Türkiye’nin 2015 Seçimi: Aslında Neyi Oyladık? Şimdi Acaba Neye Koalisyon, Neyin Koalisyonu? Nasıl Koalisyon? Nasıl Tekrar Seçim?

Oyun

Bazen iki ay önce yazıp, iki ay sonra yayınlamalısınız… Geriden bugün için ne düşünmüşsünüz, bakın diye… İşte:

Türkiye’nin 2015 Seçimi:

Aslında Neyi Oyladık? Şimdi  Acaba Neye Koalisyon, Neyin Koalisyonu? Nasıl Koalisyon? Nasıl Tekrar Seçim?

Giriş

Türkiye’de milletvekili genel seçimleri yapıldı, sıra meclisin güvenoyunu alabilecek bir hükümet kurulmasında, yani 550 milletvekili içinden en az 276’sının kurulacak bir hükümete “güven”diklerini, oyları ile açıklamasında. Meclise giren hiç bir siyasal parti anayasayı değiştirebilecek bir çoğunluk elde edemedi. Bırakınız anayasayı değiştirecek çoğunluğu, tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğu da elde edemedi. Öyle olunca devletin yürütme kuvveti olan Bakanlar Kurulu’nun bir koalisyon olarak kurulması gerekiyor.

Koalisyon gereği, parlamenter demokrasilere özgü olan, yürütmenin yasamanın güvenine dayanması gereğinden doğmaktadır. Yürütmeyi oluşturmak üzere,  yani meclisin yaptığı yasaları uygulamanın yanında yine yasa tasarılarıyla yasamanın etkinliğini yönlendirmek üzere bir hükümetin, parlamentonun güvenini kazanacak bir programla yasamanın karşısına çıkması işine koalisyon (yürütmede kompozit bir blok olarak bir araya gelme) denir.

Anayasaya göre Cumhurbaşkanının, hükümeti kurmakla görevlendireceği bir milletvekilinin Bakanlar Kurulu listesini hazırlaması ve meclisten güvenoyu alması gerekiyor. Teamüllere göre Cumhurbaşkanı, genel seçimde en çok oyu almış partinin genel başkanını hükümeti kurmakla görevlendirebilir ancak  güvenoyu alabileceğini tahmin ettiği bir başkasını da görevlendirebilir. Cumhurbaşkanının bu görevlendirmeyi ne kadar süre içinde yapabileceği sorusuna Anayasa açık bir yanıt vermiyor. Herhalde bundan, mümkün olan en kısa süreyi anlamakta bir sakınca yok. Bununla birlikte Cumhurbaşkanının partilerle görüşmek istediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Böyle bir teamüle aman aman aşina olduğumuz söylenemez ama bu tavrın Cumhurbaşkanına yasaklandığı da söylenemez. Bunun işi uzatma mı yoksa ne olduğu önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak herhalde. Belki de iyi niyetle düşünmeli ve güvenoyu alabilecek bir koalisyon hükümetinin gerekli olduğunu göz önünde tutmalı ve durumu, Cumhurbaşkanının kimin kimle koalisyon yapabileceği yolundaki merakını giderme ihtiyacına da yormalıyız. Neticede birini hükümeti kurmakla görevlendirecek olan o çünkü. Yine de şimdiden partilerin, Cumhurbaşkanın yeni soyunduğu bu yeni baş role sıcak bakmadıklarını da açıkça ortaya koymuşlar ve Cumhurbaşkanı ile ne görüşeceğiz Allah aşkına, mealinde! konuşmuşlardır.

Anayasaya göre Başbakan, Cumhurbaşkanınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından atanır. Atanan Başbakan, Bakanlar Kurulunun listesini tam olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sunacak ve Bakanlar Kurulunun programı, kuruluşundan itibaren en geç bir hafta içinde Başbakan veya bir bakan tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinde okunacak ve güvenoyuna başvurulacaktır (Anayasanın 110. maddesi). Güvenoyu için görüşmeler, programın okunmasından iki tam gün geçtikten sonra başlar ve görüşmelerin bitiminden bir tam gün geçtikten sonra oylama yapılır.

Bakanlar Kurulunun, Anayasanın 110 uncu maddesinde belirtilen güvenoyunu alamaması hallerinde; kırkbeş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Koalisyonun tipik özelliği, yürütme konusunda birbirlerinden farklı program ve ideallerinin yanında çeşitli yürütücü makamlar için birbirinden farklı isimler önermeyi isteyecek siyasal partilerin bir “sen kazan, ben de kazanayım ama ikimiz de birbirimizin  veya birimizin diğerinin mutlak surette karşı durduğu pozisyonlarımızdan feragat etsin” “oyun”unda bir araya gelmesidir. Bu oyun ister istemez, belirli ister ve hedeflerden en azından bir süre vazgeçmeyi, belirli makamlar için önerilecek belirli isimlerden vazgeçmeyi ve bunun karşılığında da diğer oyuncunun belirli ister ve hedeflerinden ve makamlardan vazgeçmesini beklemeyi gerektirir ama burada bire-bir bir “sinallagmatik” karşılaşma yoktur. Yani sadece birisi kendi olmazsa olmazlarından birinden veya hepsinden vazgeçebilir ve istediği ikincil amaçlara da odaklanabilir.

Oyun Teorisi

A ile B, birlikte idare etmek üzere ortak bir karar alıyor olsunlar. Eğer A, bütünüyle kendi yaklaşımını dayatırsa B buna muhtemelen yanaşmaz. Hele hele bir süre sonra programlar yine genel oya sunulacaksa, bir diğerine payanda olmak demek, siyasi intihar demek bile olabilir. Öyle ya, aslı tek başına ve yeterli iken, onun yanına kayıtsız şartsız eklemlenen bir payandayı kim tercih eder?! Böyle bir payanda ne diye ayrı bir siyasal parti olsun, mümkünse gitsin daha önce neredeyse partilerine siyasi kilit vurup da egemene katılan diğer başkanlardan biri olsun ve saire denebilir. Kimse kendisini etkisiz eleman kılmak da istemez. Öyleyse A ve B, bir diğerinin pozisyonunu değiştirmeyeceği ihtimalini gözeterek kendi pozisyonlarında neyi değiştirebileceklerini değerlendirmek durumundadırlar. Eğer B bastığı taşlar arasındaki bir veya birkaç taştan kalkmayacak ise A, onunla beraber çalışmak için kendisinin bastığı hangi taşları gözden çıkarabileceğini tartmak durumundadır. Matematiksel bir modelleme ve teorem olan oyun teorisi içinde buna “Nash dengesi” denir. Yakın zamanda, elim bir kazada kaybettiğimiz Nobel ödüllü John Nash’in soyadı ile anılan bir teoremdir. Nash’in de teoreminin de toprağı bol olacaktır.

Burada Nash dengesini etraflıca ortaya koyacak ve onun ortaya atılışından önce veya sonra geliştirilmiş ve çeşitlenmiş çeşitli “oyun” modellerini ve paradoksları didikleyecek ne yetkinliğimiz ne de yerimiz var. Ama şunu söylemekle yetinelim: Siyasal partilerin seçim-öncesi ve seçim-sonrasında koalisyon oluşturmaları, hatta yasama etkinliğinde ad hoc koalisyonlar gibi temalar üzerine yazılmış sayısız siyasal-matematiksel tahlil ve teorem var. İşin içine en başta “seçme teorileri” katılarak da konu derinleştirilebiliyor.

Bir koalisyon kurmak sanıldığı gibi kolay değil,  karmaşık bir matematiği var ve hükümet olarak koalisyon kurmak bir tarafa, evlerini hep beraber temizlemek zorunda oldukları varsayımıyla bu temizliğinin hangi gün yapılacağı konusunda farklı isterleri bulunan aile üyelerini bile, herhangi bir gün üzerinde anlaştırmak kolay değil. Okul günü, kurs günü, tatil günü, gezme-eğlenme günü, kendini daha iyi hissettiği gün, iş günü vb. günleri farklı olan üyeleri barındıran bir ailede, evin ortakça temizleneceği o “ideal” günü veya o gün içindeki saatleri tespit etmek bile bu kadar zor iken devleti idare etmek üzere koalisyon nasıl kurulacak? Böyle bir koalisyonu kurmanın ideal parametreleri ve muhakemesi nasıl yapılacak?

Oyun teoremlerinin ortaya koyduğu çeşitli ikilemler de var, Örneğin iki mahkumun, ayrı ayrı verecekleri ifadelerde birbirlerini ele verme yolunda polisle, savcıyla işbirliği yapmalarıyla ilgili mahkumun ikilemi, monarşilerin nasıl sürdürüldüğünü de açıklamakta kullanılmıştır. Mahkumun ikilemi, bir mahkumun kendisi için en kazançlı durumu, diğerini ele vermekle sağladığı ve her ikisi için de en kazançlı durumun birbirlerini ele vermek olduğu bir oyun modeli. Eğer kralı devirmek yolundaki tertipler etkili bir şekilde cezalandırılırsa ve krala tabi olan herkes bir diğerinin de krala tabi olmak istediğinden yola çıkarsa, kimse krala karşı harekete geçmez ve kral, krallığını keyifle sürdürür. Bunun gibi. Demokrasiler çeşitli oyun teorileri ile tahlil edilmeye daha açık sistemlerdir ve aslında biyoloji, araç trafiği düzeni, elektronik trafik, sözleşmeler ve benzeri bir çok olgu bugün oyun teorileri ile açıklanmaya çalışılmaktadır.

Oyunlar arasında karşı tarafla işbirliğine izin verildiği işbirlikçi oyunlar ile karşı tarafla işbirliğine izin verilmeyen işbirlikçi olmayan oyunlar vardır. Bir futbol maçının, işbirlikçi olmayan bir oyun olduğu ortadadır, yani oyunun aktörleri homojen iki ayrı bloktan oluşmaktadır ve bu aktörlerin, diğer bloğun oyuncuları ile uzlaşmasına filan izin verilmez. Ama bir demokratik seçim öncesinde veya sonrasında koalisyon kurma işi, işbirlikçi bir oyun modelidir.

Bir simetrik oyun, kazanımın, kimin oynadığına değil, stratejilere göre belli olduğu bir oyun türüdür.  Oyuncuların kimlikleri değiştirilebilir, asıl olan stratejilerdir, örneğin bir diğerine zıt mı gidilecek yoksa onunla işbirliğine mi gidilecek sorusuna cevap veren stratejiler.  2 × 2 oyunların çoğu simetriktir. Mahkumun ikilemi, geyik avı, inatlaşma gibi oyunlar simetrik oyunlardır. Bir köprü üzerinde karşı karşıya gelmiş iki inatçı keçi düşünelim ve ikisinin kafa kafaya tokuştuğu ve bu nedenle de ikisinin de köprüden geçemediğini. Veya tırnak içinde cesur sürücü ile tırnak içinde korkak sürücüyü düşünelim. Bunlardan her ikisi aynı anda cesur bir kalkışmayla diğerini kenara çekilmeye itebileceğini düşünse ve öylece harekete geçseler otomobilleri çarpışır ve çarpışmanın sonu muhtemelen ölüm olur! Oysa birinin çekingenliği ikisi için de en azından hayatta kalma kazanımıdır; öte yandan ikisi de çekinebilir ve birinin geçmesi için kenarda durabilir, o durumda bir başka denge kazanımı doğar ve saire. Keza geyik ve tavşan avı örneği de simetrik oyunlardandır.  Bu oyunda da tek başına hareket edilirse daha az bir kazanım olan tavşan avlanabileceği, iki kişi beraber hareket edilirse çok büyük kazanç sayılan geyik avlanabileceği varsayılarak optimum kazançlar tartışılır. Mevcut konjonktür içinde kurulacak bir koalisyon neticesinde tavşanın mı yoksa geyiğin mi avlanacağı konusu ise belki ayrıca tartışılmalıdır. Biri için tavşan olan diğeri için geyik anlamına gelebilir de!

Asimetrik oyunlar her iki oyuncu için aynı strateji setlerinin var olmadığı oyunlardan oluşur. Örneğin, ultimatom oyunu (belirli bir değerin nasıl paylaşılacağı konusunda birinci oyuncunun değerin hepsini veya birazını kendisine ayırmaya, almaya karar verebileceği ve ikinci oyuncunun da buna kabul veya toptan red oyu verebileceği bir oyun modeli), şüphesiz böyle bir oyunu AK Parti seçim öncesinde oynadı ve tek başına iktidarı bu seçimde kaybetti de denebilir.   Şu sıralar Yunanistan da Avrupa Birliği ile benzer bir oyun oynuyor ve sonucunda da kazanacak gibi görünüyor mesela. Hele hele Almanya’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda efrada verdiği zararın ne kadarını ödediği düşünülürse ve hatta Avrupalıların bu borçların %60’ını sildiği düşünülürse uluslararası planda asimetrik oyunlarda belirli bir cazibe var denebilir. Diktatör oyunu da, diktatörün isterse hepsini alabileceği istemezse bir kısmını kendisine tabi olanlara verebileceği bir oyun modelidir. Ülkemizde Tanrıya şükür kimsenin böyle bir oyunu oynayamaya-yazmaya dahi kalkamadığı vakıadır.

Sıfır toplamlı oyunlar sabit toplamlı oyunların bir türü olarak, oyuncuların tercihlerinin eldeki kaynakları ne arttırabileceği ne de azaltabileceği oyunlardır. Burada bir oyuncu diğerlerinin toplam kaybını, kaybettiklerinin toplamını kazanır. Satranç buna bir örnektir. Sıfır toplamlı olmayan oyunlarda ise bir oyuncunun kazancı, zorunlu olarak diğerlerinin kaybetmesi anlamına gelmez. Koalisyon, sıfır toplamlı olmayan bir oyundur.

Sabit kazançlı oyunlar hırsızlık ve kumar örneklerine özgüdür. Geçen yasama döneminde bunları oynayanların akıbeti, herhangi bir koalisyon anlaşmasında da belli olacaktır. Bir oyunda farklı farklı stratejilerle her oyuncu için farklı farklı sonuçların elde edilebileceği ekonomik oyunlar böyle değildir ve koalisyon aynı zamanda ekonomik bir oyundur da. Tabii herhangi bir oyun, kendi kaybı, diğer oyuncuların net kazançları olacak bir “dummy oyuncu” eklenerek toplam-sıfır oyununa da dönüştürülebilir. Örneğin Cumhurbaşkanını parlamenter rejimde çok ileri gitmekte ısrar etmekten vazgeçirerek girişilecek  bir oyunda eğer diğer taraflar bu kazançla yetiniyorsa ve bunu kendileri için yeterli bir kazanç sayıyorlarsa burada Cumhurbaşkanı oyuncusu “dummy”leştirilmiş demektir. Diğer partiler açısından başkanlık rejimi tehdidinin “ölümü gösterip sıtmaya razı edecek” bir siyasal tasarımın önceli olduğundan şüphe etmeden geçmeyeyim burada. Yani sorun başkancı sistemden fedakarlık etmek olacaksa seçimden birinci çıkan partinin, ilk olarak bunu feda etmek isteyeceği ve zaten çoktan ettiği ve artık Cumhurbaşkanının her durumda Anayasal konumuna geriletileceği varsayımı ile düşünelim. Şüphesiz bu gerileme, 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanına verdiği yetkileri kıskanç bir şekilde kullanması muhtemel bir Cumhurbaşkanı için yine de yeterince gerileme sayılmayacaktır. Öte yandan seçim öncesi perspektiften bakacak olursak, Cumhurbaşkanının konumunu gereğinden çok daha fazla önemli kılma uğraşısının neticeleri öngörülebilseydi, herhalde buna rağmen bu politikada ısrar etmeyeceği düşünülebilirdi, Cumhurbaşkanının konumunu oyun içinde “dummy”leştiren ve AK Parti’yi pozisyonunu yeniden belirlemeye iten en önemli faktör seçim sonuçlarıdır. Bu nedenle, herhangi bir koalisyon kuruluşunda ileri sürülecek kozlar arasında, Cumhurbaşkanının Anayasal konumuna gerilemesi, artık koz niteliğini kaybetmiştir. Oyun zaten, bu konumun artık seçmence belirlendiği ve geriletildiği varsayımından hareket edilerek oynanmalıdır.

Oyun modelleri türlü türlü. Eşzamanlı ve ardışık oyunlar, mutlak enformasyon/eksik enformasyon oyunu, karışık oyunlar, sonu gelmez oyunlar/sonlu oyunlar, diferensiyal oyunlar, n-oyuncu veya nüfus oyunları, kara kuğu-faktörlü, yani olmayacak şeyin olmasıyla yön değiştiren oyunlar, oynanmaları başka oyunlar dizgesini başlatan meta-oyunlar ve saire ve saire. Bu satırları okuyanlar arasında matematikçi olan veya oyun teorisine aşina olanlar varsa ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Ama bir not düşelim: Koalisyon oyununun bir  tehditkar ve savaşkan atmaca ile barışçıl güvercin arasında da oynanmayacağı kesin. Veyahut bir taş-makas-kağıt oyunu da değil. Her durumda sonu gelmez bir oyun da olmayacak veya olmayacak bir şey, beklenmeyen bir tesadüf de herhalde bu oyun sürerken birden bire ortaya çıkabilir. Seçinin tam ertesinde Suriye sınırının hemen berisinde olan-biten, bir çok aktör için oyunun kaderini değiştirebilecek özelliklere sahiptir. Şüphesiz bu oyun aslında bir meta-oyun, ve aynı zamanda bir ölçüde eş-zamanlı bir ölçüde ardışık oynayacak dört oyuncusu yok, dörtten fazla oyuncusu var. Ama “Bobbio’cul terminoloji ile bu dört oyuncu, “görünür oyuncu”lardır ve bunların en az beşten fazla stratejik motifi bulunuyor. Ve en önemlisi bu oyun, kesinlikle toplam sıfır oyunu değil. Oyun sonucunda herkes iyi oynarsa, herkes için ve özellikle koalisyonu kuranlar için, en azından kısa vadede kazan-kazan anlamına erecek bir oyun. Uzun vadede ise kimin kazanıp kaybedeceği zaten sahnelecek yeni oyunlardaki çatışma ve uzlaşmalara göre belli olacak uzun bir zincirin sadece yeni bir halkası olacak bir oyun.

Koalisyonu Belirleyecek Temel İçeriksel/Stratejik Motifler

Halihazırda iyi bir koalisyon kurulabilmesi için tartışma noktaları, yani ince iş gerektiren beş ana motif şunlardır ve bu motiflere nasıl yaklaşılacağı konusunda da, doğallıkla dört partiyi değişik ölçülerde düşündürecek en az beş tane pozisyon bulunmaktadır:

  1. Üniter Devlet/Kültürel Özerklik/Barış Süreci. Bu motif, MHP’nin HDP ile bir araya gelmesini engelleyen önemli tartışma noktasıdır. MHP, ilk olarak “demokratik açılım” adı altında başlatılan, daha sonra da adı “barış süreci” olan sürece bütünüyle karşıdır. Böyle bir sürece ucundan kıyısından dahil olmak gibi bir niyeti yoktur. O zaman MHP’nin, HDP’nin içinde bulunacağı bir koalisyonda bulunmayacağını kabul edebiliriz, ancak bunun tersi geçerli değildir, MHP konusunda kategorik bir red HDP tarafından dillendirilmemiştir.
  2. Yolsuzluklarla mücadelede kararlı olunacağının göstergesi olarak adı bu işlere karışmış olan eski veya yeni bakanların yüce divana gönderilmesi ve genel olarak yolsuzlukla mücadelede yeni adımlar. Bu motife çok sempatik bakmayacak olan tek bir parti olduğu, onun da AK Parti olduğu düşünülebilir. Ama AK Parti’nin dahi kuvvetli ve uzun vadeli bir koalisyon için bu motiften vazgeçebileceği düşünülebilir. Demek ki bu konuda herkes öyle ya da böyle uzlaşabilir ve bu bir koalisyon engeli olarak görülmeyebilir.
  3. “Paralel yapılanma” adı verilen “yapılanma” ile “mücadele”. Bu, AK Parti’nin program ve yürütmesine artık önemli ölçüde dahil olmuş bir konudur. Tarihin de bize gösterdiği gibi dostlarımızın “ihaneti”, düşmanlarımızın düşmanlığından çok daha acı vericidir ve mezhep savaşları, din savaşlarından daha kanlı geçer. Diğer tüm partilerin bu konuyu AK Parti kadar dert etmedikleri düşünülebileceği gibi, her ne pahasına olursa olsun böyle bir yapılanma ile mücadele edilmesi gereğine inandıkları da düşünülmemektedir. Şüphesiz bu açıdan kimin hangi stratejiye sahip olacağı, oyun dışından oyunu etkileyecek bir “yapılanmanın” ne ölçüde “esaslı yapılanmış” olduğuna bağlı olduğu gibi, AK Parti dışındaki partiler üzerindeki etkisini bilmemiz şartıyla tahmin edilebilir. Bunu bilmediğimize göre şimdilik diğer partilerin, AK Parti’nin bu konudaki isterlerine öyle ya da böyle bir uyum göstereceklerini ancak varsayım olarak kabul edebiliriz. Neticede, eğer varsa, devlet içinde ayrı bir devletten ve bir paralel yapılanmadan kimse orta vadede kazançlı çıkmayacaktır.
  4. Restorasyon. Bundan kasıt geçmişte muhaliflerden büyük tepki almış bazı “paket”lerin, yasal düzenlemelerin, uygulamaların geri alınmasıdır. Örneğin “İç Güvenlik Kanunu” gibi, örneğin yargı alanında bu vakte kadar yapılan ve “paralelci” tabir edilen unsurların mekanizmadan temizlenmesi “adına” çıkarılan pek çok düzenleme gibi, örneğin HSYK’nun yapısı gibi. Bu konu üzerinde yoğunluk sırasıyla önce HDP’nin, daha sonra CHP’nin duracağı tahmin edilebilir.
  5. Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanının anayasal konumuna gerilemesi de bir koalisyonun önemli tartışma noktalarından biri olacaktır. Hükümetin her üç muhalifinin bu noktada anlaşmaları mümkündür ve zaten Türkiye seçmeni de başından sonuna “başkancı” sistem arzularını dile getiren ve bunu dile getirmek için Başbakanın gitmeye vakit bulamadığı veya Cumhurbaşkanının gitmesinin daha uygun görüldüğü toplamda 46 civarındaki ilde “toplu açılış” adı altında parti propagandası yapan Cumhurbaşkanına bir şekilde olumsuz cevap vermişlerdir.

Motifler arttırılabilir, genç işsizliğin % 20’leri bulduğu bir ülkede şüphesiz ekonomi ve sosyal adalet de aslen en önemli bir motiftir ama şimdilik diğer motifleri tartışmayı erteleyelim. Bütün bu motiflerin üstünde bir motif daha vardır ki gitgide ortaya atılmalarına sebep olan “ister”ler üzerindeki bir uzlaşma bütünüyle zorlaşmıştır: Yeni Anayasa.

Yeni Anayasa?

Verili seçim sonuçlarını gözettiğimizde her biri aslında program ve makam (bakanlık talepleri) ile beraber kendi programlarını dayatmak isteyen partiler ne yazık ki veya iyi ki tek başına idare edebilecek durumda değiller. Bunlardan hepsinin, en azından prensip olarak, yine de idarede yer almak isteyeceğini gözetirsek bir koalisyon kurmak isteyeceklerinden de yola çıkabiliriz. Yalnız bunlardan ikisi ereklerine ermek için anayasal çoğunluğa mahkum idiler. AK Parti, başkanlık rejimi için ve HDP kültürel özerklik ile Kürt sorununun çözümü için. İkisi de böyle bir çoğunluğu (nitekim bir anayasa değişikliği teklifini referanduma sunabilmek için gerekli milletvekili sayısı 330’dur) tek başlarına elde edememişlerdir. Eğer sözü edilen partiler, bu isterleri ancak barışçıl ve demokratik ikna yoluyla hedefliyor iseler, o zaman bu isterlere ulaşmak için de koalisyona mahkum duruma gelmişlerdir. Diğer partilerin seçim öncesi çizgileri de gözetilerek,  her iki partinin aynı anda isteklerine ulaşmaları ancak ikisinin koalisyon kurmasına bağlıdır ancak seçim sonrası yapılan açıklamaların öyle kalacağı varsayılarak HDP’nin başkanlık sistemini artık hiç bir koşulda desteklemeyeceği düşünülebilir. Bu durumda AK Parti’nin başkancı sistemi getirme planı öngörülebilir bir vadede “feasible” değildir. AK Parti oyuna ancak bu sistem hayalinden vazgeçmekle başlayabilir. Nitekim bu yönde ardı ardına açıklamalar da partinin kendi içinden gelmiştir. AK Parti’nin barış sürecini devam ettirmek isteyeceği varsayılırsa yine de başkancı sistem içermeyen bir anayasal çoğunluğu ancak HDP ile beraber gerçekleştirebilir. Ancak bu durumda da uluslararası bölgesel konjonktür buna elvermez görünmektedir. Çünkü AK Parti’nin bölgede sünni müslüman bir kuşak oluşturma çabalarının ve özellikle Suriye ve benzeri bölge politikasının isterleri, HDP’nin isterleri ile taban tabana çatışır hale gelmiştir. Eğer bu çatışma orta vadede çözülmeyecekse, AK Parti’nin HDP ile bir araya gelip de Anayasayı değiştirmesi veya yeni Anayasa yapması imkanı ortadan kalkmış demektir. Bir Arap-Kürt çatışmasının derinleştiği bu noktada  Türkiyenin Kürtlerinin Suriyenin Kürtleri ile komşu durumuna gelmeleri yüzünden, içerideki milliyetçi seslerin daha da fazla yükseleceği ve sırf bu nedenin dahi bir erken seçime yol açabileceği öngörülebilir.

Peki AK Parti ve HDP dışındaki diğer partilerin Anayasa ile bir derdi var mıydı? Sanırım MHP’nin hali hazırdaki Anayasa ile hiç bir derdi yoktur. Hatta öyle bir Anayasanın yapılmasına zemin olacak isterler konusunda hem AK Parti ile hem de HDP ile ciddi ayrılık içindedir. Ya CHP? Onun da yeni bir Anayasayı “çok ama çok” istediğine dair bir öngörümüz yoktur. Bununla birlikte CHP, kendi programı ile çakışmayacak daha iyi bir Anayasaya karşı durmayacak gibi görünmektedir.  Nitekim CHP’nin seçim bildirgesinde “CHP, özgürlükçü demokrasinin gelişmesi ve toplumsal barışın sağlanması için tüm yurttaşlarımızın özgürlüklerini genişleten ve koruyan yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Yapılacak yeni anayasa, demokrasi, hukuk devleti, sosyal adalet ve insan haklarına saygı üzerinde yükselmeli ve tüm toplumumuzu kucaklayıcı nitelikle olmalıdır. CHP’nin hedefi, toplumsal uzlaşıya ve siyasi partiler arasında geniş bir mutabakata dayalı süreç temelli bir anayasa hazırlamaktır.” denilmektedir.  Bununla beraber bu şekilde anlaşılan bir “yeni anayasa”nın, aslında yepyeni bir Anayasadan ziyade özellikle -ve CHP’nin seçim bildirgesindeki diğer önemli konu başlıkları da düşünülecek olursa- bir anayasa değişikliği paketi isteri olduğu düşünülebilir. Buna göre CHP, özellikle HSYK’nın yapısı, temel hak ve özgürlükler, TBMM’nin yürütmeyi denetlemesi gibi konularda ciddi bir anayasa değişikliği istemektedir. Yine de böyle bir değişiklik, özünde bu partinin önde gelen amacı sayılamaz. Çünkü bu hedefler anayasa değiştirmeden, sadece gerekli yasal düzenlemeler de yapılarak gerçekleştirilebilecek değişikliklerdir.

Her durumda AK Parti ve HDP için maksimal kazanç Anayasayı değiştirmek olacaktı ve bu kazanç, diğer iki parti için de kayıp anlamına gelen bir değişiklik olacaktı.  Gelelim minimal kazanca, yani devleti idare edebilmek konusuna. Bu kazanç, arzu edilen makamları elde etme ve idarenin özü olarak yasama kuvvetini yönlendirebilmek manasına gelir.

Anayasa yapımı konusunda çok ilginç bir aritmetik ortaya çıkmıştır, buna göre AK Parti + CHP; AK Parti + MHP; ve AK Parti + HDP koalisyonlarının tümü, bu anlamda bir teklifi referanduma götürebilecek ve böylelikle Cumhurbaşkanı değişkeninin tercihleri sabit kalmak kaydıyla birbirlerinin tekliflerini halkoyuna götürebilecek bir çoğunluğa eş zamanlı olarak ulaşmışlardır. Bu, yeni bir anayasa açısından entropi durumudur. 330 ile 367 seçenekleri arasında ise sadece CHP + AK Parti koalisyonu buna sahiptir. Yani eğer Cumhurbaşkanı değişkeni sabit kalmayıp herhangi bir teklifi meclise iade ederse 367’ye ulaşabilecek tek koalisyon formülü budur. Cumhurbaşkanı teklifi meclise iade etmezse, 330’u bulabilecek olan koalisyon ise ancak AK Parti ile MHP veyahut AK Parti ile HDP’dir veyahut bitabii AK Parti ile CHP’dir. Burada, Cumhurbaşkanının, tercihine göre Anayasa değişikliği teklifinin şansını belirlemesi durumu ortaya çıkmaktadır. Yani o, eğer HDP ve AK Parti koalisyonunun yapacağı bir değişikliği tercih ederse, durumu halkoyuna sunabilir. Ancak burada işler karışmaktadır. Çünkü halkoyuna sunulan 330 milletvekilinin olumlu oyuna sahip bir teklifin referandumdaki başarı şansının otomatikman % 50’nin üstünde olmadığı da açıktır. Çünkü AK Parti ile HDP toplamda, sadece 24.922.370 oya sahiptir ve herhangi bir referanduma katılımın yüksek düzeyde olacağı varsayımı ile bu toplam, toplam seçmen sayısının yarısından bir fazlası değildir. Hatta bu koalisyonun karşısında olan bütün oylar bir araya getirilirse başa baş mücadele şeklinde bir ayrışmanın olacağı da söylenebilir. Bu durumda köklü anayasal değişiklikler yapabilecek bir model imkanından da gittikçe uzaklaşılmış olmaktadır. Bu durumda Türkiye seçmeninin çoğunluğunun, ucunda ne olacağını tam olarak öngörmedikleri bir Anayasa değişikliğini istemediği ortaya çıkmıştır.

Bu itibarla HDP’nin  Türkiyelileşme ve yeni sol siyaset projesini stratejik ve gayet yerinde olarak tam zamanında tercih ettiği söylenebilir. Çünkü aksi bir yaklaşımla programının isterlerini, demokratik olarak elde etmesi zaten mümkün görünmemektedir. HDP açısından, ‘geleneksel sol’un boş ve atıl bıraktığı bir dizi özlemi tabanında birleştirmesi kritik bir tarihsel program değişikliği olmuştur ve bunun başarısı da bu partinin ne ölçüde Türkiyelileşeceğine bağlıdır. Türkiyelileşme ve kapsayıcı sollaşmanın başarısının önünde çok da ciddi bir engel yoktur, bölgesel uluslararası konjonktür bunu kolaylaştırmaktadır ve zaten iç-dinamiklerde de yolsuzluk, hukuk devleti, demokratikleşme, sekülerlik alanlarındaki sınavda başarı gösterememiş olan AK Parti bir de üstüne ne işe yarayacağını kimseye anlatmamakta ısrar ettiği  başkancı bir projeyle ortaya çıkınca HDP için hayli rahat bir serpilme alanını açmış olmaktadır. Aslen HDP’nin geçen dönemde verdiği yasa teklifleri ve parlamenter muhalefet sınavını da başarıyla verdiği söylenebilir. Burada gerekçeleri sorulursa söylenmek üzere, yapılması gereken tespit şudur: HDP herkesi kapsayıcı ve ciddi anlamda demokratik bir muhalif tavrı aslen geçen yasama döneminde de sergilemişti. Bu itibarla, bu seçimin kazananının HDP olduğu görüşlerinde önemli bir haklılık payı bulunmaktadır.

Koalisyon Formülleri

Minimal Kazanan Koalisyon açısından,  aşağıdaki aritmetik oluşumlar, minimal kazananlar olacaktır:

AK Parti + CHP (258 + 132) = 390

Yaşatılması başkancı sistemden vazgeçmeyi, bölgesel politikalardan fedakarlığı,  barış sürecine yeni bir oyuncu katarak devam etmeyi, o oyuncu katılmazsa bundan vazgeçmeyi ve bakanlar için Yüce Divanı gerektirmektedir. Ayrıca üretim ve kazancın dağıtımındaki “öncü” iktidar pozisyonu paylaşılmak durumunda kalacak ve örneğin Kamu İhale Kanunu 30. kez değiştirilecek, iflasa zorlananlar artık zorlanmayacak veyahut kimilerinin başında sallandırılıp durulan vergisel Demokles kılıçları rafa kaldırılacaktır. Yine “yargıyı paralelcilerden temizlemek” gibi bir içeriğin bu koalisyondaki akıbeti şu aşamada meçhuldür. Aslında bu seçenek bugün, en uzun yaşatılabilir bir seçenek olarak el altındadır çünkü zaten başkanlık hayal olmuştur ve diğer konular üzerinde de istenirse bir uzlaşmaya varılabilir. Bu koalisyon yaşatıldıktan sonra kimin daha avantajlı bir konuma geleceği şimdiden öngörülemezse de özellikle CHP’nin tabanında, bir ekonomik kriz ve bu koalisyon elimine edilmezse çözülemeyecek bir buhran ortaya çıkmadıkça, bunun sonucu olarak ortaya çıkabilecek bir hayal kırıklığının olamayacağı tahmin edilebilir. Bu koalisyon, bir tür ezeli dava sayılabilecek olan dindar ülke/seküler ülke tartışmalarına da bir ölçüde son verebilir ve Nilüfer Göle’nin yakın zamanda ortaya atmış bulunduğu eski laiklik eski dindarlık mı kaldı, görüş ve önerisine uygun bir sulanmayı beraberinde getirebilir ve her iki oyuncunun dindarlığından veya sekülerliğinden bir ölçüde fedakarlık edeceği ılımlı bir “hayat tarzı anlayışı”nı yeşertebilir. Bu çıkarsamaları, CHP’nin iktidara ortak olmak konusunda hayli istekli olduğunu gözlemlediğimiz için yapıyoruz. Gerçekten CHP kadroları iktidar söz konusu olduğunda hayli istekli bir görünüm sergilemekte gecikmemişlerdir.

AK Parti + HDP (258 + 80) = 338

Yaşatılması, AK Parti açısından başkancı sistemden vazgeçmeyi, bölgesel politikalardan büyük fedakarlık etmeyi ama en azından barış sürecinin devamını gerektirir. Üstüne bazı eski bakanların Yüce Divana gönderilmesini de gerektirecektir. Bu, aslında, bölgesel uluslararası gerekler aksini gerektirmeseydi ve Cumhurbaşkanı, yanına eş-yönetici olarak aldığı Başbakan ile beraber akışı “stratejik” ve “derinden” çevirmeye kalkmasalardı, yaşatılabilir en uygun koalisyon olacaktı. Ama şimdi, bu koalisyon, AK Parti’nin kendi içinde bir ayrışma olmadan, gerçekleştirilebilecek bir formül olmaktan çıkmıştır. Ayrıca İç Güvenlik Kanunu gibi kanun ve uygulamaların ortaya koyacağı bir dizi sorun bu koalisyonun uzun süre ayakta kalmasını engeller. Çünkü HDP’nin seçim sonrası açıklamaları, Cumhurbaşkanı + halihazırdaki başbakan ile bu pürüzler giderilmeden ortak çalışmayı pek de istemediğini göstermektedir. Bununla beraber, AK Parti, bölgesel uluslararası gelişmeleri gözeterek, barış süreci politikasına HDP ile beraber devam etmek de isteyebilir ve HDP de son günlerde, her türlü teklife kapılarının açık olduğunu bildirmiştir.

AK Parti + MHP (258 + 80) = 338

Yaşatılması başkancı sistemden vazgeçmeyi, bölgesel politikalardan fedakarlığı, barış sürecinden vazgeçmeyi, yüce divan konusunu gerektirmektedir. Zaten MHP, buna yönelik bir sarı ışık bile yakmayı istemediğini gözlemlemekteyiz. MHP, bir nedenden, aşağıda, ayrı bir başlık altında, kendimizce açıklayacağımız bir nedenden, muhalefette kalmayı arzulamaktadır. Öte yandan, Suriye’de son günlerde iyiden iyiye görünür çıkan değişiklikler gözetildiğinde, MHP’nin olası bir erken seçimden en karlı çıkacak parti olması ihtimali de vardır. MHP, bekleyip görmek istemektedir. Eğer MHP bir erken seçimden karlı çıkarsa bu koalisyon gerçekleşecektir.

CHP + MHP + HDP (132 + 80 + 80) = 292

Yaşatılması, her partinin hayati isterlerinin en asgari düzeye çekilmesini ve bu nedenle de “çok da değişik bir iş yapmama” riskini göze almayı gerektirmektedir. Bununla beraber restorasyonu en iyi bu koalisyon gerçekleştirebilir ve yine bu koalisyon yüce divan meselesini hallettiği gibi hukuk devleti projesinde de bir araya gelebilirler. Tek şart, bu koalisyonun, bir ikinci emre kadar barış süreci konusunda her birinin hayati pozisyonlarını çok fazla sarsmayacak değişik bir “saldırmazlık paktı”nda anlaşmaları ve çözümü bir ölçüde bir sonraki seçime erteleyerek, kendi tabanlarını tahkime ve genişletmeye devam etmeleridir. Bu tahkimin ve ikna yoluyla genişletmenin ancak demokratik bir hukuk devleti çerçevesinde söz konusu olabileceği ve hepsinin buna istekli olabileceği düşünülebilir. Ancak MHP, HDP ile koalisyon yapabileceği izlenimi verecek hiç bir açıklama yapmamış, tam aksine böyle bir ihtimal kapısını tamamen kapatmıştır. Gerçekten Kürtlerin, Türkiye’nin Kürtlerinin komşusu olacağı bir durumda, MHP’nin böyle bir koalisyona katılması, programından vazgeçmesi demek olacaktı. Çünkü böyle bir koalisyonun formel olarak kurulması bile, tüm ülkede barış sürecinde yeni bir aşama kaydedildiğine, bir kapının  aralandığına yorulacak ve her durumda MHP’nin değil HDP’nin kazanımı olacaktır.

CHP + MHP (132 + 80) = 212. Çoğunluğu elde edememiş bir koalisyon olacak ve muhtemelen güvenoyu alamayacaktır.

CHP + HDP (132 + 80) = 212. Bu da çoğunluğu elde edememiş bir koalisyon olacak ve muhtemelen güvenoyu alamayacaktır. Buna rağmen bu tür  formüllerle dahi bir “yasama komisyonu” pratikte işlerliğe konulabilir.

Ortaya çıkan tablo, oy oranlarının her zaman oran ölçüsünde kuvvet demek olmadığı bir sistem olan temsili yasamacılığın bu özelliğini de daha net olarak ortaya koymuştur. 276’nın hükümet girişim ile yasa yapmak için gerekli olduğu bir düzende, bu dağılım içinde 258’e karşı çıkacak bir diğer veto gücü tasarlamak nispeten kolaydır. 258, 132, 80, 80 gibi bir dağılımda, hangi hükümet kurulursa kurulsun, hükümet girişimi ile yasa çıkarabilmek için ya Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Dördüncü partilerden biri ya da İkinci, Üçüncü ve Dördüncü partilerin ortak hareket etmesi gerekmektedir. Bu durumda ya yanına bir başka partiyi çekmiş Birinci, ya da İkinci, Üçüncü ve Dördüncü partiler birlikte yasa yapabilecektir, bundan başka hiçbir çoğunluk kendi başlarına yasa yapamayacaktır.

Koalisyon Kurulmazsa

Halihazırdaki Bakanlar Kurulu, aşağıdaki hükme göre yeniden düzenlenmiş Bakanlar Kurulu’dur:

“F. Seçimlerde geçici Bakanlar Kurulu

MADDE 114- Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinden önce, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanları çekilir. Seçimin başlangıç tarihinden üç gün önce; seçim dönemi bitmeden seçimin yenilenmesine karar verilmesi halinde ise, bu karardan başlayarak beş gün içinde, bu bakanlıklara Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar Başbakanca atanır.” (Anayasa)

Bunlar atandı, biliyoruz ve kurulacak yeni hükümete kadar görev başında kalacaklar.

Bir de koalisyonun kurulamaması gibi kanımızca hayli yüksek olan bir ihtimal var. Koalisyon kurulamazsa Anayasa ne yapılacağını öngörüyor. Buna göre, Cumhurbaşkanının görevlendirmesinden başlayarak 45 gün içinde hükümet kurulamazsa Anayasanın tarif ettiği şekilde bir “geçici hükümet” kurulup Cumhurbaşkanının seçimleri yineleme yetkisi bulunuyor. Bu yetki, sanki bir takdir yetkisiymiş gibi formüle edilmiştir. Yani Cumhurbaşkanı istemezse ülkeyi seçime götürmez. Götürmezse ne olur? Bu durumda ne zamana kadar güvenoyu alacak bir hükümet kurulmalı? Halihazırdaki hükümet, Cumhurbaşkanı seçimleri yenilemedi, diye ülkeyi örneğin bir yıl veya daha fazla idare edebilir mi edemez mi sorularına cevabı Anayasa açık bırakmış ama demokrasi gereği ve meclisin de yasa çıkarmak işini yapmadan öylece oturup durması kimsenin menfaatine olmayacağından ister istemez meclisten güvenoyu alacak bir hükümeti tüm partiler kurmak isteyecektir. Ama öyle bir tablo var ki AK Parti’den, meclisteki çoğunluğu değil de oyların çoğunluğunu alan siyasal parti olarak bir tilki, bir tavşan ve bir havucu karşıya geçirmesi bekleniyor. Bunu yapabilecek mi yoksa tilki tavşan ve havuç kendileri bir araya gelip karşıya geçebilirler mi? Unutulmamalıdır ki güvenoyu alabilecek bir hükümet kurulamazsa Cumhurbaşkanının akılcı hareket edip seçimleri yinelemesi, elindeki opsiyonlar arasında sadece biridir. Cumhurbaşkanı isterse, işi uzatır ve böylece değişik bir krize hep beraber tanık olmuş oluruz. Veya Cumhurbaşkanının eliyle koalisyonu zorlamak anlamına erecek yeni bir siyasal deneyim yaşarız. Öte yandan kanımızca Cumhurbaşkanı seçimleri yenilemezse TBMM’nin de elinde bir koz vardır tabii, seçimleri kendisi yenileyebilir; sistem bu açıdan tıkalı değildir. Çünkü  Anayasa şöyle hükmetmektedir:

“C. Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim dönemi

MADDE 77- (Değişik: 21/10/2007-5678/1 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır.

/Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebileceği gibi/,   Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre de seçimler yenilenir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir.

Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer.” (Anayasa)

Geçici hükümet geçici hükümet dedik. Bu nasıl kuruluyor?

Eğer, Anayasanın 116 ncı madde gereğince, yani 45 gün içinde bir hükümetin kurulamaması, kurulanın da güvenoyu alamaması olasılığında seçimlerin yenilenmesine karar verilirse Bakanlar Kurulu çekilecek ve Cumhurbaşkanı geçici Bakanlar Kurulunu kurmak üzere bir Başbakan atayacaktır.

Geçici Bakanlar Kuruluna, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanları Türkiye Büyük Millet Meclisindeki veya Meclis dışındaki bağımsızlardan olmak üzere, siyasî parti gruplarından, oranlarına göre üye alınır. Yani bu Kurulda Adalet, İçişleri be Ulaştırma yine bağımsızlardan, diğerleri ise siyasi parti gruplarından alınacak ve yeni seçime kadar zorunlu bir koalisyon kurulmuş olacaktır.

Siyasî parti gruplarından alınacak üye sayısını Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tespit ederek Başbakana bildirir. Teklif edilen bakanlığı kabul etmeyen veya sonradan çekilen partililer yerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar atanır.

Geçici Bakanlar Kurulu, yenilenme kararının Resmî Gazetede ilânından itibaren beş gün içinde kurulur. Geçici Bakanlar Kurulu için güvenoyuna başvurulmaz.

Geçici Bakanlar Kurulu seçim süresince ve yeni Meclis toplanıncaya kadar vazife görür.

Bu geçici hükümet, yani eğer koalisyon kurma işi başarısızlıkla sonuçlanırsa ve seçimler de yenilenirse kurulacak hükümetin, halihazırdaki hükümetten önemli bir farkı vardır, o fark, artık geçen seçimde mecliste grup oluşturmuş (yani en az yirmi kişiyi bulmuş) siyasi partilerin de hükümete oranlarına göre bakan göndereceği anlamına gelir. Bu nedenle seçimlerin yenilenmesi olasılığında partiler ister istemez bir Anayasal-zaruri koalisyonda zaten bir araya geleceklerdir. Sorun Cumhurbaşkanının seçimleri yenilememesi halinde ortaya çıkar. Çünkü bu durumda ne yapılacağını Anayasa öngörmemiştir ama demokrasi prensibi haliyle böyle bir “tribin” atılmasının önündeki en büyük engel olacaktır. Cumhurbaşkanı seçimleri yenilemeyip de ne yapacaktır?!

Bir Başka AK Parti Seçeneği

AK Parti acaba seçim sonuçlarını ve milletin verdiği mesajı nasıl değerlendirdi? Bunu ayrıntılarıyla incelemedim. Eğer bu parti, mesajı kendi içinde bir silkinme ihtiyacına yorarsa yukarıdaki koalisyon olasılıklarını bir de AK Parti’yi Cumhurbaşkanı’nın pasifize edildiği ve başbakanın “stratejik derinlik” arzularından da feragat edildiği yeni profili içinde değerlendirmek gereklidir. AK Parti’nin böyle bir profile, Anayasaca öngörülen 45 gün içinde bürünebileceğini düşünmek sanırım zordur. Öte yandan bu tahlili, aktörlerin akılcı davranacakları varsayımına dayalı olarak yapıyorum. Bölgesel-uluslararası gelişmeler gözetildiğinde, önümüzdeki sürecin, akılcı olmayan ve ciddi riskleri göze alabilecek farklı dayatmalara da açık bir süreç olacağı tahmin edilebilir. Eğer AK Parti’nin halihazırdaki liderleri, farklı bir profile bürünerek, kendi içindeki muhaliflerini de karar alma süreçlerine dahil etmeyi göze almayacak olurlarsa seçimlerin yenilenmesi belki de kaçınılmaz olacaktır. Yok eğer AK Parti Cumhurbaşkanı ve Başbakan unsurlarını önemli ölçüde ılımlılaştırıp, diğer partilerle ortak zeminde  daha rahat buluşabilecek farklı bir kadroyu öne sürerse, rahatlıkla bir koalisyonun başını çekebileceği de düşünülebilir.

Öte yandan, Cumhurbaşkanı + Başbakan ikilisinin, kişisel-siyasal olarak da geri çekilip beklemesi ve saflarını daha sonra sıkılaştırılmak üzere bekletmeleri seçeneği de düşünülebilir. Bununla birlikte her ikisinin, birinin başkancılık açısından, diğerinin ise “stratejik derinlik” açısından plan ve projeleri o kadar iddialıdır ki bundan hemen öyle vazgeçir görünmelerine de kimsenin inananacağı düşünülemez. Bu nedenle eğer Cumhurbaşkanı, 180 derece dönüp de “güven artırıcı” bir dizi fedakarlık yapmaz ise, onun  iddialarının geleceği açısından sonun başlangıcının gelmiş olacağı düşünülebilir. Bu itibarla bu seçimin önemli bir kaybedeninin Cumhurbaşkanının iddiaları olduğu saptaması çok da yanlış sayılamaz. Bu iddialar henüz kül olmamıştır ama kül olacağı varsayımından hareket edilerek, küllerinden doğabilir mi, sorusu da sorulabilir. Buna yanıt vermek için çok erken ancak biz, Türkiye’nin AK Partisi’nin tabanında dahi; elinde Kuran, Diyanet İşleri Başkanının neden Mercedes sahibi olması gerektiğini açıklamaya soyunmuş bir “başkan”ın etrafında toplanacak kadar radikal olduğunu düşünmüyoruz, çünkü aslında söylemin kendisinde islam ruhu açısından bir keramet yoktur ve aslına bakılırsa AK Parti’nin kendi tabanı dahi bir ölçüde halkımızın karakterine özgü fırsata ve imkana göre hareket etme kabiliyetini taşımaktadır. Ve yine aslına bakılırsa MÜSİAD bile “devlet güdümü”nden ve “devletin direktifleri ile iş yapmaktan” bıkmış usanmıştır.

Ve daha daha aslına bakılacak olursa, sanki ortaya çıkan bu uzlaşma ihtiyacı ile Türkiye, politik iktisatın önemli teorisyeni Ayşe Buğra’nın açıkladığı bir sıkıntının üstesinden gelmek istiyor gibidir. Buğra, bu coğrafyada egemen siyasetin “ilişki ağları” örücülüğüne temas etmişti. Burada salt aşağıdan yukarı tek yönlü bir temsil ve doğal-toplumsal olanın siyasete yansıması olgusu söz konusu değildi, devlet eliyle örgütlenen, çözülen veya yeniden örgütlenen, bir üretim ve dağıtım ilişkisinin, hatta “hayat tarzının” bu coğrafyadaki hakimiyetiydi esas olan. İktidarla beraber, hatta hükümetle beraber yakınlık ve uzaklıklar yeniden şekillenebiliyor, yakınlık ve uzaklıklar iktidarı belirlemiyor; iktidar merkez ve merkezkaç kuvvetleri kendi belirliyordu. En başta girişimi devlete ekonomik bağımlılığa zorlayan yerleşik bir devlet apparatının varlığı kanımca ülkemizi olumsuz anlamda “toplum mühendisliği”ne en savunmasız bırakan gerçeklikti; bir manada halk “kral hükümet” açısından “mahkumun ikilemi”ni yaşıyor gibiydi. Halkın bir yarısı, diğer yarısının, hatta ezici çoğunluğun kendilerinden başka düşündüğüne ve yaşadığına inandırılmış olmanın hüsranı içindeydiler. Diğer yarıda ise, ne kadar ileri giderlerse o kadar iyi olacağı yanılsaması yaratılıyordu.  Bu aparat içinde aslında içerikler değişse de usul, yol, yordam aynı kalıyordu. Kamu İhale Kanunu’nun yakın dönemde 29 kere değiştirilmiş olması gibi. Özetle, evet, konu toplumun genelinin tepeye bakıp kendine tırnak içinde çeki-düzen vermesiyle ve otorite ile ilişkileriyle ilgiliydi. Networking olgusu ile beraber de düşünülünce siyaset ayrı ayrı hayat alanlarını, hücreleri birleştirmek üzere örüyor, totaliterce bir araya getiriyor ve bu örgünün sökülemez olduğu yanılsaması yaratılıyordu.

Kralın çıplak olduğu belki de uzun süreden bu yana ilk olarak Gezi Hareketi ile dillendirilmiş ve bu dillendirilişten sonra otoritenin kendine aşırı güveni ve halk açısından “mahkumun ikilemi” sarsılmaya başlanmıştır. Aslına bakılırsa sökülemez sanılan her  tür dokunun sökülebilir olduğu Cumhuriyet döneminin her yeni abartılı-iddialı projesinde ortaya çıkmıştır; bu seçimlerde ise, egemen örgüde bir sökük daha oluşturulmuş ve artık devletin toplumun hakiki kuvvetlerine ve üretici güçlerine kulak verme ihtiyacı da doğmuştur, denebilir. Halihazırdaki değişkenler sabit kalırsa ağları tek başına örecek ve merkezkaç kuvvetleri de zorla kendine biat etmeye itecek büyük bir çoğunluğa Türkiye’de artık uzun süre ulaşılamayacaktır.

Samimiyet İhtiyacı ve Müzakereci Demokratiklik veya “Allah Allah MHP Niye Böyle Yapıyor ki?”

Bir demokratik siyasetin başarısı için samimiyet stratejik bir ön koşuldur. Samimiyet; teklif ve önerilerde açık olmak, bunların anlam ve sonuçları konusunda  bilinç sahibi olmak ve  bu bilinci,  olası muhaliflerle paylaşmak ve tartışmak demektir. Bir koalisyon kurulurken ve özellikle hayati meseleler (kırmızı çizgiler) konusunda bir taraf, diğerinin nereye kadar ne isteyeceğini bilmek durumundadır. Eğer ona bu imkan verilmezse, haliyle geçmiş verileri kullanacak ve ona göre tavrını belirleyecektir. Örneğin MHP’in ilk günlerdeki koalisyona yanaşmaz tavrı bütünüyle kırmızı çizgileri konusundaki güvensizliğe dayalı olabilir. Öyle ki MHP’nin AK Parti’ye kendisi için hayati konularda güvenmediği ve güvenmediği ölçüde de geçmiş verilerden yararlanarak yol çizmeye çalıştığı ortadadır.

Aslında MHP’nin bu yanaşmazlığı kendisi için bir taşla iki kuş vurma anlamına da gelmektedir. Neden? Çünkü MHP ile AK Parti tabanları Türkiye siyasetinde birbirlerine en yakın tabanlardır ve uzun zamandan beri de devlet bürokrasisi içinde bir arada ve zaten bir koalisyon olarak çalışmaktadırlar. Yani MHP, salon sohbetlerinde sıklıkla denile-geldiği üzere, Türkiye’de her zaman iktidarlarla dirsek teması içinde olmuş, bu konuda kendi kadrolarından devşirmelere izin vermiş bir partidir. Öyle ise onun, hem iktidarın hukuki operasyonel bürokrasisinde yer alması hem de kendisi için hayati  olan meseleler, kırmızı çizgiler konusunda işbirliği yapmadan muhalefette kalması kendi politik erekleri içinde bir pareto optimumu bulduğuna ve bu optimumdan da kolay kolay vazgeçemeyeceğine işarettir. MHP’nin “biz koalisyona açık değiliz” mesajı vermesinin sanırım en mantıklı açıklaması budur.  Yine, bölgesel uluslararası konjonktür gözetildiğinde, MHP’nin kendi misyonunun artık “kritik” hale geldiğine ve daha da katılaşması gerektiğine karar verdiği de düşünülebilir. Kendimizi “milliyetçi”lerin yerine koyabilseydik, son gelişmeler karşısında, onların artık “alarm” durumuna geçebileceklerini ve bundan sonra ortaya koyacakları tercihlerin neredeyse “refleks” olacağını söyleyebilirdik.

Demokratikleşme, Hukuk Devleti, Restorasyon

Türkiye seçimleri bir gerçeği daha büyük puntolarla yeniden yazmıştır. Baraj faktörü bir tarafa, üç aşağı beş yukarı adilane kabul edilebilecek bir seçim, çok değişik ve şu ikisini alsan diğer ikisi, yok bu ikisini alsan ötekiler biçiminde, koalisyon kurulmasını iyiden iyiye zorlaştıran bir kırmızı çizgiler topografyası ve tercih skalası ortaya çıkarmıştır. Öyle ki beher ikili üçlü koalisyon, alternatiflerinden ehven değildir ve çok çeşitli kombinasyonlar akla gelebilir.

Bu skalanın gösterdiği ilk somut içeriksel gerçek, halkın, yapısal ve anayasal olarak yeniden örgütlenmeyi tek bir partinin inisiyatifine bırakmadığıdır. Çünkü “kurucu temel”lerin sarsıldığı yepyeni bir döneme giriyoruz ve kanımızca bu dönem bütünüyle üniter devlet ve Cumhuriyet rejiminin “sınavı”dır. Bu sınav, karşılaştırmalı bir dizi örnekte hep gördüğümüz gibi Cumhuriyet rejimlerinin 100. yıla yaklaştığı dönemlerde verilir. Şüphesiz karşılıklı örnekler sadece bir korelasyon olarak mı değerlendirilmeli, yoksa üniter Cumhuriyetlerin kendi yapısal sorunlarından ve paradokslarından mı kaynaklanmaktadır, ayrıca tartışılabilir.   Siyaset biliminin ciddi bir gerçeği vardır: Monarşiler, totaliter ya da otoriter düzenler veya cebri devrim sonrası meclis hükümetleri bir tarafa, siyasal partiler sistemi içinde işleyen demokrasilerde, yapılması gereken köklü reform planlarının tek bir ‘organik-homojen kurum’ tarafından taslaklaştırıldığı nadirdir. Türkiye’de de rejim, anayasa, kurucu unsurlar, barış gibi kurucu meselelerin demek ki bir iki siyasal partinin diğerlerini “ikna” etmesine bağlıdır. Bu nedenle ve çoğunlukla kabul edildiği gibi, adil bir seçim prensibine dayalı burjuva demokrasisinde partiler, “etkisiz eleman” değillerdir. Etkililerdir. Görünmez iktidar etkilidir ama “görünür iktidar”, iyiden iyiye etkisiz değildir. Türkiye’de “kamuoyu oluşturmak”, eskisinden çok daha etkilidir.

Bundan kelli, meclise giren siyasal partilerin, kendileriyle koalisyon oluşturabilecek diğer partilere nelerden vazgeçmeyeceklerini bildirmeleri ve bu yönde bir müzakere önemlidir çünkü çoğulcu demokratik toplumlarda, bir tarafın somut önerisi olmadan karşı tarafın cevap vermesi ve müzakerelerin başlaması mümkün olmaz. Çünkü sistem içinde etkileri tartışılmaz olan siyasal partiler, farklı siyasal programlara sahiptir. Yani, “gelin ‘koalisyon edelim’ demek için nelerde ve tek tek kimler sahnede olursa ortak çalışılmayacağının, bununla beraber nelerden fedakarlık yapılması gerektiğinin somut önerileri getirilmelidir.  Aksi, bazı engelleyici koşullar ve sınırlar altında işleyen siyasal partiler sistemine ve rekabetçi demokrasiye aykırı bir tavırdır. Hele hele Türkiye açısından şimdi tam olarak ne demek olduğunu ayrıntılarıyla tartışmaya girmeyeceğim ama aklı başında herkesin ne demek olduğunu tahmin edebileceği oligarşik poliarşik düzeni değiştirme (ve ideal demokrasiye olmasa da Dahl’ci terimle “tam poliarşi”ye geçme) yolundaki köklü çabalar başarılı olursa ödülün ya da olası bir fenalık halinde faturanın kime çıkacağı bilinmeden, “gelin birlikte koşalım” denemez. İşte belki de siyasal partiler düzeninin hikmeti, milletin en derin ayrılıkları konusunda kapsayıcı bir  ‘milli mutabakat’ tavrına erişmekte değil, erişmemekte bir erdem görmektedir. Belki de millet, güncel meselelerin çok ötesine geçen yüksek meseleler konusundaki çözümleri, belirli seçim dönemleriyle ve nisbi çoğunluklarla sınırlı bir siyasal partiler zemini üzerinde değil, başka demokratik veya (doğrudan demokratik) zeminler üzerinde aramalıdır ama bu zeminleri de bulup çıkaracak olan gene millet olmalıdır. Bu bir yönüyle halkın ‘aydınlanma’ meselesidir, ‘aklını ve eylemini başına toplama’ meselesidir ama o aydınlanmanın yeri, zamanı ve kendini ifade ediş biçimi spekülasyona açıktır ve herhalde televizyon karşısında oturup iki politikacının, üç gazeteciyle tartışmasını izlemek ve ara sıra homurdanmaktan öte girişimleri gerektirir.

Öte yandan, çaplı bir reformla  değiştirilmesi gerektiği savunulan oyunun kurallarını koymuş bulunanlar, yani bir anlamda, demokratik reformlar yoluyla kökten değiştirilmek istenen eski 1982 düzeninin ’sahipleri’ veya ’savunucuları’,  yeni düzendeki olası konum ve yerlerini bilmeden  yapıcı bir adım atmaya yanaşmazlar. Yanaşmadıkları da bugün seçim sonrasında gün gibi ortaya çıkmıştır. Bunlar, yeni düzenle gelen ortam içinde, herhangi bir “açılım” sonrası ortaya çıkacak unsurlarla eşit konumda siyaset yapacaklarını bilmeden, adım atmaya da yanaşmazlar. O zaman daha demokratik bir düzeni, eski sahiplerini anti demokratik biçimde ortadan kaldırmadan kurmaya çalışmanın tek demokratik yolu, onları, kurulmaya çalışılan ‘yeni düzen’in içeriği konusunda etraflıca aydınlatmaktı. Bu aydınlatma, eğer söz konusu değişiklik demokratik bir köklü reform paketini öngörüyorsa, o paket taslağını açmak ve içindekileri göstermekle olacaktı. Ne yazık ki AK Parti, seçim öncesinde böyle bir paket göstermemişti, göstermek ne kelime paketin kendisinin eski düzenden bile daha anti-demokratik bir macera olacağına ilişkin kaygıları arttırmıştı. Örneğin kimsenin, nasıl bir başkanlık rejiminin geleceğinden haberi yoktu. Kimsenin nasıl bir barış geleceğinden de aslında haberi yoktu, “stratejik derinlik”in gizli saklı gündemlerinden de kimse haberdar edilmek istenmiyordu. Kimsenin, eğer kurucu irade doğuracak bir çoğunluğa ulaşırsa, iş başına gelecek kurucu babaların neye yelteneceklerinden haberi yoktu. Bu seçimler eğer bu projeleri ortaya atanlar için bir ders ise, o ders öncelikle kurucu unsurlar üzerinde yapılacak değişiklikler konusunda gerekli içerik bilgisinin madde madde ve yeterince şeffaf olarak tartışılması gereği olarak ortaya çıkmıştır denebilir.

Bir devrimle gelmeyen, kurumsal siyasetin içinden gelen pek çok köklü demokratik değişim ve dönüşüm, eski düzen sahipleri ile yeni düzen arayışçıları arasındaki açık öneri değiş tokuşu, müzakere ve uzlaşma ile gerçekleşebilmiştir. Hatta devrimci dönüşümlerin (örneğin Güney Afrika’da Apartheid rejiminin yıkılması sonrasındaki yeni anayasa müzakerelerinin) yolu bile, yeni düzen arayışçılarının,  eski düzen sahiplerine şeffaf öneriler getirmesi ve demokratik güvenceler vermesi sayesinde açılabilmiştir. Bu güvencelerin olmadığı bir ortamda ve olmayacağının da anlaşıldığı bir ortamda, neden  demokratik bir çoğunluğu sağlayamadık, hay Allah seçimleri de istediğimiz gibi kazanamadık denilmesi mantıksızlıktır. AK Parti’nin son yasama dönemindeki önemli bir handikapı ve artık çoğunluğu kaybetmesinin en önemli nedeni Bobbio’cu terimle “görünmez iktidar”ı görünür iktidara, tahammül edilemeyecek ölçüde yeğlemiş olmasıdır, çoğu alanda şeffaflıktan uzaklaşmasıdır. Bu nedenle, artık, yeni düzen kuracağım, Yeni Türkiye kuracağım, daha demokratik bir Türkiye kuracağım, diyenin böyle bir niyetinin olmadığı ama yine de demokratikleşmenin ve hukuk devleti olmanın en önemli ihtiyaç olarak kaldığı bir vakıadır. Bunun için şeffaf öneriler ve güvenceler dedim. Bunları verecek olanlar, hangi siyasal profile sahip olurlarsa olsunlar, demokratikleşme ve hukuk devleti arayışçıları olmalıdır.

Demokrasiye, hukuk devletine ve barışa hakiki geçişin belki de eşiğinde bulunan ama önünde,  (hala) kuvvetli bir dizi engel bulunduğu için dönüşüm yolunda yekvücut bir irade gösteremeyecek durumda olan siyasal toplumlarda bu hayli zordur. Hele hele rekabetin ayyuka çıktığı durumlarda bu nasıl mümkün olacaktır? O zaman bu önerileri, daha iyi bir sistem arayışında olanlar biçimlendirecek, bunları milletle paylaşacak ve gerekirse ve de mümkün ise, muhalifleri ile tartışacaktır. Koalisyon öncesinde de sonrasında da.

Önemli olan, ortak iyilikleri konusunda değişim ve dönüşüm adımlarını atma konusunda (ve bazı menfaatleri de çatışırken) nasıl müzakereye başlayacaklarıdır. Örneğin bir ortak, şirket mallarından birini  satmak isteyip, diğeri istemiyorsa; satmak isteyenin, satıştan kazanılacak parayla ne yapılacağını açıklamadan satış önerisinde bulunmasının anlamı yoktur ve diğer ortak satış için müzakere masasına oturmayacaktır. Aynı şey mal almak konusunda da geçerlidir. Ortaklardan biri bir yatırım yapmak istiyor ama yatırımın projesini, yatırım yapmak istemeyen ortağa sunmuyorsa, istemeyen masaya oturmaz. Aynı güçlü ihtimal salt ortaklar için değil rakipler için de geçerlidir. Rakibinin “gel birlikte iş yapalım, ikimiz için de hayırlı olsun” önerisini, önerenin tam olarak neyi amaçladığını bilmeden konuşacak bir rakip tahmin edemiyorum.

Siyasal partiler söz konusu olduğunda durum daha da çetrefilleşir. Çünkü siyasal partiler, karı koca gibi bir “kader-kısmet-kaza ortaklığının” parçası olmadıkları gibi ticari veya başka türlü bir ortak da değildirler. Çünkü halk onların güdeceği çocuklar değildir. Çünkü kamuoyu, ortada somut hiçbir manifesto, hiçbir deklarasyon,  hiç bir ayrıntılı dilek ve istek metinleri olmadan, doğması mümkün çeşitli olasılıklar üstünde akil biçimde topluca tartışılabilecek bir ortam değildir. Gerçek bir demokratik iyileşme ve hukuk devleti açısından da restorasyon isteyen tarafın, yani yeni düzen arayışçısı olduğunu iddia eden tarafın, eski düzen sahibi ya da savunucusuna somut önerilerle gelmesi şarttır.

Öte yandan Türkiye’de eğer hala bir dönüşüme, hakça bir düzene, sosyal adalete, demokratlaşmaya, hukuk devletine  ve barışa ihtiyaç varsa ve herhangi bir koalisyon bu yönlerde yeni bir açılıma yelken açacaksa, beş ana sütun ve bu sütunların birbirleri ile ilişki ve çatışmalarını önleyici bir somut paketle gelmelidir. Türkiye’de üniter devlet/çoğul devlet; demokrasi, anayasallık ve hukukun üstünlüğü, temel haklar ve özgürlükler/kültürel  haklar ile sekülarizmi birbirleriyle ilişkilendiren ve iç-içe ince işle ören bir senfoni ile ortaya çıkmalıdır. Yine last but not least, “vahşi kapitalizm” de dizginlenmeli, çalışanlar ve çalışamayanlar için sosyal adalet isterleri yerine getirilmelidir.  Ayrıca yeni düzenci,  ehil, cesur ve demokrat bir yeni düzenci olacaksa, oyunun kurallarını değiştirmenin olası ödüllerini değil faturalarını da üstlenmeyi bilmelidir! Kötü düzenler hep böyle değişmiştir, böyle değişebilir. Sanırım tarihe altın demokratik harflerle yazılanlar da böyle yazılmıştır.

Türkiye’nin 2015 seçimleri kanımca “kırmızı çizgiler”in oylandığı bir seçimdi ve aslında ortaya çıkan tablo, dört yıllık bir iktidarın devam edip etmeyeceğinin değil, belki de 14 yıllık bir meseledir. Yani “sıradan devam meseleleri” oylanmamış, aslen “kurucu meseleler” oylanmıştır. Çoğunluk; şeffaflık, hukuk devleti, demokrasi, birlik içinde barış ve dürüst bir siyaset ile sosyal adalet istemektedir. Çoğunluk iyi bir parlamenter demokrasi istemektedir. Bu oydaşmanın bozulması ancak ve ancak, bu entropiyi geriye ve monist bir “istikrar”a bozacak sistem dışı veya sistem-içi müdahalelerle mümkün olacaktır. Ama artık viskilere de ayranlara da atılmış buzları geri çıkarmak ve distille bir “istikrar” bulmak kolay olmayacaktır. Belki öylesi daha iyidir. “Yeni Türkiye”, “Yaşanacak Bir Türkiye” olmalı, “Biz’ler Meclis”te olmalıyız ve artık uzunca bir süre birisi ile değil, birden fazlasıyla yürüyeceğimize karar verdik.

Önemli bir handikapımızı vurgulamadan geçmeyeyim. Müzakereye, kesinlikle nelere yanaşmayacağımızı söyleyerek başlayamayız. Normalde insanlar önce hangi konularda “ortak” olduklarını saptayarak bu işe başlar, daha sonra da anlaşmazlıklarını masaya yatırırlar. Anlaştıkları konuları saptamaları, anlaşamayacakları konuları tartışabilmelerine de olanak sağlayacak bir güven diyalektiği oluşturur. Türkiye’de şu anda bu yaşanmıyor. Evet ama partiler ik önce nelere kesinlikle hayır, diyeceklerini açıklamışlardır. Neden? Çünkü o meseleler, “devam meseleleri” değil, “kurucu meseleler”dir. Çünkü bölgesel-uluslararası konjonktür de gözetildiğinde, herhangi bir koalisyon, herhangi bir partinin temel politika tercihlerini de neredeyse değiştirmesi anlamına gelecek bir koalisyon olacaktır. Bu şekilde yola devrilmeden devam etmek zordur. Belki erken seçimde bir erdem olacaktır. 100. yıla yaklaşırken kaderimizin ne olacağının belirleneceği son 7 yıla girmiş bulunuyoruz.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir