20 Şubat 2009 tarihinde Hukukçular Derneği ve Ticaret Üniversitesi’nin Ortaklaşa Düzenlediği Yargı Reformu Sempozyumu’na Sunduğum Tebliğin Genişletilmiş Metni
- 28/02/2010
- EDEBİYAT VE HUKUK, Güncel Tartışmalar, Hukukta Edebiyat, Hukukçu Yetiştirmek
- 1,162 Kişi Okudu
- Henüz Yorum Yok
2o Şubat 2010 tarihinde İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde geniş bir izleyici ve katılımcı topluluğu karşısında, çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi de kendimize batırmayı ihmal etmediğimiz, etken tartışmalı bir gün geçirdik. Beni bu konferansa davet eden Hukukçular Derneği ve Ticaret Üniversitesi’ne teşekkür ederek, konferans sunumumun yazılı metnini burada yayınlamayı uygun görüyorum. Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Kamil Uğur Yaralı (yanda açılış konuşması fotoğrafıyla yer alıyor) ve Avukat Ahmet Akçan’a da konferansın başından sonuna her türlü özen içinde büyük bir özveri ve konukseverlik gösterdikleri için ayrıca teşekkür ediyorum. Konferans boyunca çok değerli meslektaşlarla tanışma ve yeniden karşılaşma fırsatı da bulduk. Almanya’dan okuldaşım sevgili akademisyen yargıç Osman Can, Avukat Kamil Uğur Yaralı, Avukat Abdullah Arar ve Avukat Yasin Şamlı ile ruhanilikten insaniliğe, bireysel arayışlardan toplumsallığa saatlerce en derin meselelere, en samimi, en açık fikirli bir şekilde girdiğimiz özel sokratik sohbetimizi hiç unutmayacağım. Başka dostlarla da karşılaştık, birlikte olduk, uzun uzun konuştuk. Velhasıl bu İstanbul seyahati ‘edebiyat ve hukuk’a çok iyi geldi:
Tartışma Konumuz: Hukukta Ne Amaçla, Nasıl, Ne Öğretmeli?
Giriş
Ne yazık ki tebliğim zaman zaman çok sayıda me’li ve çok sayıda ma’lı tümceden oluşacak. Gönül başka türlü isterdi ama Türkiye hukuk fakültelerindeki öğrenim formasyonu ile ders programlarının yetersizliği ve eksikliğinden şikayetimiz çok. Avukat, savcı ve yargıçların mesleki bilgi eksikliklerinden de şikayet ederiz. Özellikle 80’li yılların başından beri sürekli yapılan bir eleştiri de yasa koyucunun yasa yapma ve norm koyma teknik ve usullerinden nasibini almadığına yöneliktir. Öte yandan Türkiye’de eğitim sorunu salt hukuk mesleği ile ilgili olarak dile getirilmiyor. Memlekette icra edilen her meslek, her iş açısından duyuyoruz aynı yakınmaları. Malpraktis olayları arttıkça hekimlerin eğitim eksikliği vurgulanıyor. Daha genel bağlamda ilk öğretimin sorunları var. Çerçeve genişledikçe okullaşma oranına, kadınların eğitim sorunlarına, bölgesel eşitsizliklere kadar uzanıyor yakınmalar. Trafik kazaları arttıkça sorumluluk aradığımız ilk noktalardan biri şoförlerin eğitimi. Ya çare? Ehliyet almanın zorlaştırılması istek ve dilekleri. İster istemez ehliyet meselesine geliverdim. Peki neden? Çünkü öyle işler ve iştigaller var ki çaplı bir öğrenim süreciyle desteklenmiş yetkin bir mesleki davranış ve tavır eğitimine sahip olmayanlar tarafından yürütülmemeli ve o meslekleri icra edenlerin söz konusu öğrenim ve eğitime sahip olduklarını gösteren ehliyetleri olmalı. Ehliyet verenlerin ehliyetleri yani öğretici ve eğiticilerin ehliyeti de ayrı mesele. Bir meslek sahibinin mesleki donanıma sahip olduğunu ispata yarayan bir dizi belge var. En başta geleni diploma. Bir anlamda ehliyet belgesi. Ama ehliyetin belge olarak işlevi ve kağıt üzerindeki değeri ile belge sahibinin gerçek donanımı zaman zaman birbirine uygun düşmeyebiliyor. Ve kanımca bu uyumsuzluk Türkiye’de hukuk öğreniminin ve mesleki davranış ve tavır eğitiminin yetkinleştirilmesi yolunda aşılması gereken en önemli engellerden biri haline geldi. Tebliğimde hukukçular açısından bu sorunu aşma yolları olduğunu vurgulayacak ve bu yollar içinde en önemlilerinden birinin çaplı bir hukuk öğreniminin ardından sürmesi gereken sürekli öğrenim olanaklarının geliştirilmesi ve kurumsallaşmasının sağlanması ile sürekli öğrenim motivasyonunun yaratılması anlayışı olduğunu savunacağım. Ama sürekli öğrenim anlayışının dayandığı en temel sütunlardan birinin de mesleki davranış ve tavır eğitimi, yani deontoloji ve etik olduğunu da vurgulamadan geçmeyeceğim.
Önceleri yüksek öğrenimde okulsuzluk sorunundan, her yerde üniversite olmadığından söz edilirken bugün sorunumuzun ekseni kaymış görünüyor. Yakın gelecekte Türkiye’de de yeterince üniversite açılmış olacak, yeterince hukuk fakültesi de. Peki öğrenim ve eğitim sorunumuz kalkacak mı? Şüpheli. Neden? Hukuk öğreniminin gelişimini tarihsel olarak araştırma olanağına sahip olanlar belki daha iyi bilirler ama sezgilerim bana bu işte bir terslik olduğunu söylüyor. Öğrenim merkezlerinin sayısı arttı, öğretici sayısı da, iletişim olanakları yaygınlaştı, bilgi kaynakları eskisine oranla daha zengin ve ulaşılabilir görünüyor, meslektaşlar arasında görüş alışverişi teknolojik araçlar sayesinde çok kolaylaştı, süreli yayınlar, mesleki dergiler toplantılar, konferanslar artıkça artıyor. Son Osmanlıdan başlayarak Cumhuriyet dönemi boyunca yurtdışına bilgi ve görgülerini arttırmaya gönderilenler gidip gidip geldiler. Öyleyse neden hala Türkiye’de hukukçunun donanım sorunları olduğundan söz ediyoruz? Türkiye büyük bir gelişim ve değişim içinde ve iyi şeyler olacak diyenler de var; durum çağcıl dünyaya yakışmayacak kadar fena diyenler de var çünkü. Bu sorunun yanıtı tebliğimin tümünden çıkacağı için ayrıntıları tartışmalar kısmına bırakmak daha iyi belki.
Peki ama hukukçunun donanım sorunu olduğunu da nereden çıkarıyoruz? Sözü fazla uzatmadan tebliğimin bu giriş bölümünün sonunda gelecek bölümlerinin neler olacağını özetleyeyim ve asıl meselelere ve tartışmalara gireyim.
Donanım Sorununu da Nereden Çıkarıyoruz?
İlk olarak Türkiye’de hukukçunun donanım sorununu nerelerden çıkardığımı kısa başlıklar halinde özetleyeceğim. Takip eden bölümde bu soruna Türkiye’nin tüm meselelerini veya en başta ilköğretimin meselelerini çözmek zorunda kalmadan da bazı çareler aranabileceğini ve bu çarelerin hukuk öğrenimi açısından neler olabileceğini aktarmaya çalışacağım. Son olarak da bir dizi karşılaştırmalı not düşerek konuşmamı tamamlayacağım.
Türkiye’de hukukçunun donanımını neden mesele ediyorum?
Savunma Hakkından Yararlanma
Mesele ediyorum çünkü avukat olarak çeşitli dairelerde, yazışma ve duruşmalarda savunma hakkını ve yasal düzenin istenirse keşfedilecek olanaklarını doyasıya kullanan meslektaşlarımın sayılarının görece az olduğunu görüyorum. Bunun nedeni şu veya icra müdürü ile veya hakimle iyi geçinme ve sınırları zorlamama taktiğinin ötesinde bir donanım yetersizliği olabileceğine dair ciddi şüphelerim var.
Kararların Gerekçeliliği
Mesele ediyorum çünkü hakimlerin kaleme aldığı kararlarda sıklıkla bir dizi yazım yanlışı bir tarafa (hadi onları katipler yazıyor ve hakimin düzeltmeye hali vakti olmuyor diyelim) mantıksal akıl yürütme, fikir teselsülü, analitik ve sistematik düşünme, özetle kararı tam anlamıyla gerekçelendirmede sorunlar görüyorum. Gerekçelendirmenin hukuk devleti ilkesine sıkı sıkıya bağlılığını hepimiz biliyoruz. Gerekçelendirmenin üç önemli işlevi olduğunu da biliyoruz. Birincisi tarafları muhatap almak ve deyim yerinde ise taraf yerine koymak ve hak ve yükümlülüklerini daha iyi öğrendikleri için artık karardan sonra birbirlerine düşman olmayı sürdürmelerini önlemek. İkincisi kararın teknik olarak üst mahkeme ve daha genel olarak meslekten olan herkesçe denetlenebilmesi ve sorgulanması imkanını sağlamak. Üçüncüsü ise hukukumuzda basitçe canım o kadar da önemli değil deyip geçilemeyecek bir işlev. Yani belirli alanlarda istikrarlı bir içtihat, hatta içtihatlar sistemi yaratarak genel olarak hakimin yarattığı ve yaratabileceği hukukun toplumun geniş kesimlerince en azından teorik olarak bilinebilmesi ve anlaşılabilmesi imkanını sağlamak. Herkes kanunları biliyor mu? Kararları da bilmesinler ne olur diyemeyiz. Bilinmezlik ve öngörülmezlik yani keyfilik başka, bilinemezlik veya öngörülemezlik başka. Yargıç hukuku da yasa hukuku kadar olmasa da belli ölçüde öngörülebilir, en azından, istenirse ve çaba gösterilirse öğrenilebilir olmalı. Yargılamanın salt gerekçelendirme kısmına dair verdiğim örnek yargılamanın yürütülmesinde yaşanan sorunların neler olduğuna bir işaret, yani buzdağının tepesi. Yapmadıklarımız, başka yapmadıklarımızın garantisi gibi bir durumla karşı karşıyayız ve yaşanan tüm sorunların salt iş yükü veya dosya sayısı veyahut şu ya da bu hukuk siyaseti tercihleri ile açıklanamayacağını ve önemli bir kısmının nedeninin donanım ve motivasyon eksiklikleri ile ilgisi olduğunu düşünüyorum.
İşte Bakın Erzurum Ercinzan Sorunu
Hafta başından beri gözlemlediğimiz Ercincan Erzurum meselesinde dahi çeşitli kurum ve kuruluşları temsil eden hukukçuların görüşlerini dinlemek ve çoğunlukla hiç anlamamak Türkiye’de ciddi bir formasyon meselesinin sürdüğüne işaret. Bu konuyla ilgili kısa bir parantez açmak istiyorum çünkü Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun tartışmalı kararından sonra açıklanan görüşlerin niteliği, kalitesi de hukukçu formasyonuna dair ciddi soru işaretleri yaratıyor. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki değerli meslektaş dışında konuya analitik, sistemik bir değerlendirme ile, mesleğe özgü akıl yürütme ile bakan ve siyasal fikirler veya bağlar ne olursa olsun tartışmaların kaynaklandığı asıl hukuki kaynağı gösterebilen pek az kimseye rastladım. Bir konuda belirli bir siyasal fikriniz olabilir, herkesin vardır ve bu doğaldır ama siyasal kökenli bir tartışmanın hukuksal boyutu üzerinde konuşuyorsanız, kanunlarla, kararlarla, ilke, kural ve uygulamalarla konuşmanız gerekir. Ve kanun ve uygulamalarla konuşurken işte efendim Anayasanın 144. maddesi veyahut şu veya bu maddesi deyip geçemezsiniz. Karmaşık meseleler, karmaşık analizler ve birden fazla ilkeyi hatta birbirine karşıt ilkeleri, birden fazla kanunu ve yasa maddelerini, hatta birbirine karşıt yasa maddelerini topluca ve belirli bir yorumsal araçlar sistemi altında değerlendirmeniz gerekir. Önceki kanun sonraki kanun, genel yasa özel yasa konusundaki kuramlar hakkında da fikir sahibi olmanız gerekir. Hukukçu olarak yazarken ve konuşurken hangi sistem hangi yorumsal araçlar altında çalıştığınızı, premise’lerinizin, öncüllerinizin neler olduğunu, ilk bakışta karşıt gibi görünen bir dizi mülahazayı nasıl bağdaştırdığınızı hissettirmeniz lazım. Konu ne? Konu Devlet Güvenlik Mahkemesi kaldırıldıktan sonra ortaya çıkan ve kamuoyunda özel yetkili mahkeme veya özel yetkili savcılık adı verilen uygulamalar. Sorunun asıl kaynağı Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldıktan sonra bazı suçlar için genel yargı yetkisine istisna getirilerek özel yargı yetkili mahkemeler ve özel yetkili savcılar görevlendirilmesine izin verilmiş olması. Bu özel yetkilendirmenin kaynağı Ceza Muhakemesi Kanununun 250. maddesi ve özellikle 251. maddenin 1. fıkrası. Bu konuda başka hangi yasalar var? Savcıların nasıl yargılanacağına dair usuller. Nerede yazıyor bu usuller? Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda. Başka? Hepsine hakim Anayasal ilkeler, bir yanda yargı bağımsızlığı ama beri yanda yargının tarafsızlığı. Şimdi CMK’nun 250. maddesi ile diyelim Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 89 ve devamı maddelerini karşı karşıya koyup da ortada her biri kendilerince haklı ve yetkili olarak yetkisiz kimseyle uğraşan yetkisiz kimseyle uğraşan yetkisiz kimseyle uğraşan yetkisiz kimseler bulmak işten değil. Internette hızlı sörf yapanlar şu ifadeyi çok iyi bilirler: Açılmaya çalışılan konum sonu gelmeyen bir yönlendirme döngüsüne girdi. İşte yasal düzende ve yargıç ve savcıların, hele hele DGM’ler kaldırıldıktan sonra ortaya konan sistem sayesinde veya yüzünden (artık hangi edatı seçeceğiniz size kalmış) öyle konumlar, öyle yetkiler var ki açılmaya ve kullanılmaya çalışılmaları sonu gelmeyen yönlendirme döngülerine giriyor. Neden? Çünkü yeni Ceza Muhakemesi Kanunu yapılmış ama Hakimler ve Savcılar Kanunu ile tam da uyumlulaştırılmadan yapılmış, yani Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda, Türkiye’de başlıbaşına mesele olan yorumsal etkinlik gelişmediği için açıkça yapılması gereken değişiklikler yapılmamış veya Hakimler ve Savcılar Kanunu da yepyeniden yapılmamış. Yapılmamış olması çok büyük bir sorun mu? Değil aslında. Kanunları açıp karşı karşıya koyup kavramları birbirlerinden ayırabilen hukukçu için değil. Mesela soruşturma ile kovuşturma ve yargılama; yakalama ile tutuklama, görev suçu ile kişisel suç ayrımını yapan için değil. Ama bir tek madde etrafında, mesela CMK’nın 251. maddesinin 1. fıkrasını bir tarafa bırakıp 250. maddesinin 3. maddesiyle fikir şekillendirmeye çalışan için zor. CMK ile HSK’yı birlikte değerlendirmeyen için de zor. Neden? Çünkü bir tek maddeyle sorun çözülmez. Çoğunlukla çözülmez. Bir tek ilkeyle de çözülmez. Hukuk devletinde ve özellikle az çok kuvvetler ayrılığı sistemine dayalı demokratik rejimlerde kabul edilen her Anayasal prensip birbiriyle uyumlu değildir. Mesela laiklik ilkesi din ve vicdan özgürlüğü ile çatışabilir yeri geldiğinde demokrasi prensibi bile hukuk devleti ilkesi ile çatışabilir, niye çatışmasın. Önemli olan çatışmaların barışçı ve demokratik mekanizmalarla dengelenmesi. Sonu gelmeyen yönlendirme döngülerinin içinde kaybolmamak ve tartışmalar konusunda siyasal görüşün ötesinde bir hukuksal görüşe sahip olmak sadece ve sadece hukuk formasyonu ve vicdanı meselesidir. Formasyon ve vicdan bir arada bulunursa en arzu edilir noktadayız demektir. Yok formasyon var vicdan yok veyahut vicdan var formasyon yok ise bu gibi meselelerle daha uzun bir süre uğraşacağız demektir, uğraşıyor ve toplumu da uğraştırıyoruz zaten.
Bu konuda ana hatları ile katıldığım görüş şurada bulunuyor: http://www.basin.adalet.gov.tr/aciklama/2010/erzurum16022010.html
İyice okuyun gelin sonra tartışalım ve tartışırken şu veya bu ‘adamlar’ veya ‘siyasal ekip’ten değil, hukukçu mantığına sahip bir kuramcı ve uygulamacı olarak görüş şekillendirmeye özen gösterelim.
Yasa Yapma ve Norm Koyma Sorunları
Türkiye’de Hukukçunun formasyonunu Mesele ediyorum çünkü mesela Devlet Memurları Kanunu’nu açıp okuyunca karman çorman bir metinden başka bir şey göremiyorum. Bunun nedeninin salt devlet memurlarının kanunu haddinden fazla karıştırıp iş düzenini bozmalarının önünü almak olduğu konusunda şüphelerim var. Mesele ediyorum çünkü örneğin Özel Hastaneler Yönetmeliği’nin veyahut Maden Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin ilgili özel hastanelerin veyahut örneğin işletmenin müdürleri tarafından kaleme alınıp normlaştırıldığını ve teknik norm koyma konusunda hukukçuların, her işi bilirkişiye bırakan bazı yargıçlar gibi her yönetmelik işini ilgili lobilerin temsilcilerine bıraktığını biliyorum. Bunun nedeninin salt şu veya bu ticari faaliyetin etkinliğinin haklı olarak desteklenmesi ve bırakınız rahat üretsinler, ülke kazansın bırakınız iş ve hizmet alanları açsınlar felsefesi olduğundan ciddi ölçüde şüphe ediyorum.
Öğrenim Kalitesinde Farklılık
Mesele ediyorum çünkü artık pek çok çaplı kuruluş ve şirket avukat arar iken belli başlı üniversitelerden mezun olanlara öncelik verdiğini açıklıyor. Eskiden mühendisler vb. meslekler açısından söz konusu olan durum şimdi hukuk mezunlarını da tehdit eder hale geldi. Mesele ediyorum çünkü yabancı yatırımcıya ve yabancıların Türkiye’de çalışma olanaklarının arttırılmasına hiç karşı olmasam da gönlüm memleketin büyük uluslararası davalarını ve hukuksal altyapı ve due dilligence projelerini salt yabancı yatırıcının değil Türkiye’nin hukukçularının da almasından yana.
Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunmasında Eksiklik
Mesele ediyorum çünkü temel ve özgürlükler rejiminin yeterince geliştirilememesinin nedeninin salt siyasal, sosyal ve kültürel nedenlere bağlı olmadığını, temel hak ve özgürlükler hukuku donanım eksikliklerine de bağlı bulunduğunu düşünüyorum. Yürürlükteki anayasanın, yirmi yedi yıldır, neden özgürlükçü demokratik olarak dönüştürülemediği sorusu üzerinde durmak ayrı bir tahlili gerektirir ama önce iğneyi hukuka batıralım. Çuvaldızın batırılacağı başka yerler de var tabii. Yargı, Türkiye’de demokrasi prensibini etkili bir biçimde benimseyen, temel hak ve özgürlükleri, anayasal sınırlar içinde mümkün olan en geniş ölçüde tanıyan teoriler ve yorum tekniklerini pek geliştirememiştir. Öte yandan insanların yaptıkları işleri öğrendiği bir gerçektir. Yani eğer örneğin iş mahkemeleri daha çok işçi lehine yorum yapıyor ise veyahut çocuk mahkemeleri çocukları koruyor ise mesela anayasa yargıcının da görev alanı genişletilerek dolaylı yoldan temel hak ve özgürlükler donanımı geliştirmesi sağlanabilir. Temel hak yargısının şimdiye kadar hep siyasal iktidar meseleleri ve kurucu meselelerle ilişkilendirilerek çözülmüş olmasının siyasal ve kültürel nedenlerinin dışında yapılan işin niteliğinden ve usulünden kaynaklanan nedenleri yok mudur? Şu veya bu siyasal partinin meclis grubunun veyahut cumhurbaşkanının açtığı bir davada bireysel hak kuramı geliştirmek kolay olmasa gerek. Soyut norm denetimi ise adı üstünde soyut normlar kadar soğuk bir iştir ve norma dayalı olarak uygulanan işlemlerin insan hakçalığı üzerine yeterince yoğunlaşamaz. Somut norm denetimi ise yine norm düzeyinde kalır ve bildiğimiz gibi tek işleri temel hak hukuk bekçiliği yapmak olmayan yerel yargıçlar da bu konuları Anayasa Mahkemesi’ne havale etmekte pek istekli değildirler. Mesela anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkı getirilse acaba anayasa yargıçlarımız temel hak ve özgürlükleri kurucu meselelerle ilişkilendirmeyi bırakırlar mı? Mümkündür ve tartışılmalı demekle yetiniyorum ve yeniden vurgulamak istiyorum. İnsanlar yaptıkları işi öğrenirler, yapmadıkları işi öğrenemezler. Şu halde yargı sisteminde donanım eksikliğinin telafi yollarından biri yargıcın adil yargılama işi, temel hak ve özgürlük işi çıkarmasına zemin oluşturacak kurum ve kuralları ihdas etmek.
Peki Toplumun veya Düzenin Hukukçudan Bekledikleri İle Hukukçunun Öğrenmesi Gerekenler Arasındaki Farklar Nedir?
Bu noktada mesele ediyorum çünkü’lü tümcelerime son vermek ve başka bir aşamaya geçmek istiyorum. O aşamada şu sorunun cevabını arayacağım: Mesele edilen bu konuların mesele olmaktan çıkarılması nasıl sağlanabilir? Yanıtı paralel olarak Türkiye’yi de kurtarmaya çalışmadan ve özel olarak kendi mesleğimizle ilgili olarak nasıl verebiliriz? Çünkü ayrıca Türkiye’nin eğitim ve öğrenim meselelerine girecek olur isek korkarım işin içinden çıkamayız. İçinden çıkamadığımız başka bir temel konu var ki o hukukçuların hem deontoloji eğitimini hem de öğrenim ve donanım motivasyonunu etkiliyor: Bilgi, deneyim, akıl, fikir, bir hukuk insanının, mesleki hayatında başarılı olması –diyelim iyi para kazanması için- veyahut şu veya bu biçimde etkili bir meslek insanı olması için gerekli midir? Bu sorunun örneğin Almanya’daki veyahut Amerika’daki, şu veya bu ‘gelişmiş’ ülkedeki cevabı, evet denebilir. Oraların başka sorunları var ve o sorunlar da önemli ama biz şimdi Türkiye’nin ve Türkiye hukukçusunun sorunlarından söz ediyoruz. Diyelim oralarda okulda başarılı olanlar, meslekte de başarılı olmaktadır. Peki Türkiye’de durum nedir? Yoksa adalet sistemindeki temel sorunlardan olumsuz etkilenenlerin başında, “junglevari işbitiricilikten çok” mesleki erdem ve becerileri kazanmış olanlar mı etkilenmektedir? Bu sorunun yanıtını vermeden öğrencilerimizi çalışkan ve etik ilkelere saygılı hukuk insanları olmaya teşvik edemeyiz. Toplum, mantıksallığa, matrisselliğe, modellemeciliğe, çalışkanlığa ve erdeme değil de başka özelliklere prim veriyorsa, hukukçu da, önünde sonunda o değerlere ya da değersizliklere göre hareket edecektir. Sağlık raporu, deprem sigortası, sarı ışıkta bekleme zorunluluğu, gayrimenkulün satış değeri kağıt üstünde ise, hukukçu da belgelerle ve dayanaklarla, bilimsel ve mantıksal çıkarsamalarla değil, pratik-uyumun aceleci aklıyla çalışacak, hukuk fakültelerinden mezun yeniler, ancak kuralsız-iş bitirebildikleri oranda “piyasayı” sevindireceklerdir……. Ama piyasa var piyasa var. Türkiye’nin ait olmak istediği daha iyi piyasaları tanıyoruz. Öyle ise o piyasalara göre Hukuk öğrenimi nasıl olmalı? Topluma rağmen hukukçu yetiştirmek zor iş, biliyoruz. Biliyoruz ama bir başka şey daha biliyoruz. İçinde yaşadığımız toplum çürümeyecek, kabuk değiştirecek, yenilecek ve daha demokrat, daha adil, daha hakça ve daha iyi bir yer olacaksa, o toplum içinde çeşitli işlerle iştigal edenler donanımlı ve deontolojik tavırlı insanlar olacaksa durum değişmeli ve değişiyor da zaten. Biz de bu değişimi kavrarken yapabileceklerimiz üzerinde kafa yormalıyız.
Neden Öğrenmeli, Nasıl Öğrenmeli, Ne Öğrenmeli?
Mesela şu üç soru üzerinde kafa yorabiliriz: Birincisi hukukta neden öğretmeli-öğrenmeli?İkincisi Nasıl öğretmeli-öğrenmeli ve üçüncüsü ne öğretmeli soruları.
Bu soruları tartışmaya girişmeden önce çağcıl dünyada hukukun gelişimi konusunda yapılan bazı gözlemlere değinmek istiyorum. Bu değişim ve dönüşüm her ülkede aynı düzeyde ve yoğunlukta gerçekleşmiyor ama günümüzün en temel hukuksal çekişme ve tartışmaları bu dönüşüm ekseni üzerindeki bu esaslı noktalar etrafında gerçekleşiyor.
Çağcıl Dünyada Değişip Dönüşen Hukuk ve Siyaset
Birincisi kamusal olanla özel olan ayrımının özellikle Hak Kuramcılığı ve Aktivizmi yoluyla ortadan kalkmaya başlaması. Bunun bir başka görünümü devletin işleri ile özel sektörün işlerinin iç içe girmesi. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama devletin el atması gereken işler azalırken el atması gereken güvenlik, sağlık, adalet vb. işlerde de adamakıllı el atmasına yönelik reformlar yapılıyor. İkincisi devlet egemenliğinin ve kamusal mülkiyetin zayıflaması, uluslararası sistemde karşılıklı bağımlılığın ve etkileşimin artışı. Egemenliğin özellikle uluslar arası ticaret bir yanda, insan hakları uygulamaları diğer yanda uluslarüstü kurum ve kuralların etkileşimi içinde şekillenmesi. Üçüncüsü temel hak ve özgürlüklerin anayasallaşması ve insan haklarının korunmasının devlet aygıtının nesnel meşruiyet zemini haline gelmesi, dördüncüsü uluslararası hukukun salt kodifikasyonun ötesinde kurumsal-hukuksallaşması, beşincisi kimlik siyasetinin ve grup hakları kuram ve eylemciliğinin güçlenmesi, altıncısı hukukun ekonomik analizlerinin yükselişi, yedincisi orantılılık ilkesi ve amaç araç ilişkilendirmesinin yoğunlaşması ve yorumsallığın ve göreceliliğin artışı ile birlikte ortak hukuka dayalı sistemlerinin kıta Avrupası sistemleri ile iç içe geçmeye başlaması.
Bu gelişmeler uluslararası ekonomi ve siyaset açısından Westfalya sistemi adı verilen otarşik ve dışa kapalı, korumacı devlet yapılanmalarından, yani tam bağımsızlık sistemlerinden, post Westfalya sistemi adı verilen birleşme ve serbesti sistemlerine, hatta soğuk savaşın bitimine de bağlanılagelmektedir. Öte yandan kapital uluslarüstü imkanlarla birleşip çoğalırken, hareketinin sınırları ortadan kalkarken ve özel hukukun yeknesaklaştırılması son hızıyla sürerken bireysel ve toplumsal yaşayış formları ayrışıyor, bireysel göç hareketleri sınırlı ve kamu hukuku özel hukuka göre çok daha yavaş yeknesaklaşıyor. Yine tüm bu gelişmelere paralel olarak büyük teoriler, grand teoriler yerlerini sektörel teorilere bırakıyor, tarih anlayışı tarih için tarih çalışmalarından bugün için tarih çalışmalarına kayıyor ve kültür ile doğa, ruh ile beden, nesnellik ve öznellik kamusal ve özel gibi bir dizi ikili ayrımın bulanıklaştığı post-modern felsefe ile yerküre üzerinde hala pre modern yaşayış ve törelerin bulunduğu bir sosyoloji karşısındayız ve şaşkınız. İyi midir kötü müdür bu gelişmeler bu tebliğin konusu değil ama gerçek bu ve sanırım 1989’ların dünyasından bugüne iyiden iyiye artarak sürüyor. Öyle olunca hukukçunun da içinde bulunduğu ortamın anlamı ve genel eğilimleri konusunda bilgi sahibi ve doğan yeni sorunlara hazırlıklı olması gerek. Bu gelişmelere yanıt verecek hukuk eğitimi nasıl olmalıdır. Gelelim buradan hareketle sözünü ettiğim üç soruya: Neden öğretmeli? Nasıl öğretmeli ve Ne öğretmeli sorularına.
Peki Bu Ortamda Neden öğretmeli, Nasıl öğretmeli ve Ne öğretmeli?
Hukuk Felsefesi Arşivi adlı dergide yayınlanmak üzere çevirdiğim Meksikalı akademisyen Imer Flores’in hukuk öğreniminde hukuk felsefesi için savaşım adlı makalesinde dile geldiği gibi neden öğretmeli-öğrenmeli sorusu, kolaylıkla, “ne için ve hangi amaç için” sorularına dönüştürülebilir. Bu soruya verilecek yanıt, Flores’in de dediği gibi “bir yanda hukuk uygulayıcılarını, öte yanda modern karmaşık küresel toplumumuzun gereksinim duyduğu hukuk kuramcılarını, yani profesörleri ve araştırmacıları eğitmek için” yanıtıdır. Ama hak, hukuk, adalet ve özgürlük arayışının da iş edinilmesi demek olarak hukuk mesleği, demokratik işlevleri, artan kamusal ve sosyal işlevleri, yani bir anlamda pro bono işlevleri nedeniyle de önemlidir. Kimi davada değerli çevre avukatı veya çevreci avukat meslektaşlarımla karşı karşıya gelmiş olmaktan hicap duymamın gerekip gerekmediğini bilmiyorum ama karşı tarafta da bulunsam Tanrıya böyle hak savunucularını bahşettiği için şükrettiğim çok olmuştur. Neden? Çünkü kararlı hak savunuculuğu ve özellikle toplu hak davaları, işletmelerin de kendilerini zaptu rapt altına alabilmelerinin ve etkinliklerini çevreye saygılı olarak yürütebilmelerini sağlamanın yoludur. Demek ki hukukta iki amaç için öğretmek ve öğrenmek gerek: Birincisi klasik hukuk uygulayıcı ve kuramcılarını yetiştirmek, örneğin iyi sözleşme avukatlarını veyahut dogmatik kuramcıyı yetiştirmek. Kavramlar içtihadının bir yanda menfaatler içtihadının öte yanda bulunduğu bir yorumsal sistemik zemin üzerinde ne zaman hangi yaklaşımı benimseyeceğine dair kafa yorabilecek hukukçular yetiştirmek. Bir dizi ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel vb. etkinlikler çerçevesinde hukukun işlevini veya hukuktan beklenen işlevi, hukuktan beklenen işlev ile hukukun işlevini bağdaştırarak yerine getirebilecek hukukçuların yetişmesine zemin hazırlamak. İkincisi ise, deyimimi affediniz, baş belası hukukçuların yani olan’da etkinlik gösteren değil olması gerekende etkinlik gösteren siyasal vb. aktivist hukukçuların da yetişebilmesine zemin hazırlamak. Çünkü eğitim etkinliği, yalnızca bilgi almakla değil, aynı zamanda formasyon ile ilgili olduğu için, geleceğin hukuk uygulayıcılarının ve kuramcılarının; bilgilerini, meslekleri ya da bilimleri ile ilgili problemleri çözmek yolunda analitik ve eleştirel olarak kullanmalarını sağlar. İşin içine analiz girince ardından eleştiri ve değiştirmeye çalışmanın gelmesine şaşmamalı.
Hukuk eğitim ve öğretiminde iki temel yön bulunmaktadır: 1) uygulamalı yön, hukuk mesleğinin hedeflerinin güncelleştirilmesine yönelmek ve ana amaç olarak ihtimal dahilinde gerçekleşmesi mümkün hedeflere yönelmek ve 2) en soyut erek olarak hukuk biliminin amaçlarının gerçekleştirilmesine ve kesinlik ile doğruluğa yönelen kuramsal yön. Bu çerçevede amacı, kuramsal uygulamacı ve uygulamacı kuramcıları yetiştirmek olarak özetleyebilirim sanırım. .
Bunun ötesinde, hukuk fakülteleri profesyonellik okulları oldukları, salt teknik okul olmadıkları için, kuramsal bilgiye de odaklanmaları gereklidir. Kanımca ne sadece bilimin, bilimsel ve kuramsal amaçlarına ne de sadece mesleğin uygulama amaçlarına odaklanabilirler. Fakülteler, diğer amaçları bir yana, uygulama ve kuramsal amaçları, özel ve genel hedefleri birleştirmek zorundadırlar. Bu anlamda, her iki konu arasındaki bağlantıyı sağlamak üzere örneğin hukuk felsefesini, çeşitli sosyal bilimlerin ana hatlarını, hatta edebiyat ve hukuk’u da öğretmek-öğrenmek gerekmektedir.
Üniversitelerin, bu arada şüphesiz hukuk fakültelerinin de uygulamalı-“bilim” yuvaları olması gerektiği görüşünü benimsemeyi sürdürüyorum. Bilimsel donanım ve türlü türlü hukuksal kuram ve yaklaşımları öğrenmek, geleceğin hukukçularına belli-başlı yasaların iç-teknik yapılarını körü körüne öğrenmekten çok daha fazla mesleki fayda sağlayacaktır. Çamaşır makinesi tamir ustalığı ya da kombi teknisyenliği ile makine mühendisliği arasındaki farktır bu. Yasalar ve yasaların iç-teknik yapıları değişebilir ama hukukçuluk, değişen yapıları belirli ilke ve yaklaşımlarla kavramayı gerektirir. Örneğin işte şimdi Devlet Güvenlik Mahkemeleri kalktı ve yerine özel yetkili mahkemeler veya savcılar geldi veya ceza kanunları değişti diye, avukatların, savcıların ve hakimlerin sıkıntıya düşmesi sorunu, ancak hukuk mühendisliği becerileri olan hukukçuları yetiştirmekle aşılabilir. Pek çok alanda yargıçların hala mülga ceza kanununu uyguladığını bilmek, örneğin artık 216. maddede yazılı halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçunda açık ve mevcut tehlike unsurunun gerekirse bilirkişi incelemesi gerektiren bir hal olmasına rağmen eski usul soyut tehlike analizleri ile yetinildiğini bilmek hoşumuza gitmeyebilir. Kanunlar değişirken yargıçlar neden değişmiyor sorusunun yanıtı çoğu zaman, atadan dededen doğan ve kısa sloganlarla ifade edilen ama içerikleri konusunda başlayan veya sürdürülen çağcıl tartışmaları takip etmeyen eksik formasyon yüzünden diye de yanıtlanabilir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, demokrasi, şu veya bu der iken neden bahsettiğini anlamamızı sağlamayan çok sayıda hukukçu var. Bir anlayış var: Şu veya bu konu ateşli bir biçimde tartışılırken dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şey bu veyahut dünyanın her yerinde bu böyle diye başlanıyor. Oysa tartıştığımız sorunların hemen hemen tamamında ne dünyanın hiçbir yerinde yok diyebiliyoruz ne dünyanın her yerinde var diyebiliyoruz. Hiçbir yerde olmayacak şey veya her yerde olan bir şey demek kolay çünkü eğer öyle ise belirli bir fikri savunmamıza onu gerekçelendirmemize gerek yok. E bir kurum, uygulama vb. konu dünyanın her yerinde varsa veya yoksa biz uzaydan gelmediğimize göre hemen onu kabul veya reddetmeliyiz. Ama bakınız eğer bir görüş dünyanın bazı yerlerinde geçerli, bazı yerlerinde geçerli değil ise o zaman fikrimizi gerekçelendirmemiz ve neden dünyanın burasında savunduğumuz gibi olmasını düşündüğümüzü daha etraflıca açıklamamız gerekir. Dünyanın her yerinde veya hiç bir yerinde tümleçleriyle başlayan cümleler kurmayan hukukçuyu yetiştirmek, öyle hukukçu olmak istiyoruz. İki örnek verelim: Önce Honduras’tan. Bakınız biz dünyadaki kurumlararası çekişmeyi sadece Türkiye’de yaşıyoruz sanır iken Honduras’ta da aynı şeyler olmuş, başka kurumlar arasında (yargı ile bir cephe oluşturan parlamento seçilmiş başkana karşı hareket etmiş. Bakınız yakın tarihte de Kanada’da da adalet bakanı bir yargıca telefon edip davanın durumunu sormuş. Bakınız işkenceyi yasallaştırmaya çalışan Bush idaresi ile Yüksek Mahkeme ABD’nde karşı karşıya gelmiş. Judicial activism, aktivist yargıçlık adı verilen sorun, yani yargıçların yerindelik denetimi yaparak seçilmiş idareleri iş göremez hale getirmesi dünyanın başka ülkelerinde de hep tartışılan bir sorundur. Bu gibi meselelerde hukukçu siyasal eğilimine göre belirli düşünceler ya da felsefi yaklaşımlar gösterebilir. Bu doğaldır, zaten hukuk egemen kurumsal yaklaşımları dile getirmenin aracıdır çoğu zaman. Ama aynı zamanda bir meslektir, bir sorun çözme tekniğidir, siyasal sorunların ötesine geçerek hak ve özgürlük savunuculuğu yapma sanatıdır. Şu halde bir dizi siyasal ikilem konusunda karar verme konumunda kalan hukukçu bunu en başta mesleki teknik ve uygulamalarla yapmak ve yürüttüğü aklın izleğini ve tanıtlanmasını göstermek zorundadır.
Uygulama bilgisi ve deneyim eksikliği ise, “göstermelik olmayan”, çaplı bir avukatlık ya da yargıçlık staj eğitimiyle tamamlanmalıdır fikrindeyim.
Hukuk fakültelerinde uygulamalı dersler verilmesin demiyorum. Aksine, hukuk fakültelerinde hem uygulamacıların da ders vermesine olanak verilmeli hem de kuramsal derslerin yanında uygulama dersleri ve klinik çalışmalar olmalı. Uygulama dersleri ve klinik çalışmalar olmalı, olmalı ama hukuk fakültesi; öğrencilerine, kurum ve kuralları öğretmenin yanında, hukuksal-denklem çözmek için gerekli kuramsal ve mantıksal-felsefi temeli verebilmeli; kurum ve kuralların, değişen koşullarda nasıl olması gerektiği üzerinde de kafa yorabilecek meslek insanları yaratabilmelidir. İyi bir mühendis, her zaman iyi bir mucit olmalıdır kanısındayım. Mühendislik bilgileri, çoğu zaman, somut projelerde ortaya çıkan bir dizi sorunun altedilmesi yolunda kullanılır. Olası sorunlar önceden tahmin edilemeyeceği için fakültelerde tek tek öğretilemez ama değişen sorunları çözebilmek yolunda temel bir yaklaşım becerisi geliştirmek, öğretilebilir. Aynı durum tıp öğrenimi için de geçerlidir kanısındayım. Ne kadar uygulamalı eğitim almışsanız alın, eğer tedavi protokollerinden sapmayı ya da bir yenilik yaratmayı gerektiren yeni bir sorunla karşılaşmışsanız, bu sorunu, ancak modellemeler yapabilmenizi sağlayan mesleki-kuramsal yetkinliğiniz sayesinde çözebilirsiniz. Teknisyenle meslek insanının farkı budur sanırım. Teknisyen, öğrendiği şeyi uygular. Meslek insanı ise yeni bir uygulama yapabilmek için ne öğrenmesi gerektiğini bilir. Öte yandan ayakları yere basan meseleler ve yeryüzeyi söz konusu olduğunda Newton fiziği bir mühendise yeter de artar bile. Max Planck’a veyahut Einstein’a varması beklenmek zorunda değildir.
Geçenlerde gazetelerde bir haber vardı. İncirlik üssünde görevli bir Amerikalı asker hanım, başka bir asker Amerika’lı ile evli imiş ama Adana’da yaşayan bir Türk gençten hamile kalmış. Genç çocuğun babası olduğunun belirlenmesini istiyormuş. Ne derece doğrudur bilmiyorum ama gazeteler hukuk insanlarının mütalasına göre Türk medeni hukukunun, evlilik içinde doğan çocuğun babasının tartışmalı olması durumunda, dava açacakların medeni kanun tarafından sayılmış olduğunu ve Amerikalı askerin çocuğunun babası Türk gencinin kendi babalığını ispata ve tanıtmaya yönelik hiçbir şey yapamayacağını söylemişler. Tamam ama çocuğun babalık davası açma hakkı var. Ve medeni kanunun başka hükümleri, yasal temsilcinin menfaatleri ile çatışan hallerde ilgililerin, çocuğa kayyım atanmasını talep edebilmesini öngörüyor ve kayyımın çocuğun bazı haklarını savunmak için dava açabilmesine izin veriyor. Peki o zaman bu gence hiç olmazsa doğumdan sonra çocuğa kayyım atanmasını ve kayyım üzerinden babalığın belirlenmesini isteyebileceği söylenemez miydi? Bu dolaylı çözüm tamamen yanlış veya zorlama olabilir ama akla gelebilmeli en başta. Söz konusu genç, müvekkilimiz olsa bir iki maddeye bakıp kestirip atacak mıyız yoksa kanunu eşeleyip uygulanırlığı tartışmalı da olsa kendimizce bazı icatlar mı yapacağız? Eşelemek, keşfetmek maden arar ve zenginleştirir gibi norm ve normlar konstellasyonu kurmak ve kurduğumuz teoriyi kabul ettirmeye çalışmayı öğretmek ve öğrenmek zorundayız. Yasa koyucunun hukuk düzeni içinde bıraktığı bilinçli ve bilinçsiz boşluklar üzerinde iz sürme yöntemlerimiz olması gerek. Kurduğumuz kuramları kabul ettirebilmek ayrı konu olsa da biz hak ve özgürlükler derken öte taraf devletin bekası veya zararlı unsurların ayıklanması demeyi sürdürse de bu çabalarımızı sürdürmek zorundayız.
Bir örnek daha: Türkiye koalisyonu ve istikrarsızlığı sevmiyor. Koalisyon hükümetlerinde mutlaka bir kriz çıkıyor o yüzden seçim barajını düşürmemeliyiz. Peki ama ya yapacağımız reformu bir de kurucu güven oyu kurumu ile destekler isek hem daha demokrat olmak hem de kriz tehlikelerine karşı önlem almak yolunda bir adım atmış olmaz mıyız? Yani bir değil birden fazla unsur içeren bir yapı, bir teori kurabilmeyi ve uygulamaya sokabilmeyi öğretmeli öğrenmeliyiz. İkili üçlü beşli unsurlarla ve değişkenlerle düşünebilecek hukukçu yetiştirmek öyle yetişmek zorundayız.
Nasıl Öğrenmeli?
İkinci soru Nasıl öğretmeli-öğrenmeli sorusu. Hukuk öğretimin geleneksel yöntemi, Kıta Avrupası ülkelerinde temel olarak ders verme sistemine dayanır. Bu sistem, bir konunun ya da bir dizi konunun dersliklerde hoca tarafından sunumu ve öğrenciler tarafından da edilgen olarak dinlenmesi biçimindedir. Öğrencinin ödevleri, okumak –ya da daha doğru bir ifade ile ders kitabını takip etmek, hocanın “parlak” sunumunun notlarını tutmaktan ibaretken; hocanın, öğrencinin sorularını yanıtlaması ve şüphelerini gidermesi yolunda –aslında görevi olması gereken- keyfine bağlı bir ayrıcalığı vardır. Geleneksel yöntemi eleştirirken, burada bilginin sadece profesöre mahsus olduğuna ve sonuçta öğretme ve öğrenme sürecinin gerçek bir diyalog değil, bir monolog olduğuna işaret sıklıkla işaret edilir. Buna ek olarak, hukuk fakültelerinin uygulamayı değil kuramı öğretmesi gerektiği yolunda da güçlü bir yanlış-inanış mevcuttur. Bu inanış, fakültelerin, deneyimi öğretemeyeceği, çünkü deneyimin yalnızca “gerçek” yaşamda öğrenildiği –ve öğrenilebileceği- yolundadır. Ama hem “kitaplardaki hukuku” hem de “yaşayan hukuku” öğretmek ve bunu monologla değil diyalog ve tartışmalarla, hatta polylogue ortamlar ve hiper metinsellik yaratarak öğrenmek ve öğretmek de önemlidir.
Ne Öğrenmeli?
Üçüncü Soru Ne öğretmeli-öğrenmeli sorusudur.
Bu sorunun yanıtı, yalnızca “olan” hukuku değil “olması gereken” hukuk konusunda akıl fikir yürütmeyi de öğretmemiz ve öğrenmemiz gereğidir. Bu anlamda, ‘olması lazım gelen” hukuku ya da “olabilir”, “olabilirdi”, “olmasına izin verilebilecek” hukuku, “olması muhtemel” ya da “olması kuvvetle tavsiye edilebilecek ya da zorunlu kılınabilecek”, hatta ‘olsaydı ne iyi olurdu’ hukuku da gözardı etmemeliyiz. Bir başka deyişle, hukuk öğretim ve öğrenimini, salt hukuksal formalizm ve pozitivizmle uyumlu biçimsel ve deskriptif açıdan yürürlükte olan pozitif hukuksal kurallara indirgemek ne olası ne de arzu edilir bir durumdur. Tam aksine, hukuku, en geniş kapsamında, onun içeriğine eleştirel yaklaşarak, değerlendirici ve normatif-preskriptif açıdan farklı seçenekleri ve geleneksel olmayan kavram açılımlarını ve –konstrüksiyonları– kullanarak öğretmeli ve öğrenmeliyiz. Karşılaştırmalı hukuk metod ve araçlarının bu çerçevede vurgulamak istiyorum.
Batı Kaynaklı Fazla İleri Giden Mantıksallığa Eleştiri
Bu bağlamda, özellikle G7’ler ülkelerinde, daha çok Kuzey Avrupa’da hukuk öğrenimi metoduna karşı yapılan temel bir eleştiriye de değinmeden geçmeyeyim. Bu eleştiri, fazla mekanik uygulama ve syllogizmin, tasımsal mantığın, analitik, tümdengelimci-tümevarımcı, biçimselliğine ve rasyonelliğine karşıdır. Örneğin Almanya’da özellikle kavramlar ve değerler içtihadı, tamamlayıcı olarak da menfaatler içtihadı yöntemleri karmaşık olarak öğretildiği için, öğretilecek her hukuksal konu-sorun için bir inceleme-denetleme şeması vardır. Bu şemanın uygulanması; olay örgüsünün; mantıksal bir düzlem üzerinde, hukuksal kural, kavram ve değerlerle ilişkilendirilmesi ve tüm unsurlarına indirgenerek çözümlenmesini gerektirir. Tanımlar önemlidir ve tanımsal-betimsel tartışmaları sınav kağıdına yansıtmayan (ya da yansıtsa bile sorulan olay örgüsüyle ilgili soyut şema içinde bulunsa da konuyla ilgisiz olan) bir konu üzerinde tartışan öğrenciden not kırılır. Yani sadece doğru yazmak değil, lüzumlu lüzumsuz laf etmemek de gerekir. Sorunu çözmekten ziyade, sorun-etmek de son derece önemlidir. Ben bu beceriye, olay-çözümsel-farkındalık adını vermekte bir sakınca görmüyorum. Çünkü nitelikli bir meslek insanı, sadece, kendisine sorun olarak takdim edilen sorunu çözen biri değildir, aynı zamanda, sorun olduğu düşünülmeyen alanlara da sondaj yapan, sorun-edilmemesi gerekiyor gibi görünen ama aslında sorun-edilmesi gerekli olan meselelere de parmak basan bir kimsedir. Bu sistemde tümevarımcı, düz veya ters tümdengelimci ve elemeci mantıksal araçlar topluca kullanılarak olay çözümü ama sadece olay çözümü eleştirilmektedir.
Az önce de işaret ettiğim gibi batıda hukuk eğitimi konusunda bu gibi “fazla mantıkçı” ve akılcı yaklaşımlar eleştirilmektedir. Eleştirilerin en temel noktası hocaların, olayları, norm içine altlanması kolay kalıplar ve imler sistemi içinde ve fazla şematik olarak sorduğu noktasındadır. Yani gerçek hayatta olayların bu şekilde meydana gelmediği, bu şekilde meydana gelmediği için de mantığın haddinden fazla kullanımının hakçalığı sarsacağı vurgulanmaktadır. Doğrudur bu vurgu oralar için ama mesela biz daha mantığa giremedik ki onun hukukta fazla kullanılmasını eleştirmeye başlayalım. Bizim önce mantıksal muhakeme yürütmeyi öğrenmemiz ve uygulamaya sokabilmemiz gerek.
Hukuk öğretimi-öğrenimi için genel olarak bütünsel-birleşik bir modelin benimsenmesi ve Bu anlamda 1) Kuramsal ve uygulamalı bilgi 2) Geleneksel yöntem –dersler olsun, kurpratikler olsun- ve –problem odaklı- geleneksel olmayan yöntemler 3) hukuksal formalizm ve pozitivizm ve alternatif diğer yaklaşımlar birarada kullanılmalısı taraftarıyım.
Hukuk Öğrenimi Sonrası Öğrenim (Sürekli Öğrenim) Gereği
Okulu bitirir bitirmez iş bitmemeli. Sürekli eğitim son derece önemli. Neden? Kanada’da yapılan ilginç bir araştırmadan örnek vereceğim. Ian Green adlı kamusal siyaset ve hukuk siyaseti uzmanı bir akademisyen Kanada’da yüksek yargıçların mültecilik başvuruları konusundaki kararlarını oldukça incelikli sayılabilecek içeriksel ve istatiki analize tabi tutmuş ve yüksek yargıçların muhafazakar eğilimli olanlarının sadece yüzde 14’ünün mülteci başvurularını sonuç olarak kabul ederken liberal eğilimli olan yargıçların yüzde 48’inin bu başvuruları kabul ettiğini yani mülteci başvurularının görüldüğü davalarda liberal yargıçların % 48’i muhafazakar yargıçların ise sadece %14’ünün mülteciler lehinde karar aldığını tespit etmiş ve kararlar arasındaki bu farkın salt hakimin muhafazakar ya da liberal olmasından kaynaklandığını saptamış. Kanada gibi aklı başında bir hukuk düzeninde bile bu fark son derece korkutucu. Korkutucu çünkü eğer yargıçlara siyasal koşullanmalardan, ön yargılardan kurtulup tamamıyla soyut olarak düşünme tavrı benimsetilmezse, hak ve özgürlükler konusundaki kararlar tamamen düştüğünüz hakime göre değişir demektir.
Hukuk öğrenimi sonrası öğrenim meselemiz var. Staj eğitimi meselemiz ve tüm hukuk uygulayıcılarının sürekli öğrenim olanaklarını yapılandırıp kurumsallaştırma gereği var. Bu ana kadar aktarmaya çalıştıklarımdan çıkan sonuç hukuk fakültelerinde hukuk aramanın ve bulmanın, yani öğrenmenin öğretilmesi gereğini öne çıkarıyor. Öğrenmeyi öğrendikten sonra öğrenmeye devam etmek şart. İşte o noktada örneğin staj eğitiminin bir bölümünü kamu kurumları veya sivil toplum örgütlerinde, şirketlerde, gazetelerde yapabilme imkanından yurtdışında da yapabilme imkanına kadar çeşitli düzenlemelerin getirilmesi gereği var. Sürekli eğitim merkezleri kurularak yargıçların buralara devam edebilmelerinin sağlanması gereği var. Ve baroların staj eğitimini gereği gibi düzenleyip düzenlemedikleri sorgulanmalı. Neden avukat adaylarına sadece bir yıl staj eğitimi verilirken yargıç adaylarına iki yıl eğitim verildiği ve bu ilkenin savunma aleyhine olarak, eğitimde silahların eşitsizliği meselesi yaratıp yaratmadığı sorgulanmalı. Her zaman siyasal düşünüyoruz. Barolar sınırlı parasal olanaklarla yürüttüğü staj eğitiminde Adalet Bakanlığı’ndan destek alsa mesela veya üniversite, baro, bakanlıklar vb. kurum ve kuruluşlarca kurulan büyük bütçeli kurumlar hem yargıç adaylarını hem de avukat adaylarını bir arada ve eşit olarak eğitse dünyanın sonu mu gelir? Şu veya bu bakanlık bizim bakanlığımız. Siyasal kurumlardan neden bu kadar korkuyoruz? Öte yandan siyasal kurumlar da denetlenmekten neden bu kadar korkuyorlar? Bu bir çekişme ve uzlaşma işidir. Tüm demokratik cumhuriyetlere özgü ontolojik çekişme, yani bir tarafta demokrasi öte tarafta hukuk devleti arasındaki bu sürekli çekişme ancak mesleki vicdan, mesleki ahlak, mesleki bilgi ve tecrübeyi bir arada taşıyan hukuk uygulayıcılarının samimi uzlaşma ve denge arayışları ile çözülebilir ve salt olaylarla sınırlı çözülebilir. Çünkü bu gibi doğal ve yapısal çekişmeleri her sorun için çözen sihirli ve genel, soyut formüller bulunmamaktadır.
Sonuç
Ben gene başta değindiğim ehliyet meselesiyle bitireyim. Eğitimin konusunu amacından daha ön planda tutmamalıyız kanısındayım. Onsekiz yaşını dolduran her hızlı çocuk gibi bir an önce ehliyetimi almaya çalışırken talimlerde aşırı hız yaptığımı hatırlıyorum. Bu bana şık bir şey gibi geliyordu. Bizim evde babam değil annem şofördü ve ehliyet kursu dönüşünde maceralarımı anlatırken annem gözlerimin içine pek derinden bakarak ehliyet edinmenin amacının otomobil kullanmanın öğretilmesi değil güvenli otomobil kullanmanın ve otomobili güvenli kullanmanın öğretilmesi ve öğrenilmesi demişti. Otomobili herkes kullanabilir. Otomobil kullanmak her yerde öğrenilebilir. Amaç güvenli araç kullanmak. Herkes itham edebilir, savunabilir ve yargılayabilir. Amacımız salt yargılamak değil adil yargılamak! Amacımız adil yargılamanın öğretilmesi ve öğrenilmesi diyorum şimdi ben de ve bu konferansımı öğretmenim ve annem Üren Aydın’ın ve en büyük akıl hocam Avukat Ahmet Aydın’ın aziz hatırasına adıyorum.

