanmasından itibaren 120 gün içinde yapılması gerektiğine dair görüşler var.

Politea: Mesele karışık görünüyor. Mahkeme bir an önce kararını açıklasa da durum açıklığa kavuşsa.

{Akademia’dan 31 Temmuz 2010 tarihli Post Script: Anayasa Mahkemesi’nin Gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Gerekçeyi, iuraya eklemiştik (Bağlantı)}

Politea: Düşünüyorum da… daha referandum seçim mi değil mi 60 mı 120 mi, şu mu bu mu gibi temel uygulama sorunları bile açıklığa kavuşmamış… Hukuk, normatif bir düzlemde değil de bir common law düzleminde işliyor gibi sanki… Yani bir normun uygulanması söz konusu olduğunda uygulamacılar kamplara ayrılıyor ve çatışmadan çıkan sonuç yeni bir teamülün doğuşuna benzer şekilde normu değiştiriyor.

Akademia: Kamu hukuku meselelerinde uygulanacak hukuk açısından bir common law eğilimi mi başladı diyorsunuz?

Politea: Bilemiyorum. Ayrı bir düzlemde tartışırız. Ama şunu biliyorum: Doğru dürüst bir normatif çerçeve ve yapı ile gerçekleştirilmezlerse, referandumların, otoriter liderlerin emme basma tulumbası olacağına dair görüşler de vardır.  Referandum Kanunu da pek tartışma konusu olmuyor nedense.

Hayırcı: Neden olsun ki? Bizim II. Özal’cılarımızın yasa yapma ve norm koyma teknikleri muhteşemdir! Önce bir dizi yasa değişikliği yaparlar, bu değişikliği yapan kanunun adına da ”Bazı Kanunların Değiştirilmesine Dair Kanun” adı takarlar. Sonra içinde bir aşure pişirirler. Bir değişiklik yapılır ama örneğin birkaç ay sonra yutacağımız asıl lokmanın ön adımı olarak yapılır bu değişiklik. Biz hemen anlamayız belirli bir değişikliği niye yaptılar diye çünkü yiyeceğimiz kazık arkasından gelecektir. Bir de norm koymada takımadacılıkları vardır bunların.

Evetçi: ”Bunlar”mış! Ne takımadacılığıymış bu?

Hayırcı: Mesela belirli bir sonuca ulaşmak bir normla olmaz değil mi? Olmaz. Bir dizi normlar konstellasyonu ile olur. Konu ile alakasız görünen periferik bir normda, o anda bize çok da fena görünmeyen bir değişiklik yaparlar. Sonra bir başka periferik normda, sonra bir başkasında. Öyle öyle, ana kanunun, asıl felsefesinin çevresini sararlar. Takımadacılık taktım ben bunun adını. Orman Kanunu böyle delinir, Çevre Kanunu böyle delinir, Sosyal Güvenlik Kanunları, Devlet Memurları Kanunu, böyle irili ufaklı anlamsızlıklarla doldurulur. Neyse, ayrı konu. Pardon, ne konuşuluyordu?

Evetçi: Araya laf sokuşturup sonra geçiştirmeyiniz. Türkiye’de yasa yapma ve norm koymanın sorunlarını ayrıca tartışırız, şimdi anayasa değişiklikleri ve halkoylaması tartışılıyor.

Akademia: Referandum Kanunu’ndan; seçmenin konular üzerinde etraflıca bilgilendirilip bilgilendirilmediğinden ve temsilin doğru yansıtılmasının koşullarından sözediyorduk. Seçim denen şeyin, tercih denen şeyin öncesi, esnası ve sonrası vardır değil mi demokrasi kuramında?! Yani seçmek, seçebilmenin ekonomik, toplumsal, kültürel koşullarının da yaratılmasını, mesela neyin seçileceği konusunda etraflı bilgi edinilmesini gerektirir. Öte yandan, seçim esnası bakımından tercihleri en iyi yansıtacak modelin bulunması önemlidir.

Politea: Tabii. Halkın tercihlerinin en iyi nasıl yansıtılabileceğinin tartışılması sosyal seçim teorisinin alanına girer. Borda, Condorcet, Dodgson ve Nanson gibi isimleri duymuş muydunuz?

Akademia: Cordorcet’i duymuştum. Halkoylamasında amacın, Condorcet-Kazananı denen sonuca ulaşmak olması gerektiğini…

Politea: Yirmi otuz konuyu topluca oylamanın, çoğunluğun anayasal içerikler konusunda bir tercihi değil, hükümeti oylamak demek olacağı bence aşikar.

Evetçi: Ne demek istiyorsunuz?

Politea: Sağduyu ile de tahmin edebilirsiniz ki birbirinden farklı bir dizi konudaki tercih önününüze konulup “bunların hepsine birden ya evet ya da hayır demelisin” denirse, ister istemez, bu konuların içeriklerine karşı bir mesafe geliştirip toplu paketi önünüze koyanın “kim” olduğu tartışmaya başlarsınız. Bu, mantığın gereğidir.

Boykotçu: Babam mı önüme paket sunuyor, eniştem mi, çok önemlidir.

Evetçi: İyi de maddeler birbirlerinden o kadar ayrı değiller ki! Neticede yargının  kurumsal olarak demokratikleştirilmesi, insan haklarının korunması için de bir güvencedir. Yüksek yargı, rejim koruyuculuğu refleksi içinde veya rejimi koruma kisvesi altında bazı paranoyalar geliştirmişse, kendisini milletin vasi sanıyorsa, bunun önü alınmalıdır. Şu halde bu maddeler, yani bir yanda haklar meseleleri, öte yanda yargıya ilişkin kurumsal dönüşüm zemini, her durumda birbirini destekleyen konular. Öte yandan daha önce Politea’nın sözünü ettiği durum, sosyal realist bir perspektiften değerlendirilir ise şu sonuca da varılabilir: Artık hukuk, merkez kuvvetlerinin devamlı bir ittifakı olarak tezahür eden ve belirli menfaatleri dile getirdiği halde genel ve soyutmuş gibi görünen bir normatif gerçeklik değildir bu ülkede. Çevreden gelen hak talepleri ve başkaldırı, hukukun ayaklarının yere basmasını sağlamaya başlamıştır. O nedenle normlar artık kurcalanıp dağıtılır o nedenle pek yalın ve uygun görünen bir normun uygulanması bile çatışmalı ve sancılı bir süreçte gerçekleşir.  Şunu da not edelim ki çekiştirme işine Evetçi taraf başlamadı. Bunun 367 Vakası denen bir öncesi de var. Bir de baktık ki merkez, kendine hizmet eden normu bile çekiştirmeye başlıyor işine gelince. Şu halde belki de ”çevre” de benzer taktikleri uygulamaya başladı.

Akademia: İlginç bir tespit. Peki Hayırcı, sizin bu değişikliklerle temel meseleniz ne? Ve en ciddi savınız nedir?

Hayırcı: Öncelikle, değişikliklerin sorunlu gördüğümüz taraflarının neden ayrı ayrı oylatılmadığı çok önemli bir sorun. Yani bence bunlar, konuları bakımından ayrılabilir ve halka ayrı gruplar halinde sorulabilirdi.  Öyle yapılmamış olması, bunların bazılarını beğenirken bazılarını beğenmeyen yurttaşı zor durumda bırakacak. Bu konular referanduma gitmeye gerek kalmadan uzlaşma ile çözülebilirdi. Yargısal kurumsal değişiklikler ise halkoyuna sunulurdu mesela. İşte yargı ile ilgili kurumsal düzenlemeler deyince en temel meseleme geldik. Benim inancım, bu değişikliklerin yargıyı ele geçirmek amacıyla ve korkulan sonucu doğurmaya elverişli bir biçimde yapıldığı. Yargının sorunları ülkemizde uzun yıllardır dile getiriliyor. Ben de pek çok sorun olduğunu kabul ediyorum, hatta mevcut sistemde yüksek yargıda büyük bir sorun olduğunu kabul ediyorum. Ama bu değişiklikler bu sorunu gidermeyecek, sadece bir cephenin daha da güçlenmesine ve artık yargının iyiden iyiye partizan hale gelmesine ve partizan çatışmaların artışına neden olacak. Bakın iki tane türban kararı, yargının hükümeti iş göremez hale getirmesine bir örnek olarak gösterilmek isteniyor. Veyahut üç tane meslek okulu kararı. Alakası yok. Arzu edilen; yargının bu gibi eleştirilen kararlarının veya yerindelik denetimi yapmasının önünü almak veya yargıda temsil kabiliyetini, millet adına karar verme kabiliyetini arttırmak filan değil. Arzu edilen, ortada yargı erki diye bir şeyin kalmaması, yargının hükümet ne derse onaylaması.

Evetçi: Kurmuşsunuz tabii saadet zincirinizi, kimse kırmasın bu zinciri diyorsunuz, öyle mi? Sen bana üye seç, ben sana üye seçeyim, al gülüm ver gülüm anlayışı içinde demokratik iradeye saygınız yok…

Hayırcı: Bakın, siz de siz dermişsiniz ha?!

Evetçi: Arada ‘’siz”in kim olduğunuzu merak etmiyor değilim…

Boykotçu: Ha şunu bileydiniz Evetçi. Ben de “siz kimsiniz” diye bakıyorum ve demokratikleşmeden kastınız ne diye bakıyorum. Demokratikleşme adı altında belki kolay, hızlı, etkili ama denetimsiz idare istiyorsunuz. Zaten dünyadaki tüm liberaller bunu ister. Onların demokrasisi, merkeziyetçi, lider sultacı ve çoğunlukçu bir demokrasidir. İşler çabuk yürüsün, kimse karışmasın isterler. Peki ama kimin işleri? Establishment’ın işleri tabii. Yani sermayenin. Hangi sermayenin? Onu da siz bulun!

Akademia: Artık izninizle maddelere geçelim, Boykotçu.

Akademia: Tablo üzerinden madde madde gideceğim. Önce değişiklik öngören hükmü ekledik. Onun altında ve sağda yeni metinde değişiklikler daha koyu renk ile işaretli. Eski metin de solda olacak. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği kısımları da artık içermeyecek şekilde bakalım. Onları da tablo üzerinde işaretledim. Ama bir noktayı unuttuk: Geçen Anayasa Mahkemesi kararını tartışmadık. Oysa önceki diyaloğumuzda, Boykotçu, siz yoktunuz belki bilmezsiniz ama biz olası Anayasa Mahkemesi kararını da tartışmıştık.

Politea: Evet evet, bu arada Anayasa Mahkemesi kararına ne diyorsunuz?

Evetçi: O konuda tartışmalarımızın ilk bölümünde söylediklerimi hatırlatırım. Anayasa Mahkemesi işin esasına girememeliydi. 1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da sayılan şekle aykırılıklar açısından denetleyebileceğini öngörmüştür. Bununla birlikte karar, bence, toptan iptalden veya kritik maddeleri iptalden evladır. 

Hayırcı: İşinize geldiği yerde, o beğenmediğiniz 1982 Anayasasının metincağızına ne de bağlısınız. Başka tarafta Anayasa Mahkemesi kararına direniş hakkı vardır diyorsunuz ama! Mahkemenin, anayasayı yorumlama hakkı yok, sizin direniş hakkınız var! Ben de ilk kısımda ifade ettiğim görüşlerimi yineliyorum. İlk üç maddeyi değiştirirmeye kalkarsanız öyle bir girer ki Anayasa Mahkemesi işin esasına ve bal gibi girdi de işte!  Ne yaptınız?  Paşa paşa uydunuz. Uyacaksınız, mecbursunuz! Ama kararı yetersiz buluyorum. Bence temel hak ve özgürlükler dışındaki ve özellikle yargıya ilişkin maddelerin hepsini bir kalemde silmeliydi. 

Boykotçu: Bir araştırmada, Anayasa Mahkemesi’nin, kurulduğu tarihten bu yana CHP’nin aynası olduğu öne sürülmüş. Yani CHP sola kaydığında solcu, CHP statükoculuğa kaydığında statükocu olduğu… Mesela 1971 muhtırası sonrası kararlar Ecevit ve ortanın solu anlayışına yatkın çünkü o dönemde CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi reddetmiş. Aynı CHP, 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen ona göre ince ayar edilmiş… Ama mesela CHP’nin SDHP döneminde, mahkeme, güneydoğu siyasetinin hukukdışı unsurlarını denetlemeye yatkın olmuş. Yani Sosyal Demokrat Halkçı Parti, 1991’den itibaren anti-terör kanunlarını mahkemeye götürdüğünde, mahkeme, anti terör önlemi kisvesi altında insan haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Ama CHP pek yakın geçmişte, Evetçinin tabiriyle ‘’statükocu” idi. O zaman da mahkeme ona göre karar pratiği geliştirmiş. CHP bir güneş, mahkeme de günebakan mübarek! Analizde haklılık payı olduğunu düşünüyorum. Şimdi CHP’deki değişimin ne yöne evrileceği tam olarak belli olmadığı için mahkeme iki arada bir derede karar verdi. Yani bu karar “siyaseti ferahlatıyorum, önünü açıyorum” kararı olmaktan ziyade, belki de “du bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak” kararı olabilir.

Evetçi: Öyle ise bu, şu demektir: Bir mahkemenin kararları, belirli bir partide güncel olarak geçerli olan ideolojinin aynası ise ve kararlar, aynı parti içindeki ideoloji içi salınımları yansıtıyor ise; mahkemenin, o parti ile organik ilişkisi var demektir. Yani mahkeme, o partinin ideolojisinin belirli bir versiyonunu, mesela resmi versiyonunu benimsemekten ziyade o partideki ideolojik salınıma ve yükselen dalgalara göre karar vermektedir. Bu durum, mahkemenin üye profilinin, o partinin katkıları ile belirlenmekte olduğunu göstermez mi?. 1970’lerin Ecevit’li CHP’si ile 2000’lerin Baykal’lı CHP’sinin yansımalarını mahkemenin kararlarından okuyorsak eğer bu durum, mahkemenin belirli bir ideolojiden ziyade, hangisi olursa olsun CHP arzularına göre karar verdiğini gösterir.

Hayırcı: Şimdi de siz, sizin arzularınıza göre karar versin istiyorsunuz, öyle mi? Silaha sahip olana kadar silah karşıtısınız. Silah sizde olursa mesele bitiyor, değil mi?

Evetçi: Bu konuda sizinle polemiğe girmeyi gerekli görmüyorum.

Politea: Kim yapmış o araştırmayı?

Boykotçu: Kimse kim, yapmış bir aydın işte ve doğru yapmış!

Akademia: Hımm, rastlamıştım ben de. Bir bakayım… Bir dakika izin veriniz… Evet… Ceren Belge adlı araştırmacı. Makalenin künyesi şu: “Friends of the Court: The Republican Alliance and Selective Activism of the Constitutional Court of Turkey” (”Mahkemenin Dostları: Cumhuriyetçi İttifak ve Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin Seçmeci Aktivizmi”) Yazan: Ceren Belge;  Yayınlandığı yer: Law & Society Review, Vol. 40, No. 3 (Sep., 2006), pp. 653-692.

Hayırcı: Akademia, Türkçe makalelere atıf yapsanıza! Akademia hep böyle mi olur?

Academia: Olmamalı ama bu makale önemli galiba. Ayrıca makaleye atıf yapan ben değildim, Boykotçu idi. Ben sadece onun görüşünün kaynağını biliyorum. Bilgi nerede olursa olsun bulunup çıkarılmalıdır. “Korkarım tek kitaplı insandan ve korkarım tek dilli insandan”!

Hayırcı: Ama o saptamada bir sorun tespit ettim.

Akademia: Nedir o?

Hayırcı: Ülkede, yakın geçmişte CHP zaten çoğunlukla ana muhalefet konumunda olmuş, o nedenle Anayasa Mahkemesi’ne en çok başvuran parti de o olmuştur. Yani verilen kararlardan iptal sonuçlu olanları, davayı CHP açtığı için olacaktır mecburen.

Boykotçu: Ama mesela Kürt toplumunun temsilcileri olan partilerin açtıkları davalarda aynı korelasyon gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında başka, Kürt temsilcisi olan partiler açtığında bir başka karar vermiş mahkeme. ”Özgürlük; 60’larda ve 70’lerde sosyalistler, komunistler ve Demokrat Parti’liler ya da 80’ler ve 90’larda islamcı ve Kürt aktivistler tarafından talep edildiğinde; mahkemenin her zaman ‘kamu düzeni ve güvenliği’ mülahazasının ardında saklı bulunan anlayışı ve Kemalizm sayılanın, devletin izin verilen tek ideolojisi olmasını kabul ettiği gözlenmiş.”

Akademia: Bahis konusu makale öyle demiş, evet.

Hayırcı: ‘Kürt temsilcisi’ diye bir şey olmaz. Her parti, ulusal bir partidir. Etnik particiliği kabul etmiyoruz.

Politea: Boykotçu, sosyolojik konuşuyor, sayın Hayırcı, yani sosyal realist olalım, durum tespiti yapalım anlamında.

Akademia: Kanımca artık sıra, maddeleri tartışmaya geldi.  Madde madde bakalım arzu ederseniz.

Evetçi: Bakalım tabii, güzele bakmak sevaptır, ne güzelmiş bakalım.

Hayırcı: Bakalım da ne fenaymış görelim.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Madde Madde Tartışmalar

1) Kadınlar, Çocuklar, Yaşlılar ve Engellilere Ek Anayasal Koruma Getiriliyor

Hayırcı: Ben başlayabilir miyim?

Akademia: Tabii… lütfen… Hayırcı.

Hayırcı: “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”… “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz”.  Bunlar kabul edilebilir şeyler ama anayasada yer aldılar diye  bir şey değişecek değil. Kadın erkek eşitliği konusunda ve yaşlılar ile engellilerin, daha doğrusu engellenmişlerin korunması, daha çok, somut uygulamalarla gerçekleşmesi gereken bir hedef. Anayasanın mevcut hali de aynı korumaya zemin olabilecek nitelikteydi zaten ama durum ortada.

Evetçi: Pozitif ayrımcılığı desteklemiyor musunuz, yani ek olarak korunması gerekli olanları ek tedbirlerle koruma uygulamalarına?

Hayırcı: Bu ifadeler çok muğlak. Pozitif ayrımcılığın destekleneceğine dair bir işaret değil bunlar. Memlekette engellilerin durumu ortada, örneğin engellilerin işe yerleştirilmelerini mecbur kılan yasal düzenlemeler, yani o anlamda pozitif ayrımcı kanunlar çoktan var. Doğru dürüst uygulanıyorlar mı? Hayır! Olsa da olur olmasa da olur ve muhtemelen işlemeyecek bir hüküm. Kadın sığınma evlerinin sayısını ve halini düşündüğümde anlıyorum bunu. Şiddet gören, eğitim görmeyen, eşit işe daha az ücret alan, ev kadınlığı tabir edilen hizmetlerinden hiçbir karşılık alamayan, sigortalı olmayan işçi kadınları görünce anlıyorum. Türkiye’de belediye başkanı olan kadın sayısını merak edince anlıyorum.

Boykotçu: Sadece orta üst sınıf kadının bir noktaya gelebilmesinden, yoksul kadının, emekçi kadının  çifte sömürülmesinden anlıyorum.

Evetçi: Ama ben sizi anlamıyorum. Şu an işlemeyecek olsa bile bir gün tam anlamıyla işletilebilecek ek koruma önlemlerini anayasa yazmakta ne zarar var Allah aşkına?!

Akademia: İkinci sırada şu aşağıdaki düzenleme var:

2) ”Fişleme” Adı Verilen Uygulamalara Karşı Bir Önlem: Kişisel Verilerin Korunmasını İsteme Hakkı Getiriliyor

Hayırcı: Tövbe tövbeee diyorum bu noktada. Bunun yasası zaten çıkmış. Yasal düzende olan durum anayasaya taşınmış. Hiçbir yenilik içermiyor.

Evetçi: Yanılıyorsunuz. Bunun yasası çıkmamıştı. Ayrıca çıkmış olsaydı bile yasal düzende olanın anayasalaşması, bir daha o düzenden geriye dönmeyi engeller ama. Yani artık sadece bilgi edinme hakkı  değil ”veri edinme hakkı” da anayasal düzeyde korunuyor. Bu hak, insanların fişlenmesinin filan önünü alabilecek bir değer.

Hayırcı: Bakın bunlara ayrı ayrı evet derdim belki ama şimdi bu paket içindeki ağırlıkları benim için bir anlam ifade etmiyor, tüy sıklet ve kozmetik şeyler.

Akademia: Sırada şu var, güzel bir şeye benziyor:

3) Yurtdışına Çıkmak Ancak Suç Soruşturması veya Kovuşturması Nedeniyle ve Yargıç Kararı ile Sınırlanabilecek

Hayırcı: Güzel, iyi bir güvence tabii. Önemli. Bir diyeceğim yok. Benim diyeceğim, paketin hoşlanmadığım maddelerine karşı bir koz ya da pazarlık unsuru olarak sunulması bunların. Bu gibi maddelerin ayrıca referanduma bile gerek kalmadan anayasalaşması mümkündü. ”Şu yargı ile ilgili olanları ayırın, bunlardan geri kalanlar tamam” denilmişti ama kabul etmediler. Neden? Bunları pazarlık konusu yaptılar. Yurttaşla pazarlık ediyorlar. Yani ‘’siz istemediklerinizi de kabul edin, karşılığında bir takım yeni haklar alın” diye.

Evetçi: Yurtdışına çıkma hürriyeti, yerleşme ve seyahat özgürlüğünün önemli bir parçası. Onu kısıtlamak için, tüm bireysel haklarda olduğu gibi hakim kararı gerekmesi önemli bir güvence. Şu anda referandumu konuşuyoruz, öncesini değil. Şu oldu bu oldu diye dedikodu yapma zamanı değil; pakete odaklanma zamanı!

Akademia: Çocukların korunması konusunda şuna ne dersiniz:

4) Çocuğun Yeterli Himayesi ve Anababasıyla Doğrudan İlişkisi Temel Hak Olarak Düzenleniyor

Hayırcı: Kozmetik şeyler, zaten mevcut yasal düzen de bunları öngörüyor. Boğaz Köprüsü’nden geçerken sokakta yaşamaya mecbur bırakılmış çocukları görüyorum. Sadece Boğaz Köprüsü mü? O zaman anayasa gelmiyor aklıma. Boş boş hükümler.

Boykotçu: Ben taş atan çocuklar tabir edilen çocukları düşünüyorum da şimdi… Zaten bir anayasada ‘devlet ek tedbirleri alır’ deniyorsa boşverin gitsin, almayacaktır!

Evetçi: Ek anayasal koruma fena mı? Yarın bir gün o tedbirleri almaya mecbur kılanlar çıkacaktır devleti. Şimdi Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı da doğdu. Şu halde devleti de bu konuda dava etmek mümkün olur belki…

Akademia: Gelelim memurların toplu iş sözleşmesi yapma  hakkına.

5) Aynı zamanda ve Aynı İş Kolunda Birden Fazla Sendikaya Üye Olunabiliyor

6) Memurların Toplu İş Sözleşmesi Yapması Hak Olarak Düzenleniyor

Hayırcı: Grev hakkı olmadıkça bir anlamı yok. Ne olmuş yani?! İstenirse yasal düzenleme ile bile verilecebilecek şeyler.

Evetçi: Bunun sosyal haklar bakımından önemini görmüyor musunuz?!

Hayırcı: Görmüyorum, göstermediler ki! Ortada işçi mi kaldı, iş güvencesi mi kaldı?! Tekel direnişi ve sonuçları ortada. Bir sürü başka şey ortada.

Evetçi: Siz her şeyi günlük siyasete döküyorsunuz. Anayasa bu, günlük siyaset değil!

Boykotçu: Maden işçilerinin, ”kaçak” inşaat işçilerinin, mevsimlik işçi göçünün, sokaklardaki zoraki-çevreci çöp ayrıcılarının da hali ortada! Yine de bu hükümler çok değerli kazanımlar. Yazık olacak doğrusu, şuna bile gönül rahatlığı ile evet diyemeyeceğim ha?! Yazıklar olsun!

Politea: Verin şu halde oyunuzu…

Boykotçu: Veremem, nedenlerini anlattım.

Akademia: Politea, siz de haklı olarak yüksek katılım arzu ediyorsunuz tabii değil mi?

Politea: Eh, bendeniz ”Anayasa”nın haklarını temsil ediyorum. Hakkımda yapılan her oylamada katılım yüksek olsun isterim tabii. Ama gocunmuyorum Boykotçunun tavrından. Onu da anlamaya çalışıyorum. Neticede onun Anayasa anlayışı da oldukça ağırlıklı bir görüş ve -önceki tartışmalardan anımsayacaksınız-, benimkilerle de uyuşmuyor değil…

Akademia: Burada bir ara verelim değerli dostlar, sizler maddeleri ve ilgili düzenlemeleri okuyun, döndüğümüzde yine maddeler üzerinden tartışmaya devam ederiz.

Boykotçu: Sanki maddeler üzerinden oylayabilecekmişiz gibi!

Evetçi: Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun da cevap verin. ”Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur” hükmünün ve ”Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz’”hükmünün artık tarihe karışması kötü mü? 12 Eylül zihniyetini işte tam da böyle noktalarda aşıyor bu değişiklikler.

Hayırcı: 12 Eylül zihniyetiymiş! Şimdi bir 12 Eylül 1982 zihniyeti var, bir de 12 Eylül 2010 zihniyeti türedi! Bakın siz hakları korumak için daha doğrusu hakları koruma kisvesi altında, önce yargıyı ele geçireyim diyorsunuz, ben ”yargı ele geçmişse bu haklar zaten korunamaz” diyorum. Capischi?!

Evetçi: Ne?

Hayırcı: Anlıyor musunuz?

Evetçi: Anlamıyorum. Saçmalıyorsunuz.

Hayırcı: Siz saçmalıyorsunuz.

Boykotçu: İkiniz de saçmalıyorsunuz.

Evetçi ve Hayırcı (bir ağızdan): Siz Boykotçu, saçmalayamıyorsunuz bile! Daha beterini yapıyorsunuz!

Akademia: Dostlar, biraz nezakete davet edebilir miyim sizleri?

Boykotçu: Bence yazık oldu böyle güzel maddelere, yazık ettiniz. Bunlar referanduma bile gerek kalmadan geçebilirdi.

Hayırcı: Öyle bir teklif vardı zaten. Sadece tartışmalı konular oylansın istenmişti ama kabul etmediler. Üstelik temel hakları referanduma sunma zafiyeti içine düştüler.

Evetçi: Madde güzelse tamam işte. Ötesi yok, kabul edelim geçelim gidelim. Bir sorum olacak, hem Hayırcıya hem de Boykotçuya izin verirseniz.

Akademia: Rica ederim, buyrun.

Evetçi: Şimdi bu paketin, diyelim %90’ını beğendiniz. Sırf şu yargı ile ilgili maddelere taktınız diye hayır mı vereceksiniz veyahut boykot mu edeceksiniz?

Hayırcı: Anlattım hala anlamıyorsunuz! Yasama, yürütme, yargı hep bir elde toplansın, bakın bakalım hak mak kalıyor mu?! Hem yüksek yargıya, ilk derece hakimlerini denetleme ve onlara not verme yetkisi tanıyın, ondan sonra da ilk derece yargıçlarını oturtun Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na, tutsunlar yüksek yargıcı seçsinler.

Evetçi: Yerel yargıçları beğenmiyor musunuz?

Hayırcı: Ne alakası var?!

Boykotçu: Şu yüksek yargıç meselesi benim de kafamı karıştırıyor. Öyle bir sistem bulunmalı ki yüksek yargıya, kimseye mudanası olmayanlar, kimseye gebe olmayanlar seçilmeli. Ama siz böyle bir sistem getirmemişsiniz.

Politea: Siz de bir gebe kalmak deyimi tutturdunuz gitti, biraz daha az cinsiyetçi deyimler seçemez misiniz?!

Boykotçu: Değerli bayan Politea’yı kızdırmak, istediğim en son şey, ben lafın gelişi söylemiştim, kusuruma kalmayın… Devam edebilir miyim?

Politea: Rica ederim, lütfen…

Boykotçu: Diyeceğim o ki, yani Hayırcının haklılık payı olan savı şu ki, hükümetten beklentisi olan ve henüz kariyerinin başındaki genç yargıcı oturtuyorsunuz Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na. Orada görevi bitince ne olacak bu yargıca? Adalet Bakanlığı onu bir yerlere atayacak. Yani Bakanlığa gebe olacak. Çok özür dilerim, gene ağzımdan kaçtı!

Evetçi: Sizler aynı zamanda gençlik düşmanısınız. Sizi bilmem Boykotçu ama Hayırcı resmen gençlik düşmanı. Zaten onun fikirlerini temsil eden partinin milletvekillerinin de yaş ortalamasından belli hali!

Hayırcı: Siz de bağımsız insan düşmanısınız. Birey düşmanısınız, cemaat sevdalısısınız!

Evetçi: Pabucumun bağımsızısınız siz. Örümceklenmiş kafalılar!

Akademia: Rica ederim Evetçi ve Hayırcı. Lütfen tansiyonu düşürelim biraz ve fikir tartışması yapalım. Kişilikleri hedef almayalım ve izin verirseniz yargı ile ilgili tartışmaları, ilgili maddeler altında yapalım. Şimdi aşağıdaki hükme ne dersiniz?

7) İşçilerin grev esnasında verdikleri kasıtlı veya kusurlu maddi zarardan sendika sorumlu olmuyor; dayanışma grevi, siyasi grev, iş yavaşlatma vb. eylemler yasak olmaktan çıkıyor

Evetçi: Bunlar son derece önemli düzenlemeler.

Hayırcı (Suskun):

Boykotçu (Suskun):

8. Dilekçe Hakkına Bilgi Edinme Hakkı  ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı Ekleniyor

Akademia: Dilekçe, Bilgi Edinme ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı şöyle düzenlenmiş

Hayırcı: İşte bir komiklik daha. Bilgi edinme hakkının zaten kanunu çıkmış durumda.

Evetçi: Ne yapalım çıkmış durumda ise, anayasal düzlemde güvence altına almak fena mı? Anayasaya koyarsak bu hakları, artık meclisler kolay kolay değiştiremez onları. Anayasacılık, anayasacılık diye tutturan sizler değil misiniz?! İşte size anayasacılık!

Boykotçu: Bence de fena değil. Öte yandan TBMM’nin seçeceği Kamu Başdenetçisi de fazlalık değilse nedir? Ombudsman, tamam iyi bir kurum şu bu da, TBMM seçince ne çıkar o Ombudsman’dan! Üstelin dördüncü oylamada en fazla oyu alan vs. hepsi çoğunlukçu, işe yaramaz güvenceler.

Akademia: Fakat bu hükmün düzenlenmesinde önemli bir sorun görüyorum…

Politea: Ben de öyle, yoksa aynı şeyi mi düşünüyoruz?

Akademia: ‘Kamu Başdenetçisi’, tamam da kim, peki ama ne iş yapmak üzere kanunla düzenlenecek?! İçi dolmamış bu hükmün.

Politea: Siz benden uzun yaşayacaksınız Akademia!

Akademia: Aslında genelde Politea’dan daha uzun yaşamam doğaldır ama 1982 Türkiye Politea’sından uzun yaşar mıyım bilinmez?!

Politea: Şili Politea’sı da hayli uzun ömürlü biliyorsunuz.-)) İki yakın arkadaş çok kalıcı iki eser bırakmış memleketlerine.-))

Boykotçu: Sarı Çizmeli Kamubaşdenetçisi! Kanunla düzenlenir!

Evetçi: Anayasa değişikliklerinin genel gerekçelerine bakamaz mıyız ne iş yapacakmış diye? Veyahut madde gerekçesine de bakabiliriz…

Akademia: Bravo/a Evetçi, haklısınız oraya bakalım.

Hayırcı: Baksak ne olacak?! Halk anayasayı oylayacak, gerekçeyi değil!

Akademia: Genel gerekçe şöyle açıklamış:

‘MADDE 9 - Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir Kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük önemi haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, maddede yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmektedir.

Öte yandan, maddeyle, Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulması öngörülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumu, bireylerin idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetlerini incelemekle görevlendirilmektedir. Pek çok Avrupa ülkelerinde işletilen bu müessesenin, idarenin işleyişi konusunda standartlar oluşturacağı, ilkeler belirleyeceği ve önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulup faaliyete geçirilmesi, Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının da bir gereğidir. Bu kapsamda, idarenin işleyişi ile ilgili olarak, bireylere, kamu denetçisine başvurma hakkı getirilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulması öngörülen Kamu Denetçiliği Kurumunda görev yapacak Kamu Başdenetçisinin seçimine ilişkin anayasal esaslar düzenlenmektedir. Bunların yanında, Kamu Denetçiliği Kurumuna ilişkin diğer hususların kanunla düzenleneceği hükme bağlanmaktadır.

Bilindiği gibi konuyla ilgili Kanun daha önce yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, anayasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Sorun, Anayasa normu düzeyinde ve kurulu iktidarı bağlar şekilde çözüme kavuşturulmaktadır.’

Boykotçu: Ha şunun özetcağızını metne de koysalarmış ya. Elli çeşit Kamu Başdenetçisi olabilir.

Akademia: Genel veya madde gerekçelerini de katalım tartışmaya, aydınlatıcı oluyor… Evet, 1982 Anayasasının şu hükmü yürürlükten kalkacak, ne diyorsunuz? ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’

9) Partisinin Kapatılmasına Eylemleriyle Sebep Olan Milletvekilinin Milletvekilliği Sona Ermiyor

Evetçi: Eyvallah, demokratik bir adım daha.

Boykotçu: Benden de ama ne anlamı olacak ki benim eyvallahımın?! Yazık ettiniz.

Hayırcı: Size göre her şeye eyvallah zaten Evetçi. Bir tartışma yürütmüyorsunuz ki!

Evetçi: Ben beğendim, niye beğendiğim açık değil mi, siz anlatın şu halde niye beğenmediniz.

Hayırcı: Bu madde ile vakit kaybedecek halim yok. Benim derdimin ne olduğunu anlattım size bin kere!

Akademia: Aşağıdaki yeni düzenleme mantıksal bir zorunluluk, itiraz eden var mı? Başkanlık Divanı, ikinci devrede, doğallıkla yasama süresinin sonuna kadar görev yapmalı, üç yıl değil.

10) TMBB Başkanlık Divanı İkinci Devre Görev Süresi Üç Yıl Değil Yasama Döneminin Sonuna Kadar Devam Ediyor

Hayırcı: Aman itiraz etsek bir şey değişecek sanki, hepsini toptan oylayacağız zaten.

Akademia: Şuna ne dersiniz?:

11) Yüksek Askeri Şura kararları prensip olarak yargı denetimine açılıyor, yargının idari işlem ve eylemlerde yerindelik denetimi yapması bu kere “kesinlikle” yasaklanıyor…

Evetçi: Hukuk devleti hukuk devleti diye bağırıp çağırıyorsunuz. İşte size hukuk devleti! Bu düzenleme, hukuk devleti yolunda önemli bir adım. Yüksek Askeri Şura kararlarını yargı denetimine açıyor.

Boykotçu: Bence de sence. Ama yazık işte yazık…

Hayırcı: Tam da bir olayı yargı denetimine açtığınız maddede tutup yargıya nefret kusmak da sizin norm koyma tekniğinizin güzide bir örneği… ”X veya Y yargı dentimi dışında bırakılamaz” ”amma velakin” ”ey yargı adımını ona göre denk al, yakarım ha!” mantığı…

Evetçi: Aman ne komik!

Hayırcı: Komik, hem de ne komik!

Akademia: Şu aşağıdaki maddeyi değerlendirelim:

12) Memurların Haklarının Kanunla Düzenlenmesi Kuralına Toplu Sözleşme Eki Getiriliyor

Evetçi: Çok hoş.

Hayırcı: Çok hoş ve yararsız hoş. Memura grev hakkı olmadıkça.

Boykotçu: İstim belki arkadan gelir, hoş hoş….ama boş…

Akademia: Disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağına ilişkin şu aşağıdaki madde nasıl?

13) Memur Hukukunda Tüm Disiplin Cezaları Yargı Denetimine Açılıyor

Evetçi (çenesini okşayarak): Çok hoş.

Hayırcı (dudak kıvırarak) : Hoş.

Boykotçu (kaşlarını kaldırarak): Hoş.

Akademia: Gelelim adalet hizmetlerinin denetimine. Bu konu tartışmalıdır biliyorsunuz o yüzden gerekçesine göz atalım bir. Ama önce düzenlemeyi okuyalım:

14) Adalet Hizmetinin (Hakim ve Savcıların İdari Yönden) Denetiminin Adalet Müfettişleri Eliyle Yapılacağı Öngörülürken Bunların İşledikleri Suçlarla İlgili Soruşturmalar Genel Hükümlere (Ceza Usul Kanunu vb.) Bırakılıyor

Akademia: Maddenin gerekçesi şu:

”MADDE 15- Anayasanın 144 üncü maddesinde hâkim ve savcıların denetimi ile haklarında inceleme ve soruşturma işlemlerinin yapılması düzenlenmektedir. Hâkim ve savcılarla ilgili denetim, inceleme ve soruşturma işlemleri, halen Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılmaktadır. Adalet müfettişleri ise Teftiş Kurulu bünyesinde ve Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapmaktadır. Maddenin mevcut hükmü, içeriğinde çok az değişiklik yapılmak suretiyle, 159 uncu maddede düzenlenmektedir. Hâkim ve savcıların denetimi yetkisi Adalet Bakanlığından alınarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna devredilmektedir.

144 üncü maddede yapılan değişiklikle, “Adalet hizmetlerinin denetimi” kenar başlıklı yeni bir hüküm getirilmektedir. Hâkim ve savcıları denetim yetkisinin Kurula devredilmesi üzerine, Kurulun denetim yetkisinin dışında kalan ve yargı göreviyle ilgili olmayan adalet hizmetlerinin denetimi için Adalet Bakanlığına bağlı yeni bir Teftiş Kurulunun kurulması öngörülmektedir. Bu bağlamda, icra daireleri, noterler, cezaevleri gibi yerlerde sunulan adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden denetim, araştırma, inceleme ve soruşturma işlemlerinin Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacağı, buna ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır.”

Hayırcı: Yetki kargaşası yaratır bu hüküm.

Evetçi: Püüüf! Gayet güzel bence. İdari görevler ile yargısal görevler ayrılmış birbirlerinden. Biliyorsunuz, yargıç ve savcıların bir yargılama etkinlikleri var, bir de adalet hizmetlerinin yönetimi ile, örneğin mahkeme kalemlerinin idaresi vb. etkinliklerle ilgili görevleri var. Birinci konuda denetim Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun olmalı. Çünkü hakilik ve savcılık teminatı onu gerektirir. Ama idari konular, adalet hizmetlerini örgütleyen ve yürüten Adalet Bakanlığı’nındır.

Akademia: Teşekkürler Evetçi, geçelim, askeri suçlar hususuna:

15) Siviller Savaş Hali Hariç Askeri Mahkemelerde Yargılanamıyor

Akademia: Madde gerekçesi bu hükmü şöyle açıklamış:

”MADDE 16- Maddeyle, askerî yargının görev alanı yeniden düzenlenmektedir. Mevcut hükümde askerî yargının görev alanı oldukça geniş düzenlenmiş olup bu durum, değişik uluslararası belgelerde (Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme Raporları, İstişari Ziyaret Raporları vb) vurgulanmıştır. Yine, Yargı Reformu Stratejisinde ve Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe giren 2008 Yılı Ulusal Programında, askerî mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlanması öngörülmüştür.

Mukayeseli hukuk da göstermektedir ki, pek çok ülkede ayrı bir askerî yargı sistemi bulunmamakta ve asker kişiler de adliye mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bazı ülkelerde ise, askerî mahkemeler sadece disiplin mahkemesi olarak, oldukça sınırlı bir alanda görev yapmaktadır. Buna karşın askerî yargı ülkemizde, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının dışında, geniş bir görev alanına sahiptir. Askerî yargının görev alanının geniş belirlenmiş olması, bazen yargı mercileri arasında görev uyuşmazlıklarına da neden olabilmektedir.

Getirilen düzenlemeyle askerî mahkemelerin görev alanı, askerî suçların yargılanmasıyla sınırlandırılmaktadır. Askerî suç ise yüksek mahkemelerce tanımlanmış bir kavramdır. Anayasa Mahkemesinin 25/10/1994 tarihli ve E. 1994/2, K. 1994/76 sayılı kararında, askerî suçun unsurları, askerî bir yararı ihlâl etmek ve askerî nitelikte olmak biçiminde açıklanmıştır. Bir suçun Askerî Ceza Kanununda açıkça yer almış olmasının, onun askerî suç sayılmasına yetmeyeceği belirtilmiştir. Yine 1/7/1998 tarihli ve E. 1996/74, K. 1998/45 sayılı kararında askerî mahkemelerin görev alanının, “askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak …” belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu veriler göz önüne alınarak, askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır. Maddede yer verilen “asker kişi”, “askerî hizmet ve görev” ve “askerî suç” kavramları tahdidi ve daraltıcı bir düzenleme olarak; askerî gerekler ile demokratik hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı gereklerini ölçülü bir şekilde denkleştirmektedir.

Öte yandan, Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların, her halde adliye mahkemelerinde görüleceği düzenlenmektedir. Devletin güvenliğine karşı suçlar ile anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar ibaresi ile 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci bölümlerinde yer alan suçlar kastedilmektedir. Dolayısıyla, bu suçların, kim tarafından işlenirse işlensin, adliye mahkemelerinde yargılanacağı hükme bağlanmaktadır.

Maddenin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, asker olmayan kişilerin, savaş hali haricinde, askerî mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal teminat altına alınmaktadır.

Üçüncü fıkrada yer alan mevcut düzenlemede, savaş veya sıkıyönetim hallerinde, askerî mahkemelerin hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduklarının kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Bu hüküm, ikinci fıkrada yapılan değişikliğe rağmen, sıkıyönetim halinde, askerî mahkemelerin, sivilleri de yargılamasına imkan verebilmektedir. Yine bu hüküm, birinci fıkrada askerî mahkemelerin görev alanının yeniden belirlenmesine ve daraltılmasına rağmen, sıkıyönetim halinde, kanunla, görev alanının genişletilmesine imkan vermektedir. Bu tür yorumlamaların önlenmesi ve olası tereddütlerin giderilmesi amacıyla, üçüncü fıkrada yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de, kanunla, sivillerin yargılanmasının ya da askerî mahkemelerin görev alanlarının genişletilmesinin mümkün olamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu nitelikteki düzenlemelerin, sadece savaş hali için mümkün olabileceği belirtilmektedir. Mukayeseli hukuka bakıldığında da, sadece savaş ve barış hali olmak üzere ikili bir ayrıma gidildiği ve savaş haline münhasır olmak üzere bazı istisnaî düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Yine değişik sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan Anayasa taslaklarında da, sıkıyönetim dönemiyle ilgili olarak yargı konusunda özel hükme yer verilmediği görülmektedir. Bu doğrultuda yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de temel hak ve özgürlüklerin korunması ve adil yargılanma hakkının garanti altına alınması amaçlanmaktadır.

Anayasanın mevcut 145 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkilerinin; mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenleneceği belirtilmektedir. Anayasa Mahkemesinin 07/05/2009 tarihli ve E. 2005/159, K. 2009/62 sayılı kararında, Anayasanın 9, 138 ve 140 ıncı maddelerindeki düzenlemeler gereğince, adlî ve idarî yargı için öngörülen yargı bağımsızlığının, askerî yargı için de geçerli olduğunda kuşku bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu fıkrada yer alan ve askerî yargının bağımsızlığını zedelediği düşünülen “askerlik hizmetinin gerekleri” ibaresi çıkartılmakta ve fıkranın aynı mahiyetteki son cümlesi yürürlükten kaldırılmaktadır. Bu durumda, askerî mahkemelerin komutanlıkla ilişkilerinin, sadece “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı” esaslarına göre kanunla düzenlenmesi hükme bağlanmaktadır.”

Boykotçu: Asker sivil ayrımı tümden kalkmalıydı.

Evetçi: Yeterince düzeltmiş bence 12 Eylül Anayasasının sivilleri de askeri yargıda yargılatan hükmünü.

Hayırcı: Bu konuda daha sonra konuşacağım. Şimdi çok önemli maddelere geçeceğiz gibime geliyor, düşüncelerimi oraya odaklamak istiyorum!

Akademia: Pekala gelelim ünlü, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin hükümlere:

16) Anayasa Mahkemesi’ne Üye Seçilmesine İlişkin Kurallar Köklü Değişiklik Görüyor

Akademia: Şimdiki düzene göre ne değişiyor tam olarak Politea? Bir açıklar mısınız?

Politea: Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı arttırılıyor. Mevcut düzenlemede üye sayısı 11 asıl 4 yedek. Değişiklik 17 üye öngörüyor. 1982 Anayasasının mevcut hükmüne göre; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini, çeşitli kurumların gösterecekleri adaylar içinden seçiyor. Bu kurumlar neler? Şunlar: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay (yani sayılan mahkemelerin genel kurulları) ve ayrıca Yükseköğretim Kurulu. Yeni hüküm ise, çeşitliliği arttırıyor. İki yönde arttırıyor: Birincisi, artık Anayasa Mahkemesi üyelerini sadece Cumhurbaşkanı değil TBMM de seçebiliyor. İkincisi ise, hem Cumhurbaşkanına hem de TBMM’ne aday gösteren kurumlar çeşitlenmiş. Sayıştay, kendi üyeleri arasından 3’er aday; baro başkanları ise avukatlar arasından 3’er aday gösterecek; TBMM de Sayıştay’ın gösterdikleri içinden 2 üye, baro başkanlarının gösterdikleri içinden 1 üye seçecek. Yani TBMM toplam 3 üye seçecek. Gelelim Cumhurbaşkanına: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, üyeleri arasından her boş üyelik için 3’er aday gösterecek, Cumhurbaşkanı da 3 üyeyi Yargıtay’ın; 2 üyeyi Danıştay’ın; 1 üyeyi Askeri Yargıtay’ın ve 1 üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin gösterdikleri adaylar arasından seçecek.  Cumhurbaşkanı bu düzlemde 7 üye seçecek. Sonra bir de gene Cumhurbaşkanı, Yükseköğretim  Kurulunun  kendi üyesi olmayan  yükseköğretim  kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği 3’er aday içinden 3 üyeyi seçecek; ayrıca 4 üyeyi de, üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçecek. Cumhurbaşkanı bu düzlemde de 7 üye seçecek. Ayrıca şunu unutmayalım: Yüksek Öğretim Kurulu’nun göstereceği adayların en az 2’si hukukçu olmak zorunda. Yani bir hukukçu, iktisat fakültesinde veya siyasal bilimlerde hoca olsa da aday gösterilecek o en az 2 hukukçu arasına girebilir.

Bu düzenlemede önemli bir değişiklik Cumhurbaşkanının aracısız seçim olanaklarının arttırılmış olması. Cumhurbaşkanı, 4 üyeyi doğrudan seçiyor, yani kimsenin ona aday göstermesine gerek kalmadan. Ayrıca Yükseköğretim Kurulu’nun göstereceği adaylar arasından 3 üye seçecek Cumhurbaşkanı ve Yükseköğretim Kurulu üyelerinin de önemli bir bölümünü (üçte birini) Cumhurbaşkanı ve gene önemli bir başka bölümünü de (üçte birini) Bakanlar Kurulu doğrudan seçtiği için, yürütme erkinin mahkeme üye profili üzerindeki etkisi artmış oluyor. Öte yandan Sayıştay üyelerinin seçilmesi de Sayıştay Kanununa göre TBMM marifetiyle olduğu ve Sayıştay da TBMM’ne Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday gösterdiği ve TBMM 2 üyeyi Sayıştay kanalından seçeceği için bu nokta da yasama erkinin etkisi bakımından önemli. Ayrıca Baro başkanları kanalından da 1 üye seçiyor TBMM. Baroların gösterecekleri adaylar, ilgili ilin avukat sayısının seçime yansımasına olanak tanımıyor. Tüm illerin baro başkanları, TBMM’ne aday göstermek için eşit oy hakkına sahip gibi. Özetle 1982 Anayasasından farklı olarak, bu değişiklikler, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin, mahkemenin üye profilini belirlemesinde etkiyi arttırmaya yönelik ve o sonucu doğurmaya elverişli.

Akademia: Tartışmalara geçmeden önce birer çay kahve içelim, ne dersiniz?

Hayırcı: Arayı çok açmayalım, diyeceklerim var ama tek cümle ile: Burada amaç yüksek yargıyı ele geçirmek ve bu değişikliklerin doğuracağı sonuç da ortada yüksek yargı diye bir şeyin kalmaması olacak… İlk derece yargısını ele geçirme işinden sonra sıra yüksek yargıya geldi.

Evetçi: Benim diyeceklerim tek cümle ile şu: Bu değişiklikler, yargı yetkisini millet adına kullanan yüksek yargının da demokratik bir temsil esasına göre ve çeşitlilik içinde oluşturulmasına imkan veriyor.

Boykotçu: Kahve daveti için teşekkürler ama birkaç tümce de ben edeyim giriş babından. Ben, yasama organının bu anayasa değişiklikleri ile kendi temsilinin denetlenmesi üzerinde oynamasını ve kendisinin yaptığı yasaları denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’nin profilini kendisinin değiştirmesini uygun bulmuyorum. Bu tür değişiklikleri yapmaya ehil olanlar halkın kurucu meclisleri olmalıdır. Ayrıca bir kurucu meclis söz konusu olamasa bile başlanacak ilk yer yüksek yargı olmamalıydı. Bir mutabakata dayanmayan, tek parti dayatmacılığı biçiminde ortaya konan ve hak ve özgürlükleri, işte şimdi tartışmaya başladığımız kurumlarla ilgili değişiklikleri gerçekleştirmek amacı ile pazarlık kozu olarak süren bir anlayışı boykot ediyorum. Yüksek seçim barajı ve pek çok başka engel yüzünden, Türkiye halkını ve halklarını tam olarak temsil etmediğine inandığım bu meclisin bu boyutta anayasa yapmasını içime sindiremiyorum.

Evetçi: Sizde bir mantık hatası var dostum Boykotçu. Bu değişiklikler halkoyuna sunulacak ve ayrıca biliyorsunuz anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluklarla geçti bu değişiklikler. Ayrıca sanki 1982 Anayasasını halk yapmış da şimdi halk değiştirmiyor gibi konuşuyorsunuz. Tam tersi, 1982 Anayasasını halk yapmamıştı ama şimdi halkın temsilcileri marifeti ile değiştiriliyor. Bunun hiç mi önemi yok?

Boykotçu: Kahve içeyim, zihnim açılsın sonra cevap vereceğim!

Akademia’nın Notu: Değerli Ziyaretçi, diyaloglar şimdilik burada sona eriyor. Güncellemeler aynı sayfada yapılacağı için pek yakında aynı sayfayı yeniden ziyaret ederseniz seviniriz. Aşağıda sadece takip eden maddeler, madde gerekçeleri ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı bulunuyor. Diyaloglar, kahve arası sona erdiğinde yeniden başlayacak… Ve işte başladı bile!

17) Anayasa Mahkemesi Üyelik Süresi 12 yıl İle Sınırlanıyor;

Evetçi: Açıldı mı zihniniz Sayın Boykotçu ha?! Maşallah sigara sizde, kahve sizde, bu gidişle açacağınız zihin de kalmayacak!

Hayırcı: Sizin probleminiz ne bayım biliyor musunuz?

Evetçi: Neymiş?

Hayırcı: Siz, kendinizden başkası için demokrasi istemiyorsunuz. Size ne milletin içkisinden, sigarasından…

Evetçi: Sigara sağlığa zararlıdır, duymadınız mı?

Hayırcı: Duymadım! Sizden duyacağım varmış Bay Sağlık-Kültü!

Akademia: Lütfen tartışmalara dönelim. Evet Boykotçu, Evetçinin son savı hayli güçlü bir sava benziyor. Demişti ki ”bu anayasayı halk mı yaptı ki doğrudan kurucu meclislerle veyahut seçim barajının kalkmasıyla oluşacak meclislerle halk yapsın. Halkın mevcut temsilcilerinin yapacağı kapsamlı reform, demokratikleşme yolunda iyi bir adımdır” mealinde.

Boykotçu: Haklı olabilir belki kabul etmeliyim ama ben her durumda sınırlı bir çoğunluğun, temsilin denetimi zemini ile yürütmeyi bu denli güçlendirecek ölçüde oynayabilmesi taraftarı değilim.

Akademia: Anayasa Mahkemesi’nde üyelik süresinin 12 yılla sınırlanmasına ne diyorsunuz?

Evetçi: Güzel, böylelikle, sistemin önünü tıkayan yargıçlar hükümetinden kurtulma olanağı doğdu.

Hayırcı: Tanrı aşkına görev süresi 12 yılla sınırlanmış bir yargıç, hele hele yürütmenin güçlü etkisiyle seçilmişse, iş başındaki hükümetin uzun eli olur ancak. Anayasa yargıcı yeterince uzun, hatta ömür boyu görev yapmalı ki kararları bağımsız olsun, aynı yargıç yargıçlığı süresince birkaç iktidar görebilsin. Hepsinin üstüne çıkabilsin. ABD’nde böyledir mesela, orada Yüksek Mahkeme yargıçları ömür boyu görev yapar.

18) Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Hakkı Getiriliyor; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanıyorlar.

Evetçi: Bireysel başvuru hakkı temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkese tüm kanun yollarını tükettikten sonra şansını bir de Anayasa Mahkemesi’nde deneme hakkı getirecek. Yani bir anlamda Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi olarak çalışacak mahkeme aynı zamanda. Anayasa Mahkemesi’nin bu işi yapması, ileri demokratik ülkelerde yaygın bir uygulamadır. Böylelikle siyasal partilerin açtığı iptal davalarının yarattığı siyasallaşma eğilimi, bireysel hakkını takip eden kişinin açtığı insan hakları davasının yaratması gereken adalet anlayışı ile dengelenecek. Anayasa Mahkemesi bir özgürlükler hukuku yaratmayı öğrenecek.

Politea: Katılıyorum. İnsanlar tecrübe ettikleri işleri daha iyi öğrenirler. Mahkemeler de. Bir partinin veya kurumun açtığı dava ile bireyin açtığı dava farklıdır. Türkiye’de anayasa yargısı hep özünde siyasal olan ve partiler arasında meydana gelen ihtilafları çözüme bağlamak yolunda kullanılmış. Bireyin davaları, devletin nitelikleri, hukuk devleti laiklik vs. yüksek ilkenin ötesinde somut ve derinlikli bir insan hakları içtihadı yaratmayı öğretebilir Mahkemeye.

Hayırcı: ‘Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir’ demek ne demek anlamadım. Yani bu anayasada yer alıp da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında değilse bu haklar, vatandaş dava açamayacak öyle mi?

Akademia: Maddenin lafzı öyle görünüyor.

Hayırcı: Çok saçma! Madem bu anayasa temel hak ve özgürlükler tanımış, bu anayasada tanınanlarla ilgili olarak mahkemeye başvurulabilmeliydi. Bu da bir nevi ‘mahkemeye başvurabilirsiniz ama’cılık olmuş. Şimdi bilgi edinme hakkı AİHM kapsamında değilse Mahkemeye de gidemeyeceğiz öyle mi?

Akademia: Öyle görünüyor. İsterseniz, madde gerekçesini gözden geçirelim:

‘MADDE 19- Maddede, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin arasına, bireysel başvuruların incelenmesi de dahil edilmektedir.

Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir. Bireysel başvuru yolu, kapsamı ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, başta Federal Almanya olmak üzere Avusturya, İspanya, İsviçre, Belçika, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi pek çok ülkede uygulanmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da bireysel başvuru kurumu kabul edilmiş ve işletilmektedir. Anglo-Amerikan hukukunda teknik anlamda bireysel başvuru kurumu olmasa da, bireysel başvuruyla benzer işlevlere sahip kanun yolları bulunmaktadır.

Türkiye’nin konumuna baktığımızda, bireysel başvuru müessesesinin kabul edilmediği, ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkının ve bu Mahkemenin zorunlu yargılama yetkisinin tanındığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yoluyla, iç hukukta halledilemeyen temel hak ihlâllerine ilişkin şikâyetlerin, ulusalüstü düzeyde ele alınması kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde her yıl Türkiye’ye karşı çok sayıda dava açılmakta ve Türkiye pek çok davada tazminata mahkum edilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını araştırırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun bulunup bulunmadığını da dikkate almakta ve bunu hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu saymaktadır. Bu nedenle, bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak ihlâllerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, tatmin edilebilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye’de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir.

Diğer yandan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 2004(6) Sayılı Tavsiye Kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dava yükünün azaltılabilmesi için bireysel başvuru yönteminin iç hukukta tanınmasının gerekliliğine değinilmiş; aynı şekilde, Venedik Komisyonu da 2004 yılında kamuoyuna duyurulan bireysel başvuruya ilişkin Anayasa değişikliği önerisini olumlu bulduğunu ifade etmiştir.

Türkiye’de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte yandan da kamu organlarını, Anayasaya ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. Bu amaçlarla yapılan değişiklikle, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması için, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınmakta ve Anayasa Mahkemesine de bu başvuruları inceleme ve karara bağlama görevi verilmektedir.

Buna göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurma hakkına sahiptir. Bireysel başvuruda bulunabilmek için, olağan kanun yollarının tü¬ketilmiş olması şarttır. Şu kadar ki, bireysel başvuru kurumunun niteliği dikkate alındığında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların bu kapsamda incelenmeyeceği kuralı benimsenerek, diğer yüksek yargı organları ile Anayasa Mahkemesi arasındaki olası görev uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasının önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu müessesenin işleyişine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenecektir. Yapılan yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir.

Öte yandan, Yüce Divan kararlarının yeniden incelenmesini talep etme imkanı getirilmek suretiyle bu yargılama yönteminde sağlanan güvenceler geliştirilmektedir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla yargılayacağı kişiler arasına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da eklenmektedir.’

Akademia: Anayasa Mahkemesi’nin iki bölüm ve genel kurul halinde çalışması ve siyasal partilerin kapatılması veya devlet yardımından yoksun bırakılması kararlarının enaz oniki üye ile toplanacak Genel Kurula katılan üyelerin üçte iki çoğunluğu ile alınabilmesi önemli değişiklikler olarak göze çarpıyor. Hükmü bir inceleyiniz:

19) Anayasa Mahkemesi’nin İki Bölüm ve Genel Kurul Halinde Çalışacağı Düzenleniyor

Evetçi: Güzel. Bu yolla siyasal partilerin kapatılması da bir şekilde zorlaştırılıyor.

Boykotçu: Siyasal partilerin kapatılmalarının içeriksel olarak da zorlaştırılması maşallah desteklediğiniz parti sayesinde geçememişti meclisten.

Evetçi: Ne alakası var Allah aşkına! Milletvekillerinin özgür iradesidir. Bu konuda parti karar alamazdı ki. Hem grup karar alamaz diyorsunuz hem de canınızın istediği değişiklik geçmeyince neden milletvekillerinin hepsi birden aynı iradeyi göstermedi diyorsunuz!

Hayırcı: Yüce Divan sıfatıyla görev yapacak mahkemeyi ele geçirme çabanız ileride orada yargılanmaktan kurtulmak amacıyla olabilir mi acaba?

Evetçi: Tövbe tövbeeee! Ben mi yargılanacağım yahu?

Hayırcı: Hayır siz değil tabii desteklediğiniz parti liderleri veya üyeleri mesela.

Evetçi: Bunlar çok saçma iddialar. Kahve arasında Anayasa Mahkemesi’ne üyelik seçimi ile ilgili maddenin gerekçesine baktım. Bence sizlerin çağcıl dünya adını verdiği dünyada da paralel uygulamalar var. Parlamento Mahkemeye üye seçiyor, Başkan veya Cumhurbaşkanı üye seçiyor vs.

Hayırcı: Öyle ama oralarda parlamentoda 2/3 oranında desteği arkasına alan üye seçiliyor. Mutlaka 2/3 oranı korunuyor. Veya başkanın önerdiğini Senato onaylıyor. Yğksek yargıya üye güçlü uzlaşmalarla seçilebiliyor, didik didik ediyorlar adamın ya da kadının geçmişini, kişiliğini, karar ve açıklamalarını. Mükemmeli arıyorlar, uzun eli değil! Sayıştay’la al gülüm ver gülüm oynanmıyor!

Evetçi: Size laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor…

Hayırcı: Siz develeri ve hendekleri seversiniz tabii… Develerle sıfır sorun esasınız vardır!

Akademia: Rica ederim bu tür iğnelemelerden uzak durunuz. Tartışmaları fikirlerimizle yapalım! Şimdi Askeri Yargıtay’la ilgili değişiklikte sıra:

20) Askeri Yargıtay’ın Kuruluş ve İşleyişi Açısından “Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri” Kriter Olmaktan Çıkıyor

Evetçi: (çenesini tutarak): Eyvallah!

Hayırcı:(dudak bükerek): Aman, eyvallah!

Boykotçu: (kaşlarını kaldırarak): Eyvallah.

Akademia: Şu halde aynı şekilde aşağıdaki hükme de eyvallah!

21) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişinde “Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri” Kriter Olmaktan Çıkıyor

Hayırcı: İşte şimdi hiç de eyvallah diyemeyeceğim bir maddeye geldik.

Akademia: Evet, bu çok tartışılan bir madde. Önce maddeyi ve gerekçesini gözden geçirelim:

22)Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na Üye Seçilmesine İlişkin Kurallar Esaslı Şekilde Değişiyor; Kurul Kararlarına Karşı Yargı Yolu Açılıyor

‘MADDE 22- Maddeyle, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu, Kurul üyelerinin nitelikleri ve seçimi, Kurulun çalışma usul ve esasları yeniden düzenlenmektedir.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun mevcut yapısı, üye sayısının azlığı, üyelerin sadece yüksek yargıdan gelmesi, ilk derece mahkemelerini yönetmekle görevli olmasına rağmen Kurulda, buralarda görev yapan hâkim ve savcılardan hiçbir temsilcinin yer almaması, Kurul kararlarının tamamen yargı denetimine kapalı olması, Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmıştır.

Bir yandan bu eleştirilerin karşılanması ve diğer yandan da Yargı Reformu Stratejisinde öngörüldüğü üzere, yargı bağımsızlığının ve hâkimlik teminatının güçlendirilmesi amacıyla, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu değişiklikler yapılırken, uluslararası belgeler ve diğer kişi, kurum, parti ya da sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan anayasa taslakları göz önünde bulundurulmuştur. Bunların yanında mukayeseli hukuk uygulamaları da dikkate alınmıştır. Yüksek yargı kurullarıyla ilgili olarak mukayeseli hukuka bakıldığında, bu kurulların Fransa’da 18, İtalya’da 27, İspanya’da 21, Polonya’da 25 ve Portekiz’de 17 üyeden oluştuğu ve bu kurullarda hakim ve savcıların da yer aldığı görülmektedir.

Yapılan değişiklik kapsamında, öncelikle, Kurulun üye sayısı, yedi asıl ve beş yedek üyeden, yirmibir asıl ve on yedek üyeye yükseltilmektedir. Adalet Bakanı, Kurulun Başkanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.

Kurulun üç daire ve Genel Kurul şeklinde çalışması öngörülmektedir. Kurul üyelerin geldiği kaynaklar çeşitlendirilmektedir. Bu bağlamda, Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Bundan başka Kurulun;

  • Üç asıl ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından, Yargıtay Genel Kurulu tarafından,
  • Bir asıl ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından, Danıştay Genel Kurulu tarafından,
  • Bir asıl ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyeleri arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından,
  • Yedi asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından,
  • Üç asıl ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından,

seçilecektir.

Kurul üyeliklerinin herhangi bir nedenle boşalması halinde, o üyenin geldiği yerden seçilen yedek üye tarafından kalan süre tamamlanacaktır. Sadece Cumhurbaşkanının seçeceği üyelerin yedeği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanı kontenjanından gelen Kurul üyesinin, herhangi bir nedenle üyeliğinin boşalması halinde, Cumhurbaşkanı kısa süre içinde yeniden atama yapabilecektir. Kaldı ki, bu durum, Kurulun yeni oluşumunda, kanunla düzenlenmesi öngörülen toplantı ve karar yeter sayıları karşısında Kurulun çalışmalarını etkilemeyecektir.

Getirilen düzenlemelerden birisi de, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurulları ile ilk derece mahkemelerinde, dört yılda bir yapılacak seçimlerde, her seçmenin ancak bir aday için oy kullanmasına ilişkin hükümdür. Bu düzenlemenin iki amacı bulunmaktadır. Birincisi, seçimlerin tek seferde sonuçlandırılmasıdır. Gerçekten, Yargıtay Genel Kurulunda yapılan ve aday gösterilmek için salt çoğunluğun arandığı bu nitelikteki seçimlerin onlarca, hatta bazen yüzlerce defa tekrarlanması yoluna gidildiği görülmektedir. Benzer şekilde ilk derece mahkemelerinde yapılacak seçimlerde salt çoğunluğun aranması halinde de, aday gösterme seçimlerinin defalarca tekrarlanması söz konusu olabilecektir. Bu durum, yüksek mahkemelerin ve ilk derece mahkemelerinin çalışma performansını düşürecek ve esasen ağır iş yükü altında olan yargının ilave sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Getirilen düzenleme öncelikle bu olumsuzluğa meydan vermeme amacını içermektedir. Bu hükmün ikinci amacı ise, seçmen iradesinin sonuçlara en iyi şekilde yansımasıdır. Halen Yargıtay ve Danıştay genel kurullarında yapılan aday gösterme seçimlerinde, her aday adayının salt çoğunluğun oyunu alması aranmaktadır. Örneğin, Yargıtayda 250 üyenin olduğu düşünülürse, 126 oy alan kişi aday gösterilmektedir. Bu işlemler tekrar edilmekte ve aynı 126 oy, her üç aday adayını da belirleyebilmektedir. Buna karşın geriye kalan 124 kişinin iradesi hiçbir şekilde sonuçlara yansımamaktadır. Bu durum ise Anayasada öngörülen “temsilde adalet” ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu amaçlarla, aday belirleme seçimlerine ilişkin söz konusu hüküm getirilmiştir. Getirilen bu hükümle, yapılacak seçimlerde “çoğunlukçu” değil, “çoğulcu” bir anlayışın benimsenmesi öngörülmüştür. * Akademia’nın Notu: :Anayasa Mahkemesi ilgili hükmü iptal ettiği için bu gerekçenin bir anlamı kalmamıştır.

Getirilen bir diğer hükme göre, Kurulun Başkanı olan Adalet Bakanı ile Kurulun doğal üyesi olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki diğer Kurul üyeleri, kanunda belirlenenler dışında, başka bir görev alamayacak; Kurul tarafından başka bir göreve atanamayacak ve seçilemeyecektir. Bu nitelikteki Kurul üyelerinin hangi görevleri alabilecekleri ilgili kanunda gösterilecektir.

Mevcut düzenlemede olduğu gibi, Kurulun yönetim ve temsili Kurul başkanına, yani Adalet Bakanına ait olacaktır. Ancak, getirilen bir yenilik olarak, Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Kurul üyeleri kendi arasından üç daire başkanı ve daire başkanlarından birini de Başkanvekili olarak seçecektir. Kurul Başkanı yetkilerinin bir kısmını, başkanvekiline devredebilecektir.

Kurulun görevleriyle ilgili mevcut düzenlemede yer alan hükümler esas itibariyle aynen korunmaktadır. Mevcut metinde “kadro dağıtma” işlemi de Kurulun görevleri arasında sayılmakla birlikte bu hüküm, daha önceden yapılan değişikliklerle anlamsız ve hükümsüz hale geldiğinden madde metninden çıkartılmıştır.

Kurulun görevlerine ilave olarak getirilen en önemli yenilik ise, halen Adalet Bakanlığına ait olan hâkim ve savcıların denetlenmesi yetkisinin tamamen Kurula devredilmesidir. Yine hâkim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma izni, Kurulun ilgili dairesinin teklifi üzerine, Kurul Başkanının oluruyla verilecektir. Denetim ile inceleme ve soruşturma işlemleri, Kurul müfettişleri tarafından yapılacaktır. Kurul müfettişleri, muvafakatleri alınmak suretiyle Kurul tarafından atanacaktır. Buna karşın yargısal faaliyetler dışında kalan, icra, noter, cezaevi gibi mercilerin denetlenmesi ile savcıların tamamen idarî nitelikteki iş ve işlemlerinin denetimi Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapan adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacaktır. Şu halde Kurula bağlı olan Kurul müfettişleri ile Adalet Bakanlığına bağlı olan adalet müfettişleri ayrı alanlarda görev yapacaktır.

Yürürlükteki düzenlemede, Kurul kararları tamamen yargı denetimine kapalı iken, yapılan değişiklikle meslekten çıkarma cezalarına ilişkin kararlar yargı denetimine açılmaktadır. Kurulun diğer kararları için ise etkili iç itiraz sistemi öngörülmektedir.

Mevcut düzenlemede, Kurulun kendi sekreteryasının olmaması, bu işlemlerin Adalet Bakanlığı tarafından yapılması, yine bina ve bağımsız bütçesinin bulunmaması eleştiri konusu yapılmaktaydı. Getirilen düzenlemeyle Kurula bağlı bir Genel Sekreterlik kurulmaktadır. Genel Sekreterlik, Kurulun tüm sekreterya işlemlerini yürütecektir. Yine Anayasa hükmü olarak yazılmamışsa da ilgili kanunlarda yapılması düşünülen değişikliklerle, Kurulun binasının ve bütçesinin olmasının sağlanması öngörülmektedir. Kurul Genel Sekreterinin birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından, Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanması hükme bağlanmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi Kurul müfettişleri ile Kurulda çalışacak hâkim ve savcıların atanması, muvafakatleri alınmak koşuluyla, Kurul tarafından yapılacaktır.

Adalet Bakanlığı merkez, ilgili ve ilişkili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları atama yetkisi ise Adalet Bakanına ait olacaktır.

Son olarak maddede, kanunla düzenlenmesi gereken hususlara yer verilmiştir.’’

Hayırcı: Hale bakar mısınız? Hakim ve savcı teminatının ve bağımsızlığının güvencesi olması gereken yerdeki yürütme etkisini: Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Gerçi iktisat ve siyasal bilimler dalları kısmını iptal etti Anayasa Mahkemesi… Ayrıca,

  • Yedi asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından,
  • Üç asıl ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından

seçilecek. Seçilecek üyelerden bu bahsettiğim kısmı tamamen yürütme kontrolündeki üyelerden oluşacak. Bu çok büyük bir rakam. Ayrıca daha önce de dedim. Mesleğinin az çok orta kademesinde bulunan ve üyelik süresi bittikten sonra iktidardan beklentileri olabilecek birinci sınıf adli/idari yargı hakim ve savcılarının kurula üye seçilmesi kuşkuyla karşılanmalı. Bakınız ben gençlik düşmanı değilim ama bu tür yüksek kurullar, mesleğinin doruğunda ve kimseden beklentisi olmayanlarca doldurulmalı!

Evetçi: Dinazorlarca yani ha?! Çağdaş çağdaş diye avaz avaz bağırıyorsunuz ama çağın gerisinde kalan sizmişsiniz asıl azizim! Demokrasi; görevleri gözetildiğinde her yargıç ve savcının mesleki kariyerinde ve denetlenmesinde son derece etkili olacak böyle bir kurulda, daha alt seviyedeki yargıç ve savcıların da temsil edilmesini gerektirir.

Hayırcı: Yahu bunlar ‘demokrasi’ kurumları filan değil ki. Bunlar hukuk devleti kurumları. Ve hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, demokrasiyi denetlemek üzere vardır!

Evetçi: Demokrasi, hukukun üstünlüğünün de güvencesidir. Demokratik seçim prensibinin geçerli olmadığı bir kurumda, yaşlı ve başlı seçkinler idaresinden türese türese belirli bir oligarşi türer.

Hayırcı: Birinci sınıf hakim ve savcıları nasılsa kadrolaşma yoluyla biçimlendirebiliyorsunuz değil mi? Fethedilmedik birkaç kale kaldı , onlara geldi sıra.

Evetçi: Bakınız burada medeni dünyada da yaygın olarak uygulanan bir esası getirilmiş. Anlamıyorum sizi! Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmış, öğreniyoruz. Sekretaryalı bir kurul fena mı? Daha önce toptan Adalet Bakanlığı’na bağlıymış ya şimdi daha bağımsız olur işte fena mı?!

Hayırcı: Hala Adalet Bakanı ile müsteşarını, kurulda bulunduruyorsunuz ya şaşıyorum size.

Evetçi: Şaşmayın. Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Okumanız yazmanız yok mu?

Akademia: Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin ancak bir aday için oy kullanma kuralını iptal etmesine ne diyorsunuz Politea?

Politea: Bu biraz tuhaf olmuş doğrusu. Seçim kaynaklarına göre ayırarak incelemek gerek. Bakalım:

  • Üç asıl ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından, Yargıtay Genel Kurulu tarafından —–Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda üç asıl ve iki yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü Yargıtay üç üye seçiyor, biri azınlık tarafından gönderilebilmeliydi.
  • Bir asıl ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından, Danıştay Genel Kurulu tarafından —-Burada değişen bir durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve bir yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.
  • Bir asıl ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyeleri arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından—– Burada da değişen bir durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve bir yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.
  • Yedi asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından —– Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü birinci sınıf adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor, burada nisbi temsil mümkün kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı sonuç, çeşitli listelerin yarışması olacak. Yalnız bu seçimlerde işler biraz karışabilir. Her seçmen savcı veya yargıç yedi ayrı isme, ayrı ayrı oy verebilecekse seçim öncesinde öngörülmesi zor tablolar oluşur tabii.
  • Üç asıl ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından, —– Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü birinci sınıf adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor, burada nisbi temsil mümkün kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı sonuç, çeşitli listelerin yarışması olacak. Ama üç kişi sınırı, durumu bir önceki örneğe göre daha öngörülebilir kılıyor.

Akademia: Neden idari yargıdan az üye gidiyor?

Politea: Sanırım idari yargı hakim ve savcı sayısı az olduğu için olsa gerek.

Akademia: Ama idari yargının iş yükü de oldukça yoğundur değil mi?

Politea: Öyle sanıyorum. Hükümetler idari yargıdan pek haz etmez.

Akademia: Duruma göre, bazen haz eder, bazen etmez diyelim.

Politea: Hıhım, ülkenizde öyle olsa gerek…Dinlenelim mi biraz.

Evetçi, Hayırcı, Boykotçu: EVET!

Akademia: Sonunda herkesin evet dediği bir soru buldum. Kahve molasından sonra devam edeceğiz! …

Ve devam ediyoruz:

23)Ekonomik ve Sosyal Konsey Kuruluyor

Akademia: Yeni hükümle bir Ekonomik ve Sosyal Konsey kuruluyor. Buna itirazı olan var mı?

Evetçi: Yok. Bu tür somut kurumsal olanaklarla devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerini gerçekleştirme bakımından somut olarak denetlenmesi daha uygun olur.

Hayırcı: Yok benim bir itirazım buna.

Boykotçu: Benim de yok da madde gerekçesine bir bakalım isterim.

Akademia: Pekala. Madde gerekçesi şöyle diyor:

MADDE 23- Maddeyle, Ekonomik ve Sosyal Konsey uygulaması anayasal dayanağa kavuşturulmaktadır. Demokratik sistem içinde ve uluslararası uygulamalarda; ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında, sivil toplum kuruluşlarının daha fazla görüş ve katkılarının alınması önem taşımaktadır.

Yapılan yeni düzenlemeyle; Ekonomik ve Sosyal Konseye, geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla, ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üreten fonksiyonel bir kurumsal yapı kazandırılması hedeflenmektedir.

Avrupa Komisyonu ilerleme raporlarında, Türkiye’nin, ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde, iyi işleyen ve fonksiyonel bir yapıya kavuşturulmamış olması eleştiri konusu yapılmaktadır. Söz konusu eleştiriler de dikkate alınmak suretiyle anayasal dayanağı oluşturulan yeni Konsey yapılanması içinde; sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve hükümet temsilcileri bir araya gelerek, istişari nitelikte görüş bildirme fonksiyonu ifa edecektir.

Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenecektir.

Akademia: Peki gelelim bir başka tartışmalı hükme. 12 Eylül tasarrufları ve bunlardan sorumluluğu olanların yargılanması meselesi:

24) 12 Eylül 1980 Sonrası Otoriter Düzenin  (12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içindeki) Karar ve Uygulamalarından Cezai, Mali ve Hukuki Sorumsuzluk Kalkıyor, Sorumluların Dava Edilip Edilemeyeceği Tartışmaları Açılıyor…

Değişiklik Maddesi:
MADDE 24- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.
Eski Metin: Yeni Metin:
GEÇİCİ MADDE 15. – 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.

(Son fıkra mülga: 3.10.2001-4709/34 md.)

Akademia: Bunun gerekçesi önemlidir kanısındayım. Okuyalım mı?

Evetçi: Okuyalım, okuyalım.

Hayırcı: Evet.

Boykotçu: Evet.

Akademia: İşte gerekçe:

MADDE 24- Maddeyle, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, Anayasanın geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır.

Boykotçu: Bu ne hal yahu! Bu gerekçede 12 Eylülcüleri yargılama kararlılığı filan okunmuyor. Geçiştirmişler resmen olayı!

Hayırcı: Dedim size. Ortada yargılanacak bir hal kaldı mı? 12 Eylül ruhunu tümüyle benimsemiş, 12 Eylülden türeyen kadrolarla çalışan bir idare tutacak 12 Eylül’le hesaplaşacak. Külahıma anlatın siz onu.

Evetçi: Bakınız. Bu hükmün bu abuk haliyle anayasada kalması mı ilerleme, sökülüp atılması mı? Tabii ikincisi. İster imkan dahilinde olsun isterse olmasın bu konuda bir tartışma açılması fena mı? Ayrıca hesaplaşma bir tek yargısal yolla olmaz ki! Başka yollarla da olur.  Mesela barış, uzlaşma, yeniden değerlendirme vb. komisyonlarla olur; siyasal, kültürel olarak da hesaplaşabilirsiniz geçmişinizle. Ayrıca hukuksal olarak da zaman aşımı filan deniyor. Bakın Federal Almanya’da birleşmeden sonra, Doğu Alman askerlerin batıya iltica edenleri sınırda öldürmeleri olayları dava edilebildi. Kanunlar geriye yürümez filan denilmedi. Özellikle emir verenler yargılanabildi. Ayrıca işkence bir insanlık suçu. Bu konuda kanunların geriye yürümemesi olmaz, zamanaşımı filan da olmaz.

Hayırcı: Olmaz olur mu canım. Açın bakın dönemin  765 sayılı ceza kanununa. Orada adam öldürme için bile zamanaşımı öngörülmüş.  Yirmi sene diyor.

Evetçi: İyi de bir de mülga ceza kanununun 103. maddesi var. O da şöyle diyor:

”Madde 103 – Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mutemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.”

Yani son fiilin işlendiği tarihe de bakabilir ve diyebilirsiniz ki o son fiilin işlendiği tarihten yani bu konuyla alakalı son cinayetin, son işkencenin yapıldığı tarihten başlatırız diyebilirsiniz. Ayrıca uzun süredir mağdurlar 12 Eylül tasarruflarına karşı çeşitli şikayetlerde bulunuyorlar. Bu hususlarda yapılmış savcılık işlemleri varsa onlar da zamanaşımını keser. Mesela mülga kanun bir de şöyle demiş:

‘Madde 104 – (Değişik madde: 11/06/1936 – 3038/1 md.)

Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar.

Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.

Şu altını  işaretlediğim hükme göre en fazla otuz yıl oluyor mesela adam öldürme suçundan zamanaşımı konusunda 20 yıl artı (20/2)=30 yıl. Bu durumda 1983 artı 30 yıl=2013 denebilir mi denemez mi, tartışılabilir mesela.

Boykotçu: İyi de neden eski ceza kanununa bakıyoruz?

Akademia: 12 Eylül tasarruflarının gerçekleştirildikleri  zaman yürürlükte bulunan  ceza kanunu o da ondan.  Eğer bu eski kanun,  failler lehine ise suç ve cezaların kanuniliği ve geriye yürümezlik kuralı nedeniyle -ki o kural da anayasal bir kuraldır- o kanun uygulanacak da ondan.

Politea: Fakat Akademia cezacı değilim bağışlayın ama zamanaşımı konusu usuli bir kural ise yürürlükteki kanun da uygulanamaz mı?Yani bildiğim kadarıyla usuli kurallar söz konusu ise lehe kanun değil yürürlükteki kanun uygulanır.

Akademia: Tartışılır tabii ama zamanaşımı konusunda da failin lehine kuralların uygulanması taraftarıyım.

Politea: Potansiyel sanıkların lehine mi peki mülga 765 sayılı kanundaki kurallar?

Akademia: Bence eski kanun daha lehe. Çünkü daha kısa zamanaşımı süreleri öngörmüş. Ayrıca bazı suçlar bakımından zamanaşımı olmaz vs. dememiş.  Önce Yeni Ceza Kanunun 66 vd. maddelerine bakınız, sonra da bunları artık yürürlükte olmayan 765 sayılı ceza kanununun zamanaşımı hükümleri ile karşılaştırınız, göreceksiniz ki yeni kanunun zamanaşımı hükümleri daha uzun, yani eski kanun faillerin lehine. O zaman o kanun uygulanacak denebilir.

Boykotçu: Birisinin çıkıp bu işi ayrıntısıyla ve hukuksal olarak tahlil etmesi lazım. Bu tasarruflara karşı sadece cezai değil mali ve hukuki yani tazminat hukuku anlamında da yapılacak şeyler olabilir. Pek çok girişim hala mümkün olabilir.

Hayırcı: Olabilir ama bu değişiklik kalktı diye bir arpa boyu gidildi demek değil bu.

Politea: Bir de eski ceza kanununun zamanaşımına ilişkin kurallarına bakalım bence.

Akademia: Bakmak lazım tabii ama şunu ifade etmeden geçmeyeyim. 12 Eylül tasarruflarının yargılanması konusunda dört perspektiften yola çıkarak bir tahlil yapmamız gerekecek: Birinci perspektif ceza davaları perspektifi. Bu perspektifte öncelikle siyasi saikli işkence, insan kaybetme vb eylemlerin uluslarüstü insan hakları hukukunda nasıl düzenlendiği ve suç ve cezaların kanuniliği ilkesi açısından nasıl değerlendirildiğine bakılacak. Sonra iç hukukta 765 sayılı mülga ceza kanunu ile yeni ceza kanununun hükümleri karşılaştırılacak ve zamanaşımı konusuna bir açıklık getirilecek. Üçüncü perspektif ise dava zamanaşımı ile ceza zamanaşımı arasındaki ayrımdan hareketle tek tek tasarruflar açısından ve özellikle devam etmekte olan davalar açısından zamanaşımının geçip geçmediği tartışılacak. Dördüncü bir perspektif daha var ki dava ve ceza zamanaşımı geçse dahi, ceza kanunlarında yeralan bir kuraldan hareket etmeyi gerektiriyor. O da şu: Ceza hükümlerinin sukutu, yani mesela zamanaşımı yüzünden sukutu, istirdadı emval ve tazminata ilişkin hükümlere halel vermez.

Boykotçu: Ne demek şimdi bu?!

Akademia: Yani tazminat davası hakkı saklı kalabilir.

Politea: İyi de galiba tazminat konusunda da zamanaşımı mülahazası var.

Akademia: Evet. Onu da tartışmak gerek. O konuda medeni hukukun kuralları işlemeli. 12 Eylül yüzünden yerinden edilenler, canlarını, hürriyetlerini, malları mülklerini yitirenler Geçici 15 kaldırıldıktan sonra harekete geçebilirler. İç hukukta bir yere varamasalar bile konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve benzer uluslararası prosedürlere götürebilirler. Orada da iddia edebilirler ki Geçici 15 yüzünden daha önce dava açamadık. Gerçi, Avrupa İnsan Hakları davası açmak da biraz zor çünkü Türkiye bireysel başvuru hakkı tanırken bunu belirli bir tarihten sonra gerçekleşen insan hakları ihlalleri için ve ihtirazi kayıtla tanıdı!

Politea: Bir de yeni ceza kanununda şöyle bir hüküm var. Diyor ki: ”İnsanlığa karşı suçlar

MADDE 77. - (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:

a) Kasten öldürme.

b) Kasten yaralama.

c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.

d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.

e) Bilimsel deneylere tâbi kılma.

f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.

g) Zorla hamile bırakma.

h) Zorla fuhşa sevketme.

(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.

(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.

(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”

Politea:Yani diyemez miyiz bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez?

Akademia: Evet ama bu kanun yeni kanun. 12 Eylül tasarruflarının yapıldığı zaman yürürlükte değildi bu hükmün (4). fıkrası. Suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun değişmişse, iki kanun arasından sanık lehine olanı uygulama kuralını zamanaşımı için de kabul edeceksek eğer,  12 Eylül tasarruflarının cezai soruşturma konusu olması gitgide zamanaşımına uğradı, uğrayacak gibi.

Politea: Belki de 12 Eylül 1980 ve sonrasında, Türkiye’nin imzalamış bulunduğu bir uluslararası insan hakları sözleşmesinde buna benzer bir hüküm vardı. Belki de o zaman dünyada yürürlükte bulunan çağcıl  insan hakları düzeni, siyasi işkence vb. eylemlerde zamanaşımı filan uygulanamayacağını öngörüyordu. Almanlar nasıl yargıladılar soykırımcıları, nasıl yargıladılar Doğu Alman sınırındaki askerlerin vatandaşları kurşunlaması olaylarını? Siyasi hakçalığın hukuksal çıkışı her zaman bulunur!

Akademia: Araştıralım ama sanmıyorum. Yani dediğiniz gibi siyasal hakçalığa hukuksal kılıf yaratabilirsiniz ama bir de faillerin insan hakları var. Eğer onların insan haklarını da düşünmezsek onlardan farkımız kalmaz!

Boykotçu: Akademia hep böyle saf mı olur?! Ortada işkencelerine, insan kaybettirmelerine, siyasal idamlarına yargı yolunu kapatmış ve bunu da ”demokrasiye aşık Türk evladlarının vatan sevgisine tevdi” ettiği bir anayasa ile, milletle alay ederek yapmış hukuksuz bir idare ile demokrasi ve insan hakları adına, hukuk devleti adına hesaplaşmanın hukuki yolu kapanabilir mi demek istiyorsunuz? Bu çok saçma! Bence onların o saçma Geçici 15. maddesi ”yok hükmünde” idi asıl! Öyle bir madde yok hükmünde olduğu için zamanaşımının kesildiği bile ileri sürülebilir. Yani bu madde kaldırıldıktan sonra kaldığı yerden devam eder demeli!

Boykotçu: Ayrıca bakınız ne denmiş bu konuda süregelen 16 Mart davası ile ilgili olarak:

Zamanaşımı başlamadı ki bitsin

“…Hüküm Mahkemesi son kararını verirken, Yargıtay 1. Dairesi de o son kararı onarken iki büyük yanlış yapmıştır. Bunlardan birincisi Mahkemenin bizim çabamızla ilk defa bir kontrgerilla davasına dönüşmüş olan yargılama sürecinde sanıklara bu doğrultuda ek savunma hakkı verdiği halde, bu aşamayı hiç değerlendirmeden mahkemece zamanaşımı kararı verilmiş ve bu zafiyetle malul olan son kararın Yargıtay’ca onanmış olmasıydı.

“İkincisi, zamanaşımı konusu maddi olayın özelliğine (katliamın siyasi saikle işlenmiş olmasına) uygun hukuki kriterlere göre değerlendirmedi. Biz baştan beri ısrarla bu suçun örgütlü bir suç olduğunu, suçu işleyen örgütün muhtemelen 16 Mart 1978 tarihinden önce de faal olan ve katliamdan sonra da -belki bugüne kadar- varlığını sürdüren bir örgüt olduğunu savunduk. Bu doğrultuda, yargılama sırasında, MHP ve ülkücü kuruluşlar ana dava dosyası, Abdi İpekçi dosyası, Bahçelievler katliamı dosyası, 1 Mayıs 1977 katliamı dosyasını, hatta Susurluk kazasından sonra açılan dava dosyasını, Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Susurluk Raporu ve TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu Raporu mahkemeye celp ettirdik. MİT ve İçişleri Bakanlığı’ndan bilgi ve belge istendi ve polis şefleri ve dönemin İçişleri Bakanı tanık olarak dinlendi.

“Toplanan bu bilgi ve belgelere göre suç örgütünün varlığını devam ettirdiği anlaşıldı. Bu durumda, hem eski hem de yeni TCK’deki zamanaşımı hükümlerine göre ‘temadi’ (kesintisiz örgütlü suç faaliyeti) devam ettiği sürece zamanaşımı süresinin işlemeyeceği çok açıktır. Yani zamanaşımı daha başlamadı ki bitsin.”

Zamanaşımı kavramı Kontrgerillayla ve 12 Eylül’le hesaplaşmak istemeyenlerin ileri sürüp, arkasına sığındıkları bir büyük bahanedir. Konuyu İnsanlık suçu kavramının içine sıkıştırmaya kalkmak da bir hukukçu için abesle iştigaldir. Kısacası; ne Anayasa’nın Geçici 15.maddesi, ne de TCK’nin zamanaşımı hükümleri 12 Eylül’le ve Kontrgerillayla yargı önünde hesaplaşmak isteyenler için bir engel değildir. (CA/TK) [KAYNAK HABER İÇİN BAĞLANTI: (bağlantı)]

Evetçi: Bakın işte tartışma açıldı bile, fena mı şimdi yani Geçici 15′in kalkması?

Hayırcı: Beyin jimnastiği mi yapacağız?! Durum ortada. Bence bu Geçici 15 yüzünden yırtmışlar ya da yırtmak üzereler çoktan. Ayrıca sanki bu konuda bir siyasal ve kültürel irade varmış gibi konuşuyorsunuz. Anayasa değişiklik gerekçesinin kestirip atıcı dilinden de belli ki bu konuda hiçbir şey yapmayacaksınız!

Evetçi: Yahu anayasa değişikliğinin mimarları yapmaz belki ama bu durum başkalarının harekete geçmesini engellemez ki. Ayrıca dedik ki bu madde hukuk devletine aykırı. Kaldırılması fena mı?

Hayırcı: Bunu kaldırıp 12 Eylülü unutturmak istiyorlar tam aksine. Ne hesaplaşması, tamamen unutturmak!

Akademia: Son maddelere geçiyorum. Dilerseniz bu konuya, meseleleri biraz araştırdıktan sonra yeniden dönelim. Boykotçu, Akademia’nın saf olmadığını ancak soyut ihtimal dahilinde her türlü düşünceyi irdelemesi gerektiğini hatırlatmak isterim size ve izninizle.

Boykotçu: Teşekkür ederim. Sizi kırmak değil amacım. Dönelim dönelim lütfen bu tartışmalara, bu konunun peşini bırakmayalım. Bu konu otuz yıldır rüyalarıma giriyor, bu konu benim hayatımın kabusu!

Akademia: Demokrasinin bir daha kesintiye uğramaması da hepimizin düşü Boykotçu, bu ülkede ve tüm dünyada.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Sonuca Doğru

Evetçi: Bir soru sorabilir miyim Akademia?

Akademia: Rica ederim, buyurun Evetçi.

Evetçi: Şimdi Hayırcı ve Boykotçu’ya sormak istiyorum. Elinizi vicdanınıza koyun. Bu değişikliklerden bir tek Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili olanlarına karşısınız değil mi? Diğerlerini benimsiyorsunuz prensipte.

Hayırcı: Aslında öyle sayılabilir. Benim derdim diğer maddeler değil. Kuvvetler ayrılığının kaldırılacak olması, yargının yürütme hakimiyeti altında olacak olması.  Yargının ele geçme tehlikesi. Yargıçlık ve savcılık teminatı ve tarafsızlığı ile ilgili ciddi sorunların başgösterecek olması.

Boykotçu: Benim derdim ise madde madde oylatma olanağı varken topluca oylama yapılması ve 12 Eylül Anayasasını toptan ve geniş katılımlı bir uzlaştırma ile değiştirmek mümkün iken bu yola başvurulmamış olması.

Evetçi: İyi de bu anayasa değişiklikleri, anayasanın kapsamlı bir reformla daha sonra toptan değiştirilmesinin önünü almıyor ki tam aksine bir kapı açılıyor böylece. Ayrıca Hayırcı’nın kuvvetler ayrılığı ile ilgili iddiası açısından Politea’ya sormak istiyorum. Sayın Politea Hanımefendi, bu değişiklikler kuvvetler ayrılığını kaldırıyor mu Allah aşkına? Yargının ele geçme tehlikesi var mı? Ve dış dünyada nasıl bu düzenlemeler.

Politea: Değişiklikler, yürütmenin, özellikle Cumhurbaşkanının elini güçlendiriyor tabii ancak bu değişikliklerin, kuvvetler ayrılığı sistemini kaldıracağını iddia etmek çok yanlış olur. Kanımca burada milletiniz adına karar veren yargı organlarının demokratik-çoğunlukçu temsil esası zemininde hareket etmesi sağlanıyor. Öte yandan, bir Politea olarak, anayasanın kökten reformunun halkın o iş için kuracağı kurucu meclislerle yapması taraftarı olsam da, böyle bir kısmi değişikliği yapma yetkisinin yeterli parlamenter çoğunluklar ile de yapılabileceğini, halkoyuna sunulması gerekiyorsa sunulabileceği, bu girişimin meşru olduğunu biliyorum. Dış dünyadan iki örnek vereyim. Örneğin Fransa’da Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun muadili kurumun başkanı Cumhurbaşkanı, başkan yardımcısı da Adalet Bakanıdır. İtalya’da da kurulun başkanı, Cumhurbaşkanıdır. Ayrıca yasama meclislerinin, bu kurumlara üye seçme yetkisi vardır. Yani karma bir esas öngörülmüştür. O esasa göre hem Cumhurbaşkanı hem yasama meclisi, hem yüksek yargı hem de ilk derece yargıç ve savcılar, mesleki bir özlük kurulu olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurullarında görev yapacak temsilcilerin belirlenmesinde etkilidirler. Yine hakim ve savcıların, kendi temsilcilerini kurula seçebilecekleri öngörülmüştür. Yani oralardaki sistem de tipik olarak bu değişikliklere benzemektedir.

Akademia: Yani Politea diyorsunuz ki bırakalım halk, özgür iradesi ile karar versin.

Politea: Tabii versin. Ülkenizde yapılan bu değişiklikler, yürütmenin güçlenmesini sağlayacaktır ama şunu da unutmayalım. Yürütme dediğiniz organ da, seçilmiş parlamento tarafından seçilen demokratik bir iktidardır.

Hayırcı: Daha önce seçim barajı olumsuz bir etken diyordunuz ama.

Politea: Şüphesiz seçim barajları gibi uygulamalar, hele hele yüzde on gibi bir baraj düşük yoğunluklu bir demokrasiye işaret ediyor. Yalnız başından veri vurguladığım bir husus var. Halkı vasilerinden kurtarmak çabası, belki de halkı temsilcilerinin aşırılıklarından sakınmak çabasından daha öncelikli bir iştir. Çünkü vasilerin meşruiyeti ve kerametleri kendilerinden menkul iken, temsilciler, az veya çok ama bir biçimde demokratik ve meşrudur. Temsilin sorunsallaştırılması konusu, yani halkın, seçim demokrasisinin ötesinde, yönetime ne derece etkin katılıp katılmadığı ileri dünya tabir edilen batıda dahi büyük bir sorun. Burada tartışılan sorun ise o sorun değil. Burada vesayet rejiminden kurtulma sorun ediliyor.

Boykotçu: Benim bu tartışmalardan kendi namıma çıkaracağım sonuç nedir biliyor musunuz?

Akademia: Nedir Boykotçu?

Boykotçu: Sevgili Hayırcı Dosta hitap etmek istiyorum bu noktada. Ben toplu oylamanın seçmenin iradesini fesada uğratacak bir durum olduğunu savunuyorum. O nedenle büyük bir olasılıkla referandumu boykot edeceğim. Ama ”evet” verme ihtimalim de hiç yok değil. Ancak hiçbir biçimde ”hayır” vermeyeceğim. Çünkü belli kurumların içini, dışını ve nasıl korporatist, nasıl tepedenci işlediklerini çok iyi biliyorum. Türkiye’de öncelikle dışarıdan müdahalelerin önlendiği doğru dürüst bir parlamenter demokrasi kurulması taraftarıyım. Sonra o parlamenter sistemin ve çoğunlukçu yürütme egemenliğinin aksaklıklarını tartışırız.

Ama halkın oyları ile gelen iktidarları, gökten ve askeriyeden inenlere tercih etmemi yadırgamamalısın. ”O iktidarlar, çoğunluk diktatörlüğü kuramazlar mı” diye soracaksın. Bu tehlike vardır tabii ve önü alınmalıdır ama bunun önünü alacak olan yine halk olmalıdır. ”Halk için halka rağmen” mottosuyla hareket eden ve kerameti kendinden menkul kesimler değil. ”Ergenekon” adı verilen soruşturmanın pek çok aksaklıkları var ve yanlışlıkları; ama seni temin ederim o aksaklıklar sıradan bir davanın aksaklıkları karşısında devede kulak kalır. Ben bir hasta hakkı mücadelesi veriyorum şu sıralar ve davam beş senedir bitmiyor, karşı taraf Adli Tıpta ve mesleklerinin arka odalarında neler neler çeviriyor! Yani bu aksaklıklar Türkiye’nin genel sorunu bir tek ”Ergenekon” yargılamalarının değil!

”Neden Kenan Evren’i yargılamıyorlar da onu bunu yargılıyorlar” diye soruyorsun… Bu tür sorular sorarsan ben de sana ”neden onyıllardır hapishanede çürüyen, kaybettirilen, yargısız infaz edilen ve avukat tutacak parası dahi olmayan sistem karşıtlarını savunmadın da şimdi bir avukat ordusu ve ardında tüm o vasilerle mücadele verebilen ‘etkili’ ve ‘nüfuzlu’ sanıkları koruyorsun diye sorarım. Bak Türk hukuk lügatına yeni bir kavram kazandırdık: Nüfuzlu sanık… Nüfuzlu sanık, canı isterse hapse girer, canı isterse hastaneye yatar… Canı isterse tutukluluğunu veya yakalamalılığını siyasal bir pazarlığın kozu olarak kullanabilir… Önce vasilerden kurtulalım, belki sonra vekillerimizin aşırılıklarından kendimizi nasıl sakınmamız gerektiğini tartışırız!

Hayırcı: Yargının, bu derece yürütme etkisi altına alınmasını, cumhuriyetin kurumlarına bu derece güvensizliği, kurumları yıpratma çabalarını anlamıyorum. Karşınızda kimlerin olduğundan haberiniz yok mu? Yarın birgün ortalık partizan savcı ve hakimlerle dolarsa, imdat diye ilk bağıracak olan sizler olacaksınız Boykotçu!

Boykotçu: Kimler? Kimler? Kimler? Seçilmiş temsilciler bunlar. Ben seçmemiş olsam da seçilmiş. Saygı duymak zorundayım. Ayrıca şunu da kulağınıza küpe ediniz Hayırcı. Ben de azıcık araştırdım bu konuda. Akademia’nın bloğunda daha önce yazdığı bir yazıda şu ifadeleri gördüm:

‘’Hem ABD’nde hem de Fransa’da hem de İtalya’da yargıç ve savcıların seçilip atanmasında yürütmenin ve yasamanın etkileri vardır. Fransa’da Türkiye’dekine benzer bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu vardır ve bu kurulun başkanı genel siyasal seçimlerle gelen Fransa Cumhurbaşkanıdır. Yardımcısı da Adalet Bakanıdır. Bununla birlikte görev düzeyi yükseldikçe, yani yüksek yargıya yaklaşıldıkça, yargının partizan etkilerden arındırılmasına çalışılmaktadır. Aslına bakılırsa yargıçların da belirli siyasal partilerin program ve ilkelerine yakın olmaları doğaldır. Yargıç Tanrı değildir, o da insandır ve insan da siyasal bir hayvandır. Önemli olan, onların davaları görürken ve bu tür yüksek yargı konseylerinde görevlerini ifa ederken siyasal etkilerden uzak ve üstün mesleki bilgi ve araştırmaya dayalı olarak çalışabilme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır.’’

Ayrıca diyor ki Akademia şöyle diyor: ‘…belirli bir siyasi görüşü olan veya bu görüş ‘adına’ belirli etkinliklerde bulunan kimselerin, siyasi görüşlerini belli etmeyen ya da bu konuda hiçbir etkinlik göstermemiş kimselerden daha taraflı olacağı ya da bağımsız davranmayacağı da sosyoloji biliminin araçları ile kanıtlanmış değildir. Her iki kesimden de partizan kararlar çıkabilir. Yüksek yargı söz konusu olduğunda tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanması açısından önemli olan ‘yaştaş ve baştaşlarından üstün olduğu kanıtlanmış bir çaplı mesleki nitelik; hayat koşusunda (curriculum vitae) pürüzsüz veya pek az pürüzlü bir ahlaki bütünlük, kimseye müdanası olmama ve siyasal iktidarlardan beklentisi olmama anlamında yaşça kıdem ve çeşitli siyasal güçler arasında belirli bir uzlaşma ile göreve gelmiş olmak gibi görünmektedir. (Bağlantı: Bağlantı)

Politea: Böyle mi yazmıştınız Akademia?

Akademia: Evet Politea.

Politea: Doğru yazmışsınız.

Hayırcı: Boykotçuya da bakınız, daha önce durmadan eleştirip boykot edeceğim diyordu, şimdi  neredeyse paketi savunur hale geldi!

Boykotçu: Hayır ne alakası var. Ben, tartışmalardan sonuç çıkarıyorum ve bu anayasa ile ilgili çeşitli boykotçuların aklından geçen olumlu ve olumsuz savları birarada dillendiriyorum.

Evetçi: Boykotçuda hiç olmazsa tahlil etme ve ötekiye de kulak verme eğilimi var.

Hayırcı: Öteki siz olduktan sonra çok seversiniz siz o ötekiyi. Ama siz olmayan öteki ölsün, değil mi?

Evetçi: Ne biçim konuşma bu!

Akademia: Lütfen yine kişiselleştirmeyelim. Sonuç olarak ne diyorsunuz dostlar?

Evetçi: Evet. Sistem dışından müdahalelere son vermek, halkın temsilcilerine rüştünü teslim etmek için evet!

Hayırcı: Hayır. Halkın sınırlı temsilcilerinin ve dolayısıyla yürütme organının aşırı-hızını kesmek adına Hayır! Yargı bağımsızlığı ve teminatı adına hayır!

Boykotçu: Boykot! Hatta boş oy! Çok uzak bir olasılık ama belki de Evet ama asla Hayır demem! Bir anayasa, halkın temsilcilerinin aşırılıklarından halkı sakınmak için vardır. Ama şunu da teslim ediyorum ki halkın, kendisini, temsilcilerinin olası aşırılıklarından  korumaya çalışmasından önce  kendini-”vasi”-sayanların aşırılıklarından koruması gereklidir. Vesayet rejiminin aşırılıklarından sakınmak gereklidir. Sınırlı da olsa demokratik temsilciye rüştünü ispat etme fırsatı vermek, statükoyu olduğu gibi korumaktan evladır belki de.

Akademia: İşte son maddeler:

25) Geçici Tatbik Maddeleri

26) Kanunun Halkoyunda Madde Madde Değil Tümüyle Oylanması Ayrıca Öngörülüyor

BEŞİNCİ BÖLÜM: Peki Ya Sonrası? 1982 Anayasasına Mahkum mu Kalacağız?

Akademia: Politea, şunu merak ediyorum. Halk bu değişikliklere ”evet” derse sizce 1982 Anayasasına mahkum mu kalınır?

Politea: Bilemiyorum ama bu konudaki irade sürdürülürse kapsamlı bir yeni anayasa paketi ile yepyeni bir anayasa yapılabilir. Ama zannımca o yeni anayasanın meşru olması için öncelikle ya seçim barajı kaldırılarak kurulacak bir yasama organı marifetiyle yapılmalı ya da halkın yepyeni anayasa yapmak üzere seçeceği bir ”halkın kurucu meclisi” marifetiyle yapılmalıdır. Şimdiki referandum paketi geçerse bu tür soruları sormak için uygun bir zemin yaratılabilir belki ama geçmezse de bu konudaki tartışmalar sürdürülmelidir ve sürdürülecektir. Yepyeni ve demokratik bir anayasa ülkenin üzerinden büyük bir yükün kalkmasını sağlayabilir. Tabii yeni çatışmalar da doğurabilir. Sorun şu ki bu referandumla perde kapanmayacak, daha yeni açılacak. Yani ülkenizi bekleyen anayasal çalkantılı dönemin prelüdündesiniz daha. Dünya üzerinde çağlardan çağlara akarak yaptığım gözlemler bana bu öngörüyü yaptırıyor. Sonuç ne çıkarsa çıksın başlayacak yeni dönem, nasıl bir halk olduğunuzun, yazgısına sahip çıkan bir halk olup olmadığınızın ve son derece önemli sancıları atlatıp atlatamayacağınızın test edileceği uzun bir devri başlatacak…

Akademia: Bedii konuştunuz. Siz zaten hep diyorsunuz ki 1982 Anayasasına göre egemenlik yetkilerini kullanan anayasal organlar arasında kurucu meseleler üzerinde bir çekişme çıkmışsa, bir anayasa krizi çıkmışsa ve anayasa bu krizden nasıl çıkılacağını tam olarak öngörmemiş ise, anayasanın son söz hakkını tanıdığı organın sözü geçer. Milletin, bununla bir derdi varsa eğer; tutsun asli kurucu iktidar yetkilerini kullanan bir kurucu meclis seçsin ve o meclis yepyeni bir anayasa yapsın.

Politea: Evet. 1982 Anayasasından tamamen kurtulmanın yolu, ya gelecek seçimlerde seçilecek meclisin kurucu meclis sıfatıyla toplanacağını öngörmek ya da halkın, sırf anayasa yapmak üzere doğruda doğruya bir kurucu meclis seçebilmesi imkanını yaratmak. Çünkü bakınız. Hani diyordum ya ülkenizde vesayet rejimi sıkıntısı var diye. Yani, seçilmiş organların üzerine çıkarak onların işlemlerine müdahale etmeye çalışan bir dizi ”vasi”, aslında yanlış bir iş yapıyor. ”Halk için halka rağmen” anlayışı ile halkın, temsilcilerini kendi kendine denetleyebilmesi yolunda reşit olduğunu kabul etmiyor bir anlamda. Yani anayasacılık, halkı, temsilcilerinden de sakınma işi ise, bunun önkoşulu öncelikle halkın, ”vasi”lerinden kurtulmasıdır. Halka güvenmeyen, onun reşit olduğu kabul etmeyen bir düzende demokrasi anlayışı yerleşmemiştir. Ne yazık ki bu anlayış sadece ”vesayet” kurumlarında değil, zaman zaman yasama organlarında yani temsilcilerde de bulunabiliyor. Halkın yönetime katılmak için, hele hele kurucu meselelerde söz sahibi olmak için daha çok çaba sarfetmesi gerekiyor.  Bildiğim kadarı ile bu ülkede halkın kapsamlı bir dönüşüm ve asli kurucu anayasa koyucu olarak sahneye son çıktığı zaman 1921 ve 1924′ler. O zamandan bu yana demokratik bir kurucu anayasa yapımı söz konusu olmamış.

Akademia: Tabii dünyada anayasa koyucu kurucu meclislerin örnekleri vardır, değil mi?

Politea: Olmaz mı? Bugün kurucu meclis kurumunu metni içinde düzenleyen anayasalar bile var. Yani yasama, yürütme ve yargının yanında bir de salt yepyeni anayasa yapmak üzere seçilebileceği öngörülen kurucu meclis müessesesi var. Hatta hatta bazı anayasalarda, seçmenlerin mesela % 15’inin veya % 20’sinin doğrudan doğruya kurucu meclis girişimi yapmasına imkan veren düzenlemeler var.

Akademia: Nasıl işliyor bu girişim?

Politea: Seçmenlerin mesela % 15’inin imzası toplanarak, “yeni bir kurucu meclis seçerek yeni bir anayasa yapalım mı yapmayalım mı” diye halkoylamasına önayak olabilme hakkı tanınmış. Ama o sistemler, ileri demokratik ve doğrudan başka araçlar da öngörmüşlerdir. Mesela seçmenlerin yeterince imza toplaması durumunda bir milletvekilinin, aynı biçimde “geri çağrılması”na önayak olmak üzere de girişim imkanı kabul edilmiştir. Yani, halka dört yılda, beş yılda bir seçeceğini seçmesi sonra da geri çekilmesi telkinlerinin ötesinde, meclisinin inayetini beklemek zorunda olmadan doğrudan girişim imkanı tanınmıştır. T

Akademia: Politea.

Politea: Efendim Akademia.

Akademia: Dikkat ettim de bazen millet diyoruz, bazen halk. Neden böyle yapıyor olabiliriz?

Politea: Sorunun can alıcı önemli bir boyutu da bu işte. Hani Anayasalar gelecek kuşakları haddinden fazla bağlayamasın ama yasama organları için de hem adil hem ölçülü bir sınır oluşturabilsinler diye ima etmiştin ya.

Akademia: Evet.

Politea: İşte halkın kurucu meclisi diye anlattığım uygulamalar, bu yolda gelecek kuşakları artık serbest bırakmanın gerektiği dönüşüm süreçlerinde, milletin, halka dönüşmesinin de aracıdır.

Akademia: Nasıl?

Politea: Milli egemenliğin klasik anlayışına göre, milli egemenlikle temsili rejim arasında bir ilişki bulunur. Egemenliğin, belli bir zamanda belli bir ülkede yaşayan insanların toplamı anlamındaki ‘halk’ kavramından farklı olarak, geçmişi ve geleceği de içine alan bir millet ‘tüzel kişiliği’ne ait olduğu kabul edilecek olursa; milletin, bu egemenliğini, doğrudan doğruya kullanamayacağı ancak seçilmiş organları aracılığıyla kullanabileceği düşünülebilir. Bu durum, doğrudan doğruya veya yarı doğrudan doğruya demokrasiden farklı olarak, temsili rejimi zorunlu kılar görünmektedir. Fakat çağcıl demokratik gelişmeler sonucunda, millet ve halk kavramları arasındaki ayrım önemini yitirmiştir. Milli egemenlik ile temsili rejim arasındaki ilişki de zayıflamıştır. Milli egemenlik ilkesini kabul eden bir çok  demokraside, halkoylaması gibi yarı doğrudan doğruya demokrasi araçları da kullanılmaya başlamıştır… Hele hele kurucu meclis uygulamaları; statik, soyut ve tarihsel bir millet kavramından ziyade değişken ve yaşayan halk kavramını tercih ederek bir anayasanın gelecek kuşakları, haddinden fazla süre bağlamasının önünü alır. Bu bir anlamda yaşayan anayasa” düşüncesinin hayata geçirilmesidir.

Akademia: O zaman diyorsun ki yani, özellikle anayasa değişikliği açısından; güncel, yaşayan ve şekli bir toplumsal beraberliği anlatan halk kavramı ile daha tarihsel, statik ve maddi bir beraberliği anlatan millet kavramları arasında halk lehine yapılmış seçim, doğrudan veya yarı doğrudan demokratik araçların da ihmal edilmemesini sağlamıştır.

Politea: Evet Akademia, dönüşüm dönemlerinde, anayasal dönüşüm gereksinimi kendisini son derece ciddi olarak hissettirdiğinde tarihsel millet bize şunu veya bunu dikte etti demeden; yaşayan halkın, millet olarak beraber yaşamaklığını yeni uzlaşılarla ve nikah tazelercesine tescil etmesi lazım. Sen bunu lafı dolandırmadan anlatırsın.

Akademia: Akademinin işinin tersi olduğu sanılır oysa… Yani diyorsun ki halkın kurucu meclisi, dönüşüm dönemlerinde yeni bir toplumsal sözleşme yapılabilmesi için barışçı bir fırsattır. Seçim siyasetine özgülenmiş ve ne kadar soyut yasamasal kalırsa kalsın yine de günlük meselelerle meşgul olan parlamentolar buna müsait olmayabilir. Herşeyden önce, anayasal dönüşümü gerçekleştirebilecek ölçüde meşru çoğunluklarla işlemiyor olabilirler. Oysa kurucu meclis, sırf anayasa yapacak, sonra da dağılacak temsilcilerden oluşurlar. Bunların, bir sonraki seçimleri kazanma veya kaybetme kaygıları yoktur ve kafalarındaki anayasal sorularla gelirler kurucu meclislerine.  Ve en önemlisi; ülkede kadın, erkek; solcu, sağcı; Kürt, Türk; Alevi, Sünni; eşcinsel heteroseksüel, vejeteryen etobur; sivil, bürokrat ve benzeri her türlü kesimin yurttaş temsilcilerinden oluşur. Sonuçta ortaya koyan yeni anayasa metni, belki şüphesiz yine memlekette egemen siyasal çoğunluğun eğilimlerini yansıtacaktır ama asla muhalefeti gözetmeme, uzlaşmama yanılgısına düşmeyecektir. Muhalefet de asla uzlaşmadan kaçınır bir görüntü sergileyemeyecektir çünkü onları seçen halk, onlardan “yepyeni bir anayasa” beklemektedir.

Politea: Şimdi lafı biraz uzattın ama evet öyle.

Akademia: Peki kurucu meclis, anayasanın içeriğini belirlemek bakımından sınırsız yetkilerle mi donatılacak?

Politea: Temel  ve özgürlüklerle demokratik yönetim usulü, tek sınırlarıdır.

Akademia: Peki bir sonraki anayasal reform hangi konularla ilgili olmalı sizce?

Politea: Benim tahminim, sizin daha önce yazdığınız bir yazıdan hareket ediyor izninizle. Bundan bir yıldan fazla bir süre önce yazdığınız bir yazınızda şöyle demişsiniz (Bağlantı):

Cumhuriyetin çalkantılı anayasal tarihini  göz önünde bulunduran ciddi bir anayasal reform, siyasal ayrılıkların ideal-kavramsal-hareket noktaları olan bazı temel motifler üzerinde pek ince bir iş çıkarmalı ve temel motiflerin birbirleri ile ilişkilerini  -halkın çeşitli kesimleri arasında varolan ayrılıkları keskinleştirici bir biçimde değil, birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir yöntemle örmelidir. Şüphesiz birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek, bir zümrenin başka bir zümre üzerinde gayrimeşru hakimiyeti pahasına birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek değildir. Birlikte yaşanacak ise mutlaka demokratik ve özgürlükçü olarak birlikte yaşanacaktır. [Peki gerçek bir] Demokratik Açılımın Ana Tartışma Motifleri veya İdeal Kavramlar[ı Nedir?]

Demokratik açılımın ideal kavramsal tartışma noktaları, yani ince iş gerektiren dört ana motif şunlardır ve bu motiflere nasıl yaklaşılacağı konusunda da, doğallıkla dört tane ciddi soru kümesi bulunmaktadır:

1) Üniter Devlet İlkesi (Nasıl bir üniter devlet? Nasıl bir millet tanımı? Ayrıca devletin ‘ülke’, ‘insan topluluğu’ ve ‘bir siyasal ve hukuksal teşkilât’ unsurları arasındaki etkileşim nasıl kurgulanmalı?)

2) Demokrasi İlkesi (Ne tür bir demokrasi? Demokrasinin uygulama alanı bulacağı siyasal birim (”polity”) meselesi nasıl çözülmeli? Ülkesel düzeyde demokrasi ile yerel ya da bölgesel demokrasinin isterleri nasıl bağdaştırılmalı?)

3) Anayasallık ve Bununla Bağlantılı Olan Hukukun Üstünlüğü İlkesi (Hukukun, demokratik çoğunluğun önünü tıkaması, demokratik çoğunlukların da  anayasal hukuksal istikrarı sarsması tehlikesinin önü nasıl alınmalı?)

4) Temel Haklara, Azınlık Haklarına ve Kültürel Haklara Saygı İlkesi (Temel hakların, demokratik çoğunluklar karşısındaki güvencesi nasıl sağlanmalı? Yargı erkinin bağımsız olması ama sorumsuz olmaması nasıl sağlanmalı? Ve kültürel haklara saygı ile üniter devleti ilkesini nasıl bağdaştırmalı?)

Yukarıda sayılan motiflerin, her durumda birbirlerini ‘içeriye buyur’ ettikleri düşünülemeyeceği gibi, mutlaka çatışmaları da gerekmez. Bunları birbirleriyle çatıştırmak da uzlaştırmak da siyasetin elindedir. Anayasa siyaseti yapanların, günlük ve güncel meselelerin ötesine geçmeleri gerektiği açıktır. Anayasa siyasetinin; milletin tanımını, milletin devlet olarak teşkilatlanmasını, demokrasinin kurumsal ve bireysel  anlamını, milleti oluşturan bireylerin veya farklı kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini ilgilendiren son derece önemli ve uzun vadeli sonuçlar doğuran bir etkinlik olduğu kavranmalıdır.

Peki Ya Ekonomik Haklar?

Sürekli tartışılan siyasal hak ve özgürlükler ile temel hak ve özgürlükler ya da kültürel haklar konusu şimdilik bir yana, yeni demokrat Türk anayasasından; salt seçme ve seçilmenin biçimsel koşullarında eşitlik değil, maddi koşullarında da eşitlik, yani doğru dürüst bir ekonomik hak ve özgürlükler rejimi kurması da  beklenmelidir. Herkes laiklik, Kürt sorunu vb. yüksek meseleleri konuşmakta çok haklıdır. Ama nedense daha az konuşulan başka bir mesele de var: 1982 Anayasası, bırakınız  etsinler eylesinler düzenine çerçeve olmak için de çıkarılmıştı. Aslında milletin salt siyasal hak ve özgürlüklerini ya da temel hak ve özgürlüklerini değil, en başta ekonomik hak ve özgürlüklerini, çalışma düzenini de cendereye sokmak ve bu yolla Türkiye’de otoriter-siyasal ama liberal-ekonomik bir düzeni yerleştirmek ve bu yolla güya bireysel teşebbüsü güçlendirip ekonomiyi büyütmek, dışa açmak, ekonomik girişimciye rekabet gücü sağlamak için de çıkarılmıştı. Ekonomist değilim ama geçen yirmiyedi sene içinde yeterince bırakınız etsinlerci ekonomi politikalarının uygulanmış olmasına karşın Türkiye’de gene de bir girişim kapasitesizliğinin ve  ekonomik aczin, sıkışmanın bulunduğunu, Türkiye’nin en bürokratik devletler sıralamasında neredeyse ilk ona girdiğini, sırtını ithale veya ithal ikamesine dayamacılığın ve araştırma-geliştirme çalışmalarının güdüklüğünün ayyuka çıktığını biliyorum. Yapılan büyük çaplı teknoloji transferlerinin, içeride sadece tüketmeyi kamçıladığını ama transfer edilen teknolojiyi  dağıtıp  kurcalayarak öğrendikten sonra üstünde yaratıcı değişiklikler yapılmasını kamçılamadığını da biliyorum. Öte yandan ithal eden veya lisans altında  üreten veya joint venture ile yabancı ile işbirliği yapan yerli  girişimci; teknolojik bilgi kazanımını yeterince sağlayamamıştır. Bir yanda siyasal olarak sıkışmış genç Türk, öte yanda ekonomik girişim olanaksızlıkları bakımından da sıkışmıştır. Yurtdışına göçmeyen yetenekli gençlerin çoğu, girişimci ve buluşçuluk yerine büyük holdinglerde veya daha da iyisi devlet büroksasinde bir yere gelmeyi seçmektedir. Küçük ve orta ölçekli işletme kredi olanakları ve yatırım finansmanı enstrümanları hala son derece sınırlıdır.  Büyük holdinglerin hastane, okul, kreş yaptırması soylu bir çabadır da, bunların çoğu (belki de kendi ithal ürünlerine rakip olacak yenilik ve buluşlar olmasın diye) araştırma ve geliştirmeyi desteklememektedir. Eğitim, yaratıcılığı değil, eyyamcılığı kamçılamaktadır.  Üniversite ile sanayi işbirliği pek azdır.

Düşünün, dünyanın hangi demokratik düzeninde ordu, Türkiye’deki  kadar teknoloji ithali ve/veya üretilmesine ihtiyaç duymuştur da bir gün bir gün ordunun içinde gerçekleştirilmiş bir yeni buluş, geniş toplumsal kesimlere sızmamıştır? Bu anormal bir durumdur. İsrail, ordusunun teknoloji transferlerini, sivil girişimci sermayeye çevirebilmiştir; Hindistan teknolojiyi ithal ettikten sonra içini kurcalayıp yeniden üretebilmiştir de neden Türkiye bunu yapmamakta ısrar etmiştir? Yapmamış mıdır? Yapamamış mıdır? Ve her iki olasılık için neden?

Uzatmayacağım, bunun olası nedenlerini Arnold Reisman Ph.D., PE. “Why has Turkey spawned so few high-tech startup firms? Or, why is Turkey so dependent on technologic innovations created outside its borders?” adlı makalesinde çarpıcı biçime açıklamış. Internette arayıp bulmak kolay.

Öte yanda işçiler, memurlar, köylüler vb. çalışan kesimler açısından sosyal adalet meselesi sürmektedir. Bırakınız etsinler eylesinler yolunda yapılan anayasanın yürürlüğe girmesinden bu yana neredeyse otuz yıl olmuştur ama nedense yeterince edilmemiş, eylenilmemiş gibi ekonomik hak ve özgürlükler, çalışma güvencesi, sosyal adalet daraldıkça daralmaya devam etmektedir (Ben buna Tuzla sorunu adını takmakta sakınca görmüyorum). Bunun şu ya da bu siyasal iktidarla ilgili bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bu, Türkiye’deki hantal ekonomik yapılanmadan, devletten geçinmecilikten ve devletin de bir zümreyi  “nedense” (!) kendi üstünden geçindirmekte ısrar etmesinden kaynaklanmıştır ve demokratik açılımın en önemli meselelerinden biri de bu yapılanmadan kurtulmak olmalıdır. Burada neden siyasal iktidarlar demedim de devlet dedim? Cumhuriyetin demokrasi tecrübesinin başından beri her gelen giden aynı şekilde davranıyor ise artık mesele siyasal iktidar değil, devlet meselesi olmuştur da ondan.

Politea: Akademia, haklıydınız bence. Bir ekonomik sistem tercihi olarak ”bırakınız yapsınlar”a diyeceğimiz belki de sınırlı ama ”bırakınız yanlış yapsınlar” diye bir anlayış olmamalı. Yukarıda saydığınız dört temel motif üzerine iyi iş çıkarma gereği hala baki bir soru olarak kalacak ve bu referandumdan sonra daha da güncel olacak.

Akademia: Bu referandumdan sonra 1982 Anayasasının toptan değiştirilebileceğine olan inancımızı korumalıyız şu halde.

Politea: Evet! O inancı korumak gerek. Ama süreç, çok sancılı olacak gibime geliyor.  Bir noktayı açıklığa kavuşturalım: Daha sonra cici mi cici bir yeni anayasa yapılacak diye hayallere kapılanlara: Şili’de 11 Eylül 1980 tarihli plebisitle kabul edilen, diktatör Pinochet Anayasası, 1989, 1991, 1994, 1997, 1999, 2000, 2001, 2003 ve 2005, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında değişiklikler görmüş olarak hala yürürlüktedir. 1982 Anayasasının güçlü cumhurbaşkanı modeli ve anayasayı değiştirme usulü (ülkenizdeki 175. madde)  ‘dost ve kardeş’ Pinochet sisteminden alınmadır. Türkiye’de 1982 Anayasasının tümden değiştirilmesi için kanımca çok iyimser tahminle en az iki, orta iyimser tahminle beş, kötümser tahminle on yıl vardır ve o süreci başlatacak olanlar da büyük bir ihtimalle Türkiyeli Kürtler olacaktır (Anayasa Kehanetleri 1 diyeyim buna).-))

Akademia: Geçici 15. maddenin kaldırılması, suçun izlerini silmektir, suçun peşine düşmek değil mi diyorsunuz?

Politea: Yoo, öyle kesin yargılardan kaçınmalıyız. Çağlardan çağlara akıyorum, bir coğrafyadan diğerine akıyorum ve halkın, demokrasiye ve temel haklara dayanan bir anayasa yapması işinin hala ne kadar da çetrefilli olduğunu görüyorum. Belki de bunun nedeni, birarada millet çatısı altında yaşayan halkın ‘millet’lik niteliğini seçimle kazanmamış olmaları.-)) Ne dersiniz?

Akademia: Ha, ha. Çok şakacısınız. Evet. Millet, seçiyor ama ’seçilmiyor’ tabii…

-Bitti-

Sitedeki yazılardan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na uygun olarak kısa alıntılar yapılabilir. Herhangi bir yazıdan alıntı yapmak için, boşluklar ilgili yazı başlığı ve yazarının adı ile doldurularak, alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:

“…….” başlıklı yazının tüm hakları yazarı “….” ya aittir ve yazı, yazarı tarafından Edebiyat ve Hukuk Sitesi (http://www.edebiyatvehukuk.org) kütüphanesinde yayınlanmıştır.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 80 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

“12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi, Hayırcı, Boykotçu ve Onları Karşılaştıran Mantık:-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog” İçin 1 Yorum

Geriİzlenimler

  1. Referandum Yolunda Tartışmalar IV: Sokratik Yolun Sonunda…
Telif © 2012 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir