Birinci Hafta
- 01/11/2011
- İnsan Hakları Dersleri
- 539 Kişi Okudu
- Henüz Yorum Yok
Birinci Hafta
Giriş
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” (İHEB) olarak adlandırılan bir belgeyi kabul etti. Bu ünlü belgenin kabul edildiği 10 Aralık günü “İnsan Hakları Günü” olarak tanınmaktadır ama “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, 1948’den günümüze insan haklarının tüm dünyada yaygın olarak ihlal edilmesini önleyememiştir. Milyonlarca insan, insan haklarına aykırı veya insanlık dışı eylemler nedeniyle hayatını kaybetmiştir, bugün de kaybetmektedir. Hayat hakkı kadar önemli olmasa da insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için yaşamsal olan pek çok diğer temel hak da dünyanın çeşitli coğrafyalarında ihlal edilmiş, edilmektedir. Oysa insanın dokunulmaz bazı hakları olduğu fikri neredeyse insanlığın uygarlık tarihi kadar eskidir. İnsan haklarının düşünsel tarihine bakılırsa neyin “doğal” hak olduğu, hangi hakların “devredilemez ve evrensel” olduğu konusunda son derece geniş bir bibliyografya ile karşılaşılır ve bu bibliyografya salt modern çağlar açısından değil, çok eski çağlar açısından da zengindir.
Bir çelişki üzerinde düşününüz: İnsan haklarının tarihi-düşünsel kaynakları bu kadar zengin iken neden insan hakları alanında hala yaygın ihlaller yaşanıyor?
İnsan Hakları Derslerimizde insan haklarının bu fikrî-tarihi kilometre taşlarını izleyecek; insan haklarının düşünsel ve bildirgeci kaynaklarının kuvveti ile “reel politika”sının zayıflığı arasındaki çelişkinin nedenlerini tartışmak için bir zemin yaratmaya gayret edecek ve siyasal iktidarın sınırı olarak insan haklarının doğuşu ile çağcıl devletin temel ödevi olarak insan haklarının hukuki-kurumsallaşmasını, bireysel koruma mekanizmaları zemininde tahlil edeceğiz.
Derslerimiz, özelde, insan hakları hukukunun doğuşu, gelişimi ve uygulamasına merkezî bir konum atfedeceği için insan haklarının tarihini önce siyasal iktidarın sınırlanması hareketleri (bir anlamda anayasacılık hareketleri) paradigması içinde ele alacak, insan haklarının bireysel olarak korunması mekanizmalarının doğuşunun ele alınması ise bu ilk paradigmadan çıkışı ve yeni bir paradigmanın başlangıcını imleyecektir.
Sofokles’in ünlü tragedyasının kahramanı Antigone’un (Kreon’un gömülmesine izin vermediği kardeşi Polyneikes’i gömmeye kalkıştığı için ölümle cezalandırılmasına karşı isyan ederek attığı) özgürlükçü çığlığa kulak verelim:
“… Ey mezar, ey kayalar içinde oyulmuş gelin odası, ey içinde ebediyen oturacağım karanlık zindan! Ben şimdi oraya, soyumdan olan insanların yanına gidiyorum. Fakat içimi bir ümit kaplıyor: babam beni sevinçle karşılayacak. Anneciğim, sen de sevineceksin! Ey sevgili kardeşlerim, siz de memnun olacaksınız! Öldükten sonra ben sizi bu ellerimle yıkadım, giydirip süsledim ve mezarınıza sular döktüm. İşte, ey Polyneikes, senin vücudunu toprakla örttüğüm için gördüğüm mükâfat bu oldu. Ama iyi insanların nazarında, sana karşı gösterdiğim saygıda haklıydım. Her şeyden evvel bunu düşünerek sana ölümünde saygı gösterdim, ve işte bunun için yaptıklarım Kreon’a bir cürüm gibi, küstahça bir isyan gibi geliyor. Ah sevgili kardeşim! Ben, zavallı dostlardan mahrum, terk edilmiş olarak, canlı canlı, ölülerin karanlık çukuruna ineceğim.”[1]
Tanrının yasalarının daha üstün olduğuna inanarak Kreon’un hükümran buyruğunu dinlemeyen Antigone, tarihteki ilk insan hakları anlatısı değildir ama o anlatılar içinde en etkileyicilerinden biridir. Antigone’un ortaya koyduğu düşünce, hükümdarın hukukunun üstünde Tanrı yasalarının olduğudur. İlerleyen çağlarda bu düşünce, Tanrı yasalarının da üstünde doğal yasaların olduğu fikrine evrilecek, insana salt insan olarak verilmesi gereken değere Tanrının bile saygı göstermesi gerektiği ileri sürülecektir.[2]
Yukarıdaki paragrafın dipnotu eksik görülüyor. “Tanrının dahi doğal yasalara saygı göstermesi gerektiği fikri kim/kimler tarafından ileri sürülmüştür. Bir kaynak gösteriniz.
Doğu ve Batının erken medeniyetlerinin toplumsal ve kültürel bağlamı içinde ortaya konan çeşitli insancıl felsefeler, hem dinî hem de din dışı insan hakları öğretisini doğurmuş, ilk insan hakları yasaları bu öğretilerden ilham almıştır. Uygarlığın öncelleri, tarım üretim biçimi ve tahıl depolaması, insanların yerleşik hayata geçişini sağlamış, bu sayede insan nüfusu artmış ve şehirler kurulmuştur. Uygarlık tarihinin; yerküre üzerindeki çeşitli coğrafyalardaki -en başta Mezopotamya’dan Eski Mısır’a, Ege antik çağ sitelerinden Roma medeniyetine; Roma medeniyetinden Batı Avrupa’da aydınlanma çağına ve aydınlanmadan endüstri devrimi ile endüstri devrimi sonrasına uzanan- gelişimini izlemek, insan haklarının tarihî kilometre taşlarını belirlemek bakımından önemlidir. Bununla beraber uygarlığı nasıl belli bir kronolojik-coğrafi haritaya özgü değerler bütünü olarak görmüyorsak insan haklarını da belli bir kronolojik-coğrafi haritaya özgü değerler sistemi olarak görmememiz gerekir. Bir insan uygarlığından söz edebiliyor ve bunu bütün insanlığın eseri veyahut eserleri bütünü olarak görebiliyorsak insan haklarını da bütün insanlığın kazanımı ve süreğen ideali olarak ele almamız gerekir.
Son önermeyi tartışınız. İnsan hakları, salt batı medeniyetinin bir kazanımı mıdır? Tartışalım.
Uygarlık tarihi içinde insan haklarının doğuşu “etik”in (doğru davranış kurallarının) doğuşu çizgisi ile de paraleldir. Örneğin On Emir ve Hammurabi Kanunları gibi belgeler “iyi davranış kuralları” getirmiş, insan hakları hukukunda batı geleneğinin kökenleri olarak görülmüştür.
Tevrat’ın On Emir’i içinde bulunan bazı hükümlere bir göz atalım:
“Anneni ve babanı şereflendir.
Öldürme.
Çalma.
Yalan yere şahitlik yapma. ..”
M.Ö. 9. Yüzyıldan itibaren Yunan şehir devletlerinin yükselişi ve toplumsal hayatın bireyi özgür kılması Yunan düşünürlerinin çok sayıda eser verebilmesinin yolunu açmıştır. Eflatun’un (M.Ö 427-347); hocası Sokrates (M.Ö. 469 –M.Ö. 399) ve öğrencisi Aristoteles (M.Ö. 384 BC – 322) ile birlikte batı felsefesinin temellerini attığı bilinmektedir. Yunan filozoflarının “insan” ve “varlık” üzerine geliştirdikleri kuramlar, bir insan hakları öğretisinin oluşması yolunda önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu filozoflar salt düşünsel düzlemde değil, yaşayış biçimleriyle de kendi felsefelerini somutlaştırmışlardır. Örneğin bizatihi Sokrates’in Müdafaası[3], demokrasi prensibine dayanan çoğunluğun yargısının insan hak ve özgürlükleri açısından ortaya koyduğu tehlikeye işaret eden önemli bir tavırdır.
Sparta, Arkadia, Attika bölünmesini ve Attika’da klasik demokrasinin doğuşunu hatırlayınız. Solon Anayasası üzerine küçük bir araştırma yürütünüz. Sokrates ve Eflatun neden “demokrasi” hakkında olumsuz düşünüyorlardı? Anayasacılık hareketleri bir yandan siyasal iktidarın sınırlanması, devletin örgütlenmesinin yazılı kurallara dayalı olarak belirlenmesi anlamına gelirken öte yandan temel hak ve özgürlükler bildirgeciliği çizgisinde ilerlemiştir. Bu çatallaşmanın tarihsel nedenleri neler olabilir?
Amerikan Temsilciler Meclisi’nde taş madalyonları bulunan 23 “büyük kanun koyucu”nun ortak özellikleri üzerinde düşününüz! Siz bunlara hangilerini eklemek isterdiniz?
George Mason
Robert Joseph Pothier
Jean Baptiste Colbert
I. Edward
X. Alfonso
Papa IX. Gregory
Fransa Kralı IX. Louis
I. Jüstinyen
Tribonyan
Isparta’lı Lycurgus
Hammurabi
Musa
Solon
Papinian
Roma’lı Gaius
Maimonides
Kanuni Sultan Süleyman
Papa III. Innocent
Simon de Montfort
Hugo Grotius
Sir William BlackstoneNapolyon
Thomas Jefferson
Eski Yunan’da klasik çağın şehir-devletlerinin çoğu (bunların en önde geleni Atina’ydı) belirli bir demokratik idare prensibini benimsemişlerdi. M.Ö. 6. Yüzyıl başlarında Atina’da ortaya çıktığı haliyle demokrasi prensibi, ergin, erkek, yurttaş ve özgür kimselerin doğrudan doğruya yönetime katılması demekti. Solon (M.Ö. 594), Kleisthenes (M.Ö. 508), Efialtes (M.Ö. 462) ve Perikles (M.Ö. 495 M.Ö. 429) klasik Yunan demokrasisinin önde gelen yöneticileridir. Bunlar arasında Solon, ünlü “Solon Anayasası” ile tanınmaktadır.
Batı medeniyeti açısından insanın felsefede merkezi bir konum edinmesinin kökenlerini Sokrates’te bulmak mümkündür.[4] Hem Eflatun hem de öğrencisi Aristoteles, insanların insan olmasından doğan ortak tabiatı bulunduğunu ve bu tabiatın kurumsallaşmış bir topluluk olan “polis” içinde gerçekleştirildiğini ortaya koymuşlardır.
Sokrates, Eflatun ve Aritoteles’in insan hakları felsefesi bakımından önemi; onların doğru idare arayışı içinde siyasal iktidarı sınırlama çabalarına öncülük etmiş olmaları, Avrupa Rönesans felsefesesinin önde gelen çoğu düşünürüne kaynaklık etmeleridir. Eflatun “Cumhuriyet” (veya “Devlet”) adlı eserinde ideal bir devletin ütopyasını yazarken adalet arayışı içindeydi.[5] Yine özellikle Aritoteles’in kendi etik okulunun temellerini kuran Ethika Nikomacheia adlı eserinin bir devamı niteliğindeki Politika[6] adlı eserinde Sokrates ve Eflatun’dan çok daha açık olarak ortaya koyduğu bu düşünce, bir anlamda kötü yönetime sınır çekme arayışıdır. Aritoteles’in bu sınır arayışı özellikle monarşi, aristokrasi ve cumhuriyet yönetimlerinin tiranlık, oligarşi ve demokrasi biçiminde yozlaşmasının yarattığı tehlikelere karşı uyarılarında somutlaşmıştır. Nasıl Ethika Nikomacheia eseri, insanın doğru davranmasının kurallarını arayan bir eser ise Politika da “polis”in “şehir”in ne demek olduğunu, ne için kurulduğunu ve hangi şekilde yönetilen “şehir”in doğru şehir olduğunu arayan bir eserdir. Aritoteles, şehirlerin bir arada yaşamak için bir arada yaşamak anlamına gelmediğini, insanların mutlu olmak, kendilerini gerçekleştirmek için şehirler halinde örgütlendikleri düşüncesini geliştirmiştir. Bu çerçevede Aritoteles, insanların adalet düşüncesine doğal bir eğilimi olduğunu gözlemler.[7]
Bu şekilde siyasal iktidarı sınırlamak hak veya adalet fikrine dayandırılmış ve herkes için geçerli, değişmez ve yazılı olması gerekmeyen kuralların iktidarın sınırı olması gerektiği düşüncesinin temelleri atılmıştır.
Bununla birlikte Sokrates, Eflatun ve Aristoteles’te köleler, kadınlar ve yurttaş olmayanları toplum içinde konumlandırılmasına karşı köklü bir tepki bulunmamaktadır. Her bir düşünür, kadının, yabancının ve kölenin eşitsiz konumunu meşru kılma çabası içinde olmuş, bu sayılanların “aşağı varlık” olmaları hasebiyle özgür yurttaş erkeğin sahip olduğu haklardan yararlanamayacaklarını belirtmişlerdir.
Aşağıdaki şemayı “merkez” ve “periferi” ilişkileri içinde değerlendiriniz. Periferide bulunan bir grubu birbirleriyle kombine ederek veya bir grup içinde daha da dezavantajlı alt-gruplar yaratarak değerlendirmelerde bulununuz:
Aritoteles “köleler ve hayvanlar özgür varlıklar değildir ve mutluluktan pay alamazlar” biçimde yazmıştı.[8]
Köleliğin ne zaman kalktığını, kadınların ilk olarak ne zaman “vesayet” altından kurtulduklarını, ne zaman siyasal haklara kavuştuklarını, belirli bir ülkede yaşayan yabancıların siyasal hak ve özgürlüklerinin sınırlarını, zengin veya yoksul “herkes” için siyasal katılım hakkının ilk kez ne zaman ortaya çıktığını araştırınız.
İnsan hakları düşüncesinin tarihi içinde özellikle Eski Yunan bağlamı içinde kalınacak olursa en önemli okul Stoa okuludur. Kriton’lu Zenon’un M.Ö. 334 – M.Ö. 262) kurucusu olduğu Stoacılık Sokrates’ten Aristoteles’e uzanan düşünce çizgisini aşan ve özellikle konumuz açısından son derece kapsayıcı ve küresel bir insan hakları anlayışının temellerini atan son derece önemli bir felsefi okul olmuştur. “Polis”in ötesine geçilip “kosmopolis”e varılması görüşünü savunan Siniklere dayanan ve hakları ve özgürlükleri sadece yurttaşlara tanıyan anlayışı eleştirirken bir dünya devletine ulaşılması gereğini savunan Epikürcülerden de beslenen Stoacılar, öyle ya da böyle belirli sınırlar dahilinde de olsa kölelik müessesesini meşru gören Sokrates, Platon[9] ve Aristoteles’in aksine tüm insanların doğası gereği eşit olduğunu savunmuş, bu doğal eşitliğe aykırı yasaların ve kurumların, özellikle köleliliğin doğaya aykırı olduğunu savunmuşlardır. Stoacılar Platoncu ve Aristoteles’çi adalet anlayışına insanların eşitliği ve evrensel kardeşlik boyutunu da katmışlardır. Daha önceki dönemlerde Eski Yunan’da insanlığın Yunanlılar ve barbarlar olarak ikiye ayrılması Zeus’un takdiri ilâhisi olarak görülüyor, tabiatın emri sayılıyordu. Stoacılar, tüm insanların ortak bir akıl gücüne sahip olduklarını ve hepsinin ilahi bir logos’a tabi olduklarını savunmuşlardır. Stoacılar, kendilerini bir ülkenin yurttaşı değil tüm dünyanın yurttaşı olarak kabul etmişlerdir.
Stoacılar aynı zamanda mağlup düşmanlara ve kölelere de nezaket içinde davranılması gerektiğini ve kendini sevme kuralının bireyin kendisinden ailesine, ailesinden arkadaşlarına ve oradan da tüm insanlığa uzanması gerektiğini ifade etmişlerdir. Stoacı prensiplerin batı medeniyetinde Hıristiyanlığın kabul görmesine önayak olduğu da vurgulanmıştır. İsa’nın havarisi Aziz Paul de kimsenin Yahudi veya Yahudi-Olmayan, özgür ya da köle olmadığını ifade ederken Stoacı ilkeleri paylaşıyordu, sayılabilir.
Geç-Stoacılardan Epiktetus herkesin doğal olarak kardeş olduğunu, kim olduklarını ve kimlere egemen olduklarını hatırlamaları gerektiğini çünkü yönetilenlerin de tabiatın hükmü gereği yönetenlerle kardeş olduklarını, hepsinin Zeus’un çocukları olduğunu söylemiştir.
Büyük İskender’in Stoacı olduğu söylenir. Bunu İskender’in hangi uygulamalarından anlıyoruz? Derslerimizde vurguladığımız noktaları hatırlayınız.
Stoacı düşünce tüm insanların eşitliği ilkesini çerçevelendirmiş görülmektedir. Eşitlik ilkesi insan hakları alanında özel bir yere sahip görünmektedir. Eşitlik ilkesinin, onu diğer haklardan özellikli kılan yönü nedir?
Eski Yunan siyasal-coğrafi tarih sahnesindeki yerini Roma İmparatorluğu’na bıraksa da burada temellenen felsefe Roma döneminde de gelişmesini sürdürmüştür. Yunanlıların “insan sevgisi”nden (philanthropia) beslenen Roma’da kültürlü, eğitimli ve adalet duygusu ile hareket eden bir toplum anlayışı yüceltilmişti. Roma felsefesi de Eski Yunan’daki gibi insanların birbirlerine karşı keyfi bir şiddete başvurmaması gerektiğini düstur edinmiştir. Bu felsefenin ilk yasal örneği 12 Levha Kanunlarıdır. (M.Ö. 451 vd.). Bu kanunlar köleler için değil sadece Roma yurttaşları için geçerli olsa da aynı zamanda bir insan hakları belgesi veyahut bir tür anayasa olarak okunabilir.
“Yazılı kanun yapmak, aynı zamanda insan haklarını korumaktır” önermesini tartışınız. Herhangi bir yazılı “kanun”un işlevi neler olabilir? Bu işlevlerden hangisi adalet düşüncesi ile ilintilidir?
İKİNCİ HAFTA (Bağlantı)
[1] Sofokles’in Antigone adlı eseri, Sabahattin Ali çevirisi.
[3] Eflatun’un “Apologia”sı; Sokrates’in Müdafaası adıyla Niyazi Berkes tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.
[4] Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Haklarının Genel Teorisi’ne Giriş (İstanbul: Beta Yayınları, 2003), s. 3).
[5] İnternet üzerindeki tam metin (İngilizce çevirisi) için bkz. <http://www.gutenberg.org/files/1497/1497-h/1497-h.htm>.
[6] İnternet üzerindeki tam metin (İngilizce çevirisi) için bkz. <http://www.gutenberg.org/files/6762/6762-h/6762-h.htm>.
[7] A.g.e. IX. Ve devamı bölümler.
[8] Daha geniş olarak bkz. S. 7.
[9] Platon’un Yunanlılar’ın hiçbir şekilde köle yapılamayacağını savunması veyahut genel olarak kölelere adil davranılması gerektiğini vurgulaması bu bağlam içinde bir “sınırlama çabası”, bir özgürleştirme çabası olarak da değerlendirilebilir.

