Balkan Köylülerinin Boş Zamanları, Büyük Vampir Efsaneleri veya Yemek Masası Altındaki Bir Kanişin Bir Yaz Akşamı Sohbetinden Duydukları

DNikolayIvanovicEtler pişti. Sallanmaya gelmez. Sahibemin torunu şu gizemli telefon konuşmasını bitirip sofraya oturdu bile. Mahçup tavırlarla herkesi selamladı. Yaşlı adam ise, dişlerinde kalan bir takım yemek artıklarını temizlercesine dilini ağzının içinde dolaştırdı, sonra dudaklarını büzüp alt dudağını sarkıttı, kaşlarını kaldırdı; koca kemerli, mantar kokulu burnunu çekti. Çorbadan bir iki kaşık yudumladıktan sonra, çatal bıçak şarkımızı, kendi kendine yürüttüğünü tahmin ettiğim içsel diyaloğun bir yerinden çıkardığı, belki kendince o diyaloğun doğal bir nihai yargısı, bize göre ise damdan düşercesine söylenmiş ilgisiz bir cümleyle, böldü. Benim arzum bir an önce onun da çorbasını bitirmesi, mezelerden bir iki kaşık daha alınması ve artık mercanköşk soslu etlere geçilmesi.

“Ama tarihimizin bakterilerden virüslere doğru geliştiği meydanda çocuklar. Ölümlü bünye imparatorluklar, tanzimat orduları ile savaşmıyor canım artık, gerilla ve bu harbin şehirlerdeki kompleks hali olan terörizmle mücadele ediyoruz!”

Başı eğik olanlar başlarını kaldırıp ona baktı. Zaten ona bakmakta olanların yüzlerine ise şaşkınlık, belli belirsiz bir gölge gibi oturdu. Herkes yaşlı adamın bu cümleyle kalmayacağını biliyordu. Üstelik kimseden cevap beklemeden kendi diyaloğunu, bu kere sesli olarak, kendisinin kuracağını da! Sahibemin Amerikalı gelini, bugün kuduz aşılarının sonuncusunu olan toruncağızının annesi, söylenenlerle hemen ilgilenmedi. Belki de ilgilenmiyormuş gibi yaptı. Biraz da Türkçesinin kıtlığından olsa gerek çekingen ve sessiz bir tavrı vardı. Çorbasını çoktan bitirmiş, pişti mi pişmedi mi diye bakmak için barbekümüzden aldığı ilk kuzu pirzolasının hangi kısmını bana vereceğini düşünüyordu bence o sırada.

Yaşlı adamın virüslerle teröristleri karşılaştıran cümlesi herkesi “fani dünya” halet-i ruhiyesine itiverdi birden. İlk andaki şaşkınlıktan sonra yüzler az da olsa asıldı. Ama dediğim gibi, yaşlı adam lafı orada bırakmayacaktı. Birden gene kuduz meselesinden açtı. Ona göre kuduz sadece köpeklerle ilgili bir konu değilmiş, kara memelilerini bırakıp yalnızca köpeklerle uğraşmak da kimseye bir fayda sağlamazmış. Rakunlar, kokarcalar, tilkiler ve kır kurtları ve yarasaları da unutmamanız lazımmış. Kuzum, buralarda rakun ya da tilki gören oldu mu? Aklının sahibeciğimin toruncağızının kuduz aşılarıyla meşgul olduğunu gösterecek başka bir yol bulamamış herhalde. Be adam, ortalıkta bana biraz ilgi gösterilmesi ve yeniden sempati duyulmasını sağlayacak konulardan bahsetsene.

nosferatuYaşlı adamın anlattığına göre Drakula da kuduzmuş. Bu konuya geldiğinde barbeküden toplananlar daha yeni yenmiş, kemikler bana verilmek üzereydi. Böyle tuhaf efsaneler de var, bilmeyen kalmış gibi sözediyor. Kimi soyluların yakalandığı bir hastalık nedeniyle susuzluk çektiklerini ve temiz su bulamayınca kan içmek zorunda kaldıklarını ben de biliyorum. Ne var bunda?! Kan iyi bir besleyici olsa gerek. Taze kandan iyi bir besleyici olur mu? Öyleyse bizimkiler niye ilk defa duyuyor gibi dinliyorlar bu gösterişçi adamı? Soyluların tuhaf hastalıklara yakalandıkları zaten söylenir. Herhalde sizin soylularınız. Biz kendi ırkımızla ve kendi soyumuzdan gelenlerle ne kadar çok çiftleşirsek o kadar şeçkin oluruz. Sizin ucubelikten kurtulabilmeniz sık sık yer değiştirmenize ve başkalarıyla kaynaşmanıza bağlı. Hiç biriniz doğduğu yerde peygamber olamaz, ona göre. Göç, bu nedenle bir kahramanlık hikayesidir derim ya hep.

Yaşlı adamın bahsettiklerinde çok korkutucu, aslında, bir biçimde bizimle ilgili olduğu için fena endişe verici şu hal olmasa, benim ailem de gece yarısı ormanda yaktığımız bir ateş etrafında toplanıp rahatlıkla bu efsanelerden sözedebilirdi.

Toruncağızın kuduz aşısı olmasının nedenini uzatmayacağım. Durumun bir köpekle ilgili olduğunu sezmişsinizdir de o köpeğin ben olmadığımı bilmenizi isterim. Başıboş bir karabaştı ilgili köpek, komşu tatil köylerinden birine kapılanmak için uğraşan şu sahil boyu köpeklerinden biri. Adını siz koyun, Tom, Billy vs.  Isırmadı. Hayır. Sadece kızcağızın, koca başını okşamasından cesaret alıp şaha kalkmış, patilerini onun omuzlarına dayamak istemiş ve evet, tırnakcağızıyla çizmiş omuzlarını. O kadar! Ve bu olaydan sonra kuduz konusu evin tüm köşelerinde konuşulmaya başlandı. Sahibemin torunu, bu akşam son aşısını oldu. Son aşıyla birlikte konu kapanır diyordum ama yok, sürecek, görüyorsunuz.

“Bugün vampirlere inanan kalmadı çocuklar ama kuduz illeti hâlâ mevcut işte” diyor yaşlı adam. Hepimizin bunaltısını gotik bir tarzla aşmak isteyecek herhalde. Dişini karıştırdığı kürdanı tabağının kenarına koyup  benden başka kimseyi irkiltmeyen yüksek bir tonda konuştu:

“Dönün bakın 1400’lü yılların Doğu Avrupası’na. Drakula ya da Drakula Efendi diyelim, Transilvanya adı verilen bölgeyi idare ederken vampir hikayeleri de almış yürümüş. İşte, Drakula’nın vampir olduğu söylenmiştir. İdaresi altındaki halktan da, geceleri hortlayıp insancıkları avlayan bir sürü vampir çıkmıştır. Belli ki adam çok gaddar bir idareci imiş. Kendisi vampir olmakla kalmayıp idaresi altındakilere de normal insan gibi yaşama şansı bırakmamış!”

“Vampir diye bir şey olmadığını düşünürüm Ağabey. Biz hekimler, bu konudaki herşeyin tıbbi bir açıklaması olduğuna inanırız. Irsi bir kan hastalığı olan porphyria’nın bir zamanlar aristokrat sınıfta olanlar arasında hayli yaygın olduğu bilinir. Porfiri mi diyeceğiz? Bu hastalığa tutulanlar ışığa karşı aşırı hassas olurlar, dişleri kahverengi olur, derilerinde de yara bere çıkar. Bu kimselerin kendi kanlarını tazelemek için başkalarının kanlarını içtikleri söylenir. Drakula’nın idaresi döneminde bir kuduz salgını olduğu da bir vakıa. Öyleyse kuduz hastalığına yakalananlarda vampir benzeri arazların ortaya çıkması, uykusuzluk, delirium ve tuhaf davranışların olması iki durumu birbirine iyiden iyiye benzetmiştir bence.”

İşte hekimler buna benzer mantıksal çıkarsamalarda bulunurlar. Şu ilacı uyguladığımızda beyaz fare canlandı, demek ki insan da canlanır türünden Sokratik önermeler. Bunlara bir beddua etmek isterseniz, ölüm döşeklerinde akıllarına böylesi çıkarsamaların gelmesini dileyin! Bu konuşmaları dinlerken bir yandan küçük pirzola kemiklerini dişlerimle çıtırdatıp kırarak yutmadan önce üzerlerinde kalan et parçalarını yiyor, bir yandan da acaba şu Drakula gerçekten yaşadı mı sorusunu da sormadan edemiyorum tabii. Masanın altındayım. Artık küçük bir tümsek olmuş kemik parçaları patilerimin önünde, kulaklarım yukarıdaki konuşmalara dikili bir halde kendime oldukça güvenli olduğumu söylemeliyim. Duydunuz, genç doktor, sahibemin oğlu, toruncağızın babası kuduzla vampirliğin ilişkisinden bahsetti. Irkımdan geçen bir hastalıkla Drakula’nın ilgisine çok şaştım. Doğal değil mi şaşmam, söyleyin? Kollektif sorumluluk kuramının kabulü bazı efsanelerin kurulmasını şart koşar. Ne yani, benim kuduz konusunda kafa yormam sizin faşizm veyahut milliyetçilik konusunda kafa yormanızdan daha mı mantıksız? Daha az mı mantıklı?! Hiçbir gerçeğe “efsane”, “mitos” deyip küçük kafamla çürütmeye çalışmam. Hakikat, efsane olamayacak kadar günceldir ve hep güncel kalır. Benim asıl amacım başka bir şey olmalı, ama tam olarak ne olduğunu bildiğimde ilk öğrenecek olan siz olacaksınız, merak etmeyin!

Tatlı servisi yapılırken uykumun geldiğini hissettim. Tatlıdan nefret ederim zaten. Hem sağlığıma zararlı. Kör edermiş, ederse etsin, sanki doğru dürüst görebiliyorum! Dört ayağım bir yanda boylu boyunca uzandım. Yemeği çok kaçırdığım zamanlarda olduğu gibi hızlı hızlı nefes alıyordum. Karnım iyiden iyiye şişkin. Dolunay, bir aralıktan, bizimkilerin masasının üstüne düşüyor, uzaklardan gelen başka köpeklerin havlamaları, itiraf edeyim, o sırada beni ırgalamıyordu.

“Aslında Drakula’nın asil bir ailenin oğlu olarak Transilvanya’da doğan Prens Vlad olduğu da söylenir, bilir misiniz? 1400’lü yıllarda. 1431’di galiba. Babasına Romencede şeytan anlamına gelen ‘Dracul’ adı verilmiş çünkü Osmanlı İmparatorluğu’na karşı da savaşmış olan Dragon Mezhebine mensupmuş.”

Hadi tatlınızı yeyin, şeyedin de yatalım diye düşünecek oldum ki genç doktor kalktı, içerden içi yeşil bir sıvıyla dolu olan bir şişe getirdi. Alkol koktuğunu söylemeye gerek var mı? Masanın yanındaki servis masasının üstündeki miniminnacık bardakları şişenin içindeki musalla taşı kokulu şu yeşil sıvıya doldurduktan sonra döndü ve haklısınız, gene aynı konu:

“Drakula, babasının öldürülmesinden sonra 1448’den 1476’ya kadar Transilvanya ve Valasya’yı idare etmiş. Milleti şişler ve kıvrana kıvrana ölüm acısı çekmeye terkedermiş. Amma velakin hıristiyanlık inancını da muhafaza etmiş ve tam beş adet manastır kurmuştur. Fakat Türklerden kaçamamış ve zannederim 1475’lerde Bükreş’de bir savaşta öldürülmüştür. Avrupa’yı böyle bir kan emiciden temizleyenlerin Türkler olduğu da ortaya çıkıyor!”

Yaşlı adamdaki hafızaya şaştım. Buraya gelmeden önce dersini çalışmış bu bence. Ne de kesin tarihlerle anlatıyor. Bana soracak olursanız tarih hakkında bildiklerim Malazgirt Meydan Muharebesi, Karlofça Antlaşması, durun, ha bir de Cumhuriyetin ilanıyla sınırlıdır! Şimdi bundan ne sonuç çıkarırsanız çıkarın. O sıra kıçım kaşındı. Doğrulup dişleye dişleye yaladım. Sonra rahatlamış şekilde dört ayağımı birden pat diye kırıp çöküverdim eski yerime yeniden. Ayacıklarımı daha daha açtım. Başımı biraz daha rahat bir pozisyona getirdim. Diyordum ki dönün bakın 1700’lere, sofralarda vampirlerden başka bir mevzu var mıydı? Vampir efsanesi ile kuduzun bir alakasının olduğu gerçekten açık galiba. Mezarlarından çıkanlar Balkanlara yayılırken kuduzu nereden kapmış oldukları konusunda bir açıklama getirilmiyor ama! Canım mezarlık kaçkınları sırf aptal Balkan köylülerine köpek kılığında göründü diye vampirlerle köpekler arasında bir bağ kurulması da çok tuhaf. Bana kalırsa bu Balkanlarda zaten bir tuhaflık var. Birbirlerinin boğazına çok önceden sarılıyorlarmış yani. Gün gelmiş birbirlerini tamamen yoketmek için önce kudurmayı sonra işe girişmeyi istemişler. 1992 civarından bahsediyorum şaşkın, 1700’lerden değil. Mezarlıktan kadavraları çıkarıp yakmaya kadar götürmüşler işi. Medjeva köyünde olanları ben de duydum. Ölenler ayaklanmışmış, milletin kanını emip kansızlıktan öldürmüşlermişmiş. Rousseau da mevzuyu ciddiye alıp hakkında çene yormuşmuş düşünebiliyor musunuz? Goya, şu kan emme işini tuvale de taşımışmış. Eserlerinin de açıkça ortaya koyduğu gibi yeterince malzeme vermişsiniz zaten adamcağıza vahşet ve zulmünüzü resmetmek için! Resimden anlamam. Boyacı çırağının duvara sürüştürdükleri ile Renoir arasındaki farkı da pek ayırdedemem doğrusu. Siz öyle sanın! Bir kere iyi bir ressamın katıp karıştırdıkları borç çorbası gibi kokar. Gulaş filan da diyebilirsiniz. Adam kulağını kesti sonunda. Yo yo, kulağını kesen çılgın bir başkası idi galiba…Hatta öyle bir malzeme ki içinizdeki vahşet, gerçekten kimseye bir zarar vermeseniz de sanrılarla sizi etkisi altına alabiliyor. Kimi zaman vahşet seyretmekten haz duyarsınız. Biliyorum. Benim sahibem polisiye ve fantastik korku filmi meraklısıdır. Goya’nın niyeti başkaydı tabii. O, sizin canavarlıklarınızı bizden de iyi anlayan yüce bir sanatçı.

“However, tüm bunlar, köpekler ve kurtların vampirlerle ne ilgisi var açıklamaya yetmiyor doğrusu.”

Amerikalı gelin, yaşlı adamın lafını cart diye ikiye ayırmakla müthiş bir iş yaptı bence. Bu kadını ve sesini ayrıntısıyla betimlettirmeyin bana şimdi. Masanın altındayım,  şişkin bir mideyle sereserpe uzanmışım, göz kapaklarım düşe kalka yarı uykuluyum görmüyor musunuz? Bıngıl bıngılım. Tipik Amerikan sarı-kızılı, yanakları çilli, incecik bir hatun işte. Kıçının dümdüz olduğunu ekleyeyim. Özelliksiz. En parlak göçmen çocuklarını böyle sudan kadınlar kapar bilesiniz.

Yaşlı adam bana iyilik yapıyor, açık veriyor. Yani vampir birdenbire köpek olurmuş da köydeki tüm köpekleri öldürürmüş. İşin garibi kancıklardan vampirin çıkmadığı iddiası. Yani bunu da biz erkek köpeklere yamamışlar. Lafı neden bu kadar uzattığını ve  her bilgi kırıntısını neden öteye beriye çektiğini anladım. Asıl amacı, barbar bir topluluğa katılan bireylerin tek tek sorumlu olması gerektiği hipotezini çürütmek için, işin başındaki naziye “deli”, katılanlara da “”şeytanın etkisindeki zavallı ruhlar” muamelesi çekip ucuz kurtulmak! Ama öyle yağma yok. Drakulalarınızı ve kan emmelerinizi, toplama kamplarınızı ve deportasyonlarınızı ve de sürgünlerinizi anlayışla karşılamamız ya da en azından böyle rezillikleri, hastalık dahi olsalar, size yakıştırmamamız için kötülük bilinci olmayan “delilere”, “şeytanın elinde oyuncak olmuş zavallı ruhlara” ya da  “köpeklere” atmanız gerekiyordu, di mi? Köpekler kuduz olur, bu doğru, eğer bundan beni sorumlu tutacaksanız tutun, hesabını veririm ama lütfen cicili bicili folklorik kıyafetlerini -her köy eğlencesinde hop diye zıplarken hoş görünmek üzere- sandıklarında saklasalar da, bahsettiğim bağlam içinde, şu ya da bu dönemde hiç de cicili bicili davranmamış Balkan halklarının vampirsi kudurukluklarından köpekler sorumlu demeyin!

İşin garibi vampirlerin mezarlarından cinsi münasabette bulunmak için fırlamalarıymış. Muhabbetin bu noktasında gözüm açıldı. Birden ayıldım. Yattığım yerden kalkıp bir öne bir arkaya gerindim. Daha sonra masanın altından çıkıp çevresinde fırdönmeye başladım. Dikkati çekmedim diyemem. Herkes pek sevimli bulur böylesi maskaralıklarımı. Sonra tükendim ama. Soluk soluğa kaldım ve orta yerde, içi doldurulmuş bir av hayvanı gibi kalakalmışken kulaklarımı konuşmalara diktim.

Yaşlı adam işi cinsi münasebete getirmese şaşardım doğrusu! Doğrusu bu iş için ben de fırlarım mezarımdan imkân olsa! Heyhat, mezara girenin bir daha oradan çıkamadığını duymuştum.

Şimdi sizin kurmacanızın özü şu: Vampir saldırısına uğrayanlar, vampirin katlettiği hayvanların etini yiyenler, vampirin büyük aşkı olanlar -vay canına burası ilginç- ve sıkı durun ölümcül salgın hastalıklardan, kuduzdan ölenler dönüşürmüş vampire. Bir de kadavranın aynaya bakıp birdenbire vampirleşmesi hikayesi var ki buna da –diğerlerine olduğu gibi- kargalar bile güler. Ha gelelim kadavranın üstünden kedi, dikkat  edin: köpek ve yarasa geçmişse de vampirleşirmiş, burayı not alın diyor yaşlı adam. Tam da plajda, ateşin çevresinde anlatılacak hikayeler buldu gene. Akdeniz ortasındaki romantik yaz akşamına gotik hikayelerini sokuşturdu.

Sarımsak, mezara su serpme, ıssız adalara gömme gibi tedbirler şartmış bu rezillikten kurtulmak için. Sokaktaki hemcinslerimi de toplayıp ıssız adalara götürürlermiş bir zamanlar. Issız adalara götürülsünler ki kimseciklerin mezarının üzerinden geçmesinler! Koleralı olduğu iddia edilen Amerikan göçmeni Yahudilerle topu zaten kuduzlu diye yaftalanan hemcinslerime yapılanlar arasında ideolojik bir ortaklık olmalı… Yaşlı adam böyle bir yorum yapmaktan kaçındı. Zaten o, ilgili ilgisiz her zulmü atalarımıza reva görülenlerle karşılaştırmaya meyyal biri değildir. Diyorum size, faşizminiz bir kudurukluktan ibaret… Halklarımızın arasından bazıları kusur işledi, günaha girdi diye ya da “diye diye”, topumuzu bir takım adalara götürüp yakmanız ya da yollara sürmeniz ve sürerken yolların henüz asfaltlanmamış, bölünmemiş olmasına ve sürgün zamanında son elli yılın en soğuk kışının hüküm sürüyor olmasına da dikkat etmeniz dehşet veriyor. Korkularınızı anlıyorum! Hadi canım, bekle sen anlıyorum. Başka milletlerden korkarsınız, derisi kahverengi olanlardan korkarsınız. Kadın kadına, erkek erkeğe koyun koyuna yatanlardan korkarsınız, istemediğiniz yaşta sevişenlerden korkarsınız. Sizin derdiniz ne, biliyor musunuz? Siz, kendi konuştuğunuz dilden başka biçimde konuşan herkesten korkarsınız. Havladıkları için köpeklerden bile korkarsınız. Havlamayan köpekten değil de, havlayandan korkmanıza da şaşmak gerek doğrusu! Köpek havlamayacak da meleyecek mi size göre, yoksa miyavlasın mı? Fransızca mı konuşsun? Ötsün mü? Anırsın mı? Kişnesin mi? Havlayan köpeğe karşı duyduğunuz yersiz korkuyu yenmek için, bir de, “havlayan köpek ısırmaz” türünden densizlikleri özlü söz olarak peydah etmişsiniz! Oysa, siz de benim kadar iyi bilirsiniz ki hem havlamayan hem de havlayan köpek ısırabilir! Isırır, ısırmaz demiyorum, ısırabilir diyorum, anlasanıza. Mesela ben. Havlasam da havlamasam da ısıramam. Çünkü ısırmayı bilmiyorum. Yine de bilemezsiniz. Isırmayı gerçekten isteyecek kadar travmatik bir durumla karşı karşıya kalmadım şimdiye kadar…

Vampirin kırk günlük ömründe kanını emdikleri zavallılar da boğula boğula ölürlermiş. Bu bilgiyi not ettikten sonra tekrar masanın altına, Hanımcığımın yanına yattım. Onun çıplak apartman topuklarını, o kadar çok seviyorum ki. Ondan ayrı birkaç saat bile bir köpek asrı gibi gelir bana. Köpek asrı ise çok çok uzundur. Bizim özlemimimiz sizinkine benzemez. Biz her ayrılışta sonsuza dek süren terkedilişler yaşarız. Her ayrılışta, gitti, dönmeyecek deriz. Her kavuşma olağanüstüdür, beklenmediktir, yaşamın büyük bir hediyesidir, limbik yaşamcığımızda yeni bir şölendir.  Bizim şu anı ve burayı önemsediğimiz, bu nedenle geçmiş ve gelecek bilincimiz olmadığı safsatalarına inanıyor musunuz? Nereden biliyorsunuz? Patilerimin önündeki şu kemikleri nereye gömeceğimi düşünürken herhangi bir gelecek fikrim olmadığını iddia edebilir misiniz? Bir keresinde Hanımcığım, Türkiye’de madenciliğin tarihi konusunda bir makale yazdığı sırada gezmeye gittiği bir madene götürmüştü beni. Ne çıkarıyorlardı yerin altından hatırlamıyorum ama. Neyse. Orada madeni bekleyen kocaman bir kangal vardı. Ve o kangal, işçilerin öğle paydosonda kendisine verilen kemiklerden hepsini yememiş, bir kısmını ocağın bir tarafına saklamaya yeltenmişti. Şimdi gelecek düşüncesi yok muydu onun yani?  Kendinize gelince fikir, plan, taktik, strateji; bize gelince limbik içgüdü! Ne ala!

Neyse. Kadavracıkların vampir olup olmadığı ise her şeyden önce solgun ama canlıymış gibi görünen bir cilt, ağzından gelen kan, atılan çığlıklar ve cinsel organlarının büyüklüğünden anlaşılırmış. İşin aslı şuymuş: Kuduranın heyecansal durumu ile vampirinki çok benziyormuş, yaşlı adam bu noktayı özellikle vurguluyor.

“Çocuklar limbik veçhede bir paralellik var işte. Saralılardaki gibi. Ne dersin oğlum? İş hipotalamusta,  ‘amigdaloid kompleks’ ya da ‘hipokampus’da bitiyor, bilmemiz lazım, değil mi? Esasen tüm beyin hastalıkları, bunamalar ve saire de böyledir. Yani kuduz, sara, kısmen alkolizm, şizofreni gibi hastalıklar. Alzheimer bile hatta…Alzheimer…”

Genç doktor gene doktorca bir şeyler söylecek, dur da kulak verelim:

“Evet Ağabey öyle ama yine de kuduz başka bunama başka. Alzheimer, hele Alzheimer çok başka. Ama çare olarak hep aşı üstünde durulması bakımından ilginç ortaklıklar da yok değil. Her saniye yeni araştırma sonuçları çıkıyor, uzmanı değilsen gitgide zorlaştı son durum hakkında bilgi sahibi olmak diyorum yani…”

“Durumun seks-ilgisi amazing.”

Amerikalı kadının sesinin tınısından, fazla seksin gözünü çıkarmayacağını anladım. Yaşlı adamın da gözünü çıkarmayabilir seks ama canını çıkarır, kesin! Gençliğinde cinsiyet hanesinde kadın yazan her insanın peşine takılan bir insan olduğunu anlatmış mıydım size? Yaşlandı, yaşlandı ama huyu aynı kaldı diyeyim… Bir de uykusuzluk eklediniz mi, vampirlikten vampirlik beğenin. Ha bir de nalları dikenin çözülmeye başlarken gazlanan dokuların bastırmasıyla balon gibi şişen genital taraflarını da bahis konusu etmeli tabii. Yoksa çok satmaz!

Zoonosis ve kuduz ısırıkla geçiyor ya, vampirlik de ısırmadan geçmemeli. Kuzum, Sırbistan’ın buz gibi soğuğunda elin ölüsü kolay dekompoze olur mu, pardon, kolay çürür mü? Çürür mü demek istiyorum. Çürümez tabii. Morava’dayız, boru değil. Bir aralıktan fırlayıp birbirlerine “beh” demeye çok alışık bir milletin de şok geçirip nalları diktikten sonra kanının boza tertibinde ağzından akması gerektiğini anlamamak saflık olur. Herhalde belirli bir coğrafyada ölmek, kudurarak ölmekten farksız olduğu için kudurukluğa vampirlik, vampirliğe kudurukluk denmiş işte. Yaşlı adamın, o aksam sofrasındaki tarzı bundan daha efendiceydi tabii. Söylediklerim, onun anlattığı şeylerden benim çıkardığım sonuçlar. Ezberim güçlü değil, her lafı tırnak içinde veremiyorum, kusuruma bakmayın artık lütfen.

Bakın bütün bunların bir anlamı yok. Önemli olan gerçekler değil sizin uydurduklarınız. Ölü soğuğunu topuklarına kadar hisseden bir otopsi bıçağının bildiklerinin yarısını bilseydiniz, ölünün sabunlaşması süreçlerini vampir saçmalıklarına döndürecek kadar çarpıtmazdınız. Diyorum ya maksadınızı aşmak için dünyaya gelmişsiniz sanki. Efsaneleri, sembolik anlatımları, gerçekleri düş kılmayı, düşleri gerçek kılmayı, lunaparka girip tuhaf aynalarda kendinizi seyretmeyi ve seyrettiğiniz çarpık bedenlerinize, bedenlerinizin o çarpık görüntülerine gerçeklik yakıştırmayı seversiniz. Tüm bunları hepbirlikte bir “sevgi yumağı” olmuşken, bir yaz akşamında, deniz kenarında, tatlının yanında “aldığınız’ digestifler eşliğinde yapmayı seversiniz. Ailenin dizinin dibinde de maskara bir poodle olmalıdır. Sizin varlığınızın amacı bu. Tanrı sizi, dünyanın ve sizden farklı varlıkların, sizden farklı canların yalnızca canına okuyun diye yaratmadı, bir de maksadınızı aşıp görüp yaşadıklarınızı olmadık hikayelerle, çarpık algısal dillere dökmeniz ve aslı astara dönüştürmeniz için yarattı.

Bu durum kafamı hep meşgul etmiştir. Neden, evet neden gerçeği tüm çıplaklığı içinde yaşamaz ve anlatmazsınız? Neden hikayeler uydurursunuz? Bunu bilsem, size böyle uzun uzadıya hitap etme gereksinimi duymazdım. Tamam, tamam aman! Tanrının sizi matah bir şeye benzer biçimde yaratmış olması sizde işgüzar bir sorumluluk duygusu yaratmış. Her şeyi bilecek, herşeyi anlayacaksınız ya, bunu beceremediğinizde tuhaf hikayelerle geçiştirme yoluna gidersiniz. Bir de adam öldürmelerinizin, üzerinize bir çığ gibi düşecek olan sorumluluğundan kurtulmak için önlem almanız lazım. İşte bu nedenle efsaneler uydurursunuz. Ama bu, neden lunaparktaki tuhaf aynalarda bedeninizi olduğundan uzun ya da kısa, şişman ya da zayıf, düzgün ya da çarpık görme ve buna şaşma gereksinimi duyduğunuzu açıklamıyor. Tanrının, elinin altındaki hangi seçenekler içinden sizi halihazırdaki biçiminizde yarattığını merak ediyorsunuz belki. Bakın, Tanrının elinin altındaki seçenekleri bilmeniz mümkün değil ama bilebilirim sanıyorsunuz. Bir iki şapşal kuzuyu bir-örnek yarattınız diye Tanrının elinin altındaki olasılıkları kavramadınız henüz. Bir de bunu “Human Genom” Projesi çalışanlarına anlatabilsem!

Ben bu meseleler hakkında kafa yormayacağım artık. Çok yoruldum. Hem artık vakit gece yarısına yaklaşırken sohbet de iyiden iyiye laçkalaştı. Yaşlı adamın İstanbul’dan güm diye tatil soframızın üstüne düşmesiyle birlikte tüm o anlattıkları beni de tarihle ve efsanelerle hesaplaşmaya itti. Yarın gidiyoruz buradan. Bu güzel gecemiz, buradaki son yaz gecemiz. Çünkü sahibem bir an önce evimize dönmek istiyor artık. Hem ertesi gün oğlu, gelini ve işte ne yazık tatilinin son haftasını kuduz aşısıyla geçiren toruncağız da Amerika’ya dönecekler.

İki hanım izin isteyerek yatmaya gittiler. Yani toruncağızla, Amerikalı gelin. Sahibem yerinde kaldı ama burnunu çeke çeke uyuklamaya başladı. Patavatsız iki herifin kuduz ve vampiriksilik muhabbetini dinlemekten hazetmişe benzemiyordu. Kimse hazetmemişti ki zaten. Ben, hele ben, hiç hazetmemiştim ama benim fikrimi soran olur mu hiç ha olur mu, sorarım size? Hadi sahibeciğim, kalk da yatalım. İkisi artık hangi zırvadan bahsedeceklerse bahsetsinler. Zaten kendilerini aşan işlerin üzerine gidip didik didik etmek, olmadı kendilerini lime lime ettirmek; silah kuşanıp Don Kişot-vari savaşlar açmak çükü olanlara özgü bir duygusal mekanizmadır. Kadınlarımız yattı. Bu serserilerin gözleriyse, içi renkli sıvı dolu başka şişeler arayacak eminim birazdan.

“Limbik sistemin ne olduğu noktası kuduz ve benzeri hastalıklar konusundaki bütün mitleri de açıklıyor bana göre.”

“Evet. Limbik sistemin sırrı çözülürse, Ağabey, sadece kuduzla kalmayacak, şizofreni, Alzheimer ve benzer pek çok hastalığa çare bulabileceğiz. Korkularımıza, hatta nefret ve aşklarımıza bile çare bulabileceğiz o zaman. Mesela fobinin aşıyla tedavi edildiğini düşün… Ya da mesela aşk aşısı olsun… Five shots! That’s it! Olay bitmiştir, kapanmıştır, ne güzel olur değil mi?”

Bunu sevdim. Demek, aşk da çare bulunması gereken bir hastalıkmış ve limbik sistemi egemenlik altına alırsak ona da çare bulabilirmişiz. İyiden iyiye sapıttıklarını söylememe izin verin. Hadi yatalım artık. Yarın uzun bir yol var önümüzde. Hadi kes artık da yatıp zıbaralım.

“Tabii evladım ama beynin merkezi sinir sistemindeki hücrelerin oluşturduğu temel ihtiyaçların, hislerin, heyecanların organizasyonunu yapan bu bölgeyle oyun oynayacak olursak başımıza bazı felaketler de gelebilir… Açlık-toklukla; acıyla, zevkle, hele hele cinsi içgüdülerle oyun oynanmaz.”

“Limbik sistem bir muammadır Ağabey. Mesela kuduz diyorsun ya. İnsanlarda mesela, on günden az bir süreden birkaç yıla uzayabilir kuduzun kuluçka dönemi. Vakıaların çoğunda  iki hafta ile iki ay arasındaki bir zaman diliminde iş biter. İştah azalır, ateş basar, endişe artar, uykusuzluk başgösterir, yorgunluk hissi egemen olur vücuda. Acı ve anormal hislenmeler takip eder. Bazen felç gelişimi de gözlenir. Ama insanların çoğu vampirimsi ve saldırgan bir kuduza kapılır. Niye? Kuduz virüsü limbik sisteme yerleşmeyi pek sever de ondan Ağabey. Yerleştiği zaman da beyin enfeksiyonu olur işte. Hasta yerinde duramaz olur, oturamaz, rahatsızlık içindedir. Etkilere tepkisi aşırıdır. Refleks bozuklukları vardır. Korku duygusunun egemenliği altına girmiştir. Uykusuzluk iyiden iyiye yerleşmiştir, artan oranda endişe duygusu tüm egoyu ele geçirmeye başlamıştır. Bu görüntü birkaç gün içinde kuduzun bilinen en karakteristik semptomunu da kaydeder: Su korkusu ve kas spazmları. Neticesi, felçsi kıvranışlar ve komalı ya da komasız ölüm olur. İşte bazı durumlarda, kuduz vampirliğe böylesine benzer. Vampir de kudurukluğa tabii…Tüm bunlar, bu yüz kasılmaları, boğazda, nefes borusunda ve gögüs kafesindeki kasların kasılmaları, boğuk seslerin çıkmasına ve bir hayvanda olduğu gibi dudakların geri çekilerek dişlerin sıkılmasına yol açar. İşte bak, tam da şu bastıbacağın bize baktığı gibi…Hah, haaah…”

Bir de sarhoş kahkahası atıyor manyak herif! Kızının kuduz aşılarının son gününün gecesinde şu yaptığına bak! Ne pis bir herifmiş bu. Hiç utanmıyor. Utanmamakla kalmayıp bir de alay ediyor! Öfkeli bir köpek görmedi mi hiç? Hiç görmediniz mi öfkeli bir köpeği, ama öyle kızmış numarasına yatan değil, gerçek öfke dolu olanı? Dudaklar geri çekilir, gözler kararır. Bir keresinde bir “it” ama insan “iti” bana tekme atmaya kalkmıştı da öyle bir diş gösterip öyle bir göz karartmıştım ki adam geri çekilip defolup gitmek zorunda kalmıştı. Tabii benim de ruhsal travmalarım var ne sanıyorsunuz! Mesela, limbik zımbırtılardan bahsettikleri şu dakikalarda, ısıramasam da ısıracak gibi görünmesini bilirim!

“Evet evet, dudaklar geri çekilir, bu arada tükrük yutulamaz ve ağızda köpükler oluşur, kanlı salgılar tükürülür. Bu kasılmaların genelde sudan, ışıktan, gürültüden, kokudan ya da en küçük bir duygulanımdan veya hastanın aynada kendi aksini görmesiyle tetiklendiği söylenir. Arka planı ön plana çıkarma ve önemsiz uyaranları birden büyük bir tehdit olarak algılama sorununun bazı psikozlularda da olduğunu biliyoruz.”

Aslında aynada kendi aksine bakabilen bir adamın kuduza yakalanmış olduğu ihtimal dışı bırakılırmış efendim. Ama biz köpeklerin, sağlıklı da olsalar akislerine saldırdığına tanık olmuşmuşmuştur yaşlı adam belki…(Burada genç doktor, “olmuşsundur” yüklemini kullandı ama ben tam bilemedim bu çekimi nasıl bir hikaye geçmiş zamanla, dolaylı aktaracağımı). İşte biz, aynaya baktığımızda aynada başka bir hayvan var sanırmışız, o yüzden de hav hav atılırmışız aynaya doğru. Benim kadar akıllı olmayanlar öyle davranabilir ama saldırdığımız şeyin aynadaki aksimiz olduğunu bile bile, yani bildiğimiz halde saldırmadığımızı nereden biliyor? O akis, benim aksim de olsa neticede başka bir köpek. Ona gözdağı vermek bence oldukça ihtiyatlı bir davranış ama size göre geri zekalılıktır böyle şeyler.

Kudurukta arada sırada ortaya çıkan şiddetli saldırgan heyecansal durumlar bazı hallerde dehşet verici olabilirmiş. Kuduzlu hastalar kendilerine yanaşanlara doğru atılır ve vahşi hayvan gibi ısırıp parçalamaya çalışırlarmış onları. Bu “serüvenler” sırasında hastanın görünümü gerçekten korkunç olurmuş ve saldırgan bir kurda benzermiş hasta. Bugünlerde böyle manzaralara, savaşlarınız ve askeri darbeleriniz dışında, hiç de sık rastlamıyoruz ama eskiden her yerde görülen bir durummuş bu.

“Hakikaten benzer reaksiyonların bazı demanslarda da görüldüğünü biliyorum.”

“Gerçi Ağabey, kuduzun yolaçtığı saldırganlığın kuduzlunun kültürel düzeyi ile ters orantılı olduğu da kabul ediliyor.”

Hımm, genç doktorun söyledikleri çok ilginç. Demek ki kudursanız dahi terbiyeyi elden bırakmamanız gerekiyor!

Öte yandan normalden fazla cinsel duygulanım yani hiperseksüalite de saldırgan kuduzun can alıcı semptomlarındanmış. Yaşlı adam öyle diyor. Genç doktor da katılıyor bu düşünceye. Bu haldeki bazı erkekler birkaç gün sürekli ereksiyon halinde kalırlar, heyecansal sensasyonlarla boşalmalar dahi yaşarlarmış. İçinizden birilerinin -diğer semptomlar bir yana- sırf bu nedenle kuduza yakalanmak isteyeceğinden eminim. Bilimsel literatürde günde otuza varacak sayıda cinsel ilişkiye giren ya da şiddetle ırza geçme teşebbüsünde bulunan hastalardan sözedilirmiş. Yaşlı adam, anlattığı saçmalıkları işte böyle süslüyor.

“Peki ama vampirlerin insandan hayvana bilmece gibi başkalaşımının açıklaması nedir sence Ağabey?”

“Oğlum bunu sen daha iyi bilirsin ama benim de kendime göre teorilerim var tabii evladım. Şu şişeyi uzatsana!”

“Ağabey, kuduz omurgalı hayvandan insana geçen eşsemptomatik bir hastalık olarak kabul edilir. Çünkü hem insanlarda hem de köpekler, kurtlar, kediler ve yarasalarda aynı belirtilere yolaçar. Bunun sonucu olarak insanlarda ve vahşi hayvanlarda görülen bu ateşli davranış, basit bir gözlemcide hepsinin birbirine benzer, kötü yaratıklar  olduğu düşüncesini uyandırmış olabilir.”

Tamam diyeceğini dedin, artık çeneni kapatman gerekmez mi? Ne diye bize kuduz anlatıyorsun ve bundan ne medet umuyorsun? Peki ben size bu adamların anlattıklarını niye anlatıyorum? Pekala gizli tutabilir, bu kısmı atlayabilirdim. Benden nefret etmenizi mi sağlamaya çalışıyorum, sizi hortlaklarla mı korkutmaya çalışıyorum, geçmişimle mi hesaplaşıyorum? Beni oyuncak ırk yaptığınız ve denetiminiz altına alarak koruduğunuz için size şükranlarımı mı sunuyorum? Hemcinslerimden kötü durumda olanlara acıyor muyum? Yoksa onların acılarından haz mı duyuyorum? Yoksa beni koruduğunuz gibi onları da mı koruyun diyorum? Bu illetleri yeryüzeyiden silebilecekken silmemenize karşı esef duygumu mu bildiriyorum? Ya da barbarlıklarınızı bizim üzerimize atmayın mesajı mı veriyorum? Günah keçisi olmamalıyız mı diyorum? Evet evet, benim saikim ne olursa olsun, çiftlik hayvanlarının sık sık yarasalar tarafından ısırıldığı bilinmesine rağmen onların vampir olarak görülmemesinin sebebi, bu hayvancıkların felçsi kuduza yakalanmaları ve bu meselede saldırgan bir hastalık-yayıcı değil zavallı bir kurban olarak kabul edilmiş olmalarındandır. Edilgen-saldırgan olmak varken ne diye tutmuş sağı solu ısırıklar hale gelmişiz anlamak zor. Yani yarasalar gibi havayı bulandırmak varken tutup organize çeteler halinde “anarşik” eylemlerde bulunmanın ne alemi var? İşte bunları düşündüğüm sırada pek az da olsa hicap duyduğumu ekleyeyim…

Bu arada yaşlı adam birden kalktı ve içerden bir battaniye bulup sahibemin üstünü örttü. Sahibeme çok sevecen yaklaştığını itiraf etmeliyim ama. “Yat istersen güzelim.” Sana mı kaldı pis herif! Sahibem ne zaman isterse o zaman yatar. Siz ikiniz, şu geceyi hortlaklar hakkındaki sohbetinizle mahvetmeseydiniz, belki o da katılacaktı aranıza… Diğerlerini tüskürttüğünüz gibi şimdi de sahibemi sıkıntıdan uyuttunuz!

Yaşlı adam annesinin üstünü örterken genç doktor oralı bie olmadı. Annesi, üstünde battaniye, masada uyukluyor, o babası olduğundan hala şüphelendiği bu adamla çakırkeyif kuduz muhabbeti yapıyor. İnsan kalkar. Anneciğim, hadi yatağına yat artık filan der, değil mi? Ama nerede?! Bir annede görebileceğiniz davranışları egoist bir çocukta göremezsiniz. Onlar, analarını ölümsüz sanırlar. Analarının yorulduğunu, uykusu gelince yatması gerektiğini filan bilmezler.

İnsanın hem dövüşürken hem de cinsellik sırasında ısırma eğilimi olduğunu biliyor muymuşuz? Yeter ama kuzum artık. Ama bazılarınız cinsel eylem sırasında ısırılmak istemezmiş. Bence bahsi geçen eylem sırasında ısırılmaktan korkanlar ya hayvan gibi görünmekten çekinen görgülü tiplerdir ya paçayı kaptırmaktan korkanlar ya da savaşma seviş ütopyasına inanan Taocu seks budalaları. Bu gibilerinden haberi olmayanlarla konuşmaya ne gerek var Tanrı aşkına! Magazin dergileri de mi okumazsınız siz? Böyle bilgiler artık köşe yazılarına kadar indi bilmiyor musunuz?  Hele hele ısırma eğiliminin kuduz hastasında iyiden iyiye arttığı hesaba katılırsa hem kuduz olup hem cinsel ilişkiye girmenin karşısındakine kuduz geçirme riskini kat be kat artıracağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Kuduz olduğunu bilen birinin gözü hala o işte olsun, şaşılacak şey. Hele hele kudurukla cinsel ilişkiye girmeye yeltenen gözü dönmüşlere ne demeli?!  İnsanlara böyle davranışlardan kaçınmaları önerilmişmiş. Tabi önerilmiştir. Peki ya öneriye uyan kim? Gerçek yakınlık hep ölüm tehlikesi içerir, zaten güven denen o duygu da bu tehlikenin, yakın olmak istediğimiz kimseden gelmeyeceğine olan inançtır. Gel gör ki mezarlıklar, güven ve umut dolu yakınlık arzuları ve safdillikleri yüzünden tahtalı köyü boylayanların cesetleri ile doludur. Bugün aynı şey AIDS’liler konusunda da söyleniyor ama Rock Hudson’un erkek arkadaşının –Hudson’un AIDS olduğunu bilmemesi yüzünden- kendini koruyacak fırsatı olmamış. Rock Hudson da üç kuruşluk cinsel zevki için adama hastalığından sözetmemiş. Bu davranışı da bir tür kudurma olarak görebilirsiniz ama sizce suçlusu köpekler mi?

Sahibem gözlerini açtı. Üzerindeki battaniyeye, onu ilk defa görüyormuş gibi baktı.

“Kuzum kendimden geçmişim, neden kaldırmadınız Allah aşkına? Başım çok ağrıyor. Kendimi bir tuhaf hissediyorum. Diyeceğim, şey, ne yapacaktık? Yani…diyeceğim, yarın şu…Hadi yatalım artık.”

Ama yatmadan önce bir şey söyleyeyim mi size, kurtadam bana vampirden daha sevimli, hatta daha zavallı gelir. Belki daha az korkutucu. Şimdi neden böyle hissettiğimi açıklamaya kalkmamı beklemeyin. İçe-bakış psikolojisinde iyi olsam da, korkularımın nereye yöneldiği konusunda sizi aydınlatmak istemiyorum. Genç doktor, “anneciğim, hadi yat sen, biz de yatıyoruz birazdan” dedi. Annesini yatırdıktan sonra yaşlı adamın bardağına bu kez de başka renkten bir içki dolduracağa benziyordu. Sahibem kalktı. Bu ikisine iyi geceler dedi. “Terasın ışığını kapatmayı unutmayın. Evladım masaya da bir çeki düzen ver. Satı sabah toplar da. Sen yine de böyle darmadağın bırakma.” Ben de doğruldum. Kuyruğumu sallaya sallaya sahibeciğimi yatak odasına kadar takip ettim. Dengesini kaybetmekten korkar gibi son derece yavaş ve dikkatli atıyordu adımlarını. Soyunup dökündükten, törensel temizliğini bitirdikten ve ipince geceliğini giydikten sonra bambu karyolasının üstündeki yumuşacık yastıklara başını koyup tatlı kokulu pikesini üzerine çekerek yattı. Yatmadan önce bana şöyle bir baktı. “Yavrum hop hop” dedi. Hop dedim, yatağın üstüne sıçradım. Beni okşadı. İyi geceler diledi. Hep yapar bunu, ne sandınız? O uykuya dalana kadar bekledim. Hep beklerim. Dalmadan önce yan dönmüş ve ayaklarını karnına çekmişti. Ben de döne döne bacakları ile kalçası arasındaki o kuytuya yerleştirdim kendimi. O kuytu ne sıcaktır, ne çok sahibem kokar. Ne çok efsane. Ne çok laf. Yorgundum. Uykuya daldım hemen ve küçük hırıltılarla uyudum.

Sonra martı tonlu bir kahkahayla uyandım ama. Kulaklarımı diktim. Dışarıdan hala yaşlı adamla sahibemin oğlu olacak şu genç doktorun sesi geliyordu. Çöplük üstünde keyfe batmış iki martı gibiydiler. Nişantaşı çatılarına dönmediler daha. Sahibeciğim ise derin bir uykudaydı. Yataktan indim. Hafif aralık kapıyı patilerimle itip başımla öteleyerek, aslında vakitsiz uyandırılmış olmaktan kaynaklanan sinirli tavrımla, minik homurdanmalar içinde yine verandaya çıktım. İkisi beni görünce bu kez daha da yırtık ve pek kadınsı bir kahkaha attılar. Manyak bu herifler. Yarın yola çıkıyoruz. Hala oturmuş, içki muhabbeti yapıyorlar. Ne kadar uyudum ki kuzum ben? Sabah ne zaman olacak acaba?

“18. yüzyılda bazı aydınlanmacı düşünürlerin, vampir efsanesini cehalet ve batıl itikadlara bağladığını ifade etmeden de geçmeyelim oğlum. Ama çağdaş zamanlarda başka başka yorumlar yapıldığını tahmin etmek zor değildir. Bildiğin gibi, aydınlanma çağından farklı olarak,  zamanımızın esası, yarı batıl yarı realist bir hayat ve bilim felsefesini keyfi biçimde işletmekten ibarettir. Hele hele işin içine psiko-analistler girdikten sonra durum vampir efsaneleri lehine iyice değişmiştir zamanımızda. Vampirlerin hareket tarzlarını inceleyen bazı psikoanalistler, onların çok çeşitli halleri sembolik olarak temsil ettiği fikrine varmıştır. Mesela vampirlerdeki sürekli ereksiyon halinin erkek cinsimizin bazı özlemlerini sembolize ettiğini ifade etmiş olabileceklerini tahmin edebiliriz.”

Of bıktım artık! G-e-r-ç-e-k-t-e-n  b-ı-kkk-t-ı-mmm… UUUUUUUUUUVVVVVV. Tehditkar bir şekilde karşılarında durup siyah bir yün yumağının içinde parlayan sarı-yeşil, keskin elmas gözlerimi onlara dikmiştim. Aldırmıyorlar ki! Çaresiz, kulak kesildim:

“Biliyor musun Ağabey, seksenli yıllarda Dolphin adlı bir araştırmacı; hemoglobin, klorofil gibi hem hayvan hem de  insan dokusunda bulunan bazı organik bileşiklerin vücud tarafından biyokimyasal olarak işlenmesindeki zorluğun vampir efsanesinin temeli olduğu savını ortaya atmıştır. Ama adamın yayınlamadığı bu tez çok eleştirilmiştir. Kayton’a göre ise bu kontekst içinde mutlaka şizofreniyle bir bağlantı kurulmalı. Çünkü şizofrenik hastaların davranışları ve iç dünyalarında yaşadıkları ile vampir efsanelerinde olanlar arasında bayağı bir benzerlik vardır. Ben ruhsal hastalıklardan çok anlamam ama bu sıradan ve yüzeysel benzerlikler adamın bir kuram ortaya atmasına yetmiş bana göre! Böyle budalaca kuramlar vampir efsanesini açıklayamaz.”

“Konu hakkında bayağı şey biliyorsun oğlum.”

“Ağabey, bizim serviste bu muhabbetlerin çok meraklısı vardır. Amerika’da bir maskeli baloya git, davetlilerin yarısı vampir kılığında dolaşır. Vampirliğin çekici bir tarafı olduğunu itiraf etmek lazım.”

“Evet, ölümlü olduğumuzu bir türlü kabul edemiyoruz işte.”

“Ölüm anını, hatta ölümden saatler sonrasını yaşamdan ayıracak doğru dürüst bir ölçütümüz bile yok Ağabey, inan. Güzel ölmek denen bir şey vardır, bilir misin? Bu dünyaya haddinden önce gelenler can çekişmeden, uykuya dalar gibi ölürler derim. O an hayranlık uyandırıcıdır. Öyle ölenle karşılaşmışsanız, yaşamdan ayrıldığı çizginin tam olarak nerede olduğunu merak eder durursunuz uzun süre. Bilememek, hüzün verir.”

“Sen çok ölü gördün tabii, değil mi?”

“Doğru Ağabey. Çok ölü gördüm ben.”

“İşte onlar doğumdan önceki hallerine rücu edecek olanlardır evladım…”

“Bu fikri bir yerlerde duymuştum.”

“Felsefi bir şeydir. Schoepenauer da işlemiştir bayağı…”

“Felsefeden anlamam pek de… I mean…”

“Anneni yitirmekten korkuyor musun?”

“Korkmak mı? Korkmak ne demek Ağabey. İnsan köpekten filan korkar ama yas gelip çattığında çıldırabilir insan. Annem bilir mi bilmem ama ona çok bağlıyım.”

“Hep içine kapanık bir çocuk oldun oğlum ama hissiyatın güçlü.”

“Bilmiyorum Ağabey. Şu konuşup durduklarımız. Mezar, vampir ve bi- şeyler. İnsanların cesetler hakkında edindikleri pek çok yanlış kanaat olduğunu düşünüyorum. Bir yandan cennetin kapısında bekleşen nur yüzlü, beyaz güzellikler hayal ediyorlar. Öte yandan, başkalaşmış ve hiç de cennet kapısında bekleyebilecek türden birine benzemeyen ölü bedenler görüyorlar. Ruhun bedenden ayrıldığına bir türlü inanamamak bu yanlış kanıları, bu efsaneleri doğurur. Bana göre vampirlerin kan emdiği düşüncesi, şişkin cesetlerde hala akışkan kanın bulunmasından veyahut cesedin ağzının kenarlarından kan sızmasından doğmuş olabilir mesela. İnsanlar bu görüntülerden korkarlar. Ama ölümden sonra bazı gövdeler güzel kalır, uzunca bir süre, bazıları ise, işte, dehşet verir. Belki de ondan.”

Sonra, dalgın, devam etti genç doktor. Ben çok hüzünlenmiştim.:

“Bir hipoteze göre salgın hastalıklar sırasında köpekler ve kurtlar tarafından mezarlarından çıkarılmış ya da üstünkörü gömme yüzünden dışarı çıkmış olan cesetler yüzünden doğmuştur vampir efsaneleri Ağabey. Doğrusu, mezar yapımında pek ustalık göstermeyen köy mezarlıklarının böylesi görüntülerle dolup taşması normaldir. Hele o çağda, düşünsenize.”

Gene pis gerçekçi tavrına rücu etti bak şu genç doktor. Rahatsız edici bir gerçekçiliği var kahrolasının! Uykum kaçtı. Orada dikilip durmama, saldırgan bakışlarıma, homurdanmama, öksürüklenmeme aldırmadan Tanrı ve dünya hakkındaki içki muhabbetlerini orgazma erdiriyorlar. Yani işimiz gücümüz kalmadı, milletin mezarını eşeleyeceğiz! Ama öyle dememek gerek. O soğuklarda yiyecek sıkıntısı çeken, mezar dahi eşeler. Ne sandınız?! Hiç açlık çekmediniz mi siz kuzum? Aman, ben çektim mi sanki! Mezarların bir şekilde açılıvermesi hem vampirlerin mezarlarından fırladıkları hem de hayvanların işin içinde görülmesi fikirlerini açıklayabilir bence. Bu kadar basit işte. Yine de bütün bu teorilerin aslında makul bazı noktalar içermesine karşın efsaneyi kapsamlı bir şekilde açıklayacak kalitede olmadıkları ortada değil mi? Fakat kuduz ve vampirizm arasındaki benzerlikler son zamanlarda daha sıklıkla vurgulanıyor işte. Bu durum, okulu bitirince iş bulamayıp vampir efsaneleri konusunda master yapan öğrenci sayısındaki artışa da bağlanabilir. Hele hele okudukları konular, düzenli iş bulmayı imkânsız kılıyorsa.

Genç doktora göre kuduzla vampirizm arasındaki bu benzerlik 1730’larda bir doktor, vampirizmin, kuduz köpeğin ısırmasından geçen hastalık gibi, bulaşıcı bir hastalık olduğunu iddia ettiğinde ortaya atılmışmış.

Evet, bu efsane durup dururken hangi kökenden çıktı, önemli değil mi? Bir açıklaması yok mu? Efsaneler neden çıkar? Nereden? Artık açıklamalardan hangisini beğenirseniz onu alın. Benim teorim başka. Ben, sizlerin acı gerçekleri daha yaşanılır kılmak için böyle yolları kullandığınızı düşünüyorum. Geçmişinizin kör noktaları üstüne ışık parçacıkları indireceğinize lunaparktaki ayna odasına sokmayı tercih edersiniz kendinizi. Bir insan neden psikoza kapılır sandınız? En azından bazılarımız yaşadıklarımızdan kaçmak istemişizdir. Öyle şeyler yaşamıştır ki psikozlu artık kendisi olarak kalması ve dünyayı olduğu gibi görmesi olanaksızdır. İnsanlık da toplu psikozların içine sık sık girmiştir. Olmadık hayaller görmüş, olmadık hedefler belirleyip, olmadık düşmanlar yaratmıştır kendisine, bilmiyor musunuz?

Öf sıkıldım ama artık, şu masanın altında kalan kemiklerden birini ağzımda kıkırdatıp duruyorum da beni duyan yok. Birkaç kere havladım, başını çeviren dahi olmadı. İkisi çakırkeyif, yarı melankolik, yarı histerik, oturmuşlar, bir matah anlatıyorlarmış gibi birbirlerini dinliyorlar.

“Evladım, ölü bir beden, yani yatan vampir olarak adlandırılan durum ile yeniden ruh bulduğu iddia edilen bir beden, vampirin iki ana unsurudur. İkincisinin adı gezen vampirdir. Gezen vampirin yatan vampirden evla olduğunu yinelemeyeceğim! Yavaş yavaş benim de uykum geldi be… Yarın yola çok erken çıkmayalım ha. Kaçta yattığımızı bilse çıldırır annen.”

Dur ama… Balkan köylüleri, ki bu vampir işine oldukça merak saldıklarını müteaddit defalar söyledi yaşlı adam, yatan vampiri henüz ölmemiş ve zararlı bir canlı olarak görmektelermiş. Balkan köylülerinin psikolojisi üzerine ciltlerce kitap yazabilirsiniz. Bunların topu ruh hastasıdır. Genç doktor ise duyduklarının, sanki ciddiye alınabilir bir yanı varmış gibi konuşuyor:

“Ama zamanımızın aydın insanları normalden farklı cesetler için bir açıklama getirmeyi daha uygun bulmuşlar. Karanlıkta kalan olguları metafizik güçlere atfetmek cahillik bence. Animizm gibi inançlar pekala vampir efsanelerinin kaynağı olmuş olabilir Ağabey. Cesetlerin mezarlardan çıkarılması işine hıristiyan rahipler de karışmış ve Ortodoks Kilisesi, ölü bir bedenin çürümemekte direnmesini çok kötü bir günah olarak görmüştür mesela.”

Bir ölünün bile günah işleyebileceğini kabul etmek anlamına gelen bu yaklaşımın, yaşayan dinsizleri dine döndürme yolunda pek de ikna edici olamayacağını kabul etmek gerek. İnsan, farkında bile olmadan günah işleyebilir mi? Ölülere “haddini bil ve çabuk çürü” ultimatomu anlamına gelen bu durum, kendi misyonundan pekala beklenilebileceği gibi vampir efsanelerinde dinin de rol oynamış olabileceği fikrini desteklemektedir bana kalırsa. Aslına bakarsanız, hıristiyan rahiplerin, cesetlerin bir an önce çürümesini istemelerinin nedeni, ölüyü çabucak aradan çıkarma arzusu olabilir. Milletin, hiçbir ruhun bir cesedin içinden çıkıp Tanrıya doğru yükselemeyeceğini anlamasından korkmuş olmalılar. Heyhat, bastıbacak bir kanişin, bir “kuçu kuçunun” teorileri ile kim ilgilenir ki! Bir sure vardı. Şimdi hangisi diye sormayın. Mezar ziyaretlerinde okunacak bir şeymiş. Mezarın yanına gidip “ey çürümüş cesetler” ve sair hakaretamiz şeyler söylemeniz gerekiyor. Bir dostum sahibinden duymuş, o anlatmıştı. Dinler, bedenlere önem vermez işte böyle. Öyleyse kabir ziyaretinin  anlamı ne anlatsalar ya. Öyleyse neden yakılmıyoruz ha? Neden kremasyon bu kadar büyük bir günah?

“Şu yandaki ışığı söndür oğlum da mumlar kalsın, gece gece gözümü aldı… Denizin sesi ne hoş değil mi? Geceyi iştahla kucaklıyor. Ne zaman deniz görsem, hele geceleri böyle dalgaların sesini, affet ama, anneni düşünürüm.”

“Annemi o kadar düşünüyorsun ki ona pratik bir hayrın olmuyor. Düşünen adam!”

“Baban nasıl?”

“Ne bileyim nasıl?”

“Görüşmüyor musunuz evladım?”

“Hayır pek değil.”

“Şu mesele aranızı çok açtı, değil mi? Hala unutamıyorsun.”

“Unutamıyorum. Ama sana bir şey söyleyeyim mi Mister, unutamamak başkadır, unutamadığın o şeyden rahatsız olmak başkadır! Ben, rahatsız değilim…”

Genç adamın unutamamasına rağmen rahatsız olmadığı şey, sahibemin eski kocasının, yani babasının, yıllar önce kendisine “ben senin baban değilim. Senin baban…”… İşte anlamadınız mı, şimdi şu konuşan yaşlı adam…mealinde şeyler söylemiş olmasıydı. Genç doktoru daha da üzen, babasının bu iddiayı annesinden boşandıktan sonra ortaya atmış olmasıydı. Genç adam, ona inanmamış, durumu annesine anlatmış ve sahibeciğim de bunu yalanlamıştı. “Evladım olur mu öyle şey?! Bana hiddetlendi de ondan öyle söyledi. Öyle şey olur mu?”

Genç adam, uzun yıllar, yaşlı adamla bu konuyu konuşmak istemiş ama başaramamıştı. Konuşsa da yaşlı adamdan laf alamayacaktı zaten, ben biliyorum. Çünkü sahibeciğim, bu konuyu konuşmaması için kesin bir dille uyarmıştı yaşlı adamı.

Doğrusu sorunun cevabı muallaktaydı. Çünkü ne sahibemin eski kocası, ne sahibem, ne de yaşlı adam; genç adamın asıl babasının kim olduğunu, bir DNA testi yaptıracak kadar merak etmemişlerdi. Ayrıca o zamanlar DNA testi var mıydı bakalım? Çocuğun babası olabilecek iki kişi de kimseye babalık edebilecek tipler olmadığından olsa gerek buna gereksinim duymamış sahibeciğim sanırım. Genç adam, liseyi bitirir bitirmez Amerika’ya okumaya gönderildiği için konunun üstüne gidememişti. Hem, yapı olarak, gerçek babasının kim olduğunu haddinden fazla merak edecek bir çocuğa da benzemiyormuş o zamanlarda. Yani çocukluğundan genç yetişkinliğine kadar kendini temel bilimlere ve bir takım deneylere veren ansiklopedik, akademik ve içine kapanık bir çocukmuş. Yemyeşil gözleri, kumral saçları ve bebek yüzüyle doğrusu ne yaşlı adama ne de sahibemin kocasına benziyordu. Bebek yüzlü güzelliğini sol yanağında tamamlayan gamzeyi gören hiç kimse, bu genç adamın sabah yedi gece oniki mesaisi yapan “ot” bir operatör olacağına, işinden başka bir ilgi alanı olmayacağına ihtimal vermezdi doğrusu. Ama o, öyleydi. İçindeki zenginlikleri cimrilikle saklayıp dışarıya uyuz görüntüsü veren tiplerdendi. Zaten öyle olduğu, kendisi gibi “ot” sanılan şu Amerikalı kadınla evlenmesinden belliydi bana göre ya neyse, nasıl yaşamaları gerektiği beni ilgilendirmez. Ama karısının da ev kadınlığını çok ciddiye aldığını ve tıpkı genç doktor gibi sabah yedi gece oniki mesaisi yaptığını ekleyeyim.

“Yaramaz kızın ne çok endişeye sevketti bizi. Yahu her köpeğin başı okşanır mı?”

“Ne yazık ki kuduz aşısı olmak, yabancılara karşı daha ihtiyatlı kılmayacak onu Ağabey. Fazla şevkatli bir çocuk oldu bizimki.”

“Annene ne kadar benzedi, değil mi?”

“Evet. Bazen ona baktığımda annemin genç kızlık fotoğraflarını görüyorum. Sende de bayağı var bunlardan, değil mi?”

“Annenle çok sayıda fotoğrafımız var.”

“Başka kadınlarla da var mı?”

“Evladım biraz başım döndü… Yavaş yavaş yatsak mı acaba?”

Biraz kışkırtılsa, yaşlı adama hoş olmayan şeyler söyleyecek kıvama gelmişti genç adam. Ama yaşlı adamın bu yola girmeye niyeti yoktu.

“Yine de oğlum, kuduzun bazı semptomları, örneğin saldırganlık ya da aşırı cinsel duygulanım gibi durumlar hastalık semptomları olarak görülmemiş olabilir.”

Sonra birden sustu ve çıngıraklı bir kahkaha attı. Yine aklına komik bulduğu bir şeyler gelmişti ve yatıp zıbarmadan bunu da genç adamla paylaşmaya niyetliydi:

“Vakti zamanında kimsenin tanımadığı bir ortayaşlı adam…etrafta ‘dolaşan bir deli’ olarak kabul edilmiş. [yaşlı adam  kendinden sözediyor!] Kirli kıyafetler giyer, aşırı çene yapar, dans eder, şarkı söyler ve arada sırada da gözyaşı dökermiş. Yakınından geçen hanımlara cinsi davranışlar sergiler, laf atarmış. Bir keresinde yoldan geçmekte olan bir kadına sarkıntılık ettiğinde adamakıllı dayak yemiş. Bu vakıada, adam öldükten sonra yapılan tetkikler neticesinde varılan kesin teşhis kuduz olmuş. Düşük eğitim düzeyine sahip kuduzlu hastalar arasında saldırgan davranışın yaygınlığı nazarı itibara alınırsa, 18. yüzyılın başlarında böyle ‘dolaşan delilerin’ sık görülmesi gerektiği düşünülebilir.”

“İlginç bir vakıa.”

“Balkan köylüleri, yatan ve gezen vampirin aynı yaratık olduğunda birleşmişlerdir.”

Tabi tabi. Balkan köylülerine danışmadan bu konuda herhangi bir kuram oluşturulabileceğini sanmayın! Nedense yalan yanlış hikayeler hep köylülerden çıkar. Çünkü şu köylüler çok dedikoducu olur ve onların gece vakti ellerinde fenerlerle elalemin mezarlarını inceleyebilme lüksleri vardır.

Laf uzadıkça uzarken bunların daha uzun süre yatmaya niyetlerinin olmadığını düşündüm. Genç adamın küçük digestif bardağı boşalıp boşalıp doluyor. Yani o şey hakikaten digestifse bu adamın kalkıp kaka yapıyor olması gerekmez miydi bu vakte kadar? Dalgalar, sohbete katılmış gibi gevrek gevrek kıyıyı kucaklıyor, köpükler ayaklarımıza uzanacak neredeyse. Ama dolunay masa başından sıkıldı, kendini dağların ötesine atma telaşında. Yer yer üç beş itten oluşan sürüler geçip gidiyor. Havlaşmalar, dalaşmalar ortasında gecenin alabaşlığı yaşanıyor.

Kuduzun milattan önce 500 senesinden beri görülmesi ile uygarlığınızı son beşyüz yıla sığdırmanız arasında da yukarıdakiler benzer teoriler uydurulabilirse de neticede sinirinizi daha fazla bozmak istemiyorum. Yaşlı adamın bayıldığı ayaküstü konferanslarından biri daha işte… Genç doktorun tıp bilgisi de işin içine girince, birbirlerinin boğazına sarılmadan bir içki muhabbetini götürebiliyorlar böylece. Konuşacak ne çok şeyleri var. Konuşmaları gerekenleri konuşmadan geçirdikleri eften püften saatler, aslında birbirlerinden çekindiklerine ama yine de birlikte olmaktan hoşlandıklarına tanık. Bir annenin oğlu ve onun sevgilisi. Genç adamın kızı, sahibemin torunu, odasına çekilmiş, sabaha kadar sürmesini arzu ettiği bir telefon görüşmesinin orta yerinde. Suratındaki gölge iyiden iyiye kararlı. Topluluktan uzaklaşmasına neden olan şeyin beş gündür devam eden şu kuduz aşısı muhabbeti olduğunun sanılmasının verdiği ferahlık içinde telefonun ucunda artık hangi değerli ses varsa onunla konuşuyorlar. Amerikalı annesi, geçmişin ve geleceğin bugüne zulmetmesine izin vermeyen hali vakti yerindeki tüm ev kadınlarının uyuduğu o beden-yorgunu, huzurlu uykusunun kimbilir kaçıncı safhasında. Sahibeciğim, canım sahibeciğim ise, kimbilir, hangi düşü görüyordur şimdi.

Bir annenin oğlu ve o annenin tek aşkı, orta yerde, hayvanların ve Balkan köylülerinin beyinlerinin gölge topraklarında, ellerinde fener, gece yarısı mezarlıkta gezinen iki kafadar genç gibi dolaşıyor; birbirlerine, belli ki şifreli ama pek kişisel mesajlar da verdiklerini düşünüyorlar. Bir de çingenelerin Drakula’ya hizmet etmiş olduğu gibi nazi saçmalıklarını çürütmeye çalışmayacağım.

İkisi sallantılı ve sendeler halde -sahibeciğimin şerrinden korktukları için olsa gerek- masayı toplarken ve ben artık gerçekten yatmaya koşayazarken birşey oldu. Birden ölüm korkumu yenivermişim gibi geldi. Ama sadece bir süreliğine. Şansınızı fazla zorlamayın.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir