<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat ve Hukuk &#187; DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatvehukuk.org/category/dusunce-ozgurlugu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatvehukuk.org</link>
	<description>Edebiyat, hukuk, edebiyat ve hukuk</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Dec 2011 17:17:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Benim Yumurtam Seninkini Kırar: Dişi ve Dişli Cinsli Yumurtalarımız ve İletişimsel Eylem Kuramımız</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/benim-yumurtam-seninkini-kirar-disi-ve-disli-cinsli-yumurtalarimiz-ve-iletisimsel-eylem-kuramimiz.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/benim-yumurtam-seninkini-kirar-disi-ve-disli-cinsli-yumurtalarimiz-ve-iletisimsel-eylem-kuramimiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Dec 2010 20:43:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramsal Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sansüre Karşı]]></category>
		<category><![CDATA[esnafın kepenk kapatması]]></category>
		<category><![CDATA[ifade özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[iletişimsel eylem]]></category>
		<category><![CDATA[örenci protestoları]]></category>
		<category><![CDATA[oturma eylemleri]]></category>
		<category><![CDATA[siyasalda protesto]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite olayları]]></category>
		<category><![CDATA[yumurta atıldı]]></category>
		<category><![CDATA[yumurta atmak]]></category>
		<category><![CDATA[yumurtalı saldırı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1469</guid>
		<description><![CDATA[Aşağıdaki yazı, -son bölümü hariç- yumurta atmak vb. eylemlerin, &#8221;Üç Demokraside  Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku&#8221; (Seçkin Yayınları- 2004) adlı  kitabımızda ortaya koyduğumuz &#8216;&#8217;salt ifade&#8221; ve &#8221;iletişimsel eylem&#8221;  kategorilerinden yola çıkarak nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin  olarak verdiğimiz bir röportajdan alıntıdır. &#8221;Kırk Soruda Düşünce  Özgürlüğü&#8221; adlı bu röportajın tamamını Edebiyat ve Hukuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/12/images.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1470" title="yumurta" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/12/images.jpg" alt="yumurta" width="216" height="172" /></a>Aşağıdaki yazı, -son bölümü hariç- yumurta atmak vb. eylemlerin, &#8221;Üç Demokraside  Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku&#8221; (Seçkin Yayınları- 2004) adlı  kitabımızda ortaya koyduğumuz &#8216;&#8217;salt ifade&#8221; ve &#8221;iletişimsel eylem&#8221;  kategorilerinden yola çıkarak nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin  olarak verdiğimiz bir röportajdan alıntıdır. &#8221;Kırk Soruda Düşünce  Özgürlüğü&#8221; adlı bu röportajın tamamını Edebiyat ve Hukuk adlı sitemizde  de &lt;<a rel="nofollow" href="../dusunce-ozgurlugunun-anlami-ve-islevi-isiginda-dusunce-ozgurlugunun-sinirlanmasinin-mesruiyeti.html" target="_blank">http://www.edebiyatvehukuk.org/dusunce-ozgurlugunun-anlami-ve-islevi-isiginda-dusunce-ozgurlugunun-sinirlanmasinin-mesruiyeti.html</a>&gt; bulabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><strong>Öykü Didem Aydın</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Düşünce Özgürlüğü Hem Söz, Hem de Eylem Özgürlüğüdür</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Düşünce özgürlüğü, kavramsal olarak hem eylem özgürlüğüdür, hem de söz,   yazı vb. araçlarla ortaya konan bir oluş biçimi/ifade özgürlüğüdür. Bu   savımız, dış dünyada somut değişiklik yapma amacıyla sarfedilen,   -örneğin komunist düzenin kabul edilmesi yolunda propaganda oluşturan ya   da örneğin devlet egemenliği altındaki belirli bir etnik grubun başka   bir devlet kurması gereğini savunan- ifadelerin, ifade özgürlüğünün   koruma alanı dışında olduğu anlamına alınmamalıdır. Söz konusu olan   ifade şekli ne olursa olsun, ister söz ya da yazı, isterse eylem olsun,   asıl olan bir “fikri” açıklamasıdır, fikir oluşturmak yolunda öyle ya  da  böyle bir tercih sunmasıdır. Karşılıksız çek yazan kimse hiçbir  fikri  açıklamamaktadır, fikir oluşturmak ile de ilgili değildir oysa  komunizm  propagandası yapan kimse bir fikri de (komunizmin iyi bir  yönetim  olduğuna olan siyasal inancını) açıklamaktadır, olması gereken  bireysel  ve toplumsal-siyasal yaşama dair bir seçenek sunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>İletişimsel Eylem Kuramı </strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Fakat bu  bağlam içinde düşülmemesi gereken bir tuzak da vardır. Bir  kimse bir  fikir açıklamak (örneğin çek kanununu protesto etmek) için de   karşılıksız çek yazabilir. İşte o zaman, eylem iletişimsel  eylem haline  gelebilir ve duruma göre düşünce özgürlüğünün koruma  alanı içine  girebilir. Eğer yaptırımcı otorite; bu davranışı, örneğin  ticari düzenin  sağlıklı işlemesi meşru nedenine dayalı olarak değil de  salt protestoyu  engellemek amacı ile bastırmaya çalışıyorsa o zaman  ortada iletişimsel  bir eylem vardır. Bayrak yakmak örneği  de paralel bir örnektir. Bayrağın  yakılması, mala zarar vermeyi ya da  yangın tehlikesi çıkarmayı önlemek  için değil, salt içeriğindeki  protestoyu bastırmak için  cezalandırılmaktadır. O halde bayrak yakmak  da düşüncenin ifadesidir.  Salt ifade suçu ile iletişimsel eylem  kategorilerini birbirinden pratik  olarak ayırmak göründüğünden daha  güçtür. “Oturma eylemi”, “pankart  asmak veya taşımak”, “bayrak  sallamak”, “bayrak yakmak”, “açlık grevi  yapmak” vb. eylemler,  görünüşte, <em>salt hareket</em> olarak  algılanabilirken, bir kimsenin  bir düşünceyi savunma itkesi ile bu  eylemlere girişmesi değerlendirmeyi  zorlaştırmaktadır. “<em>Hapishanelerde açlık grevi yapma eylemleri</em>”   ilk bakışta ifade özgürlüğünün koruma alanına giren bir düşünce   açıklaması sayılmayabilir. Ancak bir protesto eylemi olarak herhangi bir   gösteri yürüyüşünden amaçsal ve işlevsel farkı olmayan eylemlerdir.   Kimi açlık grevlerinde, özellikle bir durumu protesto ya da siyasal bir   amaca ulaşma amacı ile yapılanlarında, tehdide benzer bir hal olsa da,   zararın yöneldiği kimse protestocunun bizzat kendisi olduğu için açlık   grevi suç olarak kabul edilmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Yumurtanın Kulpu Yok, Tersine Döner Şemsiye</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yine örneğin bir kimse, “yanlış  alarm” vererek, kendi düşüncesine  göre, güvenlik güçlerinin zayıf  yönlerine dikkati çekmek istiyor  olabilir. Bir başka kimse, sağlık  sistemindeki çarpıklığa işaret etmek  için, hasta olmadığı halde acil  ambülans çağırıp ambülansın geç  gelişini ya da müdahale etmekteki  yetersizliğini belgeleyebilir.  Evsizliği protesto için gruplar halinde  sokaklarda çadır kuranlar  olabilir. Nükleer atıkların taşınmasını  protesto için tren rayları  kapatılabilir. Esnaf, siyasal protesto  amacıyla kepenklerini  kapatabilir, boykot yapabilir. <em>Sivil itaatsizlik</em> adı da verilen  bu örnekler, ifade özgürlüğü koruması bakımından  tartışma yaratan  iletişimsel eylem kuramı çerçevesinde değerlendirilir. <strong> Başbakana yumurta atmak gibi bir iletişimsel eylemin de düşünce   özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlı olduğu bilinmelidir. Bu çerçevede, yumurta   atmak ile “suikast girişiminde bulunma”nın aynı kefeye konulamayacağı   fikrindeyiz. Bu alanda yeni bir örnek, ABD başkanına ayakkabı atmaktır.   İletişimsel eylemler, normal koşular altında suç teşkil etmelerinde   şaşılacak bir yan olmayan ve salt eylem adını verdiğim diğer bazı   davranışlardan farklıdır. İletişimsel eylemlerin yolaçtığı zararlar   görece küçüktür, hatta ihmal edilebilir zararlardır (ya da açlık   grevindeki gibi zararın bizzat protestocunun kendisine yönelirler),   eylemle verilmek istenen bir mesaj vardır ve yaptırımcı otorite bu   eylemleri sırf vermek istedikleri mesajı gözeterek bastırmaya   çalışmaktadır. </strong>Örneğin on kişi üniversitenin kapısında  “öylesine”  otururlarsa bir sorun çıkmaz, ama aynı on kişi üniversite  kapısı önünde  bir durumu “protesto etmek için” otururlarsa sorun  çıkabilmektedir.  İletişimsel eylemlerin <em>iletişimsel yönleri gözetilmeden</em> sınırlandırılması mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Örneğin anfi kapısının önünde, dersi  engelleyecek biçimde oturma  eylemi yapılması, derslere devam  edilebilmesini sağlamak amacı taşıyan  ölçülü müdahalelerle önlenebilir.  Çünkü dersleri engelleyen her  davranışa karşı, hale göre, meşru önlemler  alınabilir. Ancak otoritenin  gerçek amacı, eylemle açıklanmak istenen  düşüncenin içeriğini  bastırmak değil, dersin devamını sağlamak  olmalıdır. Otorite, aynı  eylemin, örneğin ders yokken yapılmasına izin  vermiyorsa ya da bir  düşünceyi savunan iletişimsel eyleme izin verirken  bir başka düşünceyi  savunan eyleme izin vermiyorsa kanımızca düşünceyi  gayrimeşru olarak  sınırlamış olur. Öte yandan, görünürde düşünce  özgürlüğünün koruma  alanına girdiği sanılan bazı ifadeler, somut işleniş  koşullarında hiç  de öyle olmayabilirler. Hakaret fiilleri bunlara bir  örnek  oluşturabilir. Bir kimse, bir düşünceyi savunma kisvesi altında,   hakaret ettiği kimsenin ticari itibarını sarsmayı ve bu yolla ticari   rakibi karşısında üstünlük sağlamayı amaçlamış olabilir. Basın yayın   organlarının giriştiği bazı “skandal” açıklamaları zaman zaman ticari   rakiplere yönelik bir karalama kampanyasının bir parçası olabilir. Bu   açıdan, yukarıda farklı kategoriler olarak belirttiğimiz eylemleri   birbirlerinden kuramsal olarak ayırabilmek için hem düşünce özgürlüğü   kuramının “<em>işlevinin</em>”, -yani düşünce özgürlüğü ile korunmak istenen değerler sisteminin-; hem, somut olayda düşünce açıklamasında bulunan kimsenin, <em>bu değerler sistemi ile bir ilgisinin olup olmadığının, </em>hem de <em>sınırlayıcı otoritenin ifadenin içeriğine karşı tavrının </em> araştırılması gerekebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>İyi de ya köpeğime &#8221;parçala!&#8221; diye emredersem?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz, ağızdan çıkan her söz, örneğin,  bir kimsenin karşısındakini  yaralamak amacı ile eğitimli köpeğine  yönelik olarak sarfettiği  “parçala!” sözü, anayasal ve anayasalarüstü  insan hakları hukukunun  tanımladığı anlamda “düşüncenin ifadesi”  değildir. İlkesel olarak,  gürültü çıkarmak, tehdit etmek, sövmek vb.  fiiler, düşüncenin ifadesi  değildir. Ancak, somut olayların koşulları bu  gibi davranışları dahi,  düşünce özgürlüğünün koruma alanı içine  sokabilmektedir. “Susurluk”  Olaylarını takiben yapılan “Aydınlık İçin  Bir Dakika Karanlık”  eylemleri çerçevesinde <em>evlerin ışıklarının söndürülmesi</em> davranışları, tipik iletişimsel eylemlerdendir. Bunların düşüncenin   ifadesi olmadığı savunulamaz. Pahalılığı protesto için yollara düşüp <em>tencere tava tokuşturmak</em> da düşüncenin ifadesidir. Görüldüğü gibi kimi zaman gürültü çıkarmak da   düşüncenin ifadesidir. Bu çerçevede, her söz düşünce olmadığı gibi,  her  bedensel hareket de, düşünce özgürlüğünün koruma alanı dışında bir   “eylem” olmayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>“<em>Her söz yüzde yüz eylem ve her eylem de yüzde yüz düşüncedir” </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Anayasa  hukukunun verdiği düşünce ya da ifade  tanımı, tümü ile metinden soyut  olarak ele alınırsa, Amerikalı Anayasa  kuramcısı John Hart Ely’nin  dediği gibi “<em>her söz yüzde yüz eylem ve her eylem de yüzde yüz düşüncedir” </em>denebilir.  Yani</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Sadece salt ifade değil, iletişimsel eylem de korunmalıdır. İletişimsel  eylemler duruma göre engellenebilir ve yasaklanabilirse de ceza  yaptırımlarının konusu olmamalıdır!</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de esas tartışma konusu salt ifade suçlarıdır denemez.   İletişimsel eylemlerin korunması da önemli bir sorun olarak karşımıza   çıkar. Şüphesiz biz bugün daha çok salt ifade suçlarına yoğunlaşırken,   iletişimsel eylem alanında olup bitenler de üzüntü verici olabiliyor.   Örneğin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü her ne kadar Türk   Anayasasında düşünce özgürlüğünden bağımsız olarak düzenlenmişse de,   felsefi olarak düşünce özgürlüğünün uzantısıdır, bir anlamda düşüncenin   toplu olarak ifade edilmesi özgürlüğüdür. “Laf olsun” diye toplantı ve   gösteri yürüyüşü düzenlenmediğine göre, bu özgürlük de çok önemlidir ve   Türkiye’deki kuramsal ve pratik sınırları son derece belirsizdir ve  sık  sık da gayrimeşru olarak sınırlanmaktadır. Geçen 1 Mayısı düşünün   İstanbul’da. Köprü geçişleri mümkün oldu, vapurla geçiş önlendi, hatta   bırakın gösteriye katılmak isteyenleri, vapura binmek isteyen herkesin   şehir içi seyahat özgürlüğü kısıtlandı. İşte, tipik bir gayrimeşru   sınırlama örneği, düşünce özgürlüğü koruması bağlamında keyfiliğe varan   bir gayrimeşruluk örneği.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Özetle, ister salt ifade  olsun ister  iletişimsel eylem; bir eylemin, ifade  özgürlüğünün koruma  alanına girip  girmediği sorusuna yanıt ararken <em>hem ifadede bulunanın o ifade ile doğurmayı kastettiği sonucu ve sarfettiği ifadesiyle düşünsel ilişkisi</em>, hem de <em>ifadeyi sınırlayan yasa koyucunun, ifadenin hangi yönü ile ilgilendiği</em> göz önününde tutulmalıdır. Bu değerlendirmede bize ışık tutacak olan   felsefe, ifade özgürlüğünün, demokratik karar alma sürecini   kolaylaştırması, gerçeğin aranmasına hizmet etmesi ve bireyin kendini   ifade ederek mutlu olması yolundaki önemli <em>işlevlerini anlatan </em>kuramlardır.  Görece ihmal edilebilir zarar veren gürültü çıkarmak, tepinmek, yumurta  atmak, oturma eylemi yapmak, elektrikleri söndürmek, kepenk kapamak  gibi eylemler ceza yaptırımı konusu olamamalıdır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yumurta  atılanlar &#8221;muhalifler&#8221; ise eylemi düşünce özgürlüğü olarak  niteleyen  ama eğer &#8221;yandaş&#8221;lar ise &#8221;şiddet eylemi&#8221; olarak  yaftalayan  Türkiye&#8217;de yerleşmiş anlayış, sorunun düşünce ve düşüncenin  ifadesi  özgürlükleri ile ne kadar yakından ilgili olduğunun açık  kanıtıdır. &#8221;Bana özgürlük, sana yok&#8221; anlayışı, her kesimde  gözlemleniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yumurta  atmak, yaka paça sürüklenme,  dövülme,, tartaklanma veyahut alınıp nezarete götürülmeyi hakeden  bir  &#8216;&#8217;suç&#8221; değildir, hele hele bir protesto eylemi çerçevesinde   yapılıyorsa. İletişimsel eylem kuramı diye bir şey vardır, bu kuramdan  haberi olmayan liberal anti-demokratlar hemen bilgiye sarılıp öğrenmeye  çalışmalıdır. Herkes &#8216;&#8217;silahsız&#8221; toplanmalıdır. Yumurta ise silah   değildir&#8230; Aslına bakılırsa pek de sevimli bir protesto aracıdır.  Şemsiyenin, yumurtaya karşı etkili bir karşılama aracı olduğu da ortaya  çıkmıştır. Devlet &#8221;büyük&#8221;lerinin şemsiye taşımasının yararları  sınırsızdır. Bununla birlikte sevgili öğrencilerimize, konu üzerinde  daha yaratıcı olmak isterlerse  başka iletişimsel eylem modelleri de  önerebiliriz:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Devlet erkanının kulaklarını sağır edecek kadar yüksek volümlü rock veya heavy metal parçaları çalmak</p>
<p style="text-align: justify;">2) Etrafa çöp atmak, ortalığı çöplüğe çevirmek</p>
<p style="text-align: justify;">3) Sokak ortasında topluca hacet gidermek</p>
<p style="text-align: justify;">4) Narkoleptik numarası yaparak salonda birden bire topluca yere yatıp uykuya dalmak</p>
<p style="text-align: justify;">5) Salonda birden bire topluca sigara içmeye başlamak</p>
<p style="text-align: justify;">6) Koltuklara ters oturmak</p>
<p style="text-align: justify;">7) Topluca ninni söylemeye başlamak veya &#8221;daha dün annemizin kollarında yatarken&#8221; diye şarkılar söylemek</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <img src='http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Salonda kızlı erkekli birden bire dudak dudağa ve müstehcen şekilde öpüşmeye başlamak </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle   8. örnek yetkililerimizi şoke edecek, &#8221;şiddet&#8221;ten değil &#8221;aşk&#8221;tan   dem vuran öğrencilerimizin üzerine biber gazı sıkmaktan Türk polisimizi   alıkoyabilecek; polislerimiz, akademilerinde, öpüşmekle bekaret bozulamayacağını, ana karnında katledecekleri bir çocuk   yapılamayacağını öğrenmiş bulunduklarından, kızlar bekaret kontrolüne de   götürülemeyecektir!</p>
<p style="text-align: justify;">Örnekler çoğaltılabilir, muhtaç   olduğumuz kudret, düşünen dimağlarda, eylem yapacak genç ve güçlü   bedenlerde olduğu sürece.-))﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/benim-yumurtam-seninkini-kirar-disi-ve-disli-cinsli-yumurtalarimiz-ve-iletisimsel-eylem-kuramimiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Referandum Yolunda Tartışmalar IV: Sokratik Yolun Sonunda&#8230;</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-iv-sokratik-yolun-sonunda.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-iv-sokratik-yolun-sonunda.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 01:37:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 2010]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişikliklerinde]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[ayrı ayrı oylama]]></category>
		<category><![CDATA[halkoylaması]]></category>
		<category><![CDATA[HSYK]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[referendum]]></category>
		<category><![CDATA[temsili rejim]]></category>
		<category><![CDATA[toplu oylama]]></category>
		<category><![CDATA[vesayet rejimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1422</guid>
		<description><![CDATA[Sokratik diyalogların sonuna geldik.
[ Diyalogların Üçüncü Bölümü İçin Bağlantı (Bağlantı)
Diyalogların İkinci Bölümü İçin Bağlantı: (Bağlantı)
Diyalogların Birinci Bölümü İçin Bağlantı: (Bağlantı)]
Şimdi sıra Evetçi, Hayırcı,  Boykotçu, Akademia ve Politea&#8217;yı dinlemiş olan yazarın görüşlerinde.
Referandum yolunda asıl tartışılan konularla ilgili olan bu yazı dört ana başlıktan oluşuyor,
I. Giriş,
II. Anayasa Mahkemesi Konusu
III. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Konusu
IV. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-1300" title="Themis" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG" alt="Themis" width="98" height="130" /></a>Sokratik diyalogların sonuna geldik.</strong></p>
<p>[ Diyalogların Üçüncü Bölümü İçin Bağlantı (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-boykotcu-ve-onlari-karsilastiran-mantik.html">Bağlantı</a>)</p>
<p>Diyalogların İkinci Bölümü İçin Bağlantı: (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">Bağlantı</a>)</p>
<p>Diyalogların Birinci Bölümü İçin Bağlantı: (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html">Bağlantı</a>)]</p>
<p><strong>Şimdi sıra Evetçi, Hayırcı,  Boykotçu, Akademia ve Politea&#8217;yı dinlemiş olan yazarın görüşlerinde.</strong></p>
<p>Referandum yolunda asıl tartışılan konularla ilgili olan bu yazı dört ana başlıktan oluşuyor,</p>
<blockquote><p>I. Giriş,</p>
<p>II. Anayasa Mahkemesi Konusu</p>
<p>III. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Konusu</p>
<p>IV. Bir de Denklemde Hesaba Katmamız Gereken Şey: Peki Ya Yargıtay ve Danıştay Üyelerini Kim Seçer?</p>
<p>V. Ayrı Ayrı mı Topluca Oylama mı Konusu&#8230;</p>
<p>Neden Bu Başlıklar? Bu başlıklar çünkü değişikliklerde, bu başlıklardan başka sorun edilecek bir konu bulunmuyor ve zaten bu değişiklik paketinin özü de bu başlıklarla değerlendirilecek konulardan oluşuyor. Paketin hak ve özgürlüklerle ilgili diğer hükümlerine denecek çok şey yok kanısındayız.</p></blockquote>
<p style="text-align: center;"><strong>Yazan: Öykü Didem Aydın</strong></p>
<h1>I. Giriş</h1>
<p>Öncelikle genel görüşümü ifade edeceğim:</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa değişiklik paketinin içinde, yargı ile ilgili olan düzenlemeler bakımından, &#8216;arzu edilenden&#8217; ve &#8216;ideal olandan&#8217; uzak olan çok yön var ama 1982 Anayasası&#8217;ndan geriye gidiş anlamına gelen hiçbir düzenleme yoktur. Bilakis bunlar, her türlü siyasal yandaşlık düşüncesinden ari olarak düşünüldüğünde değerli sayılabilecek değişikliklerdir. <strong>Şahsen, anayasanın bütünsel reformunun, yani toptan bir değişikliğin, halkın, anayasa yapımı için ve hiçbir seçim barajı uygulaması olmadan seçeceği kurucu meclisler marifetiyle yapılmasını ve böyle hazırlanan anayasanın halkın onayına sunulması taraftarıyım. Bu, &#8221;bütünsel reform&#8221; konusundaki düşüncelerimdir. </strong> Ama kısmi bir reformun, her zaman, seçilmiş temsilcilerimiz eliyle ve anayasaya uygun olarak yapılabilmesinin taraftarı oldum. Öte yandan, 1982 Anayasasını &#8221;halk&#8217;ın temsilcileri&#8217; yapmamış olduğu için (özellikle kısmi değişiklik söz konusu olduğunda) seçim barajının mevcudiyetinin; seçilmiş bir parlamentonun anayasayı değiştirebilme yetkisinin meşruiyetini etkilemeyeceği kanısındayım. Yani halkın yapmadığı bu anayasayı, halkın -seçim barajlarıyla da olsa- seçilmiş temsilcilerinin kısmi olarak değiştirebilmesi taraftarıyım. Bunlar usulî meşruiyetle ilgili konular.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama siyasal parti yandaşlığının ötesine geçilerek düşünülecek olursa, içeriksel olarak, bu anayasa değişiklikleri, seçilmiş temsilcilerin anayasaya uygun olarak gerçekleştirmeye çalıştıkları ve Anayasa Mahkemesi&#8217;nin de iptal etmediği meşru tercihlerinin ifadesidir.   <strong>Bu tercihlerin hiçbir neticesi olmaması düşünülemez. O netice,  parlamentonun (ve netice itibariyle Türkiye&#8217;de yürütme üzerinde parlamenter denetim etkin bir biçimde kullanılamadığı için yürütmenin) ve özellikle cumhurbaşkanlığının güçlendirilmesi; yargı erkinin, demokratik temsilcilere nazaran geri planda kalması ve  daha az &#8216;aktivist&#8217; olması, siyasal tercih meselelerine karışamaması ve asıl işini yapması, yani anayasa yargısının bireylerin davalarına ve hak ve özgürlüklerinin korunmasına odaklanmasının sağlanmasıdır. </strong><strong>Anayasa  değişiklikleri; yürütmenin, yargı erki üzerindeki etkisini arttırma  amaçlıdır ve o etkiyi arttırmaya elverişlidir. Ancak ben, bunun bir fenalık olmadığını, şimdiki  durumla karşılaştırıldığında güçler arasında bir &#8221;denge pozisyonu&#8217;  yaratacağını düşünüyorum. Nedenlerini aşağıda anlatacağım. </strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Öte yandan, değişikliklerin topluca oylanması, mahzurları olan bir durum ve son derece ciddi bir sorun. </strong>Konu birliği teşkil eden başlıklar, ayrı ayrı oylansa ne iyi olurdu. Bunun yapılmamış olması, seçmen iradesini fesada uğratabilecek bir durum kabul edilebilir. Gerçekten konu birliği esası, ve değişikliklerin ayrı ayrı oylatılması, çağcıl dünyada, özellikle kısmi anayasa değişiklikleri açısından, uygulanan bir prensiptir. Aşağıda V. başlık altında bunun örneklerini vereceğim. Fakat dediğim gibi: 1982 Anayasasını halk yapmamıştır. 1982 Anayasasını halk yapmadığı gibi, bu anayasa tüm o eleştirilen kurum ve kurallarıyla  bir &#8221;plebisit&#8221; biçiminde halka dayatılmıştır. Şu anda hem usulî, hem de içeriksel olarak 1982 Anayasasının kabul edildiği düzlemden çok daha demokratik ve meşru bir düzlem söz konusu. Hem yapılış usulü hem de içerikleri bakımından, bu anayasa değişikliklerini, &#8221;olması gereken&#8221;, &#8221;ideal&#8221; sistemle değil, değiştirdiği-sistemle karşılaştırmak zorundayız. Bu, mantığın gereğidir. Çünkü Türkiye&#8217;de &#8221;anayasacılığın özü&#8221;, yani halkı, temsilcilerinden sakınma işi aşamasına henüz gelinememiştir. Önce halkın kendisini reşit kılması ve kendini vasilerinden sakınması gereklidir. Vasiler ortadan kaldırıldıktan sonra, halk, kendisini, temsilcilerinin (olası ya da potansiyel) aşırılıklarından da sakınma imkanını bulur. Önce vesayetin kaldırılması, sonra da temsilcilerin sınırlandırılması denen etkinliğin adı da zaten anayasacılıktır. Biz şimdi temsilcilerimiz eliyle vesayeti kaldırıyoruz. <strong>Halk için sırada, gerekirse eğer, temsilcilerini de daha sıkı denetleme imkanı bulabilmek, seçim barajlarını düşürmek, yürütme organı üzerindeki denetim mekanizmalarını çeşitlendirmek vb. girişimler olacaktır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle Anayasa Mahkemesi&#8217;nin oluşumu açısından, yürütmenin ve yasamanın (aslında Türkiye&#8217;de bir parlamenter denetim kültürü olmadığı için) netice itibariyle yürütmenin etki ve kontrolü hususu, daha çok Cumhurbaşkanı; Cumhurbaşkanı/YÖK bağlantısı ve TBMM/Sayıştay bağlantısı üzerinden gerçekleşecek muhtemelen. Fakat bu, mevcut düzeni altüst etmekten ziyade,  orta-vadede güçler arasında bir denge pozisyonu,   marjini dar oylama çoğunlukları yaratacaktır.<br />
<strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>Tavrımı netleştireyim, gene sitemdeki bir yerde yazmış idim:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">&#8221;&#8230;seçilmişlikle korporatist atanmışlık arasındaki en büyük fark, belki de, seçilmişlerin nitelik ve ahlaki seciyesinin seçim ‘kampanyası’ sırasında kamuoyunun bilgi ve dikkatine sunulabilmesi ve açık açık tartışılabilmesine karşın korporatist atanmışlığın, kapalı kapılar altında belirli bir kesimin, pek de tartışılamayan tercihleri ile gerçekleşmesidir. Aslında demokrasiyi demokrasi yapan ve olası seçim yöntemleri içinde tercih edilebilir kılan seçilmişlerin, seçilmemişlerden her zaman daha üstün ve nitelikli olduğunun kabulü değil; seçilmişlerin, pazara çıkarılması gereken bir iplikleri  var ise, bunların seçim öncesi pazara çıkarılması imkanının sağlanmış olmasıdır&#8230;&#8221;</p>
</blockquote>
<p>Bu düşüncemi hep korudum. Bir de şu düşüncemi koruyorum:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">&#8221;&#8230;Aslına bakılırsa yargıçların da belirli siyasal partilerin program ve ilkelerine yakın olmaları doğaldır. Yargıç Tanrı değildir, o da insandır ve insan da siyasal bir hayvandır. Önemli olan, onların davaları görürken ve bu tür yüksek yargı konseylerinde görevlerini ifa ederken siyasal etkilerden uzak ve üstün mesleki bilgi ve araştırmaya dayalı olarak çalışabilme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır. Ayrıca, belirli bir siyasi görüşü olan veya bu görüş ‘adına’ belirli etkinliklerde bulunan kimselerin, siyasi görüşlerini belli etmeyen ya da bu konuda hiçbir etkinlik göstermemiş kimselerden daha taraflı olacağı ya da bağımsız davranmayacağı da sosyoloji biliminin araçları ile kanıtlanmış değildir. Her iki kesimden de partizan kararlar çıkabilir. Yüksek yargı organları söz konusu olduğunda tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanması açısından önemli olan ‘yaştaş ve baştaşlarından üstün olduğu kanıtlanmış bir çaplı mesleki nitelik; hayat koşusunda (curriculum vitae) pürüzsüz veya pek az pürüzlü bir ahlaki bütünlük, kimseye müdanası olmama ve siyasal iktidarlardan beklentisi olmama anlamında yaşça kıdem ve çeşitli siyasal güçler arasında belirli bir uzlaşma ile göreve gelmiş olmak gibi görünmektedir. Tartışalım. Aksi her zaman iddia edilebilir.&#8221;</p>
</blockquote>
<p><strong>Dilerseniz yargı kurumları üzerinde doğması muhtemel bir yürütme etkisini önce Anayasa Mahkemesi, sonra da HSYK açısından şöyle somutlaştırayım ve bundaki fenalık ya da iyilikleri bir tahlil edeyim:</strong></p>
<h1>II. Önce Anayasa Mahkemesi:</h1>
<p style="text-align: justify;">1. TBMM, Sayıştay&#8217;ın göstereceği adaylardan <strong>2 üye </strong>seçecek (TMBB, Sayıştay üyelerini seçer biliyorsunuz), TBMM de Türkiye&#8217;de ne yazık ki iktidar partisinin hakimiyeti altındadır ve gene Türkiye&#8217;de yürütme üzerindeki parlamenter denetim yöntemleri işlevsizdir).</p>
<p style="text-align: justify;">2. Cumhurbaşkanı, YÖK&#8217;nun göstereceği adaylar arasından <strong>3 üye </strong>seçecek (YÖK üyelerini de biliyorsunuz büyük ölçüde yürütme organı belirler ve seçer).</p>
<p style="text-align: justify;">3. Cumhurbaşkanı, ayrıca 4 üyeyi doğrudan seçecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargıtay, Danıştay vb. yüksek yargı organlarının göstereceği adaylar bir tarafa bırakılacak olursa (biliyoruz o cenah normal olarak muhalif taraf ya da diyelim bir ifadeye göre ‘statükocu taraf’ oluyor), TBMM + Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi&#8217;ne, üzerlerinde &#8221;etki&#8221; sahibi olacakları (yani yanlış anlaşılmayayım, buradaki etki <em>düşünce birliği ya da benzerliği</em> anlamındadır) toplam <strong><span style="text-decoration: underline;">9 üye</span></strong> gönderecek. Dierseniz buna &#8216;yürütme cephesi&#8221; adı verelim. <strong>Yeni düzen 17 üye öngörüyor. Bu 17 üyeden 9 üyeyi (&#8221;yürütme cephesini&#8221;) çıkarırsak 8 üye kalacaktır.</strong> Bu <strong>8 üyenin</strong> <strong>7’si </strong>bir taraf açısından ‘muhalif’, öte taraf açısından ‘statükocu’ yargıçlar olabilir diyelim çünkü yeni düzende Yargıtay/Danıştay ve diğer yüksek yargı organları da Anayasa Mahkemesi&#8217;ne <strong>7 üye </strong>gönderecek. Yani Yargıtay/Danıştay/diğer yüksek yargı organları cephesi <strong><span style="text-decoration: underline;">7&#8242; üyeden</span></strong> oluşur.  Ayrıca Baro başkanları tarafından <strong><span style="text-decoration: underline;">1 üye</span></strong> gönderilecek (Bu üyenin siyasal tavrı belirsiz/ortada sayılabilir ancak bu üyenin de baro başkanlarının gösterdikleri adaylar arasından TBMM&#8217;nce seçileceğini hatırlatmakta yarar vardır).</p>
<p style="text-align: justify;">[Parantez arası: <em>''Statükocu'' nitelemesini pek sevmemekle birlikte ' ''statükocu''yu,   ''mevcut durumda 'yetkili ve etkili' olan ya da mevcut durumun devamını  savunan kesim'' anlamında kullanıyorum.</em> ]</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçevede aslında bir denge düzeninin yaratıldığı söylenebilir. Şimdiki düzen tümü ile  Danıştay/Yargıtay ve diğer yüksek yargı &#8221;cephesi&#8221; tarafından yürütülüyor. Ama anayasa değişiklikleri ile başlayacak yeni düzende  bir &#8221;Cumhurbaşkanı/TBMM &#8221;cephesi&#8221;  de oluşacak.  Çünkü cumhurbaşkanının doğrudan ve YÖK üzerinden yaratacağı etki ile TBMM&#8217;nin Sayıştay üzerinden yaratacağı etki de işin içine giriyor. Orta pozisyonda baro başkanlarının göndereceği tek üye var. Bununla birlikte bu üye de neticede  baro başkanlarının gösderdiği adaylar arasından TBMM&#8217;nce seçilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi, yakın gelecekte, bu kombinasyonu yansıtacak biçimde yeniden oluştuğunda yakın dönemdeki siyasal davalarda  yürütmece arzu edilen karar kombinasyonları, daha sonra çıkarılacak bir &#8221;uygulama kanunu&#8221; ya da &#8221;Anayasa Mahkemesi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun&#8221;u yeni düzene uyarlamak için yapılan değişikliklerle hükümet bakımından arzu edilir biçimde düzenlenebilir. Neden? Bu konuda 149. maddede yapılan değişiklik çok önemli. Değişiklikten sonra maddenin bizi ilgilendiren kısımları şöyle olacak:</p>
<blockquote style="text-align: justify;"><p>&#8221;MADDE 149- Anayasa Mahkemesi, iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır. Bölümler, başkan vekili başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının veya Başkanın belirleyeceği başkan vekilinin başkanlığında <strong><span style="text-decoration: underline;">en az on iki üye ile toplanır</span></strong>. Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır. Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar oluşturulabilir.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Siyasî partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara Genel Kurulca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce karara bağlanır.</span></strong><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğu şarttır.</span></strong><strong> </strong></p>
<p>Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul ve bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkan vekilleri ve üyelerin disiplin işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların oluşumu ve işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir&#8230;</em>&#8221; (Bu italik ile işaretli son kısıma da dikkat, ileride bu ‘işbölümü’nün belirlenmesi sırasında çıkacak ‘tantana’yı haberlerden takip ederiz.)</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Altını çizerek koyu ile işaretlediğim değişiklikler bakımından; yani yasa iptali, anayasa değişikliklerinin iptali, siyasal partilerin kapatılması bakımından 12 üyeli ‘genel kurul’un 2/3’ünün kararı gerekecek. <strong>Bu çerçevede karar yeter sayısı 8’dir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elimizde 17 üye var. Bunların <strong>9’u yürütme cephesi</strong>, <strong>7’si ‘statükocu’ addedilen cephe</strong>, <strong>1’i</strong> de barodan gelen ancak muhtemelen &#8221;yürütme cephesine&#8221; meyyal üye. <strong> </strong>Genel Kurul’a <strong>yedi kişiden oluşması muhtemel </strong>Yargıtay/Danıştay/Diğer Yüksek Yargı &#8221;cephesi&#8221;nden (!) <strong>7’si de </strong>katılsa, hatta barolardan gelen üye (uzak ihtimal ama) onlara katılsa bile, yani bir genel kurulda yürütme cephesinden hiçbir üye bulunmasa (ki bu olanaksızdır) karar yeter sayısı olan 2/3’e ulaşmak, ‘Yargıtay/Danıştay/Diğer Yüksek Yargı organları&#8221;cephesinden gelenler için olanaksız duruma gelecektir. Ç<strong>ünkü bunların yedisinin de bir arada bir genel kurulda bulunması ve onlara barodan katılan üyenin destek olması gerekir. </strong> Bu da şu demektir: Hükümetin çıkarılmasına önayak olduğu yasalar ve anayasa değişikliklerinin yargı denetimi bizatihi üye profillerinin eğilimleri nedeniyle zorlaştırılabilecektir. Bu, şüphesiz bir olasılıktır. Bir &#8221;potansiyel&#8221;in yaratılmasıdır. Yoksa, yüksek yargı organı mensubu kimselerin, her durumda, gözü kapalı olarak, kendilerini mahkemeye gönderen siyasal ittifakın isterlerine uygun hareket edeceği de iddia edilemez. Bununla birlikte, Kuzey Amerikalıların &#8221;yüksek profilli&#8221; davalar adını verdikleri davalarda ve siyasal ayrışmayı çözmenin çetrefilli ve tansiyonun yüksek olduğu davalarda, bunların o isterlere göre hareket etme eğilimi içine girebileceği de tahmin edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>149.</strong><strong> maddenin değişik halinde, dikkatle okur isek, bizi üye kombinasyonlarının etkisi bakımından ilgilendirecek iki önemli yön var:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Anayasa Mahkemesi&#8217;nin iki daire ve genel kurul olarak çalışması </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Genel Kurul’un alması gereken kararların mahiyeti ve karar yeter sayısı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Özetle Türkiye’de mevcut siyasal bölünme, yakın ve orta gelecekte devam edecek olursa bu değişiklikler yasaların iptalini ve anayasa değişikliklerinin iptalini ve parti kapatmalarını ve partileri mali yardımdan yoksun bırakmayı ‘hükümet’ lehine zorlaştıracaktır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bunda bir fenalık var mıdır? Gelelim o yöne.</strong> Eğer Anayasa Mahkemesi; kamuoyunda 367, başörtüsü kararı olarak bilinen kararlarda ve bir dizi başka kararlarda bu kadar yanlış, hukuksuz, gayri-adil ve gayri-meşru bir yargısal aktivizm ve müdahalecilik içine girmese idi başına bunlar gelmezdi. İleri gitmek pahasına, bu kesimin, bindikleri dalı kesmekle pek de doğru bir iş yapmadıkları kanısında olduğumu ve şimdi bu kanımda haklı çıktığımı vurgulamak istiyorum. Bu durumu şuna benzetiyorum: Çocuğu tedip edeceksiniz, kafasını gözünü yarıyorsunuz, o da sizi terk ediyor ya da Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından elinizden alınıyor!  İşte ‘hukuk devleti’, ‘laiklik’ vb. ilkeler de ne yazık ki  kafası gözü yarılan o çocuk… Bu, benim siyasal kanım. Yani, gene ileri gitmek pahasına ‘’siz istediniz’’, ‘ettiğinizi buldunuz’  demek lazım. Özetle <strong>değişikliklerle, nispeten monolitik ve yekvücut Anayasa Mahkemesi&#8217;nde ikinci bir cephe  açılma potansiyelinin yaratıldığını düşünüyorum. HSYK&#8217;nda ikinci bir cephe, olası-karşıt bir cephe açılmaktadır (</strong>Bu konuyu aşağıda III. Başlık altında değerlendirdim<strong>). Kısa-orta vade, bu iki cephenin ihtilaflarından çıkan sonuçlarla belirlenecek.  Uzun vadede ne olacağını aşağıdaki IV. başlık altında değerlendirdim. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Olan bitende bir fenalık var mıdır? Bunun halihazırda bir fenalık olduğunu düşünmüyorum.</strong> Tek pozisyonlu bir yüksek yargı organından belirli &#8221;blok&#8217;ların ve çeşitli &#8221;pozisyonların&#8221; bulunduğu bir yargı organı profiline geçilmesi ve yargıçların eğilimlerinin çeşitlenmesi hukuk devleti açısından da arzu edilebilir bir gelişme sayılabilir.  Öte yandan aynı durum hükümetlerin &#8221;yatay hesap verebilirlikleri&#8221; açısından bir fenalık tehlikesidir sadece ve fenalığın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterir. Bununla birlikte bu değişikliğin, yargının özellikle yerindelik denetimi yapmasının önünü alması, siyasal partileri ‘kafasına göre’ kapatmasını engellemesi ve ‘anayasa değişiklikleri’ konusunda iptalleri zorlaştırması kısmını olumlu buluyorum. Ancak aynı değişiklik, anayasa yargısının asıl işi olan yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemesi yönünü de yıpratabilecek, anayasa yargısını zayıflatacaktır. Bu kısım hoşuma gitmiyor ama ülkede siyasal nitelikteki kararları, yüksek yargı organlarının alması da hoşuma gitmez ve her zaman seçilmişleri, atanmışlara tercih ederim. Yine, <strong>bir demokraside, hukuk devleti, ‘bölünmez bütünlük’, ‘laiklik’ vs. adı altında, demokrasinin altı oyularak parti kapatılması hoşuma gitmez ama</strong> <strong>bir demokraside, yürütmenin at oynatması ve &#8221;yatay hesap verebilirlik&#8221; adı verilen denetime tabi olmaması da hoşuma gitmez. </strong>Bununla birlikte hoşuma gitmeyenler arasında öncelikli olanlar, önceliklidir. Öncelik ise Türkiye&#8217;de hiç olmazsa biçimsel olarak bir demokrasi türünün yerleşmesidir. O demokrasi türünün kendine özgü aksaklıklarıyla sonra uğraşılır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">III. Dönelim Tekrar  HSYK’na:</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Şimdi de HSYK üzerinde yürütme etkisini görelim:</p>
<p>Öncelikle şu hükmü bir kenarda tutalım: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.</p>
<p>Kurulun, <strong>4 üyesi, </strong>Cumhurbaşkanınca,</p>
<p><strong>3 üyesi </strong>Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca,</p>
<p><strong>2 üyesi </strong>Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,</p>
<p><strong>1 üye</strong> Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından,</p>
<p><strong>7 üye</strong> adlî yargı hâkim ve savcılarınca,</p>
<p><strong>3 üye</strong> idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.</p>
<p><strong>2 üye de</strong> Adalet Bakanı ve Müsteşar&#8217;dan oluşacak.</p>
<p><strong>Bu çerçevede de benzer denge durumu oluşturulmuş:</strong></p>
<p><strong>4 üye </strong>(Cumhurbaşkanı) + <strong>1 üye </strong>(Adalet Akademisi) = <strong>5 üyeli yürütme cephesi</strong> bir yanda <strong>3+2=5 üyeli  ‘mevcut cephe’</strong> (Yargıtay/Danıştay Cephesi) <strong>öte yanda</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer üyelerin belirlenmesi, yani adli yargı hakim ve savcıları ile (<strong>7 üye</strong>); idari yargı hakim ve savcıları (<strong>3 üye</strong>) seçilmesinin doğrudan şu ya da bu cepheye yazılması zor tabii. Ama azıcık aklı selim ile bunların tercihlerinin az ya da çok şu veya bu şekilde ülkedeki siyasal çoğunlukları yansıtacağı düşünülebilir, özellikle adli yargı savcı ve hakimleri bakımından bu daha doğru sayılabilir ama durumu genellememek,  iddiayı sosyolojik araştırmalarla desteklemek gereklidir. Böyle bir yansıma potansiyelinde fena bir yön var mı? O kadar da değil. Ülke sathındaki hakim ve savcı sayısı düşünülecek olursa, bunların temsilcilerini de bu kadar önemli bir kurula gönderebilmeleri gerekir. Pek çok sistemde, bu kaynaktan kadar yüksek sayıda temsil çıkmamakla birlikte bu anayasa değişikliğini olumlu görmek gereklidir.</p>
<p>Ama bir de Adalet Bakanı + müsteşar ile birlikte bu kurulda da yürütme etkisi artıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu denge durumunda bir fenalık var mı? Bence yok. Mevcut durumda hiçbir ‘denge’ yok çünkü. Bir pakt da yok. Tek taraflı bir üstünlük var. Şimdiki durum, tümü ile ‘mevcut’  pozisyonları avantajlı kılıyor.<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Özetle, HSYK’ndan ziyade anayasa yargısı daha çok yürütme etkisine açılıyor diye düşünüyorum. HSYK da açılıyor fakat bu açılma, daha çok belirli bir dengeyi yaratma ve yeni bir karşı-cephe açılması sonucu doğuruyor.</strong></p>
<h1>IV. Bir de Denklemde Hesaba Katmamız Gereken Şey: Peki Ya Yargıtay ve Danıştay Üyelerini Kim Seçer?</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Değişikliklerle yüksek yargıda, özellikle Anayasa Mahkemesi&#8217;nde ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;nda ikinci bir &#8221;cephe&#8221; açılacağı fikrini savunduk. Bu ikinci cephenin, &#8217;statükocu&#8217; tabir edilen kısmı, yani Yargıtay ve Danıştay cephesi, zaman içinde eriyecektir. Neden? Çünkü onları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçer de ondan. Hakimler ve Savcılar Kurulu&#8217;nda yürütme etkisi, aşırılıklarla beslenmiş bir şekilde kurulursa, bu etki yansısını Danıştay ve Yargıtay üyelerinin profilinde de bulacaktır: </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Önce mevcut düzende HSYK üyelerini kim seçer diye hayırlayalım:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mevcut Düzende HSYK ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun üye sayısı 7&#8242;dir. Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun 3 asil ve 3 yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulu&#8217;nun, 2 asıl ve 2 yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri 3&#8242;er aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi bu Kurulun yapısı değiştirilecek ancak kurulun Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçmesi kuralı doğallıkla değiştirilmeyecek.</p>
</blockquote>
<p><strong>DANIŞTAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?</strong></p>
<p>Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idarî yargı hakim ve savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından <strong>Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; </strong>dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı; tarafından seçilir.</p>
<p><strong>YARGITAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?</strong></p>
<p>Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış, adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasında <strong>Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca </strong>üye tamsayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir.</p>
<p><strong>Şimdi HSYK&#8217;nun yapısı değişince doğallıkla Yargıtay ve Danıştay&#8217;ın yapısı da değişecektir. Burada da yürütme etkisi artacaktır. Cumhurbaşkanı; Yargıtay ve Danıştay üyelerinin dörtte birini mevcut düzende zaten seçiyor. Bir de şimdi HSYK üzerinden dolaylı olarak, Danıştay ve Yargıtay üzerindeki etkisi artacak tabii. </strong></p>
<p><strong>Yürütme etkisi yürütme etkisi der iken, bunun, halkın, genel seçimlerle seçtiği &#8221;organlar&#8221;ın olduğu gerçeğini de unutmayalım tabii. Yüksek yargı organlarının -özellikle Anayasa Mahkemesi&#8217;nin- üye profillerinin demokratik olarak meşru olması ve üye-bloklarının gelişerek, kararların bu &#8221;blok&#8221;ların kuramsal ve uygulamaya ilişkin belirli siyasal tercihlerden esinlenen ihtilaflarla oluşması o kadar fena bir durum değildir ve dış dünyada da yaygın olarak görülen bir haldir. </strong></p>
<h1 style="text-align: justify;">V. Son olarak: Ayrı Ayrı mı, Topluca Oylama mı Konusu:</h1>
<p style="text-align: justify;">Anglo-Amerikan ve Latin Amerikan anayasacılığında (bizler ne yazık ki bir Avrupa’dır tutturmuşuz, demokrasileri gitgide eskiyen Avrupa dışında da bir dünya var) <em>single subject rule</em> (tek konu kuralı) veya “separate vote”  (ayrı oy) adı verilen uygulama, bir yasa girişiminin ya da bir yasanın onaylanması ile ilgili bir referandum girişiminin, konusu anayasa değişiklikleri de olsa, tek bir soru ya da mesele’yi içermesi kuralıdır. Örneğin ABD’nde şu 15 eyalette bu kural sıkı bir biçimde geçerlidir (biliyorsunuz orada da eyaletler, ABD federal anayasasına uygun olmak koşuluyla kendi anayasalarını yaparlar).</p>
<table style="text-align: justify;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="35%" valign="top"><strong>Alaska</strong> (Alaska Stat. 15.45.040)<br />
<strong>Arizona<br />
California</strong> (Const. Art. II, Sec. 8 (d))<br />
<strong>Colorado</strong> (Const. Art. V, Sec. 1 (5.5) and CRS 1-40-106.5)<br />
<strong>Florida</strong> (Const. Art. XI Sec. 3)<br />
<strong>Missouri</strong> (Const. Art. III Sec. 50)</p>
<p><strong>Montana</strong></p>
<p><strong>Nebraska </strong>(Const. Art. III sec. 2)</td>
<td width="65%" valign="top"><strong>Nevada</strong> (N.R.S. 295.009)<br />
<strong>Ohio</strong> (O.R.C. 3519.01)<br />
<strong>Oklahoma<br />
Oregon</strong> (Const. Art. IV sec. 1 (2)(d))<br />
<strong>Utah</strong></p>
<p><strong>Washington<br />
Wyoming</strong> (Wyo. Stat.   22-24-105 (a))</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Bu kural, ilginçtir, bırakınız anayasa değişikliklerinin referandumunu, meclislerin yasa yapmasında dahi geçerlidir. Yani bizim anayasamızda bir yasa yapılırken o yasanın ‘madde madde’ oylanması gereği gibi bir şeydir. Örneğin 2005’te TBMM Yeni Ceza Kanunu yaptı. Bunu topluca mı oyladı? Hayır. Madde madde oyladı. İşte halk da anayasayı oylayacaksa, madde madde oylasın, iradesi fesada uğramasın ve araya sıkıştırmalar olmasın diyor Amerikalılar ve Latinler. Bizim oralara gelmemize daha uzun süre var. Biliyorsunuz onlar cumhuriyetlerini 1776’da kurdular, biz ne zaman kurduk?! Kendimizi o kadar da küçük görmeyelim.))  Gerçi bizim bir de ‘Bazı Kanunların Muhtelif Hükümlerinin Muhtelif Şekilde Değiştirilmesi Hakkında Bir Kanun’ uygulamaları gibi garabetlerimiz de var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek: Ohio Eyalet Anayasasının XVI. Maddesinin 1. fıkrası (özet geçiyorum):</strong></p>
<blockquote style="text-align: justify;"><p>‘’Yasama organının her iki kanadından her biri, bir anayasa değişikliği önerisi gerçekleştirebilir. Eğer bu öneri, yasama organının her iki kanadının üye sayılarının beşte üçüne tekabül eden çoğunlukla kabul edilirse, evet ve hayır oyları tutanağa geçirilerek bu değişiklikler eyalet tarafından bir sonraki seçimlerden doksan gün önce, üzerlerinde hiçbir siyasal parti damgası olmadan ayrı bir pusula ile kabul veya reddedilmek üzere seçmenlerin onayına sunulur.……. <strong><span style="text-decoration: underline;">Eğer aynı anda birden fazla değişiklik oylanacaksa, bunlar seçmenlerin; her bir değişiklik üzerinde ayrı ayrı oy vermesini sağlayacak bir şekilde sunulur.’’</span></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify;">Bu bir örnek, bunların sayısız örnekleri var; ‘çağcıl dünya’ diye bir dünya var ise ve ileri demokrasi diye bir ideal var ise işte bir örneği. Bu ileri teknoloji çağında, e-devlet uygulamaları döneminde, şu değişiklikleri üç dört grupta, konu birliği esasına göre başlıklar altında toplayıp ya da bir form üzerinde ‘1. madde: evet/hayır 2. madde: evet/hayır; n’inci madde: evet/hayır’ diye oylatmak çok mu zor? Hele hele ÖSYM gibi bir sistemi, on yıllardır standart sapmaları, şunları bunları hesaplamaya varacak derecede kullanabilen bir ülke, seçmenlerin üç veya dört grupta toplanacak oylarını mı sayamayacak?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Veyahut ‘Biz Türk milleti’, önümüzdeki form üzerinde üç ya da dört soruya ayrı ayrı ‘evet’ veya ‘hayır’ demeyi bilemeyecek miyiz? Bilmiyorum.)) Fakat şunu yeniden ifade etmeme izin veriniz. Bahsettiğim halklar, kendi anayasalarını kendileri yaptılar ve ‘temsilcileri’ni de sınırlamak üzere yaptılar. Bir avukata vekalet verirken malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi satıp savmasına izin verecek şekilde vermiyoruz değil mi? Halk, siyasal vekillerine de bu açık çeki vermez aslında. Anayasacılığın anlamı, açık bir çek vermek değil, temsili sınırlandırmaktır. Ama biz oralara gelemedik. Bizim, bizi çocuk sanan, askeri, yargısal ve sair vasilerimiz var daha. Önce onlardan kurtulmalıyız. Önce reşit olmalıyız. Sonra sıra işte temsilcilerimizi sınırlandırmaya ve yukarıdaki gibi düzenlemelere gelir belki.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya Evet mi? Hayır mı? Boykot mu? Sadede geleyim. Her yurttaşınki gibi benim oyum da gizlidir. Kendime saklayayım. Propagandist değil,  &#8221;Sokrates&#8217;çil&#8221;im.)) Gençlerin ahlakını bozmak, daha çok hoşuma gidiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<h2 style="text-align: justify;">Ek Not:</h2>
<p><strong>[Parantez arası: Ayrıca orta-uzun vade açısından, yeni düzende  seçilmiş cumhurbaşkanının iyiden iyiye ön plana çıkması ve yargı erkinin  arka planda kalmasının, başka türlü ihtilaf potansiyelleri  doğurabileceğini düşünüyorum. Bu ihtilafın yeni adresi parlamento ile  cumhurbaşkanı ihtilafı çizgisi olacaktır. Güçlü bir cumhurbaşkanı,  yarı-başkanlığa yakın bir rejim, parlamentoyu da arka plana iterek  iyiden iyiye ön plana çıkar ise bunun doğal sonucu, ülkede  ademi-merkeziyetçi taleplerin artması olacaktır. Çünkü parlamentonun  etkin olmadığı bir merkeziyetçi düzende güçlü cumhurbaşkanını  dengelemenin tek yolu, bölgelerin yerinden yönetim ısrarcılıklarını  arttırmaları olacaktır. Sonumuz 'fedaralizm' mi veyahut özerk bölgeli  bir yarı-başkanlık rejimi mi veyahut zayıf parlamentarizm, güçlü  yürütme, güçlü bölgesel yönetim mi olacaktır zaman gösterir ama her hal  ve karda bir dönüşüm süreci içine girmiş bulunuyoruz.]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-iv-sokratik-yolun-sonunda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi, Hayırcı, Boykotçu ve Onları Karşılaştıran Mantık:-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-boykotcu-ve-onlari-karsilastiran-mantik.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-boykotcu-ve-onlari-karsilastiran-mantik.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Aug 2010 15:13:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 1980 anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 2010]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül ve zamanaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası değişiklikler]]></category>
		<category><![CDATA[Akademia ile anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa değişikliği tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa değişiklik gerekçesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri gerekçe]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararı]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'ne dair anayasal kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa reformu]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa ve sokratik diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[anayasacılık ve demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasada ne değişiyor?]]></category>
		<category><![CDATA[anayasal hak ve özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Boykot]]></category>
		<category><![CDATA[Evet]]></category>
		<category><![CDATA[Geçici 15. madde]]></category>
		<category><![CDATA[Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[halk egemenliği]]></category>
		<category><![CDATA[halkın kurucu meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[halkoylaması]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır]]></category>
		<category><![CDATA[HSYK anayasada nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk devleti ve demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[kurucu meclis]]></category>
		<category><![CDATA[kuvvetler ayrılığı ve anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[madde madde anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[ministerializm]]></category>
		<category><![CDATA[ordu mensuplarının yargılanması]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[öyküdidem aydın]]></category>
		<category><![CDATA[parlamentonun üstünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Politea ve anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[referendum]]></category>
		<category><![CDATA[seçimler ve anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[sokratik diyaloglar ve hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[tetralog]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1378</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:
-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog

Yazan: Öykü Didem Aydın
Değerli Ziyaretçi,

Anayasa değişikliklerinin neler olduğu  konusunda tümüyle bilgilenmek ve hem &#8221;Evet&#8221; ve &#8221;Hayır&#8221;  hem de &#8221;Boykot&#8221;  &#8221;cephe&#8217;&#8217;since ileri sürülen argümanları tanımak ve sonuçta yurttaş sağduyusu ve aklı ile bağımsız ve özgür kararınızı kendiniz vermek istemez misiniz?
Bilinçli karar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/phpThumb.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1394" title="phpThumb" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/phpThumb.jpg" alt="phpThumb" width="75" height="75" /></a>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>-Sokratik Diyaloglar-III veya Üçüncü Tetralog<br />
</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>Yazan: Öykü Didem Aydın</em></strong></p>
<h1 style="text-align: justify;">Değerli Ziyaretçi,</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Anayasa değişikliklerinin neler olduğu  konusunda tümüyle bilgilenmek ve hem &#8221;Evet&#8221; ve &#8221;Hayır&#8221;  hem de &#8221;Boykot&#8221;  &#8221;cephe&#8217;&#8217;since ileri sürülen argümanları tanımak ve sonuçta yurttaş sağduyusu ve aklı ile bağımsız ve özgür kararınızı kendiniz vermek istemez misiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçli karar vermek seçenekleri ve seçenekleri destekleyen savları bilmek demektir; bilmek, öğrenmeyi, öğrenmek önyargılardan arınarak süreç içinde araştırmayı gerektirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha vaktiniz var. Sizin yerinizde olsam acele etmez, sakin sakin araştırır, okur ve değişiklikleri hem yandaş hem de karşıt fikirleri gözeterek anlamaya çalışırdım çünkü doğru-karar, oldu-bitti’sel bir kavram veya doğru ya da yanlış bir ”fikir” değil, süreç’sel bir kavram ve vakıalar hakkında yeterli deneyimlerle aydınlandığı için yerleşmiş bir algıdır ve çünkü doğru-karar denen şey, aceleye gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221;Edebiyat ve Hukuk&#8221; adlı bloğumuzda Anayasa Mahkemesi&#8217;nin anayasa değişiklikleri ile ilgili kararının öncesinden bugüne uzanan süreçte tüm argümanları gözeten bir &#8216;&#8217;sokratik diyalog&#8221; kültürü, daha doğru bir ifade ile bir &#8221;tetralog&#8221; anlayışı içinde iki metin kaleme almıştık.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">İlk metinde </span> (Bağlantı: &lt;<a href="../12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html">bağlantı</a>&gt;) 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak halkoylamasına giden süreçte, anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi’nin önünde iken bu değişiklikleri inceleyen Anayasa Mahkemesi’nin yetki ve konumunu aydınlatmaya çalıştık. Burada millet egemenliğinin anlamından, halk egemenliği kavramına, anayasanın işlevine, meclisin anayasayı değiştirme yetkilerinin anlamı ve sınırlarına, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden, olası bir iptal kararının yetki aşımı anlamına gelip gelemeyeceğine veya “yok” hükmünde sayılıp sayılamayacağı tartışmalarına, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonucunda yapılan anayasanın değiştirilmesi gereksinimlerine  kadar bütün hukuksal yönleriyle anayasayı değiştirme konusunda tartışmalar vardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">İkinci metinde</span> (Bağlantı: <a href="../12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">bağlantı</a>) ise, tek tek değişiklikleri tam metinleriyle  ve eski metinle karşılaştırmalı olarak sunarken, değişiklik gerekçelerini  de ortaya koyarak, değişikliklerin hem yanında hem de karşısında olanlar ve  olabilecekler tarafından kullanılan ve kullanılabilecek argümanları ortaya koyan bir “rehber” hazırlamıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şimdi aşağıya, bu iki metni birleştiren bir toplu-özet-metin ekliyoruz. Bu sokratik diyaloglarla kafamızdaki bazı soruları açıklığa kavuşturabiliriz belki.  <span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia (Akademi), Politea (Anayasa), Evetçi, Hayırcı ve Boykotçu karakterleri tartışıyor… Kolay gele. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[Aşağıdaki metin, daha önce yazılmış 1. ve 2. kısımların karma özetidir. ]<br />
</strong></p>
<h1 style="text-align: justify;">Giriş</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi Yurttaş (Evetçi):</strong> Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişsin diye.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı Yurttaş (Hayırcı):</strong> Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişmesin diye.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Oyunuzu  anayasa, yasama meclisi tarafından önerildiği şekilde ve içerikte  değişsin ya da değişmesin diye mi vereceksiniz yoksa anayasa tümden  değiştirilsin diye mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı:</strong> Ne farkı var?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa tamamen değişmeyecek. Tamamen değişecek olsa idi, onu tamamen değiştirmeye kalkan meclis çoğunluklarının daha yüksek bir meşruiyet zeminine dayanması gerektiği iddia edilebilirdi belki. Yani şimdi seçim barajları var, bu barajlar bu halde iken anayasanın toptan değiştirilmesi daha büyük bir sıkıntı yaratabilirdi belki.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Biliyoruz o  kadarını. 82 Anayasası kısmen değişecek. Darbe anayasası  o  biliyorsunuz. Hazırlanış süreci demokratik değildi. İçeriği de hala  demokratik sayılmıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa daha önce de değişmişti pek çok kere. Anayasayı demokratikleştirme yolunda pek çok adım atılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Evet ama bu kere pek kritik noktalarda değişecek. Daha kurumsal noktalarda. Vesayet rejimi zayıflayacak ve yargı demokratik meşruiyete dayanacak. Ayrıca bir dizi temel hak da geliyor. Kişisel verilerin korunmasını talep etme hakkı, fişleme uygulamalarının önünde bir engel olabilecek mesela. Yüksek Askeri Şura kararları ile Hakimler ve Savcılar Kurulu&#8217;nun meslekten çıkarmaya ilişkin kararları yargı denetimine açılıyor. Anayasa yargısında bireysel başvuru hakkı geliyor.  Bu, yargıya temel hak ve özgürlükler içtihadı yaratma olanağı verecek.  Yine, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;lun üye profillerinde çeşitliliği sağlamaya yönelik değişiklikler var. Velhasılı kelam  hem yeni tanınan temel haklar hem de yargının hem kurumsal hem de maddi olarak demokratik meşruiyet zeminine dayanması çok önemli bir gelişme.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Daha önce dayanmıyor muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yeterince değil.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bunu daha  sonra tartışmak üzere not edelim. Peki geçerli kalan kısım bu  değişikliklerle beraber değerlendirilince ortaya net bir demokratik  kazanç çıkıyor mu sizce?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Çıkmıyor  çünkü değişiklikler darbe anayasasından kurtulmak ya da onu daha  demokratik kılmak amacıyla yapılmıyor, başka bir amaçla yapılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde her ikiniz de darbe anayasasının değişmesini ya da daha demokratik kılınmasını istiyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben istiyorum ama o hiç istemiyor. O, vesayet sisteminin değişmesini istemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ben  istiyorum ama asıl o samimiyetle istemiyor. O, yeterince  nitelikli  olmayan çoğunluğunun eline yargı organlarının, özellikle yüksek yargının  kontrolünü vermek istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi,  sen daha iyi bir anayasa mı istiyorsun, yoksa sadece darbe anayasasının  hangi şekilde olursa olsun değişmesini mi istiyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii ki birincisini.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde  seninle, değişikliklerin daha iyi bir anayasa oluşturup  oluşturmayacağını tartışalım. Ama öncelikle bir sorum var: Vesayet  sisteminden kastın ne?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Halk iradesi önüne konulan anti-demokratik kurumsal engellerdir bunlar. Yani seçilmemiş bir takım organların, seçilmiş organların işlemlerini, kendi yetkilerini aşarak denetlemeye ya da kaldırmaya kalkışmalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ya sen hayırcı, sen vesayet sistemini mi savunuyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hayır  efendim. Halk iradesi denilen şey, doğrudan halk iradesi değil ki halkın  çoğunluğunun temsilcilerinin iradesi. Tavşanın suyunun suyu yani. Yani çoğunluğun aşırılıklarına  karşı denge ve fren mekanizmaları kurulmalıdır. Ben vesayet kavramından her anti-demokratik engeli değil  çoğunluk iradesi önüne konan gayrimeşru  anti-demokratik engeli  anlıyorum. Meşru engeller de vardır. Anayasa yargısı bu meşru engellerden biridir mesela. Dünyanın her yerinde anayasa yargısının bağımsız ve tarafsız yargıçlar tarafından yürütülmesi esası kabul edilmiştir. Ama bu değişiklikler, anayasa yargısını bir nev&#8217;i hükümete bağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yani anti-demokratik engellerden bazılarının meşru olabileceğini kabul edebiliyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Soruyu o biçimde sormazdım. Yine de belirtmeliyim ki her  demokratik anayasa, temel hak rejimi kabul etmiştir. Ama temel hak  rejimini korumak bile anti-demokratik biçimde tezahür edebilir. Mesela  “işkence yasağını kaldıralım mı” diye bir soru halkoyuna götürülebilir  mi? Götürülemez. Şu halde o yasağı her durumda sonsuza dek geçerli  kılmak istemek anti-demokratiktir ama doğru ve adildir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi, sen İsviçre’deki minare yasağının halkoyuna sunulmasını uygun buldun mu mesela?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hayır  efendim. Temel haklar, hele hele inanç özgürlüğü halkoyu konusu olmamalı. Bunu ben de kabul ederim.  En azından en temel olanları, mesela artık insan olmamız için korunması  gerekli tutulanları. Ama 12 Eylül 2010 tarihinde halkın oylayacağı  değişiklerin hiçbiri böyle bir örnek oluşturmuyor. Ayrıca temel haklardan bazıları kaldırılsın mı veyahut X inancına özgürlük olsun da Y inancına olmasın diye oylama yapılmıyor ki, tam aksine yepyeni temel haklar hepimiz için, herkes için tanınsın diye oylama yapılıyor. Minare oylamasından çok farklı bu!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde  halkoyuna götürülemeyecek bazı konular olduğunu kabul ediyorsunuz ikiniz  de. Sorun onların hangi konular olduğunu bulmakta.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Evet, evet.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki Hayırcı, sen değişikliklerin amacının darbe anayasasını değiştirmek olmadığını düşünüyorsun. Peki sence asıl amaç ne?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hükümetin yargıyı ele geçirmek istemesi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Değişikliklerin amacının iyi niyetli olmadığını söylüyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki değişikliklerin sonucunun, senin korktuğun sonuç olacağından emin misin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı</strong>: Büyük ölçüde.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Korktuğun sonucun mutlaka doğacağını ispatladın yani.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Mutlaka doğacağını ispatlamaya gerek mi var? Bu değişiklikler, o sonuçları doğurmaya elverişli. Belirli kesimlerde bir korku doğmuştur. Bu da yeterlidir zaten.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde  seninle de değişiklikleri tartışalım ve bunların hükümetin yargıyı ele  geçirmesi anlamına gelip gelmediğini tartışalım. Ayrıca hükümetin  yargıyı ele geçirmesinin ne demek olduğunu ve bunun ne kötülüğünün   olduğunu tartışalım. Ve son olarak da değişikliklerin, senin korktuğun  sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığını ve eğer elverişli iseler o  sonuçları doğurma tehlikesinin boyutunu tartışalım. Çıkış noktamızın  mümkün olan en iyi anayasa değil, 82 Anayasasından daha iyi bir anayasa  olmak zorunda olduğunu kabul ediyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet. Gerçi tüm anayasayı değiştirmeden bir tek bu şekilde değiştirmenin de iyi bir siyaset olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi,  peki ya sen, çıkış noktamızın mümkün olan en iyi anayasa değil, 82  Anayasasından daha iyi bir anayasa olmak zorunda olduğunu kabul ediyor  musun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii.  Zaten öyle olmak zorunda. Tüm anayasayı değiştiremiyorsak daha iyi bir  tanesini yapalım. Fazladan bir tek demokratik damla bile iyidir!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki bu kısmi değişikliklerin bu anayasaya göre yapılması gerektiğini kabul ediyorsun, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii, öyle yapılıyor zaten.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki Evetçi, sen muhalefet olsaydın hükümetin, yargıyı ele geçirmesi anlamına  geliyorlarsa eğer, o değişiklikleri meşru  bulur muydun? Yani gene de &#8221;evet&#8221; der miydin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Böyle bir  şey, anayasal kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olabilirdi ama temel  hak rejimi geçerli kılındıkça yargı üzerindeki yasama veya yürütme  etkisinin arttırılması belki de her durumda gayrimeşru sayılmak zorunda  değil. Belki uygun değil, hoş değil ama halkoyu konusu olamayacak kadar   veyahut &#8221;hayır&#8221; gibi büyük bir tepkiyle karşılanacak kadar aşırı bir fenalık olmak zorunda değil bu. Çünkü Türkiye&#8217;de seçilmiş temsilcilerimizin iradesi üstüne çıkan kurumsal engellerden kurtulmamız lazım. Hiçbir organın işlemleri yargı denetimi dışında tutulmamalı. Temel anayasal organlar, demokratik meşruiyet zemininde hareket etmeli. Öte yandan, örneğin İngiltere’de 2009  yılına kadar yüksek yargı yetkilerinden bir kısmını Lordlar Kamarası da  kullanmıştır. Oysa Lordlar Kamarası, yasama meclisinin bir kanadıdır. Yargı organlarının etkinliklerindeki tarafsızlığı ile atamasal düzlemdeki bağımsızlığı, daha doğru bir ifade ile başıboşluğunu karıştırmayalım. Atama düzleminde şüphesiz onlar da demokratik olarak meşru olmak zorunda. Ama etkinlik düzleminde bağımsız ve tarafsızdırlar. Atama usulü ile etkinliğin sınırlarını birbirinden ayırmak bu kadar mı zor?!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yani sen  değişikliklerin; parlamentonun, dolayısı ile hükümetin, hatta özellikle cumhurbaşkanının atama düzleminde etki kazanması anlamına gelebileceğini  düşünüyorsun ama bunun bir fenalık olmadığını, bazı demokratik ülkelerde  örneklerinin olduğunu söylüyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben  bir “ele geçirmeden” değil belli ölçüde etkide bulunmaktan söz ediyorum, evet ve bu etki atamasal ya da seçimsel bir etkidir, içeriksel bir etkileme  sonucu açık ve yakın tehlike olarak oluşmuş demek değildir.  Ayrıca hem Anayasa Mahkemesi&#8217;ne hem de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;na bir çeşitlilik geldi. Ne fenalık var bunda. Sadece cumhurbaşkanı değil parlamento da üye atayacak bu kurumlara artık ve özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bakımından daha alt derecedeki yargıç ve savcılar da kurula kendi meslektaşları tarafından seçilerek üye olabilecekler. Ama yargıçlık bağımsızlığı ve teminatı değişmeyecek ki. Sadece anayasa  yargıçlarının seçimi ve yargıç ve savcıların özlük işlerine bakan çok önemli bir kurul olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin sayıları arttırılacak, üye kaynakları çeşitlendirilecek ve bu organlar daha adil ve demokratik bir zemine dayanacak o  kadar. Bir anayasal düzende, en temel haklar ve özgürlükler rejimi  geçerli kaldıkça yargı üzerinde yasamanın veya cumhurbaşkanının etkide  bulunması ama bu etkinin sadece atama ve seçilme aşamasında rol almak  demek olması, yani yargının somut olaylarda vereceği kararlara doğrudan  etkide değil, yargının sadece atanmasında ya da seçilmesine dolaylı  etkide bulunmak meşru kabul edilebilir diyorum.  Zaten yargıçların mesleki eğitiminde yürütmenin oldukça  büyük bir etkisi vardır. Yargıç olmak isteyen hukuk fakültesi mezunları,  Adalet Bakanlığı’nın açtığı sınava girerek ve o sınavı kazanırlarsa  yargıç adayı olabilirler mesela.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ama ilk derece yargıç ve savcı adayları, mesleki bilgi ve görgüyü ölçen objektif sınavlarla belirlenmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tamam işte.  Mesele seçimin objektif ölçütlere dayanıp dayanmadığı olmalı, yoksa bir  yargıcı kimin atadığı ve seçtiği değil. Yargıçlar gökten zembille  inmiyorlarsa, onların kullandıkları yetkilerin bir ucundan halka da  bağlanabilmesi gerekir. Çünkü “Türk Milleti” adına karar veriyorlar. Ayrıca örneğin Hakimler ve Savcılar Kurulu gibi bir kurumda mesela, sadece yüksek yargı organından üyelerin olması saçma değil mi? Daha alt düzeydeki üyeler de olmalı. Bu kurul, ülkedeki tüm savcı ve yargıçların atanmalarını, denetlenmelerini, özlük işlerini düzenliyor mesela değil mi? Burada devletin en önemli erklerinden birini, yani yargı erkini kullanacak yargıç ve savcıların özlük işleri düzenleniyor. Kendisine yaraşır bir çeşitliliği yansıtmalı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Yargı erkinin anayasal zemini ile oynuyorsunuz ve bu zemini yürütmenin zeminine çekiyorsunuz, anayasa bu, boru değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anayasa, kendi içinde, değiştirilebileceğini kabul etmiş. Şu halde yasama organı,  tercihini, demokratikleşme yolunda kullanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Sizlerin anayasadan ne anladığınızı merak ediyorum doğrusu!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Doğru bir soru. Belki de önce anayasanın anlamı ve kime ne yetki dağıttığını tartışmamız lazım. Var mısınız tartışmaya?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı</strong>: Varız.</p>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: center;"><em><strong>BİRİNCİ BÖLÜM: Akademia ve Politea Anayasaya ve Yasama Meclisinin Anayasayı Değiştirme Yetkilerine Dair Ne Der? </strong></em></h1>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde Bayan Politea (Anayasa) ile tartışmamı izlemek ister misiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi, Hayırcı:</strong> Politea neden bay değil de bayan?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yasanın “Ana”sı niteliğini taşıdığı için… Bu da minik bir akademi şakası olsun. Pekala sonra sizlerle bir araya geleceğim yeniden. Ey Politea, bir Anayasa ne için vardır?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Antik anlamda mı çağcıl anlamda mı?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hem antik hem de çağcıl anlamda. Ama önce çağcıldan neyi kastettiğini ifade et.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Çağcıl,  içinde yaşadığımız çağın vardığı gelişim düzeyi göz önünde tutularak  gıpta edilen kurallar ve uygulamalardır. Çağcıl, ideal değildir belki  ama yaşadığımız çağa göre eskisinden daha iyi olduğu kabul edilen ilke  ve değerleri anlatır. Yöntemsel çağcıllık demokratik olmayı anlatır  mesela ve içeriksel çağcıllık insan haklarını korumayı anlatır. Çağcıl  anayasalar hem yöntemsel bakımdan demokratik olarak yapılmışlardır, yani  halk tarafından, halk için, halka ait olarak yapılmışlardır hem de  içerikleri demokratik yönetimi öngörmesinin yanında insan haklarını  korur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu çağcıl sözü bence biraz sorunlu ama ne demek istediğini anladım, şimdilik söylediklerini geçerli kabul edelim, devam et.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Antik  anlamda Anayasa, devletin ana düzenini ve teşkilatını ifade eden  kurallar bütünüdür. Her toplumsal birimin veya örgütün bir anayasası  olmuştur aslında ama anayasa deyince devletin siyasal düzenini ifade  eden yüksek düzeydeki soyut kurallar anlaşılır. Bunlar, öncelikle tüm  yurttaşlara hitap ederler ama devlet içinde yasama veya yönetim  yetkileri kullanacak olan yurttaşlara özellikle hitap ederler. “İfade  etmek” terimi, zaten varolan düzeni belgelemek anlamına geleceği gibi  daha önce geçerli olmayan yeni bir düzeni ihdas etmek ve saklı tutmak  anlamına da gelir. İfade, sözlü ya da yazılı olabilir. Sözlü olduğunda  onun ne olduğunu “belgeleyen” bir yetkili söze ihtiyaç vardır. Yazılı  olduğunda ise belirli bir biçimde kabul edilmiş yazılı metin, yetkili  sözün yerine geçer. Tabii yazılı metnin ne demek olduğunu anlatacak,  yani onu “yorumlayacak” bir yetkili söze de her zaman gereksinim  olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Çağcıl demokratik anlamında ise  Anayasa, iki amaca hizmet eder: Yurttaşı devletten ve yurttaşları  birbirlerinden sakınmak ile yurttaşı, temsilcilerinden sakınmak.  Yurttaşı devletten ve birbirlerinden sakınmak, temel hak ve özgürlükler  rejimi sayesinde gerçekleşir. Yurttaşı, temsilcisinden sakınmanın yolu,  temsilcilerin tâbi olduğu kuralların ve temsilcileri sınırlandırıcı  ilkelerin kolay kolay değişememesidir. Herkes, demokratik toplumlarda  anayasayı değiştirme işinin mutlak surette yasama organına ait bir yetki  olduğunu düşünür ama yasamanın bu yetkisi öyle kolay anlaşılabilir bir  hal değildir. Çünkü anayasalar, yasama organlarına da, millet  meclislerine de sınırlar koyarlar. Meclisler tarafından bu sınırların  gayrimeşru olarak değiştirilebilme tehlikesi her zaman mevcuttur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu,  mantığın gereğidir çünkü temsilciler sayıca az oldukları için  yurttaşların “kendisi” sayılamazlar. Bir temsilcinin yani vekalet  ilişkisinin söz konusu olduğu yerde, o temsilcinin sınırlarının da belli  olması gerekir. Ya “vekaleti” kötüye kullanıyorsa değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet.   Gerçi vekaleti kötüye kullanan temsilciyi değiştirme, yani azletme  yetkisi korunduktan sonra (ki her dört beş yılda yapılan seçimlerle bu  yetki korunmuştur) sorun olmaz. Asıl sorun, milletin seçme ve seçilme  hakkını veyahut temsilin nisabını mesela seçim barajlarıyla kısıtlayan  değişikliklerdedir aslında. Neyse, ayrı konu.  Öte yandan, ilk  demokratik yazılı anayasanın yapıldığı yer olan Amerika Birleşik  Devletleri’nde, seçilmiş meclislerin, seçildikleri dönemle sınırlı  olarak etkinlik göstermeleri ve olağanüstü bir temsil kabiliyeti  göstermedikçe anayasalarını kolay kolay değiştirememeleri esası kabul  edilmiştir. Diğer çağcıl demokratik ve yazılı anayasaların tümü,  milletin meclisinin milletin anayasasını kolay kolay değiştirememesi  esasını kabul etmişlerdir. Buna sert anayasacılık denir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat burada 12 Eylül 1982 Anayasası için bir paradoks doğmuyor mu?<strong> </strong>Yani o Anayasa demokratik bir yöntemle kabul edildi sayılmaz, içeriği de yer yer hiç de demokratik değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong><strong> Haklısınız. Çünkü ülkenizde bir de milleti vasilerinden sakınma gereği var. O gerek, tam anlamıyla yerine getirilmiş değil. Yani  sisteminize, sistem dışından müdahaleler olmuş, oluyor. Askeri müdahaleler olmuş, benzer başka müdahaleler olmuş&#8230; Bu müdahaleler,  türlü anayasal kurumların, kendilerini seçilmiş temsilcilerin üstüne  çıkarması yoluyla oluyor. Meclislerin temsilini sorunsallaştırmadan önce  vesayet rejimini sorunsallaştırmakta fayda olacaktır. Yani çağcıl anayasalar, temsilcileri sınırlandırmak üzere çıkarılmışlardır ama eğer bir sistemde vesayet kurumları adı verilen kurumlar var ise, bunların da sınırlandırılması gerekir. O zaman çağcıl anayasa, ilk önce vesayet kurumlarını sınırlandıracak, daha sonra da temsilcileri, yani yasama organını sınırlandıracak. Demokratik bir anayasanın, hiçbir biçimde halk tarafından seçilmemiş bir organa veya demokratik meşruiyet zemini sorunlu bir organa, anayasa ile verilen yetkilerini aşma ve halk tarafından seçilmiş yasama organının üzerine çıkma yetkisi tanıyacağı düşünülemez.<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Ama yasama organı da kendisine verilen temsil yetkisinin sınırlarını aşabilir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Şüphesiz. </strong>Ama onun önünü alacak olan gene halk olmalıdır. Başladığım düşünce çizgisini bitirmeme izin verin, o da bu tespitinizle ilgili zaten:</p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Mesela </em>15 Haziran 1780’de  onaylanıp 25 Ekim 1780 tarihinde yürürlüğe giren Massachusetts  Anayasası, dünyanın hâlâ yürürlükte olan en eski anayasasıdır.  Massachusetts’in, anayasa yapmak üzere, o zaman varolan yasama organı,  yani millet meclisi yerine,  halkın anayasa yapmak üzere doğrudan  seçeceği kurucu meclisi tercih etmesinin, tarihsel olarak, şöyle  açıklandığı not edilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“…Yüksek Yasama, aşağıdaki nedenlerden  ötürü, ne kendi yetkisi içinde ne de birleşik bir komite halinde, bir  Anayasayı biçimlendirmek ve ihdas etmek için hiçbir biçimde uygun bir  organ değildir; çünkü; bir kere, biz Anayasa fikrini, tebanın hak ve  imtiyazlarını yönetici organ tarafından yapılacak her türlü müdahaleye  karşı güvence altına almak için ihdas edilmiş ilkeler sistemi olarak  anlıyoruz; çünkü;ikinci olarak, anayasayı biçimlendiren aynı organ,  neticede onu değiştirme yetkisine de sahip olacaktır; çünkü; üçüncü  olarak, Yüksek Yasama tarafından değiştirilebilen bir anayasa, yönetici  organların, tebanın hak ve imtiyazlarına karşı yapacağı hiçbir  müdahaleye karşı teba için güvence olamaz.”<a href="../12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kısa paragrafta demokratik  anayasacılık ve anayasanın üstünlüğü kuramı konusunda bugün dahi  tartışılan son derece önemli noktalar bulunmaktadır. Anayasaların yasama  organları tarafından dahi değiştirilemeyeceği, ancak ve ancak halkın  sırf anayasa yapma işi için seçeceği kurucu meclis tarafından  değiştirilebileceği fikrinin dayandığı demokratik anayasacı mantık şu  aşamalarla özetlenebilir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">1. Anayasa, günlük siyasal meseleleri  değil, kurucu meseleleri çözüme bağlayan bir metindir ve bu meseleler  konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Anayasa, tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.</p>
<p style="text-align: justify;">3. Yasama organı da siyasal iktidarın  parçasıdır ve siyasal organ da tebanın hak ve özgürlüklerini gayrimeşru  olarak sınırlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Ayrıca yasama organının anayasayı  değiştirmesi, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini  değiştirmesi anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">5. Yasama organı, böyle bir metni  değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda kendisine  konulan müdahale sınırını da değiştirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">6. Öyle ise kurucu meselelerle ilgili olarak anayasayı değiştirmek için yasama organı, uygun bir organ değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">7. Çünkü anayasa, devlet tarafının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki ama pek çok demokratik ülkede meclislerin anayasayı değiştirebileceği kabul edilmiştir. <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet ama bugün  dünya üzerinde geçerli bulunan yazılı anayasaların çoğunun  değiştirilmesi için, yasama meclislerinde nitelikli çoğunluklar, yani  basitçe çoğunluk değil üçte iki veya beşte üç gibi çoğunluklar  aranmaktadır. Bunun nedeni, bir hükümetin basit çoğunlukla, kendi  sınırını belirleyen metni değiştirememesinin gerekmesidir. Ayrıca  değiştirilemezlik yasakları vardır. Yasama organı; devletin ülke, millet  ve siyasal teşkilatlanma unsurlarını, demokratiklik ve hukuk devletliği  ilkelerini kolay kolay değiştirememelidir. Mesela, yeryüzeyindeki  hiçbir cumhuriyet meclisi, ülkenin artık cumhuriyet esasına değil  saltanat esasına göre yönetileceğini düzenleyemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet ama nitelikli çoğunluk deyince, halkın büyük bir oranının temsilini anlarız, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde büyük çoğunluklar kurucu meselelere de el atabilmelidir. Yani gerekirse anayasayı tamamen yeniden yapıp demokrasi ilkesi içinde kalmak kaydıyla  ilk üç maddeyi de yeniden düzenleyebilmelidir. Yeniden düzenlemek, kaldırıp atmak demek olmasa gerek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> İyi de ya seçim sistemleri, halkın meclislerde yeterince temsil edilmemesine yol açıyorsa.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet bu büyük bir sorun ama yürürlükteki anayasaya göre, Türkiye&#8217;de mevcut millet meclisi, anayasayı değiştirebilir. Değiştiremez demeyeceksiniz herhalde?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> <strong>Yoo kısmi değişiklikler söz konusu olduğunda hemfikiriz. Mevcut millet meclisi, mevcut anayasaya göre, tartıştığımız referandumun konusu olan kısmi değişiklikleri yapabilir kanısındayım. Benim yukarıda vurguladığım saptama daha çok yepyeni bir anayasanın, silbaştan yapılması ile ilgiliydi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Ama öte yandan senin anlayışında bir sorun tespit ettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bu anlayış benim anlayışım değil.  Tarihteki en ilk demokratik yazılı anayasayı yapan halkın anlayışı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Olabilir ama tespit ettiğim sorun baki.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Neymiş o sorun?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa  siyasal iktidarın sınırı ise, en azından devlet iktidarının sınırı ise,  bu iktidarın parçası olan yasama organı dışındaki organların da sınırı  olmalıdır. Yani mantığı şöyle de kurabiliriz:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">1. Anayasa, kurucu meseleleri çözen bir metindir ve bu meseleler konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Anayasa tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.</p>
<p style="text-align: justify;">3. Yargı organı da siyasal iktidarın  parçasıdır. Hele hele mesela 82 Anayasasına göre, millet egemenliğini  yargı kısmını, anayasada tarif edildiği biçimde kullanan temel  organlardan biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Yargı organının anayasayı yorumlaması  da, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini değiştirmesi  anlamına gelebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">5. Yargı organı, böyle bir metni  yorumlarken değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda  kendisine konulan müdahale sınırını veya yasama organı ile olan  ilişkilerini de değiştirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">6. Öyle ise yargı, anayasayı yorumlamak için uygun bir organ değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">7. Çünkü anayasa, devlet organlarının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Haklı olabilirsin. Evet. Bu da bir sorun. Zaten seçilmemiş organların, seçilmiş organlar üzerindeki anayasal denetim yetkilerini aşmaları, seçilmiş organların anayasal yetkilerini aşmalarından daha tehlikelidir. Çünkü seçilmiş organlara karşı halk freni her zaman mevcuttur. Genel seçimler, aynı zamanda bir denetim yoludur. Ama seçilmemiş organların aşırılıkları, eğer halk tarafından denetlenmiyorsa, mesela ilgili ülkenin silahlı kuvvetleri, şeffaf değilse ve kararları, kaynağını hakikaten halktan alan bir yargı denetimi dışında ise, o zaman demokrasi açısından oldukça büyük bir tehlike vardır denebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde  Politea bir mantık hatasına düşmemek için veyahut bu paradokstan çıkmak  için bir yol bulmalıyız. Mantıksal argümentasyonu sonuna kadar sınamamış  isek sınayalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Madem diyelim  82 Anayasası, yasama yetkisi ile yargı yetkisini birbirinden  ayrılmasını öngörmüş ama her ikisinin de kendisine verilen yetkileri,  özellikle anayasayı değiştirerek ya da yorumlayarak gayrimeşru bir  şekilde aşma tehlikesi var, bu çatışmanın nasıl çözüleceği konusunda da  kafa yorman gerekir. Çünkü mesela <em>hayırcı</em> diyor ki yasama organı, yargıyı, özellikle yüksek yargıyı ele geçirerek yetkilerini aşıyor. <em>Evetçi </em>de diyor ki yargı, anayasal denetimin sınırlarını aşarak yetkilerini aşıyor. Bu çatışmada bir hakem yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong> Denge ve frenlerle değil de çatışmalı ve sancılı biçimde yürütülen kuvvetler ayrılığı sistemlerinde benzer sorunlar sıklıkla görülür. Çeşitli ülkelerde, mesela, özellikle Latinamerikan rejimlerinin çeşitli anayasa krizlerinde farklı farklı kurumsal çatışma  kombinasyonları oluyor. Bazen başkanla yasama organı, yani parlamento birbirine giriyor, Yüksek Mahkeme ikisinden birini tutuyor; yok Yüksek Seçim Kurulu, parlamenterlerin fezlekelerini iptal ediyor, parlamento yüksek seçim kurulunun yetkilerini kısıyor, deyim yerinde ise yasama, yürütme yargı kurumları birbirlerine girebiliyor, bu arada işin içinde hep silahlı kuvvetler de oluyor veya benzer başka organlar, çık krizin içinden çıkabilirsen, oluyor yani!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi de bu tür krizlerden çıkmanın bir yolunu bulmalı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bu tür  krizlerden çıkış, egemenliğin, kaynağına dönüşü ile olur. Ne anayasa  adına anayasayı çiğnemeye namzet yargı uygulamaları ile ne de Anayasa  Mahkemesinin anayasayı çiğnediğini iddia ederek onun kararlarını “yok”  sayabilecek meslislerle veya parlamenter temsilcilerle.<strong> Çünkü  aynı derecede yetkili iki organdan biri diyebilir ki “senin yasan ‘yok  hükmünde!’ ”, diğeri de demeye getirebilir ki “senin de kararın ‘yok  hükmünde!’” Bu sorunu ikisi de çözemez. Egemenliğin asli sahibi çözer. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Halk, sadece  yeni anayasa yapmak için seçilecek kimselerden oluşan bir kurucu meclis  seçmelidir. O kurucu meclis de yeni bir anayasa yapmalı ve sonra  dağılmalıdır. En son da parlamento, kendisini bağlayan o anayasaya tabi  olarak çalışmalı, mahkemeler de kendilerini bağlayan o anayasaya göre  karar vermelidir. Hepsinden üstün millet vardır. Çeşitli anayasa krizlerini aşmanın yolu, egemenlik  meselelerinde, yani kurucu meselelerde kararı millete bırakmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: Haklı olabilirsiniz ama halkın kurucu meclisinin şu aşamada değil, toptan bir değişiklik söz konusu olduğunda gündeme getirilmesi düşünebilir. Yani anayasanın kısmi reformu, her zaman parlamentolar marifeti ile de yapılabilir. 12 Eylül 2010 referandumundan &#8221;evet&#8221; çıkarsa, işte bu gibi tartışmaların yolu o zaman açılabilir.  O zaman tartışılır. Şu tartışılır: Yepyeni ve asli kurucu nitelikteki demokratik anayasayı yapmanın en iyi yolu nedir diye tartışılabilir.<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Haklısınız Evetçi. Pek çok çağcıl anayasa, kapsamlı anayasal reform yetkisini, yani anayasayı toptan değiştirme işini, halkın bu iş için seçtiği  anayasa koyucu kurucu meclislere bırakmış iken, sıradan parlamentolar her zaman kısmi reform yapabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Yani öncelikle bu meclisin anayasayı kısmi olarak değiştirebilme yetkisini hepimiz kabul ediyoruz değil mi dostlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Şüphesiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Eh işte. Ama yine de paketin &#8216;içeriğine bakarak &#8216;hayır&#8221;ı basıyoruz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Yürürlükteki anayasaya bakacak olursak, evet tabii, parlamento bir kısmi değişiklik paketi yapmış. Neticede o anayasanın kurallarına göre yapılmayacak mı referandum? Sanırım şu aşamada, bu meclisin, yürürlükteki anayasanın öngördüğü biçimde bir anayasa değişikliği yaptığını ve referandumun meşru olduğunu belirtebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
<h1>İKİNCİ BÖLÜM: Anayasa Değişiklikleri ve Tartışmalar</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet isterseniz şimdi gelelim anayasa değişikliklerini daha somut olarak tartışmaya. Politea, istediğiniz zaman müdahale edebilir, araya girebilirsiniz. Bu bölümde madde madde değişikliklere gireceğiz. Metinde, Politea, Evetçi ve Hayırcının konulara yaklaşımları olacak. Ayrıca şurada (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">bağlantı)</a> anayasa değişikliğinin genel gerekçesi ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı var. Kararı, ilgili maddelere işledim. Hayırcı, siz başlayın isterseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Hemen araya girdi demezseniz, usul hakkında bir önerim olacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tabii, buyrun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Baştan başlayarak madde madde gidelim derim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Olur mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde değişikliklerin ilk maddesinden başlıyorum…Bir dakika! Siz de kimsiniz? Nereden çıktınız?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:  Ben boykotçuyum! Deminden beri buradayım, görmediniz mi?<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Boykotçu mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:  Aynen öyle, boykotçu. Beni de tartışmaya katmalısınız. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat. Hımm.<strong> </strong>Ne dersiniz dostlar, kendisine boykotçu diyen bu kimseyi de aramıza alalım mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Demokrasi kültürü gelişmemiş birini neden aramıza alacakmışız? Demokrasi, katılım demektir, siyasal toplumun karar alma sürecine katılmayı reddediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Katılımı reddetmiyoruz. Sınırlı katılımı reddediyoruz. Ayrıca aramızdan bazıları oy vermeye gitmeyecek belki ama bazıları da gidip geçersiz oy kullanacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Benim için farketmez. Belki söyleyecekleri vardır, onu da dinlemeli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Böyle bir tuhaflık görmedim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz Politea?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bu kimse ilgisiz değil, boykot ediyor, o da bir tavır. Bence buyursun konuşsun. Referanduma katılmayabilir veya katılıp geçersiz oy kullanabilir ama bizim görüşmemize katılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne konuşacaksa! Boykot ettiğine göre, maddeler üzerinde ne söyleyebilir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Her durumda çoğunluk, Boykotçuyu da dinlemek ister, Evetçi. Dilerseniz maddelere geçelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Önerim şu benim, dilerseniz önce boykotçunun neden boykot etmek istediğini öğrenelim.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Tamam.<strong> </strong>Ey boykotçu, anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmasını neden boykot ediyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Ben 12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini istiyorum ama tümden değiştirilmesini istiyorum, bu bir. Ayrıca bu pakette demokrasi adına kazanımlar pek sınırlı. Ayrıca ben halkçıyım. Yani durup dururken özgürlükleri genişletmek kisvesi altında yürütme organının güçlendirilmesi hoşuma gitmez. Bu da iki. Yürütme organını, yani mesela cumhurbaşkanını güçlendirmek, denetimsiz ama hızlı karar almak isteyenlerin işine gelir. Kimdir onlar? Bırakınız &#8221;yanlış&#8221; yapsınlar, bırakınız geçsinlercilerdir, bu da üç. Ama hayır da diyemem. 12 Eylül Anayasası, bir darbe anayasasıdır. Ona her ne surette olursa olsun, onay veremem. Hayır diyemem. Sonra evet, vesayet rejimi diye bir şey var. Ben bunun kalkmasını isterim. İsterim ama bunun yürütme organı lehine değil, halk lehine kalkmasını isterim. Bugün seçim barajları var, üstüne üstlük meclis  çoğunlukları parti liderlerinin ya da merkezi yönetimlerinin sultası altında.  Bu hal ortadan kalkmadan yürütme organını güçlendirecek değişiklikler yapmak kabul edilemez ki bu değişiklikler, zaten demokratikleşme makyajı altında güçlü ama denetimsiz idare kervanını devam ettirmek için yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi de boykotçu, cumhurbaşkanını halk seçecek. Yani halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının bazı mercilere üye ataması yolundaki yetkilerini arttırmakta ne sakınca olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Meclisle cumhurbaşkanı aynı partidense ve yargı erki üzerinde de çok etkililerse artık denetimsiz at oynatabilirler diyorum.<strong> </strong>Ben  kurucu meselelerle ilgili olarak parlamentarizm değil  (ki burada parlamentarizm bile lüks sayılıyor artık, iş düpedüz ministerializme evriliyor) anayasacılık taraftarıyım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu anayasa değişikliği ile ilgili olarak kastettiğiniz kurucu meseleler ne?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Temsilci, temsil ilişkilerini değiştiriyor, yani diğer organlarla ilişkilerine dokunuyor. Bu, asilin yapacağı bir iştir, vekilin değil. Yani anayasayı halk yapmalı, halkın bu iş için seçtiği kurucu meclisler yapmalı. Bunlar gelecek seçimlerde yeniden seçilme kaygısı olmadan anayasa yapmalı. Öte yandan hayırda da hayır yok gibi. Olası bir hayır da, ülkede çok uzun bir süre yeni anayasa yapılması girişimlerini engelleyebilir. Ama yine de yeni anayasa yapılması yolundaki talepleri öldüremez. Yani evetçi şunu istiyor: ‘biz acil olan bazı sıkıntıları dindirdiğimiz izlenimi verelim, yani tam çözüm getirmeyelim, sadece kendimiz için önemli olan acil meselelere eğilelim. Hayırcı diyor ki, rahatsızlık yoktur, metin sağlamdır. Ben de diyorum ki hem acil sıkıntıları dindirelim, hem de sorunun tam çözümüne girişelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Metin sağlamdır demedik doğrusu. Biz de sizin gibi anayasa tümden değişsin diyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Nereden çıkardınız izlenim vermek istendiğini. Ben evet diyorsam bu anayasaya çözüm yolunda önemli bir adım atmak için diyorum. Ya hep ya hiç diyecek değiliz. <strong>1982 Anayasasını halk mı yaptı ki tümüyle halk değiştirsin diye tutturalım. Şu anda elden gelen, hiç olmazsa halkın temsilcilerinin yaptığı kısmi bir anayasal reform.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu</strong>: Sizin yönteminiz sıkıntıları gidermiyor. Sıkıntı istiyorsanız bir tanesini söyleyeyim: Seçim barajı. Demokratikleşmeye buradan başlayın. Bir tane daha söyleyeyim, Kürt halkının durumu. Ülkede süren kirli savaşın nasıl durdurulacağı. Nasıl barışa erileceği.  Demokratikleşmeye buradan da başlayabilirsiniz. Daha çok sayabilirim. Ayrıca sonradan doğru dürüst bir anayasa yapılacağını nereden bileceğim ben? Bu paket geçerse ikinci adım olarak akılda nelerin olduğunu biliyor musunuz? Yok bilmiyorsunuz. İşe, kendinizi güçlendirmekle başladınız. Nereye karşı güçlendirmekle başladınız? Yüksek yargıya. Niye? Vesayetçi. Anladık vesayetçi, hem de çok ama sizin potansiyel politikanızı gerçekleştirmek üzere yapacağınız yasaların içeriklerinin hukuksal olarak denetimsiz olması daha mı iyi? Bu yılın geçen Mart ayında, referandum yasasını değiştirerek halkın düşünme süresini 120 günden 60 güne indirmiştiniz, hatırlarsınız. Yani siz o yasayı yapmasaydınız, bugün halkoylaması için düşünme süremiz daha fazla olacaktı. Bu mu demokrasi? Halka paketi inceleme zamanı dahi vermediniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Siz, siz deyip durmayın. Bu anayasa değişikliklerini ben hazırlamadım. Bir yurttaşım sadece ve onların içeriklerini uygun buluyorum. Ayrıca karıştırıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Neyi karıştırıyormuşum?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Referandum süresi 60 gün olacaktı ama biliyorsunuz Yüksek Seçim Kurulu, bence hukuka aykırı bir kararla 120 gün olacak dedi zaten. Referandumu seçim yasası olarak kabul edip bu değişiklikliklerin bu referanduma uygulanmasını engelledi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>İyi yapmış! Size kalsa durumu beş on günde istediğiniz sonuca ulaştırmak için elinizden ne gelirse yapardınız!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Siz, siz derken, desteklediğiniz tavrı anlatmaya çalışıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>&#8221;İdeali bulamazsam eğer, o zaman daha azına razı olurum&#8221; anlayışında bir erdem görmüyor musunuz? Yani yetmez belki ama &#8221;evet&#8221; anlayışında?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Görmüyorum. Burada ekmek ya da kömür dağıtmıyorsunuz. Bir anayasa yapıyorsunuz. Gereken zamanı ve emeği verirseniz, ideal olmasa da toplumun geniş kesimlerini temsil eden çoğunlukları uzlaştırabilecek modeller bulabilirdiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Allah aşkına &#8216;&#8217;siz siz&#8221; deyip durmayın. Ben oy verecek bir yurttaşım. Bu politikanın ya da anayasa değişikliğinin mimarı ben değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Neyse işte. Bir kere şunu da aklınıza sokun. Bu boyuttaki kısmi anayasa değişikliği çabalarının yarattığı fırtına öyle ya da böyle dindiğinde yeni bir fırtına koparmak istemeyebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şimdi de onlar demeye başladınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Tanrı aşkına siz diyemiyorum, onlar diyemiyorum, ne diyeceğim ben?! Bu değişikliklerin öznesi kimse onlardan bahsetmek istiyorum o kadar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hayır yanlış anlattım kendimi, sadece espri yapmak istemiştim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Fırtına dindiğinde yeni anayasa tartışmaları diner mi? Siz diner diyorsunuz, ben tam aksine daha da canlanır ve daha da kapsamlı bir ek reform yapılabilir diyorum. Bir kapı açılır diyorum ve açılan o kapıdan içeri girildiğinde pek çok demokratik olasılık bizi karşılar&#8230; Tam aksine olası bir &#8221;hayır&#8221; kapatır tüm kapıları. Gezetelerdeki manşetleri hayal bile etmek istemiyorum: &#8221;Halk 12 Eylül Anayasasına Sahip Çıktı&#8221;! Bunu mu istiyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>12 Eylül Anayasasını tamir etmekle yetinilmek isteniyor. Oysa bu tür baştan kara işler tamir edilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne alakası var! Bir reform, sonra bir reform daha ve en sonunda toptan ve tam demokratik bir anayasa yapılabilir.  Kapıyı açmak zorundayız. O demokratik kapı ancak böyle açılabilir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Toplumda bu yolda bir irade var iken ve tartışmalar zaten yapılıyorken daha kapsamlı bir reformla yeni demokratik anayasa yapılabilirdi. Şimdi bir dizi küçük fırtınalarla yeni yeni reformcuklar yapılabilir belki. Ama nereye kadar? Bu gücü koruyamayabilirler. Bu reform anayasalaşır ve 12 Eylül Anayasası, bir,  tırnak içinde demokratik yama daha alır, o kadarla kalır iş.  Sonra ver elini nükleer santral, ver elini al gülüm ver gülüm…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Tövbe estafirullah! Halkın seçtiği çoğunluklar, nükleer santral yapılmasına karar vermişse buna ne itirazımız olabilir?! Siz mi karar vereceksiniz memlekete hangi yatırım yapılacak diye , yoksa seçilmiş temsilcilerimiz mi? Öncelikle memleketi kimin idare edeceğinde anlaşalım. Seçtiklerimiz mi idare edecek yoksa seçmediklerimiz mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Olabilir ama her idari işlem yargı denetimine tabidir biliyorsunuz, örnek olarak ele aldığımız mesele gibi meselelerde işin içine bir takım hakların korunması, hukuk filan da girer. Ama bakın ne yapıyorlar bu değişiklikle, hukukun, yürütmenin uzun eli olmasını sağlamayı amaçlıyorlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yargı da yerindelik denetimi yapamaz ama; idareyi kıpırdatmamazlık edemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bak şu kıpırdayamayana. Look who can&#8217;t move! Bir de kıpırdasa yer yerinden, eksen ekseninden oynayacak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sizin derdiniz ne biliyor musunuz? Sizler, seçilmeden yönetmek, daha doğru bir ifadeyle el altından yönetmek, bel altından vurmak istiyorsunuz! İleri demokrasiler, ileri demokrasiler deyip duruyorsunuz, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde daha birkaç ay önce, başkan, kendi siyasetini, açık açık bile değil sadece belli belirsiz imalarla bir dergide yayınlanan ropörtajında eleştiren bir yüksek rütbeli askeri pat diye görevden aldı. Komutan Afganistan&#8217;daki savaşta Amerikan yönetiminin kendince eleştirilecek yönlerine atıf yapmıştı. Başkan Obama, bu askerin uluorta hükümeti eleştirmesine o kadar sinirlendi ki istifasını istedi. Adam da paşa paşa istifa etti. O sizin ileri demokrat dediğiniz ülkelerde seçilmiş yönetim, atanmışları yönetir, adı üstünde. Atanmışların, seçilmişlerin idaresine saygı duyması lazım. Burada maşallah, ülkenin çeşitli kurumlarının atanmış başları, hele hele silahlı kuvvetler parlamentoya ve hükümete ne çamurlar atıyor veya başına buyruk olmaya çalışıyor. Şunu öğrenin artık, alışın şuna, eskiden milli güvenlik derslerimizde yaptığımız gibi &#8221;hoca&#8221; geldiğinde, sınıf başkanının &#8221;dikkaaaat&#8221; nidası ile ayağa fırlayıp hazırola geçme dönemlerini aştık, aşmalıyız. Artık dünyalı olmak istiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Hayırcı belki de &#8221;Evren&#8221;li kalmayı istiyordur Sayın Evetçi!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ha, haa, Evet, doğru galiba!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> İyice saçmaladınız. &#8221;Evren&#8221;li kalmak isteyenlerin belirli bir ideolojisi varmış gibi konuşuyorsunuz. Vesayet rejimi, vesayet rejimi diye tutturmuşsunuz. Oysa, diyelim bir askeri vesayeti veya derin işleri savunan ve uygulayan bir kesim varsa bu memlekette, belirli bir siyasal partinin kadrolarından çıkıyor değil o kesim. Her partiyi yatay olarak kesiyor, her partinin içine girmeye çalışıyor ve en başta sağ partilerde çörekleniyor, bu gerçeği unutmayalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Lütfen  bol göndermeli siyasal tartışmalardan ziyade anayasa değişiklikliklerine odaklanalım. Anayasa tartışmalarına dönelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: İzin verirseniz Akademia, Boykotçu&#8217;ya bir sorum olacaktı. Boykotçu, size göre anayasa değişikliklerinin içeriği, onu yapanların kim olduğundan daha önemli değil, öyle mi</strong>?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Aptal değilseniz sevgili bayan Politea ki siz koskoca anayasasınız, hangi halklarca, hangi içeriklerle nasıl çağlardan çağa süzüldüğünüzü bilirsiniz, içinize işlenen dokuyu ören elin önemini bilirsiniz, o zaman şunu da bilirsiniz ki anayasanın içeriği, onu yapanın o içerikten beklentilerine  ve o içeriği nasıl işlettiğine göre değişir. O kadar temel hak yazılı şu 82 Anayasasında ama memleketin temel haklar meselesi çözüldü mü? Hayır! Çünkü 82 Anayasasını yapanlar, öyle bir metin oluşturmuşlar ki  merkeze koyduklarının dışından gelenlere,  &#8216;çevre&#8217;den, periferiden gelenlere imkan vermek istememişler. &#8221;Anayasayı yapan kimdir&#8221; sorusu çok önemlidir. Anayasayı halk ve halkın gerçek temsilcileri yapmışsa amenna. Ama burada durum öyle değil. Burada anayasa değişikliklerinin amacı, içeriği tartışmalı bir dizi neoliberal ve denetimsiz politikaya hukuksal geçit vermek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öyle ise hayır deyin canım siz de.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bunu yapamam. Bu da 12 Eylül’ün ruhunu kabul ettiğim anlamına gelir. Bu, örneğin yüksek yargının ya da ordunun da politikaya karıştığını, dedim ya dünyanın merkezi olarak kabul ettikleri ideolojiden başkasına hayat hakkı vermediklerini görmezden gelmek demektir. Oysa yargı, tarafsız olmalı, gerçi aramızda yargının tarafsızlığının bir mitos olduğunu ve tarafsızlık vb. kavramların burjuva ideolojisinin araçları olduğunu savunanlar var ya neyse, hiç olmazsa yargı, kimseye gebe olmamalı; askerin de politikayla işi olmamalı. Siz ise bunu kabul etmiyorsunuz. Kimlerle beraber dansettiğim de önemlidir. Bu çok unsurlu bir süreç, kirlenmeden, sonunda pişman olmadan işin içinden çıkmak istiyorum. Çünkü önüme konan tercih, gerçek anlamda bir tercih olmayacak. Bana bir oyun oyna deniyor. Oyun, benim oyunu değil ki niye oynayayım? Sofranızda niye meze olayım?! Sizinle de aynı oyu veremem. Demokrasiye saygınız yok sizin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Aman sizin çok var. Baksanıza oy bile kullanmıyorsunuz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Hem askerin siyasetle işi olmamalı deyip hem de referandumu boykot etmeyi anlamıyorum. Anayasa değişikliklerinde en üst düzey ordu mensuplarının suç işlemişlerse nerede yargılanacağını gösteren maddeler var artık. Yüksek Askeri Şura kararları yargı denetimine açılıyor. Ayrıca 12 Eylül cuntacılarının tasarruflarına karşı yargı yoluna gitme konusu hiç olmazsa tartışılabilir hale geliyor. Düşünün 12 Eylül Anayasası öyle bir anayasa ki, üst düzey askerlerin suç işleyeceğini bile kabul edememiş, onların nerede yargılanacağını göstermemiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ne demek göstermemiş? Göstermemişse göstermemiş&#8230; Şimdi ne olmuş? Tutulmuş <strong>Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar</strong>, denilip Anayasa Mahkemesi&#8217;ne havale edilmiş, Anayasa Mahkemesi de nasılsa iktidara havale edilecek. Sistem kapalı devresi oluşturulmuş&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evetçinin katıldığı anlayış, kendisinin üstüne vazife olmaması gereken, kendine düşmeyen bir iş yapıyor, temsil ve temsilin denetimi zeminiyle oynuyor; Hayırcının anlayışı ise statükoyu sürdürmek, asker sivil bürokratik vesayetçi bir idare anlayışı. İkisine de red!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sıkıldım ama artık, paketin maddelerine geçelim. Belli ki Boykotçunun hem benimle hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evet. Halkın ve halkların hem Evetçi ile hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var. Halk, kurucu meselelerde söz sahibi olmak ister. Olmak istemeyi ister. Ama fırsat vermezsiniz. İkiniz de onun adına en yetkili sayarsınız kendinizi. Vekil, asilmiş gibi davranıp vekalet zeminini değiştiremez. Aynı şekilde bir parlamento, diğer erklerle ilişkilerinin düzenlenmesini halkın doğrudan seçeceği kurucu meclislere bırakmalıdır. Bugün dünyada pek çok anayasal sistemde parlamentonun seçim kanununu yapması bile doğru sayılmıyor. Halk, sırf o iş için kurucu meclisler seçiyor.  Soğuk savaşın sonunda, doğru yolu bulduğuna inandığım bazı Latin Amerikalı halklar yaptılar bu işi&#8230;  200 yıl önce Birleşik Amerikalılar da yapmışlardı&#8230; Önce karar vereceksiniz. Sınırsız parlamenter egemenlik mi? Yani İngiliz Westminster ‘ı mı? Halk egemenliği mi? İkincisini seçenler, parlamentoların anayasa yapmasına, hele hele kendi temsil zeminlerini, temsil yetkilerini ve devletin yasama, yürütme, yargı kuvvetleri arasındaki ilişkileri değiştirmesine sıcak bakmaz. Düşünün, sizce bir yasama organı tutup seçimleri dört yılda bir düzenlemek yerine on yılda bir düzenlemeye karar verebilir mi? Bence hayır. Bu, halkın bu düzenleme işi için seçeceği kurucu meclislerin, anayasa koyucu meclislerin işi olmalı. Sıradan parlamentoların değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de o zaman yaşayan anayasa gereği, yani toplumdaki değişim ve dönüşüme kulak verme işi olağanüstü bir hal almaz mı? Kurucu meclis tantanalı bir iştir, halk seçer kurulur, anladık tamam ama böyle meclislerin  içinden ne çıkacağı belli mi olur?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Siz sanıyorsunuz ki kurucu meclis olağanüstü bir hal. Hiç de değil! O yüzden örneğin ABD eyalet anayasalarının pek çoğunda her on ya da onbeş yılda bir halka çok önemli bir soru sorulması öngörülmüştür, &#8221;yeni bir anayasa yapmak istiyor musunuz&#8221; sorusudur bu. Halk evet derse, bu iş için özel meclisler seçerler. Nüfus artışlarını seçim çevrelerine yansıtma işinde bile uygulanır bu. Çünkü bilinir ki bir parlamento çoğunluğu bu işi yaparsa, kendisini yeniden seçtirme imkanını sağlamayı gözönünde tutarak yapar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ben ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk cumhuriyetin kurumlarına güveniyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben de ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk, seçilmiş temsilcilerine güveniyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Politea açıkladı. Kapsamlı ve yepyeni bir anayasa  bakımından haklı olsanız da, sistemin özünü değiştirmeyen bir kısmi  anayasal değişiklikte parlamentolar da yetkili dedik.</p>
<p><strong>Hayırcı: </strong>Tamam işte. Bence burada sistemin özünün değiştirilmesi tehlikesi mevcut.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sorun nerede biliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nerede Politea?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> <strong>Sorun söz konusu ülkede liberal parlamenter demokrasinin bile, hatta pek biçimsel, seçim demokrasisinin bile henüz tam anlamıyla işlerliğe konulamamış olmasında. Sistem dışından müdahaleler var. Bunların adına vesayet kurumları deniyor.  Öyle olunca, halkın demokratik bilgilenme, katılım ve temsil sorunlarının sorunsallaştırılması aşamasına gelinememiş. Sanırım Boykotçu, önce bunların sorunsallaştırılmasını istiyor. Ama Evetçi de istiyor ki halkı vasilerinden sakınalım, önce doğru dürüst bir parlamenter egemenlik kuralım&#8230;Oysa Boykotçu diyor ki <em>önce halkı hepsinden birden, hem vasilerinden hem temsilcilerinden doğru dürüst sakınalım</em>. Çünkü eğer anayasa değişikliklerini anayasalaştırmak isteyenlerin hareket alanını denetimsiz açarsak bunun halkın yararına olup olmayacağı şüpheli olabilir diyor.</strong> Bir nevi, “oğlan kızı kötü adamdan kurtarır, ya sonra?” meselesi!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Burada affediniz Politea, itiraz etmek zorundayım. Parlamentarizm değil ministerializm, yürütmecilik, partizan egemenliği kuralım diyorlar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Görüşünüzü not ettim&#8230; Fakat aslında mesele şu: <em>Halkı temsilcilerinden sakınma işine gelmeden önce halkı vasilerinden sakınma işini halledelim</em> diyor Evetçi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> O, iyi niyetli, olacakların farkında olmayan Evetçinin yaklaşımı. Bir de kötü niyetli Evetçi var. Asıl Evetçi bu ikincisi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Memleket için iyisini istediğine inanan, büyük ve kuvvetli bir memleket hayal eden ve buna muvaffak olabilecek bir kesimin, kendi idaresini güçlü kılmak istemesinden daha doğal ne olabilir? Bu bir kötü niyet olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sorun şu ki kendinizi devin boy aynasında görmeniz hoşumuza gitmiyor! Ayrıca durum, &#8221;memleket&#8221; veya &#8221;millet&#8221; kavramından ne anladığınıza göre değişir. &#8221;Çek defterlerinizse&#8221; mesela memleket, tamam&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne biçim konuşuyorsunuz? Bizim için millet bir yapma hakikat değildir. Uyduruk bir şey değildir. Organik bir şeydir. Kapsayıcıdır, kavrayıcıdır, asli değerlerimizle, bin yıllık tarihimizle uyumlu bir büyüklüktür!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yeni Osmanlıcılıktır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Sömürgeci taşeronluğudur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Sizler, özellikle siz Hayırcı. Soğuk savaşın bittiğini kabul etmek istemiyorsunuz. Asıl taşeron sizdiniz. Soğuk savaşta derin derin işlerle kime hizmet ettiğinizi biliyoruz. Dünya değişiyor, Türkiye de, artık merkezde siz oturmuyorsunuz. Merkezi, çevreden gelen çok renklilikle paylaşmak zorundasınız. İnançları olanlarla, azınlıklarla, halkla paylaşmak zorundasınız. İnsanların &#8221;öteki&#8221; olma haklarını teslim etmek zorundasınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Şimdi Evetçinin &#8221;İyi&#8221;-Tarafı konuştu işte!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bakınız böyle tepeden sözlerle karşılıklı suçlamalarda bulunmanın tartışmamıza bir fayda sağlamayacağı kanısındayım dostlar! Tartıştığımız, bir esas teşkilat ve haklar belgesi olarak anayasa. Anayasal konulara, hamasi  siyasetten daha çok ağırlık vermeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İyi de Akademia, sizin kadar soyutlayamayız biz. Bir anayasa belirli bir esas teşkilatı empoze etmek için yapılır, o esas teşkilatın arkasında yatan temel  siyasal espriyi görmezden gelemeyiz. Her metin metinlerarasıdır. Önüme anayasa değişikliklerini koyup herşeyden soyutlayarak okusam belki de hayran olurum ona ama oy öyle verilmez. Oyumuzu bilinçli vereceksek, metnin altını üstüne getirmeyi başarabilmeliyiz. Evetçi ise metne bakıyor, başka şey yokmuş gibi  &#8221;oh ne güzel, bu metin şimdikinden güzel&#8221; diyor basıyor Eveti. İşler o kadar basit değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Oylamaya katılmayacak biri olarak çok konuştunuz bence.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bence de sence.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Boykotçu, ilk kısımda aramızda olmadığı için onu biraz daha fazla dinlemek istedik galiba!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz Politea, işler o kadar basit mi, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evetçi, önce doğru dürüst bir biçimsel demokrasi kuralım da gerisi kusur kalsın diyor gibi görünüyor&#8230; Sanki bu ülkede demokrasi ile anayasacılık ilişkisinin sorunsallaştırılması, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminden sonra derin dondurucuya kaldırılmış, o dönemde kurulan cumhuriyet rejimini daha da demokratikleştirme yolunda bir arpa boyu ileri gidilmemiş belki de. Ara rejimler, demokratik sağduyuyu öldürmüş. Evetçi, bu değişikliklerle amaçlananın demokratik sağduyuyu esas kılmak olduğuna inanmış görünüyor. Anayasacılık bunun gerisinde kalsın, diyor. Çünkü burada anayasacılık, halkı temsilcilerinin aşırılıklarından sakınmak yolunda kullanılmamış, halkı vesayet altına, hacir altına almak için kullanılmış. Askeri müdahaleler, parlamentoları etkisiz hale getirmiş. Şimdi parlamento, &#8221;güç bende artık&#8221; demek istiyor, demek istiyor ama işte anayasacılığa özgü temel sorunlar baki kalıyor çünkü demokrasi ile anayasacılık arasındaki ilişki genellikle dostça değildir. Çağcıl anayasalar, parlamentoların üstünde etkili olmak, onları sınırlamak için çıkarılmışlardır. Vekili kontrol eden asalet araçlarıdır. Ama bu ülkede bu mülahazaya yer olmamış çünkü ara rejimler demokrasi prensibi ile anayasacılık arasında sağlıklı bir denge kurulmasını engellemiş. Şimdi parlamento kendince &#8221;reşit olmak istiyorum&#8217; artık ben&#8221;&#8217;diyor. &#8221;Yeter söz milletin&#8221; diyor ve milletten parlamentoyu anlıyor. Velayet, vesayet, hacir altından kurtulmak. Ama bunun bir bedeli olacaktır, bu bedel de eğer bu değişiklikler anayasalaşırsa, abartılı parlamenter egemenlik altında bunalmak ve dolayısıyla -iktidardaki merkez parti de parlamentoya egemen olacağı için- yürütme egemenliği altında bunalmak olabilir. Çünkü parti içi demokrasi zayıf, partilerin temsil gücü seçim barajı ve  bir dizi toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenlerden ötürü kırılgan.. Bir de parlamento, parlamento deyince ben, Boykotçu, kanımca haklı olarak itiraz etti. Neden? Çünkü tartıştığımız sistemde aslında güçlü bir parlamenter denetim olduğu pek de iddia edilemez. Seçim barajları ve parti içi demokrasinin pek de geçerli olmaması yüzünden lider ve periferisinin, parlamento üzerinde güçlü hakimiyeti var.  Ama parlamentonun yürütme üzerinde denetimi yok denecek kadar az, hatta pratik anlamda hiç yok gibi&#8230; Yürütme parlamento üzerinde partiler yoluyla büyük ölçüde etkili. Güçlü parlamento veya güçlü yürütme isteyenler, demokrasi istiyorlar gibi görünüyorlar. Gerçekten de istiyor olabilirler&#8230; Ya da istedikleri, demokrasinin sınırlı bir veçhesi olabilir. Oysa demokrasinin başka yüzleri de var&#8230;  Halkın kurucu anayasal demokratikliği alternatifi de var. Tartışalım. Diyeceğim o ki  ara rejimler, demokratik anayasal sağduyuyu ve  anayasal girişim yeteneğini öldürmüş ve anayasacılığın gerçek anlamını çarpıtmış, hatta felç etmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> O kadar da değil. Mesela 1961 Anayasası pekala iyi bir anayasa idi. Portekiz’in Karanfil Devrimi gibi bir şeydi. Anayasa dediğin öyle olur işte!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Yok öyle bir şey. Karanfil Devrimi, sadece şu veya bu ordunun yaptığı bir devrim değildi. Tüm Avrupa’da ve Portekiz halkında yükselen sesin, ordu tarafından dinlenilmesi idi hiç olmazsa. O dönemde Portekiz’in Afrika’da sürdürdüğü kirli emperyalist savaşı sona erdirdirmişir. 1961’de işin içinde halk mı vardı, asker-cuntacılar, bürokrasi, aydınlar, aydıncıklar, üniversite öğrencileri, pek sınırlı bir kesim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Konumuz geçmiş anayasalar değil. Geçmiş anayasalarla başlarsak işe, aylarca çıkamayız işin içinden.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Aslına bakılırsa, ülkenizde çeşitli ihtilalleri halkın yaptığı söylenemeyeceği gibi bu ihtilaller sonrası kurulan &#8221;demokratik&#8221; düzenlerde de ortaya çıkmamış pek halk. Parti sisteminden seçilerek meclise gelenlerin profiline baktığınızda, ortada &#8221;halkın&#8221; temsilinin pek de sağlam bir şekilde ayakta olmadığını görüyorsunuz. Halk; nüfusa özgü profil açısından işçi ise, köylü ise, çalışan ise, mavi veya beyaz yakalılar ise; bu halkın yarısı kadın ise, büyük bir çoğunluğu genç ise, nerede bunlar? Parlamentoda olmadıkları kesin&#8230; Bu yıl TBMM&#8217;niz  &#8216;Üstün Hizmet ve Onur Ödülleri&#8221; dağıtmış.  Baktım, ödülü alanların büyük bir çoğunluğu işadamı veya işkadını veya eşraf vs. Aralarında pek az çalışan var.  Yanlış anlaşılmayayım. Ülkenizde çalışkan işadamları çok tabii ama hiç mi çalışkan, üstün hizmet gören işçi yok?! Ya da bu kadar az mı? İşadamlığı istisna, işçilik kural olduğuna göre, nüfus bakımından, normalde daha çok işçi olmalıydı üstün hizmet madalyası alan,  değil mi? Öte yandan diliniz bile açığa veriyor bu sorunu. İşadamı? İşkadını? İşçi? Bu terimlerde işçi aleyhine bir tuhaflık olduğunu seziyorum. Neyse&#8230; Konumuz bu değil, değil mi Akademia?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yoo, söylediklerinizin konu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. &#8221;Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir&#8221; deyip de milletin temsilini sorunsallaştırmamak yanlış olur doğrusu. Yine de anayasa değişikliklerine dönecek olursak, bu konuda Hayırcıyı veya Boykotçuyu en çok rahatsız eden durumu ve bu durumu geçerli kıldığına inandıkları savları bilmek isterdim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kanımca en ciddi ve güçlü savım şu:  Bana, değişiklikleri ayrı ayrı oylatma imkanını vermeyen bir tavrın anayasasını desteklemem. Neyim ben? Aptal mı? Demokrasinin en temel kuralı olan bağımsız irade ile oy verme imkanım kalkıyor, iradem fesada uğratılıyor. Burada birbirinden bağımsız bir dizi değişiklik var. Hangisini isteyip hangisini istemediğime karar verebilme imkanı neden sağlanmadı?! Sapı samandan, çöpü ayrandan ayıramayacak değilim. Neyi istediğime, neyi istemediğime, hangi değişikliği isteyip istemediğime ben karar verebilmeliydim. Dünyadaki pek çok halk, soğuk savaşın sona ermesiyle doğan boşlukları ülkeleri için yeni ve daha hakça arayışlara evirebildiler. Bizler bunu bir türlü başaramıyoruz. Çünkü bulunduğumuz coğrafya soğuk savaşın, bu kere başka kisvelere büründüğü, medeniyetler çatışmasının sınır boylarındaki bir yer. Doğal kaynaklar, enerji, yasal ya da yasadışı ticari taşımacılık koridoru vs. İzin vermiyorlar, kıpırdatmıyorlar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, dünyada nasıl yürüyor bu işler? Yani Boykotçunun değindiği şu ayrı ayrı veya topluca oylama meselesinde&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea</strong>: Çağcıl demokrasilerde, halkoyları, daha doğru bir ifade ile plebisiter halkoylaması, bu şekilde yapılamaz genelde. Konu birliği esası vardır. Bir konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy, bir diğer konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy verilir ve her bir konu ardarda evet mi hayır mı diye tek tek oylanır. Karışık bir paketi &#8221;evet mi yoksa hayır mı&#8221; diye sunmanın, seçmenin iradesini fesada uğratma demek olduğu ABD’sinden Latin Amerika’sına oradan Avrupa’sına kadar kabul edilmiş. Düşük yoğunluklu demokrasiler farklıdır tabii. Düşük yoğunluklu demokrasilerde durum işte burada olduğu gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bir mesele daha var. Referandumlarda, seçmenin, içerikler hakkında bilgilendirilmesi esastır. Değişikliklerin ayrı basılmış kopyalarının seçmene dağıtılması ya da belirli merkezlerde hazır bulundurulması gerekir. Kırgızistan’da mesela, 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan halkoylamasından önce, değişiklik metninin tam 1,5 milyon kopyasının halka dağıtıldığı belirtiliyor. Burada internete bir belge konulunca veya gazetede “değişiklikler neler” diye bir haber yapılınca bilgilendirme işi bitti sanılıyor. Internet okuryazarlığının düzeyi belli, herkes internet kullanmıyor, asıl olan, metnin, tüm seçmenlerin okumasına fırsat verecek şekilde belirli merkezlerde bulundurulması ya da seçmenlere dağıtılması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben dağıtılacak diye biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Aslında halkoylamaları, demokratik katılımcı sayısını arttırırken katılım  ve tercih kalitesini azaltan bir şeydir. Yani katılanların, konuları madde madde görüşmemesi, görüşemese de en azından madde madde oylayamaması bir eksikliktir.  Öte yandan halkoylamasının sorunları bununla sınırlı değil, madde madde oylamayı kabul etseniz bile, oylamanın madde bazında ardışık sonuçlu olarak mı yani bir maddeye dair sonucu bilerek ardından ikinci maddenin ve sırasıyla mı oylandığı yoksa her maddeyi herkesin bir anda mı oyladığı da önemli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet, referandum usulü de tek değil ki. Referandumun nasıl yapılması gerektiği konuları hiç tartışılmıyor burada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Boykotçunun dediği gibi bu yılın geçen Mart ayında mesela, Referandum Kanununda değişiklik yapıldı ve referandumda düşünme süresi 120 günden 60 güne indirildi. Ama hükümet buna &#8216;&#8217;seçmen kütüklerinin oluşturulması süresi &#8216; diye bakmış. Yani bazı sürelerin anlamına ilişkin perspektif bile değişiyor.  Bu konunun ülkede pek tartışıldığını sanmıyorum. Oysa çok önemli bir değişiklikti.  Gerçi Yüksek Seçim Kurulu sonradan 60 gün kuralını değil 120 gün kuralını uyguladı. Tartışmalı bir karardır, belki hukuka aykırıdır çünkü referandum bir seçim sayılmaz ama yine de netice itibarıyla adil bir sonuç doğurdu. Buna rağmen yaz ortasında 120 gün. Kim ne düşünecek, ne toplanıp tartışacak?! Bunlar, seçmenin aydınlatılmasının önünü alan pratikler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Öte yandan Anayasa Mahkemesi henüz gerekçeli kararını da açıklamadı. Referandumun, bu kararın açıklanmasından itibaren 120 gün içinde yapılması gerektiğine dair görüşler var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Mesele karışık görünüyor. Mahkeme bir an önce kararını açıklasa da durum açıklığa kavuşsa.</p>
<p style="text-align: justify;">{<em>Akademia&#8217;dan 31 Temmuz 2010 tarihli Post Script: Anayasa Mahkemesi&#8217;nin Gerekçeli kararı Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmıştır.</em> Gerekçeyi, iuraya eklemiştik (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">Bağlantı</a>)}</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Düşünüyorum da&#8230; daha referandum seçim mi değil mi 60 mı 120 mi, şu mu bu mu gibi temel uygulama sorunları bile açıklığa kavuşmamış&#8230; Hukuk, normatif bir düzlemde değil de bir common law düzleminde işliyor gibi sanki&#8230; Yani bir normun uygulanması söz konusu olduğunda uygulamacılar kamplara ayrılıyor ve çatışmadan çıkan sonuç yeni bir teamülün doğuşuna benzer şekilde normu değiştiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Kamu hukuku meselelerinde uygulanacak hukuk açısından bir common law eğilimi mi başladı diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bilemiyorum. Ayrı bir düzlemde tartışırız. Ama şunu biliyorum: Doğru dürüst bir normatif çerçeve ve yapı ile gerçekleştirilmezlerse, referandumların, otoriter liderlerin emme basma tulumbası olacağına dair görüşler de vardır.  Referandum Kanunu da pek tartışma konusu olmuyor nedense.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Neden olsun ki? Bizim II. Özal&#8217;cılarımızın yasa yapma ve norm koyma teknikleri muhteşemdir! Önce bir dizi yasa değişikliği yaparlar, bu değişikliği yapan kanunun adına da &#8221;Bazı Kanunların Değiştirilmesine Dair Kanun&#8221; adı takarlar. Sonra içinde bir aşure pişirirler. Bir değişiklik yapılır ama örneğin birkaç ay sonra yutacağımız asıl lokmanın ön adımı olarak yapılır bu değişiklik. Biz hemen anlamayız belirli bir değişikliği niye yaptılar diye çünkü yiyeceğimiz kazık arkasından gelecektir. Bir de norm koymada takımadacılıkları vardır bunların.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> &#8221;Bunlar&#8221;mış! Ne takımadacılığıymış bu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Mesela belirli bir sonuca ulaşmak bir normla olmaz değil mi? Olmaz. Bir dizi normlar konstellasyonu ile olur. Konu ile alakasız görünen periferik bir normda, o anda bize çok da fena görünmeyen bir değişiklik yaparlar. Sonra bir başka periferik normda, sonra bir başkasında. Öyle öyle, ana kanunun, asıl felsefesinin çevresini sararlar. Takımadacılık taktım ben bunun adını. Orman Kanunu böyle delinir, Çevre Kanunu böyle delinir, Sosyal Güvenlik Kanunları, Devlet Memurları Kanunu, böyle irili ufaklı anlamsızlıklarla doldurulur. Neyse, ayrı konu. Pardon, ne konuşuluyordu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Araya laf sokuşturup sonra geçiştirmeyiniz. Türkiye&#8217;de yasa yapma ve norm koymanın sorunlarını ayrıca tartışırız, şimdi anayasa değişiklikleri ve halkoylaması tartışılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Referandum Kanunu&#8217;ndan; seçmenin konular üzerinde etraflıca bilgilendirilip bilgilendirilmediğinden ve temsilin doğru yansıtılmasının koşullarından sözediyorduk. Seçim denen şeyin, tercih denen şeyin öncesi, esnası ve sonrası vardır değil mi demokrasi kuramında?! Yani seçmek, seçebilmenin ekonomik, toplumsal, kültürel koşullarının da yaratılmasını, mesela neyin seçileceği konusunda etraflı bilgi edinilmesini gerektirir. Öte yandan, seçim esnası bakımından tercihleri en iyi yansıtacak modelin bulunması önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Tabii. Halkın tercihlerinin en iyi nasıl yansıtılabileceğinin tartışılması sosyal seçim teorisinin alanına girer. Borda, Condorcet, Dodgson ve Nanson gibi isimleri duymuş muydunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Cordorcet’i duymuştum. Halkoylamasında amacın, <em>Condorcet-Kazananı</em> denen sonuca ulaşmak olması gerektiğini…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Yirmi otuz konuyu topluca oylamanın, çoğunluğun anayasal içerikler konusunda bir tercihi değil, hükümeti oylamak demek olacağı bence aşikar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne demek istiyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sağduyu ile de tahmin edebilirsiniz ki birbirinden farklı bir dizi konudaki tercih önününüze konulup “bunların hepsine birden ya evet ya da hayır demelisin” denirse, ister istemez, bu konuların içeriklerine karşı bir mesafe geliştirip toplu paketi önünüze koyanın “kim” olduğu tartışmaya başlarsınız. Bu, mantığın gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Babam mı önüme paket sunuyor, eniştem mi, çok önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de maddeler birbirlerinden o kadar ayrı değiller ki! Neticede yargının  kurumsal olarak demokratikleştirilmesi, insan haklarının korunması için de bir güvencedir. Yüksek yargı, rejim koruyuculuğu refleksi içinde veya rejimi koruma kisvesi altında bazı paranoyalar geliştirmişse, kendisini milletin vasi sanıyorsa, bunun önü alınmalıdır. Şu halde bu maddeler, yani bir yanda haklar meseleleri, öte yanda yargıya ilişkin kurumsal dönüşüm zemini, her durumda birbirini destekleyen konular. Öte yandan daha önce Politea&#8217;nın sözünü ettiği durum, sosyal realist bir perspektiften değerlendirilir ise şu sonuca da varılabilir: Artık hukuk, merkez kuvvetlerinin devamlı bir ittifakı olarak tezahür eden ve belirli menfaatleri dile getirdiği halde genel ve soyutmuş gibi görünen bir normatif gerçeklik değildir bu ülkede. Çevreden gelen hak talepleri ve başkaldırı, hukukun ayaklarının yere basmasını sağlamaya başlamıştır. O nedenle normlar artık kurcalanıp dağıtılır o nedenle pek yalın ve uygun görünen bir normun uygulanması bile çatışmalı ve sancılı bir süreçte gerçekleşir.  Şunu da not edelim ki çekiştirme işine Evetçi taraf başlamadı. Bunun 367 Vakası denen bir öncesi de var. Bir de baktık ki merkez, kendine hizmet eden normu bile çekiştirmeye başlıyor işine gelince. Şu halde belki de &#8221;çevre&#8221; de benzer taktikleri uygulamaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İlginç bir tespit. Peki Hayırcı, sizin bu değişikliklerle temel meseleniz ne? Ve en ciddi savınız nedir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öncelikle, değişikliklerin sorunlu gördüğümüz taraflarının neden ayrı ayrı oylatılmadığı çok önemli bir sorun. Yani bence bunlar, konuları bakımından ayrılabilir ve halka ayrı gruplar halinde sorulabilirdi.  Öyle yapılmamış olması, bunların bazılarını beğenirken bazılarını beğenmeyen yurttaşı zor durumda bırakacak. Bu konular referanduma gitmeye gerek kalmadan uzlaşma ile çözülebilirdi. Yargısal kurumsal değişiklikler ise halkoyuna sunulurdu mesela. İşte yargı ile ilgili kurumsal düzenlemeler deyince en temel meseleme geldik. Benim inancım, bu değişikliklerin yargıyı ele geçirmek amacıyla ve korkulan sonucu doğurmaya elverişli bir biçimde yapıldığı. Yargının sorunları ülkemizde uzun yıllardır dile getiriliyor. Ben de pek çok sorun olduğunu kabul ediyorum, hatta mevcut sistemde yüksek yargıda büyük bir sorun olduğunu kabul ediyorum. Ama bu değişiklikler bu sorunu gidermeyecek, sadece bir cephenin daha da güçlenmesine ve artık yargının iyiden iyiye partizan hale gelmesine ve partizan çatışmaların artışına neden olacak. Bakın iki tane türban kararı, yargının hükümeti iş göremez hale getirmesine bir örnek olarak gösterilmek isteniyor. Veyahut üç tane meslek okulu kararı. Alakası yok. Arzu edilen; yargının bu gibi eleştirilen kararlarının veya yerindelik denetimi yapmasının önünü almak veya yargıda temsil kabiliyetini, millet adına karar verme kabiliyetini arttırmak filan değil. Arzu edilen, ortada yargı erki diye bir şeyin kalmaması, yargının hükümet ne derse onaylaması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Kurmuşsunuz tabii saadet zincirinizi, kimse kırmasın bu zinciri diyorsunuz, öyle mi? Sen bana üye seç, ben sana üye seçeyim, al gülüm ver gülüm anlayışı içinde demokratik iradeye saygınız yok&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bakın, siz de siz dermişsiniz ha?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Arada &#8216;&#8217;siz&#8221;in kim olduğunuzu merak etmiyor değilim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ha şunu bileydiniz Evetçi. Ben de “siz kimsiniz” diye bakıyorum ve demokratikleşmeden kastınız ne diye bakıyorum. Demokratikleşme adı altında belki kolay, hızlı, etkili ama denetimsiz idare istiyorsunuz. Zaten dünyadaki tüm liberaller bunu ister. Onların demokrasisi, merkeziyetçi, lider sultacı ve çoğunlukçu bir demokrasidir. İşler çabuk yürüsün, kimse karışmasın isterler. Peki ama kimin işleri? <em>Establishment</em>’ın işleri tabii. Yani sermayenin. Hangi sermayenin? Onu da siz bulun!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Artık izninizle maddelere geçelim, Boykotçu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tablo üzerinden madde madde gideceğim. Önce değişiklik öngören hükmü ekledik. Onun altında ve sağda yeni metinde değişiklikler daha koyu renk ile işaretli. Eski metin de solda olacak. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği kısımları da artık içermeyecek şekilde bakalım. Onları da tablo üzerinde işaretledim. Ama bir noktayı unuttuk: Geçen Anayasa Mahkemesi kararını tartışmadık. Oysa önceki diyaloğumuzda, Boykotçu, siz yoktunuz belki bilmezsiniz ama biz olası Anayasa Mahkemesi kararını da tartışmıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet evet, bu arada Anayasa Mahkemesi kararına ne diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>O konuda tartışmalarımızın ilk bölümünde söylediklerimi hatırlatırım. Anayasa Mahkemesi işin esasına girememeliydi. 1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da sayılan şekle aykırılıklar açısından denetleyebileceğini öngörmüştür. Bununla birlikte karar, bence, toptan iptalden veya kritik maddeleri iptalden evladır. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>İşinize geldiği yerde, o beğenmediğiniz 1982 Anayasasının metincağızına ne de bağlısınız. Başka tarafta Anayasa Mahkemesi kararına direniş hakkı vardır diyorsunuz ama! Mahkemenin, anayasayı yorumlama hakkı yok, sizin direniş hakkınız var! Ben de ilk kısımda ifade ettiğim görüşlerimi yineliyorum. İlk üç maddeyi değiştirirmeye kalkarsanız öyle bir girer ki Anayasa Mahkemesi işin esasına ve bal gibi girdi de işte!  Ne yaptınız?  Paşa paşa uydunuz. Uyacaksınız, mecbursunuz! Ama kararı yetersiz buluyorum. Bence temel hak ve özgürlükler dışındaki ve özellikle yargıya ilişkin maddelerin hepsini bir kalemde silmeliydi. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Bir araştırmada, Anayasa Mahkemesi’nin, kurulduğu tarihten bu yana CHP’nin aynası olduğu öne sürülmüş. Yani CHP sola kaydığında solcu, CHP statükoculuğa kaydığında statükocu olduğu&#8230; Mesela 1971 muhtırası sonrası kararlar Ecevit ve ortanın solu anlayışına yatkın çünkü o dönemde CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi reddetmiş. Aynı CHP, 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen ona göre ince ayar edilmiş… Ama mesela CHP’nin SDHP döneminde, mahkeme, güneydoğu siyasetinin hukukdışı unsurlarını denetlemeye yatkın olmuş. Yani Sosyal Demokrat Halkçı Parti, 1991’den itibaren anti-terör kanunlarını mahkemeye götürdüğünde, mahkeme, anti terör önlemi kisvesi altında insan haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Ama CHP pek yakın geçmişte, Evetçinin tabiriyle &#8216;&#8217;statükocu&#8221; idi. O zaman da mahkeme ona göre karar pratiği geliştirmiş. CHP bir güneş, mahkeme de günebakan mübarek! Analizde haklılık payı olduğunu düşünüyorum. Şimdi CHP’deki değişimin ne yöne evrileceği tam olarak belli olmadığı için mahkeme iki arada bir derede karar verdi.<strong> Yani bu karar “siyaseti ferahlatıyorum, önünü açıyorum” kararı olmaktan ziyade, belki de “du bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak” kararı olabilir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Öyle ise bu, şu demektir: Bir mahkemenin kararları, belirli bir partide güncel olarak geçerli olan ideolojinin aynası ise ve kararlar, aynı parti içindeki ideoloji içi salınımları yansıtıyor ise; mahkemenin, o parti ile organik ilişkisi var demektir. Yani mahkeme, o partinin ideolojisinin belirli bir versiyonunu, mesela resmi versiyonunu benimsemekten ziyade o partideki ideolojik salınıma ve yükselen dalgalara göre karar vermektedir. Bu durum, mahkemenin üye profilinin, o partinin katkıları ile belirlenmekte olduğunu göstermez mi?. 1970’lerin Ecevit’li CHP’si ile 2000’lerin Baykal’lı CHP’sinin yansımalarını mahkemenin kararlarından okuyorsak eğer bu durum, mahkemenin belirli bir ideolojiden ziyade, hangisi olursa olsun CHP arzularına göre karar verdiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Şimdi de siz, sizin arzularınıza göre karar versin istiyorsunuz, öyle mi? Silaha sahip olana kadar silah karşıtısınız. Silah sizde olursa mesele bitiyor, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bu konuda sizinle polemiğe girmeyi gerekli görmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Kim yapmış o araştırmayı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kimse kim, yapmış bir aydın işte ve doğru yapmış!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hımm, rastlamıştım ben de. Bir bakayım&#8230; Bir dakika izin veriniz&#8230; Evet&#8230; Ceren Belge adlı araştırmacı. Makalenin künyesi şu: “Friends of the Court: The Republican Alliance and Selective Activism of the Constitutional Court of Turkey” (&#8221;Mahkemenin Dostları: Cumhuriyetçi İttifak ve Türkiye Anayasa Mahkemesi&#8217;nin Seçmeci Aktivizmi&#8221;) Yazan: Ceren Belge;  Yayınlandığı yer: Law &amp; Society Review, Vol. 40, No. 3 (Sep., 2006), pp. 653-692.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Akademia, Türkçe makalelere atıf yapsanıza! Akademia hep böyle mi olur?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Academia:</strong> Olmamalı ama bu makale önemli galiba. Ayrıca makaleye atıf yapan ben değildim, Boykotçu idi. Ben sadece onun görüşünün kaynağını biliyorum. Bilgi nerede olursa olsun bulunup çıkarılmalıdır. “Korkarım tek kitaplı insandan ve korkarım tek dilli insandan”!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ama o saptamada bir sorun tespit ettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nedir o?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ülkede, yakın geçmişte CHP zaten çoğunlukla ana muhalefet konumunda olmuş, o nedenle Anayasa Mahkemesi’ne en çok başvuran parti de o olmuştur. Yani verilen kararlardan iptal sonuçlu olanları, davayı CHP açtığı için olacaktır mecburen.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ama mesela Kürt toplumunun temsilcileri olan partilerin açtıkları davalarda aynı korelasyon gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında başka, Kürt temsilcisi olan partiler açtığında bir başka karar vermiş mahkeme. &#8221;Özgürlük; 60’larda ve 70’lerde sosyalistler, komunistler ve Demokrat Parti’liler ya da 80’ler ve 90’larda islamcı ve Kürt aktivistler tarafından talep edildiğinde; mahkemenin her zaman ‘kamu düzeni ve güvenliği’ mülahazasının ardında saklı bulunan anlayışı ve Kemalizm sayılanın, devletin izin verilen tek ideolojisi olmasını kabul ettiği gözlenmiş.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bahis konusu makale öyle demiş, evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> ‘Kürt temsilcisi’ diye bir şey olmaz. Her parti, ulusal bir partidir. Etnik particiliği kabul etmiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Boykotçu, sosyolojik konuşuyor, sayın Hayırcı, yani sosyal realist olalım, durum tespiti yapalım anlamında.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Kanımca artık sıra, maddeleri tartışmaya geldi.  Madde madde bakalım arzu ederseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bakalım tabii, güzele bakmak sevaptır, ne güzelmiş bakalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bakalım da ne fenaymış görelim.</p>
<h1 style="text-align: justify;">ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Madde Madde Tartışmalar</h1>
<p style="text-align: justify;">
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">1) Kadınlar, Çocuklar, Yaşlılar ve Engellilere Ek Anayasal Koruma Getiriliyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Ben başlayabilir miyim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Tabii… lütfen… Hayırcı.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>“Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”&#8230; “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz”.  Bunlar kabul edilebilir şeyler ama anayasada yer aldılar diye  bir şey değişecek değil. Kadın erkek eşitliği konusunda ve yaşlılar ile engellilerin, daha doğrusu engellenmişlerin korunması, daha çok, somut uygulamalarla gerçekleşmesi gereken bir hedef. Anayasanın mevcut hali de aynı korumaya zemin olabilecek nitelikteydi zaten ama durum ortada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Pozitif ayrımcılığı desteklemiyor musunuz, yani ek olarak korunması gerekli olanları ek tedbirlerle koruma uygulamalarına?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bu ifadeler çok muğlak. Pozitif ayrımcılığın destekleneceğine dair bir işaret değil bunlar.<strong> </strong>Memlekette engellilerin durumu ortada, örneğin engellilerin işe yerleştirilmelerini mecbur kılan yasal düzenlemeler, yani o anlamda pozitif ayrımcı kanunlar çoktan var. Doğru dürüst uygulanıyorlar mı? Hayır!<strong> </strong>Olsa da olur olmasa da olur ve muhtemelen işlemeyecek bir hüküm. Kadın sığınma evlerinin sayısını ve halini düşündüğümde anlıyorum bunu. Şiddet gören, eğitim görmeyen, eşit işe daha az ücret alan, ev kadınlığı tabir edilen hizmetlerinden hiçbir karşılık alamayan, sigortalı olmayan işçi kadınları görünce anlıyorum.<strong> </strong>Türkiye’de belediye başkanı olan kadın sayısını merak edince anlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sadece orta üst sınıf kadının bir noktaya gelebilmesinden, yoksul kadının, emekçi kadının  çifte sömürülmesinden anlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ama ben sizi anlamıyorum. Şu an işlemeyecek olsa bile bir gün tam anlamıyla işletilebilecek ek koruma önlemlerini anayasa yazmakta ne zarar var Allah aşkına?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: İkinci sırada şu aşağıdaki düzenleme var: </strong></p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">2) &#8221;Fişleme&#8221; Adı Verilen Uygulamalara Karşı Bir Önlem: Kişisel Verilerin Korunmasını İsteme Hakkı Getiriliyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Tövbe tövbeee diyorum bu noktada. Bunun yasası zaten çıkmış. Yasal düzende olan durum anayasaya taşınmış. Hiçbir yenilik içermiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yanılıyorsunuz. Bunun yasası çıkmamıştı. Ayrıca çıkmış olsaydı bile yasal düzende olanın anayasalaşması, bir daha o düzenden geriye dönmeyi engeller ama. Yani artık sadece bilgi edinme hakkı  değil &#8221;veri edinme hakkı&#8221; da anayasal düzeyde korunuyor. Bu hak, insanların fişlenmesinin filan önünü alabilecek bir değer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bakın bunlara ayrı ayrı evet derdim belki ama şimdi bu paket içindeki ağırlıkları benim için bir anlam ifade etmiyor, tüy sıklet ve kozmetik şeyler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Sırada şu var, güzel bir şeye benziyor:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">3) Yurtdışına Çıkmak Ancak Suç Soruşturması veya Kovuşturması Nedeniyle ve Yargıç Kararı ile Sınırlanabilecek</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Güzel, iyi bir güvence tabii. Önemli. Bir diyeceğim yok. Benim diyeceğim, paketin hoşlanmadığım maddelerine karşı bir koz ya da pazarlık unsuru olarak sunulması bunların. Bu gibi maddelerin ayrıca referanduma bile gerek kalmadan anayasalaşması mümkündü. &#8221;Şu yargı ile ilgili olanları ayırın, bunlardan geri kalanlar tamam&#8221; denilmişti ama kabul etmediler. Neden? Bunları pazarlık konusu yaptılar. Yurttaşla pazarlık ediyorlar. Yani &#8216;&#8217;siz istemediklerinizi de kabul edin, karşılığında bir takım yeni haklar alın&#8221; diye.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yurtdışına çıkma hürriyeti, yerleşme ve seyahat özgürlüğünün önemli bir parçası. Onu kısıtlamak için, tüm bireysel haklarda olduğu gibi hakim kararı gerekmesi önemli bir güvence.<strong> </strong>Şu anda referandumu konuşuyoruz, öncesini değil. Şu oldu bu oldu diye dedikodu yapma zamanı değil; pakete odaklanma zamanı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Çocukların korunması konusunda şuna ne dersiniz:</strong></p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">4) Çocuğun Yeterli Himayesi ve Anababasıyla Doğrudan İlişkisi Temel Hak Olarak Düzenleniyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Kozmetik şeyler, zaten mevcut yasal düzen de bunları öngörüyor. Boğaz Köprüsü’nden geçerken sokakta yaşamaya mecbur bırakılmış çocukları görüyorum. Sadece Boğaz Köprüsü mü? O zaman anayasa gelmiyor aklıma. Boş boş hükümler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ben taş atan çocuklar tabir edilen çocukları düşünüyorum da şimdi… Zaten bir anayasada ‘devlet ek tedbirleri alır’ deniyorsa boşverin gitsin, almayacaktır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ek anayasal koruma fena mı? Yarın bir gün o tedbirleri almaya mecbur kılanlar çıkacaktır devleti. Şimdi Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı da doğdu. Şu halde devleti de bu konuda dava etmek mümkün olur belki…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Gelelim memurların toplu iş sözleşmesi yapma  hakkına.</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">5) Aynı zamanda ve Aynı İş Kolunda Birden Fazla Sendikaya Üye Olunabiliyor</span></h2>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">6) Memurların Toplu İş Sözleşmesi Yapması Hak Olarak Düzenleniyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Grev hakkı olmadıkça bir anlamı yok. Ne olmuş yani?! İstenirse yasal düzenleme ile bile verilecebilecek şeyler.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bunun sosyal haklar bakımından önemini görmüyor musunuz?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Görmüyorum, göstermediler ki! Ortada işçi mi kaldı, iş güvencesi mi kaldı?! Tekel direnişi ve sonuçları ortada. Bir sürü başka şey ortada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Siz her şeyi günlük siyasete döküyorsunuz. Anayasa bu, günlük siyaset değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Maden işçilerinin, &#8221;kaçak&#8221; inşaat işçilerinin, mevsimlik işçi göçünün, sokaklardaki zoraki-çevreci çöp ayrıcılarının da hali ortada! Yine de bu hükümler çok değerli kazanımlar. Yazık olacak doğrusu, şuna bile gönül rahatlığı ile evet diyemeyeceğim ha?! Yazıklar olsun!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Verin şu halde oyunuzu…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Veremem, nedenlerini anlattım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, siz de haklı olarak yüksek katılım arzu ediyorsunuz tabii değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Eh, bendeniz &#8221;Anayasa&#8221;nın haklarını temsil ediyorum. Hakkımda yapılan her oylamada katılım yüksek olsun isterim tabii. Ama gocunmuyorum Boykotçunun tavrından. Onu da anlamaya çalışıyorum. Neticede onun Anayasa anlayışı da oldukça ağırlıklı bir görüş ve -önceki tartışmalardan anımsayacaksınız-, benimkilerle de uyuşmuyor değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Burada bir ara verelim değerli dostlar, sizler maddeleri ve ilgili düzenlemeleri okuyun, döndüğümüzde yine maddeler üzerinden tartışmaya devam ederiz. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Sanki maddeler üzerinden oylayabilecekmişiz gibi! </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun da cevap verin. &#8221;Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur&#8221; hükmünün ve &#8221;Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz’&#8221;hükmünün artık tarihe karışması kötü mü? 12 Eylül zihniyetini işte tam da böyle noktalarda aşıyor bu değişiklikler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>12 Eylül zihniyetiymiş! Şimdi bir 12 Eylül 1982 zihniyeti var, bir de 12 Eylül 2010 zihniyeti türedi! Bakın siz hakları korumak için daha doğrusu hakları koruma kisvesi altında, önce yargıyı ele geçireyim diyorsunuz, ben &#8221;yargı ele geçmişse bu haklar zaten korunamaz&#8221; diyorum. Capischi?!<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Anlıyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anlamıyorum. Saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Siz saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İkiniz de saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı</strong> (bir ağızdan): Siz Boykotçu, saçmalayamıyorsunuz bile! Daha beterini yapıyorsunuz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Dostlar, biraz nezakete davet edebilir miyim sizleri?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence yazık oldu böyle güzel maddelere, yazık ettiniz. Bunlar referanduma bile gerek kalmadan geçebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öyle bir teklif vardı zaten. Sadece tartışmalı konular oylansın istenmişti ama kabul etmediler. Üstelik temel hakları referanduma sunma zafiyeti içine düştüler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Madde güzelse tamam işte. Ötesi yok, kabul edelim geçelim gidelim. Bir sorum olacak, hem Hayırcıya hem de Boykotçuya izin verirseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Rica ederim, buyrun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Şimdi bu paketin, diyelim %90’ını beğendiniz. Sırf şu yargı ile ilgili maddelere taktınız diye hayır mı vereceksiniz veyahut boykot mu edeceksiniz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Anlattım hala anlamıyorsunuz! Yasama, yürütme, yargı hep bir elde toplansın, bakın bakalım hak mak kalıyor mu?! Hem yüksek yargıya, ilk derece hakimlerini denetleme ve onlara not verme yetkisi tanıyın, ondan sonra da ilk derece yargıçlarını oturtun Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na, tutsunlar yüksek yargıcı seçsinler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yerel yargıçları beğenmiyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ne alakası var?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Şu yüksek yargıç meselesi benim de kafamı karıştırıyor. Öyle bir sistem bulunmalı ki yüksek yargıya, kimseye mudanası olmayanlar, kimseye gebe olmayanlar seçilmeli. Ama siz böyle bir sistem getirmemişsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Siz de bir gebe kalmak deyimi tutturdunuz gitti, biraz daha az cinsiyetçi deyimler seçemez misiniz?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Değerli bayan Politea&#8217;yı kızdırmak, istediğim en son şey, ben lafın gelişi söylemiştim, kusuruma kalmayın&#8230; Devam edebilir miyim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Rica ederim, lütfen&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Diyeceğim o ki, yani Hayırcının haklılık payı olan savı şu ki, hükümetten beklentisi olan ve henüz kariyerinin başındaki genç yargıcı oturtuyorsunuz Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na. Orada görevi bitince ne olacak bu yargıca? Adalet Bakanlığı onu bir yerlere atayacak. Yani Bakanlığa gebe olacak. Çok özür dilerim, gene ağzımdan kaçtı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sizler aynı zamanda gençlik düşmanısınız. Sizi bilmem Boykotçu ama Hayırcı resmen gençlik düşmanı. Zaten onun fikirlerini temsil eden partinin milletvekillerinin de yaş ortalamasından belli hali!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Siz de bağımsız insan düşmanısınız. Birey düşmanısınız, cemaat sevdalısısınız!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Pabucumun bağımsızısınız siz. Örümceklenmiş kafalılar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Rica ederim Evetçi ve Hayırcı. Lütfen tansiyonu düşürelim biraz ve fikir tartışması yapalım. Kişilikleri hedef almayalım ve izin verirseniz yargı ile ilgili tartışmaları, ilgili maddeler altında yapalım. Şimdi aşağıdaki hükme ne dersiniz?</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">7) İşçilerin grev esnasında verdikleri kasıtlı veya kusurlu maddi zarardan sendika sorumlu olmuyor; dayanışma grevi, siyasi grev, iş yavaşlatma vb. eylemler yasak olmaktan çıkıyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bunlar son derece önemli düzenlemeler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı</strong> (Suskun):</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu</strong> (Suskun):</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">8. Dilekçe Hakkına Bilgi Edinme Hakkı  ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı Ekleniyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Dilekçe, Bilgi Edinme ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı şöyle düzenlenmiş</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> İşte bir komiklik daha. Bilgi edinme hakkının zaten kanunu çıkmış durumda.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne yapalım çıkmış durumda ise, anayasal düzlemde güvence altına almak fena mı? Anayasaya koyarsak bu hakları, artık meclisler kolay kolay değiştiremez onları. Anayasacılık, anayasacılık diye tutturan sizler değil misiniz?! İşte size anayasacılık!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence de fena değil. Öte yandan TBMM’nin seçeceği Kamu Başdenetçisi de fazlalık değilse nedir? Ombudsman, tamam iyi bir kurum şu bu da, TBMM seçince ne çıkar o Ombudsman’dan! Üstelin dördüncü oylamada en fazla oyu alan vs. hepsi çoğunlukçu, işe yaramaz güvenceler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat bu hükmün düzenlenmesinde önemli bir sorun görüyorum…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Ben de öyle, yoksa aynı şeyi mi düşünüyoruz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: ‘</strong>Kamu Başdenetçisi’, tamam da kim, peki ama ne iş yapmak üzere kanunla düzenlenecek?! İçi dolmamış bu hükmün.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Siz benden uzun yaşayacaksınız Akademia!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Aslında genelde Politea’dan daha uzun yaşamam doğaldır ama 1982 Türkiye Politea’sından uzun yaşar mıyım bilinmez?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Şili Politea’sı da hayli uzun ömürlü biliyorsunuz.-)) İki yakın arkadaş çok kalıcı iki eser bırakmış memleketlerine.-))<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sarı Çizmeli Kamubaşdenetçisi! Kanunla düzenlenir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anayasa değişikliklerinin genel gerekçelerine bakamaz mıyız ne iş yapacakmış diye? Veyahut madde gerekçesine de bakabiliriz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bravo/a Evetçi, haklısınız oraya bakalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Baksak ne olacak?! Halk anayasayı oylayacak, gerekçeyi değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Genel gerekçe şöyle açıklamış:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘MADDE 9 -</strong> Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir Kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük önemi haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, maddede yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, maddeyle, Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulması öngörülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumu, bireylerin idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetlerini incelemekle görevlendirilmektedir. Pek çok Avrupa ülkelerinde işletilen bu müessesenin, idarenin işleyişi konusunda standartlar oluşturacağı, ilkeler belirleyeceği ve önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulup faaliyete geçirilmesi, Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının da bir gereğidir. Bu kapsamda, idarenin işleyişi ile ilgili olarak, bireylere, kamu denetçisine başvurma hakkı getirilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulması öngörülen Kamu Denetçiliği Kurumunda görev yapacak Kamu Başdenetçisinin seçimine ilişkin anayasal esaslar düzenlenmektedir. Bunların yanında, Kamu Denetçiliği Kurumuna ilişkin diğer hususların kanunla düzenleneceği hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi konuyla ilgili Kanun daha önce yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, anayasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Sorun, Anayasa normu düzeyinde ve kurulu iktidarı bağlar şekilde çözüme kavuşturulmaktadır.’</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ha şunun özetcağızını metne de koysalarmış ya. Elli çeşit Kamu Başdenetçisi olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Genel veya madde gerekçelerini de katalım tartışmaya, aydınlatıcı oluyor… Evet,<strong> </strong>1982 Anayasasının şu hükmü yürürlükten kalkacak, ne diyorsunuz? ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">9) Partisinin Kapatılmasına Eylemleriyle Sebep Olan Milletvekilinin Milletvekilliği Sona Ermiyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Eyvallah, demokratik bir adım daha.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Benden de ama ne anlamı olacak ki benim eyvallahımın?! Yazık ettiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Size göre her şeye eyvallah zaten Evetçi. Bir tartışma yürütmüyorsunuz ki!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben beğendim, niye beğendiğim açık değil mi, siz anlatın şu halde niye beğenmediniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bu madde ile vakit kaybedecek halim yok. Benim derdimin ne olduğunu anlattım size bin kere!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Aşağıdaki yeni düzenleme mantıksal bir zorunluluk, itiraz eden var mı? Başkanlık Divanı, ikinci devrede, doğallıkla yasama süresinin sonuna kadar görev yapmalı, üç yıl değil.</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">10) TMBB Başkanlık Divanı İkinci Devre Görev Süresi Üç Yıl Değil Yasama Döneminin Sonuna Kadar Devam Ediyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Aman itiraz etsek bir şey değişecek sanki, hepsini toptan oylayacağız zaten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şuna ne dersiniz?:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">11) Yüksek Askeri Şura kararları prensip olarak yargı denetimine açılıyor, yargının idari işlem ve eylemlerde yerindelik denetimi yapması bu kere &#8220;kesinlikle&#8221; yasaklanıyor&#8230;</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hukuk devleti hukuk devleti diye bağırıp çağırıyorsunuz. İşte size hukuk devleti! Bu düzenleme, hukuk devleti yolunda önemli bir adım. Yüksek Askeri Şura kararlarını yargı denetimine açıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence de sence. Ama yazık işte yazık…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Tam da bir olayı yargı denetimine açtığınız maddede tutup yargıya nefret kusmak da sizin norm koyma tekniğinizin güzide bir örneği… &#8221;X veya Y yargı dentimi dışında bırakılamaz&#8221; &#8221;amma velakin&#8221; &#8221;ey yargı adımını ona göre denk al, yakarım ha!&#8221; mantığı…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Aman ne komik!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Komik, hem de ne komik!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu aşağıdaki maddeyi değerlendirelim:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">12) Memurların Haklarının Kanunla Düzenlenmesi Kuralına Toplu Sözleşme Eki Getiriliyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Çok hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Çok hoş ve yararsız hoş. Memura grev hakkı olmadıkça.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İstim belki arkadan gelir, hoş hoş….ama boş…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağına ilişkin şu aşağıdaki madde nasıl?</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">13) Memur Hukukunda Tüm Disiplin Cezaları Yargı Denetimine Açılıyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi (çenesini okşayarak):</strong> Çok hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı (dudak kıvırarak) :</strong> Hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu (kaşlarını kaldırarak):</strong> Hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Gelelim adalet hizmetlerinin denetimine. Bu konu tartışmalıdır biliyorsunuz o yüzden gerekçesine göz atalım bir. Ama önce düzenlemeyi okuyalım:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">14) Adalet Hizmetinin (Hakim ve Savcıların İdari Yönden) Denetiminin Adalet Müfettişleri Eliyle Yapılacağı Öngörülürken Bunların İşledikleri Suçlarla İlgili Soruşturmalar Genel Hükümlere (Ceza Usul Kanunu vb.) Bırakılıyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Maddenin<strong> </strong>gerekçesi şu:<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8221;MADDE 15-</strong> Anayasanın 144 üncü maddesinde hâkim ve savcıların denetimi ile haklarında inceleme ve soruşturma işlemlerinin yapılması düzenlenmektedir. Hâkim ve savcılarla ilgili denetim, inceleme ve soruşturma işlemleri, halen Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılmaktadır. Adalet müfettişleri ise Teftiş Kurulu bünyesinde ve Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapmaktadır. Maddenin mevcut hükmü, içeriğinde çok az değişiklik yapılmak suretiyle, 159 uncu maddede düzenlenmektedir. Hâkim ve savcıların denetimi yetkisi Adalet Bakanlığından alınarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna devredilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">144 üncü maddede yapılan değişiklikle, &#8220;Adalet hizmetlerinin denetimi&#8221; kenar başlıklı yeni bir hüküm getirilmektedir. Hâkim ve savcıları denetim yetkisinin Kurula devredilmesi üzerine, Kurulun denetim yetkisinin dışında kalan ve yargı göreviyle ilgili olmayan adalet hizmetlerinin denetimi için Adalet Bakanlığına bağlı yeni bir Teftiş Kurulunun kurulması öngörülmektedir. Bu bağlamda, icra daireleri, noterler, cezaevleri gibi yerlerde sunulan adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden denetim, araştırma, inceleme ve soruşturma işlemlerinin Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacağı, buna ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yetki kargaşası yaratır bu hüküm.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Püüüf! Gayet güzel bence. İdari görevler ile yargısal görevler ayrılmış birbirlerinden. Biliyorsunuz, yargıç ve savcıların bir yargılama etkinlikleri var, bir de adalet hizmetlerinin yönetimi ile, örneğin mahkeme kalemlerinin idaresi vb. etkinliklerle ilgili görevleri var. Birinci konuda denetim Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun olmalı. Çünkü hakilik ve savcılık teminatı onu gerektirir. Ama idari konular, adalet hizmetlerini örgütleyen ve yürüten Adalet Bakanlığı’nındır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Teşekkürler Evetçi, geçelim, askeri suçlar hususuna:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">15) Siviller Savaş Hali Hariç Askeri Mahkemelerde Yargılanamıyor</span></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Madde gerekçesi bu hükmü şöyle açıklamış:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8221;MADDE 16- </strong>Maddeyle, askerî yargının görev alanı yeniden düzenlenmektedir. Mevcut hükümde askerî yargının görev alanı oldukça geniş düzenlenmiş olup bu durum, değişik uluslararası belgelerde (Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme Raporları, İstişari Ziyaret Raporları vb) vurgulanmıştır. Yine, Yargı Reformu Stratejisinde ve Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe giren 2008 Yılı Ulusal Programında, askerî mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlanması öngörülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Mukayeseli hukuk da göstermektedir ki, pek çok ülkede ayrı bir askerî yargı sistemi bulunmamakta ve asker kişiler de adliye mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bazı ülkelerde ise, askerî mahkemeler sadece disiplin mahkemesi olarak, oldukça sınırlı bir alanda görev yapmaktadır. Buna karşın askerî yargı ülkemizde, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının dışında, geniş bir görev alanına sahiptir. Askerî yargının görev alanının geniş belirlenmiş olması, bazen yargı mercileri arasında görev uyuşmazlıklarına da neden olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen düzenlemeyle askerî mahkemelerin görev alanı, askerî suçların yargılanmasıyla sınırlandırılmaktadır. Askerî suç ise yüksek mahkemelerce tanımlanmış bir kavramdır. Anayasa Mahkemesinin 25/10/1994 tarihli ve E. 1994/2, K. 1994/76 sayılı kararında, askerî suçun unsurları, askerî bir yararı ihlâl etmek ve askerî nitelikte olmak biçiminde açıklanmıştır. Bir suçun Askerî Ceza Kanununda açıkça yer almış olmasının, onun askerî suç sayılmasına yetmeyeceği belirtilmiştir. Yine 1/7/1998 tarihli ve E. 1996/74, K. 1998/45 sayılı kararında askerî mahkemelerin görev alanının, &#8220;askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak &#8230;&#8221; belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu veriler göz önüne alınarak, askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır. Maddede yer verilen &#8220;asker kişi&#8221;, &#8220;askerî hizmet ve görev&#8221; ve &#8220;askerî suç&#8221; kavramları tahdidi ve daraltıcı bir düzenleme olarak; askerî gerekler ile demokratik hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı gereklerini ölçülü bir şekilde denkleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların, her halde adliye mahkemelerinde görüleceği düzenlenmektedir. Devletin güvenliğine karşı suçlar ile anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar ibaresi ile 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci bölümlerinde yer alan suçlar kastedilmektedir. Dolayısıyla, bu suçların, kim tarafından işlenirse işlensin, adliye mahkemelerinde yargılanacağı hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddenin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, asker olmayan kişilerin, savaş hali haricinde, askerî mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal teminat altına alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü fıkrada yer alan mevcut düzenlemede, savaş veya sıkıyönetim hallerinde, askerî mahkemelerin hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduklarının kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Bu hüküm, ikinci fıkrada yapılan değişikliğe rağmen, sıkıyönetim halinde, askerî mahkemelerin, sivilleri de yargılamasına imkan verebilmektedir. Yine bu hüküm, birinci fıkrada askerî mahkemelerin görev alanının yeniden belirlenmesine ve daraltılmasına rağmen, sıkıyönetim halinde, kanunla, görev alanının genişletilmesine imkan vermektedir. Bu tür yorumlamaların önlenmesi ve olası tereddütlerin giderilmesi amacıyla, üçüncü fıkrada yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de, kanunla, sivillerin yargılanmasının ya da askerî mahkemelerin görev alanlarının genişletilmesinin mümkün olamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu nitelikteki düzenlemelerin, sadece savaş hali için mümkün olabileceği belirtilmektedir. Mukayeseli hukuka bakıldığında da, sadece savaş ve barış hali olmak üzere ikili bir ayrıma gidildiği ve savaş haline münhasır olmak üzere bazı istisnaî düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Yine değişik sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan Anayasa taslaklarında da, sıkıyönetim dönemiyle ilgili olarak yargı konusunda özel hükme yer verilmediği görülmektedir. Bu doğrultuda yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de temel hak ve özgürlüklerin korunması ve adil yargılanma hakkının garanti altına alınması amaçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın mevcut 145 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkilerinin; mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenleneceği belirtilmektedir. Anayasa Mahkemesinin 07/05/2009 tarihli ve E. 2005/159, K. 2009/62 sayılı kararında, Anayasanın 9, 138 ve 140 ıncı maddelerindeki düzenlemeler gereğince, adlî ve idarî yargı için öngörülen yargı bağımsızlığının, askerî yargı için de geçerli olduğunda kuşku bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu fıkrada yer alan ve askerî yargının bağımsızlığını zedelediği düşünülen &#8220;askerlik hizmetinin gerekleri&#8221; ibaresi çıkartılmakta ve fıkranın aynı mahiyetteki son cümlesi yürürlükten kaldırılmaktadır. Bu durumda, askerî mahkemelerin komutanlıkla ilişkilerinin, sadece &#8220;mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı&#8221; esaslarına göre kanunla düzenlenmesi hükme bağlanmaktadır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Asker sivil ayrımı tümden kalkmalıydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yeterince düzeltmiş bence 12 Eylül Anayasasının sivilleri de askeri yargıda yargılatan hükmünü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bu konuda daha sonra konuşacağım. Şimdi çok önemli maddelere geçeceğiz gibime geliyor, düşüncelerimi oraya odaklamak istiyorum!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Pekala gelelim ünlü, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin hükümlere:</p>
<h2 style="text-align: justify;">16) Anayasa Mahkemesi&#8217;ne Üye Seçilmesine İlişkin Kurallar Köklü Değişiklik Görüyor</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şimdiki düzene göre ne değişiyor tam olarak Politea? Bir açıklar mısınız?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı arttırılıyor. Mevcut düzenlemede üye sayısı 11 asıl 4 yedek. Değişiklik 17 üye öngörüyor. 1982 Anayasasının mevcut hükmüne göre; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini, çeşitli kurumların gösterecekleri adaylar içinden seçiyor. Bu kurumlar neler? Şunlar: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay (yani sayılan mahkemelerin genel kurulları) ve ayrıca Yükseköğretim Kurulu. Yeni hüküm ise, çeşitliliği arttırıyor. İki yönde arttırıyor: Birincisi, artık Anayasa Mahkemesi üyelerini sadece Cumhurbaşkanı değil TBMM de seçebiliyor. İkincisi ise, hem Cumhurbaşkanına hem de TBMM’ne aday gösteren kurumlar çeşitlenmiş. Sayıştay, kendi üyeleri arasından 3’er aday; baro başkanları ise avukatlar arasından 3’er aday gösterecek; TBMM de Sayıştay’ın gösterdikleri içinden 2 üye, baro başkanlarının gösterdikleri içinden 1 üye seçecek. <strong>Yani TBMM toplam 3 üye seçecek.</strong> Gelelim Cumhurbaşkanına: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, üyeleri arasından her boş üyelik için 3’er aday gösterecek, Cumhurbaşkanı da 3 üyeyi Yargıtay’ın; 2 üyeyi Danıştay’ın; 1 üyeyi Askeri Yargıtay’ın ve 1 üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin gösterdikleri adaylar arasından seçecek.  <strong>Cumhurbaşkanı bu düzlemde 7 üye seçecek.</strong> Sonra bir de gene Cumhurbaşkanı, Yükseköğretim  Kurulunun  kendi üyesi olmayan  yükseköğretim  kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği 3’er aday içinden 3 üyeyi seçecek; ayrıca 4 üyeyi de, üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçecek.<strong> Cumhurbaşkanı bu düzlemde de 7 üye seçecek. Ayrıca şunu unutmayalım: </strong>Yüksek Öğretim Kurulu’nun göstereceği adayların en az 2’si hukukçu olmak zorunda. Yani bir hukukçu, iktisat fakültesinde veya siyasal bilimlerde hoca olsa da aday gösterilecek o en az 2 hukukçu arasına girebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu düzenlemede önemli bir değişiklik Cumhurbaşkanının aracısız seçim olanaklarının arttırılmış olması. Cumhurbaşkanı, 4 üyeyi doğrudan seçiyor, yani kimsenin ona aday göstermesine gerek kalmadan. </strong>Ayrıca Yükseköğretim Kurulu’nun göstereceği adaylar arasından 3 üye seçecek Cumhurbaşkanı ve Yükseköğretim Kurulu üyelerinin de önemli bir bölümünü (üçte birini) Cumhurbaşkanı ve gene önemli bir başka bölümünü de (üçte birini) Bakanlar Kurulu doğrudan seçtiği için, yürütme erkinin mahkeme üye profili üzerindeki etkisi artmış oluyor. Öte yandan Sayıştay üyelerinin seçilmesi de Sayıştay Kanununa göre TBMM marifetiyle olduğu ve Sayıştay da TBMM’ne Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday gösterdiği ve TBMM 2 üyeyi Sayıştay kanalından seçeceği için bu nokta da yasama erkinin etkisi bakımından önemli. Ayrıca Baro başkanları kanalından da 1 üye seçiyor TBMM. Baroların gösterecekleri adaylar, ilgili ilin avukat sayısının seçime yansımasına olanak tanımıyor. Tüm illerin baro başkanları, TBMM’ne aday göstermek için eşit oy hakkına sahip gibi. Özetle 1982 Anayasasından farklı olarak, bu değişiklikler, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin, mahkemenin üye profilini belirlemesinde etkiyi arttırmaya yönelik ve o sonucu doğurmaya elverişli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tartışmalara geçmeden önce birer çay kahve içelim, ne dersiniz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Arayı çok açmayalım, diyeceklerim var ama tek cümle ile: Burada amaç yüksek yargıyı ele geçirmek ve bu değişikliklerin doğuracağı sonuç da ortada yüksek yargı diye bir şeyin kalmaması olacak&#8230; İlk derece yargısını ele geçirme işinden sonra sıra yüksek yargıya geldi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Benim diyeceklerim tek cümle ile şu: Bu değişiklikler, yargı yetkisini millet adına kullanan yüksek yargının da demokratik bir temsil esasına göre ve çeşitlilik içinde oluşturulmasına imkan veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kahve daveti için teşekkürler ama birkaç tümce de ben edeyim giriş babından. Ben, yasama organının bu anayasa değişiklikleri ile kendi temsilinin denetlenmesi üzerinde oynamasını ve kendisinin yaptığı yasaları denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’nin profilini kendisinin değiştirmesini uygun bulmuyorum. Bu tür değişiklikleri yapmaya ehil olanlar halkın kurucu meclisleri olmalıdır. Ayrıca bir kurucu meclis söz konusu olamasa bile başlanacak ilk yer yüksek yargı olmamalıydı. Bir mutabakata dayanmayan, tek parti dayatmacılığı biçiminde ortaya konan ve hak ve özgürlükleri, işte şimdi tartışmaya başladığımız kurumlarla ilgili değişiklikleri gerçekleştirmek amacı ile pazarlık kozu olarak süren bir anlayışı boykot ediyorum. Yüksek seçim barajı ve pek çok başka engel yüzünden, Türkiye halkını ve halklarını tam olarak temsil etmediğine inandığım bu meclisin bu boyutta anayasa yapmasını içime sindiremiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sizde bir mantık hatası var dostum Boykotçu. Bu değişiklikler halkoyuna sunulacak ve ayrıca biliyorsunuz anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluklarla geçti bu değişiklikler. Ayrıca sanki 1982 Anayasasını halk yapmış da şimdi halk değiştirmiyor gibi konuşuyorsunuz. Tam tersi, 1982 Anayasasını halk yapmamıştı ama şimdi halkın temsilcileri marifeti ile değiştiriliyor. Bunun hiç mi önemi yok?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kahve içeyim, zihnim açılsın sonra cevap vereceğim!</p>
<h3 style="text-align: justify;">Akademia&#8217;nın Notu: Değerli Ziyaretçi, diyaloglar şimdilik burada sona eriyor. Güncellemeler aynı sayfada yapılacağı için pek yakında aynı sayfayı yeniden ziyaret ederseniz seviniriz. Aşağıda sadece takip eden maddeler, madde gerekçeleri ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı bulunuyor. Diyaloglar, kahve arası sona erdiğinde yeniden başlayacak&#8230; Ve işte başladı bile!</h3>
<h2 style="text-align: justify;">17) Anayasa Mahkemesi Üyelik Süresi 12 yıl İle Sınırlanıyor;</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Açıldı mı zihniniz Sayın Boykotçu ha?! Maşallah sigara sizde, kahve sizde, bu gidişle açacağınız zihin de kalmayacak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Sizin probleminiz ne bayım biliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Neymiş?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Siz, kendinizden başkası için demokrasi istemiyorsunuz. Size ne milletin içkisinden, sigarasından&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Sigara sağlığa zararlıdır, duymadınız mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Duymadım! Sizden duyacağım varmış Bay Sağlık-Kültü!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Lütfen tartışmalara dönelim. Evet Boykotçu, Evetçinin son savı hayli güçlü bir sava benziyor. Demişti ki &#8221;bu anayasayı halk mı yaptı ki doğrudan kurucu meclislerle veyahut seçim barajının kalkmasıyla oluşacak meclislerle halk yapsın. Halkın mevcut temsilcilerinin yapacağı kapsamlı reform, demokratikleşme yolunda iyi bir adımdır&#8221; mealinde.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Haklı olabilir belki kabul etmeliyim ama ben her durumda sınırlı bir çoğunluğun, temsilin denetimi zemini ile yürütmeyi bu denli güçlendirecek ölçüde oynayabilmesi taraftarı değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Anayasa Mahkemesi&#8217;nde üyelik süresinin 12 yılla sınırlanmasına ne diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Güzel, böylelikle, sistemin önünü tıkayan yargıçlar hükümetinden kurtulma olanağı doğdu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Tanrı aşkına görev süresi 12 yılla sınırlanmış bir yargıç, hele hele yürütmenin güçlü etkisiyle seçilmişse, iş başındaki hükümetin uzun eli olur ancak. Anayasa yargıcı yeterince uzun, hatta ömür boyu görev yapmalı ki kararları bağımsız olsun, aynı yargıç yargıçlığı süresince birkaç iktidar görebilsin. Hepsinin üstüne çıkabilsin. ABD&#8217;nde böyledir mesela, orada Yüksek Mahkeme yargıçları ömür boyu görev yapar.</p>
<h2 style="text-align: justify;">18) Anayasa Mahkemesi&#8217;ne Bireysel Başvuru Hakkı Getiriliyor; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanıyorlar.</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bireysel başvuru hakkı temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkese tüm kanun yollarını tükettikten sonra şansını bir de Anayasa Mahkemesi’nde deneme hakkı getirecek. Yani bir anlamda Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi olarak çalışacak mahkeme aynı zamanda. Anayasa Mahkemesi’nin bu işi yapması, ileri demokratik ülkelerde yaygın bir uygulamadır. Böylelikle siyasal partilerin açtığı iptal davalarının yarattığı siyasallaşma eğilimi, bireysel hakkını takip eden kişinin açtığı insan hakları davasının yaratması gereken adalet anlayışı ile dengelenecek. Anayasa Mahkemesi bir özgürlükler hukuku yaratmayı öğrenecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Katılıyorum. İnsanlar tecrübe ettikleri işleri daha iyi öğrenirler. Mahkemeler de. Bir partinin veya kurumun açtığı dava ile bireyin açtığı dava farklıdır. Türkiye’de anayasa yargısı hep özünde siyasal olan ve partiler arasında meydana gelen ihtilafları çözüme bağlamak yolunda kullanılmış. Bireyin davaları, devletin nitelikleri, hukuk devleti laiklik vs. yüksek ilkenin ötesinde somut ve derinlikli bir insan hakları içtihadı yaratmayı öğretebilir Mahkemeye.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> ‘Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir’ demek ne demek anlamadım. Yani bu anayasada yer alıp da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında değilse bu haklar, vatandaş dava açamayacak öyle mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Maddenin lafzı öyle görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Çok saçma! Madem bu anayasa temel hak ve özgürlükler tanımış, bu anayasada tanınanlarla ilgili olarak mahkemeye başvurulabilmeliydi. Bu da bir nevi ‘mahkemeye başvurabilirsiniz ama’cılık olmuş. Şimdi bilgi edinme hakkı AİHM kapsamında değilse Mahkemeye de gidemeyeceğiz öyle mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Öyle görünüyor. İsterseniz, madde gerekçesini gözden geçirelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘MADDE 19-</strong> Maddede, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin arasına, bireysel başvuruların incelenmesi de dahil edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir. Bireysel başvuru yolu, kapsamı ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, başta Federal Almanya olmak üzere Avusturya, İspanya, İsviçre, Belçika, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi pek çok ülkede uygulanmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da bireysel başvuru kurumu kabul edilmiş ve işletilmektedir. Anglo-Amerikan hukukunda teknik anlamda bireysel başvuru kurumu olmasa da, bireysel başvuruyla benzer işlevlere sahip kanun yolları bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;nin konumuna baktığımızda, bireysel başvuru müessesesinin kabul edilmediği, ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkının ve bu Mahkemenin zorunlu yargılama yetkisinin tanındığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yoluyla, iç hukukta halledilemeyen temel hak ihlâllerine ilişkin şikâyetlerin, ulusalüstü düzeyde ele alınması kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde her yıl Türkiye&#8217;ye karşı çok sayıda dava açılmakta ve Türkiye pek çok davada tazminata mahkum edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını araştırırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun bulunup bulunmadığını da dikkate almakta ve bunu hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu saymaktadır. Bu nedenle, bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak ihlâllerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, tatmin edilebilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye&#8217;de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 2004(6) Sayılı Tavsiye Kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dava yükünün azaltılabilmesi için bireysel başvuru yönteminin iç hukukta tanınmasının gerekliliğine değinilmiş; aynı şekilde, Venedik Komisyonu da 2004 yılında kamuoyuna duyurulan bireysel başvuruya ilişkin Anayasa değişikliği önerisini olumlu bulduğunu ifade etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte yandan da kamu organlarını, Anayasaya ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. Bu amaçlarla yapılan değişiklikle, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması için, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınmakta ve Anayasa Mahkemesine de bu başvuruları inceleme ve karara bağlama görevi verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurma hakkına sahiptir. Bireysel başvuruda bulunabilmek için, olağan kanun yollarının tü¬ketilmiş olması şarttır. Şu kadar ki, bireysel başvuru kurumunun niteliği dikkate alındığında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların bu kapsamda incelenmeyeceği kuralı benimsenerek, diğer yüksek yargı organları ile Anayasa Mahkemesi arasındaki olası görev uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasının önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu müessesenin işleyişine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenecektir. Yapılan yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Yüce Divan kararlarının yeniden incelenmesini talep etme imkanı getirilmek suretiyle bu yargılama yönteminde sağlanan güvenceler geliştirilmektedir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla yargılayacağı kişiler arasına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da eklenmektedir.’</p>
<p style="text-align: justify;">…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa Mahkemesi’nin iki bölüm ve genel kurul halinde çalışması ve siyasal partilerin kapatılması veya devlet yardımından yoksun bırakılması kararlarının enaz oniki üye ile toplanacak Genel Kurula katılan üyelerin üçte iki çoğunluğu ile alınabilmesi önemli değişiklikler olarak göze çarpıyor. Hükmü bir inceleyiniz:</p>
<h2 style="text-align: justify;">19) Anayasa Mahkemesi&#8217;nin İki Bölüm ve Genel Kurul Halinde Çalışacağı Düzenleniyor</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Güzel. Bu yolla siyasal partilerin kapatılması da bir şekilde zorlaştırılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Siyasal partilerin kapatılmalarının içeriksel olarak da zorlaştırılması maşallah desteklediğiniz parti sayesinde geçememişti meclisten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne alakası var Allah aşkına! Milletvekillerinin özgür iradesidir. Bu konuda parti karar alamazdı ki. Hem grup karar alamaz diyorsunuz hem de canınızın istediği değişiklik geçmeyince neden milletvekillerinin hepsi birden aynı iradeyi göstermedi diyorsunuz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Yüce Divan sıfatıyla görev yapacak mahkemeyi ele geçirme çabanız ileride orada yargılanmaktan kurtulmak amacıyla olabilir mi acaba?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tövbe tövbeeee! Ben mi yargılanacağım yahu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Hayır siz değil tabii desteklediğiniz parti liderleri veya üyeleri mesela.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bunlar çok saçma iddialar. Kahve arasında Anayasa Mahkemesi’ne üyelik seçimi ile ilgili maddenin gerekçesine baktım. Bence sizlerin çağcıl dünya adını verdiği dünyada da paralel uygulamalar var. Parlamento Mahkemeye üye seçiyor, Başkan veya Cumhurbaşkanı üye seçiyor vs.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öyle ama oralarda parlamentoda 2/3 oranında desteği arkasına alan üye seçiliyor. Mutlaka 2/3 oranı korunuyor. Veya başkanın önerdiğini Senato onaylıyor. Yğksek yargıya üye güçlü uzlaşmalarla seçilebiliyor, didik didik ediyorlar adamın ya da kadının geçmişini, kişiliğini, karar ve açıklamalarını. Mükemmeli arıyorlar, uzun eli değil! Sayıştay’la al gülüm ver gülüm oynanmıyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Size laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Siz develeri ve hendekleri seversiniz tabii… Develerle sıfır sorun esasınız vardır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Rica ederim bu tür iğnelemelerden uzak durunuz. Tartışmaları fikirlerimizle yapalım! Şimdi Askeri Yargıtay’la ilgili değişiklikte sıra:</p>
<h2 style="text-align: justify;">20) Askeri Yargıtay&#8217;ın Kuruluş ve İşleyişi Açısından &#8220;Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri&#8221; Kriter Olmaktan Çıkıyor</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> (çenesini tutarak): Eyvallah!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong>(dudak bükerek): Aman, eyvallah!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>(kaşlarını kaldırarak): Eyvallah.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Şu halde aynı şekilde aşağıdaki hükme de eyvallah!</p>
<h2 style="text-align: justify;">21) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişinde &#8220;Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri&#8221; Kriter Olmaktan Çıkıyor</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> İşte şimdi hiç de eyvallah diyemeyeceğim bir maddeye geldik.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Evet, bu çok tartışılan bir madde. Önce maddeyi ve gerekçesini gözden geçirelim:</p>
<h2 style="text-align: justify;">22)Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;na Üye Seçilmesine İlişkin Kurallar Esaslı Şekilde Değişiyor; Kurul Kararlarına Karşı Yargı Yolu Açılıyor</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘MADDE 22- </strong>Maddeyle, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu, Kurul üyelerinin nitelikleri ve seçimi, Kurulun çalışma usul ve esasları yeniden düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun mevcut yapısı, üye sayısının azlığı, üyelerin sadece yüksek yargıdan gelmesi, ilk derece mahkemelerini yönetmekle görevli olmasına rağmen Kurulda, buralarda görev yapan hâkim ve savcılardan hiçbir temsilcinin yer almaması, Kurul kararlarının tamamen yargı denetimine kapalı olması, Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yandan bu eleştirilerin karşılanması ve diğer yandan da Yargı Reformu Stratejisinde öngörüldüğü üzere, yargı bağımsızlığının ve hâkimlik teminatının güçlendirilmesi amacıyla, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu değişiklikler yapılırken, uluslararası belgeler ve diğer kişi, kurum, parti ya da sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan anayasa taslakları göz önünde bulundurulmuştur. Bunların yanında mukayeseli hukuk uygulamaları da dikkate alınmıştır. Yüksek yargı kurullarıyla ilgili olarak mukayeseli hukuka bakıldığında, bu kurulların Fransa&#8217;da 18, İtalya&#8217;da 27, İspanya&#8217;da 21, Polonya&#8217;da 25 ve Portekiz&#8217;de 17 üyeden oluştuğu ve bu kurullarda hakim ve savcıların da yer aldığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan değişiklik kapsamında, öncelikle, Kurulun üye sayısı, yedi asıl ve beş yedek üyeden, yirmibir asıl ve on yedek üyeye yükseltilmektedir. Adalet Bakanı, Kurulun Başkanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun üç daire ve Genel Kurul şeklinde çalışması öngörülmektedir. Kurul üyelerin geldiği kaynaklar çeşitlendirilmektedir. Bu bağlamda, Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Bundan başka Kurulun;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Üç asıl ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri      arasından, Yargıtay Genel Kurulu tarafından,</li>
<li>Bir asıl ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri      arasından, Danıştay Genel Kurulu tarafından,</li>
<li>Bir asıl ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet      Akademisi Genel Kurulu üyeleri arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından,</li>
<li>Yedi asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî      yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları      tarafından,</li>
<li>Üç asıl ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf      idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm idarî yargı hâkim ve      savcıları tarafından,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">seçilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul üyeliklerinin herhangi bir nedenle boşalması halinde, o üyenin geldiği yerden seçilen yedek üye tarafından kalan süre tamamlanacaktır. Sadece Cumhurbaşkanının seçeceği üyelerin yedeği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanı kontenjanından gelen Kurul üyesinin, herhangi bir nedenle üyeliğinin boşalması halinde, Cumhurbaşkanı kısa süre içinde yeniden atama yapabilecektir. Kaldı ki, bu durum, Kurulun yeni oluşumunda, kanunla düzenlenmesi öngörülen toplantı ve karar yeter sayıları karşısında Kurulun çalışmalarını etkilemeyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen düzenlemelerden birisi de, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurulları ile ilk derece mahkemelerinde, dört yılda bir yapılacak seçimlerde, her seçmenin ancak bir aday için oy kullanmasına ilişkin hükümdür. Bu düzenlemenin iki amacı bulunmaktadır. Birincisi, seçimlerin tek seferde sonuçlandırılmasıdır. Gerçekten, Yargıtay Genel Kurulunda yapılan ve aday gösterilmek için salt çoğunluğun arandığı bu nitelikteki seçimlerin onlarca, hatta bazen yüzlerce defa tekrarlanması yoluna gidildiği görülmektedir. Benzer şekilde ilk derece mahkemelerinde yapılacak seçimlerde salt çoğunluğun aranması halinde de, aday gösterme seçimlerinin defalarca tekrarlanması söz konusu olabilecektir. Bu durum, yüksek mahkemelerin ve ilk derece mahkemelerinin çalışma performansını düşürecek ve esasen ağır iş yükü altında olan yargının ilave sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Getirilen düzenleme öncelikle bu olumsuzluğa meydan vermeme amacını içermektedir. Bu hükmün ikinci amacı ise, seçmen iradesinin sonuçlara en iyi şekilde yansımasıdır. Halen Yargıtay ve Danıştay genel kurullarında yapılan aday gösterme seçimlerinde, her aday adayının salt çoğunluğun oyunu alması aranmaktadır. Örneğin, Yargıtayda 250 üyenin olduğu düşünülürse, 126 oy alan kişi aday gösterilmektedir. Bu işlemler tekrar edilmekte ve aynı 126 oy, her üç aday adayını da belirleyebilmektedir. Buna karşın geriye kalan 124 kişinin iradesi hiçbir şekilde sonuçlara yansımamaktadır. Bu durum ise Anayasada öngörülen &#8220;temsilde adalet&#8221; ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu amaçlarla, aday belirleme seçimlerine ilişkin söz konusu hüküm getirilmiştir. Getirilen bu hükümle, yapılacak seçimlerde &#8220;çoğunlukçu&#8221; değil, &#8220;çoğulcu&#8221; bir anlayışın benimsenmesi öngörülmüştür. * <em>Akademia’nın Notu: :<strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa Mahkemesi ilgili hükmü iptal ettiği için bu gerekçenin bir anlamı kalmamıştır.</span></strong> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen bir diğer hükme göre, Kurulun Başkanı olan Adalet Bakanı ile Kurulun doğal üyesi olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki diğer Kurul üyeleri, kanunda belirlenenler dışında, başka bir görev alamayacak; Kurul tarafından başka bir göreve atanamayacak ve seçilemeyecektir. Bu nitelikteki Kurul üyelerinin hangi görevleri alabilecekleri ilgili kanunda gösterilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut düzenlemede olduğu gibi, Kurulun yönetim ve temsili Kurul başkanına, yani Adalet Bakanına ait olacaktır. Ancak, getirilen bir yenilik olarak, Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Kurul üyeleri kendi arasından üç daire başkanı ve daire başkanlarından birini de Başkanvekili olarak seçecektir. Kurul Başkanı yetkilerinin bir kısmını, başkanvekiline devredebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun görevleriyle ilgili mevcut düzenlemede yer alan hükümler esas itibariyle aynen korunmaktadır. Mevcut metinde &#8220;kadro dağıtma&#8221; işlemi de Kurulun görevleri arasında sayılmakla birlikte bu hüküm, daha önceden yapılan değişikliklerle anlamsız ve hükümsüz hale geldiğinden madde metninden çıkartılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun görevlerine ilave olarak getirilen en önemli yenilik ise, halen Adalet Bakanlığına ait olan hâkim ve savcıların denetlenmesi yetkisinin tamamen Kurula devredilmesidir. Yine hâkim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma izni, Kurulun ilgili dairesinin teklifi üzerine, Kurul Başkanının oluruyla verilecektir. Denetim ile inceleme ve soruşturma işlemleri, Kurul müfettişleri tarafından yapılacaktır. Kurul müfettişleri, muvafakatleri alınmak suretiyle Kurul tarafından atanacaktır. Buna karşın yargısal faaliyetler dışında kalan, icra, noter, cezaevi gibi mercilerin denetlenmesi ile savcıların tamamen idarî nitelikteki iş ve işlemlerinin denetimi Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapan adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacaktır. Şu halde Kurula bağlı olan Kurul müfettişleri ile Adalet Bakanlığına bağlı olan adalet müfettişleri ayrı alanlarda görev yapacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yürürlükteki düzenlemede, Kurul kararları tamamen yargı denetimine kapalı iken, yapılan değişiklikle meslekten çıkarma cezalarına ilişkin kararlar yargı denetimine açılmaktadır. Kurulun diğer kararları için ise etkili iç itiraz sistemi öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut düzenlemede, Kurulun kendi sekreteryasının olmaması, bu işlemlerin Adalet Bakanlığı tarafından yapılması, yine bina ve bağımsız bütçesinin bulunmaması eleştiri konusu yapılmaktaydı. Getirilen düzenlemeyle Kurula bağlı bir Genel Sekreterlik kurulmaktadır. Genel Sekreterlik, Kurulun tüm sekreterya işlemlerini yürütecektir. Yine Anayasa hükmü olarak yazılmamışsa da ilgili kanunlarda yapılması düşünülen değişikliklerle, Kurulun binasının ve bütçesinin olmasının sağlanması öngörülmektedir. Kurul Genel Sekreterinin birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından, Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanması hükme bağlanmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi Kurul müfettişleri ile Kurulda çalışacak hâkim ve savcıların atanması, muvafakatleri alınmak koşuluyla, Kurul tarafından yapılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet Bakanlığı merkez, ilgili ve ilişkili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları atama yetkisi ise Adalet Bakanına ait olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak maddede, kanunla düzenlenmesi gereken hususlara yer verilmiştir.’’</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: Hale bakar mısınız? Hakim ve savcı teminatının ve bağımsızlığının güvencesi olması gereken yerdeki yürütme etkisini: </strong>Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Gerçi <em>iktisat ve siyasal bilimler dalları</em> kısmını iptal etti Anayasa Mahkemesi&#8230; Ayrıca,<strong> </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Yedi      asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından,</li>
<li>Üç asıl      ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">seçilecek. Seçilecek üyelerden bu bahsettiğim kısmı tamamen yürütme kontrolündeki üyelerden oluşacak. Bu çok büyük bir rakam. Ayrıca daha önce de dedim. Mesleğinin az çok orta kademesinde bulunan ve üyelik süresi bittikten sonra iktidardan beklentileri olabilecek birinci sınıf adli/idari yargı hakim ve savcılarının kurula üye seçilmesi kuşkuyla karşılanmalı. Bakınız ben gençlik düşmanı değilim ama bu tür yüksek kurullar, mesleğinin doruğunda ve kimseden beklentisi olmayanlarca doldurulmalı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Dinazorlarca yani ha?! Çağdaş çağdaş diye avaz avaz bağırıyorsunuz ama çağın gerisinde kalan sizmişsiniz asıl azizim! Demokrasi; görevleri gözetildiğinde her yargıç ve savcının mesleki kariyerinde ve denetlenmesinde son derece etkili olacak böyle bir kurulda, daha alt seviyedeki yargıç ve savcıların da temsil edilmesini gerektirir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yahu bunlar ‘demokrasi’ kurumları filan değil ki. Bunlar hukuk devleti kurumları. Ve hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, demokrasiyi denetlemek üzere vardır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Demokrasi, hukukun üstünlüğünün de güvencesidir. Demokratik seçim prensibinin geçerli olmadığı bir kurumda, yaşlı ve başlı seçkinler idaresinden türese türese belirli bir oligarşi türer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Birinci sınıf hakim ve savcıları nasılsa kadrolaşma yoluyla biçimlendirebiliyorsunuz değil mi? Fethedilmedik birkaç kale kaldı , onlara geldi sıra.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: Bakınız burada medeni dünyada da yaygın olarak uygulanan bir esası getirilmiş. Anlamıyorum sizi! </strong>Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmış, öğreniyoruz. Sekretaryalı bir kurul fena mı? Daha önce toptan Adalet Bakanlığı’na bağlıymış ya şimdi daha bağımsız olur işte fena mı?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hala Adalet Bakanı ile müsteşarını, kurulda bulunduruyorsunuz ya şaşıyorum size.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Şaşmayın. Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Okumanız yazmanız yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin <strong>ancak bir aday için oy kullanma </strong>kuralını iptal etmesine ne diyorsunuz Politea?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Bu biraz tuhaf olmuş doğrusu. Seçim kaynaklarına göre ayırarak incelemek gerek. Bakalım: </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Üç asıl      ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından, Yargıtay Genel Kurulu      tarafından &#8212;&#8211;<strong>Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda üç      asıl ve iki yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil      esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü Yargıtay üç üye seçiyor, biri      azınlık tarafından gönderilebilmeliydi. </strong></li>
<li>Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından, Danıştay Genel Kurulu      tarafından &#8212;-<strong>Burada değişen bir durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve      bir yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.</strong></li>
<li>Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyeleri      arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından&#8212;&#8211;<strong> Burada da değişen bir      durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve bir yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.</strong></li>
<li>Yedi      asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından &#8212;&#8211;<strong> Her üye      ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi      belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa      iyi olurdu çünkü birinci sınıf adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor,      burada nisbi temsil mümkün kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı      sonuç, çeşitli listelerin yarışması olacak. Yalnız bu seçimlerde işler      biraz karışabilir. Her seçmen savcı veya yargıç yedi ayrı isme, ayrı ayrı      oy verebilecekse seçim öncesinde öngörülmesi zor tablolar oluşur tabii. </strong></li>
<li>Üç asıl      ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından, &#8212;&#8211;<strong> Her üye      ancak bir adaya oy vermeyecekse, bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi      belirli bir çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa      iyi olurdu çünkü birinci sınıf adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor,      burada nisbi temsil mümkün kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı      sonuç, çeşitli listelerin yarışması olacak. Ama üç kişi sınırı, durumu bir      önceki örneğe göre daha öngörülebilir kılıyor. </strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Neden idari yargıdan az üye gidiyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Sanırım idari yargı hakim ve savcı sayısı az olduğu için olsa gerek.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Ama idari yargının iş yükü de oldukça yoğundur değil mi?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Öyle sanıyorum. Hükümetler idari yargıdan pek haz etmez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Duruma göre, bazen haz eder, bazen etmez diyelim.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Hıhım, ülkenizde öyle olsa gerek…Dinlenelim mi biraz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi, Hayırcı, Boykotçu: EVET! </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Sonunda herkesin evet dediği bir soru buldum. Kahve molasından sonra devam edeceğiz! &#8230; </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ve devam ediyoruz:</strong></p>
<h2 style="text-align: justify;">23)Ekonomik ve Sosyal Konsey Kuruluyor</h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Yeni hükümle bir Ekonomik ve Sosyal Konsey kuruluyor. Buna itirazı olan var mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yok. Bu tür somut kurumsal olanaklarla devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerini gerçekleştirme bakımından somut olarak denetlenmesi daha uygun olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Yok benim bir itirazım buna.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Benim de yok da madde gerekçesine bir bakalım isterim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Pekala. Madde gerekçesi şöyle diyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 23-</strong> Maddeyle, Ekonomik ve Sosyal Konsey uygulaması anayasal dayanağa kavuşturulmaktadır. Demokratik sistem içinde ve uluslararası uygulamalarda; ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında, sivil toplum kuruluşlarının daha fazla görüş ve katkılarının alınması önem taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan yeni düzenlemeyle; Ekonomik ve Sosyal Konseye, geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla, ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üreten fonksiyonel bir kurumsal yapı kazandırılması hedeflenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Komisyonu ilerleme raporlarında, Türkiye&#8217;nin, ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde, iyi işleyen ve fonksiyonel bir yapıya kavuşturulmamış olması eleştiri konusu yapılmaktadır. Söz konusu eleştiriler de dikkate alınmak suretiyle anayasal dayanağı oluşturulan yeni Konsey yapılanması içinde; sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve hükümet temsilcileri bir araya gelerek, istişari nitelikte görüş bildirme fonksiyonu ifa edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki gelelim bir başka tartışmalı hükme. 12 Eylül tasarrufları ve bunlardan sorumluluğu olanların yargılanması meselesi:</p>
<table style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<h2>24) 12 Eylül 1980 Sonrası Otoriter Düzenin  (12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak   Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar   geçecek süre içindeki) Karar ve Uygulamalarından Cezai, Mali ve Hukuki   Sorumsuzluk Kalkıyor, Sorumluların Dava Edilip Edilemeyeceği Tartışmaları   Açılıyor…</h2>
</td>
<td valign="top"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td valign="top"><strong>MADDE 24-</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının geçici   15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong>Eski Metin:</strong></td>
<td valign="top"><strong>Yeni Metin:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong><span style="text-decoration: line-through;">GEÇİCİ MADDE 15. </span></strong><span style="text-decoration: line-through;">– 12 Eylül 1980   tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet   Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama   ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla   kurulu Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş   hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden   Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında   cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla   herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.</span></p>
<p><span style="text-decoration: line-through;">Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve   görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve   uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.</span></p>
<p><span style="text-decoration: line-through;">(Son fıkra mülga: 3.10.2001-4709/34 md.)</span></td>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bunun gerekçesi önemlidir kanısındayım. Okuyalım mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Okuyalım, okuyalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İşte gerekçe:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 24-</strong> Maddeyle, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, Anayasanın geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Bu ne hal yahu! Bu gerekçede 12 Eylülcüleri yargılama kararlılığı filan okunmuyor. Geçiştirmişler resmen olayı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Dedim size. Ortada yargılanacak bir hal kaldı mı? 12 Eylül ruhunu tümüyle benimsemiş, 12 Eylülden türeyen kadrolarla çalışan bir idare tutacak 12 Eylül&#8217;le hesaplaşacak. Külahıma anlatın siz onu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bakınız. Bu hükmün bu abuk haliyle anayasada kalması mı ilerleme, sökülüp atılması mı? Tabii ikincisi. İster imkan dahilinde olsun isterse olmasın bu konuda bir tartışma açılması fena mı? Ayrıca hesaplaşma bir tek yargısal yolla olmaz ki! Başka yollarla da olur.  Mesela barış, uzlaşma, yeniden değerlendirme vb. komisyonlarla olur; siyasal, kültürel olarak da hesaplaşabilirsiniz geçmişinizle. Ayrıca hukuksal olarak da zaman aşımı filan deniyor. Bakın Federal Almanya&#8217;da birleşmeden sonra, Doğu Alman askerlerin batıya iltica edenleri sınırda öldürmeleri olayları dava edilebildi. Kanunlar geriye yürümez filan denilmedi. Özellikle emir verenler yargılanabildi. Ayrıca işkence bir insanlık suçu. Bu konuda kanunların geriye yürümemesi olmaz, zamanaşımı filan da olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Olmaz olur mu canım. Açın bakın dönemin  765 sayılı ceza kanununa. Orada adam öldürme için bile zamanaşımı öngörülmüş.  Yirmi sene diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>İyi de bir de mülga ceza kanununun 103. maddesi var. O da şöyle diyor:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221;Madde 103 &#8211; Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mutemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yani son fiilin işlendiği tarihe de bakabilir ve diyebilirsiniz ki o son fiilin işlendiği tarihten yani bu konuyla alakalı son cinayetin, son işkencenin yapıldığı tarihten başlatırız diyebilirsiniz. Ayrıca uzun süredir mağdurlar 12 Eylül tasarruflarına karşı çeşitli şikayetlerde bulunuyorlar. Bu hususlarda yapılmış savcılık işlemleri varsa onlar da zamanaşımını keser. Mesela mülga kanun bir de şöyle demiş:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;Madde 104 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p style="text-align: justify;">Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şu altını  işaretlediğim hükme göre en fazla otuz yıl oluyor mesela adam öldürme suçundan zamanaşımı konusunda 20 yıl artı (20/2)=30 yıl. Bu durumda 1983 artı 30 yıl=2013 denebilir mi denemez mi, tartışılabilir mesela.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>İyi de neden eski ceza kanununa bakıyoruz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>12 Eylül tasarruflarının gerçekleştirildikleri  zaman yürürlükte bulunan  ceza kanunu o da ondan.  Eğer bu eski kanun,  failler lehine ise suç ve cezaların kanuniliği ve geriye yürümezlik kuralı nedeniyle -ki o kural da anayasal bir kuraldır- o kanun uygulanacak da ondan.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Fakat Akademia cezacı değilim bağışlayın ama zamanaşımı konusu usuli bir kural ise yürürlükteki kanun da uygulanamaz mı?Yani bildiğim kadarıyla usuli kurallar söz konusu ise lehe kanun değil yürürlükteki kanun uygulanır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Tartışılır tabii ama zamanaşımı konusunda da failin lehine kuralların uygulanması taraftarıyım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Potansiyel sanıkların lehine mi peki mülga 765 sayılı kanundaki kurallar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Bence eski kanun daha lehe. Çünkü daha kısa zamanaşımı süreleri öngörmüş. Ayrıca bazı suçlar bakımından zamanaşımı olmaz vs. dememiş.  Önce Yeni Ceza Kanunun 66 vd. maddelerine bakınız, sonra da bunları artık yürürlükte olmayan 765 sayılı ceza kanununun zamanaşımı hükümleri ile karşılaştırınız, göreceksiniz ki yeni kanunun zamanaşımı hükümleri daha uzun, yani eski kanun faillerin lehine. O zaman o kanun uygulanacak denebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Birisinin çıkıp bu işi ayrıntısıyla ve hukuksal olarak tahlil etmesi lazım. Bu tasarruflara karşı sadece cezai değil mali ve hukuki yani tazminat hukuku anlamında da yapılacak şeyler olabilir. Pek çok girişim hala mümkün olabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Olabilir ama bu değişiklik kalktı diye bir arpa boyu gidildi demek değil bu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bir de eski ceza kanununun zamanaşımına ilişkin kurallarına bakalım bence.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Bakmak lazım tabii ama şunu ifade etmeden geçmeyeyim. <strong>12 Eylül tasarruflarının yargılanması konusunda dört perspektiften yola çıkarak bir tahlil yapmamız gerekecek: Birinci perspektif ceza davaları perspektifi. Bu perspektifte öncelikle siyasi saikli işkence, insan kaybetme vb eylemlerin uluslarüstü insan hakları hukukunda nasıl düzenlendiği ve suç ve cezaların kanuniliği ilkesi açısından nasıl değerlendirildiğine bakılacak. Sonra iç hukukta 765 sayılı mülga ceza kanunu ile yeni ceza kanununun hükümleri karşılaştırılacak ve zamanaşımı konusuna bir açıklık getirilecek. Üçüncü perspektif ise dava zamanaşımı ile ceza zamanaşımı arasındaki ayrımdan hareketle tek tek tasarruflar açısından ve özellikle devam etmekte olan davalar açısından zamanaşımının geçip geçmediği tartışılacak. Dördüncü bir perspektif daha var ki dava ve ceza zamanaşımı geçse dahi, ceza kanunlarında yeralan bir kuraldan hareket etmeyi gerektiriyor. O da şu: Ceza hükümlerinin sukutu, yani mesela zamanaşımı yüzünden sukutu, istirdadı emval ve tazminata ilişkin hükümlere halel vermez.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Ne demek şimdi bu?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Yani tazminat davası hakkı saklı kalabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea</strong>: İyi de galiba tazminat konusunda da zamanaşımı mülahazası var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet. Onu da tartışmak gerek. O konuda medeni hukukun kuralları işlemeli. 12 Eylül yüzünden yerinden edilenler, canlarını, hürriyetlerini, malları mülklerini yitirenler Geçici 15 kaldırıldıktan sonra harekete geçebilirler. İç hukukta bir yere varamasalar bile konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;ne ve benzer uluslararası prosedürlere götürebilirler. Orada da iddia edebilirler ki Geçici 15 yüzünden daha önce dava açamadık. Gerçi, Avrupa İnsan Hakları davası açmak da biraz zor çünkü Türkiye bireysel başvuru hakkı tanırken bunu belirli bir tarihten sonra gerçekleşen insan hakları ihlalleri için ve ihtirazi kayıtla tanıdı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bir de yeni ceza kanununda şöyle bir hüküm var. Diyor ki: <strong>&#8221;İnsanlığa karşı suçlar </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 77. -</strong> (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:</p>
<p style="text-align: justify;">a) Kasten öldürme.</p>
<p style="text-align: justify;">b) Kasten yaralama.</p>
<p style="text-align: justify;">c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.</p>
<p style="text-align: justify;">d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.</p>
<p style="text-align: justify;">e) Bilimsel deneylere tâbi kılma.</p>
<p style="text-align: justify;">f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.</p>
<p style="text-align: justify;">g) Zorla hamile bırakma.</p>
<p style="text-align: justify;">h) Zorla fuhşa sevketme.</p>
<p style="text-align: justify;">(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.</p>
<p style="text-align: justify;">(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.&#8221;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:Yani diyemez miyiz bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Evet ama bu kanun yeni kanun. 12 Eylül tasarruflarının yapıldığı zaman yürürlükte değildi bu hükmün (4). fıkrası. Suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun değişmişse, iki kanun arasından sanık lehine olanı uygulama kuralını zamanaşımı için de kabul edeceksek eğer,  12 Eylül tasarruflarının cezai soruşturma konusu olması gitgide zamanaşımına uğradı, uğrayacak gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Belki de 12 Eylül 1980 ve sonrasında, Türkiye&#8217;nin imzalamış bulunduğu bir uluslararası insan hakları sözleşmesinde buna benzer bir hüküm vardı. Belki de o zaman dünyada yürürlükte bulunan çağcıl  insan hakları düzeni, siyasi işkence vb. eylemlerde zamanaşımı filan uygulanamayacağını öngörüyordu. Almanlar nasıl yargıladılar soykırımcıları, nasıl yargıladılar Doğu Alman sınırındaki askerlerin vatandaşları kurşunlaması olaylarını? Siyasi hakçalığın hukuksal çıkışı her zaman bulunur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Araştıralım ama sanmıyorum. Yani dediğiniz gibi siyasal hakçalığa hukuksal kılıf yaratabilirsiniz ama bir de faillerin insan hakları var. Eğer onların insan haklarını da düşünmezsek onlardan farkımız kalmaz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Akademia hep böyle saf mı olur?! Ortada işkencelerine, insan kaybettirmelerine, siyasal idamlarına yargı yolunu kapatmış ve bunu da &#8221;demokrasiye aşık Türk evladlarının vatan sevgisine tevdi&#8221; ettiği bir anayasa ile, milletle alay ederek yapmış hukuksuz bir idare ile demokrasi ve insan hakları adına, hukuk devleti adına hesaplaşmanın hukuki yolu kapanabilir mi demek istiyorsunuz? Bu çok saçma! Bence onların o saçma Geçici 15. maddesi &#8221;yok hükmünde&#8221; idi asıl! Öyle bir madde yok hükmünde olduğu için zamanaşımının kesildiği bile ileri sürülebilir. Yani bu madde kaldırıldıktan sonra kaldığı yerden devam eder demeli!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Ayrıca bakınız ne denmiş bu konuda süregelen 16 Mart davası ile ilgili olarak:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zamanaşımı başlamadı ki bitsin</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;Hüküm Mahkemesi son kararını verirken, Yargıtay 1. Dairesi de o son kararı onarken iki büyük yanlış yapmıştır. Bunlardan birincisi Mahkemenin bizim çabamızla ilk defa bir kontrgerilla davasına dönüşmüş olan yargılama sürecinde sanıklara bu doğrultuda ek savunma hakkı verdiği halde, bu aşamayı hiç değerlendirmeden mahkemece zamanaşımı kararı verilmiş ve bu zafiyetle malul olan son kararın Yargıtay&#8217;ca onanmış olmasıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İkincisi, zamanaşımı konusu maddi olayın özelliğine (katliamın siyasi saikle işlenmiş olmasına) uygun hukuki kriterlere göre değerlendirmedi. Biz baştan beri ısrarla bu suçun örgütlü bir suç olduğunu, suçu işleyen örgütün muhtemelen 16 Mart 1978 tarihinden önce de faal olan ve katliamdan sonra da -belki bugüne kadar- varlığını sürdüren bir örgüt olduğunu savunduk. Bu doğrultuda, yargılama sırasında, MHP ve ülkücü kuruluşlar ana dava dosyası, Abdi İpekçi dosyası, Bahçelievler katliamı dosyası, 1 Mayıs 1977 katliamı dosyasını, hatta Susurluk kazasından sonra açılan dava dosyasını, Başbakanlık Teftiş Kurulu&#8217;nun Susurluk Raporu ve TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu Raporu mahkemeye celp ettirdik. MİT ve İçişleri Bakanlığı&#8217;ndan bilgi ve belge istendi ve polis şefleri ve dönemin İçişleri Bakanı tanık olarak dinlendi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Toplanan bu bilgi ve belgelere göre suç örgütünün varlığını devam ettirdiği anlaşıldı. Bu durumda, hem eski hem de yeni TCK&#8217;deki zamanaşımı hükümlerine göre &#8216;temadi&#8217; (kesintisiz örgütlü suç faaliyeti) devam ettiği sürece zamanaşımı süresinin işlemeyeceği çok açıktır. Yani zamanaşımı daha başlamadı ki bitsin.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Zamanaşımı kavramı Kontrgerillayla ve 12 Eylül&#8217;le hesaplaşmak istemeyenlerin ileri sürüp, arkasına sığındıkları bir büyük bahanedir. Konuyu İnsanlık suçu kavramının içine sıkıştırmaya kalkmak da bir hukukçu için abesle iştigaldir. Kısacası; ne Anayasa&#8217;nın Geçici 15.maddesi, ne de TCK&#8217;nin zamanaşımı hükümleri 12 Eylül&#8217;le ve Kontrgerillayla yargı önünde hesaplaşmak isteyenler için bir engel değildir. (CA/TK) [KAYNAK HABER İÇİN BAĞLANTI: (<a href="http://bianet.org/bianet/insan-haklari/123650-12-eylul-davalarinda-zamanasimi-oyunlari">bağlantı</a>)]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: Bakın işte tartışma açıldı bile, fena mı şimdi yani Geçici 15&#8242;in kalkması?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> <strong>Beyin jimnastiği mi yapacağız?! Durum ortada. Bence bu Geçici 15 yüzünden yırtmışlar ya da yırtmak üzereler çoktan. Ayrıca sanki bu konuda bir siyasal ve kültürel irade varmış gibi konuşuyorsunuz. Anayasa değişiklik gerekçesinin kestirip atıcı dilinden de belli ki bu konuda hiçbir şey yapmayacaksınız!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yahu anayasa değişikliğinin mimarları yapmaz belki ama bu durum başkalarının harekete geçmesini engellemez ki. Ayrıca dedik ki bu madde hukuk devletine aykırı. Kaldırılması fena mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bunu kaldırıp 12 Eylülü unutturmak istiyorlar tam aksine. Ne hesaplaşması, tamamen unutturmak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Son maddelere geçiyorum. Dilerseniz bu konuya, meseleleri biraz araştırdıktan sonra yeniden dönelim. Boykotçu, Akademia&#8217;nın saf olmadığını ancak soyut ihtimal dahilinde her türlü düşünceyi irdelemesi gerektiğini hatırlatmak isterim size ve izninizle.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Teşekkür ederim. Sizi kırmak değil amacım. Dönelim dönelim lütfen bu tartışmalara, bu konunun peşini bırakmayalım. Bu konu otuz yıldır rüyalarıma giriyor, bu konu benim hayatımın kabusu!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Demokrasinin bir daha kesintiye uğramaması da hepimizin düşü Boykotçu, bu ülkede ve tüm dünyada.</p>
<h1 style="text-align: justify;">DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Sonuca Doğru</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bir soru sorabilir miyim Akademia?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Rica ederim, buyurun Evetçi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Şimdi Hayırcı ve Boykotçu’ya sormak istiyorum. Elinizi vicdanınıza koyun. Bu değişikliklerden bir tek Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili olanlarına karşısınız değil mi? Diğerlerini benimsiyorsunuz prensipte.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Aslında öyle sayılabilir. Benim derdim diğer maddeler değil. Kuvvetler ayrılığının kaldırılacak olması, yargının yürütme hakimiyeti altında olacak olması.  Yargının ele geçme tehlikesi. Yargıçlık ve savcılık teminatı ve tarafsızlığı ile ilgili ciddi sorunların başgösterecek olması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Benim derdim ise madde madde oylatma olanağı varken topluca oylama yapılması ve 12 Eylül Anayasasını toptan ve geniş katılımlı bir uzlaştırma ile değiştirmek mümkün iken bu yola başvurulmamış olması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de bu anayasa değişiklikleri, anayasanın kapsamlı bir reformla daha sonra toptan değiştirilmesinin önünü almıyor ki tam aksine bir kapı açılıyor böylece. Ayrıca Hayırcı’nın kuvvetler ayrılığı ile ilgili iddiası açısından Politea’ya sormak istiyorum. Sayın Politea Hanımefendi, bu değişiklikler kuvvetler ayrılığını kaldırıyor mu Allah aşkına? Yargının ele geçme tehlikesi var mı? Ve dış dünyada nasıl bu düzenlemeler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Değişiklikler, yürütmenin, özellikle Cumhurbaşkanının elini güçlendiriyor tabii ancak bu değişikliklerin, kuvvetler ayrılığı sistemini kaldıracağını iddia etmek çok yanlış olur. Kanımca burada milletiniz adına karar veren yargı organlarının demokratik-çoğunlukçu temsil esası zemininde hareket etmesi sağlanıyor. Öte yandan, bir Politea olarak, anayasanın kökten reformunun halkın o iş için kuracağı kurucu meclislerle yapması taraftarı olsam da, böyle bir kısmi değişikliği yapma yetkisinin yeterli parlamenter çoğunluklar ile de yapılabileceğini, halkoyuna sunulması gerekiyorsa sunulabileceği, bu girişimin meşru olduğunu biliyorum. Dış dünyadan iki örnek vereyim. Örneğin Fransa’da Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun muadili kurumun başkanı Cumhurbaşkanı, başkan yardımcısı da Adalet Bakanıdır. İtalya’da da kurulun başkanı, Cumhurbaşkanıdır. Ayrıca yasama meclislerinin, bu kurumlara üye seçme yetkisi vardır. Yani karma bir esas öngörülmüştür. O esasa göre hem Cumhurbaşkanı hem yasama meclisi, hem yüksek yargı hem de ilk derece yargıç ve savcılar, mesleki bir özlük kurulu olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurullarında görev yapacak temsilcilerin belirlenmesinde etkilidirler. Yine hakim ve savcıların, kendi temsilcilerini kurula seçebilecekleri öngörülmüştür. Yani oralardaki sistem de tipik olarak bu değişikliklere benzemektedir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Yani Politea diyorsunuz ki bırakalım halk, özgür iradesi ile karar versin. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Tabii versin. Ülkenizde yapılan bu değişiklikler, yürütmenin güçlenmesini sağlayacaktır ama şunu da unutmayalım. Yürütme dediğiniz organ da, seçilmiş parlamento tarafından seçilen demokratik bir iktidardır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: Daha önce seçim barajı olumsuz bir etken diyordunuz ama. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Şüphesiz seçim barajları gibi uygulamalar, hele hele yüzde on gibi bir baraj düşük yoğunluklu bir demokrasiye işaret ediyor. Yalnız başından veri vurguladığım bir husus var. Halkı vasilerinden kurtarmak çabası, belki de halkı temsilcilerinin aşırılıklarından sakınmak çabasından daha öncelikli bir iştir. Çünkü vasilerin meşruiyeti ve kerametleri kendilerinden menkul iken, temsilciler, az veya çok ama bir biçimde demokratik ve meşrudur. Temsilin sorunsallaştırılması konusu, yani halkın, seçim demokrasisinin ötesinde, yönetime ne derece etkin katılıp katılmadığı ileri dünya tabir edilen batıda dahi büyük bir sorun. Burada tartışılan sorun ise o sorun değil. Burada vesayet rejiminden kurtulma sorun ediliyor. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Benim bu tartışmalardan kendi namıma çıkaracağım sonuç nedir biliyor musunuz? </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Nedir Boykotçu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Sevgili Hayırcı Dosta hitap etmek istiyorum bu noktada. </strong>Ben toplu oylamanın seçmenin iradesini fesada uğratacak bir durum olduğunu savunuyorum. O nedenle büyük bir olasılıkla referandumu boykot edeceğim. Ama &#8221;evet&#8221; verme ihtimalim de hiç yok değil. <strong>Ancak hiçbir biçimde &#8221;hayır&#8221; vermeyeceğim.</strong> Çünkü belli kurumların içini, dışını ve nasıl korporatist, nasıl tepedenci işlediklerini çok iyi biliyorum. Türkiye&#8217;de öncelikle dışarıdan müdahalelerin önlendiği doğru dürüst bir parlamenter demokrasi kurulması taraftarıyım. Sonra o parlamenter sistemin ve çoğunlukçu yürütme egemenliğinin aksaklıklarını tartışırız.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama halkın oyları ile gelen iktidarları, gökten ve askeriyeden inenlere tercih etmemi yadırgamamalısın. &#8221;O iktidarlar, çoğunluk diktatörlüğü kuramazlar mı&#8221; diye soracaksın. Bu tehlike vardır tabii ve önü alınmalıdır ama bunun önünü alacak olan yine halk olmalıdır. &#8221;Halk için halka rağmen&#8221; mottosuyla hareket eden ve kerameti kendinden menkul kesimler değil. &#8221;Ergenekon&#8221; adı verilen soruşturmanın pek çok aksaklıkları var ve yanlışlıkları; ama seni temin ederim o aksaklıklar sıradan bir davanın aksaklıkları karşısında devede kulak kalır. Ben bir hasta hakkı mücadelesi veriyorum şu sıralar ve davam beş senedir bitmiyor, karşı taraf Adli Tıpta ve mesleklerinin arka odalarında neler neler çeviriyor! Yani bu aksaklıklar Türkiye&#8217;nin genel sorunu bir tek &#8221;Ergenekon&#8221; yargılamalarının değil!</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221;Neden Kenan Evren&#8217;i yargılamıyorlar da onu bunu yargılıyorlar&#8221; diye soruyorsun&#8230; Bu tür sorular sorarsan ben de sana &#8221;neden onyıllardır hapishanede çürüyen, kaybettirilen, yargısız infaz edilen ve avukat tutacak parası dahi olmayan sistem karşıtlarını savunmadın da şimdi bir avukat ordusu ve ardında tüm o vasilerle mücadele verebilen &#8216;etkili&#8217; ve &#8216;nüfuzlu&#8217; sanıkları koruyorsun diye sorarım. Bak Türk hukuk lügatına yeni bir kavram kazandırdık: Nüfuzlu sanık&#8230; Nüfuzlu sanık, canı isterse hapse girer, canı isterse hastaneye yatar&#8230; Canı isterse tutukluluğunu veya yakalamalılığını siyasal bir pazarlığın kozu olarak kullanabilir&#8230; Önce vasilerden kurtulalım, belki sonra vekillerimizin aşırılıklarından kendimizi nasıl sakınmamız gerektiğini tartışırız!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: Yargının, bu derece yürütme etkisi altına alınmasını, cumhuriyetin kurumlarına bu derece güvensizliği, kurumları yıpratma çabalarını anlamıyorum. Karşınızda kimlerin olduğundan haberiniz yok mu? Yarın birgün ortalık partizan savcı ve hakimlerle dolarsa, imdat diye ilk bağıracak olan sizler olacaksınız Boykotçu!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Kimler? Kimler? Kimler? Seçilmiş temsilciler bunlar. Ben seçmemiş olsam da seçilmiş. Saygı duymak zorundayım. Ayrıca şunu da kulağınıza küpe ediniz Hayırcı. Ben de azıcık araştırdım bu konuda. Akademia’nın bloğunda daha önce yazdığı bir yazıda şu ifadeleri gördüm: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘’</strong>Hem ABD’nde hem de Fransa’da hem de İtalya’da yargıç ve savcıların seçilip atanmasında yürütmenin ve yasamanın etkileri vardır. Fransa’da Türkiye’dekine benzer bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu vardır ve bu kurulun başkanı genel siyasal seçimlerle gelen Fransa Cumhurbaşkanıdır. Yardımcısı da Adalet Bakanıdır. Bununla birlikte görev düzeyi yükseldikçe, yani yüksek yargıya yaklaşıldıkça, yargının partizan etkilerden arındırılmasına çalışılmaktadır. Aslına bakılırsa yargıçların da belirli siyasal partilerin program ve ilkelerine yakın olmaları doğaldır. Yargıç Tanrı değildir, o da insandır ve insan da siyasal bir hayvandır. Önemli olan, onların davaları görürken ve bu tür yüksek yargı konseylerinde görevlerini ifa ederken siyasal etkilerden uzak ve üstün mesleki bilgi ve araştırmaya dayalı olarak çalışabilme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır.’’</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca diyor ki Akademia şöyle diyor: ‘…belirli bir siyasi görüşü olan veya bu görüş ‘adına’ belirli etkinliklerde bulunan kimselerin, siyasi görüşlerini belli etmeyen ya da bu konuda hiçbir etkinlik göstermemiş kimselerden daha taraflı olacağı ya da bağımsız davranmayacağı da sosyoloji biliminin araçları ile kanıtlanmış değildir. Her iki kesimden de partizan kararlar çıkabilir. Yüksek yargı söz konusu olduğunda tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanması açısından önemli olan ‘yaştaş ve baştaşlarından üstün olduğu kanıtlanmış bir çaplı mesleki nitelik; hayat koşusunda (curriculum vitae) pürüzsüz veya pek az pürüzlü bir ahlaki bütünlük, kimseye müdanası olmama ve siyasal iktidarlardan beklentisi olmama anlamında yaşça kıdem ve çeşitli siyasal güçler arasında belirli bir uzlaşma ile göreve gelmiş olmak gibi görünmektedir. (Bağlantı: <a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-yargiclar-ve-savcilar-nasil-secilir-atanir-denetlenir-secme-bazi-ulkeler%E2%80%A6.html">Bağlantı</a>)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Böyle mi yazmıştınız Akademia?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet Politea.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Doğru yazmışsınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Boykotçuya da bakınız, daha önce durmadan eleştirip boykot edeceğim diyordu, şimdi  neredeyse paketi savunur hale geldi!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Hayır ne alakası var. Ben, tartışmalardan sonuç çıkarıyorum ve bu anayasa ile ilgili çeşitli boykotçuların aklından geçen olumlu ve olumsuz savları birarada dillendiriyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong> Boykotçuda hiç olmazsa tahlil etme ve ötekiye de kulak verme eğilimi var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öteki siz olduktan sonra çok seversiniz siz o ötekiyi. Ama siz olmayan öteki ölsün, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne biçim konuşma bu!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Lütfen yine kişiselleştirmeyelim. Sonuç olarak ne diyorsunuz dostlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Evet. Sistem dışından müdahalelere son vermek, halkın temsilcilerine rüştünü teslim etmek için evet!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Hayır. Halkın sınırlı temsilcilerinin ve dolayısıyla yürütme organının aşırı-hızını kesmek adına Hayır! Yargı bağımsızlığı ve teminatı adına hayır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Boykot! Hatta boş oy! Çok uzak bir olasılık ama belki de Evet ama asla Hayır demem! Bir anayasa, halkın temsilcilerinin aşırılıklarından halkı sakınmak için vardır. Ama şunu da teslim ediyorum ki halkın, kendisini, temsilcilerinin olası aşırılıklarından  korumaya çalışmasından önce  kendini-&#8221;vasi&#8221;-sayanların aşırılıklarından koruması gereklidir. Vesayet rejiminin aşırılıklarından sakınmak gereklidir. Sınırlı da olsa demokratik temsilciye rüştünü ispat etme fırsatı vermek, statükoyu olduğu gibi korumaktan evladır belki de.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>İşte son maddeler:</p>
<h2 style="text-align: justify;">25) Geçici Tatbik Maddeleri</h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<h2 style="text-align: justify;">26) Kanunun Halkoyunda Madde Madde Değil Tümüyle Oylanması Ayrıca Öngörülüyor</h2>
<h1>BEŞİNCİ BÖLÜM: Peki Ya Sonrası? 1982 Anayasasına Mahkum mu Kalacağız?</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, şunu merak ediyorum. Halk bu değişikliklere &#8221;evet&#8221; derse sizce 1982 Anayasasına mahkum mu kalınır?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bilemiyorum ama bu konudaki irade sürdürülürse kapsamlı bir yeni anayasa paketi ile yepyeni bir anayasa yapılabilir. Ama zannımca o yeni anayasanın meşru olması için öncelikle ya seçim barajı kaldırılarak kurulacak bir yasama organı marifetiyle yapılmalı ya da halkın yepyeni anayasa yapmak üzere seçeceği bir &#8221;halkın kurucu meclisi&#8221; marifetiyle yapılmalıdır. Şimdiki referandum paketi geçerse bu tür soruları sormak için uygun bir zemin yaratılabilir belki ama geçmezse de bu konudaki tartışmalar sürdürülmelidir ve sürdürülecektir. Yepyeni ve demokratik bir anayasa ülkenin üzerinden büyük bir yükün kalkmasını sağlayabilir. Tabii yeni çatışmalar da doğurabilir. Sorun şu ki bu referandumla perde kapanmayacak, daha yeni açılacak. Yani ülkenizi bekleyen anayasal çalkantılı dönemin prelüdündesiniz daha. Dünya üzerinde çağlardan çağlara akarak yaptığım gözlemler bana bu öngörüyü yaptırıyor. Sonuç ne çıkarsa çıksın başlayacak yeni dönem, nasıl bir halk olduğunuzun, yazgısına sahip çıkan bir halk olup olmadığınızın ve son derece önemli sancıları atlatıp atlatamayacağınızın test edileceği uzun bir devri başlatacak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Bedii</strong> konuştunuz. Siz zaten hep diyorsunuz ki  1982 Anayasasına göre egemenlik yetkilerini kullanan anayasal organlar arasında kurucu  meseleler üzerinde bir çekişme çıkmışsa, bir anayasa krizi çıkmışsa ve anayasa bu  krizden nasıl çıkılacağını tam olarak öngörmemiş ise, anayasanın son  söz hakkını tanıdığı organın sözü geçer. Milletin, bununla bir derdi  varsa eğer; tutsun asli kurucu iktidar yetkilerini kullanan bir kurucu  meclis seçsin ve o meclis yepyeni bir anayasa yapsın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet. 1982  Anayasasından tamamen kurtulmanın yolu, ya gelecek seçimlerde seçilecek  meclisin kurucu meclis sıfatıyla toplanacağını öngörmek ya da halkın,  sırf anayasa yapmak üzere doğruda doğruya bir kurucu meclis seçebilmesi  imkanını yaratmak. Çünkü bakınız. Hani diyordum ya ülkenizde vesayet rejimi sıkıntısı var diye. Yani, seçilmiş organların üzerine çıkarak onların işlemlerine müdahale etmeye çalışan bir dizi &#8221;vasi&#8221;, aslında yanlış bir iş yapıyor. &#8221;Halk için halka rağmen&#8221; anlayışı ile halkın, temsilcilerini kendi kendine denetleyebilmesi yolunda reşit olduğunu kabul etmiyor bir anlamda. Yani anayasacılık, halkı, temsilcilerinden de sakınma işi ise, bunun önkoşulu öncelikle halkın, &#8221;vasi&#8221;lerinden kurtulmasıdır. Halka güvenmeyen, onun reşit olduğu kabul etmeyen bir düzende demokrasi anlayışı yerleşmemiştir. Ne yazık ki bu anlayış sadece &#8221;vesayet&#8221; kurumlarında değil, zaman zaman yasama organlarında yani temsilcilerde de bulunabiliyor. Halkın yönetime katılmak için, hele hele kurucu meselelerde söz sahibi olmak için daha çok çaba sarfetmesi gerekiyor.  Bildiğim kadarı ile bu ülkede halkın kapsamlı bir dönüşüm ve asli kurucu anayasa koyucu olarak sahneye son çıktığı zaman 1921 ve 1924&#8242;ler. O zamandan bu yana demokratik bir kurucu anayasa yapımı söz konusu olmamış.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tabii dünyada anayasa koyucu kurucu meclislerin örnekleri vardır, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Olmaz mı?  Bugün kurucu meclis kurumunu metni içinde düzenleyen anayasalar bile  var. Yani yasama, yürütme ve yargının yanında bir de salt yepyeni  anayasa yapmak üzere seçilebileceği öngörülen kurucu meclis müessesesi  var. Hatta hatta bazı anayasalarda, seçmenlerin mesela % 15’inin veya %  20’sinin doğrudan doğruya kurucu meclis girişimi yapmasına imkan veren  düzenlemeler var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nasıl işliyor bu girişim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Seçmenlerin  mesela % 15’inin imzası toplanarak, “yeni bir kurucu meclis seçerek yeni  bir anayasa yapalım mı yapmayalım mı” diye halkoylamasına önayak  olabilme hakkı tanınmış. Ama o sistemler, ileri demokratik ve doğrudan  başka araçlar da öngörmüşlerdir. Mesela seçmenlerin yeterince imza  toplaması durumunda bir milletvekilinin, aynı biçimde “geri  çağrılması”na önayak olmak üzere de girişim imkanı kabul edilmiştir.  Yani, halka dört yılda, beş yılda bir seçeceğini seçmesi sonra da geri  çekilmesi telkinlerinin ötesinde, meclisinin inayetini beklemek zorunda  olmadan doğrudan girişim imkanı tanınmıştır. T</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Politea.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Efendim Akademia.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Dikkat ettim de bazen millet diyoruz, bazen halk. Neden böyle yapıyor olabiliriz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Sorunun can  alıcı önemli bir boyutu da bu işte. Hani Anayasalar gelecek kuşakları  haddinden fazla bağlayamasın ama yasama organları için de hem adil hem  ölçülü bir sınır oluşturabilsinler diye ima etmiştin ya.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>İşte halkın  kurucu meclisi diye anlattığım uygulamalar, bu yolda gelecek kuşakları  artık serbest bırakmanın gerektiği dönüşüm süreçlerinde, milletin, halka  dönüşmesinin de aracıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Milli  egemenliğin klasik anlayışına göre, milli egemenlikle temsili rejim  arasında bir ilişki bulunur. Egemenliğin, belli bir zamanda belli bir  ülkede yaşayan insanların toplamı anlamındaki ‘halk’ kavramından farklı  olarak, geçmişi ve geleceği de içine alan bir millet ‘tüzel kişiliği’ne  ait olduğu kabul edilecek olursa; milletin, bu egemenliğini, doğrudan  doğruya kullanamayacağı ancak seçilmiş organları aracılığıyla  kullanabileceği düşünülebilir. Bu durum, doğrudan doğruya veya yarı  doğrudan doğruya demokrasiden farklı olarak, temsili rejimi zorunlu  kılar görünmektedir. Fakat çağcıl demokratik gelişmeler sonucunda,  millet ve halk kavramları arasındaki ayrım önemini yitirmiştir. Milli  egemenlik ile temsili rejim arasındaki ilişki de zayıflamıştır. Milli  egemenlik ilkesini kabul eden bir çok  demokraside, halkoylaması gibi  yarı doğrudan doğruya demokrasi araçları da kullanılmaya başlamıştır…  Hele hele kurucu meclis uygulamaları; statik, soyut ve tarihsel bir  millet kavramından ziyade değişken ve yaşayan halk kavramını tercih  ederek bir anayasanın gelecek kuşakları, haddinden fazla süre  bağlamasının önünü alır. Bu bir anlamda <em>yaşayan anayasa</em>” düşüncesinin hayata geçirilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>O zaman  diyorsun ki yani, özellikle anayasa değişikliği açısından; güncel,  yaşayan ve şekli bir toplumsal beraberliği anlatan halk kavramı ile daha  tarihsel, statik ve maddi bir beraberliği anlatan millet kavramları  arasında halk lehine yapılmış seçim, doğrudan veya yarı doğrudan  demokratik araçların da ihmal edilmemesini sağlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet Akademia,  dönüşüm dönemlerinde, anayasal dönüşüm gereksinimi kendisini son derece  ciddi olarak hissettirdiğinde tarihsel millet bize şunu veya bunu dikte  etti demeden; yaşayan halkın, millet olarak beraber yaşamaklığını yeni  uzlaşılarla ve nikah tazelercesine tescil etmesi lazım. Sen bunu lafı  dolandırmadan anlatırsın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Akademinin  işinin tersi olduğu sanılır oysa… Yani diyorsun ki halkın kurucu  meclisi, dönüşüm dönemlerinde yeni bir toplumsal sözleşme yapılabilmesi  için barışçı bir fırsattır. Seçim siyasetine özgülenmiş ve ne kadar  soyut yasamasal kalırsa kalsın yine de günlük meselelerle meşgul olan  parlamentolar buna müsait olmayabilir. Herşeyden önce, anayasal dönüşümü  gerçekleştirebilecek ölçüde meşru çoğunluklarla işlemiyor olabilirler.  Oysa kurucu meclis, sırf anayasa yapacak, sonra da dağılacak  temsilcilerden oluşurlar. Bunların, bir sonraki seçimleri kazanma veya  kaybetme kaygıları yoktur ve kafalarındaki anayasal sorularla gelirler  kurucu meclislerine.  Ve en önemlisi; ülkede kadın, erkek; solcu, sağcı;  Kürt, Türk; Alevi, Sünni; eşcinsel heteroseksüel, vejeteryen etobur;  sivil, bürokrat ve benzeri her türlü kesimin yurttaş temsilcilerinden  oluşur. Sonuçta ortaya koyan yeni anayasa metni, belki şüphesiz yine  memlekette egemen siyasal çoğunluğun eğilimlerini yansıtacaktır ama asla  muhalefeti gözetmeme, uzlaşmama yanılgısına düşmeyecektir. Muhalefet de  asla uzlaşmadan kaçınır bir görüntü sergileyemeyecektir çünkü onları  seçen halk, onlardan “yepyeni bir anayasa” beklemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Şimdi lafı biraz uzattın ama evet öyle.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Peki kurucu meclis, anayasanın içeriğini belirlemek bakımından sınırsız yetkilerle mi donatılacak?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Temel  ve özgürlüklerle demokratik yönetim usulü, tek sınırlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Peki bir sonraki anayasal reform hangi konularla ilgili olmalı sizce?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Benim tahminim, sizin daha önce yazdığınız bir yazıdan hareket ediyor izninizle. Bundan bir yıldan fazla bir süre önce yazdığınız bir yazınızda şöyle demişsiniz (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/iki-anayasanin-hikayesi-ozbudun-anayasa-taslagi-ve-ispanya-ornegi-i.html">Bağlantı</a>):</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetin çalkantılı anayasal  tarihini  göz önünde bulunduran ciddi bir anayasal reform, siyasal  ayrılıkların ideal-kavramsal-hareket noktaları olan bazı temel motifler  üzerinde pek ince bir iş çıkarmalı ve temel motiflerin birbirleri ile  ilişkilerini  -halkın çeşitli kesimleri arasında varolan ayrılıkları  keskinleştirici bir biçimde değil, birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir  yöntemle örmelidir. Şüphesiz birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek, bir  zümrenin başka bir zümre üzerinde gayrimeşru hakimiyeti pahasına  birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek değildir. Birlikte yaşanacak ise  mutlaka demokratik ve özgürlükçü olarak birlikte yaşanacaktır. <strong>[Peki gerçek bir] Demokratik Açılımın Ana Tartışma Motifleri veya İdeal Kavramlar[ı Nedir?]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demokratik açılımın ideal kavramsal  tartışma noktaları, yani ince iş gerektiren dört ana motif şunlardır ve  bu motiflere nasıl yaklaşılacağı konusunda da, doğallıkla dört tane  ciddi soru kümesi bulunmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Üniter Devlet İlkesi (Nasıl bir  üniter devlet? Nasıl bir millet tanımı? Ayrıca devletin ‘ülke’, ‘insan  topluluğu’ ve ‘bir siyasal ve hukuksal teşkilât’ unsurları arasındaki  etkileşim nasıl kurgulanmalı?)</p>
<p style="text-align: justify;">2) Demokrasi İlkesi (Ne tür bir  demokrasi? Demokrasinin uygulama alanı bulacağı siyasal birim (”polity”)  meselesi nasıl çözülmeli? Ülkesel düzeyde demokrasi ile yerel ya da  bölgesel demokrasinin isterleri nasıl bağdaştırılmalı?)</p>
<p style="text-align: justify;">3) Anayasallık ve Bununla Bağlantılı  Olan Hukukun Üstünlüğü İlkesi (Hukukun, demokratik çoğunluğun önünü  tıkaması, demokratik çoğunlukların da  anayasal hukuksal istikrarı  sarsması tehlikesinin önü nasıl alınmalı?)</p>
<p style="text-align: justify;">4) Temel Haklara, Azınlık Haklarına ve  Kültürel Haklara Saygı İlkesi (Temel hakların, demokratik çoğunluklar  karşısındaki güvencesi nasıl sağlanmalı? Yargı erkinin bağımsız olması  ama sorumsuz olmaması nasıl sağlanmalı? Ve kültürel haklara saygı ile  üniter devleti ilkesini nasıl bağdaştırmalı?)</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sayılan motiflerin, her durumda  birbirlerini ‘içeriye buyur’ ettikleri düşünülemeyeceği gibi, mutlaka  çatışmaları da gerekmez. Bunları birbirleriyle çatıştırmak da  uzlaştırmak da siyasetin elindedir. Anayasa siyaseti yapanların, günlük  ve güncel meselelerin ötesine geçmeleri gerektiği açıktır. Anayasa  siyasetinin; milletin tanımını, milletin devlet olarak  teşkilatlanmasını, demokrasinin kurumsal ve bireysel  anlamını, milleti  oluşturan bireylerin veya farklı kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini  ilgilendiren son derece önemli ve uzun vadeli sonuçlar doğuran bir  etkinlik olduğu kavranmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki Ya Ekonomik Haklar?</p>
<p style="text-align: justify;">Sürekli tartışılan siyasal hak ve  özgürlükler ile temel hak ve özgürlükler ya da kültürel haklar konusu  şimdilik bir yana, yeni demokrat Türk anayasasından; salt seçme ve  seçilmenin biçimsel koşullarında eşitlik değil, maddi koşullarında da  eşitlik, yani doğru dürüst bir ekonomik hak ve özgürlükler rejimi  kurması da  beklenmelidir. Herkes laiklik, Kürt sorunu vb. yüksek  meseleleri konuşmakta çok haklıdır. Ama nedense daha az konuşulan başka  bir mesele de var: 1982 Anayasası, bırakınız  etsinler eylesinler  düzenine çerçeve olmak için de çıkarılmıştı. Aslında milletin salt  siyasal hak ve özgürlüklerini ya da temel hak ve özgürlüklerini değil,  en başta ekonomik hak ve özgürlüklerini, çalışma düzenini de cendereye  sokmak ve bu yolla Türkiye’de otoriter-siyasal ama liberal-ekonomik bir  düzeni yerleştirmek ve bu yolla güya bireysel teşebbüsü güçlendirip  ekonomiyi büyütmek, dışa açmak, ekonomik girişimciye rekabet gücü  sağlamak için de çıkarılmıştı. Ekonomist değilim ama geçen yirmiyedi  sene içinde yeterince bırakınız etsinlerci ekonomi politikalarının  uygulanmış olmasına karşın Türkiye’de gene de bir girişim  kapasitesizliğinin ve  ekonomik aczin, sıkışmanın bulunduğunu,  Türkiye’nin en bürokratik devletler sıralamasında neredeyse ilk ona  girdiğini, sırtını ithale veya ithal ikamesine dayamacılığın ve  araştırma-geliştirme çalışmalarının güdüklüğünün ayyuka çıktığını  biliyorum. Yapılan büyük çaplı teknoloji transferlerinin, içeride sadece  tüketmeyi kamçıladığını ama transfer edilen teknolojiyi  dağıtıp   kurcalayarak öğrendikten sonra üstünde yaratıcı değişiklikler  yapılmasını kamçılamadığını da biliyorum. Öte yandan ithal eden veya  lisans altında  üreten veya joint venture ile yabancı ile işbirliği  yapan yerli  girişimci; teknolojik bilgi kazanımını yeterince  sağlayamamıştır. Bir yanda siyasal olarak sıkışmış genç Türk, öte yanda  ekonomik girişim olanaksızlıkları bakımından da sıkışmıştır. Yurtdışına  göçmeyen yetenekli gençlerin çoğu, girişimci ve buluşçuluk yerine büyük  holdinglerde veya daha da iyisi devlet büroksasinde bir yere gelmeyi  seçmektedir. Küçük ve orta ölçekli işletme kredi olanakları ve yatırım  finansmanı enstrümanları hala son derece sınırlıdır.  Büyük holdinglerin  hastane, okul, kreş yaptırması soylu bir çabadır da, bunların çoğu  (belki de kendi ithal ürünlerine rakip olacak yenilik ve buluşlar  olmasın diye) araştırma ve geliştirmeyi desteklememektedir. Eğitim,  yaratıcılığı değil, eyyamcılığı kamçılamaktadır.  Üniversite ile sanayi  işbirliği pek azdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünün, dünyanın hangi demokratik  düzeninde ordu, Türkiye’deki  kadar teknoloji ithali ve/veya  üretilmesine ihtiyaç duymuştur da bir gün bir gün ordunun içinde  gerçekleştirilmiş bir yeni buluş, geniş toplumsal kesimlere sızmamıştır?  Bu anormal bir durumdur. İsrail, ordusunun teknoloji transferlerini,  sivil girişimci sermayeye çevirebilmiştir; Hindistan teknolojiyi ithal  ettikten sonra içini kurcalayıp yeniden üretebilmiştir de neden Türkiye  bunu yapmamakta ısrar etmiştir? Yapmamış mıdır? Yapamamış mıdır? Ve her  iki olasılık için neden?</p>
<p style="text-align: justify;">Uzatmayacağım, bunun olası nedenlerini  Arnold Reisman Ph.D., PE. “Why has Turkey spawned so few high-tech  startup firms? Or, why is Turkey so dependent on technologic innovations  created outside its borders?” adlı makalesinde çarpıcı biçime  açıklamış. Internette arayıp bulmak kolay.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yanda işçiler, memurlar, köylüler  vb. çalışan kesimler açısından sosyal adalet meselesi sürmektedir.  Bırakınız etsinler eylesinler yolunda yapılan anayasanın yürürlüğe  girmesinden bu yana neredeyse otuz yıl olmuştur ama nedense yeterince  edilmemiş, eylenilmemiş gibi ekonomik hak ve özgürlükler, çalışma  güvencesi, sosyal adalet daraldıkça daralmaya devam etmektedir (Ben buna  <strong>Tuzla sorunu </strong>adını takmakta sakınca görmüyorum). Bunun  şu ya da bu siyasal iktidarla ilgili bir mesele olmadığını düşünüyorum.  Bu, Türkiye’deki hantal ekonomik yapılanmadan, devletten  geçinmecilikten ve devletin de bir zümreyi  “nedense” (!) kendi  üstünden geçindirmekte ısrar etmesinden kaynaklanmıştır ve demokratik  açılımın en önemli meselelerinden biri de bu yapılanmadan kurtulmak  olmalıdır. Burada neden siyasal iktidarlar demedim de devlet dedim?  Cumhuriyetin demokrasi tecrübesinin başından beri her gelen giden aynı  şekilde davranıyor ise artık mesele siyasal iktidar değil, devlet  meselesi olmuştur da ondan.</p>
<p style="text-align: justify;">
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Akademia, haklıydınız bence. Bir ekonomik sistem tercihi olarak &#8221;bırakınız yapsınlar&#8221;a diyeceğimiz belki de sınırlı ama &#8221;bırakınız yanlış yapsınlar&#8221; diye bir anlayış olmamalı. Yukarıda saydığınız dört temel motif üzerine iyi iş çıkarma gereği hala baki bir soru olarak kalacak ve bu referandumdan sonra daha da güncel olacak.<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Bu referandumdan sonra 1982 Anayasasının toptan değiştirilebileceğine olan inancımızı korumalıyız şu halde.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Evet! </strong>O inancı korumak gerek. Ama süreç, çok sancılı olacak gibime geliyor. <span> </span><span>Bir  noktayı açıklığa kavuşturalım: Daha sonra cici mi cici bir yeni anayasa  yapılacak diye hayallere kapılanlara: Şili&#8217;de 11 Eylül 1980 tarihli  plebisitle kabul edilen, diktatör Pinochet Anayasası, 1989, 1991, 1994,  1997, 1999, 2000, 2001, 2003 ve 200<span>&#8230;</span><span>5,  2007, 2008 ve 2009 yıllarında değişiklikler görmüş olarak hala  yürürlüktedir. 1982 Anayasasının güçlü cumhurbaşkanı modeli ve anayasayı  değiştirme usulü (ülkenizdeki 175. madde)  &#8216;dost ve kardeş&#8217; Pinochet  sisteminden alınmadır.  Türkiye&#8217;de 1982 Anayasasının tümden  değiştirilmesi için kanımca çok iyimser tahminle en az iki, orta iyimser  tahminle beş, kötümser tahminle on yıl vardır ve o süreci başlatacak  olanlar da büyük bir ihtimalle Türkiyeli Kürtler olacaktır (Anayasa Kehanetleri 1 diyeyim buna).-)) </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span><span><strong>Akademia: </strong>Geçici 15. maddenin kaldırılması, suçun izlerini silmektir, suçun peşine  düşmek değil mi diyorsunuz?</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span><span><strong>Politea: Yoo, öyle kesin yargılardan kaçınmalıyız. Çağlardan çağlara akıyorum, bir coğrafyadan diğerine akıyorum ve halkın, demokrasiye ve temel haklara dayanan bir anayasa yapması işinin hala ne kadar da çetrefilli olduğunu görüyorum. Belki de bunun nedeni, birarada millet çatısı altında yaşayan halkın &#8216;millet&#8217;lik niteliğini seçimle kazanmamış olmaları.-)) Ne dersiniz?</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span><span><strong>Akademia: Ha, ha. Çok şakacısınız. Evet. Millet, seçiyor ama &#8217;seçilmiyor&#8217; tabii&#8230;</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><span><span><strong>-Bitti-<br />
</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span>Sitedeki yazılardan Fikir ve Sanat  Eserleri Kanunu’na uygun olarak kısa alıntılar yapılabilir. Herhangi  bir yazıdan alıntı yapmak için, boşluklar ilgili yazı başlığı ve  yazarının adı ile doldurularak, alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare  eklenmelidir: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>“…….” başlıklı  yazının tüm hakları yazarı “….” ya aittir ve yazı, yazarı tarafından  Edebiyat ve Hukuk Sitesi (http://www.edebiyatvehukuk.org) kütüphanesinde  yayınlanmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-boykotcu-ve-onlari-karsilastiran-mantik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Referandum Yolunda Tartışmalar: Yargıçlar ve Savcılar  Nasıl Seçilir, Atanır, Denetlenir?  Seçme Bazı Ülkeler…</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-yargiclar-ve-savcilar-nasil-secilir-atanir-denetlenir-secme-bazi-ulkeler%e2%80%a6.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-yargiclar-ve-savcilar-nasil-secilir-atanir-denetlenir-secme-bazi-ulkeler%e2%80%a6.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Aug 2010 15:24:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukçu Yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da HSYK]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Avrupa ve hakim ve savcı]]></category>
		<category><![CDATA[denetlenir; atanır]]></category>
		<category><![CDATA[hakim ve savcıların özlük işleri ve Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[hakimler nasıl seçilir]]></category>
		<category><![CDATA[Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[HSYK ve Avrupa normları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1347</guid>
		<description><![CDATA[Giriş

Türkiye yeni ve oldukça önemli bir anayasa referandumuna yaklaşırken tartışılan en önemli konulardan biri, özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kompozisyonunda yapılan anayasa değişiklikleri. Bu hususta dış dünyaya, özellikle Avrupa’ya bakmayı pek çok kimse tercih ediyor ve &#8221;ileri&#8221; dünya adını verdikleri dünyalardaki uygulamalar, hem anayasa değişikliğine evet diyenler hem de hayır diyenler tarafından refereans gösteriliyor; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/images.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1348" title="yargıç" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/images.jpg" alt="yargıç" width="205" height="246" /></a>Giriş</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türkiye yeni ve oldukça önemli bir anayasa referandumuna yaklaşırken tartışılan en önemli konulardan biri, özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kompozisyonunda yapılan anayasa değişiklikleri. Bu hususta dış dünyaya, özellikle Avrupa’ya bakmayı pek çok kimse tercih ediyor ve &#8221;ileri&#8221; dünya adını verdikleri dünyalardaki uygulamalar, hem anayasa değişikliğine evet diyenler hem de hayır diyenler tarafından refereans gösteriliyor; gösteriliyor da düzenlemelerin nasıl olduğuna ilişkin olarak kafalar biraz karışık. Biz de konu üzerinde zihinleri biraz açmak için vakit buldukça çeşitli ülkelerde yargıç nasıl seçildiği, atandığı ve denetlendiği ile ‘’Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’’ na benzer kuruluşları tanıtmak istiyoruz. Önce kısaca ve genel olarak Amerika daha sonra da daha ayrıntılı olarak Fransa ile başlayalım.</p>
<h1><strong><span style="text-decoration: underline;">ABD</span></strong></h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">ABD’nde yargıç ve savcıların seçimleri, eyaletler ve federal düzleme göre değişir. Amerikan Anayasasının III. Maddesinde sözü edilen yüksek yargıçlar, Amerikan başkanı tarafından ‘’hayat boyu’’ görev almak üzere Senato’nun tavsiyesi ile seçilir ve başkanın seçimi yine Senato tarafından onaylanmak zorundadır.  Eyaletler açısından ise, çok çeşitli seçim prosedürleri bulunur. Bazılarında eyalet valisinin yaptığı atamayı eyalet meclisleri onaylamak durumundadırlar, bazılarında yargıçlar partizan olmayan yani partilerin aday göstermediği ‘genel seçimler’ ile niteliklerine göre önerilen adaylar arasından seçilirler. Bazı eyaletlerde ise seçimler partizandır. Eyalet Başsavcılarının genellikle seçimle göreve geldiğini ise filmlerden de biliyoruz. ABD’nde de Adalet Bakanlığı vardır (Department of Justice) ve Adalet Bakanı (Attorney General) Başkan tarafından atanır. Ancak, mahkemelerin organizasyonu vb. konularda Türkiye’deki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na benzer bir organ olarak Yargı Konferansı (Judicial Conference)n gösterebiliriz. Bunun başkanı, ABD Başkanı tarafından atanıp Senato’nun onayı ile göreve gelen ABD Yüksek Yargıcıdır (Chief Justice of United States). Bilindiği gibi bu yargıç, aynı zamanda Anayasa mahkemesi görevi de yapan Yüksek Mahkeme’nin başkanıdır. Yargı Konferansı’nın üyeleri yargı çevrelerinin başyargıçlarından (chief judge), Uluslararası Ticaret Mahkemesi başkanından   ve her bölge yargı çevresinden (regional judicial circuit) gelen bir bölge yargıcından oluşur. Bölge yargıcı (district judge) statüsündeki temsilciler, kendi meslektaşları tarafından seçilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD’nde yargıç olmak, öncelikle avukat veya savcı olmayı gerektirir. Belirli bir avukatlık veya savcılık görevinden sonra alt derece yargıcı olmak isteyen adaylar kah, bir politikacı gibi seçim kampanyası yürüterek seçilirler kah atanmak için başvururlar. Seöimle gelmek yüksek bir finansmanı ve kamuoyu popülaritesini gerektirir. Atanmak için başvuranlar, genellikle siyasal partilerle ilişkili olan ve belirli bir avukatlık deneyimi olan hukukçulardır. Başvurular genellikle eyalet yönetiminin ilgili dairelerine yapılır ve atamaları eyalet valileri yapar. Eskiden siyasal parti bağı, ilk derece yargıçlarının atanmasında çok önemli idi ancak bu etkinin gitgide azaldığından söz edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">ABD’nde kıdem ve yaş, bir yargıcın mahkeme başkanı olmasında veya yüksek yargıç seçilmesinde son derece önemli niteliklerdir. Yargıçların düzeyi ve kademesi yükseldikçe partizan etkilerden uzak kalacakları düşünülür. Bununla birlikte örneğin Yüksek Mahkeme (Anayasa Mahkemesi) atamalarında Başkan’ın tercihinin önemi büyüktür. Başkanlar, bu tercihlerini hem hukuk ‘kariyer’inde öğrenim hayatından başlayarak mesleki ilerlemesinin her aşamasında üstün bir nitelik ve seçkinlik gösteren hem de kendi siyasetlerine uygun yargıçlar arasından oluşturmaya dikkat ederler.  O nedenle örneğin ABD Yüksek Mahkemesi üyelerinin ülkenin en iyi hukuk fakültelerinden birincilikle mezun ve mesleki ilerlemelerini kusursuz gerçekleştiren yargıçlar olması sıklıkla rastlanılan bir durumdur. Ancak siyasal ve ideolojik görüşler de çok önemlidir ve özellikle Başkan tarafından atanan Yüksek Mahkeme üyesinin Senato onayı sürecinde bunlar kamuoyunda açık açık tartışılır. Örneğin bir yüksek yargıcın, evinde sigortasız hizmetli çalıştırmış olması dahi mahkemeye üye seçilememesi için yetecek bir nedendir.</p>
<h1><span style="text-decoration: underline;"><strong>Fransa</strong></span></h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Fransa’da yargıç adayları, başlangıçta Ecole National de la Magistrature (ENM), Ulusal Yargı Okulu adlı akademi tarafından seçilir ve orada uzun süre (üç yıla kadar) eğitilirler. Üç ayrı grup adayın (27 yaşın altındakiler, 27 yaşın üstünde olmakla birlikte belirli süre devlet memuriyeti yapmış olanlar ve sekiz yıldan fazla bir süredir hukuk mesleğini aktif olarak yapmakta olanlar) girebileceği üç çeşit sınav vardır ve ayrıca doktoralılar vb. nitelikleri taşıyanlar da sonradan yargıç adayı olabilir. Aday adaylarını bir komisyon seçer. Sınav yazılı ve sözlü aşamalardan oluşur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sınav komisyonu, yargıçlar, üniversite profesörleri, Danıştay üyeleri vb. üyelerden oluşur. Bu komisyon, sınavlar, adaylar ve seçilen adaylar hakkında yıllık istatistik de yayınlar. Bu istatistiklerde kimlerin, hangi niteliklerle nerlerden mezun olarak seçildikleri açık açık kamuoyu ile paylaşılır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ayrıca yargı hizmetlerinin ifasında dışarıdan (devlet memurları, üniversiteler vb.) da yan hizmet alınması mümkündür. Ancak Anayasa Konseyi’nin kararlarına göre bunların oranı, genel yargıç oranına göre sınırlı ve belirli olmak zorundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">ENM’nin başkanı hükümet tarafından atanır ve her zaman bir yargı organı üyesidir. ENM’nin diğer üyeleri de genellikle yargıçlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Fransa’da yargıçlar, giriş düzeyindekiler, birinci sınıf yargıçlar ve yüksek yargıçlar olarak üç kariyer kategorisinde sınıflanır. Bunların atanması Cumhurbaşkanı, Yürütme Organı ve CSM (Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi) marifeti ile gerçekleşir.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Fransa&#8217;da Cumhurbaşkanı, Fransız HSYK&#8217;sının Başkanıdır, Adalet Bakanı da Başkan Yardımcısıdır&#8230;</h2>
<p style="text-align: justify;">Fransa’da, Fransız Anayasasına göre yargı bağımsızlığın ‘garantör’ü olarak nitelenen Cumhurbaşkanı, Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin başkanıdır ve konseyin üyelerinden birini de seçer. Adalet Bakanı, adalet hizmetlerinin bütçesinden ve teşkilatından sorumludur. Ayrıca Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin başkan yardımcısıdır. Adalet Bakanı, bu Yüksek Kurul’a bazı ilk derece yargıçlarının atanması konusunda teklif sunabilir. Ayrıca Yargıtay /Kassation) Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve diğer yüksek yargı organlarının savcılarının atanması işlemleri, yürütme tarafından (Adalet Bakanı’nın teklifi üzerine Cumhurbaşkanının, Bakanlar Kurulu ile toplanması marifeti ile) gerçekleştirilir. Bu atamada Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin görüşüne başvurulmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">16 üyeli Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin <span style="text-decoration: underline;">dördü</span> hukukçu değildir, konsey üyeleri, eş-düzeyli meslektaşları tarafından iki ayrı seçim çevresi düzeni ve dört aşamalı olarak seçilirler. Üyelerin <span style="text-decoration: underline;">üçü</span> Cumhurbaşkanı; Millet  Meclisi Başkanı ve Senato Başkanı  tarafından atanır, <span style="text-decoration: underline;">dördüncüsü</span> Danıştay’ın hizmette ileri gelen kıdemli bir üyesidir ve meslektaşları tarafından seçilmiştir. <span style="text-decoration: underline;">Diğer üçü</span>,  hukuk profesörleri, Sayıştay eski üyeleri ve kıdemli kamu görevlileri arasından seçilir. Hukukçu olmayan üyelerin oranının, %40’a yaklaşabildiği ifade edilmiştir. Yargı Yüksek Konseyi iki daireli olarak çalışır, bir daire yargıçlar, diğer daire savcılar konusunda yetkilidir  ve her dairede altı yargı organı üyesi ile 4 meslekten olmayan üye bulunur.  Üyelerin görev süresi dört yıldır.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Halihazırdaki Fransa Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin kompozisyonuna bir bakalım:</h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Başkan </em></strong><strong>: </strong>Nicolas SARKOZY, Cumhurbaşkanı</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Başkan Yardımcısı </em></strong><strong>: </strong>Mrs Rachida DATI, Adalet Bakanı</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Sekreter</em></strong><strong> :</strong> Catherine PAUTRAT,  yargıç  (magistrat) : idari sekreter</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>İdari Sekreter Yardımcısı</em></strong> : Josiane BAZELAIRE, yargıç (magistrat)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Her iki dairede görev alanlar</em> :</strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Francis BRUN-BUISSON (1947      doğumlu), Sayıştay Kıdemli Tetkik Hakimi, Cumhurbaşkanı tarafından atanmış</li>
<li>Jean-Claude BECANE (1938      doğumlu), Senato Onursal Sekreteri, Senato tarafından atanmış</li>
<li>Dominique CHAGNOLLAUD      (1988’de doktorasını bitirmiş kıdemli hukuk ve siyaset bilimi profesörü ve      yüksek yargıç), Üniversite Profesörü , Millet Meclisi tarafından atanmış</li>
<li>Dominique LATOURNERIE      (Danıştay’da Görevine 1975 yılında başlamış), Danıştay Onursal Tetkik      Hakimi Danıştay tarafından atanmış</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Yargıçlar Hakkında Yetkili Dairenin Seçilmiş Üyeleri</em>: </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Jean-François WEBER (1942      doğumlu), Yargıtay Daire Başkanı</li>
<li>Hervé GRANGE (1947 doğumlu),      Pau İstinaf Mahkemesi Başkanı</li>
<li>Michel LE POGAM (1965      doğumlu, doktoralı), Sables d&#8217;Olonne Asliye Mahkemesi Başkanı</li>
<li>Mr Luc BARBIER (1964      doğumlu), Paris Asliye Mahkemesi Üyesi</li>
<li>Gracieuse LACOSTE (1953      doğumlu), Pau İstinaf Mahkemesi Üyesi</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Yargıçlar Hakkında Yetkili Dairede Görev Alan Tek Savcı</em>: </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Xavier CHAVIGNÉ (1955 doğumlu),      Bordeux İstinaf Mahkemesi Başsavcı Vekili</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Savcılar Hakkında Yetkili Dairenin Seçilmiş Üyeleri </em>: </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Jean-Michel BRUNTZ (1946      doğumlu) , Yargıtay Üyesi</li>
<li>Jean-Claude VUILLEMIN (1940      doğumlu), Başsavcı</li>
<li>Jean-Pierre DRENO (1953      doğumlu), Perpignan Asliye Mahkemesi Nezdinde Savcı</li>
<li>Yves GAMBERT (1958 doğumlu),      Nantes Asliye Mahkemesi Nezdinde Savcı Yardımcısı</li>
<li>Denis CHAUSSERIE-LAPRÉE      (1960 doğumlu), Bordeaux Asliye Mahkemesi nezdinde Başsavcı Yardımcısı</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Savcılar Hakkında Yetkili Dairede Görev Alan Tek Yargıç</em>: </strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Marie-Jane ODY (1954      doğumlu), Caen İstinaf Mahkemesi Tetkik Hakimi</li>
</ul>
<h2 style="text-align: justify;">Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi’nin Görevleri:</h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Alt derece mahkemelerinin başkanlarının ve istinaf mahkemeleri üyelerinin ve ayrıca Yargıtay’ın (Cour de Cassation) yargıçlarının atanması için yürütmeye teklifte bulunmak bu konseyin görevleri arasındadır. En önemli görevler (özellikle yüksek yargı görevleri) açısından Adalet Bakanı, Yargı Yüksek Konseyi’ne aday göstermez. Konsey, başvuranlar arasından seçimi kendisi yapar. Diğer tüm yargıçlar, Adalet Bakanı’nın teklifi ile ve Yüksek Konsey’in veto yetkili onayı ile atanır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Savcılar ise (yukarıda bahsedilenler hariç) tamamen Adalet Bakanı’nın teklifi üzerine atanır. Yüksek Konsey, teklif konusunda görüşlerini bildirir. Olumsuz görüş bağlayıcı değildir ancak Adalet Bakanı, genellikle Konsey’in görüşlerini benimser.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yüksek Konsey, disiplin kurulu olarak da görev yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yüksek Konsey’in yukarıda sözü edilen mesleğe giriş sınavları ile ilgili olarak bir görev ve yetkisi yoktur. O sınavlar, bahsettiğimiz gibi, Akademi (Adalet Akademisi) tarafından düzenlenip yürütülür.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Hem ABD&#8217;nde Hem de Fransa&#8217;da Yüksek Yargıçların Seçiminde Başkan/Cumhurbaşkanı Etkili, Yasama Meclislerinin de Rolü Bulunuyor</h2>
<p style="text-align: justify;">Görülüyor ki hem ABD’nde hem de Fransa’da yargıç ve savcıların seçilip atanmasında yürütmenin ve yasamanın etkileri vardır. Fransa’da Türkiye’dekine benzer bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu vardır ve bu kurulun başkanı genel siyasal seçimlerle gelen Fransa Cumhurbaşkanıdır. Yardımcısı da Adalet Bakanıdır. Bununla birlikte görev düzeyi yükseldikçe, yani yüksek yargıya yaklaşıldıkça, yargının partizan etkilerden arındırılmasına çalışılmaktadır. Aslına bakılırsa yargıçların da belirli siyasal partilerin program ve ilkelerine yakın olmaları doğaldır. Yargıç Tanrı değildir, o da insandır ve insan da siyasal bir hayvandır. Önemli olan, onların davaları görürken ve bu tür yüksek yargı konseylerinde görevlerini ifa ederken siyasal etkilerden uzak ve üstün mesleki bilgi ve araştırmaya dayalı olarak çalışabilme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır. Ayrıca, belirli bir siyasi görüşü olan veya bu görüş ‘adına’ belirli etkinliklerde bulunan kimselerin, siyasi görüşlerini belli etmeyen ya da bu konuda hiçbir etkinlik göstermemiş kimselerden daha taraflı olacağı ya da bağımsız davranmayacağı da sosyoloji biliminin araçları ile kanıtlanmış değildir. Her iki kesimden de partizan kararlar çıkabilir. Yüksek yargı söz konusu olduğunda tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanması açısından önemli olan ‘yaştaş ve baştaşlarından üstün olduğu kanıtlanmış bir çaplı mesleki nitelik; hayat koşusunda (curriculum vitae) pürüzsüz veya pek az pürüzlü bir ahlaki bütünlük, kimseye müdanası olmama ve siyasal iktidarlardan beklentisi olmama anlamında yaşça kıdem ve çeşitli siyasal güçler arasında belirli bir uzlaşma ile göreve gelmiş olmak gibi görünmektedir. Tartışalım. Aksi her zaman iddia edilebilir.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Seçilmişler mi Atanmışlar mı?</h2>
<p style="text-align: justify;">Ancak seçilmişlikle korporatist atanmışlık arasındaki en büyük fark, belki de, seçilmişlerin nitelik ve ahlaki seciyesinin seçim ‘kampanyası’ sırasında kamuoyunun bilgi ve dikkatine sunulabilmesi ve açık açık tartışılabilmesine karşın korporatist atanmışlığın, kapalı kapılar altında belirli bir kesimin, pek de tartışılamayan tercihleri ile gerçekleşmesidir. Aslında demokrasiyi demokrasi yapan ve olası seçim yöntemleri içinde tercih edilebilir kılan seçilmişlerin, seçilmemişlerden her zaman daha üstün, daha bağımsız ve tarafsız olduğunun kabulü değil; seçilmişlerin, pazara çıkarılması gereken bir iplikleri  var ise, bunların seçim öncesi pazara çıkarılması imkanının sağlanmış olmasıdır.</p>
<h1 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>İtalya</strong></span></h1>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İtalya’da da anayasal bir kurum olarak düzenlenen (İtalya Anayasası&#8217;nın 104. Maddesi) The Consiglio Superiore della Magistratura (Yargıçlık ve Savcılık Yüksek Konseyi) 27 üyeden oluşmaktadır. İtalya’da da Cumhurbaşkanı, bu kurulun üyesi ve başkanıdır. Kurulun kompoziyonu şöyledir: Cumhurbaşkanı, İtalyan Yargıtay’ının Birinci Başkanı; Yargıtay Genel Savcısı; parlamento tarafından her iki meclisin birleşik oturumunda,  üniversite profesörleri ve meslekte 15 yılını tamamlamış avukatlar arasından seçilen ve atanan 8 üye, hakimler ve savcılar tarafından seçilen 16 üye. Kurul, ayrıca yasa ile düzenlenmiş ve seçim usullerinin ayrıntıları yasal olarak düzenlenmiştir (195/58 sayılı kanun)</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun seçimle gelen üyelerinden parlamento tarafından seçilecek olanlar gizli oy ve 3/5 oranındaki nitelikli çoğunlukla seçilirler. Ancak bu nitelikli çoğunluğa ilk oylamada ulaşılamazsa, ikinci oylamada meclislerin üye sayısının beşte üçünün oylamaya katılması koşuluyla basit çoğunluk oyu yeterli olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hakimler ve savcıların seçimiyle gelen 16 üye ise şu şekilde seçilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ülke sathında görev yapan tüm yargıç ve savcıların oluşturduğu seçim çevresinden, Yargıtay düzeyinde görev yapan 2 hakimin ya da savcının seçilmesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde bir başka seçim çevresinden;  tüm savcılar arasından 4 savcının seçilmesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde tüm yargıçlar arasından 10 yargıcın seçilmesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İtalyan HSYK’nun üyeleri dört yıl boyunca görev yaparlar ve görevlerinin sona ermesini takiben yeniden seçilemezler. Kurul, parlamento tarafından gösterilen adaylar arasından bir de başkan yardımcısı seçer (bildiğimiz gibi Cumhurbaşkanı, kurulun tabii başkanıdır).</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu konudaki notlarımıza, başka ülkelerle ilgili olarak devam edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/referandum-yolunda-tartismalar-yargiclar-ve-savcilar-nasil-secilir-atanir-denetlenir-secme-bazi-ulkeler%e2%80%a6.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazeteci Hep Acele Eder! İşte Size Aksiyon Dergisi&#8217;nden Pek Kişisel Bir Örnek&#8230;</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/gazeteci-hep-acele-eder-iste-size-aksiyon-dergisinden-pek-kisisel-bir-ornek.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/gazeteci-hep-acele-eder-iste-size-aksiyon-dergisinden-pek-kisisel-bir-ornek.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Aug 2010 00:16:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[aksiyon dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[aksiyon dergisi ve referandum]]></category>
		<category><![CDATA[aktarım ve basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın ve haber verme sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik ve gerçeğe aykırılık]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet özdemir]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1335</guid>
		<description><![CDATA[Gazetecinin Zoraki Acelesi
Gazetecinin,  hem akademisyenlerden hem de kurmaca yazarından önemli bir farkı daha  var galiba: Gazetecinin acelesi var! Hayat kısa, haber de kısa, fırsat kaçıcı, deney aldatıcı, aktarım güç! Bu nedenle  gazetecinin araştırma işi; hem  uzun soluklu araştırmalar yapan, piposunu tüttürürken uzun uzun düşünen,  yazacağı bir dipnotçuğun virgülcüğünün  doğru yerde bulunmaması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/12/Kaç-Para-Yazar.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-754" title="Kaç Para Yazar" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/12/Kaç-Para-Yazar.jpg" alt="Kaç Para Yazar" width="115" height="100" /></a>Gazetecinin Zoraki Acelesi</h1>
<p style="text-align: justify;">Gazetecinin,  hem akademisyenlerden hem de kurmaca yazarından önemli bir farkı daha  var galiba: Gazetecinin acelesi var! Hayat kısa, haber de kısa, fırsat kaçıcı, deney aldatıcı, aktarım güç! Bu nedenle  gazetecinin araştırma işi; hem  uzun soluklu araştırmalar yapan, piposunu tüttürürken uzun uzun düşünen,  yazacağı bir dipnotçuğun virgülcüğünün  doğru yerde bulunmaması  yüzünden kahrolabilen bir akademisyenin işinden ve hem de -en azından  kuramsal olarak özgür ve bağımsız yaratan ve yaratırken felsefeden,  dine, dinden matematiğe, matematikten kriminolojiye uzanan- kurmaca  yazarının işinden çok daha zordur.  Gazeteci için olaylar başdöndürücü bir hızla ilerler; her an her dakika,  her saat, her gün&#8230; ve gün bitti mi &#8221;olay&#8221; biter, ötesi yoktur.  Haber&#8230; beklemez&#8230; Ama &#8216;o&#8217; anı, &#8216;o&#8217; dakikayı, &#8216;o&#8217; saati ve &#8216;o&#8217; günü  yakalamak zorunluluğu haberin ya da aktarımın niteliğini etkiler. Çünkü  kısa zamanda yapılıp bitirilmesi gereken her işe şeytan karışması  doğaldır ve gazeteci tarafından yakalanan ne ise, kendi özgün  süreci ve  bağlamı içinde değerlendirilmekten ziyade belirli başka bir süreç ve  bağlam içinde değerlendirilmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.  Öyle  tahmin ediyorum. Öyle olduğu içindir ki gazeteci, vakıalar hakkında  haberler verirken, başkalarının görüşlerini aktarırken bazı yanılgılar  içine düşebilir. Bu yanılgılardan belli başlılarını şu meşhur &#8221;kim, ne,  nerede, nasıl ve ne zaman&#8221; sorularında somutlaştırarak ortaya koyalım:</p>
<p style="text-align: justify;">1. Kim?  Birkaç saat veya gün içinde bir konuda yazı kaleme alması gereken  gazeteci zaman zaman &#8221;kimini&#8221; şaşırabilir. Bir yaralama olayının  aktarıldığı gazete haberinin içinde olayla hiç ilgisi olmayan ama olay  mahallinin bulunduğu ilçede ikamet eden bir &#8221;komşu&#8221;nun  &#8221;değerlendirmelerine&#8221; yer verilirken olayın faili, mağduru, tanıkları,  polisi vb. kimseler eksik kalabilir. Neden? Çünkü vakit yoktur, kimse  konuşmak istememiştir, bir tek o komşu ile görüşme fırsatı  &#8221;yakalanmış&#8221;tır.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Ne?  Birkaç saat  saat veya gün içinde bir konuda yazı kaleme alması gereken  gazeteci zaman zaman &#8221;nesini&#8221; veya &#8221;neyini&#8221; şaşırabilir. Bir kedi,  &#8221;anne&#8221; veya &#8221;baba&#8221; vokalinde miyavlamıştır ve miyavlama tarzı   ilginçtir, ilginç olduğu içindir ki kedi &#8221;konuşmuştur&#8221;!</p>
<p style="text-align: justify;">3.  Nerede? Birkaç saat veya gün içinde bir konuda yazı kaleme alması  gereken gazeteci zaman zaman &#8221;neredesini&#8221; şaşırabilir&#8230;. Olay,  Çukurambar&#8217;da meydana gelmiştir ancak gazeteci, Ankara&#8217;nın Çukurambar  semtini tanımadığı için yeri, İstanbul&#8217;un Çukurcuma&#8217;sı ile  karıştırmıştır!</p>
<p style="text-align: justify;">4&#8230;&#8221;nasıl&#8221;ını ve &#8221;ne zaman&#8221;ını şaşırabilir.  Olay, bir aile sofrası mahremiyeti içinde sarfedilen sözlerdir, gazeteci &#8221;konferans notu&#8221;&#8217; sanmıştır; geçen yıl olan ancak ilgi çekmeyen bir olay, bu sene birden bire &#8221;ortaya çıkmış ve büyük sansasyon&#8221; yaratmıştır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bunların daha çarpıcı örneklerini de ne olur sevgili okuyucu siz düşününüz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Haber  alma ve haber verme özgürlüğünün son derece değerli işlevlerini  gözeterek mutlak olması gerektiğini savunan bir kimse olarak bu  şaşırmışlıkların anlayışla karşılanması taraftarıyım. Çünkü dedik:  Gazetecinin acelesi vardır; dünya, gazeteci için, biz akademisyenlerden  ve kurmaca-yazarlarından farklı olarak pek yavaş değil başdöndürücü bir  hızla dönmektedir. Özetle gazetecinin başı sürekli dönmektedir. Bu  nedenle, gazete haberlerindeki eksik aktarımlar veya yanıltıcı haberler,  basın özgürlüğünün bizlere kazandırdığı son derece önemli faydaların  yanında ihmal edilebilir kusurlar olarak kalırlar. Bir gazetecenin  kasıtlı olmayan, kötü niyet taşımayan ve kimseye hiçbir zarar vermeyen  aktarımları, kanımca, yanlış bile olsalar, hatta gerçeğe aykırı bile  olsalar basın özgürlüğünün koruması altında olmalılar. Yalan ile gerçeğe  aykırılık arasındaki kavramsal fark, sınırlanabilir basın özgürlüğü ile  sınırsız basın özgürlüğü kullanımları arasındaki farka da işaret eder. O  nedenle sınırlı örnekler dışında, işini yapan bir gazetecinin bir  kimseye &#8221;hakaret&#8221; edebileceğini veya &#8221;yalan&#8221; haber kaleme  alabileceğini, daha doğru bir ifadeyle bunları yapmak isteyerek  yapabileceğini düşünmüyorum. Ama bir gazeteci; gerçeğe aykırılık veya yanıltıcılık  adını vereceğim günahsız kabahati işleyebilir.</p>
<h1>Yalan Değil Ama Gerçeğe Aykırı</h1>
<p>Şimdi gerçeğe aykırı ama yalan olmayan ve büyük bir olasılıkla  yazarının acelesinden kaynaklanan bir dergi haberine örnek vereceğim.  Konu, sitemizde daha önce kaleme aldığımız</p>
<blockquote><p><strong><em>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:</em></strong><strong><em>-Sokratik Diyaloglar-II veya İkinci Tetralog</em></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify;">adlı &#8221;entry&#8221; ile ilgili (Bağlantı için tıklayınız: <a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">Bağlantı</a>).  Yazıyı baştan sona okuyanlar, bu çalışmanın benim tarafımdan yazılmış  bulunduğunu ama çoklu-kişili ve kurmaca bir &#8221;tetralog&#8221; olduğunu, bir  &#8221;edebiyat ve hukuk&#8221; metni olduğunu anlamışlardır. Bu yazıda toplam beş  &#8221;kişi&#8221; olduğunu ve bu &#8221;kişilerin&#8221; bir eser içinde &#8221;ayrı ayrı&#8221;  karakterler olduğunu anlamışlardır. Şunu da anlamışlardır: O kişilerin  dile getirdiği görüş ve iddialar, yazar Öykü Didem Aydın&#8217;ın değil,  kurmaca Akademia, kurmaca Politea, kurmaca Evetçi, kurmaca Hayırcı ve  kurmaca Boykotçu&#8217;nun görüşleridir.</p>
<p>Ama Aksiyon Dergisi&#8217;nden Sayın Mehmet Özdemir, <span>&#8221;Neden evet, neye evet</span>&#8221; (Sayı: 817 / Tarih : 02-08-2010)/Bağlantı İçin Tıklayınız: <a href="http://aksiyon.com.tr/aksiyon/newsDetail_getNewsById.action?newsId=27259">Bağlantı</a>/ başlıklı yazısında şöyle geçmiş:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">&#8221;Yüksek Mahkeme CHP’nin aynası’</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa değişikliği ile yargının siyasallaşacağı  iddia ediliyor. Oysa araştırmalar gösteriyor ki yüksek yargı organları  zaten fazlasıyla siyasallaşmış durumda. İtirazlar daha çok bu düzenin  bozulacak olmasından kaynaklanıyor. Ceren Belge isimli bir  araştırmacının yaptığı inceleme Anayasa Mahkemesi ile CHP arasındaki  ilişkiyi ortaya koyması bakımından çarpıcı. Eylül 2006’da ‘Law &amp;  Society Review’da yayımlanan araştırmaya göre, Anayasa Mahkemesi,  kurulduğu tarihten itibaren hep CHP’nin aynası olmuş. CHP sola  kaydığında solcu, statükoculuğa kaydığında statükocu kararlar vermiş.  Mesela, 1971 sonrası kararlar Bülent Ecevit ve ‘ortanın solu’ anlayışına  yatkın. Çünkü o dönemde CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi  reddetmiş. Aynı CHP, 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen  ince ayardan geçmiş. CHP’nin Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SDHP)  döneminde ise mahkeme, Güneydoğu siyasetinin hukuk dışı unsurlarını  denetlemeye yatkın olmuş. Yani SDHP, 1991’den itibaren antiterör  kanunlarını götürdüğünde, mahkeme, ‘antiterör önlemi’ kisvesi altında  insan haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Fakat Kürt  toplumunun temsilcileri olan partilerin açtığı davalarda aynı korelasyon  gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında başka, Kürt  temsilcisi partiler açtığında başka karar vermiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın, Belge’nin  araştırmasına hak verirken AYM’nin son kararının da bunu kanıtladığını  ifade ediyor. Aydın’a göre AYM’nin referendum kararı yine CHP’ye  endeksli alınmış: “CHP’deki değişimin ne yöne evrileceği tam olarak  belli olmadığı için mahkeme iki arada bir derede karar verdi. Yani bu  karar ‘siyaseti ferahlatıyorum, önünü açıyorum’ kararı olmaktan ziyade  ‘du bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak’ kararı olabilir.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Sayın Mehmet Özdemir&#8217;in bu haberini okuyanlar, Mehmet Özdemir&#8217;in &#8221;Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın&#8221;la konuştuğunu (kim?) ve konuşulan &#8221;kim&#8221;in de yukarıdaki alıntıda yazılı sözleri sarfettiğini (ne?) sanabilirler. Bu haberi okuyanlar, gene, haberin birinci paragrafının, habercinin ifadesi olduğunu (ne?) sanabilirler. Ama durumlar öyle değil.  Durumlar şöyle olabilir: Büyük bir ihtimalle, Sayın Mehmet Özdemir, hem de derginin kapak yazısı olacak bir yazısıyla ilgili olarak araştırma yaparken acele etmek zorunda kalmış ve internette bulabildiği ifadeleri derlemiş. O ifadelerden biri de Öykü Didem Aydın&#8217;ın &#8221;Edebiyat ve Hukuk&#8221; sitesinde, en başta bağlantısını verdiğimiz</p>
<blockquote><p><strong><em>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:</em></strong><strong><em>-Sokratik Diyaloglar-II veya İkinci Tetralog</em></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: justify;">adlı kurmaca tetralog içinde geçiyor, geçiyor ama Öykü Didem Aydın&#8217;ın sözleri olarak değil, kurmaca kişilerin sözleri olarak geçiyor.  Ama Aksiyon Dergisi&#8217;nin haberinde durum sanki Aksiyon Dergisi, konuyla ilgili bir  tespit yapmış da Öykü Didem Aydın&#8217;a &#8221;ne diyorsunuz?&#8221; diye sormuş, Aydın da bir şey demiş gibi anlaşılıyor&#8230;  Haberdeki eksiklikleri şöyle sıralamak mümkün:</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">Haberin birinci paragrafı, daha önce bu sitede yayınlanan kurmaca bir metinde kurmaca bir kişinin işaret ettiği bir gerçek makalenin içeriğinin yine bu siteden alınan özetini oluşturmasına karşın, kaynağa dair bir bilgi içermiyor. Yani mesela &#8221;Sayın Ceren Belge&#8217;nin değerli makalesine filanca sitede işaret edildiği gibi&#8230;&#8221; denmiyor. Bu çok büyük bir sorun değil belki ama şu aşağıdaki büyücek bir sorun:</li>
<li style="text-align: justify;">Kurmaca yazarın kurmaca karakterlerinin, yukarıda 1. maddede sözü edilen makale ile ilgili olarak ifade ettiği görüşler, sanki Aksiyon dergisi kurmaca yazarına &#8221;ne diyorsunuz&#8221; diye sormuş da cevap almış gibi &#8221;kurmaca yazara&#8221; atfediliyor&#8230;</li>
<li style="text-align: justify;">Demek ki Öykü Didem Aydın&#8217;ın, kurmaca metninin, kurmaca karakteri gerçekte varolan bir makaleye değil de olmayan bir makaleye, yani kurmaca bir makaleye atıfta bulunsa idi, dergi o kurmaca makaleden gerçekmiş gibi bahsedebilecekti! Bu sonuncu çıkarsama, umarız yanlıştır ve umarız Aksiyon Dergisi, İngilizce kaleme alınan, internette sadece abonelik sistemiyle okunabilecek bir akademik dergide yayınlanmış ve oldukça uzun makaleyi okumuş ve doğru aktarmıştır. Çünkü eğer aktarım kaynağı, sadece bizim sitemizle sınırlı ise ve diyelim kurmaca karakterimiz tespitlerinde yanılmış ise, Aksiyon Dergisi de yanılmış olacaktır.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">[<strong>Bununla birlikte bu minik vakıadan sonra gelişen diyalog çerçevesinde, Sayın Mehmet Özdemir, haberinin etkilerine son derece duyarlı ve sorumlu bir yaklaşım gösterdi. Bu nazik duyarlılığa ilişkin değerlendirmelerimi, bu yazının sonundaki ''Post Script'' başlığı altında bulacaksınız</strong>]</p>
<p style="text-align: justify;">Değerlendirmelerime dönecek olursak; kurmacanın ilgili kısmını hatırlar isek, konu daha iyi anlaşılacak kanısındayım:</p>
<blockquote style="text-align: justify;"><p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>&#8221;&#8230;</strong><em>Politea:</em> Evet evet, bu arada Anayasa Mahkemesi kararına ne diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Evetçi:</em><strong> </strong>O konuda  tartışmalarımızın ilk bölümünde söylediklerimi hatırlatırım. Anayasa  Mahkemesi işin esasına girememeliydi. 1982 Anayasası, Anayasa  Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da  sayılan şekle aykırılıklar açısından denetleyebileceğini öngörmüştür.  Bununla birlikte karar, bence, toptan iptalden veya kritik maddeleri  iptalden evladır. <strong> </strong></p>
<p><em>Hayırcı:</em> İşinize  geldiği yerde, o beğenmediğiniz 1982 Anayasasının metincağızına ne de  bağlısınız. Başka tarafta Anayasa Mahkemesi kararına direniş hakkı  vardır diyorsunuz ama! Mahkemenin, anayasayı yorumlama hakkı yok, sizin  direniş hakkınız var! Ben de ilk kısımda ifade ettiğim görüşlerimi  yineliyorum. İlk üç maddeyi değiştirirmeye kalkarsanız öyle bir girer ki  Anayasa Mahkemesi işin esasına ve bal gibi girdi de işte!  Ne  yaptınız?  Paşa paşa uydunuz. Uyacaksınız, mecbursunuz! Ama kararı  yetersiz buluyorum. Bence temel hak ve özgürlükler dışındaki ve  özellikle yargıya ilişkin maddelerin hepsini bir kalemde silmeliydi. <strong> </strong></p>
<p><em>Boykotçu:</em> <span style="text-decoration: underline;">Bir  araştırmada, Anayasa Mahkemesi’nin, kurulduğu tarihten bu yana CHP’nin  aynası olduğu öne sürülmüş. Yani CHP sola kaydığında solcu, CHP  statükoculuğa kaydığında statükocu olduğu… Mesela 1971 muhtırası sonrası  kararlar Ecevit ve ortanın solu anlayışına yatkın çünkü o dönemde  CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi reddetmiş. Aynı CHP,  1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen ona göre ince ayar  edilmiş… Ama mesela CHP’nin SDHP döneminde, mahkeme, güneydoğu  siyasetinin hukukdışı unsurlarını denetlemeye yatkın olmuş. Yani Sosyal  Demokrat Halkçı Parti, 1991’den itibaren anti-terör kanunlarını  mahkemeye götürdüğünde, mahkeme, anti terör önlemi kisvesi altında insan  haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Ama CHP pek yakın  geçmişte, Evetçinin tabiriyle ‘’statükocu” idi. O zaman da mahkeme ona  göre karar pratiği geliştirmiş. CHP bir güneş, mahkeme de günebakan  mübarek! Analizde haklılık payı olduğunu düşünüyorum. Şimdi CHP’deki  değişimin ne yöne evrileceği tam olarak belli olmadığı için mahkeme iki  arada bir derede karar verdi. Yani bu karar “siyaseti  ferahlatıyorum, önünü açıyorum” kararı olmaktan ziyade, belki de “du  bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak” kararı olabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Evetçi:</em> <span style="text-decoration: underline;">Öyle ise bu, şu  demektir: Bir mahkemenin kararları, belirli bir partide güncel olarak  geçerli olan ideolojinin aynası ise ve kararlar, aynı parti içindeki  ideoloji içi salınımları yansıtıyor ise; mahkemenin, o parti ile organik  ilişkisi var demektir. Yani mahkeme, o partinin ideolojisinin belirli  bir versiyonunu, mesela resmi versiyonunu benimsemekten ziyade o  partideki ideolojik salınıma ve yükselen dalgalara göre karar  vermektedir. Bu durum, mahkemenin üye profilinin, o partinin katkıları  ile belirlenmekte olduğunu göstermez mi?. 1970’lerin Ecevit’li CHP’si  ile 2000’lerin Baykal’lı CHP’sinin yansımalarını mahkemenin  kararlarından okuyorsak eğer bu durum, mahkemenin belirli bir  ideolojiden ziyade, hangisi olursa olsun CHP arzularına göre karar  verdiğini gösterir.</span></p>
<p><em>Hayırcı:</em> Şimdi de siz,  sizin arzularınıza göre karar versin istiyorsunuz, öyle mi? Silaha sahip  olana kadar silah karşıtısınız. Silah sizde olursa mesele bitiyor,  değil mi?</p>
<p><em>Evetçi:</em> Bu konuda sizinle polemiğe girmeyi gerekli görmüyorum.</p>
<p><em>Politea:</em> Kim yapmış o araştırmayı?</p>
<p><em>Boykotçu:</em> Kimse kim, yapmış bir aydın işte ve doğru yapmış!</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Akademia:</em> <span style="text-decoration: underline;">Hımm,  rastlamıştım ben de. Bir bakayım… Bir dakika izin veriniz… Evet… Ceren  Belge adlı araştırmacı. Makalenin künyesi şu: “Friends of the Court: The  Republican Alliance and Selective Activism of the Constitutional Court  of Turkey” (”Mahkemenin Dostları: Cumhuriyetçi İttifak ve Türkiye  Anayasa Mahkemesi’nin Seçmeci Aktivizmi”) Yazan: Ceren Belge;   Yayınlandığı yer: Law &amp; Society Review, Vol. 40, No. 3 (Sep., 2006),  pp. 653-692.</span></p>
<p><em>Hayırcı:</em><strong> </strong>Akademia, Türkçe makalelere atıf yapsanıza! Akademia hep böyle mi olur?</p>
<p><em>Akademia: </em>Olmamalı ama  bu makale önemli galiba. Ayrıca makaleye atıf yapan ben değildim,  Boykotçu idi. Ben sadece onun görüşünün kaynağını biliyorum. Bilgi  nerede olursa olsun bulunup çıkarılmalıdır. “Korkarım tek kitaplı  insandan ve korkarım tek dilli insandan”!</p>
<p><em>Hayırcı:</em> Ama o saptamada bir sorun tespit ettim.</p>
<p><em>Akademia:</em> Nedir o?</p>
<p><em>Hayırcı:</em> Ülkede, yakın  geçmişte CHP zaten çoğunlukla ana muhalefet konumunda olmuş, o nedenle  Anayasa Mahkemesi’ne en çok başvuran parti de o olmuştur. Yani verilen  kararlardan iptal sonuçlu olanları, davayı CHP açtığı için olacaktır  mecburen.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Boykotçu:</em> <span style="text-decoration: underline;">Ama mesela  Kürt toplumunun temsilcileri olan partilerin açtıkları davalarda aynı  korelasyon gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında  başka, Kürt temsilcisi olan partiler açtığında bir başka karar vermiş  mahkeme. ”Özgürlük; 60’larda ve 70’lerde sosyalistler, komunistler ve  Demokrat Parti’liler ya da 80’ler ve 90’larda islamcı ve Kürt  aktivistler tarafından talep edildiğinde; mahkemenin her zaman ‘kamu  düzeni ve güvenliği’ mülahazasının ardında saklı bulunan anlayışı ve  Kemalizm sayılanın, devletin izin verilen tek ideolojisi olmasını kabul  ettiği gözlenmiş.”</span></p>
<p><em>Akademia:</em> Bahis konusu makale öyle demiş, evet.</p>
<p><em>Hayırcı:</em> ‘Kürt temsilcisi’ diye bir şey olmaz. Her parti, ulusal bir partidir. Etnik particiliği kabul etmiyoruz.</p>
<p><em>Politea: </em>Boykotçu, sosyolojik konuşuyor, sayın Hayırcı, yani sosyal realist olalım, durum tespiti yapalım anlamında.</p>
<p><em>Akademia:</em><strong> </strong>Kanımca artık sıra, maddeleri tartışmaya geldi.  Madde madde bakalım arzu ederseniz.</p>
<p><em>Evetçi:</em><strong> </strong>Bakalım tabii, güzele bakmak sevaptır, ne güzelmiş bakalım.</p>
<p><em>Hayırcı:</em><strong> </strong>Bakalım da ne fenaymış görelim&#8230;&#8221;</p></blockquote>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;">Eee Ne Diyorum? Sadede Geleyim Ama!</h1>
<h3 style="text-align: justify;">Aksiyon Dergisi&#8217;nin söz konusu haberin ilgili kısmının ve özellikle  &#8221;Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın&#8221;a atfedilen ifadenin, benim şu kurmaca tetralogtan karakterlerim olan <em>Akademia</em>, <em>Boykotçu </em>ve <em>Evetçi</em>&#8216;nin, yukarıda özellikle altı çizili bölümlerde, dile getirdikleri vakıa ve görüşlerden bir derleme olduğu göze çarpıyor. Ama bunlar &#8221;kurmaca karakterlerin&#8221; görüşleri, benim değil! Öte yandan haberde &#8221;Hayırcı&#8221;nın aynı bağlam içindeki ifadelerine hiç yer verilmediği gibi nedense bunlar Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın&#8217;a atfedilmemiş&#8230; &#8221;Allahtan atfedilmemiş&#8221; mi demeliyim, ne demeliyim?!</h3>
<p style="text-align: justify;">Şahsıma atfedilen &#8221;görüşleri&#8221; yeniden hatırlayalım ve Sayın Mehmet Özdemir&#8217;in haberinden aşağıya yeniden copy paste edelim:</p>
<p style="text-align: justify;">[...Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın, Belge’nin  araştırmasına hak verirken  AYM’nin son kararının da bunu kanıtladığını  ifade ediyor. Aydın’a göre  AYM’nin referendum kararı yine CHP’ye  endeksli alınmış: “CHP’deki  değişimin ne yöne evrileceği tam olarak  belli olmadığı için mahkeme iki  arada bir derede karar verdi. Yani bu  karar ‘siyaseti ferahlatıyorum,  önünü açıyorum’ kararı olmaktan ziyade  ‘du bakalım CHP’deki dönüşümden  ne çıkacak’ kararı olabilir.”...]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu alıntıdaki sözler benim değil, kurmaca karakterlerden birinin sözleri! Dergi şahsi kanaatimi  sorsa idi söylemekten çekinmezdim, üstelik belki karakterlerimden bazılarına hak verir, hatta bir olasılık Boykotçu&#8217;ya bile hak verebilirdim veya bazılarına vermezdim ama fikrimi dile getirmekte, yazıyı yazan değerli gazeteci kadar acele etmez, onu hem yandaş hem de karşıt fikirleri gözeterek ifade ederdim çünkü gerçek, oldu-bitti&#8217;sel bir kavram veya doğru ya da yanlış bir &#8221;fikir&#8221; değil, süreç&#8217;sel bir kavram ve vakıalar hakkında yeterli deneyimlerle aydınlandığı için yerleşmiş bir algıdır ve çünkü gerçek denen şey, aceleye gelmez.</strong></p>
<h3 style="text-align: justify;">Ama gazetecinin acelesi vardır, anlayışla karşılayalım ve bu işten  küçük bir anekdot çıkaralım! Ve aynı şaşırmışlığa mahkemelerin düşmemesini dileyelim çünkü kurmaca karakterler devlet organlarını aşağılıyor diye kurmaca yazarı dava eden savcılar olabilir! Oluyor ara sıra&#8230;</h3>
<h3 style="text-align: justify;">Yine de gazetecilerde, vakıalara dair, başkalarında olmayan bir sezgi yeteneği olduğunu teslim etmeliyim. Belki de Aksiyon Dergisi, benim kurmaca tetraloğu o kadar iyi okudu ve anladı ki, kurmacanın yazarının asıl fikirlerini, kurmaca karakterlerin diyalogları içinden sezip çıkarabildi! Hem de o kadar acelesi var iken&#8230;</h3>
<h1></h1>
<h1>Post Script</h1>
<h3 style="text-align: justify;">Söz konusu haberin altına yazdığım aydınlatıcı bir yorum üzerine Sayın Mehmet Özdemir, benimle temasa geçerek bu hata için  özür diledi ve kaynağa dolaylı yoldan ulaştığı, bana ulaşamadığı için bu ayrıntıyı açıklığa kavuşturamadığını ifade ederek bu hafta okur sayfalarında konuyla ilgili gerekli açıklamayı yapacaklarını bildirdi.<span style="font-family: Arial; color: navy; font-size: x-small;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; color: navy;"> </span></span>Ben de kendilerine basın özgürlüğünün, basının sınırlı zamanı ve imkanlarını da gözeterek,  belirli ihmallerin hoşgörü ile karşılanmasını gerektirdiğini düşündüğümü ilettim.  Ayrıca bir okuyucu olarak yazısının bilgilendirici, önemli ve değerli bir  yazı olduğunu ifade ettim ve &#8221;Sokratik Diyaloglarda&#8221; işaret edilen araştırma sonuçları ve fikirlerin, bu vesile ile, daha geniş kamuoyu ile paylaşılmasının da  her durumda kamuoyunun aydınlatılmasına hizmet ettiği kanısında olduğumu vurguladım.</h3>
<h3 style="text-align: justify;">Sayın Mehmet Özdemir&#8217;in; haberin internet baskısının altına yazdığım bir not üzerine benimle temasa geçecek kadar dikkatli ve takipçi olması; nazik yaklaşımı ve bu hafta okur sayfasında konuyla ilgili gerekli açıklamayı yapacaklarını bildirmesi<span style="font-family: Arial; color: navy; font-size: x-small;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; color: navy;"> </span></span>, saygı duyulması gereken bir özen, duyarlılık ve sorumlu gazetecilik örneği. Hiçbirimiz hatadan ari değiliz. Gazetecinin yaptığı işin son derece önemli işlevi  ve topluma kazandırdığı değerler gözetildiğinde, haberin etkilerine duyarlı gazetecilik belki de bu tür hataları yapmayan gazetecilikten çok daha önemli.</h3>
<h3 style="text-align: justify;">Değerli gazeteci Mehmet Özdemir&#8217;e buradan içten selamlarımı ve  sorumlu ve duyarlı yaklaşımı için şükranlarımı sunarım.</h3>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial; color: navy; font-size: x-small;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; color: navy;"><br />
</span></span></p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/gazeteci-hep-acele-eder-iste-size-aksiyon-dergisinden-pek-kisisel-bir-ornek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi, Hayırcı ve Boykotçu ile Onları Karşılaştıran Mantık: -Sokratik Diyaloglar- II: İkinci Tetralog</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 02:09:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DAVALAR]]></category>
		<category><![CDATA[Diyaloglar]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukta Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 1980 anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 2010]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül ve zamanaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası değişiklikler]]></category>
		<category><![CDATA[Akademia ile anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa değişikliği tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa değişiklik gerekçesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri gerekçe]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararı]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi'ne dair anayasal kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa reformu]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa ve sokratik diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[anayasacılık ve demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasada ne değişiyor?]]></category>
		<category><![CDATA[anayasal hak ve özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Boykot]]></category>
		<category><![CDATA[Evet]]></category>
		<category><![CDATA[Geçici 15. madde]]></category>
		<category><![CDATA[Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[halk egemenliği]]></category>
		<category><![CDATA[halkın kurucu meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[halkoylaması]]></category>
		<category><![CDATA[Hayır]]></category>
		<category><![CDATA[HSYK anayasada nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk devleti ve demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[kurucu meclis]]></category>
		<category><![CDATA[kuvvetler ayrılığı ve anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[madde madde anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[ministerializm]]></category>
		<category><![CDATA[ordu mensuplarının yargılanması]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[öyküdidem aydın]]></category>
		<category><![CDATA[parlamentonun üstünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Politea ve anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[referendum]]></category>
		<category><![CDATA[seçimler ve anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[sokratik diyaloglar ve hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[tetralog]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1243</guid>
		<description><![CDATA[


12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:
-Sokratik Diyaloglar-II veya İkinci Tetralog
Yazan: Öykü Didem Aydın



{Aşağıdaki Metinde Sırasıyla,
1. Giriş Diyalogları
2. Madde Madde Anayasa Değişikliği Tartışmaları
3. Anayasa Değişikliklerinin Genel Gerekçesi ve Madde Madde Gerekçesi
4. İlgili Anayasa Mahkemesi Kararı
5. Anayasa Mahkemesi&#8217;nin 1 Ağustos 2010 tarihli Resmi Gazete&#8217;de Yayımlanan Gerekçeli Kararı
bulunuyor&#8230;}




[Akademia: Birinci kısımdan devam ediyoruz... [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:Wingdings; 	panose-1:5 0 0 0 0 0 0 0 0 0; 	mso-font-charset:2; 	mso-generic-font-family:auto; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 268435456 0 0 -2147483648 0;} @font-face 	{font-family:"Arial Unicode MS"; 	panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; 	mso-font-charset:128; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;} @font-face 	{font-family:"\@Arial Unicode MS"; 	panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; 	mso-font-charset:128; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} h1 	{mso-margin-top-alt:auto; 	margin-right:0cm; 	mso-margin-bottom-alt:auto; 	margin-left:0cm; 	mso-pagination:widow-orphan; 	mso-outline-level:1; 	font-size:24.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	font-weight:bold;} h2 	{mso-margin-top-alt:auto; 	margin-right:0cm; 	mso-margin-bottom-alt:auto; 	margin-left:0cm; 	mso-pagination:widow-orphan; 	mso-outline-level:2; 	font-size:18.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	font-weight:bold;} h3 	{mso-margin-top-alt:auto; 	margin-right:0cm; 	mso-margin-bottom-alt:auto; 	margin-left:0cm; 	mso-pagination:widow-orphan; 	mso-outline-level:3; 	font-size:13.5pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	font-weight:bold;} a:link, span.MsoHyperlink 	{color:blue; 	text-decoration:underline; 	text-underline:single;} a:visited, span.MsoHyperlinkFollowed 	{color:blue; 	text-decoration:underline; 	text-underline:single;} p 	{mso-margin-top-alt:auto; 	margin-right:0cm; 	mso-margin-bottom-alt:auto; 	margin-left:0cm; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;}  /* List Definitions */  @list l0 	{mso-list-id:529345173; 	mso-list-template-ids:1324242742;} @list l0:level1 	{mso-level-number-format:bullet; 	mso-level-text:; 	mso-level-tab-stop:36.0pt; 	mso-level-number-position:left; 	text-indent:-18.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	font-family:Symbol;} ol 	{margin-bottom:0cm;} ul 	{margin-bottom:0cm;} --></p>
<p><!--[if gte mso 10]> <mce:style><!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman";} --></p>
<p><!--[endif]--></p>
<p style="text-align: center;" align="center"><strong><em><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-1300" title="Themis" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG" alt="Themis" width="98" height="130" /></a>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:</em></strong></p>
<p style="text-align: center;" align="center"><strong><em>-Sokratik Diyaloglar-II veya İkinci Tetralog</em></strong></p>
<p style="text-align: center;" align="center"><strong><em>Yazan: Öykü Didem Aydın</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>{Aşağıdaki Metinde Sırasıyla,</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>1. Giriş Diyalogları</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>2. Madde Madde Anayasa Değişikliği Tartışmaları</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>3. Anayasa Değişikliklerinin Genel Gerekçesi ve Madde Madde Gerekçesi</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>4. İlgili Anayasa Mahkemesi Kararı</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>5. Anayasa Mahkemesi&#8217;nin 1 Ağustos 2010 tarihli Resmi Gazete&#8217;de Yayımlanan Gerekçeli Kararı</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>bulunuyor&#8230;}<br />
</em></strong></p></blockquote>
<p style="text-align: center;" align="center">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>[Akademia: Birinci kısımdan devam ediyoruz... Aşağıdaki metin,  12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak halkoylamasına dair görüşleri  ve tercihleri ortaya koyuyor. Sokratik diyaloglarda, daha doğru bir ifade ile tetralogda Akademia, Politea, Evetçi ve Hayırcı ile Boykotçu, madde madde anayasa değişikliklerini tartışıyor.  Akademia, daha çok  moderatör konumunda olduğu için çatı tam bir tetralog planında kalıyor sanıyoruz. Hikayenin öncesi ve bundan önce gelen diyaloglar için bağlantı: &lt;<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html">bağlantı</a>&gt;]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;">Altıncı Bölüm: Öncesi ve Sonrası ileDeğişikliklere Dair</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet isterseniz şimdi gelelim anayasa değişikliklerini daha somut olarak tartışmaya. Politea, istediğiniz zaman müdahale edebilir, araya girebilirsiniz. Bu bölümde madde madde değişikliklere gireceğiz. Metinde, Politea, Evetçi ve Hayırcının konulara yaklaşımları olacak. Ayrıca aşağıda anayasa değişikliğinin genel gerekçesi ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı var. Kararı, ilgili maddelere işledim. Hayırcı, siz başlayın isterseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Hemen araya girdi demezseniz, usul hakkında bir önerim olacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tabii, buyrun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Baştan başlayarak madde madde gidelim derim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Olur mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde değişikliklerin ilk maddesinden başlıyorum…Bir dakika! Siz de kimsiniz? Nereden çıktınız?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:  Ben boykotçuyum!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Boykotçu mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:  Aynen öyle, boykotçu. Beni de tartışmaya katmalısınız. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat. Hımm.<strong> </strong>Ne dersiniz dostlar, kendisine boykotçu diyen bu kimseyi de aramıza alalım mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Demokrasi kültürü gelişmemiş birini neden aramıza alacakmışız? Demokrasi, katılım demektir, siyasal toplumun karar alma sürecine katılmayı reddediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Katılımı reddetmiyoruz. Sınırlı katılımı reddediyoruz. Ayrıca aramızdan bazıları oy vermeye gitmeyecek belki ama bazıları da gidip geçersiz oy kullanacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Benim için farketmez. Belki söyleyecekleri vardır, onu da dinlemeli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Böyle bir tuhaflık görmedim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz Politea?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bu kimse ilgisiz değil, boykot ediyor, o da bir tavır. Bence buyursun konuşsun. Referanduma katılmayabilir veya katılıp geçersiz oy kullanabilir ama bizim görüşmemize katılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne konuşacaksa! Boykot ettiğine göre, maddeler üzerinde ne söyleyebilir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Her durumda çoğunluk, Boykotçuyu da dinlemek ister, Evetçi. Dilerseniz maddelere geçelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Önerim şu benim, dilerseniz önce boykotçunun neden boykot etmek istediğini öğrenelim.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Tamam.<strong> </strong>Ey boykotçu, anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmasını neden boykot ediyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Ben 12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini istiyorum ama tümden değiştirilmesini istiyorum, bu bir. Ayrıca bu pakette demokrasi adına kazanımlar pek sınırlı. Ayrıca ben halkçıyım. Yani durup dururken özgürlükleri genişletmek kisvesi altında yürütme organının güçlendirilmesi hoşuma gitmez. Bu da iki. Yürütme organını, yani mesela cumhurbaşkanını güçlendirmek, denetimsiz ama hızlı karar almak isteyenlerin işine gelir. Kimdir onlar? Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinlercilerdir, bu da üç. Ama hayır da diyemem. 12 Eylül Anayasası, bir darbe anayasasıdır. Ona her ne surette olursa olsun, onay veremem. Hayır diyemem. Sonra evet, vesayet rejimi diye bir şey var. Ben bunun kalkmasını isterim. İsterim ama bunun yürütme organı lehine değil, halk lehine kalkmasını isterim. Bugün seçim barajları var, üstüne üstlük meclis  çoğunlukları parti liderlerinin ya da merkezi yönetimlerinin sultası altında.  Bu hal ortadan kalkmadan yürütme organını güçlendirecek değişiklikler yapmak kabul edilemez ki bu değişiklikler, zaten demokratikleşme makyajı altında güçlü ama denetimsiz idare kervanını devam ettirmek için yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi de boykotçu, cumhurbaşkanını halk seçecek. Yani halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının bazı mercilere üye ataması yolundaki yetkilerini arttırmakta ne sakınca olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Meclisle cumhurbaşkanı aynı partidense ve yargı erki üzerinde de çok etkililerse artık denetimsiz at oynatabilirler diyorum.<strong> </strong>Ben  kurucu meselelerle ilgili olarak parlamentarizm değil  (ki burada parlamentarizm bile lüks sayılıyor artık, iş düpedüz ministerializme evriliyor) anayasacılık taraftarıyım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu anayasa değişikliği ile ilgili olarak kastettiğiniz kurucu meseleler ne?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Temsilci, temsil ilişkilerini değiştiriyor, yani diğer organlarla ilişkilerine dokunuyor. Bu, asilin yapacağı bir iştir, vekilin değil. Yani anayasayı halk yapmalı, halkın bu iş için seçtiği kurucu meclisler yapmalı. Bunlar gelecek seçimlerde yeniden seçilme kaygısı olmadan anayasa yapmalı. Öte yandan hayırda da hayır yok gibi. Olası bir hayır da, ülkede çok uzun bir süre yeni anayasa yapılması girişimlerini engelleyebilir. Ama yine de yeni anayasa yapılması yolundaki talepleri öldüremez. Yani evetçi şunu istiyor: ‘biz acil olan bazı sıkıntıları dindirdiğimiz izlenimi verelim, yani tam çözüm getirmeyelim, sadece kendimiz için önemli olan acil meselelere eğilelim. Hayırcı diyor ki, rahatsızlık yoktur, metin sağlamdır. Ben de diyorum ki hem acil sıkıntıları dindirelim, hem de sorunun tam çözümüne girişelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Metin sağlamdır demedik doğrusu. Biz de sizin gibi anayasa tümden değişsin diyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Nereden çıkardınız izlenim vermek istendiğini. Ben evet diyorsam bu anayasaya çözüm yolunda önemli bir adım atmak için diyorum. Ya hep ya hiç diyecek değiliz. 1982 Anayasasını halk mı yaptı ki tümüyle halk değiştirsin diye tutturalım. Şu anda elden gelen, hiç olmazsa halkın temsilcilerinin yaptığı kapsamlı bir anayasal reform.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu</strong>: Sizin yönteminiz sıkıntıları gidermiyor. Sıkıntı istiyorsanız bir tanesini söyleyeyim: Seçim barajı. Demokratikleşmeye buradan başlayın. Bir tane daha söyleyeyim, Kürt halkının durumu. Ülkede süren kirli savaşın nasıl durdurulacağı. Nasıl barışa erileceği.  Demokratikleşmeye buradan da başlayabilirsiniz. Daha çok sayabilirim. Ayrıca sonradan doğru dürüst bir anayasa yapılacağını nereden bileceğim ben? Bu paket geçerse ikinci adım olarak akılda nelerin olduğunu biliyor musunuz? Yok bilmiyorsunuz. İşe, kendinizi güçlendirmekle başladınız. Nereye karşı güçlendirmekle başladınız? Yüksek yargıya. Niye? Vesayetçi. Anladık vesayetçi, hem de çok ama sizin potansiyel politikanızı gerçekleştirmek üzere yapacağınız yasaların içeriklerinin hukuksal olarak denetimsiz olması daha mı iyi? Bu yılın geçen Mart ayında, referandum yasasını değiştirerek halkın düşünme süresini 120 günden 60 güne indirmiştiniz, hatırlarsınız. Yani siz o yasayı yapmasaydınız, bugün halkoylaması için düşünme süremiz daha fazla olacaktı. Bu mu demokrasi? Halka paketi inceleme zamanı dahi vermediniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Siz, siz deyip durmayın. Bu anayasa değişikliklerini ben hazırlamadım. Bir yurttaşım sadece ve onların içeriklerini uygun buluyorum. Ayrıca karıştırıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Neyi karıştırıyormuşum?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Referandum süresi 60 gün olacaktı ama biliyorsunuz Yüksek Seçim Kurulu, bence hukuka aykırı bir kararla 120 gün olacak dedi zaten. Referandumu seçim yasası olarak kabul edip bu değişiklikliklerin bu referanduma uygulanmasını engelledi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>İyi yapmış! Size kalsa durumu beş on günde istediğiniz sonuca ulaştırmak için elinizden ne gelirse yapardınız!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Siz, siz derken, desteklediğiniz tavrı anlatmaya çalışıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>&#8221;İdeali bulamazsam eğer, o zaman daha azına razı olurum&#8221; anlayışında bir erdem görmüyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Görmüyorum. Burada ekmek ya da kömür dağıtmıyorsunuz. Bir anayasa yapıyorsunuz. Gereken zamanı ve emeği verirseniz, ideal olmasa da toplumun geniş kesimlerini temsil eden çoğunlukları uzlaştırabilecek modeller bulabilirdiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Allah aşkına &#8216;&#8217;siz siz&#8221; deyip durmayın. Ben oy verecek bir yurttaşım. Bu politikanın ya da anayasa değişikliğinin mimarı ben değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Neyse işte. Bir kere şunu da aklınıza sokun. Bu boyuttaki kısmi anayasa değişikliği çabalarının yarattığı fırtına öyle ya da böyle dindiğinde yeni bir fırtına koparmak istemeyebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şimdi de onlar demeye başladınız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Tanrı aşkına siz diyemiyorum, onlar diyemiyorum, ne diyeceğim ben?! Bu değişikliklerin öznesi kimse onlardan bahsetmek istiyorum o kadar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hayır yanlış anlattım kendimi, sadece espri yapmak istemiştim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Fırtına dindiğinde yeni anayasa tartışmaları diner mi? Siz diner diyorsunuz, ben tam aksine daha da canlanır ve daha da kapsamlı bir ek reform yapılabilir diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Yani 12 Eylül Anayasasını tamir etmekle yetinilmek isteniyor. Oysa bu tür baştan kara işler tamir edilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne alakası var! Bir reform, sonra bir reform daha ve en sonunda toptan ve tam demokratik bir anayasa yapılabilir.  Kapıyı açmak zorundayız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Toplumda bu yolda bir irade var iken ve tartışmalar zaten yapılıyorken daha kapsamlı bir reformla yeni demokratik anayasa yapılabilirdi. Şimdi bir dizi küçük fırtınalarla yeni yeni reformcuklar yapılabilir belki. Ama nereye kadar? Bu gücü koruyamayabilirler. Bu reform anayasalaşır ve 12 Eylül Anayasası, bir,  tırnak içinde demokratik yama daha alır, o kadarla kalır iş.  Sonra ver elini nükleer santral, ver elini al gülüm ver gülüm…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Tövbe estafirullah! Halkın seçtiği çoğunluklar, nükleer santral yapılmasına karar vermişse buna ne itirazımız olabilir?! Siz mi karar vereceksiniz memlekete hangi yatırım yapılacak diye , yoksa seçilmiş temsilcilerimiz mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Olabilir ama her idari işlem yargı denetimine tabidir biliyorsunuz, örnek olarak ele aldığımız mesele gibi meselelerde işin içine bir takım hakların korunması, hukuk filan da girer. Ama bakın ne yapıyorlar bu değişiklikle, hukukun, yürütmenin uzun eli olmasını sağlamayı amaçlıyorlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yargı da yerindelik denetimi yapamaz ama; idareyi kıpırdatmamazlık edemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bak şu kıpırdayamayana. Look who can&#8217;t move! Bir de kıpırdasa yer yerinden, eksen ekseninden oynayacak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Boykotçu, size göre anayasa değişikliklerinin içeriği, onu yapanların kim olduğundan daha önemli değil, öyle mi</strong>?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Aptal değilseniz sevgili bayan Politea ki siz koskoca anayasasınız, hangi halklarca, hangi içeriklerle nasıl çağlardan çağa süzüldüğünüzü bilirsiniz, içinize işlenen dokuyu ören elin önemini bilirsiniz, o zaman şunu da bilirsiniz ki anayasanın içeriği, onu yapanın o içerikten beklentilerine  ve o içeriği nasıl işlettiğine göre değişir. O kadar temel hak yazılı şu 82 Anayasasında ama memleketin temel haklar meselesi çözüldü mü? Hayır! Çünkü 82 Anayasasını yapanlar, öyle bir metin oluşturmuşlar ki  merkeze koyduklarının dışından gelenlere,  &#8216;çevre&#8217;den, periferiden gelenlere imkan vermek istememişler. &#8221;Anayasayı yapan kimdir&#8221; sorusu çok önemlidir. Anayasayı halk ve halkın gerçek temsilcileri yapmışsa amenna. Ama burada durum öyle değil. Burada anayasa değişikliklerinin amacı, içeriği tartışmalı bir dizi neoliberal ve denetimsiz politikaya hukuksal geçit vermek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öyle ise hayır deyin canım siz de.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bunu yapamam. Bu da 12 Eylül’ün ruhunu kabul ettiğim anlamına gelir. Bu, örneğin yüksek yargının ya da ordunun da politikaya karıştığını, dedim ya dünyanın merkezi olarak kabul ettikleri ideolojiden başkasına hayat hakkı vermediklerini görmezden gelmek demektir. Oysa yargı, tarafsız olmalı, gerçi aramızda yargının tarafsızlığının bir mitos olduğunu ve tarafsızlık vb. kavramların burjuva ideolojisinin araçları olduğunu savunanlar var ya neyse, hiç olmazsa yargı, kimseye gebe olmamalı; askerin de politikayla işi olmamalı. Siz ise bunu kabul etmiyorsunuz. Kimlerle beraber dansettiğim de önemlidir. Bu çok unsurlu bir süreç, kirlenmeden, sonunda pişman olmadan işin içinden çıkmak istiyorum. Çünkü önüme konan tercih, gerçek anlamda bir tercih olmayacak. Bana bir oyun oyna deniyor. Oyun, benim oyunu değil ki niye oynayayım? Sofranızda niye meze olayım?! Sizinle de aynı oyu veremem. Demokrasiye saygınız yok sizin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Aman sizin çok var. Baksanıza oy bile kullanmıyorsunuz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Hem askerin siyasetle işi olmamalı deyip hem de referandumu boykot etmeyi anlamıyorum. Anayasa değişikliklerinde en üst düzey ordu mensuplarının suç işlemişlerse nerede yargılanacağını gösteren maddeler var artık. Yüksek Askeri Şura kararları yargı denetimine açılıyor. Ayrıca 12 Eylül cuntacılarının tasarruflarına karşı yargı yoluna gitme konusu hiç olmazsa tartışılabilir hale geliyor. Düşünün 12 Eylül Anayasası öyle bir anayasa ki, üst düzey askerlerin suç işleyeceğini bile kabul edememiş, onların nerede yargılanacağını göstermemiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ne demek göstermemiş? Göstermemişse göstermemiş&#8230; Şimdi ne olmuş? Tutulmuş <strong>Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar</strong>, denilip Anayasa Mahkemesi&#8217;ne havale edilmiş, Anayasa Mahkemesi de nasılsa iktidara havale edilecek. Sistem kapalı devresi oluşturulmuş&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evetçinin katıldığı anlayış, kendisinin üstüne vazife olmaması gereken, kendine düşmeyen bir iş yapıyor, temsil ve temsilin denetimi zeminiyle oynuyor; Hayırcının anlayışı ise statükoyu sürdürmek, asker sivil bürokratik vesayetçi bir idare anlayışı. İkisine de red!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sıkıldım ama artık, paketin maddelerine geçelim. Belli ki Boykotçunun hem benimle hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evet. Halkın ve halkların hem Evetçi ile hem de Hayırcı ile çözemediği meseleleri var. Halk, kurucu meselelerde söz sahibi olmak ister. Olmak istemeyi ister. Ama fırsat vermezsiniz. İkiniz de onun adına en yetkili sayarsınız kendinizi. Vekil, asilmiş gibi davranıp vekalet zeminini değiştiremez. Aynı şekilde bir parlamento, diğer erklerle ilişkilerinin düzenlenmesini halkın doğrudan seçeceği kurucu meclislere bırakmalıdır. Bugün dünyada pek çok anayasal sistemde parlamentonun seçim kanununu yapması bile doğru sayılmıyor. Halk, sırf o iş için kurucu meclisler seçiyor.  Soğuk savaşın sonunda, doğru yolu bulduğuna inandığım bazı Latin Amerikalı halklar yaptılar bu işi&#8230;  200 yıl önce Birleşik Amerikalılar da yapmışlardı&#8230; Önce karar vereceksiniz. Sınırsız parlamenter egemenlik mi? Yani İngiliz Westminster ‘ı mı? Halk egemenliği mi? İkincisini seçenler, parlamentoların anayasa yapmasına, hele hele kendi temsil zeminlerini, temsil yetkilerini ve devletin yasama, yürütme, yargı kuvvetleri arasındaki ilişkileri değiştirmesine sıcak bakmaz. Düşünün, sizce bir yasama organı tutup seçimleri dört yılda bir düzenlemek yerine on yılda bir düzenlemeye karar verebilir mi? Bence hayır. Bu, halkın bu düzenleme işi için seçeceği kurucu meclislerin, anayasa koyucu meclislerin işi olmalı. Sıradan parlamentoların değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de o zaman yaşayan anayasa gereği, yani toplumdaki değişim ve dönüşüme kulak verme işi olağanüstü bir hal almaz mı? Kurucu meclis tantanalı bir iştir, halk seçer kurulur, anladık tamam ama böyle meclislerin  içinden ne çıkacağı belli mi olur?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Siz sanıyorsunuz ki kurucu meclis olağanüstü bir hal. Hiç de değil! O yüzden örneğin ABD eyalet anayasalarının pek çoğunda her on ya da onbeş yılda bir halka çok önemli bir soru sorulması öngörülmüştür, &#8221;yeni bir anayasa yapmak istiyor musunuz&#8221; sorusudur bu. Halk evet derse, bu iş için özel meclisler seçerler. Nüfus artışlarını seçim çevrelerine yansıtma işinde bile uygulanır bu. Çünkü bilinir ki bir parlamento çoğunluğu bu işi yaparsa, kendisini yeniden seçtirme imkanını sağlamayı gözönünde tutarak yapar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ben ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk cumhuriyetin kurumlarına güveniyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben de ortada bir kurucu meclis hareketi görmüyorum. Demek ki halk, seçilmiş temsilcilerine güveniyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sorun nerede biliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nerede Politea?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sorun söz konusu ülkede liberal parlamenter demokrasinin bile, hatta pek biçimsel, seçim demokrasisinin bile henüz tam anlamıyla işlerliğe konulamamış olmasında. Sistem dışından müdahaleler var. Bunların adına vesayet kurumları deniyor.  Öyle olunca, halkın demokratik bilgilenme, katılım ve temsil sorunlarının sorunsallaştırılması aşamasına gelinememiş. Sanırım Boykotçu, önce bunların sorunsallaştırılmasını istiyor. Ama Evetçi de istiyor ki halkı vasilerinden sakınalım, önce doğru dürüst bir parlamenter egemenlik kuralım&#8230;Oysa Boykotçu diyor ki <em>önce halkı hepsinden birden, hem vasilerinden hem temsilcilerinden doğru dürüst sakınalım</em>.  Çünkü eğer anayasa değişikliklerini anayasalaştırmak isteyenlerin  hareket alanını denetimsiz açarsak bunun halkın yararına olup olmayacağı  şüpheli olabilir diyor. Bir nevi, “oğlan kızı kötü adamdan kurtarır, ya  sonra?” meselesi!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Burada affediniz Politea, itiraz etmek zorundayım. Parlamentarizm değil ministerializm, yürütmecilik, partizan egemenliği kuralım diyorlar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Görüşünüzü not ettim&#8230; Fakat aslında mesele şu: <em>Halkı temsilcilerinden sakınma işine gelmeden önce halkı vasilerinden sakınma işini halledelim</em> diyor Evetçi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> O, iyi niyetli, olacakların farkında olmayan Evetçinin yaklaşımı. Bir de kötü niyetli Evetçi var. Asıl Evetçi bu ikincisi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Memleket için iyisini istediğine inanan, büyük ve kuvvetli bir memleket hayal eden ve buna muvaffak olabilecek bir kesimin, kendi idaresini güçlü kılmak istemesinden daha doğal ne olabilir? Bu bir kötü niyet olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sorun şu ki kendinizi devin boy aynasında görmeniz hoşumuza gitmiyor! Ayrıca durum, &#8221;memleket&#8221; veya &#8221;millet&#8221; kavramından ne anladığınıza göre değişir. &#8221;Çek defterlerinizse&#8221; mesela memleket, tamam&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne biçim konuşuyorsunuz? Bizim için millet bir yapma hakikat değildir. Uyduruk bir şey değildir. Organik bir şeydir. Kapsayıcıdır, kavrayıcıdır, asli değerlerimizle, bin yıllık tarihimizle uyumlu bir büyüklüktür!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yeni Osmanlıcılıktır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Sömürgeci taşeronluğudur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bakınız böyle tepeden sözlerle karşılıklı suçlamalarda bulunmanın tartışmamıza bir fayda sağlamayacağı kanısındayım dostlar! Tartıştığımız, bir esas teşkilat ve haklar belgesi olarak anayasa. Anayasal konulara, hamasi  siyasetten daha çok ağırlık vermeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İyi de Akademia, sizin kadar soyutlayamayız biz. Bir anayasa belirli bir esas teşkilatı empoze etmek için yapılır, o esas teşkilatın arkasında yatan temel  siyasal espriyi görmezden gelemeyiz. Her metin metinlerarasıdır. Önüme anayasa değişikliklerini koyup herşeyden soyutlayarak okusam belki de hayran olurum ona ama oy öyle verilmez. Oyumuzu bilinçli vereceksek, metnin altını üstüne getirmeyi başarabilmeliyiz. Evetçi ise metne bakıyor, başka şey yokmuş gibi  &#8221;oh ne güzel, bu metin şimdikinden güzel&#8221; diyor basıyor Eveti. İşler o kadar basit değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Oylamaya katılmayacak biri olarak çok konuştunuz bence.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bence de sence.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Boykotçu, ilk kısımda aramızda olmadığı için onu biraz daha fazla dinlemek istedik galiba!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz Politea, işler o kadar basit mi, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evetçi, önce doğru dürüst bir biçimsel demokrasi kuralım da gerisi kusur kalsın diyor gibi görünüyor&#8230; Sanki bu ülkede demokrasi ile anayasacılık ilişkisinin sorunsallaştırılması, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminden sonra derin dondurucuya kaldırılmış, o dönemde kurulan cumhuriyet rejimini daha da demokratikleştirme yolunda bir arpa boyu ileri gidilmemiş belki de. Ara rejimler, demokratik sağduyuyu öldürmüş. Evetçi, bu değişikliklerle amaçlananın demokratik sağduyuyu esas kılmak olduğuna inanmış görünüyor. Anayasacılık bunun gerisinde kalsın, diyor. Çünkü burada anayasacılık, halkı temsilcilerinin aşırılıklarından sakınmak yolunda kullanılmamış, halkı vesayet altına, hacir altına almak için kullanılmış. Askeri müdahaleler, parlamentoları etkisiz hale getirmiş. Şimdi parlamento, &#8221;güç bende artık&#8221; demek istiyor, demek istiyor ama işte anayasacılığa özgü temel sorunlar baki kalıyor çünkü demokrasi ile anayasacılık arasındaki ilişki genellikle dostça değildir. Çağcıl anayasalar, parlamentoların üstünde etkili olmak, onları sınırlamak için çıkarılmışlardır. Vekili kontrol eden asalet araçlarıdır. Ama bu ülkede bu mülahazaya yer olmamış çünkü ara rejimler demokrasi prensibi ile anayasacılık arasında sağlıklı bir denge kurulmasını engellemiş. Şimdi parlamento kendince &#8221;reşit olmak istiyorum&#8217; artık ben&#8221;&#8217;diyor. &#8221;Yeter söz milletin&#8221; diyor ve milletten parlamentoyu anlıyor. Velayet, vesayet, hacir altından kurtulmak. Ama bunun bir bedeli olacaktır, bu bedel de eğer bu değişiklikler anayasalaşırsa, abartılı parlamenter egemenlik altında bunalmak ve dolayısıyla -iktidardaki merkez parti de parlamentoya egemen olacağı için- yürütme egemenliği altında bunalmak olabilir. Çünkü parti içi demokrasi zayıf, partilerin temsil gücü seçim barajı ve  bir dizi toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenlerden ötürü kırılgan.. Bir de parlamento, parlamento deyince ben, Boykotçu, kanımca haklı  olarak itiraz etti. Neden? Çünkü tartıştığımız sistemde aslında güçlü  bir parlamenter denetim olduğu pek de iddia edilemez. Seçim barajları ve parti içi demokrasinin pek de geçerli olmaması  yüzünden lider ve periferisinin, parlamento üzerinde güçlü hakimiyeti  var.  Ama parlamentonun yürütme üzerinde denetimi yok denecek kadar az, hatta pratik anlamda hiç yok gibi&#8230; Yürütme parlamento üzerinde partiler yoluyla büyük ölçüde etkili. Güçlü parlamento veya güçlü yürütme isteyenler, demokrasi  istiyorlar gibi görünüyorlar. Gerçekten de istiyor olabilirler&#8230; Ya da  istedikleri, demokrasinin sınırlı bir veçhesi olabilir. Oysa demokrasinin başka  yüzleri de var&#8230;  Halkın kurucu anayasal demokratikliği alternatifi de  var. Tartışalım. Diyeceğim o ki  ara rejimler, demokratik anayasal sağduyuyu ve  anayasal girişim yeteneğini öldürmüş ve anayasacılığın gerçek anlamını çarpıtmış, hatta felç etmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> O kadar da değil. Mesela 1961 Anayasası pekala iyi bir anayasa idi. Portekiz’in Karanfil Devrimi gibi bir şeydi. Anayasa dediğin öyle olur işte!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Yok öyle bir şey. Karanfil Devrimi, sadece şu veya bu ordunun yaptığı bir devrim değildi. Tüm Avrupa’da ve Portekiz halkında yükselen sesin, ordu tarafından dinlenilmesi idi hiç olmazsa. O dönemde Portekiz’in Afrika’da sürdürdüğü kirli emperyalist savaşı sona erdirdirmişir. 1961’de işin içinde halk mı vardı, asker-cuntacılar, bürokrasi, aydınlar, aydıncıklar, üniversite öğrencileri, pek sınırlı bir kesim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Konumuz geçmiş anayasalar değil. Geçmiş anayasalarla başlarsak işe, aylarca çıkamayız işin içinden.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Aslına bakılırsa, ülkenizde çeşitli ihtilalleri halkın yaptığı söylenemeyeceği gibi bu ihtilaller sonrası kurulan &#8221;demokratik&#8221; düzenlerde de ortaya çıkmamış pek halk. Parti sisteminden seçilerek meclise gelenlerin profiline  baktığınızda, ortada &#8221;halkın&#8221; temsilinin pek de sağlam bir  şekilde ayakta olmadığını görüyorsunuz. Halk; nüfusa özgü profil  açısından işçi ise, köylü ise, çalışan ise, mavi veya beyaz yakalılar  ise; bu halkın yarısı kadın ise, büyük bir çoğunluğu genç ise, nerede  bunlar? Parlamentoda olmadıkları kesin&#8230; Bu yıl TBMM&#8217;niz  &#8216;Üstün Hizmet  ve Onur Ödülleri&#8221; dağıtmış.  Baktım, ödülü alanların büyük bir  çoğunluğu işadamı veya işkadını veya eşraf vs. Aralarında pek az çalışan  var.  Yanlış anlaşılmayayım. Ülkenizde çalışkan işadamları çok tabii ama  hiç mi çalışkan, üstün hizmet gören işçi yok?! Ya da bu kadar az mı? İşadamlığı istisna, işçilik kural olduğuna göre, nüfus bakımından,  normalde daha çok işçi olmalıydı üstün hizmet madalyası alan,  değil mi?  Öte yandan diliniz bile açığa veriyor bu sorunu. İşadamı? İşkadını? İşçi? Bu terimlerde işçi aleyhine bir tuhaflık olduğunu seziyorum. Neyse&#8230; Konumuz bu değil, değil mi Akademia?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yoo, söylediklerinizin konu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. &#8221;Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir&#8221; deyip de milletin temsilini sorunsallaştırmamak yanlış olur doğrusu. Yine de anayasa değişikliklerine dönecek olursak, bu konuda Hayırcıyı veya Boykotçuyu en çok rahatsız eden durumu ve bu durumu geçerli kıldığına inandıkları savları bilmek isterdim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kanımca en ciddi ve güçlü savım şu:  Bana, değişiklikleri ayrı ayrı oylatma imkanını vermeyen bir tavrın anayasasını desteklemem. Neyim ben? Aptal mı? Demokrasinin en temel kuralı olan bağımsız irade ile oy verme imkanım kalkıyor, iradem fesada uğratılıyor. Burada birbirinden bağımsız bir dizi değişiklik var. Hangisini isteyip hangisini istemediğime karar verebilme imkanı neden sağlanmadı?! Sapı samandan, çöpü ayrandan ayıramayacak değilim. Neyi istediğime, neyi istemediğime, hangi değişikliği isteyip istemediğime ben karar verebilmeliydim. Dünyadaki pek çok halk, soğuk savaşın sona ermesiyle doğan boşlukları ülkeleri için yeni ve daha hakça arayışlara evirebildiler. Bizler bunu bir türlü başaramıyoruz. Çünkü bulunduğumuz coğrafya soğuk savaşın, bu kere başka kisvelere büründüğü, medeniyetler çatışmasının sınır boylarındaki bir yer. Doğal kaynaklar, enerji, yasal ya da yasadışı ticari taşımacılık koridoru vs. İzin vermiyorlar, kıpırdatmıyorlar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, dünyada nasıl yürüyor bu işler? Yani Boykotçunun değindiği şu ayrı ayrı veya topluca oylama meselesinde&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea</strong>: Çağcıl demokrasilerde, halkoyları, daha doğru bir ifade ile plebisiter halkoylaması, bu şekilde yapılamaz genelde. Konu birliği esası vardır. Bir konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy, bir diğer konuya evet mi hayır mı şeklinde bir oy verilir ve her bir konu ardarda evet mi hayır mı diye tek tek oylanır. Karışık bir paketi &#8221;evet mi yoksa hayır mı&#8221; diye sunmanın, seçmenin iradesini fesada uğratma demek olduğu ABD’sinden Latin Amerika’sına oradan Avrupa’sına kadar kabul edilmiş. Düşük yoğunluklu demokrasiler farklıdır tabii. Düşük yoğunluklu demokrasilerde durum işte burada olduğu gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bir mesele daha var. Referandumlarda, seçmenin, içerikler hakkında bilgilendirilmesi esastır. Değişikliklerin ayrı basılmış kopyalarının seçmene dağıtılması ya da belirli merkezlerde hazır bulundurulması gerekir. Kırgızistan’da mesela, 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan halkoylamasından önce, değişiklik metninin tam 1,5 milyon kopyasının halka dağıtıldığı belirtiliyor. Burada internete bir belge konulunca veya gazetede “değişiklikler neler” diye bir haber yapılınca bilgilendirme işi bitti sanılıyor. Internet okuryazarlığının düzeyi belli, herkes internet kullanmıyor, asıl olan, metnin, tüm seçmenlerin okumasına fırsat verecek şekilde belirli merkezlerde bulundurulması ya da seçmenlere dağıtılması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben dağıtılacak diye biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Aslında halkoylamaları, demokratik katılımcı sayısını arttırırken katılım  ve tercih kalitesini azaltan bir şeydir. Yani katılanların, konuları madde madde görüşmemesi, görüşemese de en azından madde madde oylayamaması bir eksikliktir.  Öte yandan halkoylamasının sorunları bununla sınırlı değil, madde madde oylamayı kabul etseniz bile, oylamanın madde bazında ardışık sonuçlu olarak mı yani bir maddeye dair sonucu bilerek ardından ikinci maddenin ve sırasıyla mı oylandığı yoksa her maddeyi herkesin bir anda mı oyladığı da önemli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet, referandum usulü de tek değil ki. Referandumun nasıl yapılması gerektiği konuları hiç tartışılmıyor burada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Boykotçunun dediği gibi bu yılın geçen Mart ayında mesela, Referandum Kanununda değişiklik yapıldı ve referandumda düşünme süresi 120 günden 60 güne indirildi. Ama hükümet buna &#8216;&#8217;seçmen kütüklerinin oluşturulması süresi &#8216; diye bakmış. Yani bazı sürelerin anlamına ilişkin perspektif bile değişiyor.  Bu konunun ülkede pek tartışıldığını sanmıyorum. Oysa çok önemli bir değişiklikti.  Gerçi Yüksek Seçim Kurulu sonradan 60 gün kuralını değil 120 gün kuralını uyguladı. Tartışmalı bir karardır, belki hukuka aykırıdır çünkü referandum bir seçim sayılmaz ama yine de netice itibarıyla adil bir sonuç doğurdu. Buna rağmen yaz ortasında 120 gün. Kim ne düşünecek, ne toplanıp tartışacak?! Bunlar, seçmenin aydınlatılmasının önünü alan pratikler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Öte yandan Anayasa Mahkemesi henüz gerekçeli kararını da açıklamadı. Referandumun, bu kararın açıklanmasından itibaren 120 gün içinde yapılması gerektiğine dair görüşler var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Mesele karışık görünüyor. Mahkeme bir an önce kararını açıklasa da durum açıklığa kavuşsa.</p>
<p style="text-align: justify;">{<em>Akademia&#8217;dan 31 Temmuz 2010 tarihli Post Script: Anayasa Mahkemesi&#8217;nin Gerekçeli kararı Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmıştır.</em> Gerekçeyi, bu metnin sonuna ekliyoruz&#8230;}</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Düşünüyorum da&#8230; daha referandum seçim mi değil mi 60 mı 120 mi, şu mu bu mu gibi temel uygulama sorunları bile açıklığa kavuşmamış&#8230; Hukuk, normatif bir düzlemde değil de bir common law düzleminde işliyor gibi sanki&#8230; Yani bir normun uygulanması söz konusu olduğunda uygulamacılar kamplara ayrılıyor ve çatışmadan çıkan sonuç yeni bir teamülün doğuşuna benzer şekilde normu değiştiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Kamu hukuku meselelerinde uygulanacak hukuk açısından bir common law eğilimi mi başladı diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bilemiyorum. Ayrı bir düzlemde tartışırız. Ama şunu biliyorum: Doğru dürüst bir normatif çerçeve ve yapı ile gerçekleştirilmezlerse, referandumların, otoriter liderlerin emme basma tulumbası olacağına dair görüşler de vardır.  Referandum Kanunu da pek tartışma konusu olmuyor nedense.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Neden olsun ki? Bizim II. Özal&#8217;cılarımızın yasa yapma ve norm koyma teknikleri muhteşemdir! Önce bir dizi yasa değişikliği yaparlar, bu değişikliği yapan kanunun adına da &#8221;Bazı Kanunların Değiştirilmesine Dair Kanun&#8221; adı takarlar. Sonra içinde bir aşure pişirirler. Bir değişiklik yapılır ama örneğin birkaç ay sonra yutacağımız asıl lokmanın ön adımı olarak yapılır bu değişiklik. Biz hemen anlamayız belirli bir değişikliği niye yaptılar diye çünkü yiyeceğimiz kazık arkasından gelecektir. Bir de norm koymada takımadacılıkları vardır bunların.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> &#8221;Bunlar&#8221;mış! Ne takımadacılığıymış bu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Mesela belirli bir sonuca ulaşmak bir normla olmaz değil mi? Olmaz. Bir dizi normlar konstellasyonu ile olur. Konu ile alakasız görünen periferik bir normda, o anda bize çok da fena görünmeyen bir değişiklik yaparlar. Sonra bir başka periferik normda, sonra bir başkasında. Öyle öyle, ana kanunun, asıl felsefesinin çevresini sararlar. Takımadacılık taktım ben bunun adını. Orman Kanunu böyle delinir, Çevre Kanunu böyle delinir, Sosyal Güvenlik Kanunları, Devlet Memurları Kanunu, böyle irili ufaklı anlamsızlıklarla doldurulur. Neyse, ayrı konu. Pardon, ne konuşuluyordu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Referandum Kanunu&#8217;ndan; seçmenin konular üzerinde etraflıca bilgilendirilip bilgilendirilmediğinden ve temsilin doğru yansıtılmasının koşullarından sözediyorduk. Seçim denen şeyin, tercih denen şeyin öncesi, esnası ve sonrası vardır değil mi demokrasi kuramında?! Yani seçmek, seçebilmenin ekonomik, toplumsal, kültürel koşullarının da yaratılmasını, mesela neyin seçileceği konusunda etraflı bilgi edinilmesini gerektirir. Öte yandan, seçim esnası bakımından tercihleri en iyi yansıtacak modelin bulunması önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Tabii. Halkın tercihlerinin en iyi nasıl yansıtılabileceğinin tartışılması sosyal seçim teorisinin alanına girer. Borda, Condorcet, Dodgson ve Nanson gibi isimleri duymuş muydunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Cordorcet’i duymuştum. Halkoylamasında amacın, <em>Condorcet-Kazananı</em> denen sonuca ulaşmak olması gerektiğini…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Yirmi otuz konuyu topluca oylamanın, çoğunluğun anayasal içerikler konusunda bir tercihi değil, hükümeti oylamak demek olacağı bence aşikar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne demek istiyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sağduyu ile de tahmin edebilirsiniz ki birbirinden farklı bir dizi konudaki tercih önününüze konulup “bunların hepsine birden ya evet ya da hayır demelisin” denirse, ister istemez, bu konuların içeriklerine karşı bir mesafe geliştirip toplu paketi önünüze koyanın “kim” olduğu tartışmaya başlarsınız. Bu, mantığın gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Babam mı önüme paket sunuyor, eniştem mi, çok önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de maddeler birbirlerinden o kadar ayrı değiller ki! Neticede yargının  kurumsal olarak demokratikleştirilmesi, insan haklarının korunması için de bir güvencedir. Yüksek yargı, rejim koruyuculuğu refleksi içinde veya rejimi koruma kisvesi altında bazı paranoyalar geliştirmişse, kendisini milletin vasi sanıyorsa, bunun önü alınmalıdır. Şu halde bu maddeler, yani bir yanda haklar meseleleri, öte yanda yargıya ilişkin kurumsal dönüşüm zemini, her durumda birbirini destekleyen konular. Öte yandan daha önce Politea&#8217;nın sözünü ettiği durum, sosyal realist bir perspektiften değerlendirilir ise şu sonuca da varılabilir: Artık hukuk, merkez kuvvetlerinin devamlı bir ittifakı olarak tezahür eden ve belirli menfaatleri dile getirdiği halde genel ve soyutmuş gibi görünen bir normatif gerçeklik değildir bu ülkede. Çevreden gelen hak talepleri ve başkaldırı, hukukun ayaklarının yere basmasını sağlamaya başlamıştır. O nedenle normlar artık kurcalanıp dağıtılır o nedenle pek yalın ve uygun görünen bir normun uygulanması bile çatışmalı ve sancılı bir süreçte gerçekleşir.  Şunu da not edelim ki çekiştirme işine Evetçi taraf başlamadı. Bunun 367 Vakası denen bir öncesi de var. Bir de baktık ki merkez, kendine hizmet eden normu bile çekiştirmeye başlıyor işine gelince. Şu halde belki de &#8221;çevre&#8221; de benzer taktikleri uygulamaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İlginç bir tespit. Peki Hayırcı, sizin bu değişikliklerle temel meseleniz ne? Ve en ciddi savınız nedir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öncelikle, değişikliklerin sorunlu gördüğümüz taraflarının neden ayrı ayrı oylatılmadığı çok önemli bir sorun. Yani bence bunlar, konuları bakımından ayrılabilir ve halka ayrı gruplar halinde sorulabilirdi.  Öyle yapılmamış olması, bunların bazılarını beğenirken bazılarını beğenmeyen yurttaşı zor durumda bırakacak. Bu konular referanduma gitmeye gerek kalmadan uzlaşma ile çözülebilirdi. Yargısal kurumsal değişiklikler ise halkoyuna sunulurdu mesela. İşte yargı ile ilgili kurumsal düzenlemeler deyince en temel meseleme geldik. Benim inancım, bu değişikliklerin yargıyı ele geçirmek amacıyla ve korkulan sonucu doğurmaya elverişli bir biçimde yapıldığı. Yargının sorunları ülkemizde uzun yıllardır dile getiriliyor. Ben de pek çok sorun olduğunu kabul ediyorum, hatta mevcut sistemde yüksek yargıda büyük bir sorun olduğunu kabul ediyorum. Ama bu değişiklikler bu sorunu gidermeyecek, sadece bir cephenin daha da güçlenmesine ve artık yargının iyiden iyiye partizan hale gelmesine ve partizan çatışmaların artışına neden olacak. Bakın iki tane türban kararı, yargının hükümeti iş göremez hale getirmesine bir örnek olarak gösterilmek isteniyor. Veyahut üç tane meslek okulu kararı. Alakası yok. Arzu edilen; yargının bu gibi eleştirilen kararlarının veya yerindelik denetimi yapmasının önünü almak veya yargıda temsil kabiliyetini, millet adına karar verme kabiliyetini arttırmak filan değil. Arzu edilen, ortada yargı erki diye bir şeyin kalmaması, yargının hükümet ne derse onaylaması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Kurmuşsunuz tabii saadet zincirinizi, kimse kırmasın bu zinciri diyorsunuz, öyle mi? Sen bana üye seç, ben sana üye seçeyim, al gülüm ver gülüm anlayışı içinde demokratik iradeye saygınız yok&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bakın, siz de siz dermişsiniz ha?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Arada &#8216;&#8217;siz&#8221;in kim olduğunuzu merak etmiyor değilim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ha şunu bileydiniz Evetçi. Ben de “siz kimsiniz” diye bakıyorum ve demokratikleşmeden kastınız ne diye bakıyorum. Demokratikleşme adı altında belki kolay, hızlı, etkili ama denetimsiz idare istiyorsunuz. Zaten dünyadaki tüm liberaller bunu ister. Onların demokrasisi, merkeziyetçi, lider sultacı ve çoğunlukçu bir demokrasidir. İşler çabuk yürüsün, kimse karışmasın isterler. Peki ama kimin işleri? <em>Establishment</em>’ın işleri tabii. Yani sermayenin. Hangi sermayenin? Onu da siz bulun!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Artık izninizle maddelere geçelim, Boykotçu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tablo üzerinden madde madde gideceğim. Önce değişiklik öngören hükmü ekledik. Onun altında ve sağda yeni metinde değişiklikler daha koyu renk ile işaretli. Eski metin de solda olacak. Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği kısımları da artık içermeyecek şekilde bakalım. Onları da tablo üzerinde işaretledim. Ama bir noktayı unuttuk: Geçen Anayasa Mahkemesi kararını tartışmadık. Oysa önceki diyaloğumuzda, Boykotçu, siz yoktunuz belki bilmezsiniz ama biz olası Anayasa Mahkemesi kararını da tartışmıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet evet, bu arada Anayasa Mahkemesi kararına ne diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>O konuda tartışmalarımızın ilk bölümünde söylediklerimi hatırlatırım. Anayasa Mahkemesi işin esasına girememeliydi. 1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da sayılan şekle aykırılıklar açısından denetleyebileceğini öngörmüştür. Bununla birlikte karar, bence, toptan iptalden veya kritik maddeleri iptalden evladır. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>İşinize geldiği yerde, o beğenmediğiniz 1982 Anayasasının metincağızına ne de bağlısınız. Başka tarafta Anayasa Mahkemesi kararına direniş hakkı vardır diyorsunuz ama! Mahkemenin, anayasayı yorumlama hakkı yok, sizin direniş hakkınız var! Ben de ilk kısımda ifade ettiğim görüşlerimi yineliyorum. İlk üç maddeyi değiştirirmeye kalkarsanız öyle bir girer ki Anayasa Mahkemesi işin esasına ve bal gibi girdi de işte!  Ne yaptınız?  Paşa paşa uydunuz. Uyacaksınız, mecbursunuz! Ama kararı yetersiz buluyorum. Bence temel hak ve özgürlükler dışındaki ve özellikle yargıya ilişkin maddelerin hepsini bir kalemde silmeliydi. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Bir araştırmada, Anayasa Mahkemesi’nin, kurulduğu tarihten bu yana CHP’nin aynası olduğu öne sürülmüş. Yani CHP sola kaydığında solcu, CHP statükoculuğa kaydığında statükocu olduğu&#8230; Mesela 1971 muhtırası sonrası kararlar Ecevit ve ortanın solu anlayışına yatkın çünkü o dönemde CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi reddetmiş. Aynı CHP, 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen ona göre ince ayar edilmiş… Ama mesela CHP’nin SDHP döneminde, mahkeme, güneydoğu siyasetinin hukukdışı unsurlarını denetlemeye yatkın olmuş. Yani Sosyal Demokrat Halkçı Parti, 1991’den itibaren anti-terör kanunlarını mahkemeye götürdüğünde, mahkeme, anti terör önlemi kisvesi altında insan haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Ama CHP pek yakın geçmişte, Evetçinin tabiriyle &#8216;&#8217;statükocu&#8221; idi. O zaman da mahkeme ona göre karar pratiği geliştirmiş. CHP bir güneş, mahkeme de günebakan mübarek! Analizde haklılık payı olduğunu düşünüyorum. Şimdi CHP’deki değişimin ne yöne evrileceği tam olarak belli olmadığı için mahkeme iki arada bir derede karar verdi.<strong> Yani bu karar “siyaseti ferahlatıyorum, önünü açıyorum” kararı olmaktan ziyade, belki de “du bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak” kararı olabilir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Öyle ise bu, şu demektir: Bir mahkemenin kararları, belirli bir partide güncel olarak geçerli olan ideolojinin aynası ise ve kararlar, aynı parti içindeki ideoloji içi salınımları yansıtıyor ise; mahkemenin, o parti ile organik ilişkisi var demektir. Yani mahkeme, o partinin ideolojisinin belirli bir versiyonunu, mesela resmi versiyonunu benimsemekten ziyade o partideki ideolojik salınıma ve yükselen dalgalara göre karar vermektedir. Bu durum, mahkemenin üye profilinin, o partinin katkıları ile belirlenmekte olduğunu göstermez mi?. 1970’lerin Ecevit’li CHP’si ile 2000’lerin Baykal’lı CHP’sinin yansımalarını mahkemenin kararlarından okuyorsak eğer bu durum, mahkemenin belirli bir ideolojiden ziyade, hangisi olursa olsun CHP arzularına göre karar verdiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Şimdi de siz, sizin arzularınıza göre karar versin istiyorsunuz, öyle mi? Silaha sahip olana kadar silah karşıtısınız. Silah sizde olursa mesele bitiyor, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bu konuda sizinle polemiğe girmeyi gerekli görmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Kim yapmış o araştırmayı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kimse kim, yapmış bir aydın işte ve doğru yapmış!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hımm, rastlamıştım ben de. Bir bakayım&#8230; Bir dakika izin veriniz&#8230; Evet&#8230; Ceren Belge adlı araştırmacı. Makalenin künyesi şu: “Friends of the Court: The Republican Alliance and Selective Activism of the Constitutional Court of Turkey” (&#8221;Mahkemenin Dostları: Cumhuriyetçi İttifak ve Türkiye Anayasa Mahkemesi&#8217;nin Seçmeci Aktivizmi&#8221;) Yazan: Ceren Belge;  Yayınlandığı yer: Law &amp; Society Review, Vol. 40, No. 3 (Sep., 2006), pp. 653-692.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Akademia, Türkçe makalelere atıf yapsanıza! Akademia hep böyle mi olur?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Academia:</strong> Olmamalı ama bu makale önemli galiba. Ayrıca makaleye atıf yapan ben değildim, Boykotçu idi. Ben sadece onun görüşünün kaynağını biliyorum. Bilgi nerede olursa olsun bulunup çıkarılmalıdır. “Korkarım tek kitaplı insandan ve korkarım tek dilli insandan”!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ama o saptamada bir sorun tespit ettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nedir o?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ülkede, yakın geçmişte CHP zaten çoğunlukla ana muhalefet konumunda olmuş, o nedenle Anayasa Mahkemesi’ne en çok başvuran parti de o olmuştur. Yani verilen kararlardan iptal sonuçlu olanları, davayı CHP açtığı için olacaktır mecburen.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ama mesela Kürt toplumunun temsilcileri olan partilerin açtıkları davalarda aynı korelasyon gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında başka, Kürt temsilcisi olan partiler açtığında bir başka karar vermiş mahkeme. &#8221;Özgürlük; 60’larda ve 70’lerde sosyalistler, komunistler ve Demokrat Parti’liler ya da 80’ler ve 90’larda islamcı ve Kürt aktivistler tarafından talep edildiğinde; mahkemenin her zaman ‘kamu düzeni ve güvenliği’ mülahazasının ardında saklı bulunan anlayışı ve Kemalizm sayılanın, devletin izin verilen tek ideolojisi olmasını kabul ettiği gözlenmiş.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bahis konusu makale öyle demiş, evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> ‘Kürt temsilcisi’ diye bir şey olmaz. Her parti, ulusal bir partidir. Etnik particiliği kabul etmiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Boykotçu, sosyolojik konuşuyor, sayın Hayırcı, yani sosyal realist olalım, durum tespiti yapalım anlamında.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Kanımca artık sıra, maddeleri tartışmaya geldi.  Madde madde bakalım arzu ederseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bakalım tabii, güzele bakmak sevaptır, ne güzelmiş bakalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bakalım da ne fenaymış görelim.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;">Yedinci Bölüm: Madde Madde Anayasa Değişiklikleri ve Tartışmalar</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>İşte tartışacağımız ilk konu:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">1) Kadınlar, Çocuklar, Yaşlılar ve Engellilere Ek Koruma:</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 228pt; padding: 0cm;" width="304" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>1982 Anayasası Metni</strong></p>
</td>
<td style="width: 228pt; padding: 0cm;" width="304" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Değişiklik Maddesi</span>MADDE   1-</strong> 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10   uncu maddesinin ikinci fıkrasına  “Bu maksatla alınacak tedbirler   eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi ve maddeye bu fıkradan   sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “Çocuklar, yaşlılar,   özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler   için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.” <strong> </strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 228pt; padding: 0cm;" width="304" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>X. Kanun önünde   eşitlik Madde 10</strong> – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,   felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun   önünde eşittir.(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit   haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla   yükümlüdür.Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Devlet organları ve idare makamları bütün   işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek   zorundadırlar. (*)</p>
<p style="text-align: justify;">(*) 9/2/2008 tarihli ve 5735 sayılı Kanunun 1   inci maddesiyle bu fıkraya “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek   üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi   eklenmiş,bu ibare Anayasa Mahkemesi’nin 5/6/2008 tarihli ve E.: 2008/16, K.:   2008/116 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.</p>
</td>
<td style="width: 228pt; padding: 0cm;" width="304" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>X. Kanun önünde   eşitlik Madde 10</strong> – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,   felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun   önünde eşittir.(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit   haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla   yükümlüdür. <strong>Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak   yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması   gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa   imtiyaz tanınamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet organları ve idare makamları bütün   işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek   zorundadırlar. (*)</p>
<p style="text-align: justify;">(*) 9/2/2008 tarihli ve 5735 sayılı Kanunun 1   inci maddesiyle bu fıkraya “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek   üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi   eklenmiş,bu ibare Anayasa Mahkemesi’nin 5/6/2008 tarihli ve E.: 2008/16, K.:   2008/116 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tartışmalar</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Ben başlayabilir miyim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Tabii… lütfen… Hayırcı.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>“Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”&#8230; “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz”.  Bunlar kabul edilebilir şeyler ama anayasada yer aldılar diye  bir şey değişecek değil. Kadın erkek eşitliği konusunda ve yaşlılar ile engellilerin, daha doğrusu engellenmişlerin korunması, daha çok, somut uygulamalarla gerçekleşmesi gereken bir hedef. Anayasanın mevcut hali de aynı korumaya zemin olabilecek nitelikteydi zaten ama durum ortada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Pozitif ayrımcılığı desteklemiyor musunuz, yani ek olarak korunması gerekli olanları ek tedbirlerle koruma uygulamalarına?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Bu ifadeler çok muğlak. Pozitif ayrımcılığın destekleneceğine dair bir işaret değil bunlar.<strong> </strong>Memlekette engellilerin durumu ortada, örneğin engellilerin işe yerleştirilmelerini mecbur kılan yasal düzenlemeler, yani o anlamda pozitif ayrımcı kanunlar çoktan var. Doğru dürüst uygulanıyorlar mı? Hayır!<strong> </strong>Olsa da olur olmasa da olur ve muhtemelen işlemeyecek bir hüküm. Kadın sığınma evlerinin sayısını ve halini düşündüğümde anlıyorum bunu. Şiddet gören, eğitim görmeyen, eşit işe daha az ücret alan, ev kadınlığı tabir edilen hizmetlerinden hiçbir karşılık alamayan, sigortalı olmayan işçi kadınları görünce anlıyorum.<strong> </strong>Türkiye’de belediye başkanı olan kadın sayısını merak edince anlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sadece orta üst sınıf kadının bir noktaya gelebilmesinden, yoksul kadının, emekçi kadının  çifte sömürülmesinden anlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ama ben sizi anlamıyorum. Şu an işlemeyecek olsa bile bir gün tam anlamıyla işletilebilecek ek koruma önlemlerini anayasa yazmakta ne zarar var Allah aşkına?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: İkinci sırada şu aşağıdaki düzenleme var: </strong></p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">2) Kişiler Verilerin Korunmasını İsteme Hakkı</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 2-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 20 nci maddesine aşağıdaki fıkra   eklenmiştir.“Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına   sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında   bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini   talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de   kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık   rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller   kanunla düzenlenir.”<strong> </strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişik Metin: </strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>IV. Özel hayatın gizliliği   ve korunması A. Özel hayatın gizliliği MADDE 20.</strong> – Herkes, özel   hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel   hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Mülga cümle:   3.10.2001-4709/5 md.)(Değişik: 3.10.2001-4709/5 md.) Millî güvenlik, kamu   düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması   veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya   birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu   sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla   yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel   kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı   yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el   koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma   kendiliğinden kalkar.</p>
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>IV. Özel hayatın gizliliği   ve korunması A. Özel hayatın gizliliği MADDE 20.</strong> – Herkes, özel   hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel   hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Mülga cümle:   3.10.2001-4709/5 md.)(Değişik: 3.10.2001-4709/5 md.) Millî güvenlik, kamu   düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması   veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya   birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu   sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla   yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel   kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı   yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el   koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma   kendiliğinden kalkar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">“Herkes, kendisiyle ilgili kişisel   verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle   ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların   düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda   kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak   kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel   verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” </span></strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Tövbe tövbeee diyorum bu noktada. Bunun yasası zaten çıkmış. Yasal düzende olan durum anayasaya taşınmış. Hiçbir yenilik içermiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yasal düzende olanın anayasalaşması, bir daha o düzenden geriye dönmeyi engeller ama. Yani artık sadece bilgi edinme hakkı  değil &#8221;veri edinme hakkı&#8221; da anayasal düzeyde korunuyor. Bu hak, insanların fişlenmesinin filan önünü alabilecek bir değer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bakın bunlara ayrı ayrı evet derdim belki ama şimdi bu paket içindeki ağırlıkları benim için bir anlam ifade etmiyor, tüy sıklet ve kozmetik şeyler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Sırada şu var, güzel bir şeye benziyor:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">3) Yurtdışına Çıkmanın Ancak Suç Soruşturması veya Kovuşturması Nedeniye ve Yargıç Kararı ile Sınırlanması</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">MADDE 3- </span></strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 23 üncü maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde   değiştirilmiştir.”Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç   soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak   sınırlanabilir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişik Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">V. Yerleşme ve seyahat   hürriyeti<strong>MADDE 23.</strong> – Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine   sahiptir.Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik   gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu   mallarını korumak;Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle   ve suç işlenmesini önlemek;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">(Değişik: 3.10.2001-4709/8 md.) Vatandaşın   yurt dışına çıkma hürriyeti, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya   kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme   hakkından yoksun bırakılamaz.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">V. Yerleşme ve seyahat   hürriyeti<strong>MADDE 23.</strong> – Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.Yerleşme   hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak,   sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını   korumak;Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç   işlenmesini önlemek;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">“Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti,   ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı   olarak sınırlanabilir.” </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme   hakkından yoksun bırakılamaz.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Güzel, iyi bir güvence tabii. Önemli. Bir diyeceğim yok. Benim diyeceğim, paketin hoşlanmadığım maddelerine karşı bir koz ya da pazarlık unsuru olarak sunulması bunların. Bu gibi maddelerin ayrıca referanduma bile gerek kalmadan anayasalaşması mümkündü. &#8221;Şu yargı ile ilgili olanları ayırın, bunlardan geri kalanlar tamam&#8221; denilmişti ama kabul etmediler. Neden? Bunları pazarlık konusu yaptılar. Yurttaşla pazarlık ediyorlar. Yani &#8216;&#8217;siz istemediklerinizi de kabul edin, karşılığında bir takım yeni haklar alın&#8221; diye.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yurtdışına çıkma hürriyeti, yerleşme ve seyahat özgürlüğünün önemli bir parçası. Onu kısıtlamak için, tüm bireysel haklarda olduğu gibi hakim kararı gerekmesi önemli bir güvence.<strong> </strong>Şu anda referandumu konuşuyoruz, öncesini değil. Şu oldu bu oldu diye dedikodu yapma zamanı değil; pakete odaklanma zamanı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Çocukların korunması konusunda şuna ne dersiniz:</strong></p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">4) Çocuğun Yeterli Himayesi ve Anababasıyla Doğrudan İlişkisi Temel Hak Olarak Düzenleniyor</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">MADDE 4- Türkiye Cumhuriyeti   Anayasasının 41 inci maddesinin kenar başlığı “I. Ailenin korunması ve çocuk   hakları” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar   eklenmiştir.”Her çocuk, yeterli himaye ve bakımdan yararlanma, yüksek   yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki   kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.Devlet, her türlü istismara ve şiddete   karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişik Metin</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">ÜÇÜNCÜ BÖLÜMSosyal ve Ekonomik   Haklar ve ÖdevlerI. Ailenin korunması<strong>MADDE 41.</strong> – (Değişik:   3.10.2001-4709/17 md.) Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında   eşitliğe dayanır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle   ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile   uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">ÜÇÜNCÜ BÖLÜMSosyal ve Ekonomik   Haklar ve ÖdevlerI. Ailenin korunması <strong>ve çocuk haklarıMADDE 41.</strong> –   (Değişik: 3.10.2001-4709/17 md.) Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler   arasında eşitliğe dayanır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle   ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile   uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">“Her çocuk, yeterli himaye ve bakımdan   yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel   ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Devlet, her türlü istismara ve şiddete   karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.” </span></strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Kozmetik şeyler, zaten mevcut yasal düzen de bunları öngörüyor. Boğaz Köprüsü’nden geçerken sokakta yaşamaya mecbur bırakılmış çocukları görüyorum. Sadece Boğaz Köprüsü mü? O zaman anayasa gelmiyor aklıma. Boş boş hükümler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ben taş atan çocuklar tabir edilen çocukları düşünüyorum da şimdi… Zaten bir anayasada ‘devlet ek tedbirleri alır’ deniyorsa boşverin gitsin, almayacaktır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ek anayasal koruma fena mı? Yarın bir gün o tedbirleri almaya mecbur kılanlar çıkacaktır devleti. Şimdi Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı da doğdu. Şu halde devleti de bu konuda dava etmek mümkün olur belki…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Gelelim memurların toplu iş sözleşmesi yapma  hakkına.</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">5) Aynı zamanda ve Aynı İş Kolunda Birden Fazla Sendikaya Üye Olunabiliyor</span></h2>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">6) Memurların Toplu İş Sözleşmesi Yapması Hak Olarak Düzenleniyor</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 5-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 51 inci maddesinin dördüncü fıkrası yürürlükten   kaldırılmıştır.</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">C. Sendika kurma hakkı<strong>MADDE   51.</strong> – (Değişik: 3.10.2001-4709/20 md.) Çalışanlar ve işverenler,   üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini   korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst   kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme   haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten   ayrılmaya zorlanamaz.Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni,   suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak   ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.Sendika   kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda   gösterilir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla   sendikaya üye olunamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu   alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin   niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri,   yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi   esaslarına aykırı olamaz.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">C. Sendika kurma hakkı<strong>MADDE   51.</strong> – (Değişik: 3.10.2001-4709/20 md.) Çalışanlar ve işverenler,   üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini   korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst   kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme   haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten   ayrılmaya zorlanamaz.Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni,   suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak   ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.Sendika   kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda   gösterilir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu   alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin   niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri,   yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına   aykırı olamaz.</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 6-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 53 üncü maddesinin kenar başlığı “A. Toplu iş   sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” şeklinde değiştirilmiş, üçüncü ve   dördüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar   eklenmiştir.”Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına   sahiptirler. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde   taraflar Uzlaştırma Kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma Kurulu kararları   kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.Toplu sözleşme hakkının kapsamı,   istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma   şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere   yansıtılması, Uzlaştırma Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile   diğer hususlar kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>VI. Toplu iş sözleşmesi,   grev hakkı ve lokavt A. Toplu iş sözleşmesi hakkı MADDE 53.</strong> –   İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve   çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına   sahiptirler.Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">(Ek: 23.7.1995-4121/4 md.) 128 inci maddenin   ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi aralarında   kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları   ile 54 üncü madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar ve üst kuruluşları,   üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve İdareyle amaçları   doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. Toplu görüşme sonunda anlaşmaya   varılırsa düzenlenecek mutabakat metni taraflarca imzalanır. Bu mutabakat   metni, uygun idarî veya kanunî düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar   Kurulunun takdirine sunulur. Toplu görüşme sonunda mutabakat metni   imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir   tutanakla Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Bu fıkranın uygulanmasına   ilişkin usuller kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden   fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>VI. Toplu iş sözleşmesi,   grev hakkı ve lokavtA. Toplu iş sözleşmesi <span style="text-decoration: underline;">ve toplu sözleşme</span> hakkı MADDE 53.</strong> – İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik   ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş   sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı   kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu   sözleşme yapma hakkına sahiptirler. </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık   çıkması halinde taraflar Uzlaştırma Kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma Kurulu   kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Grev hakkı olmadıkça bir anlamı yok. Ne olmuş yani?! İstenirse yasal düzenleme ile bile verilecebilecek şeyler.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bunun sosyal haklar bakımından önemini görmüyor musunuz?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Görmüyorum, göstermediler ki! Ortada işçi mi kaldı, iş güvencesi mi kaldı?! Tekel direnişi ve sonuçları ortada. Bir sürü başka şey ortada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Siz her şeyi günlük siyasete döküyorsunuz. Anayasa bu, günlük siyaset değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Maden işçilerinin, &#8221;kaçak&#8221; inşaat işçilerinin, mevsimlik işçi göçünün, sokaklardaki zoraki-çevreci çöp ayrıcılarının da hali ortada! Yine de bu hükümler çok değerli kazanımlar. Yazık olacak doğrusu, şuna bile gönül rahatlığı ile evet diyemeyeceğim ha?! Yazıklar olsun!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Verin şu halde oyunuzu…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Veremem, nedenlerini anlattım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, siz de haklı olarak yüksek katılım arzu ediyorsunuz tabii değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Eh, bendeniz &#8221;Anayasa&#8221;nın haklarını temsil ediyorum. Hakkımda yapılan her oylamada katılım yüksek olsun isterim tabii. Ama gocunmuyorum Boykotçunun tavrından. Onu da anlamaya çalışıyorum. Neticede onun Anayasa anlayışı da oldukça ağırlıklı bir görüş ve -önceki tartışmalardan anımsayacaksınız-, benimkilerle de uyuşmuyor değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Burada bir ara verelim değerli dostlar, sizler maddeleri ve ilgili düzenlemeleri okuyun, döndüğümüzde yine maddeler üzerinden tartışmaya devam ederiz. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Sanki maddeler üzerinden oylayabilecekmişiz gibi! </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun da cevap verin. &#8221;Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur&#8221; hükmünün ve &#8221;Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz’&#8221;hükmünün artık tarihe karışması kötü mü? 12 Eylül zihniyetini işte tam da böyle noktalarda aşıyor bu değişiklikler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>12 Eylül zihniyetiymiş! Şimdi bir 12 Eylül 1982 zihniyeti var, bir de 12 Eylül 2010 zihniyeti türedi! Bakın siz hakları korumak için daha doğrusu hakları koruma kisvesi altında, önce yargıyı ele geçireyim diyorsunuz, ben &#8221;yargı ele geçmişse bu haklar zaten korunamaz&#8221; diyorum. Capischi?!<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Ne?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Anlıyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anlamıyorum. Saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Siz saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İkiniz de saçmalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı</strong> (bir ağızdan): Siz Boykotçu, saçmalayamıyorsunuz bile! Daha beterini yapıyorsunuz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Dostlar, biraz nezakete davet edebilir miyim sizleri?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence yazık oldu böyle güzel maddelere, yazık ettiniz. Bunlar referanduma bile gerek kalmadan geçebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Öyle bir teklif vardı zaten. Sadece tartışmalı konular oylansın istenmişti ama kabul etmediler. Üstelik temel hakları referanduma sunma zafiyeti içine düştüler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Madde güzelse tamam işte. Ötesi yok, kabul edelim geçelim gidelim. Bir sorum olacak, hem Hayırcıya hem de Boykotçuya izin verirseniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Rica ederim, buyrun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Şimdi bu paketin, diyelim %90’ını beğendiniz. Sırf şu yargı ile ilgili maddelere taktınız diye hayır mı vereceksiniz veyahut boykot mu edeceksiniz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Anlattım hala anlamıyorsunuz! Yasama, yürütme, yargı hep bir elde toplansın, bakın bakalım hak mak kalıyor mu?! Hem yüksek yargıya, ilk derece hakimlerini denetleme ve onlara not verme yetkisi tanıyın, ondan sonra da ilk derece yargıçlarını oturtun Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na, tutsunlar yüksek yargıcı seçsinler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yerel yargıçları beğenmiyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ne alakası var?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Şu yüksek yargıç meselesi benim de kafamı karıştırıyor. Öyle bir sistem bulunmalı ki yüksek yargıya, kimseye mudanası olmayanlar, kimseye gebe olmayanlar seçilmeli. Ama siz böyle bir sistem getirmemişsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Siz de bir gebe kalmak deyimi tutturdunuz gitti, biraz daha az cinsiyetçi deyimler seçemez misiniz?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Değerli bayan Politea&#8217;yı kızdırmak, istediğim en son şey, ben lafın gelişi söylemiştim, kusuruma kalmayın&#8230; Devam edebilir miyim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Rica ederim, lütfen&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Diyeceğim o ki, yani Hayırcının haklılık payı olan savı şu ki, hükümetten beklentisi olan ve henüz kariyerinin başındaki genç yargıcı oturtuyorsunuz Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na. Orada görevi bitince ne olacak bu yargıca? Adalet Bakanlığı onu bir yerlere atayacak. Yani Bakanlığa gebe olacak. Çok özür dilerim, gene ağzımdan kaçtı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sizler aynı zamanda gençlik düşmanısınız. Sizi bilmem Boykotçu ama Hayırcı resmen gençlik düşmanı. Zaten onun fikirlerini temsil eden partinin milletvekillerinin de yaş ortalamasından belli hali!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Siz de bağımsız insan düşmanısınız. Birey düşmanısınız, cemaat sevdalısısınız!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Pabucumun bağımsızısınız siz. Örümceklenmiş kafalılar!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Rica ederim Evetçi ve Hayırcı. Lütfen tansiyonu düşürelim biraz ve fikir tartışması yapalım. Kişilikleri hedef almayalım ve izin verirseniz yargı ile ilgili tartışmaları, ilgili maddeler altında yapalım. Şimdi aşağıdaki hükme ne dersiniz?</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">7) İşçilerin grev esnasında verdikleri kasıtlı veya kusurlu maddi zarardan sendika sorumlu olmuyor; dayanışma grevi, siyasi grev, iş yavaşlatma vb. eylemler yasak olmaktan çıkıyor</span></h2>
<p><strong>Değişiklik Hükmü: &#8220;MADDE 7- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 54 üncü maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Eski Hüküm: </strong></p>
<p><strong>MADDE 54.</strong> – Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.</p>
<p>Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.</p>
<p>Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.</p>
<p>Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.</p>
<p>Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.</p>
<p>Yüksek Hakem Kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.</p>
<p>Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.</p>
<p>Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yeni Hüküm: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8221;MADDE 54.</strong> – Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek Hakem Kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez.&#8221;</p>
<p><strong>Evetçi: </strong>Bunlar son derece önemli düzenlemeler.</p>
<p><strong>Hayırcı</strong> (Suskun):</p>
<p><strong>Boykotçu</strong> (Suskun):</p>
<h2><span style="text-decoration: underline;">8. Dilekçe Hakkına Bilgi Edinme ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı Ekleniyor</span></h2>
<p><strong>Akademia: </strong>Dilekçe, Bilgi Edinme ve Kamu Denetçisine Başvurma Hakkı şöyle düzenlenmiş</p>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 455.25pt; height: 940px;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="607">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 8-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 74 üncü maddesinin kenar başlığı “VII. Dilekçe,   bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı” şeklinde değiştirilmiş,   maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar   eklenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine   başvurma hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı   olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili   şikâyetleri inceler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kamu Başdenetçisi Türkiye Büyük Millet Meclisi   tarafından gizli oyla dört yıl için seçilir. İlk iki oylamada üye   tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu   aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy   alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan   aday seçilmiş olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu maddede sayılan hakların kullanılma biçimi,   Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluşu, görevi, çalışması, inceleme sonucunda   yapacağı işlemler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin nitelikleri,   seçimi ve özlük haklarına ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”<strong> </strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Eski Metin:</p>
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişik Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">VII. Dilekçe hakkı</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 74.</strong> – (Değişik: 3.10.2001-4709/26   md.) Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet   eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri   hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile   başvurma hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">(Değişik: 3.10.2001-4709/26 md.) Kendileriyle   ilgili başvurmaların sonucu, gecikmeksizin dilekçe sahiplerine yazılı olarak   bildirilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hakkın kullanılma biçimi kanunla   düzenlenir.</p>
</td>
<td style="width: 230.25pt; padding: 0cm;" width="307" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">“VII. Dilekçe, bilgi edinme ve   kamu denetçisine başvurma hakkı”</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 74.</strong> – (Değişik: 3.10.2001-4709/26   md.) Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet   eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri   hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile   başvurma hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">(Değişik: 3.10.2001-4709/26 md.) Kendileriyle   ilgili başvurmaların sonucu, gecikmeksizin dilekçe sahiplerine yazılı olarak   bildirilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine   başvurma hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı   olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili   şikâyetleri inceler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kamu Başdenetçisi Türkiye Büyük Millet Meclisi   tarafından gizli oyla dört yıl için seçilir. İlk iki oylamada üye   tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu   aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan   iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan   aday seçilmiş olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu maddede sayılan hakların kullanılma biçimi,   Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluşu, görevi, çalışması, inceleme sonucunda   yapacağı işlemler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin nitelikleri,   seçimi ve özlük haklarına ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> İşte bir komiklik daha. Bilgi edinme hakkının zaten kanunu çıkmış durumda.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne yapalım çıkmış durumda ise, anayasal düzlemde güvence altına almak fena mı? Anayasaya koyarsak bu hakları, artık meclisler kolay kolay değiştiremez onları. Anayasacılık, anayasacılık diye tutturan sizler değil misiniz?! İşte size anayasacılık!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence de fena değil. Öte yandan TBMM’nin seçeceği Kamu Başdenetçisi de fazlalık değilse nedir? Ombudsman, tamam iyi bir kurum şu bu da, TBMM seçince ne çıkar o Ombudsman’dan! Üstelin dördüncü oylamada en fazla oyu alan vs. hepsi çoğunlukçu, işe yaramaz güvenceler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat bu hükmün düzenlenmesinde önemli bir sorun görüyorum…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Ben de öyle, yoksa aynı şeyi mi düşünüyoruz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: ‘</strong>Kamu Başdenetçisi’, tamam da kim, peki ama ne iş yapmak üzere kanunla düzenlenecek?! İçi dolmamış bu hükmün.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Siz benden uzun yaşayacaksınız Akademia!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Aslında genelde Politea’dan daha uzun yaşamam doğaldır ama 1982 Türkiye Politea’sından uzun yaşar mıyım bilinmez?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Şili Politea’sı da hayli uzun ömürlü biliyorsunuz.-)) İki yakın arkadaş çok kalıcı iki eser bırakmış memleketlerine.-))<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Sarı Çizmeli Kamubaşdenetçisi! Kanunla düzenlenir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anayasa değişikliklerinin genel gerekçelerine bakamaz mıyız ne iş yapacakmış diye? Veyahut madde gerekçesine de bakabiliriz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bravo/a Evetçi, haklısınız oraya bakalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Baksak ne olacak?! Halk anayasayı oylayacak, gerekçeyi değil!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Genel gerekçe şöyle açıklamış:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘MADDE 9 -</strong> Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir Kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük önemi haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, maddede yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, maddeyle, Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulması öngörülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumu, bireylerin idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetlerini incelemekle görevlendirilmektedir. Pek çok Avrupa ülkelerinde işletilen bu müessesenin, idarenin işleyişi konusunda standartlar oluşturacağı, ilkeler belirleyeceği ve önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulup faaliyete geçirilmesi, Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının da bir gereğidir. Bu kapsamda, idarenin işleyişi ile ilgili olarak, bireylere, kamu denetçisine başvurma hakkı getirilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulması öngörülen Kamu Denetçiliği Kurumunda görev yapacak Kamu Başdenetçisinin seçimine ilişkin anayasal esaslar düzenlenmektedir. Bunların yanında, Kamu Denetçiliği Kurumuna ilişkin diğer hususların kanunla düzenleneceği hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi konuyla ilgili Kanun daha önce yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, anayasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Sorun, Anayasa normu düzeyinde ve kurulu iktidarı bağlar şekilde çözüme kavuşturulmaktadır.’</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Ha şunun özetcağızını metne de koysalarmış ya. Elli çeşit Kamu Başdenetçisi olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Genel veya madde gerekçelerini de katalım tartışmaya, aydınlatıcı oluyor… Evet,<strong> </strong>1982 Anayasasının şu hükmü yürürlükten kalkacak, ne diyorsunuz? ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">9) Partisinin Kapatılmasına Eylemleriyle Sebep Olan Milletvekilinin Durumu</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 9- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 84 üncü maddesinin son fıkrası yürürlükten   kaldırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">5. Milletvekilliğinin düşmesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 84.</strong> – (Değişik: 23.7.1995 &#8211; 4121/9   md.) İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın   geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit   edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca   kararlaştırılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya   kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula   bildirilmesiyle olur.</p>
<p style="text-align: justify;">82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle   bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin   milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu   üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz   olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin   milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit   edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla   karar verilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve   eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin   kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî   Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük   Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel   Kurula bilgi sunar.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">5. Milletvekilliğinin düşmesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 84.</strong> – (Değişik: 23.7.1995 &#8211; 4121/9   md.) İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın   geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit   edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca   kararlaştırılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya   kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula   bildirilmesiyle olur.</p>
<p style="text-align: justify;">82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle   bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin   düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel   Kurul gizli oyla karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz   olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin   milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit   edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla   karar verilebilir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Eyvallah, demokratik bir adım daha.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Benden de ama ne anlamı olacak ki benim eyvallahımın?! Yazık ettiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Size göre her şeye eyvallah zaten Evetçi. Bir tartışma yürütmüyorsunuz ki!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben beğendim, niye beğendiğim açık değil mi, siz anlatın şu halde niye beğenmediniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bu madde ile vakit kaybedecek halim yok. Benim derdimin ne olduğunu anlattım size bin kere!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Aşağıdaki yeni düzenleme mantıksal bir zorunluluk, itiraz eden var mı? Başkanlık Divanı, ikinci devrede, doğallıkla yasama süresinin sonuna kadar görev yapmalı, üç yıl değil.</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">10) TMBB Başkanlık Divanı İkinci Devre Görev Süresi</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 10- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 94 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi   aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“İlk seçilenlerin görev süresi iki yıldır,   ikinci devre için seçilenlerin görev süresi ise o yasama döneminin sonuna   kadar devam eder.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">B. Başkanlık Divanı</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 94.</strong> – Türkiye Büyük Millet   Meclisinin Başkanlık Divanı, Meclis üyeleri arasından seçilen Meclis Başkanı,   Başkanvekilleri, Kâtip Üyeler ve İdare Amirlerinden oluşur.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkanlık Divanı, Meclisteki siyasî parti   gruplarının üye sayısı oranında Divana katılmalarını sağlayacak şekilde   kurulur. Siyasî parti grupları Başkanlık için aday gösteremezler.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı   için, bir yasama döneminde iki seçim yapılır. İlk seçilenlerin görev süresi   iki, ikinci devre için seçilenlerin görev süresi üç yıldır.</p>
<p style="text-align: justify;">(Değişik: 3.10.2001-4709/30 md.) Türkiye Büyük   Millet Meclisi Başkan adayları, meclis üyeleri içinden, Meclisin toplandığı   günden itibaren beş gün içinde, Başkanlık Divanına bildirilir. Başkan seçimi   gizli oyla yapılır. İlk iki oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü   oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt   çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü   oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, Başkan seçilmiş olur.   Başkan seçimi, aday gösterme süresinin bitiminden itibaren, beş gün içinde   tamamlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi   Başkanvekillerinin, Kâtip Üyelerinin ve İdare Amirlerinin adedi, seçim   nisabı, oylama sayısı ve usulleri, Meclis İçtüzüğünde belirlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,   Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun   Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller   dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten   Başkanvekili oy kullanamazlar.</p>
</td>
<td style="width: 49%; padding: 0cm;" width="49%" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">B. Başkanlık Divanı</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 94.</strong> – Türkiye Büyük Millet   Meclisinin Başkanlık Divanı, Meclis üyeleri arasından seçilen Meclis Başkanı,   Başkanvekilleri, Kâtip Üyeler ve İdare Amirlerinden oluşur.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkanlık Divanı, Meclisteki siyasî parti   gruplarının üye sayısı oranında Divana katılmalarını sağlayacak şekilde   kurulur. Siyasî parti grupları Başkanlık için aday gösteremezler.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı   için, bir yasama döneminde iki seçim yapılır. İlk seçilenlerin görev süresi   iki, ikinci devre için seçilenlerin görev süresi <strong>ise o yasama döneminin   sonuna kadar devam eder</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">(Değişik: 3.10.2001-4709/30 md.) Türkiye Büyük   Millet Meclisi Başkan adayları, meclis üyeleri içinden, Meclisin toplandığı   günden itibaren beş gün içinde, Başkanlık Divanına bildirilir. Başkan seçimi   gizli oyla yapılır. İlk iki oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü   oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt   çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü   oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, Başkan seçilmiş olur.   Başkan seçimi, aday gösterme süresinin bitiminden itibaren, beş gün içinde   tamamlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi   Başkanvekillerinin, Kâtip Üyelerinin ve İdare Amirlerinin adedi, seçim   nisabı, oylama sayısı ve usulleri, Meclis İçtüzüğünde belirlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,   Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun   Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller   dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten   Başkanvekili oy kullanamazlar.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Aman itiraz etsek bir şey değişecek sanki, hepsini toptan oylayacağız zaten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şuna ne dersiniz?:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">11) Yüksek Askeri Şura kararları prensip olarak yargı denetimine açılıyor, yargının idari işlem ve eylemlerde yerindelik denetimi yapması bu kere &#8220;kesinlikle&#8221; (!) yasaklanıyor&#8230;</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 11- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 125 inci maddesinin ikinci fıkrasına “Ancak, Yüksek   Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma   hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.”   şeklindeki cümle eklenmiş ve dördüncü fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki   şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin   hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik   denetimi şeklinde kullanılamaz.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">B. Yargı yolu</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 125.</strong> – İdarenin her türlü eylem ve   işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13.8.1999-4446/2 md.) Kamu   hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan   uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir.   Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için   gidilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler   ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İdarî işlemlere karşı açılacak davalarda süre,   yazılı bildirim tarihinden başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka   uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda   gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak,   idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde   yargı kararı verilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">İdarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç   veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması   şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin   durdurulmasına karar verilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim,   seferberlik ve savaş halinde ayrıca millî güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık   nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan   zararı ödemekle yükümlüdür.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">B. Yargı yolu</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 125.</strong> – İdarenin her türlü eylem ve   işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13.8.1999-4446/2 md.) Kamu   hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan   uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi   öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan   uyuşmazlıklar için gidilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler   ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır.<strong> Ancak,   Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye   ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">İdarî işlemlere karşı açılacak davalarda süre,   yazılı bildirim tarihinden başlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin   hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik   denetimi şeklinde kullanılamaz.</strong> Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen   şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem   ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı   verilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">İdarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç   veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması   şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin   durdurulmasına karar verilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim,   seferberlik ve savaş halinde ayrıca millî güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık   nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan   zararı ödemekle yükümlüdür.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hukuk devleti hukuk devleti diye bağırıp çağırıyorsunuz. İşte size hukuk devleti! Bu düzenleme, hukuk devleti yolunda önemli bir adım. Yüksek Askeri Şura kararlarını yargı denetimine açıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Bence de sence. Ama yazık işte yazık…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Tam da bir olayı yargı denetimine açtığınız maddede tutup yargıya nefret kusmak da sizin norm koyma tekniğinizin güzide bir örneği… &#8221;X veya Y yargı dentimi dışında bırakılamaz&#8221; &#8221;amma velakin&#8221; &#8221;ey yargı adımını ona göre denk al, yakarım ha!&#8221; mantığı…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Aman ne komik!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Komik, hem de ne komik!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu aşağıdaki maddeyi değerlendirelim:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">12) Memurların Haklarının Kanunla Düzenlenmesi Kuralına Toplu Sözleşme Eki Getiriliyor</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 12- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 128 inci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümle   eklenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme   hükümleri saklıdır.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">D. Kamu hizmeti görevlileriyle   ilgili hükümler</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">1. Genel ilkeler</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 128.</strong> – Devletin, kamu iktisadî   teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre   yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli   görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurların ve diğer kamu görevlilerinin   nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık   ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve   esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">D. Kamu hizmeti görevlileriyle   ilgili hükümler</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">1. Genel ilkeler</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 128.</strong> – Devletin, kamu iktisadî   teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre   yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli   görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurların ve diğer kamu görevlilerinin   nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık   ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. <strong>Ancak, malî ve   sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve   esasları, kanunla özel olarak düzenlenir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Çok hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Çok hoş ve yararsız hoş. Memura grev hakkı olmadıkça.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> İstim belki arkadan gelir, hoş hoş….ama boş…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağına ilişkin şu aşağıdaki madde nasıl?</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">13) Memur Hukukunda Tüm Disiplin Cezaları Yargı Denetimine Açılıyor</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 13-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 129 uncu maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde   değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Disiplin kararları yargı denetimi dışında   bırakılamaz.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">2. Görev ve sorumlulukları,   disiplin kovuşturulmasında güvence</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 129.</strong> – Memurlar ve diğer kamu   görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla   yükümlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu   kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları   mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar   hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Silahlı Kuvvetler mensupları ile hâkimler ve   savcılar hakkındaki hükümler saklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin   yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,   kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara   uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında   işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla   belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin iznine   bağlıdır.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">2. Görev ve sorumlulukları,   disiplin kovuşturulmasında güvence</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 129.</strong> – Memurlar ve diğer kamu   görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla   yükümlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu   kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları   mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Disiplin kararları yargı denetimi dışında   bırakılamaz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Silahlı Kuvvetler mensupları ile hâkimler ve   savcılar hakkındaki hükümler saklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin   yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,   kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara   uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında   işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla   belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin iznine   bağlıdır.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi (çenesini okşayarak):</strong> Çok hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı (dudak kıvırarak) :</strong> Hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu (kaşlarını kaldırarak):</strong> Hoş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Gelelim adalet hizmetlerinin denetimine. Bu konu tartışmalıdır biliyorsunuz o yüzden gerekçesine göz atalım bir. Ama önce düzenlemeyi okuyalım:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">14) Adalet Hizmetinin Denetimi Konusu</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 14- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 144 üncü maddesi kenar başlığıyla birlikte aşağıdaki   şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“G. Adalet hizmetlerinin denetimi</p>
<p style="text-align: justify;">MADDE 144- Adalet hizmetleri ile savcıların   idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri   ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler; araştırma, inceleme ve   soruşturma işlemleri ise adalet müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin   usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">G. Hâkim ve savcıların   denetimi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 144.</strong> – Hâkim ve savcıların   görevlerini; kanun, tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere (Hâkimler için idarî   nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme;   görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini,   hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma   ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma, Adalet Bakanlığının izni   ile adalet müfettişleri tarafından yapılır. Adalet Bakanı soruşturma ve   inceleme işlemlerini, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha   kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırabilir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>G. Adalet hizmetlerinin   denetimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 144- Adalet hizmetleri ile savcıların   idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri   ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler; araştırma, inceleme ve   soruşturma işlemleri ise adalet müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin   usul ve esaslar kanunla düzenlenir.</strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Maddenin<strong> </strong>gerekçesi şu:<strong> </strong></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8221;MADDE 15-</strong> Anayasanın 144 üncü maddesinde hâkim ve savcıların denetimi ile haklarında inceleme ve soruşturma işlemlerinin yapılması düzenlenmektedir. Hâkim ve savcılarla ilgili denetim, inceleme ve soruşturma işlemleri, halen Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılmaktadır. Adalet müfettişleri ise Teftiş Kurulu bünyesinde ve Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapmaktadır. Maddenin mevcut hükmü, içeriğinde çok az değişiklik yapılmak suretiyle, 159 uncu maddede düzenlenmektedir. Hâkim ve savcıların denetimi yetkisi Adalet Bakanlığından alınarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna devredilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">144 üncü maddede yapılan değişiklikle, &#8220;Adalet hizmetlerinin denetimi&#8221; kenar başlıklı yeni bir hüküm getirilmektedir. Hâkim ve savcıları denetim yetkisinin Kurula devredilmesi üzerine, Kurulun denetim yetkisinin dışında kalan ve yargı göreviyle ilgili olmayan adalet hizmetlerinin denetimi için Adalet Bakanlığına bağlı yeni bir Teftiş Kurulunun kurulması öngörülmektedir. Bu bağlamda, icra daireleri, noterler, cezaevleri gibi yerlerde sunulan adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden denetim, araştırma, inceleme ve soruşturma işlemlerinin Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacağı, buna ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır.&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yetki kargaşası yaratır bu hüküm.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Püüüf! Gayet güzel bence. İdari görevler ile yargısal görevler ayrılmış birbirlerinden. Biliyorsunuz, yargıç ve savcıların bir yargılama etkinlikleri var, bir de adalet hizmetlerinin yönetimi ile, örneğin mahkeme kalemlerinin idaresi vb. etkinliklerle ilgili görevleri var. Birinci konuda denetim Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun olmalı. Çünkü hakilik ve savcılık teminatı onu gerektirir. Ama idari konular, adalet hizmetlerini örgütleyen ve yürüten Adalet Bakanlığı’nındır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Teşekkürler Evetçi, geçelim, askeri suçlar hususuna:</p>
<h2 style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">15) Siviller Savaş Hali Hariç Askeri Mahkemelerde Yargılanamıyor</span></h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 15- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 145 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“MADDE 145- Askerî yargı, askerî mahkemeler ve   disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler   tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya   askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait   davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu   düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde   görülür.</p>
<p style="text-align: justify;">Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler   askerî mahkemelerde yargılanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî mahkemelerin savaş halinde hangi suçlar   ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve gerektiğinde bu   mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının görevlendirilmeleri kanunla   düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi,   askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî   hâkimlerin görevli bulundukları komutanlıkla ilişkileri, mahkemelerin   bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">H. Askerî yargı<strong>MADDE 145.</strong> – Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür.   Bu mahkemeler, asker kişilerin; askerî olan suçları ile bunların asker   kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri   ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Askerî mahkemeler, asker olmayan kişilerin   özel kanunda belirtilen askerî suçları ile kanunda gösterilen görevlerini ifa   ettikleri sırada veya kanunda gösterilen askerî mahallerde askerlere karşı   işledikleri suçlara da bakmakla görevlidirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî mahkemelerin savaş veya sıkıyönetim   hallerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları;   kuruluşları ve gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının   görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi,   askerî hâkimlerin özlük işleri askerî savcılık görevlerini yapan askerî   hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkileri,   mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine   göre kanunla düzenlenir. Kanun, ayrıca askerî hâkimlerin yargı hizmeti   dışındaki askerî hizmetler yönünden askerî hizmetlerin gereklerine göre   teşkilatında görevli bulundukları komutanlık ile olan ilişkilerini de   gösterir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 145- Askerî yargı,   askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu   mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker   kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak   işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine,   anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde   adliye mahkemelerinde görülür.Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler   askerî mahkemelerde yargılanamaz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Askerî mahkemelerin savaş halinde hangi   suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve   gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının   görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Askerî yargı organlarının kuruluşu,   işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan   askerî hâkimlerin görevli bulundukları komutanlıkla ilişkileri, mahkemelerin   bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Madde gerekçesi bu hükmü şöyle açıklamış:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8221;MADDE 16- </strong>Maddeyle, askerî yargının görev alanı yeniden düzenlenmektedir. Mevcut hükümde askerî yargının görev alanı oldukça geniş düzenlenmiş olup bu durum, değişik uluslararası belgelerde (Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme Raporları, İstişari Ziyaret Raporları vb) vurgulanmıştır. Yine, Yargı Reformu Stratejisinde ve Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe giren 2008 Yılı Ulusal Programında, askerî mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlanması öngörülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Mukayeseli hukuk da göstermektedir ki, pek çok ülkede ayrı bir askerî yargı sistemi bulunmamakta ve asker kişiler de adliye mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bazı ülkelerde ise, askerî mahkemeler sadece disiplin mahkemesi olarak, oldukça sınırlı bir alanda görev yapmaktadır. Buna karşın askerî yargı ülkemizde, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının dışında, geniş bir görev alanına sahiptir. Askerî yargının görev alanının geniş belirlenmiş olması, bazen yargı mercileri arasında görev uyuşmazlıklarına da neden olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen düzenlemeyle askerî mahkemelerin görev alanı, askerî suçların yargılanmasıyla sınırlandırılmaktadır. Askerî suç ise yüksek mahkemelerce tanımlanmış bir kavramdır. Anayasa Mahkemesinin 25/10/1994 tarihli ve E. 1994/2, K. 1994/76 sayılı kararında, askerî suçun unsurları, askerî bir yararı ihlâl etmek ve askerî nitelikte olmak biçiminde açıklanmıştır. Bir suçun Askerî Ceza Kanununda açıkça yer almış olmasının, onun askerî suç sayılmasına yetmeyeceği belirtilmiştir. Yine 1/7/1998 tarihli ve E. 1996/74, K. 1998/45 sayılı kararında askerî mahkemelerin görev alanının, &#8220;askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak &#8230;&#8221; belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu veriler göz önüne alınarak, askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır. Maddede yer verilen &#8220;asker kişi&#8221;, &#8220;askerî hizmet ve görev&#8221; ve &#8220;askerî suç&#8221; kavramları tahdidi ve daraltıcı bir düzenleme olarak; askerî gerekler ile demokratik hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı gereklerini ölçülü bir şekilde denkleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların, her halde adliye mahkemelerinde görüleceği düzenlenmektedir. Devletin güvenliğine karşı suçlar ile anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar ibaresi ile 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci bölümlerinde yer alan suçlar kastedilmektedir. Dolayısıyla, bu suçların, kim tarafından işlenirse işlensin, adliye mahkemelerinde yargılanacağı hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddenin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, asker olmayan kişilerin, savaş hali haricinde, askerî mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal teminat altına alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü fıkrada yer alan mevcut düzenlemede, savaş veya sıkıyönetim hallerinde, askerî mahkemelerin hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduklarının kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Bu hüküm, ikinci fıkrada yapılan değişikliğe rağmen, sıkıyönetim halinde, askerî mahkemelerin, sivilleri de yargılamasına imkan verebilmektedir. Yine bu hüküm, birinci fıkrada askerî mahkemelerin görev alanının yeniden belirlenmesine ve daraltılmasına rağmen, sıkıyönetim halinde, kanunla, görev alanının genişletilmesine imkan vermektedir. Bu tür yorumlamaların önlenmesi ve olası tereddütlerin giderilmesi amacıyla, üçüncü fıkrada yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de, kanunla, sivillerin yargılanmasının ya da askerî mahkemelerin görev alanlarının genişletilmesinin mümkün olamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu nitelikteki düzenlemelerin, sadece savaş hali için mümkün olabileceği belirtilmektedir. Mukayeseli hukuka bakıldığında da, sadece savaş ve barış hali olmak üzere ikili bir ayrıma gidildiği ve savaş haline münhasır olmak üzere bazı istisnaî düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Yine değişik sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan Anayasa taslaklarında da, sıkıyönetim dönemiyle ilgili olarak yargı konusunda özel hükme yer verilmediği görülmektedir. Bu doğrultuda yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de temel hak ve özgürlüklerin korunması ve adil yargılanma hakkının garanti altına alınması amaçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın mevcut 145 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkilerinin; mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenleneceği belirtilmektedir. Anayasa Mahkemesinin 07/05/2009 tarihli ve E. 2005/159, K. 2009/62 sayılı kararında, Anayasanın 9, 138 ve 140 ıncı maddelerindeki düzenlemeler gereğince, adlî ve idarî yargı için öngörülen yargı bağımsızlığının, askerî yargı için de geçerli olduğunda kuşku bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu fıkrada yer alan ve askerî yargının bağımsızlığını zedelediği düşünülen &#8220;askerlik hizmetinin gerekleri&#8221; ibaresi çıkartılmakta ve fıkranın aynı mahiyetteki son cümlesi yürürlükten kaldırılmaktadır. Bu durumda, askerî mahkemelerin komutanlıkla ilişkilerinin, sadece &#8220;mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı&#8221; esaslarına göre kanunla düzenlenmesi hükme bağlanmaktadır.&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Asker sivil ayrımı tümden kalkmalıydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yeterince düzeltmiş bence 12 Eylül Anayasasının sivilleri de askeri yargıda yargılatan hükmünü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bu konuda daha sonra konuşacağım. Şimdi çok önemli maddelere geçeceğiz gibime geliyor, düşüncelerimi oraya odaklamak istiyorum!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Pekala gelelim ünlü, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin hükümlere:</p>
<h2 style="text-align: justify;">16) Anayasa Mahkemesi&#8217;ne Üye Seçilmesine İlişkin Kurallar Köklü Değişiklik Görüyor</h2>
<table class="MsoNormalTable" style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 16-</strong> Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 146 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“MADDE 146- Anayasa Mahkemesi onyedi üyeden   kurulur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi   Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için   gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest   avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer.   Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bu seçimde, her boş üyelik için ilk   oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt   çoğunluğu aranır. İkinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en   çok oy alan iki aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy   alan aday üye seçilmiş olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi   Danıştay, bir üyeyi Askerî Yargıtay, bir üyeyi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi   genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için   gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi   Yükseköğretim  Kurulunun  kendi üyesi olmayan  yükseköğretim    kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan   öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört üyeyi üst   kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile   en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından   seçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî   Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile Yükseköğretim   Kurulundan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için yapılacak   seçimlerde, her boş üyelik için<strong>, [Anayasa Mahkemesi iptal: <sup>bir üye   ancak bir aday için oy kullanabilir</sup></strong>] en fazla oy alan üç kişi aday   gösterilmiş sayılır. Baro başkanlarının serbest avukatlar arasından   gösterecekleri üç aday için yapılacak seçimde <strong>[Anayasa Mahkemesi iptal: <sup>de   her bir baro başkanı ancak bir aday için oy kullanabilir</sup></strong> ] ve en   fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesine üye seçilebilmek için,   kırkbeş yaşın doldurulmuş olması kaydıyla; yükseköğretim kurumları öğretim   üyelerinin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatların en az yirmi   yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinin yükseköğrenim görmüş   ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış, birinci sınıf hâkim ve   savcıların adaylık dahil en az yirmi yıl çalışmış olması şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından gizli oyla   ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve iki   başkanvekili seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi üyeleri aslî görevleri   dışında resmi veya özel hiçbir görev alamazlar.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">II. Yüksek mahkemeler</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">A. Anayasa Mahkemesi</p>
<p style="text-align: justify;">1. Kuruluşu</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 146. </strong>– Anayasa Mahkemesi onbir   asıl ve dört yedek üyeden kurulur.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi   Yargıtay, iki asıl ve bir yedek üyeyi Danıştay, birer asıl üyeyi Askerî   Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi   Başkan ve üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer   için gösterecekleri üçer aday içinden; bir asıl üyeyi ise Yükseköğretim   Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri içinden   göstereceği üç aday arasından; üç asıl ve bir yedek üyeyi üst kademe   yöneticileri ile avukatlar arasından seçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri ile üst   kademe yöneticileri ve avukatların Anayasa Mahkemesine asıl ve yedek üye   seçilebilmeleri için, kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim görmüş veya   öğrenim kurumlarında en az onbeş yıl öğretim üyeliği veya kamu hizmetinde en   az onbeş yıl fiilen çalışmış veya en az onbeş yıl avukatlık yapmış olmak   şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi, asıl üyeleri arasından gizli   oyla ve üye tamsayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve bir   Başkanvekili seçer. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi üyeleri, aslî görevleri   dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 146- Anayasa Mahkemesi   onyedi üyeden kurulur.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi   Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için   gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest   avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla   seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bu seçimde, her boş üyelik   için ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam   sayısının salt çoğunluğu aranır. İkinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa,   bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü   oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi   Danıştay, bir üyeyi Askerî Yargıtay, bir üyeyi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi   genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için   gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi   Yükseköğretim  Kurulunun  kendi üyesi olmayan  yükseköğretim    kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan   öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört üyeyi üst   kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile   en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından   seçer.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî   Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile Yükseköğretim   Kurulundan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için yapılacak   seçimlerde, her boş üyelik için, en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş   sayılır. Baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç   aday için yapılacak seçimde en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş   sayılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesine üye seçilebilmek için,   kırkbeş yaşın doldurulmuş olması kaydıyla; yükseköğretim kurumları öğretim   üyelerinin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatların en az yirmi   yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinin yükseköğrenim görmüş   ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış, birinci sınıf hâkim ve   savcıların adaylık dahil en az yirmi yıl çalışmış olması şarttır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından gizli   oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve iki   başkanvekili seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri aslî görevleri   dışında resmi veya özel hiçbir görev alamazlar. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şimdiki düzene göre ne değişiyor tam olarak Politea? Bir açıklar mısınız?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı arttırılıyor. Mevcut düzenlemede üye sayısı 11 asıl 4 yedek. Değişiklik 17 üye öngörüyor. 1982 Anayasasının mevcut hükmüne göre; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini, çeşitli kurumların gösterecekleri adaylar içinden seçiyor. Bu kurumlar neler? Şunlar: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay (yani sayılan mahkemelerin genel kurulları) ve ayrıca Yükseköğretim Kurulu. Yeni hüküm ise, çeşitliliği arttırıyor. İki yönde arttırıyor: Birincisi, artık Anayasa Mahkemesi üyelerini sadece Cumhurbaşkanı değil TBMM de seçebiliyor. İkincisi ise, hem Cumhurbaşkanına hem de TBMM’ne aday gösteren kurumlar çeşitlenmiş. Sayıştay, kendi üyeleri arasından 3’er aday; baro başkanları ise avukatlar arasından 3’er aday gösterecek; TBMM de Sayıştay’ın gösterdikleri içinden 2 üye, baro başkanlarının gösterdikleri içinden 1 üye seçecek. <strong>Yani TBMM toplam 3 üye seçecek.</strong> Gelelim Cumhurbaşkanına: Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, üyeleri arasından her boş üyelik için 3’er aday gösterecek, Cumhurbaşkanı da 3 üyeyi Yargıtay’ın; 2 üyeyi Danıştay’ın; 1 üyeyi Askeri Yargıtay’ın ve 1 üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin gösterdikleri adaylar arasından seçecek.  <strong>Cumhurbaşkanı bu düzlemde 7 üye seçecek.</strong> Sonra bir de gene Cumhurbaşkanı, Yükseköğretim  Kurulunun  kendi üyesi olmayan  yükseköğretim  kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği 3’er aday içinden 3 üyeyi seçecek; ayrıca 4 üyeyi de, üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçecek.<strong> Cumhurbaşkanı bu düzlemde de 7 üye seçecek. Ayrıca şunu unutmayalım: </strong>Yüksek Öğretim Kurulu’nun göstereceği adayların en az 2’si hukukçu olmak zorunda. Yani bir hukukçu, iktisat fakültesinde veya siyasal bilimlerde hoca olsa da aday gösterilecek o en az 2 hukukçu arasına girebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu düzenlemede önemli bir değişiklik Cumhurbaşkanının aracısız seçim olanaklarının arttırılmış olması. Cumhurbaşkanı, 4 üyeyi doğrudan seçiyor, yani kimsenin ona aday göstermesine gerek kalmadan. </strong>Ayrıca Yükseköğretim Kurulu’nun göstereceği adaylar arasından 3 üye seçecek Cumhurbaşkanı ve Yükseköğretim Kurulu üyelerinin de önemli bir bölümünü (üçte birini) Cumhurbaşkanı ve gene önemli bir başka bölümünü de (üçte birini) Bakanlar Kurulu doğrudan seçtiği için, yürütme erkinin mahkeme üye profili üzerindeki etkisi artmış oluyor. Öte yandan Sayıştay üyelerinin seçilmesi de Sayıştay Kanununa göre TBMM marifetiyle olduğu ve Sayıştay da TBMM’ne Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday gösterdiği ve TBMM 2 üyeyi Sayıştay kanalından seçeceği için bu nokta da yasama erkinin etkisi bakımından önemli. Ayrıca Baro başkanları kanalından da 1 üye seçiyor TBMM. Baroların gösterecekleri adaylar, ilgili ilin avukat sayısının seçime yansımasına olanak tanımıyor. Tüm illerin baro başkanları, TBMM’ne aday göstermek için eşit oy hakkına sahip gibi. Özetle 1982 Anayasasından farklı olarak, bu değişiklikler, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin, mahkemenin üye profilini belirlemesinde etkiyi arttırmaya yönelik ve o sonucu doğurmaya elverişli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tartışmalara geçmeden önce birer çay kahve içelim, ne dersiniz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Arayı çok açmayalım, diyeceklerim var ama tek cümle ile: Burada amaç yüksek yargıyı ele geçirmek ve bu değişikliklerin doğuracağı sonuç da ortada yüksek yargı diye bir şeyin kalmaması olacak&#8230; İlk derece yargısını ele geçirme işinden sonra sıra yüksek yargıya geldi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Benim diyeceklerim tek cümle ile şu: Bu değişiklikler, yargı yetkisini millet adına kullanan yüksek yargının da demokratik bir temsil esasına göre ve çeşitlilik içinde oluşturulmasına imkan veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kahve daveti için teşekkürler ama birkaç tümce de ben edeyim giriş babından. Ben, yasama organının bu anayasa değişiklikleri ile kendi temsilinin denetlenmesi üzerinde oynamasını ve kendisinin yaptığı yasaları denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’nin profilini kendisinin değiştirmesini uygun bulmuyorum. Bu tür değişiklikleri yapmaya ehil olanlar halkın kurucu meclisleri olmalıdır. Ayrıca bir kurucu meclis söz konusu olamasa bile başlanacak ilk yer yüksek yargı olmamalıydı. Bir mutabakata dayanmayan, tek parti dayatmacılığı biçiminde ortaya konan ve hak ve özgürlükleri, işte şimdi tartışmaya başladığımız kurumlarla ilgili değişiklikleri gerçekleştirmek amacı ile pazarlık kozu olarak süren bir anlayışı boykot ediyorum. Yüksek seçim barajı ve pek çok başka engel yüzünden, Türkiye halkını ve halklarını tam olarak temsil etmediğine inandığım bu meclisin bu boyutta anayasa yapmasını içime sindiremiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Sizde bir mantık hatası var dostum Boykotçu. Bu değişiklikler halkoyuna sunulacak ve ayrıca biliyorsunuz anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluklarla geçti bu değişiklikler. Ayrıca sanki 1982 Anayasasını halk yapmış da şimdi halk değiştirmiyor gibi konuşuyorsunuz. Tam tersi, 1982 Anayasasını halk yapmamıştı ama şimdi halkın temsilcileri marifeti ile değiştiriliyor. Bunun hiç mi önemi yok?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Kahve içeyim, zihnim açılsın sonra cevap vereceğim!</p>
<h3 style="text-align: justify;">Akademia&#8217;nın Notu: Değerli Ziyaretçi, diyaloglar şimdilik burada sona eriyor. Güncellemeler aynı sayfada yapılacağı için pek yakında aynı sayfayı yeniden ziyaret ederseniz seviniriz. Aşağıda sadece takip eden maddeler, madde gerekçeleri ve konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı bulunuyor. Diyaloglar, kahve arası sona erdiğinde yeniden başlayacak&#8230; Ve işte başladı bile!</h3>
<h2>17) Anayasa Mahkemesi Üyelik Süresi 12 yıl İle Sınırlanıyor;</h2>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 474.35pt;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="632">
<tbody>
<tr style="height: 13.7pt;">
<td style="width: 245.7pt; padding: 0cm; height: 13.7pt;" width="328" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm; height: 13.7pt;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr style="height: 219.2pt;">
<td style="width: 245.7pt; padding: 0cm; height: 219.2pt;" width="328" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm; height: 219.2pt;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 17- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 147 nci maddesinin kenar başlığı “2. Üyelerin görev   süresi ve üyeliğin sona ermesi” şeklinde, birinci fıkrası aşağıdaki şekilde   değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Anayasa Mahkemesi üyeleri oniki yıl için   seçilirler. Bir kimse iki defa Anayasa Mahkemesi üyesi seçilemez. Anayasa   Mahkemesi üyeleri altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Zorunlu   emeklilik yaşından önce görev süresi dolan üyelerin başka bir görevde   çalışmaları ve özlük işleri kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr style="height: 13.7pt;">
<td style="width: 245.7pt; padding: 0cm; height: 13.7pt;" width="328" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm; height: 13.7pt;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr style="height: 219.2pt;">
<td style="width: 245.7pt; padding: 0cm; height: 219.2pt;" width="328" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">2. Üyeliğin sona ermesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 147.</strong> – Anayasa Mahkemesi üyeleri   altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi üyeliği, bir üyenin hâkimlik   mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymesi halinde   kendiliğinden; görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceğinin kesin   olarak anlaşılması halinde de, Anayasa Mahkemesi üye tamsayısının salt   çoğunluğunun kararı ile sona erer.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm; height: 219.2pt;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>2. Üyelerin görev süresi ve   üyeliğin sona ermesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 147.</strong> – Anayasa Mahkemesi üyeleri   altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri oniki yıl için   seçilirler. Bir kimse iki defa Anayasa Mahkemesi üyesi seçilemez. Anayasa   Mahkemesi üyeleri altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Zorunlu   emeklilik yaşından önce görev süresi dolan üyelerin başka bir görevde   çalışmaları ve özlük işleri kanunla düzenlenir.</strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Açıldı mı zihniniz Sayın Boykotçu ha?! Maşallah sigara sizde, kahve sizde, bu gidişle açacağınız zihin de kalmayacak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Sizin probleminiz ne bayım biliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Neymiş?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Siz, kendinizden başkası için demokrasi istemiyorsunuz. Size ne milletin içkisinden, sigarasından&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Sigara sağlığa zararlıdır, duymadınız mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Duymadım! Sizden duyacağım varmış Bay Sağlık-Kültü!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Lütfen tartışmalara dönelim. Evet Boykotçu, Evetçinin son savı hayli güçlü bir sava benziyor. Demişti ki &#8221;bu anayasayı halk mı yaptı ki doğrudan kurucu meclislerle veyahut seçim barajının kalkmasıyla oluşacak meclislerle halk yapsın. Halkın mevcut temsilcilerinin yapacağı kapsamlı reform, demokratikleşme yolunda iyi bir adımdır&#8221; mealinde.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Haklı olabilir belki kabul etmeliyim ama ben her durumda sınırlı bir çoğunluğun, temsilin denetimi zemini ile yürütmeyi bu denli güçlendirecek ölçüde oynayabilmesi taraftarı değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Anayasa Mahkemesi&#8217;nde üyelik süresinin 12 yılla sınırlanmasına ne diyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Güzel, böylelikle, sistemin önünü tıkayan yargıçlar hükümetinden kurtulma olanağı doğdu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Tanrı aşkına görev süresi 12 yılla sınırlanmış bir yargıç, hele hele yürütmenin güçlü etkisiyle seçilmişse, iş başındaki hükümetin uzun eli olur ancak. Anayasa yargıcı yeterince uzun, hatta ömür boyu görev yapmalı ki kararları bağımsız olsun, aynı yargıç yargıçlığı süresince birkaç iktidar görebilsin. Hepsinin üstüne çıkabilsin. ABD&#8217;nde böyledir mesela, orada Yüksek Mahkeme yargıçları ömür boyu görev yapar.</p>
<h2 style="text-align: justify;">18) Anayasa Mahkemesi&#8217;ne Bireysel Başvuru Hakkı Getiriliyor; <strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanıyorlar</strong>.</h2>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 455.25pt;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="607">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 18- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 148 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci   cümlesinin sonuna “ve bireysel başvuruları karara bağlar” ibaresi, üçüncü   fıkrasındaki “Cumhurbaşkanını,” sözcüğünden sonra gelmek üzere “Türkiye Büyük   Millet Meclisi Başkanını,” ibaresi eklenmiş, beşinci fıkrası “Yüce Divan   kararlarına karşı yeniden inceleme başvurusu yapılabilir. Genel Kurulun   yeniden inceleme sonucunda verdiği kararlar kesindir.” şeklinde   değiştirilmiş, maddeye ikinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar   ve üçüncü fıkradan sonra gelmek üzere “Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve   Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle   ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.” şeklinde yeni bir fıkra   eklenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel   hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki   herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa   Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının   tüketilmiş olması şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi   gereken hususlarda inceleme yapılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar   kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">3. Görev ve yetkileri</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 148.</strong> – Anayasa Mahkemesi,   kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi   İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler.   Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak,   olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde   kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla,   Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son   oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa   değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle   görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil   bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi   üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten   itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası   açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanını, Bakanlar   Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay,   Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet   Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve   üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet   Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüce Divan kararları kesindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile verilen diğer   görevleri de yerine getirir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">3. Görev ve yetkileri</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 148.</strong> – Anayasa Mahkemesi,   kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi   İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler <strong>ve   bireysel başvuruları karara bağlar.</strong> Anayasa değişikliklerini ise sadece   şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim   ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas   bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava   açılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Herkes, Anayasada güvence altına alınmış   temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki   herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa   Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının   tüketilmiş olması şarttır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bireysel başvuruda, kanun yolunda   gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar   kanunla düzenlenir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son   oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa   değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği   şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından   denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin   beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on   gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i   yoluyla da ileri sürülemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanını, <strong>Türkiye   Büyük Millet Meclisi Başkanını,</strong> Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa   Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi   Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve   Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili   suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava   Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili   suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet   Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yüce Divan kararlarına karşı yeniden inceleme   başvurusu yapılabilir. Genel Kurulun yeniden inceleme sonucunda verdiği   kararlar kesindir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile verilen diğer   görevleri de yerine getirir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Bireysel başvuru hakkı temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkese tüm kanun yollarını tükettikten sonra şansını bir de Anayasa Mahkemesi’nde deneme hakkı getirecek. Yani bir anlamda Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi olarak çalışacak mahkeme aynı zamanda. Anayasa Mahkemesi’nin bu işi yapması, ileri demokratik ülkelerde yaygın bir uygulamadır. Böylelikle siyasal partilerin açtığı iptal davalarının yarattığı siyasallaşma eğilimi, bireysel hakkını takip eden kişinin açtığı insan hakları davasının yaratması gereken adalet anlayışı ile dengelenecek. Anayasa Mahkemesi bir özgürlükler hukuku yaratmayı öğrenecek. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Politea:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Katılıyorum. İnsanlar tecrübe ettikleri işleri daha iyi öğrenirler. Mahkemeler de. Bir partinin veya kurumun açtığı dava ile bireyin açtığı dava farklıdır. Türkiye’de anayasa yargısı hep özünde siyasal olan ve partiler arasında meydana gelen <span> </span>ihtilafları çözüme bağlamak yolunda kullanılmış. Bireyin davaları, devletin nitelikleri, hukuk devleti laiklik vs. yüksek ilkenin ötesinde somut ve derinlikli bir insan hakları içtihadı yaratmayı öğretebilir Mahkemeye. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> ‘Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir’ demek ne demek anlamadım. Yani bu anayasada yer alıp da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında değilse bu haklar, vatandaş dava açamayacak öyle mi? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Akademia:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Maddenin lafzı öyle görünüyor. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Çok saçma! Madem bu anayasa temel hak ve özgürlükler tanımış, bu anayasada tanınanlarla ilgili olarak mahkemeye başvurulabilmeliydi. Bu da bir nevi ‘mahkemeye başvurabilirsiniz ama’cılık olmuş. Şimdi bilgi edinme hakkı AİHM kapsamında değilse Mahkemeye de gidemeyeceğiz öyle mi? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Akademia:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Öyle görünüyor. İsterseniz, madde gerekçesini gözden geçirelim: </span></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘MADDE 19-</strong> Maddede, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin arasına, bireysel başvuruların incelenmesi de dahil edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir. Bireysel başvuru yolu, kapsamı ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, başta Federal Almanya olmak üzere Avusturya, İspanya, İsviçre, Belçika, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi pek çok ülkede uygulanmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da bireysel başvuru kurumu kabul edilmiş ve işletilmektedir. Anglo-Amerikan hukukunda teknik anlamda bireysel başvuru kurumu olmasa da, bireysel başvuruyla benzer işlevlere sahip kanun yolları bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;nin konumuna baktığımızda, bireysel başvuru müessesesinin kabul edilmediği, ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkının ve bu Mahkemenin zorunlu yargılama yetkisinin tanındığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yoluyla, iç hukukta halledilemeyen temel hak ihlâllerine ilişkin şikâyetlerin, ulusalüstü düzeyde ele alınması kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde her yıl Türkiye&#8217;ye karşı çok sayıda dava açılmakta ve Türkiye pek çok davada tazminata mahkum edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını araştırırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun bulunup bulunmadığını da dikkate almakta ve bunu hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu saymaktadır. Bu nedenle, bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak ihlâllerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, tatmin edilebilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye&#8217;de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 2004(6) Sayılı Tavsiye Kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dava yükünün azaltılabilmesi için bireysel başvuru yönteminin iç hukukta tanınmasının gerekliliğine değinilmiş; aynı şekilde, Venedik Komisyonu da 2004 yılında kamuoyuna duyurulan bireysel başvuruya ilişkin Anayasa değişikliği önerisini olumlu bulduğunu ifade etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte yandan da kamu organlarını, Anayasaya ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. Bu amaçlarla yapılan değişiklikle, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması için, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınmakta ve Anayasa Mahkemesine de bu başvuruları inceleme ve karara bağlama görevi verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurma hakkına sahiptir. Bireysel başvuruda bulunabilmek için, olağan kanun yollarının tü¬ketilmiş olması şarttır. Şu kadar ki, bireysel başvuru kurumunun niteliği dikkate alındığında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların bu kapsamda incelenmeyeceği kuralı benimsenerek, diğer yüksek yargı organları ile Anayasa Mahkemesi arasındaki olası görev uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasının önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu müessesenin işleyişine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenecektir. Yapılan yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Yüce Divan kararlarının yeniden incelenmesini talep etme imkanı getirilmek suretiyle bu yargılama yönteminde sağlanan güvenceler geliştirilmektedir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla yargılayacağı kişiler arasına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da eklenmektedir.’</p>
</blockquote>
<p style="text-align: center;" align="center">…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa Mahkemesi’nin iki bölüm ve genel kurul halinde çalışması ve siyasal partilerin kapatılması veya devlet yardımından yoksun bırakılması kararlarının enaz oniki üye ile toplanacak Genel Kurula katılan üyelerin üçte iki çoğunluğu ile alınabilmesi önemli değişiklikler olarak göze çarpıyor. Hükmü bir inceleyiniz:</p>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 470.25pt;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="627">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<h2>19) Anayasa Mahkemesi&#8217;nin İki Bölüm ve Genel Kurul Halinde Çalışacağı   Düzenleniyor</h2>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 19- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 149 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“MADDE 149- Anayasa Mahkemesi, iki bölüm ve Genel   Kurul halinde çalışır. Bölümler, başkanvekili başkanlığında dört üyenin   katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının veya Başkanın   belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en az oniki üye ile toplanır.   Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır. Bireysel   başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar oluşturulabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasî partilere ilişkin dava ve başvurulara,   iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara   Genel Kurulca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce karara bağlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî   partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar   verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğu şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa   Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul ve   bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkanvekilleri ve üyelerin disiplin   işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların oluşumu   ve işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı   davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, bireysel   başvurularda duruşma yapılmasına karar verilebilir. Mahkeme ayrıca, gerekli   gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu   üzerinde bilgisi olanları çağırabilir ve siyasî partilerin kapatılmasına   ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen   siyasî partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin   savunmasını dinler.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">4. Çalışma ve yargılama usulü</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 149.</strong> – (Değişik: 3.10.2001-4709/33   md.) Anayasa Mahkemesi, Başkan ve on üye ile toplanır, salt çoğunluk ile   karar verir. Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasî parti davalarında   kapatılmaya karar verebilmesi için beşte üç oy çokluğu şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa   Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama   usulleri kanunla; mahkemenin çalışma esasları ve üyeleri arasındaki işbölümü   kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı   davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, gerekli gördüğü   hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde   bilgisi olanları çağırabilir (Ek ibare: 23.7.1995-4121/14 md.) ve siyasî   partilerin temelli kapatılması veya kapatılmasına ilişkin davalarda, Yargıtay   Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen siyasî partinin genel   başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin savunmasını dinler.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 149- Anayasa   Mahkemesi, iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır. Bölümler, başkanvekili   başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme   Başkanının veya Başkanın belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en az   oniki üye ile toplanır. Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla   alır. Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar   oluşturulabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Siyasî partilere ilişkin dava ve   başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek   yargılamalara Genel Kurulca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce   karara bağlanır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî   partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar   verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğu şarttır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları   Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul   ve bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkanvekilleri ve üyelerin   disiplin işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların   oluşumu ve işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla   baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, bireysel   başvurularda duruşma yapılmasına karar verilebilir. Mahkeme ayrıca, gerekli   gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu   üzerinde bilgisi olanları çağırabilir ve siyasî partilerin kapatılmasına   ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması   istenen siyasî partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin   savunmasını dinler. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Güzel. Bu yolla siyasal partilerin kapatılması da bir şekilde zorlaştırılıyor. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Boykotçu:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Siyasal partilerin kapatılmalarının içeriksel olarak da zorlaştırılması maşallah desteklediğiniz parti sayesinde geçememişti meclisten. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Ne alakası var Allah aşkına! Milletvekillerinin özgür iradesidir. Bu konuda parti karar alamazdı ki. Hem grup karar alamaz diyorsunuz hem de canınızın istediği değişiklik geçmeyince neden milletvekillerinin hepsi birden aynı iradeyi göstermedi diyorsunuz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Yüce Divan sıfatıyla görev yapacak mahkemeyi ele geçirme çabanız ileride orada yargılanmaktan kurtulmak amacıyla olabilir mi acaba? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Tövbe tövbeeee! Ben mi yargılanacağım yahu? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong>: </strong>Hayır siz değil tabii desteklediğiniz parti liderleri veya üyeleri mesela. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Bunlar çok saçma iddialar. Kahve arasında Anayasa Mahkemesi’ne üyelik seçimi ile ilgili maddenin gerekçesine baktım. Bence sizlerin çağcıl dünya adını verdiği dünyada da paralel uygulamalar var. Parlamento Mahkemeye üye seçiyor, Başkan veya Cumhurbaşkanı üye seçiyor vs. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"> Öyle ama oralarda parlamentoda 2/3 oranında desteği arkasına alan üye seçiliyor. Mutlaka 2/3 oranı korunuyor. Veya başkanın önerdiğini Senato onaylıyor. Yğksek yargıya üye güçlü uzlaşmalarla seçilebiliyor, didik didik ediyorlar adamın ya da kadının geçmişini, kişiliğini, karar ve açıklamalarını. Mükemmeli arıyorlar, uzun eli değil! Sayıştay’la al gülüm ver gülüm oynanmıyor! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Size laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Siz develeri ve hendekleri seversiniz tabii… Develerle sıfır sorun esasınız vardır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 12pt;">Akademia:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Rica ederim bu tür iğnelemelerden uzak durunuz. Tartışmaları fikirlerimizle yapalım! Şimdi Askeri Yargıtay’la ilgili değişiklikte sıra:</span></p>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 492pt;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="656">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<h2 style="text-align: justify;">20) Askeri Yargıtay&#8217;ın Kuruluş ve İşleyişi   Açısından &#8220;Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri&#8221; Kriter Olmaktan   Çıkıyor</h2>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 20- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 156 ncı maddesinin son fıkrası aşağıdaki şekilde   değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Askerî Yargıtayın kuruluşu, işleyişi,   mensuplarının disiplin ve özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik   teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">D. Askerî Yargıtay</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 156.</strong> – Askerî Yargıtay, askerî   mahkemelerden verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Ayrıca,   asker kişilerin kanunla gösterilen belli davalarına ilk ve son derece   mahkemesi olarak bakar.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yargıtay üyeleri birinci sınıf askerî   hâkimler arasından Askerî Yargıtay Genel Kurulunun üye tamsayısının salt   çoğunluğu ve gizli oyla her boş yer için göstereceği üçer aday içinden   Cumhurbaşkanınca seçilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yargıtay Başkanı, Başsavcısı, İkinci   Başkanı ve daire başkanları Askerî Yargıtay üyeleri arasından rütbe ve kıdem   sırasına göre atanırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yargıtayın kuruluşu, işleyişi,   mensuplarının disiplin ve özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik   teminatı ve askerlik hizmetlerinin gereklerine göre kanunla düzenlenir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">D. Askerî Yargıtay</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 156.</strong> – Askerî Yargıtay, askerî   mahkemelerden verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Ayrıca,   asker kişilerin kanunla gösterilen belli davalarına ilk ve son derece   mahkemesi olarak bakar.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yargıtay üyeleri birinci sınıf askerî   hâkimler arasından Askerî Yargıtay Genel Kurulunun üye tamsayısının salt   çoğunluğu ve gizli oyla her boş yer için göstereceği üçer aday içinden   Cumhurbaşkanınca seçilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yargıtay Başkanı, Başsavcısı, İkinci   Başkanı ve daire başkanları Askerî Yargıtay üyeleri arasından rütbe ve kıdem   sırasına göre atanırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Askerî Yargıtayın kuruluşu, işleyişi,   mensuplarının disiplin ve özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik   teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Evetçi</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong>:</strong> (çenesini tutarak): Eyvallah!</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Hayırcı</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong>:</strong>(dudak bükerek): Aman, eyvallah!</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Boykotçu:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>(kaşlarını kaldırarak): Eyvallah. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Akademia:</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-weight: normal;"><strong> </strong>Şu halde aynı şekilde aşağıdaki hükme de eyvallah!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="display: none;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="display: none;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="display: none;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="display: none;"> </span></p>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 495.75pt; height: 662px;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="661">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<h2 style="text-align: justify;">21) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Kuruluş   ve İşleyişinde &#8220;Askerlik Hizmetlerinin Gerekleri&#8221; Kriter Olmaktan   Çıkıyor</h2>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 21- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 157 nci maddesinin son fıkrası aşağıdaki şekilde   değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu,   işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri   mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla   düzenlenir.”</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">E. Askerî Yüksek İdare   Mahkemesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 157.</strong> – Askerî Yüksek İdare   Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri   ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî işlem ve eylemlerden doğan   uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak,   askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması   şartı aranmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin askerî hâkim   sınıfından olan üyeleri, mahkemenin bu sınıftan olan başkan ve üyeleri tamsayısının   salt çoğunluğu ve gizli oy ile birinci sınıf askerî hâkimler arasından her   boş yer için gösterilecek üç aday içinden; hâkim sınıfından olmayan üyeleri,   rütbe ve nitelikleri kanunda gösterilen subaylar arasından, Genelkurmay   Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç aday içinden Cumhurbaşkanınca   seçilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî hâkim sınıfından olmayan üyelerin görev   süresi en fazla dört yıldır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkemenin Başkanı, Başsavcı ve daire   başkanları hâkim sınıfından olanlar arasından rütbe ve kıdem sırasına göre atanırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu,   işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri,   mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetlerinin   gereklerine göre kanunla düzenlenir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">E. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 157.</strong> – Askerî Yüksek İdare   Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri   ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî işlem ve eylemlerden doğan   uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak,   askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması   şartı aranmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin askerî hâkim   sınıfından olan üyeleri, mahkemenin bu sınıftan olan başkan ve üyeleri   tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oy ile birinci sınıf askerî hâkimler   arasından her boş yer için gösterilecek üç aday içinden; hâkim sınıfından   olmayan üyeleri, rütbe ve nitelikleri kanunda gösterilen subaylar arasından,   Genelkurmay Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç aday içinden   Cumhurbaşkanınca seçilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askerî hâkim sınıfından olmayan üyelerin görev   süresi en fazla dört yıldır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkemenin Başkanı, Başsavcı ve daire   başkanları hâkim sınıfından olanlar arasından rütbe ve kıdem sırasına göre   atanırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu,   işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri   mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla   düzenlenir. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 16pt;">Hayırcı:</span></strong><span style="font-size: 16pt;"> İşte şimdi hiç de eyvallah diyemeyeceğim bir maddeye geldik. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 16pt;">Akademia: </span></strong><span style="font-size: 16pt;">Evet, bu çok tartışılan bir madde. Önce maddeyi ve gerekçesini gözden geçirelim: </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16pt;"> </span></p>
<table class="MsoNormalTable" style="width: 500.25pt;" border="1" cellspacing="3" cellpadding="0" width="667">
<tbody>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<h2 style="text-align: justify;">22)Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;na Üye   Seçilmesine İlişkin Kurallar Esaslı Şekilde Değişiyor; Kurul Kararlarına   Karşı Yargı Yolu Açılıyor</h2>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 22- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.MADDE   159- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve   hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki   asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet   Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, dört asıl üyesi,   nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, [<strong>Anayasa   Mahkemesi iptal: <sup>iktisat ve siyasal bilimler</sup></strong>]<strong><sup> </sup></strong>dallarında   görev yapan öğretim üyeleri, [<strong>Anayasa Mahkemesi iptal: <sup>üst kademe   yöneticileri</sup></strong>] ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve   üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca,  iki   asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,   bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi   üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci   sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve   savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek   üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri   yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve   savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin   dolmasından önceki altmış gün içinde yapılır. Cumhurbaşkanı tarafından   seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması   durumunda, boşalmayı takip eden altmış gün içinde, yeni üyelerin seçimi   yapılır. Diğer üyeliklerin boşalması halinde, asıl üyenin yedeği tarafından   kalan süre tamamlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi   genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için her üyenin, birinci sınıf   adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek Kurul üyeliği için   her hâkim ve savcının; [Anayasa Mahkemesi iptal: <strong><sup>ancak bir aday için</sup></strong> ] oy kullanacağı seçimlerde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek   üye seçilir. Bu seçimler her dönem için bir defada ve gizli oyla yapılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı   Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda   belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka   bir göreve atanamaz ve seçilemezler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına   aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi   üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de   başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline   devredebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını   mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve   birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler   hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma   işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya   yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar;   ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun, tüzük,   yönetmeliklere ve genelgelere (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere)   uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya   görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve   görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında   inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve   Savcılar Yüksek Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır.   Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak   olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin   olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel   Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday   arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda   geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini   alarak atama yetkisi Kurula aittir.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili   kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar   ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri,   muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve   işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları,   çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak   itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve   görevleri kanunla düzenlenir.<strong> </strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Eski Metin:</strong></p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Yeni Metin:</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">III. Hâkimler ve Savcılar   Yüksek Kurulu</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 159.</strong> – Hâkimler ve Savcılar Yüksek   Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre   kurulur ve görev yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet   Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi   Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay Genel   Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday   içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden   seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili   seçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; adlî ve   idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme,   geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma,   meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası   verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar.Adalet Bakanlığının, bir   mahkemenin veya bir hâkimin veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir   mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara   bağlar. Ayrıca Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine   başvurulamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun görevlerini yerine getirmesi, seçim ve   çalışma usulleriyle itirazların Kurul bünyesinde incelenmesi esasları kanunla   düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet Bakanlığının merkez kuruluşunda geçici   veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıların muvafakatlarını alarak   atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet Bakanı Hâkimler ve Savcılar Yüksek   Kurulunun ilk toplantısında onaya sunulmak üzere, gecikmesinde sakınca   bulunan hallerde hizmetin aksamaması için hâkim ve savcıları geçici yetki ile   görevlendirebilir.</p>
</td>
<td style="padding: 0cm;" valign="top">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>MADDE 159- Hâkimler ve   Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı   esaslarına göre kurulur ve görev yapar.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki   asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet   Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, dört asıl üyesi,   nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında   görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl   ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca,    iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel   Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel   Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci   sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî   yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl   ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren   nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı   hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden   seçilebilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev   süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde yapılır. Cumhurbaşkanı   tarafından seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin   boşalması durumunda, boşalmayı takip eden altmış gün içinde, yeni üyelerin   seçimi yapılır. Diğer üyeliklerin boşalması halinde, asıl üyenin yedeği   tarafından kalan süre tamamlanır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet   Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için her üyenin,   birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek   Kurul üyeliği için her hâkim ve savcının oy kullanacağı seçimlerde, en fazla   oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilir. Bu seçimler her dönem   için bir defada ve gizli oyla yapılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı   Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda   belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka   bir göreve atanamaz ve seçilemezler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına   aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi   üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de   başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline   devredebilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve   savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme,   yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun   görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden   uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin   kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini   karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine   getirir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun,   tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere)   uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya   görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve   görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında   inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve   Savcılar Yüksek Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır.   Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak   olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin   olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur.   Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç   aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile   Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları,   muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili   kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar   ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri,   muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu   ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter   sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı   yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin   kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir. </strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 10pt;">‘MADDE 22- </span></strong><span style="font-size: 10pt;">Maddeyle, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu, Kurul üyelerinin nitelikleri ve seçimi, Kurulun çalışma usul ve esasları yeniden düzenlenmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun mevcut yapısı, üye sayısının azlığı, üyelerin sadece yüksek yargıdan gelmesi, ilk derece mahkemelerini yönetmekle görevli olmasına rağmen Kurulda, buralarda görev yapan hâkim ve savcılardan hiçbir temsilcinin yer almaması, Kurul kararlarının tamamen yargı denetimine kapalı olması, Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Bir yandan bu eleştirilerin karşılanması ve diğer yandan da Yargı Reformu Stratejisinde öngörüldüğü üzere, yargı bağımsızlığının ve hâkimlik teminatının güçlendirilmesi amacıyla, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu değişiklikler yapılırken, uluslararası belgeler ve diğer kişi, kurum, parti ya da sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan anayasa taslakları göz önünde bulundurulmuştur. Bunların yanında mukayeseli hukuk uygulamaları da dikkate alınmıştır. Yüksek yargı kurullarıyla ilgili olarak mukayeseli hukuka bakıldığında, bu kurulların Fransa&#8217;da 18, İtalya&#8217;da 27, İspanya&#8217;da 21, Polonya&#8217;da 25 ve Portekiz&#8217;de 17 üyeden oluştuğu ve bu kurullarda hakim ve savcıların da yer aldığı görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Yapılan değişiklik kapsamında, öncelikle, Kurulun üye sayısı, yedi asıl ve beş yedek üyeden, yirmibir asıl ve on yedek üyeye yükseltilmektedir. Adalet Bakanı, Kurulun Başkanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Kurulun üç daire ve Genel Kurul şeklinde çalışması öngörülmektedir. Kurul üyelerin geldiği kaynaklar çeşitlendirilmektedir. Bu bağlamda, Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Bundan başka Kurulun;</span></p>
<ul style="text-align: justify;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Üç asıl ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri      arasından, Yargıtay Genel Kurulu tarafından,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Bir asıl ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri      arasından, Danıştay Genel Kurulu tarafından,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Bir asıl ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet      Akademisi Genel Kurulu üyeleri arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Yedi asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî      yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları      tarafından,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Üç asıl ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf      idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, tüm idarî yargı hâkim ve      savcıları tarafından,</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">seçilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Kurul üyeliklerinin herhangi bir nedenle boşalması halinde, o üyenin geldiği yerden seçilen yedek üye tarafından kalan süre tamamlanacaktır. Sadece Cumhurbaşkanının seçeceği üyelerin yedeği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanı kontenjanından gelen Kurul üyesinin, herhangi bir nedenle üyeliğinin boşalması halinde, Cumhurbaşkanı kısa süre içinde yeniden atama yapabilecektir. Kaldı ki, bu durum, Kurulun yeni oluşumunda, kanunla düzenlenmesi öngörülen toplantı ve karar yeter sayıları karşısında Kurulun çalışmalarını etkilemeyecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Getirilen düzenlemelerden birisi de, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurulları ile ilk derece mahkemelerinde, dört yılda bir yapılacak seçimlerde, her seçmenin ancak bir aday için oy kullanmasına ilişkin hükümdür. Bu düzenlemenin iki amacı bulunmaktadır. Birincisi, seçimlerin tek seferde sonuçlandırılmasıdır. Gerçekten, Yargıtay Genel Kurulunda yapılan ve aday gösterilmek için salt çoğunluğun arandığı bu nitelikteki seçimlerin onlarca, hatta bazen yüzlerce defa tekrarlanması yoluna gidildiği görülmektedir. Benzer şekilde ilk derece mahkemelerinde yapılacak seçimlerde salt çoğunluğun aranması halinde de, aday gösterme seçimlerinin defalarca tekrarlanması söz konusu olabilecektir. Bu durum, yüksek mahkemelerin ve ilk derece mahkemelerinin çalışma performansını düşürecek ve esasen ağır iş yükü altında olan yargının ilave sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Getirilen düzenleme öncelikle bu olumsuzluğa meydan vermeme amacını içermektedir. Bu hükmün ikinci amacı ise, seçmen iradesinin sonuçlara en iyi şekilde yansımasıdır. Halen Yargıtay ve Danıştay genel kurullarında yapılan aday gösterme seçimlerinde, her aday adayının salt çoğunluğun oyunu alması aranmaktadır. Örneğin, Yargıtayda 250 üyenin olduğu düşünülürse, 126 oy alan kişi aday gösterilmektedir. Bu işlemler tekrar edilmekte ve aynı 126 oy, her üç aday adayını da belirleyebilmektedir. Buna karşın geriye kalan 124 kişinin iradesi hiçbir şekilde sonuçlara yansımamaktadır. Bu durum ise Anayasada öngörülen &#8220;temsilde adalet&#8221; ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu amaçlarla, aday belirleme seçimlerine ilişkin söz konusu hüküm getirilmiştir. Getirilen bu hükümle, yapılacak seçimlerde &#8220;çoğunlukçu&#8221; değil, &#8220;çoğulcu&#8221; bir anlayışın benimsenmesi öngörülmüştür. * <em>Akademia’nın Notu: :<strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa Mahkemesi ilgili hükmü iptal ettiği için bu gerekçenin bir anlamı kalmamıştır.</span></strong> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Getirilen bir diğer hükme göre, Kurulun Başkanı olan Adalet Bakanı ile Kurulun doğal üyesi olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki diğer Kurul üyeleri, kanunda belirlenenler dışında, başka bir görev alamayacak; Kurul tarafından başka bir göreve atanamayacak ve seçilemeyecektir. Bu nitelikteki Kurul üyelerinin hangi görevleri alabilecekleri ilgili kanunda gösterilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Mevcut düzenlemede olduğu gibi, Kurulun yönetim ve temsili Kurul başkanına, yani Adalet Bakanına ait olacaktır. Ancak, getirilen bir yenilik olarak, Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Kurul üyeleri kendi arasından üç daire başkanı ve daire başkanlarından birini de Başkanvekili olarak seçecektir. Kurul Başkanı yetkilerinin bir kısmını, başkanvekiline devredebilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Kurulun görevleriyle ilgili mevcut düzenlemede yer alan hükümler esas itibariyle aynen korunmaktadır. Mevcut metinde &#8220;kadro dağıtma&#8221; işlemi de Kurulun görevleri arasında sayılmakla birlikte bu hüküm, daha önceden yapılan değişikliklerle anlamsız ve hükümsüz hale geldiğinden madde metninden çıkartılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Kurulun görevlerine ilave olarak getirilen en önemli yenilik ise, halen Adalet Bakanlığına ait olan hâkim ve savcıların denetlenmesi yetkisinin tamamen Kurula devredilmesidir. Yine hâkim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma izni, Kurulun ilgili dairesinin teklifi üzerine, Kurul Başkanının oluruyla verilecektir. Denetim ile inceleme ve soruşturma işlemleri, Kurul müfettişleri tarafından yapılacaktır. Kurul müfettişleri, muvafakatleri alınmak suretiyle Kurul tarafından atanacaktır. Buna karşın yargısal faaliyetler dışında kalan, icra, noter, cezaevi gibi mercilerin denetlenmesi ile savcıların tamamen idarî nitelikteki iş ve işlemlerinin denetimi Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapan adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacaktır. Şu halde Kurula bağlı olan Kurul müfettişleri ile Adalet Bakanlığına bağlı olan adalet müfettişleri ayrı alanlarda görev yapacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Yürürlükteki düzenlemede, Kurul kararları tamamen yargı denetimine kapalı iken, yapılan değişiklikle meslekten çıkarma cezalarına ilişkin kararlar yargı denetimine açılmaktadır. Kurulun diğer kararları için ise etkili iç itiraz sistemi öngörülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Mevcut düzenlemede, Kurulun kendi sekreteryasının olmaması, bu işlemlerin Adalet Bakanlığı tarafından yapılması, yine bina ve bağımsız bütçesinin bulunmaması eleştiri konusu yapılmaktaydı. Getirilen düzenlemeyle Kurula bağlı bir Genel Sekreterlik kurulmaktadır. Genel Sekreterlik, Kurulun tüm sekreterya işlemlerini yürütecektir. Yine Anayasa hükmü olarak yazılmamışsa da ilgili kanunlarda yapılması düşünülen değişikliklerle, Kurulun binasının ve bütçesinin olmasının sağlanması öngörülmektedir. Kurul Genel Sekreterinin birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından, Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanması hükme bağlanmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi Kurul müfettişleri ile Kurulda çalışacak hâkim ve savcıların atanması, muvafakatleri alınmak koşuluyla, Kurul tarafından yapılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Adalet Bakanlığı merkez, ilgili ve ilişkili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları atama yetkisi ise Adalet Bakanına ait olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt;">Son olarak maddede, kanunla düzenlenmesi gereken hususlara yer verilmiştir.’’</span></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: Hale bakar mısınız? Hakim ve savcı teminatının ve bağımsızlığının güvencesi olması gereken yerdeki yürütme etkisini: </strong>Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Gerçi <em>iktisat ve siyasal bilimler dalları</em> kısmını iptal etti Anayasa Mahkemesi&#8230; Ayrıca,<strong> </strong></p>
<ul type="disc">
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yedi      asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından,</li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Üç asıl      ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından</li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">seçilecek. Seçilecek üyelerden bu bahsettiğim kısmı tamamen yürütme kontrolündeki üyelerden oluşacak. Bu çok büyük bir rakam. Ayrıca daha önce de dedim. Mesleğinin az çok orta kademesinde bulunan ve üyelik süresi bittikten sonra iktidardan beklentileri olabilecek birinci sınıf adli/idari yargı hakim ve savcılarının kurula üye seçilmesi kuşkuyla karşılanmalı. Bakınız ben gençlik düşmanı değilim ama bu tür yüksek kurullar, mesleğinin doruğunda ve kimseden beklentisi olmayanlarca doldurulmalı!</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Dinazorlarca yani ha?! Çağdaş çağdaş diye avaz avaz bağırıyorsunuz ama çağın gerisinde kalan sizmişsiniz asıl azizim! Demokrasi; görevleri gözetildiğinde her yargıç ve savcının mesleki kariyerinde ve denetlenmesinde son derece etkili olacak böyle bir kurulda, daha alt seviyedeki yargıç ve savcıların da temsil edilmesini gerektirir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yahu bunlar ‘demokrasi’ kurumları filan değil ki. Bunlar hukuk devleti kurumları. Ve hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, demokrasiyi denetlemek üzere vardır!</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Demokrasi, hukukun üstünlüğünün de güvencesidir. Demokratik seçim prensibinin geçerli olmadığı bir kurumda, yaşlı ve başlı seçkinler idaresinden türese türese belirli bir oligarşi türer.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Birinci sınıf hakim ve savcıları nasılsa kadrolaşma yoluyla biçimlendirebiliyorsunuz değil mi? Fethedilmedik birkaç kale kaldı , onlara geldi sıra.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: Bakınız burada medeni dünyada da yaygın olarak uygulanan bir esası getirilmiş. Anlamıyorum sizi! </strong>Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmış, öğreniyoruz. Sekretaryalı bir kurul fena mı? Daha önce toptan Adalet Bakanlığı’na bağlıymış ya şimdi daha bağımsız olur işte fena mı?!<span style="font-size: 10pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hala Adalet Bakanı ile müsteşarını, kurulda bulunduruyorsunuz ya şaşıyorum size.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Şaşmayın. Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Okumanız yazmanız yok mu?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin <strong>ancak bir aday için oy kullanma </strong><span>kuralını iptal etmesine ne diyorsunuz Politea?<strong> </strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Politea: Bu biraz tuhaf olmuş doğrusu. Seçim kaynaklarına göre ayırarak incelemek gerek. Bakalım: </strong></p>
<ul type="disc">
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Üç asıl      ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından, Yargıtay Genel Kurulu      tarafından &#8212;&#8211;<strong>Her üye ancak bir      adaya oy vermeyecekse, bu durumda üç asıl ve iki yedek üyeyi belirli bir      çoğunluk gönderecek, nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu      çünkü Yargıtay üç üye seçiyor, biri azınlık tarafından      gönderilebilmeliydi. </strong></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından, Danıştay Genel Kurulu      tarafından &#8212;-<strong>Burada değişen bir      durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve bir yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.</strong></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyeleri      arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından&#8212;&#8211;<strong> Burada da değişen bir durum olmaz çünkü zaten bir asıl ve bir      yedek üyeyi çoğunluk göndermeli.</strong></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yedi      asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından &#8212;&#8211;<strong> Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse,      bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek,      nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü birinci sınıf      adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor, burada nisbi temsil mümkün      kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı sonuç, çeşitli listelerin      yarışması olacak. Yalnız bu seçimlerde işler biraz karışabilir. Her seçmen      savcı veya yargıç yedi ayrı isme, ayrı ayrı oy verebilecekse seçim      öncesinde öngörülmesi zor tablolar oluşur tabii. </strong></li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Üç asıl      ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından, &#8212;&#8211;<strong> Her üye ancak bir adaya oy vermeyecekse,      bu durumda yedi asıl ve dört yedek üyeyi belirli bir çoğunluk gönderecek,      nisbi temsil esası olmayacak, oysa olsa iyi olurdu çünkü birinci sınıf      adli yargıç ve savcılar yedi üye seçiyor, burada nisbi temsil mümkün      kılınmalıydı. Muhtemelen bu kuralın yaratacağı sonuç, çeşitli listelerin      yarışması olacak. Ama üç kişi sınırı, durumu bir önceki örneğe göre daha      öngörülebilir kılıyor. </strong></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Neden idari yargıdan az üye gidiyor?</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Sanırım idari yargı hakim ve savcı sayısı az olduğu için olsa gerek.<strong> </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Ama idari yargının iş yükü de oldukça yoğundur değil mi?<strong> </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Öyle sanıyorum. Hükümetler idari yargıdan pek haz etmez.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Duruma göre, bazen haz eder, bazen etmez diyelim.<strong> </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Hıhım, ülkenizde öyle olsa gerek…Dinlenelim mi biraz.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Evetçi, Hayırcı, Boykotçu: EVET! </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong>Akademia: Sonunda herkesin evet dediği bir soru buldum. Kahve molasından sonra devam edeceğiz! &#8230; </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: center;"><strong>Ve devam ediyoruz:</strong></p>
<table border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<h2>23)Ekonomik ve Sosyal Konsey Kuruluyor</h2>
</td>
<td valign="top"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td valign="top"><strong>MADDE 23- </strong>Türkiye   Cumhuriyeti Anayasasının 166 ncı maddesinin kenar başlığı “I. Planlama;   Ekonomik ve Sosyal Konsey” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra   eklenmiştir.</p>
<p>“Ekonomik ve sosyal politikaların   oluşturulmasında hükümete istişarî nitelikte görüş bildirmek amacıyla   Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve   işleyişi kanunla düzenlenir.”</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong>Eski Metin:</strong></td>
<td valign="top"><strong>Yeni Metin:</strong></td>
</tr>
<tr style="text-align: justify;">
<td valign="top">İKİNCİ BÖLÜM</p>
<p>Ekonomik Hükümler</p>
<p>I. Planlama</p>
<p><strong>MADDE 166.</strong> – Ekonomik, sosyal   ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli   ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve   değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu   amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin görevidir.</p>
<p>Planda millî tasarrufu ve üretimi artırıcı,   fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve istihdamı   geliştirici tedbirler öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir;   kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri,   bu plana göre gerçekleştirilir.</p>
<p>Kalkınma planlarının hazırlanmasına, Türkiye   Büyük Millet Meclisince onaylanmasına, uygulanmasına, değiştirilmesine ve bütünlüğünü   bozacak değişikliklerin önlenmesine ilişkin usul ve esaslar kanunla   düzenlenir.</td>
<td valign="top">İKİNCİ BÖLÜM<strong> </strong></p>
<p>Ekonomik Hükümler<strong> </strong></p>
<p><strong>I. Planlama; Ekonomik ve Sosyal Konsey</strong></p>
<p><strong>MADDE 166. – Ekonomik, sosyal ve   kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve   uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve   değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu   amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin görevidir.</strong></p>
<p><strong>Planda millî tasarrufu ve üretimi   artırıcı, fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve   istihdamı geliştirici tedbirler öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve   gerekleri gözetilir; kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır.   Kalkınma girişimleri, bu plana göre gerçekleştirilir.</strong></p>
<p><strong>Kalkınma planlarının hazırlanmasına,   Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmasına, uygulanmasına,   değiştirilmesine ve bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesine ilişkin   usul ve esaslar kanunla düzenlenir. </strong></p>
<p><strong>Ekonomik ve sosyal politikaların   oluşturulmasında hükümete istişarî nitelikte görüş bildirmek amacıyla   Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve   işleyişi kanunla düzenlenir. </strong></p>
<p><strong><br />
</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Yeni hükümle bir Ekonomik ve Sosyal Konsey kuruluyor. Buna itirazı olan var mı?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yok. Bu tür somut kurumsal olanaklarla devletin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerini gerçekleştirme bakımından somut olarak denetlenmesi daha uygun olur.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Yok benim bir itirazım buna.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Benim de yok da madde gerekçesine bir bakalım isterim.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Pekala. Madde gerekçesi şöyle diyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 23-</strong> Maddeyle, Ekonomik ve Sosyal Konsey uygulaması anayasal dayanağa  kavuşturulmaktadır. Demokratik sistem içinde ve uluslararası  uygulamalarda; ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında, sivil  toplum kuruluşlarının daha fazla görüş ve katkılarının alınması önem  taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan  yeni düzenlemeyle; Ekonomik ve Sosyal Konseye, geniş bir yelpazede,  toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla, ekonomik ve  sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üreten  fonksiyonel bir kurumsal yapı kazandırılması hedeflenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa  Komisyonu ilerleme raporlarında, Türkiye&#8217;nin, ekonomik ve sosyal  politikaların belirlenmesinde, iyi işleyen ve fonksiyonel bir yapıya  kavuşturulmamış olması eleştiri konusu yapılmaktadır. Söz konusu  eleştiriler de dikkate alınmak suretiyle anayasal dayanağı oluşturulan  yeni Konsey yapılanması içinde; sivil toplum kuruluşları, meslek odaları  ve hükümet temsilcileri bir araya gelerek, istişari nitelikte görüş  bildirme fonksiyonu ifa edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenecektir.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki gelelim bir başka tartışmalı hükme. 12 Eylül tasarrufları ve bunlardan sorumluluğu olanların yargılanması meselesi:</p>
<table border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<h2><strong>24) 12 Eylül 1980 Sonrası Otoriter   Düzenin  (</strong><em>12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler   sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını   oluşturuncaya kadar geçecek süre içindeki</em>)<strong> Karar ve   Uygulamalarından Cezai, Mali ve Hukuki Sorumsuzluk Kalkıyor, Sorumluların   Dava Edilip Edilemeyeceği Tartışmaları Açılıyor…</strong></h2>
</td>
<td valign="top"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td valign="top"><strong>MADDE 24-</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının geçici 15 inci maddesi yürürlükten   kaldırılmıştır.</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong>Eski Metin:</strong></td>
<td valign="top"><strong>Yeni Metin:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong><span style="text-decoration: line-through;">GEÇİCİ MADDE 15. </span></strong><span style="text-decoration: line-through;">–   12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük   Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde,   yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı   Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde   kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa   eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında   cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla   herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.</span></p>
<p><span style="text-decoration: line-through;">Bu karar ve tasarrufların idarece veya   yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar   alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra   hükümleri uygulanır.</span></p>
<p><span style="text-decoration: line-through;">(Son fıkra mülga: 3.10.2001-4709/34 md.)</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bunun gerekçesi önemlidir kanısındayım. Okuyalım mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Okuyalım, okuyalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İşte gerekçe:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 24-</strong> Maddeyle, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, Anayasanın geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Bu ne hal yahu! Bu gerekçede 12 Eylülcüleri yargılama kararlılığı filan okunmuyor. Geçiştirmişler resmen olayı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Dedim size. Ortada yargılanacak bir hal kaldı mı? 12 Eylül ruhunu tümüyle benimsemiş, 12 Eylülden türeyen kadrolarla çalışan bir idare tutacak 12 Eylül&#8217;le hesaplaşacak. Külahıma anlatın siz onu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bakınız. Bu hükmün bu abuk haliyle anayasada kalması mı ilerleme, sökülüp atılması mı? Tabii ikincisi. İster imkan dahilinde olsun isterse olmasın bu konuda bir tartışma açılması fena mı? Ayrıca hesaplaşma bir tek yargısal yolla olmaz ki! Başka yollarla da olur.  Mesela barış, uzlaşma, yeniden değerlendirme vb. komisyonlarla olur; siyasal, kültürel olarak da hesaplaşabilirsiniz geçmişinizle. Ayrıca hukuksal olarak da zaman aşımı filan deniyor. Bakın Federal Almanya&#8217;da birleşmeden sonra, Doğu Alman askerlerin batıya iltica edenleri sınırda öldürmeleri olayları dava edilebildi. Kanunlar geriye yürümez filan denilmedi. Özellikle emir verenler yargılanabildi. Ayrıca işkence bir insanlık suçu. Bu konuda kanunların geriye yürümemesi olmaz, zamanaşımı filan da olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Olmaz olur mu canım. Açın bakın dönemin  765 sayılı ceza kanununa. Orada adam öldürme için bile zamanaşımı öngörülmüş.  Yirmi sene diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>İyi de bir de mülga ceza kanununun 103. maddesi var. O da şöyle diyor:</p>
<blockquote><p>&#8221;Madde 103 &#8211; Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mutemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.&#8221;</p></blockquote>
<p>Yani son fiilin işlendiği tarihe de bakabilir ve diyebilirsiniz ki o son fiilin işlendiği tarihten yani bu konuyla alakalı son cinayetin, son işkencenin yapıldığı tarihten başlatırız diyebilirsiniz. Ayrıca uzun süredir mağdurlar 12 Eylül tasarruflarına karşı çeşitli şikayetlerde bulunuyorlar. Bu hususlarda yapılmış savcılık işlemleri varsa onlar da zamanaşımını keser. Mesela mülga kanun bir de şöyle demiş:</p>
<blockquote><p>&#8216;Madde 104 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.</p>
<p>Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.</strong></span></p></blockquote>
<p><strong>Şu altını  işaretlediğim hükme göre en fazla otuz yıl oluyor mesela adam öldürme suçundan zamanaşımı konusunda 20 yıl artı (20/2)=30 yıl. Bu durumda 1983 artı 30 yıl=2013 denebilir mi denemez mi, tartışılabilir mesela.<br />
</strong></p>
<p><strong> Boykotçu: </strong>İyi de neden eski ceza kanununa bakıyoruz?</p>
<p><strong>Akademia: </strong>12 Eylül tasarruflarının gerçekleştirildikleri  zaman yürürlükte bulunan  ceza kanunu o da ondan.  Eğer bu eski kanun,  failler lehine ise suç ve cezaların kanuniliği ve geriye yürümezlik kuralı nedeniyle -ki o kural da anayasal bir kuraldır- o kanun uygulanacak da ondan.</p>
<p><strong>Politea: </strong>Fakat Akademia cezacı değilim bağışlayın ama zamanaşımı konusu usuli bir kural ise yürürlükteki kanun da uygulanamaz mı?Yani bildiğim kadarıyla usuli kurallar söz konusu ise lehe kanun değil yürürlükteki kanun uygulanır.</p>
<p><strong>Akademia: </strong>Tartışılır tabii ama zamanaşımı konusunda da failin lehine kuralların uygulanması taraftarıyım.</p>
<p><strong>Politea:</strong> Potansiyel sanıkların lehine mi peki mülga 765 sayılı kanundaki kurallar.</p>
<p><strong>Akademia: </strong>Bir bakalım isterseniz hakikaten. Bence eski kanun daha lehe. Çünkü daha kısa zamanaşımı süreleri öngörmüş. Ayrıca bazı suçlar bakımından zamanaşımı olmaz vs. dememiş.  Önce bakalım işte yeni ceza kanununa, yani yürürlükteki ceza kanununa  göre tüm kurallar:</p>
<blockquote><p><strong>Dava zamanaşımı </strong></p>
<p><strong>MADDE 66. -</strong> (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası;</p>
<p>a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,</p>
<p>b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,</p>
<p>c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,</p>
<p>d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,</p>
<p>e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl,</p>
<p>Geçmesiyle düşer.</p>
<p>(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer.</p>
<p>(3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur.</p>
<p>(4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.</p>
<p>(5) Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.</p>
<p>(6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.</p>
<p>(7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.</p>
<p><strong>Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi </strong></p>
<p><strong>MADDE 67. -</strong> (1) Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.</p>
<p>(2) Bir suçla ilgili olarak;</p>
<p>a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,</p>
<p>b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,</p>
<p>c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,</p>
<p>d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,</p>
<p>Halinde, dava zamanaşımı kesilir.</p>
<p>(3) Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.</p>
<p>(4) Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.</p>
<p><strong>Ceza zamanaşımı</strong></p>
<p><strong>MADDE 68. -</strong> (1) Bu maddede yazılı cezalar aşağıdaki sürelerin geçmesiyle infaz edilmez:</p>
<p>a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında kırk yıl.</p>
<p>b) Müebbet hapis cezalarında otuz yıl.</p>
<p>c) Yirmi yıl ve daha fazla süreli hapis cezalarında yirmidört yıl.</p>
<p>d) Beş yıldan fazla hapis cezalarında yirmi yıl.</p>
<p>e) Beş yıla kadar hapis ve adlî para cezalarında on yıl.</p>
<p>(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle ceza infaz edilmez.</p>
<p>(3) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı yurt dışında işlenmiş suçlar dolayısıyla verilmiş ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis veya on yıldan fazla hapis cezalarında zamanaşımı uygulanmaz.</p>
<p>(4) Türleri başka başka cezaları içeren hükümler, en ağır ceza için konulan sürenin geçmesiyle infaz edilmez.</p>
<p>(5) Ceza zamanaşımı, hükmün kesinleştiği veya infazın herhangi bir suretle kesintiye uğradığı günden itibaren işlemeye başlar ve kalan ceza miktarı esas alınarak süre hesaplanır.</p>
<p><strong>Ceza zamanaşımı ve hak yoksunlukları </strong></p>
<p><strong>MADDE 69. -</strong> (1) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar devam eder.</p>
<p>Müsaderede zamanaşımı</p>
<p><strong>MADDE 70. -</strong> (1) Müsadereye ilişkin hüküm, kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez.</p>
<p><strong>Ceza zamanaşımının kesilmesi </strong></p>
<p><strong>MADDE 71. -</strong> (1) Mahkûmiyet hükmünün infazı için yetkili merci tarafından hükümlüye kanuna göre yapılan tebligat veya bu maksatla hükümlünün yakalanması ceza zamanaşımını keser.</p>
<p>(2) Bir suçtan dolayı mahkûm olan kimse üst sınırı iki yıldan fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlediği takdirde, ceza zamanaşımı kesilir.</p>
<p>Zamanaşımının hesabı ve uygulanması</p>
<p><strong>MADDE 72. -</strong> (1) Dava ve ceza zamanaşımı süreleri gün, ay ve yıl hesabıyla belirlenir. Bir gün, yirmidört saat; bir ay, otuz gündür. Yıl, resmî takvime göre hesap edilir.</p>
<p>(2) Dava ve ceza zamanaşımı re&#8217;sen uygulanır ve bundan şüpheli, sanık ve hükümlü vazgeçemezler.</p>
<p><strong>Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar, uzlaşma </strong></p>
<p><strong>MADDE 73. -</strong> (1) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.</p>
<p>(2) Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla bu süre, şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlar.</p>
<p>(3) Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez.</p>
<p>(4) Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz.</p>
<p>(5) İştirak hâlinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar.</p>
<p>(6) Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemez.</p>
<p>(7) Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsî haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz.</p>
<p>(8) Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir.</p>
<p><strong>Dava veya cezanın düşmesinin etkisi </strong></p>
<p><strong>MADDE 74. -</strong> (1) Genel af, özel af ve şikâyetten vazgeçme, müsadere olunan şeylerin veya ödenen adlî para cezasının geri alınmasını gerektirmez.</p>
<p>(2) Kamu davasının düşmesi, malların geri alınması ve uğranılan zararın tazmini için açılan şahsî hak davasını etkilemez.</p>
<p>(3) Cezanın düşmesi şahsî haklar, tazminat ve yargılama giderlerine ilişkin hükümleri etkilemez. Ancak, genel af hâlinde yargılama giderleri de istenemez.</p></blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: Birisinin çıkıp bu işi ayrıntısıyla ve hukuksal olarak tahlil  etmesi lazım. Bu tasarruflara karşı sadece cezai değil mali ve hukuki  yani tazminat hukuku anlamında da yapılacak şeyler olabilir. Pek çok girişim hala mümkün olabilir.<br />
</strong></p>
<p><strong>Hayırcı: </strong>Olabilir ama bu değişiklik kalktı diye bir arpa boyu gidildi demek değil bu.</p>
<p><strong>Politea:</strong> Bir de eski ceza kanununun zamanaşımına ilişkin kurallarına bakalım bence.</p>
<p><strong>Akademia: </strong>Bakalım:</p>
<blockquote><p>Madde 102 &#8211; (Değişik madde: 29/06/1938 &#8211; 3531/1 md.)</p>
<p>Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası:</p>
<p>1 &#8211; Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbed ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene, *1*</p>
<p>2 &#8211; Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,</p>
<p>3 &#8211; Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,</p>
<p>4 &#8211; Beş seneden ziyade olmamak üzere ağır hapis veya hapis yahud sürgün veya hidematı ammeden muvakkaten mahrumiyet cezalarını ve ağır para cezasını müstelzim cürümlerde beş sene,</p>
<p>5 &#8211; Bir aydan ziyade hafif hapis veya otuz liradan ziyade hafif para cezasını müstelzim fiillerde iki sene,</p>
<p>6 &#8211; Bundan evvelki bendlerde beyan olunan mikdardan aşağı cezaları müstelzim kabahatlerde altı ay geçmesile ortadan kalkar.</p>
<p>Bu kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbed yahud muvakkat ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurd dışında işlenmesi halinde dava müruru zamanı yoktur. *1*</p>
<p>Madde 103 &#8211; Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mutemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.</p>
<p>Madde 104 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.</p>
<p>Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar.</p>
<p>Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.</p>
<p>Madde 105 &#8211; (Değişik madde: 29/06/1938 &#8211; 3531/1 md.)</p>
<p>Kanunun bir seneden aşağı müruru zaman tayin ettiği hallerde her türlü usuli muamele müruru zamanı keser.</p>
<p>Ancak 103 üncü maddeye göre müruru zaman işlemeğe başladığı günden itibaren bir seneden aşağı müruru zamana tabi kabahat nevinden suçlarda bir sene içinde mahkumiyet kararı verilmemiş olursa hukuku amme davası müruru zamana uğrar.</p>
<p>Madde 106 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.</p>
<p>Madde 107 &#8211; Hukuku amme davasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur.</p>
<p>Madde 108 &#8211; Takibi ancak şahsi dava ikamesine bağlı olan fiil hakkında salahiyettar kimse altı ay zarfında dava etmediği takdirde takibat yapılamaz.</p>
<p>Müruru zaman haddini geçmemek şartiyle bu müdet davaya hakkı olan kimsenin fiilden ve failin kim olduğundan haberdar bulunduğu günden başlar.</p>
<p>Davaya hakkı olan bir kaç kimseden birisi altı aylık müddeti geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hukuku sakıt olmaz.</p>
<p>Madde 109 &#8211; Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar muhakemesi görülmek lazımgelen mahkumünaleyhin ahiren vaki olan mahkumiyeti evvelki mahkumiyetinden daha hafif bir cezayı mutazammın ise müruru zaman müddeti sonraki hüküm ile tertip olunacak cezaya göre hesap olunur.</p>
<p>Madde 110 &#8211; Hukuku amme davasının düşmesi emval istirdadı ve uğranılan zararın tazmini için ikame olunan hakkı şahsi davasına halel vermez.</p>
<p>Madde 111 &#8211; Hukuku amme davasının düşmesi cürümden zarar gören şahsın davadan vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada davacı hukuku şahsiyesini ayrıca muhafaza eylememiş ise artık hukuk mahkemesinde dahi dava edemez.</p>
<p>Madde 112 &#8211; Bu maddede yazılı cezalar aşağıdaki müddetlerin müruriyle ortadan kalkar:</p>
<p>1 &#8211; Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbet ağır hapis cezaları otuz sene, *1*</p>
<p>2 &#8211; Yirmi sene ve daha fazla müddetle ağır hapis cezası yirmi dört sene,</p>
<p>3 &#8211; Beş seneden ziyade ağır hapis veyahut hapis veya müebbet sürgün cezası yirmi sene,</p>
<p>4 &#8211; Beş seneye kadar ağır hapis veyahut hapis veya muvakkat sürgün veya muvakkaten hidematı ammeden memnuiyet cezalariyle ağır cezayı nakdi hükümleri on sene,</p>
<p>5 &#8211; Bir aydan ziyade hafif hapis veyahut bir meslek ve sanatın tatili icrası yahut otuz liradan ziyade hafif cezayı nakdi hükümleri dört sene,</p>
<p>6 &#8211; Bundan evvelki bentte beyan olunan miktardan aşağı ceza hükümleri on sekiz ay geçmesiyle ortadan kalkar.</p>
<p>Nevileri başka başka cezaları havi hükümler, en ağır ceza için konulan müddetin geçmesiyle ortadan kalkar.</p>
<p>Cezanın müruru zaman ile ortadan kalkmasından sonra Emniyeti Umumiye Nezareti altında bulunmak cezasının da hükmü kalmaz.</p>
<p>Madde 113 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Hükümlerde müruru zaman hükmün kat&#8217;ileştiği veya infazın her hangi bir suretle inkıtaa uğradığı günden itibaren işlemeğe başlar.</p>
<p>Madde 114 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>İlamın infazına müteallik mahkuma salahiyetli merci tarafından kanun dairesinde tebliğ olunan her türlü muamele müruru zamanı keser. Bundan başka şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalarda ilamın infazı için mahkumun yakalanması dahi müruru zamanı keser.</p>
<p>Bir suçtan dolayı mahkum olan kimse müruru zaman cereyan ettiği sırada mahkum olduğu suç cinsinden diğer bir suç daha işlediği takdirde müruru zaman yine kesilmiş olur.</p>
<p>Madde 115 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Amme hizmetlerinden muvakkat memnuiyet yahut diğer bir ıskatı ehliyet cezası veya bir meslek ve sanatın tatili icrası sair cezalara zam ve ilave edildiği veyahut bir hüküm neticesi olduğu takdirde ıskatı ehliyet ve tatili meslek ve sanat cezaları, onlar için muayyen olan müddetin iki misline muadil bir müddet geçmedikçe sakıt olmazlar ve işbu müruru zaman aslı mücazatın sakıt olduğu tarihten itibaren cereyana başlar.</p>
<p>Madde 116 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Gerek hukuku amme davasının ve gerek ceza hükümlerinin müruru zamanı 30 uncu madde mucibince hesap olunur.</p>
<p>Madde 117 &#8211; (Değişik madde: 11/06/1936 &#8211; 3038/1 md.)</p>
<p>Gerek dava ve gerek ceza müruru zamanı resen tatbik olunur ve bundan ne maznun ve ne de mahkum vazgeçemezler.</p>
<p>Madde 118 &#8211; (Değişik madde: 29/06/1938 &#8211; 3531/1 md.)</p>
<p>Bu kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet yahud muvakkat ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurd dışında işlenmesi halinde ceza müruru zamanı yoktur. *1*</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Madde 120 &#8211; Ceza hükümlerinin sukutu hukuku şahsiye ve istirdadı emval ve tazminat ve masarifi muhakemeye müteallik hükümlere halel vermez. Ancak umumi aftan neşet eden sukut masarifi muhakemenin tahsili hakkında hazinenin mütalebe hakkını dahi iskat eder.</p></blockquote>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #060606; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: 12 Eylül tasarruflarının yargılanması konusunda dört perspektiften yola çıkarak bir tahlil yapmamız gerekecek: Birinci perspektif ceza davaları perspektifi. Bu perspektifte öncelikle siyasi saikli işkence, insan kaybetme vb eylemlerin uluslarüstü insan hakları hukukunda nasıl düzenlendiği ve suç ve cezaların kanuniliği ilkesi açısından nasıl değerlendirildiğine bakılacak. Sonra iç hukukta 765 sayılı mülga ceza kanunu ile yeni ceza kanununun hükümleri karşılaştırılacak ve zamanaşımı konusuna bir açıklık getirilecek. Üçüncü perspektif ise dava zamanaşımı ile ceza zamanaşımı arasındaki ayrımdan hareketle tek tek tasarruflar açısından ve özellikle devam etmekte olan davalar açısından zamanaşımının geçip geçmediği tartışılacak. Dördüncü bir perspektif daha var ki dava ve ceza zamanaşımı geçse dahi, ceza kanunlarında yeralan bir kuraldan hareket etmeyi gerektiriyor. O da şu: Ceza hükümlerinin sukutu, yani mesela zamanaşımı yüzünden sukutu, istirdadı emval ve tazminata ilişkin hükümlere halel vermez.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu: </strong>Ne demek şimdi bu?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Yani tazminat davası hakkı saklı kalabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea</strong>: İyi de galiba tazminat konusunda da zamanaşımı mülahazası var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet. Onu da tartışmak gerek. O konuda medeni hukukun kuralları işlemeli. 12 Eylül yüzünden yerinden edilenler, canlarını, hürriyetlerini, malları mülklerini yitirenler Geçici 15 kaldırıldıktan sonra harekete geçebilirler. İç hukukta bir yere varamasalar bile konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;ne ve benzer uluslararası prosedürlere götürebilirler. Orada da iddia edebilirler ki Geçici 15 yüzünden daha önce dava açamadık. Gerçi, Avrupa İnsan Hakları davası açmak da biraz zor çünkü Türkiye bireysel başvuru hakkı tanırken bunu belirli bir tarihten sonra gerçekleşen insan hakları ihlalleri için ve ihtirazi kayıtla tanıdı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bir de yeni ceza kanununda şöyle bir hüküm var. Diyor ki: <strong>&#8221;İnsanlığa karşı suçlar </strong></p>
<blockquote><p><strong>MADDE 77. -</strong> (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:</p>
<p>a) Kasten öldürme.</p>
<p>b) Kasten yaralama.</p>
<p>c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.</p>
<p>d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.</p>
<p>e) Bilimsel deneylere tâbi kılma.</p>
<p>f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.</p>
<p>g) Zorla hamile bırakma.</p>
<p>h) Zorla fuhşa sevketme.</p>
<p>(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.</p>
<p>(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.</p>
<p><strong>(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.&#8221;</strong></p></blockquote>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Politea:Yani diyemez miyiz bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez?<br />
</strong></p>
<p><strong>Akademia: </strong>Evet ama bu kanun yeni kanun. 12 Eylül tasarruflarının yapıldığı zaman yürürlükte değildi bu hükmün (4). fıkrası. Suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun değişmişse, iki kanun arasından sanık lehine olanı uygulama kuralını zamanaşımı için de kabul edeceksek eğer,  12 Eylül tasarruflarının cezai soruşturma konusu olması gitgide zamanaşımına uğradı, uğrayacak gibi.</p>
<p><strong>Politea: </strong>Belki de 12 Eylül 1980 ve sonrasında, Türkiye&#8217;nin imzalamış bulunduğu bir uluslararası insan hakları sözleşmesinde buna benzer bir hüküm vardı. Belki de o zaman dünyada yürürlükte bulunan çağcıl  insan hakları düzeni, siyasi işkence vb. eylemlerde zamanaşımı filan uygulanamayacağını öngörüyordu. Almanlar nasıl yargıladılar soykırımcıları, nasıl yargıladılar Doğu Alman sınırındaki askerlerin vatandaşları kurşunlaması olaylarını? Siyasi hakçalığın hukuksal çıkışı her zaman bulunur!</p>
<p><strong>Akademia:</strong> Araştıralım ama sanmıyorum. Yani dediğiniz gibi siyasal hakçalığa hukuksal kılıf yaratabilirsiniz ama bir de faillerin insan hakları var. Eğer onların insan haklarını da düşünmezsek onlardan farkımız kalmaz!</p>
<p><strong>Boykotçu: </strong>Akademia hep böyle saf mı olur?! Ortada işkencelerine, insan kaybettirmelerine, siyasal idamlarına yargı yolunu kapatmış ve bunu da &#8221;demokrasiye aşık Türk evladlarının vatan sevgisine tevdi&#8221; ettiği bir anayasa ile, milletle alay ederek yapmış hukuksuz bir idare ile demokrasi ve insan hakları adına, hukuk devleti adına hesaplaşmanın hukuki yolu kapanabilir mi demek istiyorsunuz? Bu çok saçma! Bence onların o saçma Geçici 15. maddesi &#8221;yok hükmünde&#8221; idi asıl! Öyle bir madde yok hükmünde olduğu için zamanaşımının kesildiği bile ileri sürülebilir. Yani bu madde kaldırıldıktan sonra kaldığı yerden devam eder demeli!</p>
<p><strong>Boykotçu: </strong>Ayrıca bakınız ne denmiş bu konuda süregelen 16 Mart davası ile ilgili olarak:</p>
<blockquote><p><strong>Zamanaşımı başlamadı ki bitsin</strong></p>
<p>&#8220;&#8230;Hüküm Mahkemesi son kararını verirken, Yargıtay 1. Dairesi de o son  kararı onarken iki büyük yanlış yapmıştır. Bunlardan birincisi  Mahkemenin bizim çabamızla ilk defa bir kontrgerilla davasına dönüşmüş  olan yargılama sürecinde sanıklara bu doğrultuda ek savunma hakkı  verdiği halde, bu aşamayı hiç değerlendirmeden mahkemece zamanaşımı  kararı verilmiş ve bu zafiyetle malul olan son kararın Yargıtay&#8217;ca  onanmış olmasıydı.</p>
<p>&#8220;İkincisi, zamanaşımı konusu maddi olayın özelliğine (katliamın  siyasi saikle işlenmiş olmasına) uygun hukuki kriterlere göre  değerlendirmedi. Biz baştan beri ısrarla bu suçun örgütlü bir suç  olduğunu, suçu işleyen örgütün muhtemelen 16 Mart 1978 tarihinden önce  de faal olan ve katliamdan sonra da -belki bugüne kadar- varlığını  sürdüren bir örgüt olduğunu savunduk. Bu doğrultuda, yargılama  sırasında, MHP ve ülkücü kuruluşlar ana dava dosyası, Abdi İpekçi  dosyası, Bahçelievler katliamı dosyası, 1 Mayıs 1977 katliamı dosyasını,  hatta Susurluk kazasından sonra açılan dava dosyasını, Başbakanlık  Teftiş Kurulu&#8217;nun Susurluk Raporu ve TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu  Raporu mahkemeye celp ettirdik. MİT ve İçişleri Bakanlığı&#8217;ndan bilgi ve  belge istendi ve polis şefleri ve dönemin İçişleri Bakanı tanık olarak  dinlendi.</p>
<p>&#8220;Toplanan bu bilgi ve belgelere göre suç örgütünün varlığını devam  ettirdiği anlaşıldı. Bu durumda, hem eski hem de yeni TCK&#8217;deki  zamanaşımı hükümlerine göre &#8216;temadi&#8217; (kesintisiz örgütlü suç faaliyeti)  devam ettiği sürece zamanaşımı  süresinin işlemeyeceği çok açıktır. Yani  zamanaşımı daha başlamadı ki bitsin.&#8221;</p>
<p>Zamanaşımı  kavramı Kontrgerillayla ve 12 Eylül&#8217;le hesaplaşmak  istemeyenlerin ileri sürüp, arkasına sığındıkları  bir büyük bahanedir.  Konuyu İnsanlık suçu kavramının içine sıkıştırmaya kalkmak da bir  hukukçu için abesle iştigaldir. Kısacası; ne Anayasa&#8217;nın Geçici  15.maddesi, ne de TCK&#8217;nin zamanaşımı hükümleri 12 Eylül&#8217;le ve  Kontrgerillayla yargı önünde hesaplaşmak isteyenler için bir engel  değildir. (CA/TK) [KAYNAK HABER İÇİN BAĞLANTI: (<a href="http://bianet.org/bianet/insan-haklari/123650-12-eylul-davalarinda-zamanasimi-oyunlari">bağlantı</a>)]</p></blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: Bakın işte tartışma açıldı bile, fena mı şimdi yani Geçici 15&#8242;in kalkması?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> <strong>Beyin jimnastiği mi yapacağız?! Durum ortada. Bence bu Geçici 15 yüzünden yırtmışlar ya da yırtmak üzereler çoktan. Ayrıca sanki bu konuda bir siyasal ve kültürel irade varmış gibi konuşuyorsunuz. Anayasa değişiklik gerekçesinin kestirip atıcı dilinden de belli ki bu konuda hiçbir şey yapmayacaksınız!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Yahu anayasa değişikliğinin mimarları yapmaz belki ama bu durum başkalarının harekete geçmesini engellemez ki. Ayrıca dedik ki bu madde hukuk devletine aykırı. Kaldırılması fena mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Bunu kaldırıp 12 Eylülü unutturmak istiyorlar tam aksine. Ne hesaplaşması, tamamen unutturmak!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Son maddelere geçiyorum. Dilerseniz bu konuya, meseleleri biraz araştırdıktan sonra yeniden dönelim. Boykotçu, Akademia&#8217;nın saf olmadığını ancak soyut ihtimal dahilinde her türlü düşünceyi irdelemesi gerektiğini hatırlatmak isterim size ve izninizle.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boykotçu:</strong> Teşekkür ederim. Sizi kırmak değil amacım. Dönelim dönelim lütfen bu tartışmalara, bu konunun peşini bırakmayalım. Bu konu otuz yıldır rüyalarıma giriyor, bu konu benim hayatımın kabusu!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Demokrasinin bir daha kesintiye uğramaması da hepimizin düşü Boykotçu, bu ülkede ve tüm dünyada. İşte son maddeler:</p>
<table border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<h2><strong>25) Geçici Tatbik Maddeleri </strong></h2>
</td>
<td width="409" valign="top"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td width="409" valign="top"><strong>MADDE 25-</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.</p>
<p>“GEÇİCİ MADDE 18-  Bu Kanunun yürürlüğe   girdiği tarihte Anayasa Mahkemesinin mevcut yedek üyeleri asıl üye sıfatını   kazanır.</p>
<p>Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren   otuz gün içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir üyeyi Sayıştay Genel   Kurulunun ve bir üyeyi de baro başkanlarının gösterecekleri üçer aday içinden   seçer.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisinin yapacağı üye   seçimi için aday göstermek amacıyla;</p>
<p>a) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten   itibaren beş gün içinde, Sayıştay Başkanı adaylık başvurusunu ilan eder. İlan   tarihinden itibaren beş gün içinde adaylar Başkanlığa başvurur. Başvuru   tarihinin sona erdiği günden itibaren beş gün içinde Sayıştay Genel Kurulunca   seçim yapılır. Her Sayıştay üyesinin <strong>[ Anayasa Mahkemesi iptal:</strong> <strong><sup>ancak bir aday için</sup></strong>] oy kullanabileceği bu   seçimde en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır.</p>
<p>b) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten   itibaren beş gün içinde, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı adaylık   başvurusunu ilan eder. İlan tarihinden itibaren beş gün içinde adaylar   Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği   günden itibaren beş gün içinde Türkiye Barolar Birliği Başkanlığının ilanında   gösterilen yer ve zamanda baro başkanları tarafından seçim yapılır. Her bir   baro başkanının ancak bir aday için oy kullanabileceği bu seçimde, <strong>[   Anayasa Mahkemesi iptal:</strong> <strong><sup>en fazla oy alan</sup></strong> ] üç kişi aday gösterilmiş sayılır.</p>
<p>c) (a) ve (b) bentleri uyarınca yapılan   seçimlerin sonucunda aday gösterilmiş sayılanların isimleri seçimin yapıldığı   günü takip eden gün Sayıştay ve Türkiye Barolar Birliği başkanlıklarınca   Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir.</p>
<p>ç) (c) bendi uyarınca yapılan bildirimden   itibaren on gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde seçim yapılır. Her boş   üyelik için yapılacak seçimde, ilk oylamada üye tamsayısının üçte iki ve   ikinci oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır; ikinci oylamada salt   çoğunluk sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü oylama   yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.</p>
<p>Cumhurbaşkanı, birer üyeyi Yargıtay ve Danıştay   kontenjanlarından olan ilk üyeliklerin boşalmasından sonra Yükseköğretim   Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve   siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği   üçer aday içinden seçer.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday gösteren   kurumların halen mevcut üyeleri ile kendi kontenjanlarından seçilmiş yedek   üyeler, tamamlama seçiminde göz önünde bulundurulur.</p>
<p>Anayasa Mahkemesinde halen belli görevlere seçilmiş   olanların bu sıfatları seçilmiş oldukları sürenin sonuna kadar devam eder. Bu   Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte üye olanlar yaş haddine kadar görevlerine   devam ederler.</p>
<p>Bireysel başvuruya ilişkin gerekli düzenlemeler   iki yıl içinde tamamlanır. Uygulama kanununun yürürlüğe girdiği tarihten   itibaren bireysel başvurular kabul edilir.</p>
<p>GEÇİCİ MADDE 19- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği   tarihten itibaren otuz gün içinde aşağıda belirtilen esas ve usuller   dahilinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri seçilir:</p>
<p>a) Cumhurbaşkanı, hâkimlik mesleğine alınmasına   engel bir hali olmayan; yükseköğretim kurumlarının hukuk,[<strong>Anayasa   Mahkemesi iptal:</strong> <strong><sup>iktisat ve siyasal bilimler</sup></strong> ] dallarında en az onbeş yıldan beri görev yapan öğretim üyeleri, <strong><sup>üst   kademe yöneticileri</sup></strong> ile meslekte fiilen onbeş yılını doldurmuş   avukatlar arasından dört üye seçer. [<strong>Anayasa Mahkemesi iptal: <sup>Cumhurbaşkanı,   üst kademe yöneticileri arasından seçeceği Kurul üyesini,     bakanlık,   müsteşarlık,  müsteşar     yardımcılığı,  valilik,  Cumhurbaşkanlığı     Genel Sekreterliği, kamu kurum ve kuruluşlarında genel müdürlük   veya teftiş kurulu başkanlığı görevlerini yapanlar arasından seçer. </sup></strong>]</p>
<p>b) Yargıtay Genel Kurulu, Yargıtay üyeleri   arasından üç asıl ve üç yedek üye seçer. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten   itibaren yedi gün içinde Yargıtay Birinci Başkanı adaylık başvurusunu ilan   eder. İlan tarihinden itibaren yedi gün içinde adaylar Birinci Başkanlığa   başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği günden itibaren onbeş gün içinde   Yargıtay Genel Kurulu seçim yapar. Her Yargıtay üyesinin [<strong>Anayasa   Mahkemesi iptal: <sup>sadece bir aday için</sup></strong> ] oy   kullanabileceği seçimde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye   seçilmiş olur.</p>
<p>c) Danıştay Genel Kurulu, Danıştay üyeleri   arasından iki asıl ve iki yedek üye seçer. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği   tarihten itibaren yedi gün içinde Danıştay Başkanı adaylık başvurusunu ilan   eder. İlan tarihinden itibaren yedi gün içinde adaylar Başkanlığa başvurur.   Başvuru tarihinin sona erdiği günden itibaren onbeş gün içinde Danıştay Genel   Kurulu seçim yapar. Her Danıştay üyesinin [<strong>Anayasa Mahkemesi iptal: <sup>sadece   bir aday için</sup></strong> ] oy kullanabileceği seçimde, en fazla oy alan   adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur.</p>
<p>ç) Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu, kendi   üyeleri arasından, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bir asıl ve bir yedek   üye seçer. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi gün içinde   Türkiye Adalet Akademisi Başkanı adaylık başvurusunu ilan eder. İlan   tarihinden itibaren yedi gün içinde adaylar Başkanlığa başvurur. Başvuru   tarihinin sona erdiği günden itibaren onbeş gün içinde Türkiye Adalet   Akademisi Genel Kurulu seçim yapar. Her üyenin [<strong>Anayasa Mahkemesi   iptal: <sup>sadece bir aday için</sup></strong> ] oy kullanabileceği seçimde,   en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur.</p>
<p>d) Yedi asıl ve dört yedek üye birinci sınıf   olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş olan adlî   yargı hâkim ve savcıları arasından, adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından   Yüksek Seçim Kurulunun yönetim ve denetiminde seçilir. Bu Kanunun yürürlüğe   girdiği tarihten itibaren beş gün içinde Yüksek Seçim Kurulu adaylık   başvurularını ilân eder. İlân tarihinden itibaren üç gün içinde adaylar   Yüksek Seçim Kuruluna başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği günden itibaren   iki gün içinde Yüksek Seçim Kurulu adayların başvurularını inceler ve aday   listesini belirleyerek ilân eder. Takip eden iki gün içinde bu listeye karşı   itiraz edilebilir. İtiraz süresinin sona erdiği günden itibaren iki gün   içinde itirazlar incelenir, sonuçlandırılır ve kesin aday listesi ilân   edilir. Yüksek Seçim Kurulunun kesin aday listesini ilân ettiği tarihten   sonraki ikinci Pazar günü her ilde, il seçim kurulunun yönetim ve denetimi   altında yapılacak seçimlerde, o ilde ve ilçelerinde görev yapan hâkim ve   savcılar oy kullanır. İl seçim kurulları o ilde oy kullanacak hâkim ve   savcıların sayısına göre sandık kurulları oluşturur. Sandık kurullarının   işlem, tedbir ve kararlarına karşı yapılan şikâyet ve itirazlar il seçim   kurulunca karara bağlanır. Adaylar propaganda yapamazlar; sadece, Yüksek   Seçim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde   özgeçmişlerini bu iş için tahsis edilmiş bir internet sitesinde   yayımlayabilirler. Bu seçimlerde her seçmen [<strong>Anayasa Mahkemesi iptal:   <sup>sadece bir aday için</sup></strong> ] oy kullanabilir. Seçimlerde en çok   oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur. Kullanılacak oy   pusulalarıyla ilgili diğer hususlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından     belirlenir. Yüksek  Seçim  Kurulu,  oy   pusulalarını    kendisi   bastırabileceği  gibi gerektiğinde uygun   göreceği il seçim kurulları vasıtasıyla bastırmaya da yetkilidir. Yapılacak   seçimlerde, 26/4/1961 tarihli ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve   Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun bu bende aykırı olmayan hükümleri   uygulanır.</p>
<p>e) Üç asıl ve iki yedek üye birinci sınıf olup,   birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim   ve savcıları arasından, idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından Yüksek   Seçim Kurulunun yönetim ve denetiminde seçilir. Bölge idare mahkemelerinin   bulunduğu illerde, il seçim kurulunun yönetim ve denetimi altında yapılacak   bu seçimlerde, o bölge idare mahkemesinde ve yargı çevresi içerisinde kalan   yerlerde görev yapan idarî yargı hâkim ve savcıları oy kullanır. Bu seçimler   hakkında da (d) bendi hükümleri uygulanır.</p>
<p>Birinci fıkranın (a), (ç), (d) ve (e) bentleri   uyarınca seçilen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun asıl üyeleri bu   Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki otuzuncu günü takip eden iş günü   görevlerine başlarlar.</p>
<p>Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, Hâkimler   ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yargıtay ve Danıştaydan gelen asıl ve yedek   üyelerinin görevleri, seçilmiş oldukları sürenin sonuna kadar devam eder.   Bunlardan, Yargıtaydan gelen üyelerden görev süresini tamamlayanların yerine   birinci fıkranın (b) bendi uyarınca seçilenler; Danıştaydan gelen üyelerden   görev süresini tamamlayanların yerine birinci fıkranın (c) bendi uyarınca   seçilenler, sırayla göreve başlarlar.</p>
<p>Birinci fıkranın (b) ve (c) bentleri uyarınca   seçilen üyelerden, üçüncü fıkra uyarınca göreve başlayanların görev süresi,   birinci fıkranın (a), (ç), (d) ve (e) bentleri uyarınca seçilen diğer Kurul   üyelerinin görev süresinin bittiği tarihte sona erer.</p>
<p>İlgili kanunlarda gerekli düzenlemeler yapılıncaya   kadar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna seçilen asıl üyeler, Yargıtay   daire başkanı için ilgili mevzuatında öngörülen tüm malî ve sosyal haklar ile   emeklilik hakkından aynen yararlanırlar. Ayrıca, Kurulun Başkanı dışındaki   asıl üyelerine, (30000) gösterge rakamının memur aylıklarına uygulanan   katsayı ile çarpımı sonucu bulunacak miktarda aylık ek tazminat ödenir.</p>
<p>İlgili kanunlarda düzenleme yapılıncaya kadar,   Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu;</p>
<p>a) Anayasa hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla,   yürürlükteki kanun hükümlerine göre Kurul şeklinde çalışır.</p>
<p>b) İkinci fıkra uyarınca asıl üyelerinin göreve   başladığı tarihten itibaren bir hafta içinde Adalet Bakanının başkanlığında   toplanır ve bir geçici Başkanvekili seçer.</p>
<p>c) En az onbeş üye ile toplanır ve üye tam   sayısının salt çoğunluğu ile karar verir.</p>
<p>ç) Sekreterya hizmetleri Adalet Bakanlığı   tarafından yürütülür.</p>
<p>Kurul müfettişleri ile adalet müfettişleri   atanıncaya kadar, mevcut adalet müfettişleri, Kurul müfettişi ve adalet   müfettişi sıfatıyla görev yaparlar.</p>
<p>Bu madde hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli   düzenlemeler yapılıncaya kadar uygulanır.<strong> </strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong>Eski Metin:</strong></td>
<td width="409" valign="top"><strong>Yeni Metin:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td width="409" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="1" cellspacing="3" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td width="457" valign="top"><strong>Değişiklik Maddesi:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top">
<h2>26) Kanunun Halkoyunda Madde Madde Değil   Tümüyle Oylanması Ayrıca Öngörülüyor</h2>
</td>
<td width="457" valign="top"><strong>MADDE 26-</strong> Bu   Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve halkoyuna sunulması halinde tümüyle   oylanır.</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"><strong>Eski Metin:</strong></td>
<td width="457" valign="top"><strong>Yeni Metin:</strong></td>
</tr>
<tr>
<td valign="top"></td>
<td width="457" valign="top"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="display: none;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="display: none;"> </span></p>
<blockquote>
<h1 style="text-align: justify;">ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN GENEL GEREKÇESİ:</h1>
<p style="text-align: justify;">150 yıllık anayasa geleneği içinde, halkın katılımı ve demokratik yöntemlerle Anayasa yapılamamış olması ülkemiz bakımından büyük bir eksikliktir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer anayasalar gibi, 1982 Anayasası da olağanüstü koşullar altında kabul edilip yürürlüğe konulmuştur. Devlet tecrübemiz, birikimimiz ve toplumsal talep ekseninde, 1982 Anayasasının tamamen değiştirilmesine ihtiyaç vardır. Aslında tüm toplum kesimleri de bu ihtiyaç konusunda mutabakat halindedir. Ancak bu mutabakat, bugüne kadar Anayasanın tümünün değiştirilmesine yetmemiştir. 2007 yılında yeni bir Anayasanın hazırlanması amacıyla çalışmalar yapılmış, ancak bu girişimler de değişik nedenlerden dolayı başarılı olamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra 1982 Anayasasında değişiklikler yapılması zorunlu hale gelmiş ve günümüze kadar farklı gerekçelerle 16 kez değişiklik yapılmıştır. Bu kapsamda Anayasanın toplam 85 maddesi ile Başlangıç metni kısmen değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte hâlen, Anayasada değiştirilmesi gereken çok sayıda hüküm yer aldığı gibi, toplumsal ihtiyaçlar ve beklentilerin karşılanması amacıyla bazı alanlarda yeni düzenlemelerin yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu kapsamda; kadın-erkek eşitliğinin sağlanması; toplumun bazı kesimlerinin, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak daha iyi korunması ve gözetilmesi; kişisel verilerin korunması; bireylerin yurt dışına çıkmalarının sınırlandırılmasına ilişkin hükümlerin daraltılması; çocuk haklarının anayasal temele kavuşturulması, her türlü istismara karşı çocukların korunması; sendikal haklar ile grev hakkında öngörülen bazı sınırlamaların kaldırılması, memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkının tanınması; demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin, uluslararası belgelerde yer alan objektif kriterler de dikkate alınarak yeniden düzenlenmesi; bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkının düzenlenmesi; bir siyasî partinin kapatılmasına sebep olan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine son verilmesi; Yüksek Askerî Şûra kararlarının yargı denetimine açılması; memur ve diğer kamu görevlilerine disiplin cezası olarak verilen uyarma ve kınama cezalarının da yargı denetimine açılması; askerî yargının görev alanının daraltılması ve sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasının tamamen önlenmesi; mukayeseli hukuk uygulamaları ve ülkemizin ihtiyaçları göz önüne alınarak Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması, üye sayısının artırılması, mahkeme üyelerinin belirli bir süre için bu göreve seçilmesi ve pek çok ülkede uygulanmakta olan bireysel başvuru müessesesinin yürürlüğe konulması; Askerî Yargıtayın bağımsızlığının güçlendirilmesi; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun demokratik, şeffaf ve geniş tabanlı bir yapıya kavuşturulması, hâkim ve savcıların da haklarında kararlar alan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda temsili; ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında hükümete istişarî nitelikte görüş bildirmek amacıyla Ekonomik ve Sosyal Konseyin anayasal dayanağa kavuşturulması; demokratik hayata yapılan kabul edilemez müdahalelerde görev alanların cezaî, malî ve hukukî sorumluluklarını kaldıran geçici 15 inci maddenin ilgası gibi hususlar Anayasanın mutlaka değiştirilmesi gereken hükümlerinin başında yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde, yukarıda belirtilen hususlarda, Anayasa değişikliği yapılması gerektiğine ilişkin bir mutabakat bulunmaktadır. Değişik sivil toplum kuruluşları ve partiler tarafından hazırlanan Anayasa taslaklarında da ana hatlarıyla Teklifte yer alan konularda, benzeri düzenlemelere yer verilmektedir. Ayrıca, düzenleme yapılan konular, uzmanlar ve kamuoyu tarafından uzun zamandan beri tartışılan ve sorunlu olduğu kabul edilen alanlar olup, bunlardan bir kısmı daha, Teklifle çözüme kavuşturulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa değişikliğine ilişkin bu Kanun Teklifi, yukarıda belirtilen amaçlar doğrultusunda hazırlanmıştır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">MADDE GEREKÇELERİ</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 1-</strong> 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına göre &#8220;Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılması öngörülen değişiklikle, kadın ve erkek arasındaki eşitliği sağlamaya yönelik olarak Devlet tarafından bazı tedbirlerin alınabilmesine imkan tanınmakta ve alınacak bu nitelikteki tedbirlerin, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağı vurgulanmaktadır. Öte yandan, özel surette korunması gereken kesimler için alınacak tedbirlerin de eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu sayede Devletin, tüm toplum kesimleri arasında bir yandan eşitliği sağlamaya, diğer yandan da korunması gerekenleri korumaya yönelik özel tedbirler alabilmesinin önü açılmakta ve bu amaçla yapılan düzenlemelerin eşitlik ilkesine aykırı kabul edilemeyeceği anayasal güvenceye kavuşturulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 2-</strong> Anayasada kişisel verilerin korunmasına yönelik dolaylı hükümler bulunmakla birlikte yeterli değildir. Mukayeseli hukukta ve tarafı olduğumuz uluslararası belgelerde de kişisel verilerin korunması önemle vurgulanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddeyle, herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, anayasal bir hak olarak teminat altına alınmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin kendilerini ilgilendiren kişisel veriler üzerinde hangi hak ve yetkilere sahip olduğu ve kişisel verilerin hangi hallerde işlenebileceği hükme bağlanırken, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 3-</strong> Maddede yapılan değişiklikle, idare tarafından, vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyetinin sınırlandırılmasına son verilmekte; yurt dışına çıkma hürriyetinin, sadece suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle ve hâkim kararına bağlı olarak sınırlandırılabilmesi ilkesi benimsenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 4-</strong> Maddeyle, tarafı olduğumuz Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi ile diğer uluslararası belgelerde yer alan ve çocuk haklarıyla ilgili kabul gören evrensel ilkeler, Anayasa metnine dahil edilmekte; her çocuğun himaye ve bakımdan yararlanma hakkı olduğu vurgulanmakta ve çocuğun ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Getirilen düzenlemeyle ayrıca Devlete, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukların korunmasına yönelik gerekli tedbirleri alma ödevi yüklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 5-</strong> Anayasanın 51 inci maddesinin dördüncü fıkrası, sendika özgürlüğünü iş kolu ile sınırlamakta ve aynı zamanda aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamayacağını hükme bağlamaktadır. Bu düzenleme, Uluslararası Çalışma Teşkilatının (ILO) Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 Sayılı Sözleşmesine aykırı bulunmaktadır. Bu nedenle, söz konusu aykırılığın giderilmesi amacıyla 51 inci maddenin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 6-</strong> Anayasanın 53 üncü maddesinin mevcut düzenlemesinde, memur ve diğer kamu görevlilerinin sadece toplu görüşme hakkına sahip olduğu hükme bağlanmaktadır. Toplu görüşme kapsamında anlaşma sağlanması halinde, mutabakat metni imzalanmakta ve gereği için Bakanlar Kurulunun takdirine sunulmaktadır. Anlaşma sağlanamazsa, konu yine Bakanlar Kurulunun takdirine bırakılmaktaydı. Uzlaştırma Kuruluna gidilmesi de mümkündü. Ancak, Uzlaştırma Kurulunun kararları Bakanlar Kurulunu bağlayıcı nitelikte olmadığından, anlaşmazlık, her zaman Bakanlar Kurulunun takdir ettiği şekilde sonuçlandırılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddeye eklenen yeni hükümlerle, memur ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı getirilmektedir. Toplu sözleşme konusunda kamu işvereni ile memur ve diğer kamu görevlileri anlaşırlarsa, toplu sözleşme imzalanacak ve uygulamaya konacaktır. Eğer anlaşma olmazsa, konu Uzlaştırma Kuruluna götürülecektir. Uzlaştırma Kurulunun vereceği karar kesin olacak ve toplu sözleşme yerine geçecektir. Mevcut düzenlemedeki Bakanlar Kurulunun takdir yetkisi sona erdirilmektedir. Ayrıca, memur ve diğer kamu görevlilerine tanınan toplu sözleşme hakkının, emeklilere yansıtılmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenlenmesi öngörülmektedir. Bu şekilde emeklilerin de kanunda öngörülen çerçevede toplu sözleşmenin sonuçlarından faydalanması imkanı getirilmektedir. Yapılan bu yeni düzenlemenin bir sonucu olarak 53 üncü maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, maddeyle, Uluslararası Çalışma Teşkilatının (ILO) Teşkilatlanma ve Kollektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına Müteallik 98 Sayılı Sözleşmesinin 4 üncü maddesinde öngörülen &#8220;serbest ve gönüllü toplu pazarlık&#8221; ilkesiyle bağdaşmayan 53 üncü maddenin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 7- </strong>Maddeyle, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile çağdaş demokratik toplumlarda çalışma hayatını düzenleyen ve genel kabul gören evrensel ilkelerle bağdaşmayan, grev ve lokavt hakkına gereksiz sınırlamalar getiren, 54 üncü maddenin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmaktadır. Söz konusu hükümlerin kaldırılmasıyla, sendikal haklar ile grev ve lokavt hakkının kullanılabilmesi bakımından, ileri bir adım atılmış olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 8-</strong> Ülkemizde siyasî partilerin bağlı olduğu hukukî rejimin, yapılan tüm iyileştirmelere rağmen, siyasî partilerin aleyhine işlemesi önlenememiş ve bu rejim, ağırlıklı olarak özgürlükleri daraltıcı nitelikte işlemiştir. 1961 Anayasasından bugüne kadar ülkemizde, Anayasa Mahkemesi kararıyla yirmi beş siyasî parti kapatılmış olup bu sayıya askerî müdahale dönemlerinde kapatılan siyasî partiler dahil değildir. Buna karşın, bugüne değin, Avrupa ülkelerinin tamamında kapatılan siyasî parti sayısı altıdır. Ayrıca siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlara karşı ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların <span style="font-family: &quot;Arial Unicode MS&quot;;">�</span>biri hariç<span style="font-family: &quot;Arial Unicode MS&quot;;">�</span> tamamında &#8220;ihlâl kararı&#8221; verilmiştir. Yaşanan bunca tecrübe, Türkiye&#8217;nin istikrarı ve ülkemizin muhatap olduğu ihlâl kararları gözetildiğinde; parti kapatma rejimini, sistemin taşıyamayacağı bir yük olmaktan çıkaracak nitelikte bir reform yapılmasına ihtiyaç olduğu açıkça görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Değişik tarihlerde Anayasa ve yasalarda yapılan iyileştirmelerin amaçlarına uygun olarak uygulanamamış olması, kapatma kararlarının ulusalüstü yargıda sözleşme ihlâli olarak nitelendirilmesi, siyaset kurumuna ölçüsüz müdahalelerin yol açtığı istikrarsızlık gibi etkenler, bu düzenlemeyi zorunlu kılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddede yapılan değişiklerin birincisi, siyasî partilerin malî denetiminin Sayıştaya verilmesidir. Mevcut düzenleme uyarınca, siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılmaktaysa da Anayasa Mahkemesi bu denetimi yaparken Sayıştaydan yoğun şekilde yardım almaktadır. Bugüne kadar konuya ilişkin dile getirilen öneriler de, siyasî partilerin malî denetiminin Sayıştaya bırakılması yönünde olmuştur. Bu konuda oluşan genel mutabakat dikkate alınarak, bu yönde bir değişikliğe gidilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, siyasî partiler, milletvekilleri ve bakanlar, siyaset kurumunun başlıca özneleridir. Milletvekilleri ve bakanların yargılanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iznine bağlıdır. İki özne için öngörülen kurumsal güvencenin, Türkiye&#8217;nin yaşadığı deneyimler de göz önüne alındığında, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsuru olan siyasî partiler için de getirilmesi mutlak bir zorunluluktur. Bu zorunluluktan hareketle, maddeyle, siyasî partilerin kapatılması; mukayeseli hukuk ve uluslararası belgeler de dikkate alınmak suretiyle, yeni bir hukukî rejime bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılması öngörülen değişiklikle, siyasî partilerin kapatılması davasının açılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde oluşturulacak özel bir Komisyonun izin vermesi koşuluna bağlanmak suretiyle, bir dava şartı getirilmektedir. Bu Komisyonda, izin talebinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ulaştığı tarihte Mecliste grubu bulunan siyasî partiler, beşer milletvekiliyle temsil edileceklerdir. Komisyona, Meclis Başkanı başkanlık edecek ve Komisyon izin konusundaki kararını gizli oyla ve üye tam sayısının üçte iki oy çokluğuyla verecektir. Bu Komisyonun vereceği kararların, yargı denetimi dışında tutulması öngörülmüştür. Yine kapatma davası izin talebi konusunda Meclisteki siyasî parti gruplarınca, görüşme yapılamayacağı ve karar alınamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu husus düzenlenirken, Mecliste sürüncemede kalmasının önlenmesi bakımından izin konusunun karara bağlanması için bir süre şartı da getirilmektedir. Ayrıca, Komisyonun oluşumuna, izin talebinin görüşülme usul ve esaslarına ilişkin hususların Meclis İçtüzüğüyle düzenleneceği de maddede hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Venedik Komisyonu olarak bilinen ve Avrupa Konseyinin danışma organı olan Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu, 13-14 Mart 2009 tarihinde Venedik&#8217;te yapmış olduğu 78 inci Genel Kurul toplantısında kabul ettiği &#8220;Türkiye&#8217;de Siyasî Partilerin Yasaklanmasına İlişkin Anayasal ve Yasal Hükümlere Dair Görüşü&#8221;nde; ortak Avrupa uygulaması ile karşılaştırıldığında, Türkiye&#8217;deki parti yasaklama ve kapatma davalarını başlatma sürecinin Avrupa ülkelerine nazaran daha keyfi ve daha az demokratik kontrole tabi bir süreç olduğunu ve parti kapatmaya ilişkin mevcut Türk kurallarının temel sorununun hem parti yasaklama veya kapatma sürecinin başlatılmasına hem de partilerin gerçekten yasaklanmasına ve kapatılmasına ilişkin eşiğin çok düşük olduğunu belirttikten sonra, Türkiye&#8217;deki genel parti koruma seviyesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa ortak demokratik standartları seviyesine yükseltilmesi için, Cumhuriyet Başsavcısının parti kapatma davası açma yetkisinin bir tür</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan yeni düzenlemeyle, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin sistem, Venedik kriterlerine kısmen de olsa uyumlu hale getirilmiş ve siyasal örgütlenme özgürlüğü güçlendirilmiş olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Odak haline gelme nedeniyle siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin maddî unsurlarda herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Ancak, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözler, Mecliste ileri sürülen görüş ve düşünceler ile idarenin eylem ve işlemlerinin odak olmanın tespitinde gözetilemeyeceği hükme bağlanmaktadır. Gerçekten de burada sayılanların bir kısmı yasama sorumsuzluğu kapsamında kalan, diğer bir kısmı ise zaten yargı denetimi altında olan konulardır.</p>
<p style="text-align: justify;">69 uncu maddenin yedinci fıkrasında, kapatma kararı yerine Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakma kararının da verilebileceği belirtilmektedir. Getirilen düzenlemeyle, Devlet yardımından yoksun bırakılmanın da, bağlı olduğu kapatma davasının ve kapatma kararının usulüne tabi olduğu ve tek başına dava konusu yapılamayacağı hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddeyle yapılan diğer bir önemli değişiklik ise, 69 uncu maddenin beşinci fıkrasındaki &#8220;Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.&#8221; hükmünün yürürlükten kaldırılmasıdır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları da bu doğrultudadır. Yine siyaset alanının genişletilmesi amacıyla 69 uncu maddenin sekizinci fıkrasındaki, temelli kapatılan bir partinin bir başka ad altında kurulamayacağına ilişkin hüküm de yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan bu değişikliklere ilave olarak, bir siyasî partinin kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri için öngörülen siyaset yasağı süresi beş yıldan üç yıla indirilmektedir. Ayrıca, &#8220;temelli kapatma&#8221; ve &#8220;kapatma&#8221; şeklinde Anayasada yer alan farklı kullanımların giderilmesi ve terim birliğinin sağlanması amacıyla maddede geçen &#8220;temelli&#8221; ibareleri de yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 9 -</strong> Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir Kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük önemi haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, maddede yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, maddeyle, Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulması öngörülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumu, bireylerin idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetlerini incelemekle görevlendirilmektedir. Pek çok Avrupa ülkelerinde işletilen bu müessesenin, idarenin işleyişi konusunda standartlar oluşturacağı, ilkeler belirleyeceği ve önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir. Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulup faaliyete geçirilmesi, Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının da bir gereğidir. Bu kapsamda, idarenin işleyişi ile ilgili olarak, bireylere, kamu denetçisine başvurma hakkı getirilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulması öngörülen Kamu Denetçiliği Kurumunda görev yapacak Kamu Başdenetçisinin seçimine ilişkin anayasal esaslar düzenlenmektedir. Bunların yanında, Kamu Denetçiliği Kurumuna ilişkin diğer hususların kanunla düzenleneceği hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi konuyla ilgili Kanun daha önce yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, anayasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Sorun, Anayasa normu düzeyinde ve kurulu iktidarı bağlar şekilde çözüme kavuşturulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 10-</strong> Maddeyle, Anayasanın 84 üncü maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır. Söz konusu fıkra, partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olan milletvekillerinin, milletvekilliğinin düşürülmesiyle ilgilidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Milletvekilliği, seçmen iradesi ile oluşan ve öznesi, seçilmiş kişi olan demokratik bir statüdür. Partinin kapatılması, millet ile milletvekili arasında kurulu olan bağı sona erdiremez. Kaldı ki milletvekilliği düşen kişi, ilk seçimlerde bağımsız milletvekili olarak yeniden Meclise dönebilmektedir. Bu durum göz önüne alındığında, milletvekilliğinin düşürülmesi yaptırımının bir mantığı kalmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan bu yaptırım, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Nolu Protokolün 3 üncü maddesinde yer verilen &#8220;Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde&#8230; seçimler yapmayı taahhüt ederler.&#8221; şeklindeki hükümle de bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, konuyla ilgili olarak, ülkemiz hakkında vermiş olduğu kararı da bu yöndedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca milletvekilinin, bir suç işlemesi durumunda dokunulmazlığının kaldırılması ve yargılanması yolu her zaman açıktır. Maddeyle, seçme ve seçilme temel hakkının özünü yok eden ölçüsüz bir yaptırım niteliğinde olan bu müessese, yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 11-</strong> Bilindiği gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin beş yılda bir yapılmasını emreden Anayasanın 77 nci maddesinin birinci fıkrası, 21/10/2007 tarihli ve 5678 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve milletvekili seçimlerin her dört yılda bir yapılması hükme bağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu düzenlemenin bir sonucu olarak, Anayasanın 94 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında değişiklik yapılmaktadır. Buna göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı seçimlerinin her yasama döneminde iki kez yapılması ve ilk seçilenlerin görev süresinin iki yıl olması, ikinci devre için seçilenlerin görev süresinin ise o yasama döneminin sonuna kadar devam etmesi öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 12-</strong> Anayasanın 125 inci maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olduğu genel ilke olarak belirlenmiş, ancak bazı istisnalar öngörülmüştür. Bunlardan birincisi, Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemler, ikincisi ise, Yüksek Askerî Şûra kararlarıdır. Yüksek Askerî Şûranın silahlı kuvvetlerden ilişik kesme kararları kamuoyunda çok tartışılmış ve değişik eleştirilere konu olmuştur. Diğer askerî merciler (kuvvet komutanlıkları) tarafından verilen Silahlı Kuvvetlerden ilişik kesme kararları Askerî Yüksek İdare Mahkemesi tarafından yargı denetimine tabi tutulurken, Yüksek Askerî Şûra tarafından verilen ilişik kesme kararlarının yargı denetimine tabi olmaması, Anayasanın 10 uncu maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine de aykırılık oluşturmaktadır. Bu eşitsizliğin giderilmesi amacıyla, mukayeseli hukuk uygulamaları ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler göz önüne alınarak, maddeyle, Yüksek Askerî Şûranın Silahlı Kuvvetlerden ilişik kesme niteliğindeki kararları yargı denetimine açılmakta ve bu sayede hukuk devleti ilkesinin daha da güçlendirilmesi amaçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, 125 inci maddenin dördüncü fıkrasında, yargı yetkisinin, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu; yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemeyeceği hükme bağlanmış ve maddenin gerekçesinde &#8220;&#8230;yargı organının idarî işlemin yerindeliğini denetlemeyeceği&#8230;&#8221; belirtilmiş olmasına rağmen, uygulamada bu hükme uymayacak şekilde yargı kararlarının verildiği görüldüğünden, bu tür uygulamaların önüne geçilmesi amacıyla, fıkrada yargı yetkisinin, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı açıkça vurgulanmıştır. Bu ilkenin Anayasada yer almasının yargı pratiğimizden kaynaklandığı ve önleyici işlevi olacağı açıktır. Yerindelik denetimi, yürütme iktidarının negatif kullanımı anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 13-</strong> Anayasanın 53 üncü maddesinde yapılan değişiklikle, memur ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı verilmektedir. Anayasanın 128 inci maddesinde ise, memur ve diğer kamu görevlilerinin nitelik, atanma, aylık, ödenek gibi özlük haklarının kanunla düzenleneceği hükmü yer almaktadır. 53 üncü maddede yapılan değişikliğe paralel olarak, memur ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal haklarına ilişkin toplu sözleşme hükümlerinin saklı olduğu hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 14-</strong> Anayasanın 129 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında disiplin kararlarının yargı denetimine tabi olduğu belirtilmekte, ancak uyarma ve kınama cezaları yargı denetimi dışında tutulabilmekteydi. Cezanın hafifliğinin, insan onurunu zedeleme niteliği yönünden diğer cezalara göre daha az etki doğurmayacağı dikkate alınarak, maddenin üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikle, memurlar ve diğer kamu görevlilerine verilen uyarma ve kınama cezalarının da yargı denetimine açılması öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 15-</strong> Anayasanın 144 üncü maddesinde hâkim ve savcıların denetimi ile haklarında inceleme ve soruşturma işlemlerinin yapılması düzenlenmektedir. Hâkim ve savcılarla ilgili denetim, inceleme ve soruşturma işlemleri, halen Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılmaktadır. Adalet müfettişleri ise Teftiş Kurulu bünyesinde ve Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapmaktadır. Maddenin mevcut hükmü, içeriğinde çok az değişiklik yapılmak suretiyle, 159 uncu maddede düzenlenmektedir. Hâkim ve savcıların denetimi yetkisi Adalet Bakanlığından alınarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna devredilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">144 üncü maddede yapılan değişiklikle, &#8220;Adalet hizmetlerinin denetimi&#8221; kenar başlıklı yeni bir hüküm getirilmektedir. Hâkim ve savcıları denetim yetkisinin Kurula devredilmesi üzerine, Kurulun denetim yetkisinin dışında kalan ve yargı göreviyle ilgili olmayan adalet hizmetlerinin denetimi için Adalet Bakanlığına bağlı yeni bir Teftiş Kurulunun kurulması öngörülmektedir. Bu bağlamda, icra daireleri, noterler, cezaevleri gibi yerlerde sunulan adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden denetim, araştırma, inceleme ve soruşturma işlemlerinin Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacağı, buna ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 16- </strong>Maddeyle, askerî yargının görev alanı yeniden düzenlenmektedir. Mevcut hükümde askerî yargının görev alanı oldukça geniş düzenlenmiş olup bu durum, değişik uluslararası belgelerde (Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme Raporları, İstişari Ziyaret Raporları vb) vurgulanmıştır. Yine, Yargı Reformu Stratejisinde ve Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe giren 2008 Yılı Ulusal Programında, askerî mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlanması öngörülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Mukayeseli hukuk da göstermektedir ki, pek çok ülkede ayrı bir askerî yargı sistemi bulunmamakta ve asker kişiler de adliye mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bazı ülkelerde ise, askerî mahkemeler sadece disiplin mahkemesi olarak, oldukça sınırlı bir alanda görev yapmaktadır. Buna karşın askerî yargı ülkemizde, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının dışında, geniş bir görev alanına sahiptir. Askerî yargının görev alanının geniş belirlenmiş olması, bazen yargı mercileri arasında görev uyuşmazlıklarına da neden olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen düzenlemeyle askerî mahkemelerin görev alanı, askerî suçların yargılanmasıyla sınırlandırılmaktadır. Askerî suç ise yüksek mahkemelerce tanımlanmış bir kavramdır. Anayasa Mahkemesinin 25/10/1994 tarihli ve E. 1994/2, K. 1994/76 sayılı kararında, askerî suçun unsurları, askerî bir yararı ihlâl etmek ve askerî nitelikte olmak biçiminde açıklanmıştır. Bir suçun Askerî Ceza Kanununda açıkça yer almış olmasının, onun askerî suç sayılmasına yetmeyeceği belirtilmiştir. Yine 1/7/1998 tarihli ve E. 1996/74, K. 1998/45 sayılı kararında askerî mahkemelerin görev alanının, &#8220;askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak &#8230;&#8221; belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu veriler göz önüne alınarak, askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır. Maddede yer verilen &#8220;asker kişi&#8221;, &#8220;askerî hizmet ve görev&#8221; ve &#8220;askerî suç&#8221; kavramları tahdidi ve daraltıcı bir düzenleme olarak; askerî gerekler ile demokratik hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı gereklerini ölçülü bir şekilde denkleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların, her halde adliye mahkemelerinde görüleceği düzenlenmektedir. Devletin güvenliğine karşı suçlar ile anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar ibaresi ile 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci bölümlerinde yer alan suçlar kastedilmektedir. Dolayısıyla, bu suçların, kim tarafından işlenirse işlensin, adliye mahkemelerinde yargılanacağı hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddenin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, asker olmayan kişilerin, savaş hali haricinde, askerî mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal teminat altına alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü fıkrada yer alan mevcut düzenlemede, savaş veya sıkıyönetim hallerinde, askerî mahkemelerin hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduklarının kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Bu hüküm, ikinci fıkrada yapılan değişikliğe rağmen, sıkıyönetim halinde, askerî mahkemelerin, sivilleri de yargılamasına imkan verebilmektedir. Yine bu hüküm, birinci fıkrada askerî mahkemelerin görev alanının yeniden belirlenmesine ve daraltılmasına rağmen, sıkıyönetim halinde, kanunla, görev alanının genişletilmesine imkan vermektedir. Bu tür yorumlamaların önlenmesi ve olası tereddütlerin giderilmesi amacıyla, üçüncü fıkrada yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de, kanunla, sivillerin yargılanmasının ya da askerî mahkemelerin görev alanlarının genişletilmesinin mümkün olamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bu nitelikteki düzenlemelerin, sadece savaş hali için mümkün olabileceği belirtilmektedir. Mukayeseli hukuka bakıldığında da, sadece savaş ve barış hali olmak üzere ikili bir ayrıma gidildiği ve savaş haline münhasır olmak üzere bazı istisnaî düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Yine değişik sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan Anayasa taslaklarında da, sıkıyönetim dönemiyle ilgili olarak yargı konusunda özel hükme yer verilmediği görülmektedir. Bu doğrultuda yapılan değişiklikle, sıkıyönetim dönemlerinde de temel hak ve özgürlüklerin korunması ve adil yargılanma hakkının garanti altına alınması amaçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın mevcut 145 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkilerinin; mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenleneceği belirtilmektedir. Anayasa Mahkemesinin 07/05/2009 tarihli ve E. 2005/159, K. 2009/62 sayılı kararında, Anayasanın 9, 138 ve 140 ıncı maddelerindeki düzenlemeler gereğince, adlî ve idarî yargı için öngörülen yargı bağımsızlığının, askerî yargı için de geçerli olduğunda kuşku bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu fıkrada yer alan ve askerî yargının bağımsızlığını zedelediği düşünülen &#8220;askerlik hizmetinin gerekleri&#8221; ibaresi çıkartılmakta ve fıkranın aynı mahiyetteki son cümlesi yürürlükten kaldırılmaktadır. Bu durumda, askerî mahkemelerin komutanlıkla ilişkilerinin, sadece &#8220;mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı&#8221; esaslarına göre kanunla düzenlenmesi hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 17-</strong> Maddeyle, Anayasa Mahkemesinin kuruluşunda değişiklik yapılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut düzenlemeye göre, Anayasa Mahkemesinin onbir asıl ve dört yedek üyesi bulunmakta ve Mahkeme tek kurul şeklinde çalışmaktadır. Üyeler altmışbeş yaşına kadar görevlerine devam edebilmekte ve üyelerin tamamı tek bir merci (Cumhurbaşkanı) tarafından seçilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, Anayasaya uygunluğunu esas ve şekil yönünden incelemek, Anayasa değişikliklerini ise şekil yönünden denetlemekle görevlidir. Bundan başka Mahkeme, Anayasada gösterilen diğer görevler ile Yüce Divan görevini de yapmaktadır. Sayılan bu görevler nedeniyle Mahkeme önemli bir iş yükü altındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan ülkemiz aleyhine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine her yıl binlerce başvuru yapılmaktadır. Bu başvuruların iç hukuk yollarında çözüme bağlanması amacıyla bireysel başvuru hakkının getirilmesi öngörülmektedir. Bu hak doğrultusunda yapılacak insan hakları ihlâl başvurularının da incelenmesi ve karara bağlanması, Anayasa Mahkemesince gerçekleştirilecektir. Mevcut görevlerinin yanında, bireysel başvuruyla ilgili görevini de yerine getirebilmesi için Mahkemenin yapısında değişiklik yapılması kaçınılmaz hale gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddede değişiklik yapılırken, 2003 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından hazırlanan taslak başta olmak üzere, değişik kişi, kurum, parti ya da sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanmış olan taslaklar da gözetilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu veriler göz önüne alınmak suretiyle, Anayasa Mahkemesinin yapısı değiştirilmekte ve üye sayısı artırılmaktadır. Halen onbir asıl ve dört yedek olan üye sayısı onyediye yükseltilmekte, yedek üyelik statüsüne son verilmekte ve mevcut yedek üyelerin asıl üye statüsüne geçmeleri öngörülmektedir. Üyelerin geldikleri alanlar çeşitlendirilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, mukayeseli hukuka bakıldığında, parlamentoların anayasa mahkemelerine üye seçmesinin neredeyse ortak bir uygulama olduğu görülmektedir. Örneğin; Almanya, İsviçre, Macaristan, Polonya, Portekiz, Makedonya, Litvanya ve Hırvatistan&#8217;da anayasa mahkemesi üyeleri yasama organı tarafından seçilmekteyken, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, İtalya, Romanya, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde anayasa mahkemesi üyelerinin seçilmesi yetkisi, yasama, yargı, hükümet ve devlet başkanı arasında paylaşılmaktadır. Fransa&#8217;da ise Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilmesi yetkisi Devlet Başkanı, Meclis Başkanı ve Senato Başkanına ait bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mukayeseli hukukun ortak uygulaması dikkate alınarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de Anayasa Mahkemesine üye seçebilmesine imkan tanınmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, iki üyeyi Sayıştay başkan ve üyeleri arasından Sayıştay Genel Kurulunca, her boş üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi de serbest avukatlar arasından, baro başkanlarının göstereceği üç aday içinden seçecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yapacağı seçimlerde, uzlaşmayla seçim yapılması amacıyla, öncelikle nitelikli oy çokluğu aranacaktır. Nitelikli çoğunluğun sağlanamaması halinde, üye tamsayısının salt çoğunluğunun aranması, salt çoğunluğun sağlanamaması halinde ise ikinci oylamada en fazla oy alan iki adayın katılımı ile yapılacak üçüncü oylamada en fazla oy alan adayın Mahkeme üyesi seçilmesi ilkesi benimsenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı, mevcut düzenlemeye göre onbir asıl ve dört yedek olmak üzere onbeş üyenin hepsini seçerken, getirilen yeni düzenlemede, bu sayı ondörde indirilmektedir. Cumhurbaşkanı, Mahkeme üyelerinden dördünü, üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hakim ve savcılar ile Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından doğrudan seçecektir. Diğer üyeleri ise, Cumhurbaşkanı, mevcut düzenlemede olduğu gibi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Yükseköğretim Kurulu tarafından her boş üyelik için gösterilecek üçer aday içinden seçecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme üyelerinin aday gösterilmesinde, çoğulcu demokratik yöntemlerle, her boş üyelik için üçer adayın belirlenmesi usulü benimsenmiştir. Aday gösterme seçimlerinde ise, her seçmenin ancak bir aday için oy kullanması öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, seçimlerin tek seferde sonuçlandırılması ve çalışma performansının düşmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Bir diğer amaç ise, seçmen iradesinin &#8220;temsilde adalet&#8221; ilkesine uygun olarak sonuçlara yansımasının sağlanmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme üyeliğine, yükseköğretim kurumları öğretim üyelerinden seçileceklerin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatlardan seçileceklerin en az yirmi yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinden seçileceklerin yükseköğrenim görmüş ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış, birinci sınıf hâkim ve savcılardan seçileceklerin adaylık dahil en az yirmi yıl çalışmış olmaları ve sayılan bu kişilerin kırkbeş yaşını doldurmuş bulunmaları gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">İki bölüm hâlinde çalışması öngörüldüğünden, Mahkemenin, kendi üyeleri arasından, gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla, iki başkanvekili seçmesi öngörülmektedir. Bu görevlere seçilenlerin dört yıllık görev sürelerinin bitimini müteakip yeniden seçilebilmeleri imkanı da bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 18-</strong> Anayasa Mahkemesi üyeliğinin süresi oniki yıl olarak düzenlenmektedir. Bu değişiklikle, Mahkemedeki üye profilinin, yeni toplumsal koşullara ve yeni anlayışlara göre makul bir süre içinde kendini yenilemesine olanak tanınmaktadır. Oniki yıllık sürenin, bir taraftan üyelerin yeterince tecrübe kazanması ve bu tecrübelerini Mahkeme çalışmalarına yansıtması açısından yeterli, diğer taraftan da toplumsal değişimin Mahkeme profiline yansımasına olanak sağlamak için de makul bir süre olduğu değerlendirilmektedir. Mukayeseli hukukta da mahkeme üyeliğinin süreli olduğu görülmektedir. Örnek vermek gerekirse, bu süre; Almanya&#8217;da 12, Fransa, İtalya, İspanya, Bulgaristan, Macaristan, Portekiz, Polonya, Romanya ve Slovenya&#8217;da ise 9 yıldır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle Anayasada, bir davaya bakmakta olan mahkemenin, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararname hükümlerinin Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurması üzerine, Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği ret kararlarına konu kanun ya da kanun hükmünde kararnamelere karşı, ancak on yıl geçtikten sonra yeniden başvuru imkanının getirildiği de dikkate alındığında, üyelik süresinin oniki yıl ile sınırlandırılmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu düzenlemeler karşısında, zorunlu emeklilik yaşı öncesinde görev süresi dolan üyelerin atandığı kaynağın özellikleri de dikkate alınarak başka görevlere atanabilmeleri, maaş ve özlük işleri ile emekliliklerine ilişkin konuların, kanunla düzenlenmesi esası benimsenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 19-</strong> Maddede, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin arasına, bireysel başvuruların incelenmesi de dahil edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir. Bireysel başvuru yolu, kapsamı ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, başta Federal Almanya olmak üzere Avusturya, İspanya, İsviçre, Belçika, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi pek çok ülkede uygulanmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da bireysel başvuru kurumu kabul edilmiş ve işletilmektedir. Anglo-Amerikan hukukunda teknik anlamda bireysel başvuru kurumu olmasa da, bireysel başvuruyla benzer işlevlere sahip kanun yolları bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;nin konumuna baktığımızda, bireysel başvuru müessesesinin kabul edilmediği, ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkının ve bu Mahkemenin zorunlu yargılama yetkisinin tanındığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yoluyla, iç hukukta halledilemeyen temel hak ihlâllerine ilişkin şikâyetlerin, ulusalüstü düzeyde ele alınması kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde her yıl Türkiye&#8217;ye karşı çok sayıda dava açılmakta ve Türkiye pek çok davada tazminata mahkum edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını araştırırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun bulunup bulunmadığını da dikkate almakta ve bunu hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu saymaktadır. Bu nedenle, bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak ihlâllerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, tatmin edilebilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye&#8217;de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 2004(6) Sayılı Tavsiye Kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dava yükünün azaltılabilmesi için bireysel başvuru yönteminin iç hukukta tanınmasının gerekliliğine değinilmiş; aynı şekilde, Venedik Komisyonu da 2004 yılında kamuoyuna duyurulan bireysel başvuruya ilişkin Anayasa değişikliği önerisini olumlu bulduğunu ifade etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte yandan da kamu organlarını, Anayasaya ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. Bu amaçlarla yapılan değişiklikle, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması için, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınmakta ve Anayasa Mahkemesine de bu başvuruları inceleme ve karara bağlama görevi verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurma hakkına sahiptir. Bireysel başvuruda bulunabilmek için, olağan kanun yollarının tü¬ketilmiş olması şarttır. Şu kadar ki, bireysel başvuru kurumunun niteliği dikkate alındığında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların bu kapsamda incelenmeyeceği kuralı benimsenerek, diğer yüksek yargı organları ile Anayasa Mahkemesi arasındaki olası görev uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasının önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu müessesenin işleyişine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenecektir. Yapılan yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, Yüce Divan kararlarının yeniden incelenmesini talep etme imkanı getirilmek suretiyle bu yargılama yönteminde sağlanan güvenceler geliştirilmektedir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla yargılayacağı kişiler arasına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da eklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 20- </strong>Maddeyle, Anayasa Mahkemesinin, iki bölüm ve Genel Kurul şeklinde çalışması öngörülmekte, bölümlerin, başkanvekilinin başkanlığında dört üyenin katılımıyla; Genel Kurulun ise Mahkeme Başkanının veya Başkanın belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en az oniki üye ile toplanması prensibi benimsenmektedir. Ancak bölümler ve Genel Kurul tarafından alınacak kararlar bakımından üye tam sayısının salt çoğunluğu esası getirilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuru müessesesinin yapısı, öngörülen başvuru sayısı ve müessesenin niteliği göz önüne alındığında, başvuruların öncelikle bir kabul edilebilirlik incelemesinin yapılmasına ve bunun için bir komisyon oluşturulmasına imkan tanınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bölümler, esas itibariyle bireysel başvuruları incelemekle görevlendirilmektedir. Siyasî partilere ilişkin dava ve başvuruların, iptal ve itiraz davalarının ve Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamaların Genel Kurulca yapılması benimsenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel Kurul kararları kural olarak salt çoğunlukla alınır. Ancak, niteliği gereği daha özellikli görülen; Anayasa değişikliğinin iptaline, siyasî partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için, üye tamsayısının üçte iki oy çokluğu aranmaktadır. Nitelikli oy çokluğu aranan hususlardan birisi, Anayasa değişikliklerinin iptaline ilişkin kararlardır. Anayasanın 148 inci maddesinin birinci fıkrasına göre Anayasa Mahkemesinin, Anayasa değişiklikleri bakımından yetkisinin, sadece şekil bakımından inceleme ve denetleme ile sınırlı olduğu açıktır. Nitelikli oy çokluğu aranan hususlardan ikincisi ise, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlardır. Maddeyle, nitelikli oy çokluğu aranan hususlara bir ekleme daha yapılmakta ve siyasî partilerin Devlet yardımından yoksun bırakılmasına ilişkin kararların da siyasî parti kapatma kararlarıyla aynı nitelikli oy çokluğu ile alınabileceği hükme bağlanmaktadır. Mevcut düzenlemede Anayasa Mahkemesinin nitelikli oy çokluğu nisabı beşte üç olarak belirlenmişken, getirilen düzenlemeyle bu nisap üçte ikiye yükseltilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul ve bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkanvekilleri ve üyelerin disiplin işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların oluşturulma biçimi, bölümler arasındaki işbölümü ise İçtüzükle düzenlenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuruya ilişkin incelemelerin kural olarak dosya üzerinden yapılması esası benimsenmektedir. Ancak Mahkeme, başvurunun niteliğine göre, gerekli gördüğü takdirde, duruşmalı inceleme de yapabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 21-</strong> Askerî yargıyla ilgili 145 inci maddede yapılan değişikliğe paralel olarak, Askerî Yargıtayın kuruluşu, işleyişi, mensuplarının disiplin ve özlük işlerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ile hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenmesi öngörülmekte ve mevcut metinde yer alan &#8220;askerlik hizmetinin gerekleri&#8221; ibaresi, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının güçlendirilmesi amacıyla madde metninden çıkarılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 22- </strong>Maddeyle, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu, Kurul üyelerinin nitelikleri ve seçimi, Kurulun çalışma usul ve esasları yeniden düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun mevcut yapısı, üye sayısının azlığı, üyelerin sadece yüksek yargıdan gelmesi, ilk derece mahkemelerini yönetmekle görevli olmasına rağmen Kurulda, buralarda görev yapan hâkim ve savcılardan hiçbir temsilcinin yer almaması, Kurul kararlarının tamamen yargı denetimine kapalı olması, Kurul kararlarına karşı etkili iç itiraz sisteminin öngörülmemiş olması, hâkim ve savcıların denetimi, haklarında inceleme ve soruşturma izni verilmesi, adalet müfettişlerinin atanması gibi önemli bazı yetkilerin Adalet Bakanına ait olması, Kurulun kendisine ait sekretaryasının, binasının ve bütçesinin bulunmaması gibi hususlar gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda eleştiri konusu yapılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yandan bu eleştirilerin karşılanması ve diğer yandan da Yargı Reformu Stratejisinde öngörüldüğü üzere, yargı bağımsızlığının ve hâkimlik teminatının güçlendirilmesi amacıyla, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu değişiklikler yapılırken, uluslararası belgeler ve diğer kişi, kurum, parti ya da sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan anayasa taslakları göz önünde bulundurulmuştur. Bunların yanında mukayeseli hukuk uygulamaları da dikkate alınmıştır. Yüksek yargı kurullarıyla ilgili olarak mukayeseli hukuka bakıldığında, bu kurulların Fransa&#8217;da 18, İtalya&#8217;da 27, İspanya&#8217;da 21, Polonya&#8217;da 25 ve Portekiz&#8217;de 17 üyeden oluştuğu ve bu kurullarda hakim ve savcıların da yer aldığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan değişiklik kapsamında, öncelikle, Kurulun üye sayısı, yedi asıl ve beş yedek üyeden, yirmibir asıl ve on yedek üyeye yükseltilmektedir. Adalet Bakanı, Kurulun Başkanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun üç daire ve Genel Kurul şeklinde çalışması öngörülmektedir. Kurul üyelerin geldiği kaynaklar çeşitlendirilmektedir. Bu bağlamda, Kurul üyelerinden dördü, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilecektir. Bundan başka Kurulun;</p>
<ul style="text-align: justify;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Üç asıl      ve iki yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından, Yargıtay Genel Kurulu      tarafından,</li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından, Danıştay Genel Kurulu      tarafından,</li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Bir asıl      ve bir yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu üyeleri      arasından, Akademi Genel Kurulu tarafından,</li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yedi      asıl ve dört yedek üyesi, birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm adlî yargı hâkim ve savcıları tarafından,</li>
<li class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Üç asıl      ve iki yedek üyesi ise, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları      arasından, tüm idarî yargı hâkim ve savcıları tarafından,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">seçilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurul üyeliklerinin herhangi bir nedenle boşalması halinde, o üyenin geldiği yerden seçilen yedek üye tarafından kalan süre tamamlanacaktır. Sadece Cumhurbaşkanının seçeceği üyelerin yedeği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanı kontenjanından gelen Kurul üyesinin, herhangi bir nedenle üyeliğinin boşalması halinde, Cumhurbaşkanı kısa süre içinde yeniden atama yapabilecektir. Kaldı ki, bu durum, Kurulun yeni oluşumunda, kanunla düzenlenmesi öngörülen toplantı ve karar yeter sayıları karşısında Kurulun çalışmalarını etkilemeyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen düzenlemelerden birisi de, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurulları ile ilk derece mahkemelerinde, dört yılda bir yapılacak seçimlerde, her seçmenin ancak bir aday için oy kullanmasına ilişkin hükümdür. Bu düzenlemenin iki amacı bulunmaktadır. Birincisi, seçimlerin tek seferde sonuçlandırılmasıdır. Gerçekten, Yargıtay Genel Kurulunda yapılan ve aday gösterilmek için salt çoğunluğun arandığı bu nitelikteki seçimlerin onlarca, hatta bazen yüzlerce defa tekrarlanması yoluna gidildiği görülmektedir. Benzer şekilde ilk derece mahkemelerinde yapılacak seçimlerde salt çoğunluğun aranması halinde de, aday gösterme seçimlerinin defalarca tekrarlanması söz konusu olabilecektir. Bu durum, yüksek mahkemelerin ve ilk derece mahkemelerinin çalışma performansını düşürecek ve esasen ağır iş yükü altında olan yargının ilave sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Getirilen düzenleme öncelikle bu olumsuzluğa meydan vermeme amacını içermektedir. Bu hükmün ikinci amacı ise, seçmen iradesinin sonuçlara en iyi şekilde yansımasıdır. Halen Yargıtay ve Danıştay genel kurullarında yapılan aday gösterme seçimlerinde, her aday adayının salt çoğunluğun oyunu alması aranmaktadır. Örneğin, Yargıtayda 250 üyenin olduğu düşünülürse, 126 oy alan kişi aday gösterilmektedir. Bu işlemler tekrar edilmekte ve aynı 126 oy, her üç aday adayını da belirleyebilmektedir. Buna karşın geriye kalan 124 kişinin iradesi hiçbir şekilde sonuçlara yansımamaktadır. Bu durum ise Anayasada öngörülen &#8220;temsilde adalet&#8221; ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu amaçlarla, aday belirleme seçimlerine ilişkin söz konusu hüküm getirilmiştir. Getirilen bu hükümle, yapılacak seçimlerde &#8220;çoğunlukçu&#8221; değil, &#8220;çoğulcu&#8221; bir anlayışın benimsenmesi öngörülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Getirilen bir diğer hükme göre, Kurulun Başkanı olan Adalet Bakanı ile Kurulun doğal üyesi olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki diğer Kurul üyeleri, kanunda belirlenenler dışında, başka bir görev alamayacak; Kurul tarafından başka bir göreve atanamayacak ve seçilemeyecektir. Bu nitelikteki Kurul üyelerinin hangi görevleri alabilecekleri ilgili kanunda gösterilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut düzenlemede olduğu gibi, Kurulun yönetim ve temsili Kurul başkanına, yani Adalet Bakanına ait olacaktır. Ancak, getirilen bir yenilik olarak, Adalet Bakanı, dairelerin toplantılarına katılamayacak ve oy kullanamayacaktır. Kurul üyeleri kendi arasından üç daire başkanı ve daire başkanlarından birini de Başkanvekili olarak seçecektir. Kurul Başkanı yetkilerinin bir kısmını, başkanvekiline devredebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun görevleriyle ilgili mevcut düzenlemede yer alan hükümler esas itibariyle aynen korunmaktadır. Mevcut metinde &#8220;kadro dağıtma&#8221; işlemi de Kurulun görevleri arasında sayılmakla birlikte bu hüküm, daha önceden yapılan değişikliklerle anlamsız ve hükümsüz hale geldiğinden madde metninden çıkartılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulun görevlerine ilave olarak getirilen en önemli yenilik ise, halen Adalet Bakanlığına ait olan hâkim ve savcıların denetlenmesi yetkisinin tamamen Kurula devredilmesidir. Yine hâkim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma izni, Kurulun ilgili dairesinin teklifi üzerine, Kurul Başkanının oluruyla verilecektir. Denetim ile inceleme ve soruşturma işlemleri, Kurul müfettişleri tarafından yapılacaktır. Kurul müfettişleri, muvafakatleri alınmak suretiyle Kurul tarafından atanacaktır. Buna karşın yargısal faaliyetler dışında kalan, icra, noter, cezaevi gibi mercilerin denetlenmesi ile savcıların tamamen idarî nitelikteki iş ve işlemlerinin denetimi Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapan adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılacaktır. Şu halde Kurula bağlı olan Kurul müfettişleri ile Adalet Bakanlığına bağlı olan adalet müfettişleri ayrı alanlarda görev yapacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yürürlükteki düzenlemede, Kurul kararları tamamen yargı denetimine kapalı iken, yapılan değişiklikle meslekten çıkarma cezalarına ilişkin kararlar yargı denetimine açılmaktadır. Kurulun diğer kararları için ise etkili iç itiraz sistemi öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut düzenlemede, Kurulun kendi sekreteryasının olmaması, bu işlemlerin Adalet Bakanlığı tarafından yapılması, yine bina ve bağımsız bütçesinin bulunmaması eleştiri konusu yapılmaktaydı. Getirilen düzenlemeyle Kurula bağlı bir Genel Sekreterlik kurulmaktadır. Genel Sekreterlik, Kurulun tüm sekreterya işlemlerini yürütecektir. Yine Anayasa hükmü olarak yazılmamışsa da ilgili kanunlarda yapılması düşünülen değişikliklerle, Kurulun binasının ve bütçesinin olmasının sağlanması öngörülmektedir. Kurul Genel Sekreterinin birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından, Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanması hükme bağlanmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi Kurul müfettişleri ile Kurulda çalışacak hâkim ve savcıların atanması, muvafakatleri alınmak koşuluyla, Kurul tarafından yapılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet Bakanlığı merkez, ilgili ve ilişkili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları atama yetkisi ise Adalet Bakanına ait olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak maddede, kanunla düzenlenmesi gereken hususlara yer verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 23-</strong> Maddeyle, Ekonomik ve Sosyal Konsey uygulaması anayasal dayanağa kavuşturulmaktadır. Demokratik sistem içinde ve uluslararası uygulamalarda; ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında, sivil toplum kuruluşlarının daha fazla görüş ve katkılarının alınması önem taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan yeni düzenlemeyle; Ekonomik ve Sosyal Konseye, geniş bir yelpazede, toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcilerinin katılımıyla, ekonomik ve sosyal sorunlar ile bunlara ilişkin çözüm yolları hakkında görüş üreten fonksiyonel bir kurumsal yapı kazandırılması hedeflenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Komisyonu ilerleme raporlarında, Türkiye&#8217;nin, ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde, iyi işleyen ve fonksiyonel bir yapıya kavuşturulmamış olması eleştiri konusu yapılmaktadır. Söz konusu eleştiriler de dikkate alınmak suretiyle anayasal dayanağı oluşturulan yeni Konsey yapılanması içinde; sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve hükümet temsilcileri bir araya gelerek, istişari nitelikte görüş bildirme fonksiyonu ifa edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 24-</strong> Maddeyle, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, Anayasanın geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 25-</strong> Maddeyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına üç geçici madde eklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GEÇİCİ MADDE 18 -</strong> Siyasî partilerin kapatılması konusunda, Anayasanın 69 uncu maddesinde değişiklik yapılmış ve demokratik sistemin vazgeçilmez unsuru olan siyasî partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, Anayasa Mahkemesi önünde derdest durumda olan kapatma davaları hakkında da Anayasanın 69 uncu maddesinde yapılan değişikliğin bir bütün olarak uygulanacağı hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GEÇİCİ MADDE 19 -</strong> Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra, mevcut Anayasa Mahkemesinin yapısının, yeni hükümlere uyarlanmasına ilişkin geçiş hükümleri düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesinde halen görev yapan yedek üyelerin, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte asıl üye sıfatını kazanacakları öngörülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkemenin üye sayısının artırılması nedeniyle yapılacak yeni üye seçimlerinin hangi makam tarafından ve hangi kontenjanlardan seçileceği belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel başvuru müessesesinin alt yapısının hazırlanma süresi belirlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, Anayasa Mahkemesi asıl veya yedek üyesi olanların görev süresinin, kazanılmış hak kapsamında, 65 yaşına kadar devam edeceği hükme bağlanmaktadır. Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce, Mahkemede, değişik görevlere seçilmiş olanların, görevlerinin, seçildikleri sürenin sonuna kadar devam edeceği de hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GEÇİCİ MADDE 20-</strong> Anayasanın 159 uncu maddesinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında önemli değişiklikler yapılması öngörülmüştür. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, başta 2461 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu olmak üzere bir çok kanunda, çok sayıda değişiklik yapılması gerekmektedir. Bu değişikliklerin yapılmasının belirli bir zaman alacağı da açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu husus da göz önüne alınmak suretiyle, yeni Kurulun oluşması ve görevine başlayabilmesi için gerekli olan geçiş hükümleri bu maddede düzenlenmiştir. Bu bağlamda, üye sayısındaki artışın bir sonucu olarak, yeni üyelerin nasıl ve hangi süre içinde seçileceği, seçmeye yetkili merciler bazında hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Seçilen üyelerin göreve başlama zamanları belirlenmektedir. Mevcut Kurul üyelerinin seçildikleri sürenin sonuna kadar görevlerine devam edeceği öngörülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından yapılacak seçimlerin, Yüksek Seçim Kurulunun genel yönetim ve denetimi altında yapılması öngörülmektedir. Bu seçimlerin; adlî yargı hâkim ve savcıları bakımından her ilde ve il seçim kurullarının yönetim ve denetiminde, idarî yargı hâkim ve savcıları bakımından ise, bölge idare mahkemelerinin bulunduğu illerde ve bölge idare mahkemesinin bulunduğu ildeki il seçim kurullarının yönetim ve denetimi altında yapılması hükme bağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İlgili kanunlarda gerekli düzenlemeler yapılıncaya kadar Kurul üyelerine ödenecek ücret ile Kurulun nasıl çalışacağına ilişkin temel ilkeler de bu maddede düzenlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 26- </strong>Madde, yürürlük ve halkoylamasına ilişkindir.</p>
</blockquote>
<h1 style="text-align: justify;">İlgili Anayasa Mahkemesi Kararı:</h1>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un;</p>
<p>A- Anayasa teklifi olarak veriliş biçimi ile  Anayasa Komisyonu’ndaki görüşme şekline ilişkin iptal isteminin, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>B- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabulüne ilişkin oylamalarda gizliliğin ihlal edildiğine ilişkin iddialar yönünden, Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>C- İvedilikle görüşülmeme koşuluna uyulmadığı iddiası yönünden Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,</p>
<p>D- Amacı bakımından Anayasa’ya aykırılık iddialarının incelenmesi isteminin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>E- 8. maddesiyle, 7.11.1982 günlü, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 74. maddesinin; değiştirilen kenar başlığında ve eklenen üçüncü fıkrasındaki “… ve kamu denetçisine başvurma …” ibareleri ile dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralarının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>F-  14. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 144. maddesinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>G- 16. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 146. maddesinin;</p>
<p>1- Birinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>2- İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,</p>
<p style="text-align: justify;">3- Üçüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>4- Dördüncü fıkrasının;</p>
<p>a- Birinci tümcesinde yer alan “… bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir; …”  ibaresinin,</p>
<p>b- İkinci tümcesinde yer alan “… de her bir baro başkanı ancak bir aday için oy kullanabilir ve …” ibaresinin,</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>c- Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>H-  19. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 149. maddesinin, birinci fıkrasının “Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.” biçimindeki dördüncü tümcesi ile üçüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p>I-  22. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 159. maddesinin;</p>
<p>1- İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>2- Üçüncü fıkrasının;</p>
<p style="text-align: justify;">a- Üçüncü tümcesinde yer alan “…iktisat ve siyasal bilimler …”  ve             “… üst kademe yöneticileri …” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">b- Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">3- Dördüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>4- Beşinci fıkrasının;</p>
<p style="text-align: justify;">a- Birinci tümcesinde yer alan “ … ancak bir aday için …” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">b-  Birinci tümcesinin kalan bölümü ile ikinci tümcesinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,</p>
<p style="text-align: justify;">5- Altıncı fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">6- Yedinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">7-  Sekizinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">8-Dokuzuncu fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">9-  Onuncu fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">10- Onbirinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">11- Onikinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>12-  Onüçüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>İ- 25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 18’in;</p>
<p>1- Birinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>2- İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>3- Üçüncü fıkrasının,</p>
<p>a- (a) ve (b) bentlerinin,</p>
<p style="text-align: justify;">aa- Birinci, ikinci ve üçüncü tümcelerinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>bb-Son tümcelerinde bulunan “… ancak bir aday için…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">cc- Son tümcelerinin kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">b- (c) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">c- (ç) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">4- Dördüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>5- Beşinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>J-  25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 19’un;</p>
<p>1- Birinci fıkrasının,</p>
<p>a- (a) bendinin,</p>
<p style="text-align: justify;">aa- Birinci tümcesinde yer alan “… iktisat ve siyasal bilimler…” ve “… üst kademe yöneticileri…” ibareleri ile ikinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">bb-  Birinci tümcesinin kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">b- (b), (c) ve (ç) bentlerinin,</p>
<p style="text-align: justify;">aa- İlk dört tümcelerinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">bb- Son tümcelerinde yer alan “… sadece bir aday için…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">cc- Son tümcelerinin kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,  OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">c- (d) bendinin,</p>
<p style="text-align: justify;">aa- “ Bu seçimlerde her seçmen sadece bir aday için oy kullanabilir.” biçimindeki onbirinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</p>
<p style="text-align: justify;">bb- Kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">2- İkinci, üçüncü, dördüncü fıkraları ile altıncı fıkrasının (b), (c), (ç) bentleri ve yedinci, sekizinci fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p>K- 26. maddesinde yer alan “… ve halkoyuna sunulması halinde tümüyle…” ibaresinin Anayasa’ya aykırılık savlarının incelenmesi isteminin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYÇOKLUĞUYLA,</p>
<p style="text-align: justify;">- Yürürlüklerinin durdurulması isteminin REDDİNE.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;"><span id="more-1243"></span>ANAYASA MAHKEMESİ&#8217;NİN GEREKÇELİ KARARI</h1>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="586">
<tbody>
<tr>
<td width="195">1 Ağustos 2010 PAZAR<strong> </strong></td>
<td width="195">
<p align="center"><strong>Resmî Gazete</strong></p>
</td>
<td width="195">
<p align="right">Sayı : 27659 <strong>(Mükerrer)</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="3" width="586">
<p align="center"><strong>ANAYASA     MAHKEMESİ KARARI</strong></p>
</td>
</tr>
<tr style="text-align: justify;">
<td colspan="3" width="586"><span style="text-decoration: underline;">Anayasa Mahkemesi     Başkanlığından:</span></p>
<p><strong>Esas Sayısı      : 2010/49</strong></p>
<p><strong>Karar Sayısı   : 2010/87</strong></p>
<p><strong>Karar Günü    : 7.7.2010</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İPTAL DAVASINI     AÇAN:</strong> Ankara Milletvekili Hakkı Suha OKAY,  İzmir Milletvekili Kemal ANADOL ile     birlikte 111 milletvekili<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İPTAL DAVASININ KONUSU:</strong> 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti     Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A)</strong> Kanun teklifinin     getirilmesi, Anayasa Komisyonunda görüşülmesi, TBMM Genel Kurulunda görüşülüp     oylanması, ivedilikle görüşülme yasağı ve yöneldiği amaç bakımından tüm     maddelerinin;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>B)</strong> Ayrıca     özel Anayasaya aykırılık nedenleriyle de:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> 8.     maddesiyle 7.11.1982 günlü, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın     74. maddesine, üçüncü fıkrasını yürürlükten kaldırılarak eklendiği ifade     edilen; madde başlığında yer alan “… ve kamu denetçisine başvurma…”     ibaresinin ve üçüncü fıkrada yer alan “… ve kamu denetçisine başvurma… “     ibaresi ile dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralarının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2-</strong> 14.     maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 144. maddesinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3-</strong> 16.     maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 146. maddesinin birinci, ikinci,     üçüncü ve dördüncü fıkralarının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4-</strong> 19.     maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 149. maddesinin</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a-</strong> Birinci     fıkrasının “Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.”     Biçimindeki dördüncü tümcesinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b-</strong> Üçüncü     fıkrasının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>5-</strong> 22.  maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın     159. maddesinin ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci,     sekizinci, dokuzuncu, onuncu, onbirinci, onikinci, onüçüncü fıkralarının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>6-</strong> 25.  maddesiyle Anayasa’ya eklenen;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a-</strong> Geçici     Madde 18’in birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b-</strong> Geçici     Madde 19’un birinci fıkrasının (a), (b), (c), (ç), (d), (e) bendlerinin,     ikinci fıkrasının, üçüncü fıkrasının, dördüncü fıkrasının, altıncı     fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentlerinin, yedinci ve sekizinci fıkralarının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>7-</strong> 26. maddesinde     yer alan  “…ve halkoyuna sunulması     halinde tümüyle… “ ibaresinin,</p>
<p>Anayasa’nın 2., 4., 87. ve 175. maddelerine     aykırılığı savıyla iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar     verilmesi istemidir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>I- İPTAL VE     YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN GEREKÇESİ</strong></p>
<p>Dava dilekçesinin gerekçe     bölümü şöyledir:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>“I.A. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un Tümünü İlgilendiren Anayasaya Aykırılık     Gerekçeleri</p>
<p>I.A.1. Teklifin     Getiriliş Biçimi Bakımından 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 175 inci     maddesinde “Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye     tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir…</p>
<p>Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi     ve kabulü, bu maddedeki kayıtlar dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü     hakkındaki hükümlere tabidir” hükmü yer almaktadır.</p>
<p>Bu hükümden hemen anlaşılabileceği gibi, teklif     bakımından, Anayasa değişikliğine yönelik kanunlar ile diğer kanunlar     arasında iki önemli fark bulunmaktadır.</p>
<p>Bunlardan birincisi, Anayasa değişikliğine ilişkin     olmayan kanun teklifleri tek bir milletvekili tarafından yapılabilirken,     Anayasa değişikliğine yönelik kanun teklifleri için TBMM üye tamsayısının     en az üçte birinin imzasının gerekmesidir.</p>
<p>İkinci fark ise, Bakanlar Kurulunun sıradan     kanunlar için tasarı ile değişiklik önermesi mümkün iken, Anayasa     değişikliklerinin yalnız milletvekillerince teklif edilebilmesidir.</p>
<p>“Tasarı” ve “teklif” arasındaki görünürdeki temel     ayrım, sunulan metni imzalayanların kişisel ve kurumsal farklılığı olmakla     birlikte, gerçekteki temel ayrım, “imza iradesi”dir. Bu iradenin gerekli     incelemeyi, araştırmayı ve usulü yansıtması gerekir. Anayasanın 175 inci     maddesiyle getirilen teklif kuralı, aynı zamanda “tasarı” yasağını     içermektedir.</p>
<p>Bu yasak, Anayasanın Anayasa değişikliklerinin     bakan ya da başbakanların değil, tamamıyla milletvekillerinin iradesinin     ürünü olmasını istemesinden kökenlenmektedir.</p>
<p>Bir metnin teklif niteliğini taşıyabilmesi, tasarı     ya da bir parti metni olmamasına; o metnin tümüyle milletvekili iradesine     dayanmasına bağlıdır.</p>
<p>Oysa 7.5.2010 tarih ve 5982 sayılı Kanunun teklif     olarak sunulmadan önce geçirdiği süreç, bu Anayasa değişikliğinin tümüyle     milletvekili iradesine dayalı bir öneri niteliğini taşımadığını; Başbakanın     başkanlığında bir tasarı gibi hazırlandığını; daha sonra hazırlanan metne     sadece Adalet ve Kalkınma Partisi TBMM Grubundaki milletvekillerinin     imzalarının alınması yoluyla bir teklif görünümü kazandırılarak, Anayasaya     uygunluğun sağlanmaya çalışıldığını göstermektedir. Ancak bu durum, Anayasa     değişikliği teklifinin, teklif görünümü verilmiş bir kanun tasarısı olduğu     gerçeğini değiştirmeye yetmemektedir. Kaldı ki bizzat Başbakan bile, bu     Anayasa değişikliği teklifinden çoğu kez “tasarı” olarak söz etmek     suretiyle durumu açıkça ifade etmiş; durum, kamuoyunca da böyle algılanmıştır.</p>
<p>Dahası, oylama sürecinde Adalet ve Kalkınma     Partisinin üç kez grup toplantısı yapması; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın     “ya tarih yazarsınız ya tarih bizi siler” açıklaması da, değişiklik     önerisinin bizzat Başbakanca sahiplenildiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Böyle bir durumun Anayasanın 175 inci maddesinin     birinci fıkrasına aykırı düştüğü açıktır.</p>
<p>Öte yandan, Anayasa değişikliğinin bir tasarı     niteliğini taşımasına rağmen, teklif görünümü verilmeye çalışılarak     önerilmesi, kamunun hukuka güven duygusunu da sarsmıştır. Bu da hukuk     devleti ile bağdaşmaz. Çünkü Anayasa Mahkemesinin de belirttiği gibi,     “hukuk devleti, bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesini,     devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici     yöntemlerden kaçınmasını gerektirir” (Bkz. AYMK. 2.7.2009 günlü E.2005/66,     K.2009/102). “Vatandaşların Devlete karşı güven duyabilmeleri, maddi ve manevi     varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri hukuk güvenliğinin sağlandığı     bir sistem içinde olanaklıdır” (Bkz. AYMK. 28.9.1995 günlü E.1995/24,     K.1995/52).</p>
<p>Bu durum, 5982 sayılı Kanunun, bir tasarı niteliği     taşımasına rağmen teklif görünümü verilerek önerilmesinin, Anayasanın 2 nci     maddesinde belirtilen ve hukuk güvenliği temel unsuru olan “hukuk” devleti     ilkesine de aykırı olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>5982 sayılı Kanun bir Anayasa değişikliği     gerçekleştirdiği için bu aykırılık, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk     devleti ilkesinin Anayasanın 4 üncü maddesindeki değiştirilmezlik ilkesine     aykırı olarak değiştirildiği anlamına gelmektedir. Bu da yasakoyucuya yetki     tanınmamış bir husustur ve Anayasanın 2 nci ve 4 üncü maddelerine     aykırıdır.</p>
<p>Bu açıklamalardan hareketle, 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun daha teklif edilirken, Anayasaya aykırı düştüğü ve bu     aykırılığın 5982 sayılı Kanunun tüm hükümlerini ilgilendirdiğini     göstermektedir.</p>
<p>Anayasanın 148 inci maddesinde, Anayasa Mahkemesine     Anayasa değişikliklerini şekil açısından denetleme yetkisi verilmiş ve bu     şekil denetiminin teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle     görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı olduğu     belirtilmiştir.</p>
<p>Yukarıda belirtilen hususlar “teklif” unsuru ile     ilgili olduğundan Anayasa Mahkemesinin denetim alanı içinde kalacağı     kuşkusuzdur. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı Kanunu, tüm hükümleri bakımından şekil açısından denetleyerek     Anayasanın 175 inci maddesine aykırı biçimde, teklif görünümü verilmeye     çalışılmış bir tasarı olarak önerildiği gerekçesiyle iptal etmesi     gerekmektedir. Aynı zamanda yukarıda açıklandığı gibi yapılan bu Anayasa     değişikliği önerisi, bir tasarı niteliği taşıması bakımından, yukarıda açıklandığı     gibi hukuk güvenliği temel unsurlarından birisi olan ve Anayasamızın 2 inci     maddesinde açıklanmış bulunan hukuk devleti ilkesini değiştirici niteliği     nedeniyle Anayasanın 2 nci ve 4 üncü maddesine de aykırı düşmüştür. Bu da     bir başka iptal nedenidir.</p>
<p>I.A.2. Anayasa     Komisyonundaki Görüşme Biçimi Bakımından 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun Anayasa     Komisyonunda görüşülmesi aşamasında da, Anayasaya aykırı uygulamaların yapıldığı     görülmektedir.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri     Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ ve Samsun Milletvekili Suat Kılıç ile 214     Milletvekili “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik     Yapılması Hakkında Kanun Teklifi”ni TBMM Başkanlığı’na sunmuşlar ve 2/650     E. sayılı bu teklif, TBMM Başkanlığınca Anayasa Komisyonuna havale     edilmiştir. Anayasa Komisyonu Başkanı bu teklifi görüşmek üzere Anayasa     Komisyonunu 07.04.2010 Çarşamba günü 10:30 da toplantıya davet etmiş ve     bunu TBMM’ndeki siyasi parti grup başkanlıklarına yazı ile bildirmiştir.</p>
<p>Ancak daha sonra, söz konusu teklifteki     milletvekili imzalarının “stok imza” olarak adlandırılan, milletvekillerinden     hangi konuda kullanılacağı belirtilmeden önceden alınan imzalar olduğu; bu     nedenle de aralarında TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in de imzası bulunduğu     ortaya çıkmıştır. Ancak TBMM Başkanlığına verilen kanun teklifindeki     imzaların bulunduğu çizelge Anayasa Komisyonuna gelme aşamasında     değiştirilmiş, ikinci stok imza teklif metnine eklenerek Anayasa     Komisyonuna sunulmuştur. Bu gelişmelerden sonra 61 Milletvekili 2/650 E.     Sayılı kanun teklifinden imzalarını geri çekmişlerdir.</p>
<p>Bunun üzerine Anayasa Komisyonu Başkanı, 2/650 E.     sayılı Teklifi, Anayasa Komisyonunda görüşmeye açmadan, resen ve imza     sayısının Anayasanın 175 inci maddesinde öngörülen yetersayının altına     düştüğü gerekçesi ile TBMM Başkanlığı’na geri göndermiş ve 2/650 E. sayılı     teklifin görüşüleceği 07.04.2010 tarihli toplantıyı iptal etmiştir.</p>
<p>Bu arada Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanı     İstanbul Milletvekili Recep Tayyip ERDOĞAN VE 264 milletvekili, “07.11.1982     Tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde     Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi”ni TBMM Başkanlığına sunmuşlar     ve 2/656 E. sayılı bu teklif Anayasa Komisyonuna havale edilmiş; Anayasa     Komisyonu Başkanı bu teklifi görüşmek üzere Anayasa Komisyonunu 8 Nisan     2010 tarihinde toplantıya davet etmiştir. 2/656 E. sayılı kanun teklifi,     Anayasa Komisyonunda görüşülerek kabul edilmiş; TBMM’de de kabulünden sonra     7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun olarak, Resmi Gazete’de halkoyuna     sunulmak üzere yayımlanmıştır. Bu süreçte göze çarpan Anayasaya aykırı     uygulamaları şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<ul>
<li>Bir Anayasa     değişikliği teklifi Anayasa Komisyonunun gündemine alındıktan ve hatta     toplantı tarihi belirlendikten ve toplantı daveti yapıldıktan sonra bu     teklifteki kimi imzalar geri çekilmiş ve kalan imzalar Anayasanın öngördüğü     kabul yetersayısının altına düşmüşse; bu durumda Komisyonun TBMM     İçtüzüğünün 26 ncı maddesi uyarınca gündemine sahip çıkması ve önergenin     akıbeti hakkında karara varması gerekir. (Bkz.Dr. Erdal Onar, “1982     Anayasasında Anayasayı Değiştirme Sorunu; Ankara 1993, sa.1, dipnot 28)</li>
</ul>
<p>Böyle bir durumda Anayasa Komisyonu Başkanının     yapılacak işlemi belirlemek için Komisyonda müzakere açmak yerine, Anayasa     değişikliği teklifini, teklifteki imzaların kimilerinin geriye alınması     nedeniyle, Anayasanın öngördüğü teklif yetersayısının altına düştüğü     gerekçesiyle res’en TBMM Başkanlığına geri göndermesi kabul edilemez ve     Anayasa Komisyonunun gündemine sahip olmasını, TBMM İçtüzüğünün 26 ncı     maddesine aykırı olarak engelleyen bir durumdur.</p>
<ul>
<li>Belli sayıda     imza ile yapılabilecek olan Anayasa değişikliği teklifleri, kollektif bir     iradenin kullanımı sonucunda yapılan ortak irade beyanları niteliğini     taşıdıkları için, bu tekliflerin geri alınması da, ancak aynı toplu irade     tarafından yapılabilir; yani yukarıdaki koşullar doğrultusunda yapılmış bir     anayasa değişikliği teklifinin geri alınmış olması sonucu, ancak teklifi     yapanların tümünün imzalarını geri çekmeleri halinde doğar.</li>
</ul>
<p>Nitekim, Anayasa Mahkemesi de 25.7.2005 günlü,     E.2004/2 (Siyasi Parti-İhtar), K.2005/4 sayılı kararında bu hususu     vurgulamıştır.</p>
<p>Bu nedenle 2/650 E. sayılı kanun teklifini     imzalayanlardan sadece altmış bir kişinin imzasını geri çekmesi, bu     teklifin geri alınmış olduğu sonucunun doğması için yeterli değildir. Bu     bakımdan 2/650 E. sayılı kanun teklifinin söz konusu 61 kişi imzasını çekse     bile, Anayasanın öngördüğü teklif yetersayısına uyularak TBMM Başkanlığına     yapılmış ve Anayasa Komisyonunun gündemine girmiş geçerli bir teklif olma     niteliğini koruduğunun kabul edilmesi gerekir.</p>
<p>Bu durumda da, Anayasa Komisyonunun bu geçerliliğini     koruyan teklifi, TBMM İçtüzüğünün 35 inci maddesinin verdiği yetki     çerçevesinde, yakından ilgili olduğu 2/656 E. sayılı teklifle birleştirerek     görüşme imkanının doğacağı açıktır.</p>
<p>Ancak Anayasa Komisyonu Başkanının, 2/650 E. sayılı     kanun teklifini, teklifteki imza sayısının Anayasanın 175 inci maddesinde     öngörülen yetersayının altına düştüğü gerekçesiyle resen TBMM Başkanlığına     iade etmesi, hem Anayasa Komisyonu Başkanı için bir yetki aşımı olmuş; hem     de Anayasa Komisyonunu, gündemine hakim olarak TBMM İçtüzüğünün 26 ncı     maddesi uyarınca 2/650 E. sayılı kanun teklifinin geçerliliğini müzakere ve     karara bağlamak ve 2/656 E. sayılı kanun teklifi ile TBMM İçtüzüğünün 35     inci maddesi uyarınca birleştirerek görüşmek imkanından mahrum bırakmıştır.</p>
<p>Bunun, milletvekillerinin Anayasanın 87 nci     maddesinde TBMM’ne verdiği kanun koymak yetkisini, Anayasanın 95 inci     maddesinin birinci fıkrası gereğince TBMM’nin yaptığı TBMM İçtüzüğünün 26     ncı ve 35 inci maddeleri doğrultusunda kullanmasını engelleyen bir durum     olduğu ve Anayasanın 87 nci maddesine aykırı düştüğü ortadadır.</p>
<p>Öte yandan, Komisyon Başkanının görevleri İçtüzükte     sayılmıştır. Gündeme alınan bir tasarı ya da teklif hakkında karar verme     yetkisi Başkanın değil, usulüne uygun olarak toplanan Komisyonundur. Başkan,     Komisyona ait yetkiyi kullanmıştır. İçtüzük değişikliği niteliğindeki bu     işlem, Komisyona ait karar yetkisinin, hukuka aykırı olarak Komisyon     Başkanı tarafından kullanılması nedeniyle Anayasanın 2 nci maddesindeki     hukuk devleti ilkesine aykırıdır.</p>
<p>Söz konusu 5982 sayılı Kanun bir Anayasa     değişikliği yaptığı için bu aykırılık, 5982 sayılı Kanunun Anayasanın 2 nci     maddesinde belirtilen hukuk devleti niteliğini değiştirdiği anlamına     gelmektedir ki, bu da Anayasanın 4 üncü maddesindeki değişmezlik ilkesine     aykırıdır.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi Anayasamız, 148 inci     maddesinde Anayasa Mahkemesine Anayasa değişikliği yapan kanunları şekil     açısından denetleme yetkisini vermiş; şekil denetimini de teklif ve oylama     çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı     hususları ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Yukarıda belirtilen durum “teklif” aşaması ile     ilgili ve söz konusu Kanunun tüm maddelerini ilgilendiren bir şekil     aykırılığıdır ve Anayasa Mahkemesinin denetim alanına gireceği açıktır.</p>
<p>Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin, 7.5.2010 tarihli     ve 5982 sayılı Kanunun tüm maddelerini, yukarıda açıklanan gerekçelerle     Anayasanın 2 nci, 4 üncü, 87 nci ve 95 inci maddelerine aykırı olduğu için     iptal etmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.A.3. Türkiye Büyük     Millet Meclisinde Oylanma Biçimi Bakımından 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı     Kanun’un Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 175 inci     maddesinde Anayasanın değiştirilmesi hakkında kanun tekliflerinin kabulünde     gizli oy esası getirilmiştir.</p>
<p>Ancak 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun,     TBMM’deki görüşmelerinde 1 ve 2 nci tur oylamalarında oy gizliliğine     uyulmamış olduğu görülmektedir.</p>
<p>Oy gizliliğinin     ihlal edildiği; oy gizliliğinin sağlanması için önlem alınması gerektiği     muhalefet partilerinin milletvekilleri ve Grup Başkanvekillerince sıklıkla     dile getirilmesine, bu konuda tartışmalar yapılmış olmasına rağmen TBMM     Başkanlığınca herhangi bir önlem alınmamıştır.</p>
<p>Ekte sunulan belge     ve bilgilerden, kimi milletvekillerinin diğerlerinin oy pulunu gördüğü, oy     zarfını denetlediği, oy kabinine birlikte girdiği, bu görüntülerin     özellikle 5982 sayılı kanunun çerçeve 8 inci maddesinin düşmesinden sonra     yeni numarası ile çerçeve 16 ncı ve devamı ile çerçeve 22 inci maddelerinde     ihlallerin doruk noktasına ulaştığı, sonuç olarak oylamalarda gizlilik     ilkesinin ihlal edildiği açık olarak görülmektedir.</p>
<p>Böyle bir durum,     Anayasanın 175 inci maddesine açıkça aykırıdır ve bu aykırılık, söz konusu     Kanunun 1 inci tur oylamalarında sözkonusu olsa bile, Kanunun tümünü     geçersiz kılacak niteliktedir. Çünkü Kanunun 2 nci tur oylamaları ve tümü     hakkındaki oylama 1 inci tur oylamaların hazırladığı zemin üzerinde     yapılmaktadır.</p>
<p>Anayasamızın 148     inci maddesinde, Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliği yapan Kanunları ancak     şekil açısından denetleyebileceği bildirilmiş ve bu denetim teklif ve     oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı     hususları ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Bir oylamanın     öngörülen çoğunlukta yapılıp yapılmadığı ancak geçerli oylar bakımından     belirlenebilecek bir husustur. Bu nedenle oylama çoğunluğuna uyulup     uyulmadığının anlaşılabilmesi için önce kullanılan oyların ne kadarının     geçerli olduğu ortaya konulmalıdır. Oy gizliliğinin ihlal edilmiş olması     ise, oyun geçerliliğini ortadan kaldıran bir durumdur. Bu nedenle,     Anayasanın 148 inci maddesinin Anayasa Mahkemesine verdiği oylama çoğunluğuna     uyulup uyulmadığını denetleme yetkisinin evleviyetle oylamanın geçerli olup     olmadığı hususunu da içerdiği kabul edilmelidir.</p>
<p>Duruma bu açıdan     bakılınca, olayda Anayasa Mahkemesinin oylamanın geçerliliğini de     denetlemesi ve oy gizliliğinin Anayasanın 175 inci maddesine aykırı olarak     bozulduğu gerekçesiyle 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun tümünü iptal     etmesi gerektiği görülmektedir.</p>
<p>I.A.4. İvedilikle     Görüşülmeme Şartı Bakımından 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>1982 tarihli Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının 175 inci maddesinin 1987 tarih ve 3361 sayılı     Kanunla değiştirilmeden önceki şeklinde “Anayasanın değiştirilmesi     hakkındaki teklifler ivedilikle görüşülemez” denirken; maddede, anılan     Kanunla yapılan değişiklikten sonra, bu ifade “Anayasanın değiştirilmesi     hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür” şekline     dönüştürülmüştür.</p>
<p>Bu nedenle     Anayasanın 148 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “ivedilikle     görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı” ibaresinin, “Anayasa     değişikliği teklifinin TBMM Genel Kurulunda iki kere görüşülüp     görüşülmediği” olarak anlaşılması gerekmektedir. (Bkz. Erdal Onar, “1982     Anayasasında Anayasayı Değiştirme Sorunu”, Ankara 1999, s. 153; Ergun     Özbudun, “Türk Anayasa Hukuku”, Gözden Geçirilmiş 6. baskı, Ankara 2000, s.     151; Erdoğan Teziç, “Anayasa Hukuku”, 13. bası, İstanbul 2009, s. 171)</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun ise TBMM     Genel Kurulunda Anayasanın öngördüğü biçimde iki defa görüşülmediği     görülmektedir. Çünkü Anayasanın 175 inci maddesinde, Anayasanın     değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi ve kabulü, bu maddedeki kayıtlar     dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere tabi     kılınmıştır. Kanunların TBMM Genel Kurulunda nasıl görüşüleceği, TBMM     İçtüzüğünün 81 inci maddesinde belirtilmiştir. 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı Kanunun TBMM Genel Kurulundaki birinci görüşmesinde, İçtüzüğün 81     inci maddesi hükmü doğrultusunda uygulama yapıldığı görülmektedir; ancak     ikinci görüşmede, İçtüzüğün 81 inci maddesinde kanunlar için öngördüğü     usulün dışına çıkılmış ve sadece maddeler üzerinde verilmiş değişiklik     önergeleri görüşülmüş; siyasi parti gruplarına, maddeler üzerinde söz     verilmemiştir.</p>
<p>Böyle bir yöntemle yapılan ikinci görüşmenin     Anayasanın 175 inci maddesinde belirtilen anlamda bir ikinci görüşme     sayılamayacağı ortadadır. Çünkü Anayasanın 175 inci maddesinin birinci     fıkrası uyarınca iki defa yapılacak görüşmenin, her ikisinin de, kanunların     görüşülmesinde uygulanan ve TBMM İçtüzüğünün 81 inci maddesinde belirtilen     usul doğrultusunda gerçekleştirilmesi; bu bağlamda ikinci görüşmede de tüm     maddeler üzerinde siyasi parti gruplarına söz verilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu şekilde yapılmayan bir ikinci görüşmenin,     Anayasanın 175 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarına aykırı     düşeceği ve bu aykırılığın, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun tüm     maddelerini ilgilendireceği açıktır.</p>
<p>Ancak burada 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun yasalaşma sürecinde TBMM’de yapılan ikinci görüşmede uygulanan     yöntemin TBMM İçtüzüğünün 93 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına     dayandırıldığının belirtilmesi gerekir. Ne var ki, ikinci görüşmenin     İçtüzüğün 93 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına uygun bir yöntemle yapılmış     olması, bu görüşmenin Anayasaya da uygun bir nitelik kazanmasını     sağlamamaktadır. Çünkü TBMM İçtüzüğünün 93 üncü maddesinin üçüncü     fıkrasında getirilen görüşme yöntemi, Anayasanın 175 inci maddesinin     birinci ve ikinci fıkralarına aykırıdır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin     Anayasanın 148 inci maddesinin kendisine verdiği şekil açısından denetim     yetkisi kapsamında, ikinci görüşmesi Anayasanın 175 inci maddesinin birinci     ve ikinci fıkralarına uygun olarak yapılmadığı için Anayasanın 175 inci     maddesine yukarıdaki gerekçelerle aykırı düşen 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı Kanunun tüm maddelerini denetlemesi ve iptal etmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.A.5. Amacı     Bakımından 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un Anayasaya Aykırılık     Gerekçeleri</p>
<p>1982 tarihli Türkiye     Cumhuriyeti Anayasası, yürürlüğe girdiği günden bu yana, çeşitli açılardan     eleştirilerin hedefi olmuş; kimi hükümlerinde bu eleştiriler doğrultusunda     önemli değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Bugün toplumumuz     yeni bir Anayasa değişikliği ile karşı karşıyadır. 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı Kanunla gerçekleştirilen bu Anayasa değişikliğinin, özellikle bu     değişiklik paketini hazırlayan ve yasalaşmasını sağlayan iktidar partisi ve     ona yakın çevrelerce, “<span style="text-decoration: underline;">toplumun beklentileri doğrultusunda yapılan bir     reform</span>” olarak nitelendirildiği görülmektedir.</p>
<p>Ancak dikkatli bir     inceleme, bu değişikliğin asla toplumun beklentileri doğrultusunda     gerçekleştirilmiş bir reform olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Çünkü bu Anayasa değişikliği, Adalet ve Kalkınma     Partisi tarafından, sivil toplum örgütlerinin, ilgili meslek     kuruluşlarının, üniversitelerin, konuyla ilgili bilim insanlarının ve     siyasi partilerin katkısı alınmadan, görüş ve önerileri de gözardı edilerek     ve bir uzlaşma arayışına girilmeksizin hazırlanmıştır. Hatta bu süreçte     anayasal kurumların da görüşü alınmamıştır. Bu durum, AB Komisyonunca     hazırlanan 3. İstişari Ziyaret Raporunda da “yasa yapma sürecinde Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulunun görüşlerinin alınabilmesine imkan tanıyacak     resmi görüşme mekanizmasının bulunmadığını öğrenmekten şaşırdık”, “Yüksek     Kurul ile Parlamento üyeleri arasında adaletin yönetimi ile ilgili yasal     reformların tartışılacağı resmi toplantılar yapılmasını teklif ediyoruz” ifadeleriyle     belirtilmiştir. Bu görünüm, bu değişikliğin bir dayatmaya, bir parti     metnine dönüşmesine neden olmuş; toplumdan ve siyasi partilerden dayatılan     metne sadece destek istenmiştir. Halbuki Anayasa değişikliklerinde temel     unsurlar “katılım, müzakere ve uzlaşma”dır. Anayasamızın 175 inci     maddesinde Anayasa değişikliklerinin teklif ve kabul aşamalarında nitelikli     çoğunluk aranmasının amacı da aslında bu hususların yaşama geçirilmesidir.</p>
<p>Bu Anayasa     değişikliğinde, toplumun üzerinde anlaştığı çözümlerin aksi yönde çözümlere     yer verilmesi de belirtilmesi gereken bir husustur.</p>
<p>Söz konusu Anayasa     değişikliğinin, çağdaş demokratik toplumun gereklerine, Avrupa Birliği     çerçevesinde ortaya konulmuş önerilere, değerlendirme ve ilkelere uygun bir     nitelik taşımadığı da görülmektedir.</p>
<p>Toplumumuzda ve     Avrupa Birliğinde, yargı alanında devletin yapılanması bakımından üzerinde     anlaşılarak ve vurgulanarak yıllardır yapılması beklenenler; yargının tam     anlamıyla tarafsızlığının ve bağımsızlığının sağlanması, bir bağlamda     Cumhurbaşkanına Anayasa Mahkemesinin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun üye seçiminde rol tanınmaması, Adalet Bakanı ve Müsteşarına     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yer verilmemesi, yargıç ve savcıları     denetleyecek müfettişlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlanması,     denetimde Adalet Bakanına ve adalet müfettişlerine rol verilmemesi,     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu sekreteryasının Kurula bağlanması, hakim     adaylarının seçiminde Adalet Bakanına rol tanınmaması, hakimlerin idari     yönden Adalet Bakanlığına bağlılıklarının kaldırılması, Anayasa     Mahkemesinin yasama ve yürütmeden bağımsız ve daha hızlı çalışmasını sağlayacak     bir oluşuma kavuşturulması olarak sıralanabilir.</p>
<p>Bu istemlerin yalnız     toplumumuzdan gelmediğini; özellikle Avrupa Birliği bünyesinde de aynı     doğrultularda genel veya Türkiye’ye yönelik önerilerin yapıldığını     belirtmekte yarar vardır.</p>
<p>Örneğin yargı     bağımsızlığı konusunda Avrupa standartını oluşturacak temel ilkeleri     belirleyen <span style="text-decoration: underline;">Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (R[94]12) kararında</span>;     “Hakimlerin seçimi ve kariyerleri konusunda karar veren merci, hükümet ve     idareden bağımsız olmalıdır. Bu merciin bağımsızlığını teminat altına almak     için getirilecek kurallarla, merciin üyeleri yargı tarafından seçilmeli ve     bu merci kendi usul kurallarını kendisi vaz’etmelidir.” ilkesi ortaya konulmuştur.     (Bkz. Fazıl Sağlam, “AKP’nin Anayasa Değişikliği’ne Bakı”dan naklen,     Cumhuriyet Gazetesi, 3 Nisan 2010)</p>
<p>Avrupa Konseyi     Bakanlar Komitesinin 13 Ekim 1994 tarihli 518 inci toplantısında kabul     edilmiş olan bu kararda, yargı ile ilgili olarak benimsenen bu temel     ilkenin dışındaki, değişik ülkelerde görülen ve bir kısmı gelenekten     kaynaklanan farklı atama usullerinin ancak uygulamada bağımsızlığı sağlayan     hukuki ya da fiili güvencelerin varlığı halinde geçerli sayılabileceği     ifade edilmiştir. Hemen belirtelim ki, <span style="text-decoration: underline;">Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi     (CCJE)’nin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunduğu 10 (2007) No’lu     görüşte</span> de, hakimlerin seçimleri ve kariyerleri hakkında karar verecek     Kurulun yalnız yargıçlardan oluşması ve bu yargıçların kendi emsallerince     seçilmesi, birinci tercih olarak sunulmuştur. CCJE’nin, Kurulun yalnız     yargıç üyelerden oluşmadığı durumlarda ise, yargıç olmayan üyelerin yürütme     tarafından seçilmemesini önerdiği görülmektedir. (Bkz. Fazıl Sağlam,     “AKP’nin Anayasa Değişikliği’ne Bakış”, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Nisan 2010,     ayrıca Bkz. “Avrupa Yargıçları İstişare Konseyi (CCJE)’nin Toplum Hizmetine     Adanmış Yargı Yüksek Kurulları Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin     Dikkatine sunduğu 10 (2007) No’lu Görüş, III.A madde 16 ve 17, III.C.2 nci     madde 32)</p>
<p>AB Komisyonu     uzmanları tarafından Türk yargı düzeniyle ilgili olarak hazırlanan İstişari     Ziyaret Raporlarında da benzer yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir.</p>
<p>Örneğin (<span style="text-decoration: underline;">28 Eylül     2003 – 10 Ekim 2003) tarihli 1. İstişari Ziyaret Raporunda</span> öncelikli     öneri; Cumhurbaşkanının, Avrupa Konseyi’nin Hakimlerin Bağımsızlığına     İlişkin Tavsiyelerinin I (2) (c) ilkesi uyarınca Hakimler ve Savcılar     Yüksek Kurulu üyeliklerine atama yetkisinin kaldırılması ve söz konusu     yetkinin hakim ve savcıların bizzat kendilerine verilmesidir. Aynı Raporda     öneriler arasında, yukarıda belirtilen Avrupa Konseyi tavsiyelerinin I (2)     (c) ilkesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesinin,     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı     Müsteşarının çıkarılacak şekilde yeniden düzenlenmesi; hakim adaylarının     seçilmesi usulünde Adalet Bakanının yetkisinin kaldırılması; Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının 144 üncü maddesinin, yeniden düzenlenerek adalet     müfettişlerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun denetimi altında     çalışacak şekilde yeniden atanması; yargı mensupları hakkında inceleme ve     soruşturma iznini vermek veya talep etmek yetkisinin Yüksek Kurula     bırakılması da tavsiye edilmiştir. (Bkz. “İstişari Ziyaret Raporu (28 Eylül     – 10 Ekim 2003), IX. Sonuçların ve Tavsiyelerin Özeti”, bu rapor dilekçenin     ekinde Ek. 9 olarak sunulmuştur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Avrupa Birliği     Komisyonu tarafından hazırlattırılan (11 – 19 Temmuz 2004) tarihli 2.     İstişari Ziyaret Raporunda da</span>;     Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesinin Adalet Bakanı ve     Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan çıkarılmasını     sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi ve Cumhurbaşkanının Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme yetkisinin kaldırılması; Kurula     kendisine ait sekreterya bağlanması; hakim adaylarının seçiminde Adalet     Bakanına değil Kurula yetki tanınması; adalet müfettişlerinin Kurula     bağlanması gibi önerilerin yinelendiği ve bunlara uyulmadığı hususunun     vurgulandığı görülmektedir. (Bkz. “İstişari Ziyaret Raporu (11 – 19 Temmuz     2004)”, <span style="text-decoration: underline;">Avrupa Birliği tarafından hazırlattırılan 13 – 22 Haziran 2005     tarihli İstişari Ziyaret Raporunda da</span> aynı hususlar üzerinde     durulmaktadır. (Bkz. İstişari Ziyaret Raporu (13 Haziran – 22 Haziran     2005), Tavsiyelerin Özeti, madde 1, 4, 5, 7, 9.)</p>
<p>Aynı yaklaşım daha     genel ifadelerle, Avrupa Birliğinin Türkiye ile ilgili İlerleme     Raporlarında da kendisini göstermektedir. Örneğin <span style="text-decoration: underline;">2006 yılı İlerleme     Raporunda</span> (Bölüm 2.1’de “Yargı Sistemi” alt başlığı altında) “… Adalet     Bakanı ve Müsteşarı da Kurulun oy hakkında sahip yedi üyeliğinden ikisini     oluşturmaktadır… Bu yapı … yürütmenin Türkiye’deki hakimlerin mesleki     ilerlemelerine yönelik alınacak kararları etkileme potansiyeli yaratır”     değerlendirmesi yapılmıştır. (Bkz. Fazıl Sağlam, “AKP’nin Anayasa     Değişikliğine Bakış”, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Nisan 2010)</p>
<p>Bu açıklamalar,     7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun Genel Gerekçesinde ve Madde     Gerekçelerinde, her ne kadar Avrupa Birliği gereklerine uyum amacı öne     sürülse de, getirilen düzenlemelerin böyle bir uyumu sağlamayı     hedeflemediğini kanıtlamaktadır.</p>
<p>Çünkü yapılan bu     yeni düzenlemede de Adalet Bakanına ve Müsteşarına Hakimler ve Savcılar     Yüksek Kurulunda yer verilmiştir; Adalet Bakanı Kurulun Başkanıdır; Kurul     üyeliklerinin seçiminde Cumhurbaşkanının hakim veya savcı kökenli olmayan     kimseler arasından da Kurula üye seçmesine olanak tanınmıştır. Savcı ve     yargıçlar hakkındaki inceleme ve soruşturmaları Kurula bağlı müfettişlerin     yapacağı esası kabul edilmekle birlikte getirilen geçici maddelerle, ilgili     kanunlarda gerekli düzenlemeler yapılıp kurul müfettişleri atanıncaya kadar     adalet müfettişlerinin aynı zamanda Kurul müfettişi olarak görev     yapacakları hükme bağlanmış ve ne zamana kadar tamamlanması gerektiği     bildirilmemiş olan ilgili kanunlardaki düzenlemeler yapılmadığı sürece,     eski düzenin sürdürülmesi sağlanmıştır.</p>
<p>Kısaca, 7.5.2010     tarihli ve 5982 sayılı Kanunla, hakim ve savcıların kariyerleri ve mesleki     ilerlemeleri konusunda karar yetkisine sahip olan Hakimler ve Savcılar     Yüksek Kurulunun yürütmeye bağımlı karakteri değiştirilmemiş; aksine bu     Kurul, yürütmenin etki ve baskılarına daha açık bir hale getirilmiştir.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun, Anayasa Mahkemesini yeniden yapılandıran hükümleri de     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu yapılandıran hükümlerden farklı     nitelikte değildir. Çünkü bu hükümler de, bir yandan Anayasa Mahkemesinin     yetkilerinin kullanılmasını güçleştirirken; (örneğin parti kapatma ve     Anayasa değişikliklerini iptal kararı verme yetkisini, karar yetersayısını     yükseltmek yoluyla nerede ise kullanılamaz hale getirirken) diğer yandan     da, üyelerinin seçiminde eskiden Cumhurbaşkanına verilen yetkileri, yargı     bağımsızlığı konusundaki tüm Avrupa Birliği tavsiye ve kararlarını gözardı     ederek korumuş, hatta artırmış; ayrıca TBMM’ye de Anayasa Mahkemesine üç     üye seçmek yetkisi tanıyarak, Mahkemeyi yasamaya da bağımlı hale     getirmiştir. TBMM’deki çoğunluk ile Cumhurbaşkanının aynı siyasal parti     kökenli olduğu durumlarda bu bağımlılığın, iktidar partisine bağımlılığa     dönüşeceği ortadadır.</p>
<p>Halbuki yargının     bağımsızlığı ve tarafsızlığı, bir hukuk devletinin olmazsa olmaz koşuludur.     Çağdaş çok partili parlamenter rejimlerde, iktidar partisi kanalıyla yasama     – yürütme arasında yaratılan fiili bütünleşmenin yasama – yürütme     arasındaki denetim araçlarını işlemez hale getirmesi nedeniyle ortaya     çıkacak denetim boşluğu karşısında, siyasi iktidarın hukuki sınırları     içinde kalmasını sağlayacak tek güç, yargıdır.</p>
<p>Yargının yargı     organlarının üyelerinin seçiminde yasama veya yürütmeye tanınan yetkiler     nedeniyle tarafsızlığını ve bağımsızlığını, yitirip, yandaş yargıya     dönüşmesi; yasama – yürütme arasındaki fiili bütünleşmeye yargının da     katılması sonucunu doğuracaktır. Böylesi bir bütünleşmenin ise,     demokrasinin bir totaliter rejime dönüşmesi tehlikesine yol açacağı     kuşkusuzdur.</p>
<p>Anayasa değişikliği     kapsamında ortaya konulan bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya     çıkan tablonun, demokratik hukuk devleti anlayışı, Cumhuriyetimizin temel     değerleri ve Avrupa ortak demokratik standartları açısından kabul     edilebilir bir yanı yoktur. Çünkü değindiğimiz düzenlemelere göre; yargı,     yürütme ve yasamanın güdümüne girecek ve yandaşlaşacak; Anayasanın 68 inci     maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir odak     haline gelen partilerin bile kapatılması ve Anayasaya aykırı Anayasa     değişikliklerinin iptali hemen hemen imkânsızlaşacaktır.</p>
<p>Bu tablo karşısında,     akla gelecek ilk soru, böyle sonuçlar yaratacak bir Anayasa değişikliğinin     hangi amaçla yapıldığıdır.</p>
<p>Bu soruya, söz     konusu Anayasa değişikliğinde yer alan bu düzenlemelerin, kamu yararı     amacıyla yapıldığı yanıtını vermek olanaksızdır.</p>
<p>Çünkü bu düzenlemelerde,     Avrupa Birliğinin, ilgili kurum ve kuruluşların, bilim insanlarının ve     siyasi partilerin üzerinde anlaşmış olduğu hemen hemen hiçbir çözüm yer     almadığı gibi; toplumumuzda oluşmuş hiçbir ortak beklenti de     karşılanmamıştır; hatta bunlara aykırı yönlere yönelinmiştir. Bu durum, söz     konusu Anayasa değişikliğinin kamu yararına değil, birtakım öznel amaçlara     yönelik olarak gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bu öznel amacın ne     olduğu sorusunun yanıtı ise kuşkusuz, bugünün koşullarında yasama – yürütme     ve yargı, daha açık ifade etmek gerekirse, Adalet ve Kalkınma Partisi     iktidarı ile yargı arasındaki ilişkide saklıdır.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma     Partisinin ve Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının yargı ile, Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi ile sorunu vardır. Çünkü,     Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılması için dava açan, Yargıtay     Cumhuriyet Başsavcısıdır. Bu davada Adalet ve Kalkınma Partisinin     demokratik ve laik Cumhuriyet karşıtı fillerin işlendiği bir odak olduğunu     karara bağlayan ve Adalet ve Kalkınma Partisi çoğunluğunun TBMM’de     çıkardığı birtakım Anayasaya aykırı yasaları iptal eden de, Anayasa     Mahkemesidir. İdari ve adli yargı organlarının kararları, artık Adalet ve     Kalkınma Partisi iktidarının öznel beklentilerini karşılamaktan uzaklaşmış;     Adalet ve Kalkınma Partisi ve bu partinin milletvekili, bakan ve     yandaşlarından oluşan blok ile yargı arasında bir gerginlik ve çekişme     başlamıştır.</p>
<p>Örneğin, Erzincan     Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner olayında, Erzurum Cumhuriyet savcılarının     özel yetkilerini, hukuka açıkça aykırı işlemleri nedeniyle kaldıran     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı, Adalet ve Kalkınma Partili     çevrelerce “saldırı” denebilecek şekilde eleştirilmiştir.</p>
<p>Adalet Bakanı ve     Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu çalışmalarına katılmamak     suretiyle Kurul çalışmalarını kilitlemeleri ve bunu bir alışkanlık haline     getirmeleri nedeniyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Müsteşar     hakkında suç duyurusunda bulunması da, aynı çevrelerde benzer tepkilere yol     açmıştır. Bu durum “yetki aşımı” olarak tanımlanmıştır. Başbakan, Hakim ve     Savcılar Yüksek Kurulunun siyasallaşmakla suçlamış ve “Bu kadar siyasete     meraklılarsa seçim yaklaşıyor, mesleklerini bırakıp herhangi bir partiden     üye olsunlar” sözleri ile duygularını ifade etmiştir.</p>
<p>Adalet ve Kalkınma     Partili hükümet üyeleri hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddiaları, bunlar     hakkında muhalefetin soruşturma açılmasına ilişkin taleplerinin     reddedilmesi suretiyle rafa kaldırılmakta; ancak bu, Yüce Divan’da     yargılanma tehlikesini bertaraf etmeye yetmemektedir.</p>
<p>Bütün bunlara ek     olarak, milli iradeyi TBMM’deki parti çoğunluğunun iradesinden ibaret     sanmak yanılgısına kapılan Adalet ve Kalkınma Partisi, artık hukuka     sığmayan icraatına “dur” diyen yargıyı kendisi için bir engel olarak da     görmeye ve yandaş bir yargı yaratma özlemi çekmeye başlamıştır. Oysa yargı,     kamusal bir faaliyet olup hiç kimsenin değil, herkesindir (bkz.     Kunter-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Baskı, Beta, İstanbul, 2000, s.     119); ulusun egemenliğine dayanan hukuki bir faaliyettir.</p>
<p>Bütün bu durumlar,     Adalet ve Kalkınma Partisinin yargıya bakış açısının ve yargıdan     beklentilerinin ortaya konulmasına yardımcı olduğu gibi, tümü Adalet ve     Kalkınma Partili olan milletvekillerince önerilen Anayasa değişikliğinin     asıl amacının belirlenmesini de sağlamaktadır. Bu amaç; Adalet ve Kalkınma     Partisinin yasama ve yürütmedeki iktidarına bağımlı ve aynı zamanda yandaş     bir yargı yaratılması, bir başka deyişle yargının fethedilmesi; Anayasa     Mahkemesinin etkisizleştirilmesi ve Yüce Divan olarak tehlike arzetmekten     uzaklaştırılması; kısaca Adalet ve Kalkınma Partisine ve bu Partinin     iktidarına yargıya karşı korunma sağlanmasıdır.</p>
<p>Bunlar     gerçekleştirildiğinde ise, artık yargı, hukuki sınırlarına sığamayan Adalet     ve Kalkınma Partisi için bir engel oluşturmaktan çıkacak; kapatılma     davaları ve Yüce Divan yargılamaları korku yaratmaktan uzaklaşacaktır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">En önemlisi de,     bu Anayasa değişikliği, Anayasayı Anayasaya aykırı olarak değiştiren     kanunların iptalini getirdiği düzeneklerle imkansız denecek kadar     güçleştirdiği için; Cumhuriyetin, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı     ve hukuk devleti ilkelerinin dışındaki niteliklerini örneğin laikliği veya     Cumhuriyet yönetim biçiminin kendisini değiştirecek başka Anayasa     değişikliklerinin de önünü açacaktır. Böylece Cumhuriyetin temel felsefesi     ve bu felsefeye dayalı Devlet yapısı, yapılacak yeni Anayasa değişiklikleri     ile rahatça başkalaştırılabilecektir.</span></p>
<p>(Halen New York’taki     New School For Social Researh’te öğretim üyeliği yapan ve çalışmalarını anayasa     hazırlama süreçleri üzerinde yoğunlaştırmış bulunan Macar asıllı Prof. Dr.     Andrew Arato’nun da söz konusu Anayasa değişikliği ile ilgili     değerlendirmesinde özellikle bu hususa dikkat çektiği görülmektedir. Bkz.     “soru cevap”, Milliyet Gazetesi, 26 -27 Nisan 2010)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Bunun, uygulanan     seçim sisteminin çoğunluk partisine aldığı oya oranla aşırı temsil imkanını     sağladığı ülkemizde, “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde,     insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Anayasanın     Başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal     bir hukuk devleti olan ve devleti ile ülkesi bölünmez bir bütün oluşturan     Türkiye Cumhuriyeti için, belki de üzerinde durulması gereken en büyük     tehlike olduğu ortadadır.</span></p>
<p>Bu sonuç ve     imkanları hazırlayan bir Anayasa değişikliğini kabul edilebilir hale     getirmek için, söz konusu Anayasa değişikliği paketinde temel hak ve     özgürlüklerle, eşitlikle ve bunun yanısıra askeri yargı, yargı kararları,     Ekonomik ve Sosyal Konsey, TBMM Başkanının görev süresi ile ilgili toplumun     beğenisini kazanacağı düşünülen ilgili birtakım başka düzenlemelere de yer     verilmiştir. Bunlar, Anayasanın 10, 20, 23, 41, 51, 53, 54, 84, 94, 125,     128, 129, 145, 147, 148, 156, 157, 166 ncı maddeleri ve “Geçici 15” inci maddesi ile ilgili     değişikliklerdir.</p>
<p>Bu düzenlemelerin,     TBMM’de muhalefetin bu Anayasa değişikliğine karşı çıkmasını önleyeceği     veya desteğini sağlayacağı düşünülmüştür. Dahası, halkoylamasında     beğenileceği düşünülen bu hükümlere, reddedileceğinden korkulan hükümlerin     taşıttırılması amaçlanmış ve bu nedenle halkoylamasında 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun tümüyle oylanacağına ilişkin bir hüküm, bu Kanunun     yürürlük maddesine yerleştirilmiştir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Kullanılan bu     yöntemler, Adalet ve Kalkınma Partisinin, gerek TBMM Genel Kurulundaki     görüşmelerde gerekse yapılacak halkoylamasında bu Anayasa değişikliğinin     mutlaka kabul edilmesini sağlama kararlılığının bir göstergesidir.</span></p>
<p>Bu Anayasa     değişikliğinin kabulü halinde düzende oluşacak değişimlerden sonra, TBMM’de     gerekli karar yetersayısı çoğunluğuna sahip bir partinin, yukarıda     belirtildiği gibi Cumhuriyetin temel niteliklerini, başka yeni Anayasa     değişiklikleri yoluyla değiştirmesinin önünde de artık önemli hiçbir engel     kalmayacaktır; hatta Anayasa Mahkemesinin söz konusu 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunla ilgili kararı halkoylaması sonrasına kalacak olursa, bu     Kanunun halkoylamasında kabulü halinde, karar yetersayısının yükselmesi nedeniyle     bir iptal kararının verilmesi de çok güçleşecektir.</p>
<p>Bütün bu hususlar     dikkate alınarak, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun amacı     değerlendirildiğinde, bunun “kamu yararı” olmadığını söylemek gerekli hale     gelmektedir.</p>
<p>Bilindiği ve     yukarıda da ifade edildiği gibi bir hukuk devletinde, kamu erki     kullanılarak yapılan tüm işlemlerin nihai amacının “kamu yararı” olması     gerekir.</p>
<p>Kamu erki     kullanılarak yapılan bir işlemin kamu yararı nihai amacına yönelik     olmaması, hukuk devletine aykırıdır.</p>
<p>Hukuk devleti,     Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri     arasında gösterilmiştir. Bu nedenle, hukuk devletine aykırı bir Anayasa     değişikliği, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti     niteliğinin Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı bir biçimde değiştirilmesi     anlamına gelmektedir. Bu da Anayasanın 4 üncü maddesinde ifade edilen     değişmezlik ilkesine aykırıdır. Yöneldiği amaç bakımından yukarıda     belirtilen gerekçelerle Anayasanın 2 nci ve 4 üncü maddelerine aykırı düşen     7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun, tüm hükümlerinin iptal edilmesi     gerekmektedir.</p>
<p>I.B. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 8’inci, 14’üncü, 16’ncı, 19’uncu, 22’nci,     25’inci ve 26’ncı Maddelerine İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>I.B.1. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 8’nci maddesinin 7.11.1982 tarihli ve 2709     sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 74’üncü Maddesinin Üçüncü Fıkrasını     Yürürlükten Kaldırarak Maddeye Eklediğini İfade Ettiği Üçüncü Fıkradaki “ve     Kamu Denetçisine Başvurma” İbaresi İle Madde Başlığındaki “ve Kamu Denetçisine     Başvurma” İbaresinin, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Fıkralarının Anayasaya     Aykırılığı</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 74     üncü maddesinin üçüncü fıkrasını yürürlükten kaldırarak maddeye eklediğini     ifade ettiği üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralarda, Kamu     Denetçiliği Kurumu oluşturulduğu görülmektedir. Ancak Kamu Denetçiliği     Kurumunu oluşturmak için T.C. Anayasasının 74 üncü maddesine eklenen     fıkralarda Anayasaya aykırı hususlar vardır. Şöyle ki:</p>
<ul>
<li>5982 sayılı     Kanunun 8 inci maddesinin değiştirdiğini ifade ettiği T.C. Anayasasının 74     üncü maddesinin yeni eklenen dördüncü fıkrasında, Kamu Denetçiliği Kurumunun     Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak, ancak idareyle     ilgili şikayetleri incelemek üzere kurulduğu görülmektedir.</li>
</ul>
<p>Şikayetleri     incelemekle görevli bir idari kurumun TBMM Başkanlığına bağlanması,     yasamanın bu kurumun işlevleri bakımından yürütme üzerinde üstünlük     kazanması anlamına gelmektedir. Bu durumun ise Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında sıralanan Başlangıç ilkelerinden     kuvvetler ayrılığı ile bağdaşmayacağı ortadadır.</p>
<ul>
<li>Diğer yandan     T.C. Anayasasının 74 üncü maddesine eklendiği ifade edilen beşinci fıkrada,     Kamu Başdenetçisinin seçiminin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş     olması, yukarıda belirtilen “yasamanın yürütme üzerinde kuvvetler     ayrılığına aykırı olarak üstünlük kurması” durumunun, daha da somut bir     görünüm kazanmasına neden olmaktadır. Seçim için, söz konusu beşinci     fıkrada belirtilen yöntem ise, Kamu Başdenetçisinin seçiminde tamamen     Türkiye Büyük Millet Meclisindeki çoğunluk partisinin belirleyici olmasını     sağlamaktadır. Bu da, yasamanın bu bağlamda yürütme üzerinde üstünlük     kurmasını sağlayan bir başka husus olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü ilk iki     oylamada seçilmek için üye tamsayısının üçte iki ve 3 üncü oylamada üye     tamsayısının salt çoğunluğu aranırken, dördüncü oylamada, seçilmek için, en     fazla oyu almak yeterli görülmüştür. Bu da Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında sıralanan Başlangıç ilkelerinden kuvvetler     aykırılığına aykırıdır.</li>
</ul>
<p>5982 sayılı Kanunun     8 inci maddesinin, T.C. Anayasasının 74 üncü maddesine eklediğini ifade     ettiği altıncı fıkrada ise, Kamu Denetçiliği Kurumunun görevlerine,     yetkilerine, inceleme sonunda yapacakları işlemlere ilişkin hiçbir     belirleme yapılmamış; bu hususların kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.     Bir başka deyişle Kamu Denetçiliği Kurumunun yetkileri, inceleme sonunda     yapacakları işlemler, tamamen Türkiye Büyük Millet Meclisine bırakılarak     adeta isimden ibaret işlevi ve yetkileri belirsiz bir kurum     oluşturulmuştur. Böyle bir belirsizliğin hukuki güven duygusunu sarsacağı,     keyfiliğe yol açacağı ve bu nedenlerle Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen “hukuk devleti” niteliği ile bağdaşmayacağı açıktır.</p>
<p>Ayrıca Kamu     Denetçisi Kurumunun idarenin işleyişi ile ilgili şikayetleri inceleyeceği     belirtilmiş; ancak, bu inceleme sonunda yapılacak işlemler belirtilmemiş;     özerk kurumlar ayrık tutulmadığı için, onlar da bu denetimin kapsamı içine     girmişlerdir. Aynı durum yargıya intikal etmiş veya yargı kararına     bağlanmış idari işlemler için de söz konusudur. Bunlar da ayrık     tutulmadıkları için söz konusu denetimin kapsamı içinde kalmışlardır.     Denetimin sonucunda yapılacaklar hakkında da belirsizlik vardır. Bu     belirsizlikler de hukuki güven duygusunu zedelemekte ve söz konusu     düzenlemenin hukuk devleti ilkesine aykırılığı çok açık hale gelmektedir.</p>
<p>Bu nedenle, 5982     sayılı Kanunun 8 inci maddesinin Anayasanın 74 üncü maddesine eklediği     dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraların Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen hukuk devleti niteliğine aykırı düştüğünün, 8 inci madde bir     Anayasa değişikliği yaptığı için bu aykırılığın Anayasanın 2 nci     maddesindeki hukuk devleti niteliğinin Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı     olarak değiştirilmesi anlamına geldiğinin, söz konusu fıkraların bu nedenle     iptal edilmesi gerektiğinin söylenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu belirsizlikler     hukuki güven duygusunu zedelemekte ve hukuk devleti ilkesine aykırı     düşmektedir. Diğer yandan hakkında yargıya başvurulan veya yargı kararı     verilmiş idari işlemlerin denetim alanı içinde olması da, kuvvetler     ayrılığı ilkesi ile bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle, 5982     sayılı Kanunun 8 inci maddesinin Anayasanın 74 üncü maddesine eklendiğini     ifade ettiği dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraların, Anayasanın 2 nci     maddesinde belirtilen Cumhuriyetin “hukuk devleti” niteliği ile Başlangıç     ilkelerinden kuvvetler ayrılığına aykırı düştüğünün; söz konusu 8 inci     madde bir Anayasa değişikliği yaptığı için, bu aykırılığın Anayasanın 2 nci     maddesindeki yukarıda belirtilen niteliklerin Anayasanın 4 üncü maddesine     aykırı olarak değiştirildiği anlamına geldiğinin ve bu nedenle söz konusu     dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraların iptalinin gerektiği söylenmelidir.</p>
<p>Diğer yandan 5982     sayılı Kanunun Anayasanın 74 üncü maddesine eklediği ifade edilen üçüncü     fıkrada, Anayasaya aykırılığı açıklanan Kamu Denetçiliği Kurumuna başvuru     hakkı düzenlenmektedir. Bu hakkın da, Kamu Denetçiliği Kurumunun ve bu     uygulamanın Anayasaya aykırı olduğu dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralar     için yapılan açıklamalarda ortaya konulmuş olduğu için, bu açıklamalarda     belirtilen gerekçelerle Anayasaya aykırı düştüğü söylenmelidir ve bu     nedenle bu fıkrada yer alan “ve kamu denetçisine başvurma” ile madde     başlığındaki “ve kamu denetçisine başvurma” ibareleri iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.2. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 14’üncü Maddesine İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Bir hukuk devletinde     yargı erkinin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi, öncelikle yargı     bağımsızlığının ve yargıç – savcı güvencelerinin sağlanmış olmasına     bağlıdır.</p>
<p>5982 sayılı Kanunun 14     üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci tümcesinde yer alan hüküm, adalet     hizmetleri ile savcıların idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca     denetiminin, adalet müfettişleri ile hakim ve savcı mesleğinden olan iç     denetçiler; araştırma, inceleme ve soruşturma işlemlerinin ise adalet     müfettişleri eliyle yapılacağını ifade etmektedir.</p>
<p>Böyle bir     düzenlemenin savcıların, idari görevleri yönünden yapılacak denetimler ve     araştırma, inceleme ve soruşturmalar aracılığı ile Adalet Bakanının etki ve     baskısı altına girmesine yol açabileceği ortadadır. Son günlerde ülkemizde     savcıların denetimi bağlamında yaşananlar, bu olasılığın hiç uzak     olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Savcıların, idari     görevleri bakımından yapılacak denetim, araştırma, inceleme ve     soruşturmaların Adalet Bakanlığının etki ve baskısı altına girmesine yol     açabilecek husus, söz konusu madde değişikliğinde bu denetimin, inceleme,     araştırma ve soruşturmaların adalet müfettişleri ile hakim ve savcılık     mesleğinden gelen iç denetçilere bırakılmış olmasıdır. Çünkü iç denetçiler     de, adalet müfettişleri de Adalet Bakanlığına bağlıdırlar ve bu nedenle     Adalet Bakanının denetim süreçlerini etkileme olasılığı söz konusu     olabilir. Böyle bir olumsuzluğu aşmanın yolu, söz konusu denetim, inceleme,     araştırma ve soruşturmaların Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlı     müfettişler eliyle yapılmasını sağlamaktır.</p>
<p>Savcıların idari     görevlerinin denetimi, araştırma, inceleme ve soruşturmaları bağlamında     bile olsa Adalet Bakanının etki ve baskısı altına girmesi, yargısal görevlerini     bağımsız bir biçimde yerine getirmelerini engelleyecek; güvencelerini     etkisiz kılabilecektir. Bunun da hukuk devleti ilkesine ve kuvvetler     ayrılığına aykırı düşeceği ortadadır.</p>
<p>Diğer yandan söz     konusu 14 üncü maddenin ikinci fıkrasının birinci tümcesinde sözü geçen     “Adalet hizmetleri”, kapsamı belirsiz bir kavramdır ve bu belirsizlik,     yargıçların da adalet hizmetleri yönünden Adalet Bakanlığınca     denetlenmesine yol açabilecektir. Bu da savcılar bakımından yukarıda     değinilen tüm Anayasaya aykırı durumların, yargıçlar açısından da kendisini     göstermesine neden olacaktır. Bu bağlamda bu denetim, yargıçları da, Adalet     Bakanının etki ve baskısı altına sokacak; görevlerini bağımsız bir biçimde     yerine getirmelerini engelleyecek; güvencelerini etkisiz kılabilecektir.     Böylece hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine aykırı bir görünüm     ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Öte yandan getirilen     düzenleme, HSYK üyesi olacak 1. sınıf yargıç ve savcıların, üyelik     süresince Bakanlık denetimi dışında kalmamasına, Bakanlık denetimine tabi     olmasına da yol açacaktır. Bu da yukarıda belirtildiği gibi yargı     bağımsızlığına, yargıç ve savcı güvencesine aykırı bir durum olup hukuk     devleti ile de bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Söz konusu 14 üncü     maddenin ikinci fıkrasının ikinci tümcesinde de, Anayasaya aykırı bu     denetimin usul ve esaslarının belirlenmesi çıkarılacak kanunlara     bırakılmıştır. Bu nedenle, denetim konusunda yukarıda belirtilen Anayasaya     aykırılık ve belirsizlikler, söz konusu ikinci tümce için de aynen     geçerlidir.</p>
<p>Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen Cumhuriyetin nitelikleri arasında, hukuk devleti ve başlangıç     ilkelerinden kuvvetler ayrılığı da yer almaktadır. Bu nedenle, yukarıdaki     açıklamalar doğrultusunda söz konusu 14 üncü maddenin ikinci fıkrasının     tümüyle Anayasanın 2 inci maddesinde belirtilen bu niteliklere aykırı     düştüğünün söylenmesi gerekmektedir. Bu düzenleme bir Anayasa değişikliği     niteliğini taşıdığı için, bu aykırılık söz konusu 14 üncü maddenin ikinci     fıkrasının Anayasanın 2 nci maddesini hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı     nitelikleri bakımından değiştirildiği anlamına gelmektedir. Böyle bir     değişiklik ise Anayasanın 4 üncü maddesindeki değişmezlik yasağına     aykırıdır. Bu nedenle Anayasanın 2 nci ve 4 üncü maddelerine aykırı olan     5982 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (2709 sayılı     kanunun değişen 144 üncü maddesinin) iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.3. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 16’ıcı Maddesine İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Anayasa Mahkemesinin     üyelerinin seçiminde ülkelerin kendi siyasal koşul ve gelişimleri     doğrultusunda birbirinden farklı yöntemler kullandıkları görülmektedir.</p>
<h1>Bu bağlamda, kimi devletlerde yasama organlarına     veya devlet başkanlarına Anayasa Mahkemesine üye seçme yetkisinin verildiği     görülmektedir. Ancak dikkatlice bir inceleme, örneğin karar     yetersayılarının yükseltilmesi, başka kurum ve kuruluşların göstereceği     adaylar arasında seçim yapılması ve yargılayacak konumdakilerin,     yargılayabilecekleri tarafından seçilmemesi gibi önlemlerle, Anayasa     yargılaması yapacak yargı organının bağımsızlığının ve tarafsızlığının     korunmasına çalışıldığını ortaya koymaktadır. Avrupa ülkeleri, ilke olarak,     yasamanın üye seçmesini uygun karşılamamakla birlikte, ancak ileri     demokrasilerde, sayısı azınlıkta kalmak ve 2/3 oy çokluğuyla seçilmek     koşuluyla parlamentoların yüksek yargıya üye seçtiği de görülmektedir.     İleri demokrasiden kastedilenin, iki turlu dar bölge yöntemiyle seçilen ve     lideri değil, halkı temsil eden milletvekillerinden oluşan, ayrıca seçim     barajının yüksek olmaması nedeniyle hemen tüm siyasal görüşlerin temsil     edildiği parlamentoların yer aldığı demokrasiler olduğu açıktır.</h1>
<h1>Buna karşın günümüzde Anayasa yargısı yapacak     organa yürütme ve yasama organlarının üye seçmesi yöntemini benimsemiş ülkelerde     de yukarıda belirtilen önlemler alınmış olsa bile bu yöntemin, yargı     bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı bakımından sakıncalı bulunarak yoğun     eleştirilere hedef olduğu da bilinmektedir.</h1>
<h1>Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi     için yöntem belirlenirken, tüm ülkelerde gözetilmesi gereken ortak hedef,     bağımsız ve yansız bir yapının ortaya çıkması olmalı; her ülke kendi tarihi     ve siyasal koşulları çerçevesinde bu hedefe ulaşmasını sağlayacak çözümleri     bulmalıdır. Kamuoyu da bağımsızlık konusunda her hangi bir kuşkuya     düşmemelidir.</h1>
<p>Türkiye Cumhuriyeti     Devletinde, Anayasa Mahkemesi yapılanması hakkındaki çözüm, 1982 tarihli     Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 146 ncı maddesinde ortaya konulmuştur.</p>
<p>1982 tarihli Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının 146 ncı maddesinde Anayasa Mahkemesinin kuruluşu     ile ilgili olarak yapılmış bulunan düzenlemenin, 1982 tarihli Anayasanın     yürürlüğe girdiği günden bu yana ağır eleştirilerin hedefi olduğu     bilinmektedir. Bu eleştiriler, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde Cumhurbaşkanına     tanınan yetkiler üzerinde yoğunlaşmıştır. Türkiye’de, yasama, yürütme     organları ile Cumhurbaşkanı arasındaki organik ve hukuksal bağın,     uygulamada siyaseten tek güç haline geldiği, demokrasinin aynı zamanda bir     yaşam biçimi olduğu gözetildiğinde, Anayasa Mahkemesi üyelerinin TBMM ve     Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesinin, “denetimsiz bir siyasal güç”     yaratacağı bunun da Anayasanın 2 nci maddesindeki demokratik hukuk devleti     ve kuvvetler ayrılığı ilkelerini değiştirici nitelikte olduğu hususuna     dikkat çekilmiştir. Cumhurbaşkanına Anayasa Mahkemeleri üyelerinin     seçiminde tanınan yetkilerin Anayasa Mahkemesini, oluşum bakımından     Cumhurbaşkanının etkisine açık hale getirdiği ve bunun Mahkemenin     bağımsızlığını zedeleyecek ve yürütmenin etkisi altına girmesine yol açacak     bir durum olduğu; bu yetkilerin azaltılması gerektiği sıklıkla öne     sürülmüştür.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin dördüncü fıkrasında getirilen     hükümlerin ise, bu eleştirileri ortadan kaldıracak değil; daha da     yoğunlaştıracak bir nitelik taşıdığı görülmektedir. Şöyle ki: 1982 tarihli     T.C. Anayasasına göre; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesine 3 asıl üyeyi     doğrudan seçmekteydi. 16 ncı madde ile yapılan değişiklikte bu sayı 4’e     çıkarılmıştır. Cumhurbaşkanına ayrıca Anayasa Mahkemesinin 10 üyesini de     dolaylı olarak seçme yetkisi verilmiştir; yani, 17 üyelik Anayasa     Mahkemesinde üyelerin çoğunluğu (14’ü) Cumhurbaşkanının tercihleri     doğrultusunda belirlenecektir. Böylesi bir düzenlemenin Anayasa     Mahkemesinin bağımsızlığının zedelenmesine yol açacağı ve tarafsızlığından     kuşku duyulmasına neden olacağı ortadadır.</p>
<p>Değişiklikten önce     Cumhurbaşkanına Anayasa Mahkemesinin 3’ü doğrudan 8’i dolaylı olmak üzere     tüm asil üyeleri ile 1’i doğrudan 3’ü dolaylı olmak üzere tüm yedek     üyelerini seçme yetkisi verilmiş olduğunun söylenmesi; bu gerçeği     değiştirmemektedir. Çünkü 1982 Anayasasının 102 nci maddesinin 21.10.2007     tarihli ve 5678 sayılı Kanunla değiştirilmeden önceki halinde,     Cumhurbaşkanının TBMM tarafından üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile     seçilmesi öngörülmüş; ilk iki oylamada üçte iki çoğunluğun sağlanamaması     halinde üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu yeterli sayılmış;     üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamayacak olursa üçüncü oylamada en çok     oy alan iki aday arasında yapılacak dördüncü oylamada da Cumhurbaşkanı     seçilebilmek için yine üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu aranmıştır.     Ayrıca 102 nci maddenin Anayasa Mahkemesince yorumu, toplantı yetersayısının     da TBMM üye tamsayısının üçte ikisi olduğu doğrultusunda yapılmıştır. Bu     düzenlemeler, Anayasanın 102 nci maddesinde 2007 yılında yapılan     değişiklikten önce, Cumhurbaşkanının ancak TBMM’de oluşacak bir uzlaşmanın     sonunda seçilebileceğini ortaya koymaktadır. Bu da, Cumhurbaşkanı seçilecek     kişinin tarafsız bir yapıda olmasını gerektirecek bir durumdur.</p>
<p>Cumhurbaşkanına     Anayasa Mahkemesinin üyelerini seçme konusunda geniş yetkiler tanınmasının     temelinde de bu tarafsız yapısı ve konumu yatmaktadır. Ancak 2007 yılında     yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesi     esasının getirilmesi ve partilere Cumhurbaşkanı adayı gösterme imkanının     tanınması, bu durumu değiştirmiştir. Artık Cumhurbaşkanı adaylarının     seçilebilmesi için halkın desteği gereklidir ve bu desteğin bir partinin     katkısı olmaksızın sağlanabilmesi ve seçim propagandasının bir partinin     parasal kaynaklarından yararlanmadan yürütülebilmesi imkansız denecek kadar     zordur. Cumhurbaşkanları Anayasa kurallarında tarafsız bir statüde olsalar     da, artık bu göreve bir partinin desteğini arkalarına almış, parasal     kaynaklarından yararlanmış kişiler olarak geleceklerdir. Bu konumdaki     Cumhurbaşkanlarına Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek konusunda geniş     yetkiler tanınması, Anayasa Mahkemesinin bağımsızlığının, öncekine oranla     çok daha fazla tehlikeye düşürülmesi anlamına gelecektir. Çünkü belli bir     partinin desteğiyle göreve seçilen Cumhurbaşkanları, Anayasa Mahkemesine,     16 ncı maddede yapılan düzenleme doğrultusunda, bu partinin tercihlerine     uygun adayları seçecek ve bu partinin görüşleri doğrultusunda hareket     edecek bir Anayasa Mahkemesi yaratmaya girişeceklerdir.</p>
<p>2007 yılında yapılan     Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanına ikinci kez seçilmek imkanının getirilmiş     olması; Cumhurbaşkanını tekrar seçilmek amacıyla, kendisini göreve getiren     partiye bağımlılığını görevi boyunca da sürdürmeye itecek ve bu, yukarıda     belirtilen bağımlılığı daha da pekiştirici bir etki yapacaktır. Kuşkusuz bu     durumun yansımaları, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde de     görülecektir. Bütün bu hususlar, 16 ncı maddenin dördüncü fıkrasında     getirilen yeni düzenlemenin, Anayasa Mahkemesinin bağımsızlığını ve     yansızlığını zedeleyecek bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yargının yansızlığı     ve yasama – yürütmeden bağımsızlığı, hukuk devletinin olmazsa olmaz     koşullarıdır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesinin     bağımsızlığını ve tarafsızlığını zedeleyebilecek böyle bir düzenlemeyi     getiren 5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin dördüncü fıkrasının, bu     açıklamalar doğrultusunda Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında sıralanan “hukuk devleti”ne aykırı olacağı ortadadır.</p>
<p>Diğer yandan, söz     konusu dördüncü fıkrada Cumhurbaşkanına verilen Anayasa Mahkemesine üye     seçme yetkisinin, Anayasa Mahkemesini Cumhurbaşkanına, bir başka deyişle     yargıyı yürütmeye bağımlı hale getirerek Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında sıralanan Başlangıç kısmı ilkelerinden     “kuvvetler ayrılığı”na da aykırı düşeceği yadsınamaz.</p>
<p>Söz konusu dördüncü fıkrada Cumhurbaşkanına sadece 4     üyeyi doğrudan üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf     hakimler ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi     üyeleri arasından seçme yetkisi verilmesi; diğer 10 üyeyi ise, ancak     Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi,     Yükseköğretim Kurulunun kendilerine ayrılan kontenjanlar çerçevesinde     gösterecekleri adaylar arasından seçme durumunda bırakılması da, bu     aykırılıkları gidermeye yetmeyecektir. Çünkü aşağıda ayrıntılarıyla     belirtileceği gibi; aday seçimleri için söz konusu dördüncü fıkrada     belirtilen yöntem, seçici kurumların iradesini aslına uygun biçimde     yansıtmaya elverişli olmayan bir özellik taşımakta ve yukarıda belirtilen     Anayasaya aykırılık durumlarını ortadan kaldırmaya değil, pekiştirmeye     neden olmaktadır.</p>
<p>Açıklanan bu hususlar çerçevesinde söz konusu 5982     sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin dördüncü fıkrasının Anayasanın 2 nci     maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen “hukuk devleti”ne     ve Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler ayrılığı”na aykırı düştüğü     söylenmelidir.</p>
<p>5982 sayılı Kanunun     16 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında Türkiye Büyük Millet Meclisine de, Anayasa     Mahkemesine 3 üye seçme yetkisi verilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi,     2 üyeyi Sayıştay Genel Kurulu’nun kendi başkan ve üyeleri arasından, her     boş yer için gösterecekleri 3’er aday içinden; 1 üyeyi ise baro     başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri 3 aday içinden     gizli oylamayla seçecektir.</p>
<p>Görülüyor ki bu     düzenleme, uzlaşma gerektirecek nitelikte bir karar yetersayısı     belirlememiş olduğu için, giderek uzlaşma arayışından uzaklaşan yasama     organımızda, iktidar partisi grubu, gösterilen adaylar arasından kendi     dünya görüşlerine uygun bulduklarını rahatlıkla Anayasa Mahkemesine üye     olarak seçebilecektir. Bu da, yasama organındaki çoğunluğun iktidarını, bir     başka deyişle iradesini denetleyecek bir organın, bu çoğunluğa bağımlı hale     getirilmesine ve bu nedenle bağımsızlığından ve tarafsızlığından kuşku     duyulmasına yol açacaktır.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisinin söz konusu 3 üyeyi,     kendilerine ayrılan kontenjanlar çerçevesinde Sayıştayın ve Baro     Başkanlarının göstereceği adaylar arasından seçiyor olması da bu durumu     değiştirmeyecektir. Çünkü bu adayların seçimi için belirlenen yöntem,     aşağıda açıklanacağı gibi, Sayıştayın ve Baroların iradesini aslına uygun     biçimde aday listelerine yansıtmaya elverişli değildir. Bu nedenle de bu     yöntemin yukarıda belirtilen Anayasaya aykırılık durumlarını ortadan     kaldırmaya değil, pekiştirmeye neden olacağı belirtilmelidir.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi, yargının     bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukuk devletinin olmazsa olmazlarıdır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesinin tarafsızlığının ve     bağımsızlığının zedelenmesine yol açabilecek bir düzenlemenin, bu nedenle     Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında belirtilen     “hukuk devleti” ile bağdaşması beklenemez.</p>
<p>Bu açıklamalara dayalı olarak 5982 sayılı Kanunun     16 ncı maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk devleti”ne aykırı düştüğü     söylenmelidir.</p>
<p>Anayasa Mahkemesini,     Türkiye Büyük Millet Meclisine bağımlı kılacak böyle bir düzenlemenin,     Anayasanın Başlangıç kısmında belirtilen ve Anayasanın 2 nci maddesinde     yapılan gönderme nedeniyle Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan     “kuvvetler ayrılığı” ilkesine de aykırı düşeceği açıktır.</p>
<p>Burada, 17 üyeden oluşacak Anayasa Mahkemesinin,     söz konusu 16 ncı maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarına göre hukukçu     üyelerin azınlıkta kalacağı bir görünümle ortaya çıkması olasılığının da     bulunduğuna dikkat çekilmelidir.</p>
<p>Çünkü Cumhurbaşkanının doğrudan ve Sayıştay,     Danıştay ve Yükseköğretim Kurulunun göstereceği adaylar arasından seçeceği     toplam 11 üye, hukukçu olmayabilir. Bu da yaptığı işin niteliği “yargılama”     olan bir kurum için yadırganacak hatta bu organın işlevini tam anlamıyla     yerine getirmekten uzaklaştıracak, etkisizleştirecek bir durumdur. Anayasa     Mahkemesinin Yüce Divan sıfatı ile ceza yargılaması da yaptığı düşünülecek     olursa, böyle bir durumun yol açabileceği olumsuz sonuçlar daha da belirgin     biçimde görülebilir.</p>
<p>Yargının etkinliği,     hukuk devleti için vazgeçilmezdir. Yargıyı etkisizleştiren bir düzenleme     hukuk devleti ile bağdaşmaz. Bu nedenle söz konusu üçüncü ve dördüncü     fıkraların belirtilen yönden de Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında gösterilen “hukuk devleti”ne aykırı düştüğü     söylenmelidir.</p>
<p>5982 sayılı Kanunun     16 ncı maddesinin beşinci fıkrasında Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri     Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile baro başkanlarının     Anayasa Mahkemesi üye adaylarını seçerken uygulayacakları seçim yöntemi     gösterilmiştir. Bu seçim yöntemi de, yukarıda belirtildiği gibi,     Cumhurbaşkanı ve TBMM’nin kendi dünya görüşlerine uygun bir Anayasa     Mahkemesi oluşturmalarını kolaylaştıracaktır. Çünkü, yapılacak aday     seçimlerinde her genel kurul üyesi ve barolarda da her baro başkanı, her     boş üyelik için ancak tek oy kullanabilecek; en fazla oy almış bulunan üç     kişi aday gösterilmiş olacaktır. Bu yöntem, üçer adaylık için yapılacak bu     seçimlerde, seçmenlere ancak birer aday için oy kullanmak imkanını     tanıyarak, oy haklarını kısıtlamakta, kurumların tercihinin aslına uygun     bir biçimde oya yansımasını engellemekte; kurumlarında fazla destek     görmeyen kimselerin bile adaylar arasına girmesine ve eğer Cumhurbaşkanı     veya TBMM’deki çoğunluğun görüşlerine yakınsalar, Anayasa Mahkemesine üye     seçilmesine imkan tanıyarak temsil adaletini bozmaktadır. Bu da, seçim     kurumunun anlamı ve dolayısı ile “demokrasi” ile çelişmekte;     gerçekleştirmeye yöneldiği en önemli hedeflerden birisi adalet olan hukuk     devleti anlayışına aykırı düşmektedir.</p>
<p>Diğer yandan böyle     bir yöntem, hukuk devletinin temel unsurlarından birisi olan eşitliğe de     aykırıdır. Şöyle ki; Sayıştay, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri     Yüksek İdare Mahkemesinden gelecek adayların söz konusu organların genel     kurullarınca seçilmesi öngörülmüşken, Yükseköğretim Kuruluna doğrudan     adayları seçme yetkisi verilmiş; baroların ise başkanlarının adayları     belirlemesi öngörülmüştür. Bu düzenleme aday belirleyecekler bakımından,     Sayıştay, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare     Mahkemesi ile barolar ve Yükseköğretim Kurulu arasında bir eşitsizliğin     doğmasına yol açmaktadır. Çünkü Baro Başkanlarına ve Yükseköğretim Kuruluna     aday belirleme yetkisi verilirken, diğerleri için Genel Kurullarına yetki     tanınmıştır.</p>
<p>Buna ek olarak, baro     başkanlarına verilen seçme yetkisi de, bir başka sorun daha yaratmaktadır.     Çünkü her baro başkanı aynı sayıda baro üyesini temsil etmemektedir. Yüz     üyesi bile olmayan bir baronun başkanı ile binlerce üyesi olan barolarının     başkanlarının (Örneğin 31.12.2009 itibarıyle İstanbul Barosunun 24.989,     Siirt Barosunun 35, Ankara Barosunun 9.437, Artvin Barosunun 54, Tunceli     Barosunun 33 üyesi bulunmaktadır.) oylarının eş değer tutulması adil     değildir; demokrasilerdeki temsil adaletine ve hukuk devletinin temel     gereklerinden olan eşitliğe aykırı düşmekte, demokratik seçim gerekleriyle     bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenlerle söz     konusu beşinci fıkranın Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     “demokratik hukuk devleti” olma niteliğine aykırı düştüğünün söylenmesi     gerekir.</p>
<p>Bu noktada, yukarıda açıklanan gerekçelerle     7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin üçüncü ve     dördüncü fıkralarının, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     niteliklerinden “hukuk devleti”ne; beşinci fıkrasının da yine Anayasanın 2     nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin niteliklerinden “demokratik hukuk     devleti”ne aykırı oldukları; söz konusu fıkralar bir Anayasa değişikliğine     yönelik olduğu için, bu aykırılığın Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     nitelikler açısından Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı bir değişiklik yapmak     anlamına geleceği söylenmelidir. Böyle bir değişikliğin yapılmasına     Anayasanın 4 üncü maddesindeki değiştirilme yasağı engel olduğu için, söz     konusu 5982 sayılı Kanunun 16 nci maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci     fıkralarının (2709 sayılı kanunun değişen 146 ncı maddesinin ikinci, üçüncü     ve dördüncü fıkralarının) iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin ikinci     fıkrası, (2709 sayılı kanunun değişen 146 ncı maddesinin birinci fıkrası)     yukarıda belirtilen gerekçelerle Anayasaya aykırı olduğu ifade edilen     Anayasa Mahkemesi yapılanmasına sayısal zemin hazırladığı için; bu fıkranın     da söz konusu 16 ncı maddenin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları     bakımından geçerli olan gerekçelerle iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.4. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 19’uncu Maddesine İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>I.B.4.a. 19’uncu     Maddenin İkinci Fıkrasının Dördüncü Tümcesine İlişkin Anayasaya Aykırılık     Gerekçeleri</p>
<p>5982 sayılı Kanunun     19 uncu maddesinin ikinci fıkrasının dördüncü tümcesinde, Bölümlerin ve     Genel Kurulun kararlarını salt çoğunlukla alacağı ifade edilirken, burada     toplantıya katılanların salt çoğunluğunun mu, yoksa üye tamsayısının salt     çoğunluğunun mu kastedildiği hususuna açıklık getirilmemiştir. Bu,     özellikle uygulamada vahim sonuçlara yol açabilecek bir belirsizliktir.</p>
<p>Bir hukuk devletinde     hukuk kurallarındaki belirsizlik, hukuki güvensizlik yaratacağı için kabul     edilemez; çünkü hukuk devletinin en önemli unsurlarından birisi hukuki     güvenliktir. Bu nedenle, belirsizlik yaratarak hukuki güvenliği ortadan     kaldıran 19 uncu maddenin ikinci fıkrasının dördüncü tümcesinde yer alan bu     düzenleme, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen “hukuk devleti” ilkesine     aykırıdır. Böylesi bir düzenlemeyi getiren bir Anayasa değişikliğinin,     Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı bir biçimde, Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen “hukuk devleti” ilkesini     değiştirmek anlamına geleceği kabul edilmelidir. Anayasanın 4 üncü     maddesindeki değiştirilmezlik ilkesi böyle bir değişiklik yapılmasına imkan     vermediği için 5982 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin ikinci fıkrasının     (2709 sayılı kanunun değişen 149 uncu maddesinin birinci fıkrası) dördüncü     tümcesinin iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.4.b. 19’uncu     Maddenin Dördüncü Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>1982 tarihli     Anayasanın 149 uncu maddesinin, Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasi     partilerle ilgili kapatma davalarında kapatmaya karar verilebilmesi için     gerekli kıldığı çoğunluk, beşte üçtür.</p>
<p>5982 sayılı Kanunun 19     uncu maddesinin dördüncü fıkrasının bu konudaki karar yeter sayısını yükseltmek     suretiyle, Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerinin iptaline, siyasi     parti kapatmaya ve Devlet yardımından yoksun bırakmaya karar vermesini,     imkansız denecek ölçüde güçleştirdiği görülmektedir.</p>
<p>Böyle bir hüküm,     Anayasa değişiklikleri konusunda Anayasanın getirdiği yasakların rahatça     aşılmasına ve özellikle, Cumhuriyetin Anayasanın 1 inci, 2 nci ve 3 üncü     maddelerinde gösterilen nitelik ve özelliklerinin güvencesiz kalmasına yol     açacaktır.</p>
<p>Aynı durum siyasi     parti yasakları bakımından da kendisini gösterecek ve Anayasanın 68 inci     maddesine aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline gelen partilerin     kapatılması veya Devlet yardımından yoksun bırakılması, karar yeter sayısına     ulaşılamadığı için imkânsızlaşacaktır. Böylece, Anayasanın 68 inci     maddesinin dördüncü fıkrasında sıralanan ve büyük bir kısmı Anayasanın 2     nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen değerleri     koruma altına alan yasaklara uyulması güçleşecek; bunlar etkisizleştirilmiş     olacaktır.</p>
<p>Bir hukuk     devletinde, birtakım hukuk kurallarının belirlediği yasaklara uyulmamasını     kolaylaştırmak veya getirdiği yaptırımların uygulanmasını imkansızlaştırmak     üzere başka hukuk kuralları yapılması, kabul edilemez bir durumdur. Çünkü     bu, hukuk devletinin sağlamak zorunda olduğu hukuk düzeninin etkinliğini ve     hukuka güven duygusunu özünden zedeler. Bu açıdan söz konusu dördüncü     fıkranın, Anayasanın 2 nci maddesindeki “hukuk devleti” ilkesine aykırı     olduğu ve söz konusu dördüncü fıkra bir Anayasa değişikliği niteliğini     taşıdığı için bunun, Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı biçimde Anayasanın     2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesinin değiştirilmesi anlamına     geldiği kabul edilmelidir.</p>
<p>Bu açıklamalar, 19 uncu     maddenin dördüncü fıkrasının, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     hukuk devleti niteliğini değiştirdiğini ortaya koymaktadır. Anayasanın 4     üncü maddesindeki değiştirilmezlik ilkesi böyle bir değişikliğe imkan     vermediği için söz konusu dördüncü fıkra (2709 sayılı kanunun değişen 149     uncu maddesinin üçüncü fıkrası) iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.5. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 22’nci Maddesine İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>I.B.5.a. 5982 Sayılı     Kanunun 22’nci Maddesinin Üçüncü ve Dördüncü Fıkralarına İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>1982 tarihli Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesinde, 7 üyeden oluşan bir Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulu öngörülmüştür.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin üçüncü fıkrasında ise Kurulun, üye     sayısı arttırılarak, 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşan bir yapı ortaya     konulmuştur.</p>
<p>22 asıl ve 12 yedek     üyeden oluşan bu Kurulun nasıl yapılandırılacağı da, 22 nci maddenin     dördüncü fıkrasında gösterilmiştir. Ancak, dördüncü fıkra hükmüne     bakıldığında, Anayasaya aykırı birtakım hususlar görülmektedir. Şöyle ki:</p>
<ul>
<li>Kurulun Başkanı Adalet Bakanı olarak gösterilmiş;     Adalet Bakanlığı Müsteşarına Kurulda doğal üye olarak yer verilmiştir. Bu     durum, dördüncü fıkranın; AB uzmanlarınca düzenlenen ilerleme raporlarının,     istişari ziyaret raporlarının, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi     kararlarının, Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin görüş ve önerilerinin;     ulusal düzeyde de tüm ilgili kurum ve kuruluşlar ile bilim insanlarının ve     hukukçuların görüş ve önerilerinin gözardı edilerek düzenlendiğini ortaya     koymaktadır. Çünkü; söz konusu rapor, karar, öneri, görüş ve değerlendirmelerde,     Adalet Bakanına ve Müsteşarına Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yer     verilmesi, yargıyı yürütmeye bağımlı kılacak bir husus olarak     nitelendirilmiş; bu nedenle de yargı bağımsızlığına, kuvvetler ayrılığına     ve hukuk devletine aykırı bulunmuştur.</li>
</ul>
<p>22 nci maddenin     dördüncü fıkrasında da, Adalet Bakanı ve Müsteşarına Kurulda yer verilmesi;     onlara yargıç ve savcıların özlük işleri bakımından alınacak kararları     etkileme imkanını getirecektir.</p>
<p>Ayrıca Kurulun     Başkanının Adalet Bakanı olması ve 22 nci maddenin diğer fıkralarında bu     nedenle Bakana verilen yönetim ve temsil yetkileri, Kurulun çalışmalarını     ve gündemini Bakanın düzenlemesini sağlayacak; Bakan ve Müsteşarı     toplantılara katılmamak suretiyle Kurulun çalışmalarını     kilitleyebilecektir. Yapılan değişikliklerde bu kilitlemeyi ortadan     kaldıracak ve kurulun demokratik esaslara göre çalışmasını sağlayacak     koruyucu bir önlem alınmamış, güvence getirilmemiş, tam tersi kilitleme     yolu açık tutulmuştur.</p>
<p>Bu durum, yürütmenin     yargı üzerinde üstünlük kurduğu, yargının yürütmeye bağımlı kılındığı bir     tabloyu ortaya koymaktadır. Yargının yürütmeye bağımlı kılınması ve     yürütmenin yargı üzerinde üstünlük kurması, kuvvetler ayrılığı ilkesine     aykırıdır. Bunun yanı sıra, yargının yürütmeye bağımlı kılınmasının ve     yürütmenin etkisi altına sokulmasının, yargı bağımsızlığını ortadan     kaldıracağı da açıktır. Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin olmazsa     olmazıdır. Bu nedenle, yargı bağımsızlığının sağlanıp korunmadığı yönetim     biçimlerinin hukuk devleti niteliğini taşıması olanaksızdır.</p>
<p>Bütün bu     açıklamalar, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda Adalet Bakanına Başkan,     Müsteşarına doğal üye sıfatıyla yer veren 22 nci maddenin dördüncü     fıkrasının; yargının yansızlığını ve bağımsızlığını zedelediğini, dolayısı     ile Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan Cumhuriyetin hukuk devleti     niteliğine ve yine 2 nci maddenin Cumhuriyetin nitelikleri arasında     gönderme yaptığı Anayasanın Başlangıç kısmında belirtilen kuvvetler     ayrılığına aykırı düştüğünü ortaya koymaktadır.</p>
<ul>
<li>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci     maddesinin dördüncü fıkrasında, Kurulun dört asıl üyesinin, nitelikleri     kanunda belirtilen, yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal     bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri     ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca seçileceği ifade edilmiştir.</li>
</ul>
<p>1982 tarihli Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesinde, Cumhurbaşkanına Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçme konusunda tanınmış olan yetkilerin,     Kurulu yürütmeye bağımlı kıldığı öne sürülmüş; bu durum yargı bağımsızlığı,     hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine aykırı görülerek, şiddetle     eleştirilmiştir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Bu yetkilerin     Cumhurbaşkanına Anayasadaki tarafsız statüsü nedeni ile tanınmış olması,     seçiminde öngörülen toplantı ve karar yeter sayılarının da Cumhurbaşkanının     tarafsız bir kimlik taşımasını güvence altına alması, bu eleştirileri     etkisizleştirmeye yetmemiştir.</span></p>
<p>Bugün ise,     Anayasanın 102 nci maddesinde yapılan değişikliğin getirdiği seçim sistemi,     Cumhurbaşkanı adaylarını seçilebilmek için siyasi partilerin desteğini     almak zorunda bırakmakta; siyasi partilere de Cumhurbaşkanı adayı göstermek     imkanı tanımaktadır. Bu düzenlemelerin Cumhurbaşkanının artık tarafsız bir     kimlik taşımasını sağlayamayacağı ortadadır. Çünkü göreve bir siyasi     partinin desteklediği veya önerdiği Cumhurbaşkanı olarak başlayacaklardır. Bu     konumdaki bir Cumhurbaşkanına söz konusu yetkilerin 22 nci maddenin     dördüncü fıkrasında tekrar tanınmasının, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti     ilkesi ve kuvvetler ayrılığı bakımından 2007 değişikliği öncesine göre çok     daha zedeleyici olacağı ve yargının tarafsızlığını da tehlikeye düşüreceği     kuşkusuzdur.</p>
<p>Çünkü     Cumhurbaşkanları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçerken,     seçimlerinde kendilerini desteklemiş olan partilerin tercihleri     doğrultusunda hareket etmek eğilimine gireceklerdir. Cumhurbaşkanlarına     artık ikinci kez göreve seçilebilmek imkanının getirilmiş olması, onları     ikinci kez seçilebilmek amacıyla aynı partinin desteğini sürdürmek     arayışına itebilir. Bu arayışı da, desteğini aldığı partinin tercihlerinin,     Cumhurbaşkanının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçimlerinde     belirleyici olmasına yol açar. Bunun, yukarıda belirttiğimiz sakıncanın     daha da belirginleşmesine neden olacağı ortadadır.</p>
<p>Söz konusu 22 nci     maddenin dördüncü fıkrasında Cumhurbaşkanına tanınan Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kuruluna üye seçme yetkisi, yargıçlık ve savcılık mesleğinden gelmeyen üst     kademe yöneticileri ile iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan     öğretim üyelerinin de bu Kurula üye seçilebilmelerine olanak     hazırlamaktadır.</p>
<p>Bu kimselerin,     hakimlerin ve savcıların seçimi, kariyeri, özlük işleri gibi tamamen     yabancısı oldukları konularda Kurula ne gibi katkıda bulunacakları, elbette     ki merak edilecek bir husustur. Ancak bu konulara yabancı olmanın, bu     kişileri, bilgilendirmek adı altında yapılacak yönlendirmelere açık hale     getireceği de ortadadır. Böyle bir durum, yargının tarafsızlığını ve     bağımsızlığını zedeleyici niteliktedir. Yargının bağımsızlığı ve     tarafsızlığı ise hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Yargının     tarafsızlığının ve bağımsızlığının sağlanamadığı ortamda hukuk devleti de     gerçekleşemez. Bu nedenle, söz konusu düzenlemenin bu bakımdan da kuvvetler     ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırı düştüğünün söylenmesi     gerekmektedir.</p>
<p>Diğer yandan söz konusu     22 nci maddenin dördüncü fıkrasında Cumhurbaşkanına tanınan Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme yetkisinin, Avrupa Birliği ortak     standartları ile bağdaştırılması da olanaksızdır. Çünkü Avrupa Konseyi     Bakanlar Komitesinin yukarıda belirtilen (R [94] 12) sayılı kararında ve     CCJE’nin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunduğu 10(2007) no’lu görüşte;     hakimlerin seçimleri ve kariyerleri konusunda karar veren merciin hükümet     ve idareden bağımsız olması, bu merciin üyelerinin yargıçlardan oluşması ve     kendi emsallerince yargı tarafından seçilmesi gerekli bulunmaktadır.</p>
<p>Bu açıklamalar, 22     nci maddenin dördüncü fıkrasında Cumhurbaşkanına tanınan Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme yetkisinin de yukarıda belirtilen     nedenlerle Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin hukuk     devleti niteliğine ve 2 nci maddenin Cumhuriyetin nitelikleri arasında     gönderme yaptığı Başlangıç ilkelerinden kuvvetler ayrılığına aykırı     düştüğünü ortaya koymaktadır.</p>
<ul>
<li>22 nci maddenin dördüncü fıkrasında, Cumhurbaşkanının     yukarıda belirtilen koşullarla seçeceği 4 üyenin yanı sıra, Hakimler ve     Savcılar Kurulunun, 3 asıl ve 3 yedek üyesinin Yargıtay üyeleri arasından     Yargıtay Genel Kurulunca, 2 asıl ve 2 yedek üyesinin Danıştay üyeleri     arasından Danıştay Genel Kurulunca, 1 asıl ve 1 yedek üyesinin Türkiye     Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, 7 asıl ve 4 yedek     üyesinin birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren     nitelikleri yitirmemiş adli yargı hakim ve savcıları arasından adli yargı     hakim ve savcılarınca, 3 asıl 2 yedek üyesinin birinci sınıf olup, birinci     sınıfa ayrılmayı gerektirecek nitelikleri yitirmemiş idari yargı hakim ve     savcıları arasından idari yargı hakim ve savcılarınca 4 yıl için seçileceği     ifade edilmiş ve süresi biten üyelerin yeniden seçilmesine imkan     tanınmıştır.</li>
</ul>
<p>Bu hüküm, Kurulda     Cumhurbaşkanının seçebileceği 4 üyenin yanı sıra Türkiye Adalet Akademisi Genel     kurulunca seçilecek 1 üye ile birlikte, toplam 5 savcı ve yargıç kökenli     olmayan üyenin Kurulda yer almasına imkan hazırlamaktadır. Bu durumun,     hakimlik ve savcılık sorunlarına ve özlük işlerine yabancı bu kişileri,     bilgilendirmek adı altında yapılacak yönlendirmelere açık kılacağı ve bunun     da yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırı düşeceği yukarıda belirtilmiştir.</p>
<p>Diğer yandan söz     konusu 5 üye, Adalet Bakanı ve Müsteşarı ile birlikte yürütmenin Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerinde etki kurmasını da sağlayacaktır. Çünkü     Adalet Bakanı yürütmenin bir unsurudur. Adalet Bakanlığı Müsteşarı, 2992     sayılı Kanunun 6 nci maddesine göre, “Bakanın emri altında ve o’nun     yardımcısı”dır. Türkiye Adalet Akademisi Adalet Bakanlığına bağlı, özerk     yapıda olmayan bir kuruluştur. Adalet Akademisinin yapacağı seçimin Adalet     Bakanının tercihini yansıtmaması olanaksızdır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı ile     Adalet Bakanının aynı partiden gelmeleri durumunda, farklı tutumlar     benimsemeleri pek olası değildir. Böylece Kurulda yürütmenin tercihleri     doğrultusunda hareket edecek 7 üyelik bir blok ortaya çıkabilecektir. Bunun     yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine aykırı bir görünümün     ortaya çıkmasını hazırlamak bakımından önemli bir sayı olduğu açıktır.</p>
<p>Diğer yandan adli     yargıdaki birinci sınıf yargıç ve savcılar arasından yapılacak seçimde,     seçilenlerin hepsinin yargıç veya hepsinin savcı olduğu garip durumlar     ortaya çıkabilecektir. Aynı durum, idari ve adli yargıdaki birinci sınıf     yargıç ve savcılar arasından yapılacak seçimde de kendisini     gösterebilecektir. Bunun sonucunda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu,     çoğunluğu hakimlerden veya çoğunluğu savcılardan oluşan bir Kurula     dönüşebilecektir. Bu da savcıların mesleki kariyerleri ve özlük işleri     bakımından hakimlerin çoğunlukta olduğu veya hakimlerin, mesleki     kariyerleri ve özlük işleri bakımından savcıların çoğunlukta olduğu bir     Kurulun kararlarına bağlı kılınmaları gibi bir duruma yol açabilecektir.     Hakimlerin ve savcıların mesleki kariyerleri ve özlük işlerinin farklı     özellikleri gözönünde tutulduğunda, aynı kurulda örgütlenmeleri     eleştirilirken, böyle bir durum elbette ki kabul edilemez. Çünkü bu, yukarıda     belirttiğimiz Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararlarına, dolayısı ile     Avrupa ortak demokrasi standartlarına aykırı olduğu gibi; savcıyı yargıca,     yargıcı da savcıya bağımlı kılmak gibi demokratik ve adil olmayan bir     duruma yol açacaktır. Adalet hukuk devletinin temel hedeflerinden     birisidir. Demokratik ve adil olmayan böyle bir düzenleme, hukuk devletine     de aykırıdır.</p>
<p>22 nci maddenin     dördüncü fıkrasının öngördüğü bu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu     yapılanmasının Yargıtay ve Danıştay ile adli yargıdaki 1. sınıf yargıç ve     savcılar ve idari yargıdaki 1. sınıf yargıç ve savcılar arasında, Kurula     seçecekleri üye sayısı bakımından bir eşitsizlik yarattığı da     görülmektedir.</p>
<p>Bu da, alınacak     kararlarda Yargıtay’ın Danıştay’a, adli yargının idari yargıya nazaran daha     etkin olabilmesine neden olacak bir durumdur. Böyle bir durumun ise, adil     olmadığı açıktır. Adil olmayan bir düzenleme ise, yukarıda da belirtildiği     gibi hukuk devletine aykırıdır.</p>
<p>1. sınıf yargıç ve     savcılar arasından yapılacak seçim sonrası, HSYK üyesi olacak yargıç ve     savcılara üyelik süresi boyunca özel güvence getirilmemiştir. İdari yönden     Adalet Bakanlığına bağlı olmak, yargıçların yargı bağımsızlığı ilkesine     uygun olarak çalışmalarını engelleyeceğinden hukuk devleti ilkesine     aykırılık oluşturur. Kurulda, bu yargıç ve savcıların yüksek yargı     üyelerinden niceliksel fazlalığı gözetildiğinde yargı bağımsızlığının daha     da zedeleneceği açıktır.</p>
<p>22 nci maddenin     dördüncü fıkrasının dördüncü tümcesinde yer verilen süresi biten üyelerin     yeniden seçilebileceğine ilişkin hükmün de, Kurul üyelerini, yeniden     seçilebilmek için, kendilerini seçenlerin beğenisini kazanacak tutumları     benimsemeye iteceği; bunun da yargı bağımsızlığına ve yargı tarafsızlığına     dolayısı ile hukuk devleti ilkesine aykırı bir başka durum yaratacağı     görülmektedir.</p>
<p>Bütün bu     açıklamalar, 22 nci maddenin dördüncü fıkrasının birinci ve ikinci     tümcelerinin Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen     hukuk devletine ve 2 nci maddenin Cumhuriyetin nitelikleri arasında     gönderme yaptığı Başlangıç ilkelerinden kuvvetler ayrılığına; üçüncü ve     dördüncü tümcelerinin ise yine Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında gösterilen “hukuk devleti”ne aykırı olduğunu ortaya     koymaktadır. Söz konusu dördüncü fıkra bir Anayasa değişikliği ile ortaya     konulduğu için, bu aykırılık dördüncü fıkranın Anayasanın 2 nci     maddesindeki hukuk devleti niteliği ile 2 nci maddenin gönderme yaptığı     Başlangıç ilkelerinden kuvvetler ayrılığını değiştirdiği anlamına     gelmektedir. Anayasanın 4 üncü maddesindeki değişmezlik ilkesi buna imkan     tanımadığı için söz konusu 22 nci maddenin dördüncü fıkrası (2709 sayılı     kanunun değişen 159 uncu maddesinin üçüncü fıkrası) bütünüyle iptal     edilmelidir.</p>
<p>Kuşkusuz 22 nci     maddenin üçüncü fıkrasının da, dördüncü fıkra ile birlikte     değerlendirilmesi uygun düşer. Çünkü 22 nci maddenin üçüncü fıkrasında     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşması     ve 3 daire halinde çalışması öngörülerek, 22 nci maddenin dördüncü     fıkrasında yer alan Anayasaya aykırı oluşuma sayısal zemin hazırlanmıştır.     Bu nedenle üçüncü fıkra da (2709 sayılı kanunun değişen 159 uncu maddesinin     ikinci fıkrası), dördüncü fıkra için söz konusu olan gerekçelerle iptal     edilmelidir.</p>
<p>I.B.5.b. 22’nci     Maddenin Beşinci ve Altıncı Fıkralarına İlişkin Anayasaya Aykırılık     Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin beşinci ve altıncı fıkralarında,     yukarıda üçüncü ve dördüncü fıkralarla ilgili değerlendirmelerde oluşumu     bakımından Anayasaya aykırı olduğu gerekçeleriyle açıklanmış olan Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulunun üyeliklerine yapılacak seçimler     düzenlenmiştir. Bu nedenle söz konusu üçüncü ve dördüncü fıkralar için     ortaya konulmuş olan Anayasaya aykırılık gerekçeleri, beşinci ve altıncı     fıkralar için de geçerlidir.</p>
<p>Ancak bunun yanında,     altıncı fıkranın birinci tümcesinde düzenlenmiş bulunan seçim yönteminin,     bu fıkra için ek bir Anayasaya aykırılık durumu oluşturduğu da gözden     kaçırılmamalıdır. Çünkü söz konusu seçim yöntemi; Yargıtay, Danıştay ve     Türkiye Adalet Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için     her üyenin, birinci sınıf adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından     seçilecek Kurul üyeliği için her hakim ve savcının, ancak bir aday için oy     kullanmasına imkan tanımakta; en fazla oy alanlar ise, sırasıyla asıl ve     yedek üye seçilmektedirler.</p>
<p>Böyle bir yöntemin,     bu seçimin seçmenlerinin, seçilecek tüm üyelikler için tercihlerini ortaya     koymasını engellediği ortadadır. Seçmenlerin tercihlerini kullandıkları oya     tam anlamıyla yansıtamadığı ve seçme imkanlarının sınırlandırıldığı bir     yöntemin ise, demokratik olduğu kabul edilemez ve bu yöntem, Anayasanın 2     nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen “demokratiklik”     ile bağdaştırılamaz.</p>
<p>Diğer yandan böyle     bir yöntem, kurumunda veya meslektaşları arasında yeteri ölçüde desteği     bulunmayanların da aday listelerine girmelerini ve dolayısı ile Kurula üye     olarak taşınmalarını sağlayarak, adil olmayan bir seçim sonucunun ortaya     çıkmasına neden olabilecek bir özellik taşımaktadır.</p>
<p>“Adalet”, hukuk     devleti adı verilen yönetim biçiminin gerçekleştirmeye yöneldiği temel     hususlardan birisidir. “Adil” olmayan bir seçim sisteminin, hukuk devleti ile     bağdaştırılması mümkün değildir.</p>
<p>Bu nedenlerle söz     konusu 22 nci maddenin altıncı fıkrasının birinci tümcesinin Anayasanın 2     nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan     “demokratik hukuk devleti”ne aykırı düştüğü söylenmelidir.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun, 22 nci maddesinin altıncı fıkrasının ikinci tümcesinde     ise, “Bu seçimler her dönem için bir defada ve gizli oyla yapılır.” hükmü     yer almaktadır. Bu hüküm gereği, Yargıtay, Danıştay Genel Kurulları,     Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu veya Adli yargı ile idari yargı hakim     ve savcıları tarafından seçilecek asıl üyelerin yerine gelecek yedek     üyelerin de 4 yıllık süre dolmadan tükenmesi halinde, Kurul üyelikleri boş     kalabilecek ve bu durum, Kurul çalışmalarının etkisizleşmesine yol     açabilecektir. Yargının etkisizleştirilmesi ise, hukuk devleti ile     bağdaşmayan bir durumdur. Böyle bir durumun da, Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında belirtilen hukuk devletine aykırı     düşeceği açıktır.</p>
<p>Bu tablo karşısında,     söz konusu 22 nci maddenin beşinci ve altıncı fıkralarının Anayasanın 2 nci     maddesinde belirtilen Cumhuriyetin “demokratik hukuk devleti” niteliğine     yukarıda açıklanan yönlerden aykırı düştüğü; bu fıkraların Anayasa     değişikliği olarak düzenlendiği gözönünde tutulduğunda bunun, Cumhuriyetin     Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen demokratik hukuk devleti olma     niteliğinin Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı olarak değiştirilmesi     anlamına geleceği söylenmelidir. Anayasanın 4 üncü maddesindeki değişmezlik     ilkesi buna imkan vermediği için söz konusu beşinci ve altıncı fıkralar     (2709 sayılı kanunun değişen 159 uncu maddesinin dördüncü ve beşinci     fıkraları) iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.5.c. 22’nci     Maddenin Yedinci Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin yedinci fıkrası, Kurulun yedek     üyeleri bakımından, asıl üyeler için öngördüğü görev yasaklarını     getirmemiştir; bu nedenle Kurulun birinci sınıf hakimler ve savcılar     arasında seçilen 4 yedek üyesi, kürsü hakimliğine devam edecek; bu nedenle     de her türlü soruşturma ve idari tasarrufun, dolayısı ile yürütmenin etki     alanına bağımlı durumda olacaklardır. Bu da, kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına     ve yargı bağımsızlığının olmazsa olmaz koşulu olduğu hukuk devletine aykırı     düşecektir.</p>
<p>Bu nedenle 22 nci     maddenin yedinci fıkrasının Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler     ayrılığı”na ve “hukuk devleti”ne aykırı düştüğü ve yedinci fıkra bir     Anayasa değişikliği kapsamında yer aldığı için bunun, Anayasanın 2 nci     maddesinin bu nitelikler bakımından Anayasanın değiştirilmesi anlamına     geleceği söylenmelidir. Anayasanın 4 üncü maddesindeki değişmezlik yasağı     buna imkan tanımadığı için söz konusu yedinci fıkra (2709 sayılı kanunun     değişen 159 uncu maddesinin altıncı fıkrası) iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.5.d. 22’nci     Maddenin Sekizinci Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin sekizinci fıkrasında, yukarıda 22 nci     maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarda açıklanan nedenlerle Anayasaya     aykırı bir nitelik taşıyan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun     Başkanlığına ve çalışma düzenine ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Bu     nedenle sekizinci fıkranın da, 22 nci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları     için belirtilen gerekçelerle Anayasaya aykırı olduğu söylenmelidir.</p>
<p>Sekizinci fıkranın     birinci, üçüncü ve dördüncü tümceleri, bu hususa ek olarak, başka     bakımlardan da Anayasaya aykırılıklar taşımaktadır. Şöyle ki:</p>
<ul>
<li>Sekizinci fıkranın birinci tümcesinde, “Kurulun     yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir.” hükmü yer almaktadır.</li>
</ul>
<p>Bu tümcenin, Kurulun     Başkanının Adalet Bakanı olduğunu ifade eden söz konusu 22 nci maddenin     dördüncü fıkrasının birinci tümcesi ile birlikte değerlendirilmesi     gerekmektedir. Böyle bir değerlendirme ise, sekizinci fıkranın birinci     tümcesinin aslında “Kurulun yönetimi ve temsili Adalet Bakanına aittir” olarak     da okunabileceğini ortaya koymaktadır. Bunun ise Kurulu, özellikle çalışma     düzeni bakımından, yürütmeye bağımlı kılacağı; yargının bağımsızlığı,     olmazsa olmaz koşulu olan “hukuk devleti”ne ve kuvvetler ayrılığı ilkesine     aykırı düşeceği ortadadır.</p>
<p>Hukuk devleti ve     kuvvetler ayrılığı, Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri     arasında belirtilmiştir. Bu nedenle, söz konusu tümcenin, Anayasanın 2 nci     maddesine aykırı olduğunun söylenmesi gerekmektedir.</p>
<ul>
<li>22 nci maddenin sekizinci fıkrasının üçüncü ve     dördüncü tümceleri ise şöyledir:</li>
</ul>
<p>“Kurul, kendi     üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de     başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline     devredebilir”.</p>
<p>Bu tümcelerde,     Başkanını seçmek yetkisi tanınmayan Kurula, ancak kendi üyeleri arasından     daire başkanlarını ve daire başkanlarından birisini de başkanvekili olarak     seçmek olanağı verilmiştir; ancak, başkanvekilinin yetkileri Anayasada     gösterilmeyerek, dilerse Başkanının devredeceği bir takım yetkileri     kullanmak durumuna sokulmuştur. Bu da, yönetime ilişkin yetkilerin tam     anlamıyla Adalet Bakanında veya Adalet Bakanının güdümünde kalmasına yol     açmaktadır.</p>
<p>Böyle bir     düzenlemenin de, yargıyı yürütmeye bağımlı kılacağı açıktır. Bu durumda,     söz konusu üçüncü ve dördüncü tümcelerin de, aynen birinci tümce için     belirtilen gerekçelerle Anayasanın 2 nci maddesine aykırı düştüğünün     söylenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Fıkranın 2 nci     tümcesindeki, Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz tümcesi ise yukarıda     çerçeve 22 inci maddenin üçüncü fıkrasında 3 daire halinde çalışma hükmünde     belirtilen aykırılık gerekçelerine dayanarak iptal edilmelidir.</p>
<p>Bu tablo, söz konusu     22 nci maddenin sekizinci fıkrasının yukarıda açıklanan yönlerden     Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk     devleti”ne ve Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler ayrılığı”na aykırı     düştüğünü ortaya koymaktadır. Sekizinci fıkranın Anayasa değişikliği olarak     düzenlendiği gözönünde tutulduğunda bu durumun, Cumhuriyetin Anayasanın 2     nci maddesinde belirtilen niteliklerinden “hukuk devleti” ve “kuvvetler     ayrılığı”nın, değiştirilmesi anlamına geleceği ve Anayasanın 4 üncü     maddesindeki değişmezlik ilkesi buna imkan vermediği için sekizinci     fıkranın (2709 sayılı kanunun değişen 159 uncu maddesinin yedinci fıkrası)     iptal edilmesi gerektiği söylenmelidir.</p>
<p>I.B.5.e. 22’nci     Maddenin Dokuzuncu Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin dokuzuncu fıkrasında, yukarıda 22 nci     maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarıyla ilgili Anayasaya aykırılık     gerekçelerinde Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     niteliklerinden “hukuk devleti” ve Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler     ayrılığı”na aykırı düştüğü açıklanan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun     yetki ve görevleri ile ilgili bir düzenleme yapılmıştır.</p>
<p>Bu bakımdan söz     konusu dokuzuncu fıkranın da, 22 nci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları     için yukarıda ifade edilen gerekçelerle Anayasaya aykırı düştüğü kabul edilmelidir.</p>
<p>Bu noktadan hareket     edildiğinde de, dokuzuncu fıkranın, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk devleti”ne ve Başlangıç ilkelerinden     “kuvvetler ayrılığı”na aykırı düştüğünün; dokuzuncu fıkranın Anayasa değişikliği     olarak düzenlendiği gözönünde tutulduğunda da bu durumun, Cumhuriyetin     Anayasada belirtilen bu niteliklerinin değiştirilmesi anlamına geleceğinin;     Anayasanın 4 üncü maddesindeki değiştirilemezlik ilkesinin böyle bir     değişikliğe imkan vermemesi nedeniyle dokuzuncu fıkranın (2709 sayılı     kanunun değişen 159 uncu maddesinin sekizinci fıkrası) iptal edilmesinin     gerektiğinin söylenmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.5.f. 22’nci     Maddenin Onuncu ve Onbirinci Fıkralarına İlişkin Anayasaya Aykırılık     Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin onuncu ve onbirinci fıkralarına     bakıldığında, bu fıkralarda yapılan düzenlemelerin Anayasaya aykırı bazı     yönleri bulunduğu görülmektedir. Şöyle ki:</p>
<ul>
<li>Bugün için,     yargıç ve savcılar hakkında soruşturma açma izni verme yetkisi ilgili     mevzuat gereğince, Adalet Bakanı tarafından kullanılmakta; bu iznin     verilmemesi halinde idari yargı mercilerine başvurulabilmektedir. Adalet     Bakanlığının, birçok yargıç ve savcı hakkında, çok kolaylıkla soruşturma     izni verip, bu soruşturmaları uzun süre yürüterek; yürütmenin yargı     üzerinde baskı kurmasını sağladığı yolundaki örnek ve eleştiriler oldukça     yaygındır.</li>
</ul>
<p>22 nci maddenin onuncu fıkrasının birinci     tümcesinin ilgili dairenin önerisi ile sınırlandırılmış olsa bile, hakim ve     savcılarla ilgili soruşturmaya olur vermek yetkisini Hakimler ve Savcılar     Yüksek Kurulu Başkanına vermesi, bu eleştirileri ortadan kaldırmaya     yetmeyecektir. Çünkü Kurulun Başkanı, yine Adalet Bakanıdır. Bu durumda     yeni düzenlemenin de, yürütmenin yargıyı etkisi aklına almasına yol açacağı     ve kuvvetler ayrılığı ilkesi ile yargı bağımsızlığı temel unsurlarından     birisi olan “Hukuk Devleti”ne aykırı düşeceği açıktır.</p>
<ul>
<li>22 nci     maddenin onuncu fıkrasında, inceleme ve soruşturmanın daha kıdemli hakim veya     savcı eliyle de yaptırılabileceği hükmüne de yer verilmiştir. Ancak bu     hüküm inceleme ve soruşturmayı soruşturulandan daha kıdemli bir savcı veya     yargıca yaptırma kararını kimin vereceği ve soruşturma veya incelemeyi     yapacak yargıç veya savcıyı kimin belirleyeceği konusunda herhangi bir     açıklık taşımamaktadır. Bu, söz konusu belirlemeleri de, oluru verecek     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanının yani Adalet Bakanının     yapmasına yetki verecek yasa düzenlemelerine Anayasal dayanak oluşturacak     bir durumdur. Böylesi bir durumun, yargının yürütmenin baskı ve etkisine     girmesine yol açacağı ortadadır. Bu da yargı bağımsızlığının olmazsa olmaz     olduğu hukuk devleti ilkesine ve kuvvetler ayrılığına aykırıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>22 nci     maddenin onbirinci fıkrasında, Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin     olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı yolunu kapatmış olması da; tüm     yasama ve yürütme işlemlerinin yargısal denetimi esasını temel unsuru     olarak kabul eden hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Hukuk devletinin en     temel ilkelerinden birisi, devletin bütün işlem ve eylemlerinin yargı     denetimine bağlı olmasıdır. Bunun istisnasının Anayasa ile getirilmiş olması     dahi hukuk devleti ilkesinin ihlali anlamına gelir. Böyle bir istisna 2 nci     madde karşısında kabul edilemez.</li>
</ul>
<p>Bu açıklamalar     ışığında, 22 nci maddenin onuncu ve onbirinci fıkralarının Anayasanın 2 nci     maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında belirtilen hukuk devletine ve     Başlangıç ilkelerinden kuvvetler ayrılığına aykırı olduğunun kabul edilmesi     gerekmektedir. Söz konusu fıkraların Anayasa değişikliği niteliğini     taşıması nedeniyle bu aykırılık, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı niteliklerinin değiştirildiği anlamına     gelmektedir. Anayasanın 4 üncü maddesi böyle bir değişikliğe imkan     vermediği için söz konusu onuncu ve onbirinci fıkraların (2709 sayılı     yasanın değişen 159 uncu maddesinin dokuzuncu ve onuncu fıkraları) iptal     edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.5.g. 22’nci     Maddenin Onikinci Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Yukarıda, söz konusu     22 nci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarına ilişkin Anayasaya aykırılık     gerekçelerinde, bu fıkralardaki görünümüyle Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun, yapılandırılışı açısından Anayasaya aykırı bir nitelik taşıdığı     açıklanmıştır. Bu bakımdan, onikinci fıkrada düzenlenen Genel     Sekreterliğin, Anayasaya aykırı olan bu Kurula bağlanmış bulunması     nedeniyle, 22 nci maddenin onikinci fıkrası da, bütünüyle ve 22 nci     maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları için geçerli olan gerekçelerle,     Anayasaya aykırı düşmektedir ve iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Buna ek olarak,     onikinci fıkranın ikinci tümcesinde Genel Sekreterin, Kurulun göstereceği     üç aday arasından olsa bile, <span style="text-decoration: underline;">Kurul Başkanı</span> tarafından atanacağının     belirtilmiş olması da, onikinci fıkra için bir başka Anayasaya aykırılık     nedeni oluşturmaktadır. Çünkü Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Bu durum,     söz konusu Genel Sekreterlik bağlamında yargı ile yürütme arasında,     yürütmenin yargı üzerinde üstünlük kurmasına ve yargıyı etkilemesine yönelik     bir bağ kurulmasına yol açmaktadır. Bu aynı zamanda kurul sistemi ile     çalışması gereken bir yapı için Başkanlık sisteminin atama üzerine kurulu     yapıya ve kurulun tamamı ile Başkanın etkisine girmesine yol açacak bir     düzenlemedir. Bunun ise Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında gösterilen Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler     ayrılığı”na aykırı düşeceği açıktır.</p>
<p>Diğer yandan,     yürütmenin yargı üzerinde üstünlük sağlaması ve yargıyı etkilemesi,     yargının bağımsızlığı ve yansızlığı ile de bağdaşacak bir durum değildir.     Yargının yansızlığı ve bağımsızlığı ise, hukuk devletinin olmazsa     olmazlarıdır. Söz konusu ikinci tümcenin, bu bakımdan da “hukuk devleti”ne     de aykırı olduğunun belirtilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu açıklamalar     çerçevesinde söz konusu onikinci fıkranın Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen “hukuk devleti” ve Başlangıç     ilkelerinden “kuvvetler ayrılığı”na aykırı düştüğü; onikinci fıkra bir     Anayasa değişikliği gerçekleştirdiği için bu aykırılığın, Anayasanın 2 nci     maddesindeki “hukuk devleti” ve Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler     ayrılığı”nın değiştirildiği anlamına geldiği söylenmelidir. Böyle bir     değişiklik ise Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı düşeceği için, onikinci     fıkranın (2709 sayılı yasanın değişen 159 uncu maddesinin onbirinci     fıkrası) iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.5.h. 22’nci     Maddenin Onüçüncü Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin onüçüncü fıkrasında, Adalet Bakanlığının     merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak     çalıştırılacak hakim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hakim ve     savcı mesleğinden olan iç denetçileri atama yetkisinin Adalet Bakanına     verilmesi, yürütmeye yargı üzerinde üstünlük kurma ve yargıyı etkisi altına     alma imkanının tanınması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bu süreçte Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulunun devreden çıkarılmış bulunması, özellikle     adalet müfettişlerini ve iç denetçileri Adalet Bakanının atıyor olması;     5982 sayılı Kanunun çerçeve 14 üncü maddesinde belirtilen denetimin de,     Adalet Bakanının güdüm ve etkisi altına girmesine neden olabilecektir.</p>
<p>Belirtilen bu     hususlar ise; yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına, dolayısı ile bu nitelikler     olmazsa olmazı olan hukuk devletine ve kuvvetler ayrılığına aykırıdır.</p>
<p>Bu nedenle 22 nci     maddenin onüçüncü fıkrasının Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin     nitelikleri arasında yer verilen Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler     ayrılığı”na ve “hukuk devleti”ne aykırı düştüğü; onüçüncü fıkra bir Anayasa     değişikliği niteliğini taşıdığı için bu aykırılığın kuvvetler ayrılığı ve     hukuk devleti nitelikleri yönünden Anayasanın 2 nci maddesinin     değiştirilmesi anlamına geldiği söylenmelidir.</p>
<p>Böyle bir değişiklik     Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen değiştirilmezlik ilkesine aykırı     düşeceği için, söz konusu onüçüncü fıkra (2709 sayılı kanunu değişen 159     uncu maddesinin onikinci fıkrası) iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.5.ı. 22’nci     Maddenin Ondördüncü Fıkrasına İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>Yukarıda söz konusu     22 nci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarına ilişkin Anayasaya aykırılık     gerekçelerinde, bu fıkralardaki görünümüyle Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun, yapılandırılışı yönünden Anayasaya aykırı bir nitelik taşıdığı     açıklanmıştır.</p>
<p>Bu bakımdan,     ondördüncü fıkrada kanunla düzenlenmesi öngörülen hususların Anayasaya     aykırı düşen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun çalışma düzenine ilişkin     olması; ondördüncü fıkrayı da aradaki bağlantı nedeniyle, üçüncü ve     dördüncü fıkralarda belirtilen gerekçelerle Anayasaya aykırı bir görünüme     sokmaktadır ve aynı gerekçelerle ondördüncü fıkranın (2709 sayılı kanunun     değişen 159 uncu maddesinin onüçüncü fıkrası) da iptal edilmesi     gerekmektedir.</p>
<p>I.B.6. 7.5.2010 Tarihli     ve 5982 Sayılı Kanunun 25’inci Maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına     Eklediğini İfade Ettiği “Geçici Madde 18” Ve “Geçici Madde 19”A İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>I.B.6.a. 25’inci     Maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına Eklediğini İfade Ettiği “Geçici     Madde 18”in Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci Fıkralarına     İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>“Geçici Madde 18”in     birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında görevdeki Anayasa     Mahkemesinin yapısının, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı     maddesinde ortaya konulmuş olan yeni Anayasa Mahkemesi yapısına uyumunun     sağlanması için yapılacak işler ve kullanılacak yöntemler gösterilmiştir.</p>
<p>Yukarıda 16 ncı     maddeye ilişkin Anayasaya aykırılık gerekçelerinde, 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde getirilen yeni Anayasa Mahkemesi     yapısının çeşitli açılardan Anayasaya aykırı olduğu açıklanmıştır.</p>
<p>Bu nedenle, mevcut     Anayasa Mahkemesinin getirilen bu Anayasaya aykırı yeni yapılanma modeline     uyumunun sağlanması için “Geçici Madde 18”in birinci, ikinci, üçüncü,     dördüncü ve beşinci fıkralarında yapılması öngörülen bütün işler ve     kullanılacak yöntemler, söz konusu 16 ncı madde için öne sürülen     gerekçelerle Anayasaya aykırı düşmektedir.</p>
<p>Bu nedenle mevcut     Anayasa Mahkemesinin, getirilen bu Anayasaya aykırı yeni yapılanma modeline     uyumunun sağlanması için, “Geçici Madde 18”in birinci, ikinci, üçüncü,     dördüncü ve beşinci fıkralarında yapılması öngörülen bütün işler ve     kullanılacak yöntemler, 16 ncı madde ile birlikte değerlendirilmeli ve     “Geçici Madde 18”in, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci     fıkralarındaki hükümlerin, 16 ncı madde için geçerli olan gerekçelerle     Anayasaya aykırı düştüğü söylenmelidir. Bu nedenle “Geçici Madde 18”in     birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları iptal edilmelidir.</p>
<p>Bu bağlamda daha     açıkça ifade edilmesi gerekirse:</p>
<ul>
<li>Geçici Madde 18’in birinci ve beşinci fıkralarında     yer alan hükümler, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesine     ilişkin olarak yukarıda yapılan değerlendirmelerde Anayasanın 2 nci     maddesinde yer alan Cumhuriyetin niteliklerinden “kuvvetler ayrılığı”na ve     yargının bağımsızlığı ile tarafsızlığı olmazsa olmaz koşulu olan     “demokratik hukuk devleti”ne aykırı bulunmuş olan yeni Anayasa Mahkemesi     modeline geçişi sağlamaya yöneldiği için; 16 ncı madde için öne sürülmüş     olan “kuvvetler ayrılığı” ve “demokratik hukuk devleti”ne aykırılık, söz     konusu birinci ve beşinci fıkralar için de geçerli olmalıdır. Söz konusu     birinci ve beşinci fıkralar Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için;     bu aykırılık Anayasanın 2 nci maddesinin sözü geçen nitelikler bakımından,     Anayasanın 4 üncü maddesindeki yasağa rağmen değiştirildiği anlamına     gelmektedir. Anayasanın 4 üncü maddesi böyle bir değişikliğe imkan     tanımadığı için “Geçici Madde 18”in birinci ve beşinci fıkralarının iptal     edilmesi gerekmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Geçici Madde 18’in ikinci ve üçüncü fıkralarında,     7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi ile ilgili     değerlendirmelerde “hukuk devleti” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkelerine     dolayısı ile Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğu açıklanmış bulunan,     TBMM’nin Anayasa Mahkemesine üye seçme yetkisinin, görevdeki Anayasa     Mahkemesinin yeni yapısına uyumunu sağlamak için nasıl kullanılacağına     ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Burada söz konusu 16 ncı maddenin üçüncü     fıkrasında belirtilmiş olan yöntemin, geçiş aşaması için de benimsendiği     görülmektedir. 16 ncı madde için yapılan değerlendirmelerde, Sayıştay ve     baroların aday belirleme yönteminin Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin “demokratik hukuk devleti” ilkesine aykırı düştüğü sonucuna     varıldığı için, bu yöntemlerin geçiş dönemi için de aynı aykırılıkla malul     olacağının söylenmesi gerekmektedir. “Geçici Madde 18”in ikinci ve üçüncü     fıkraları Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için, bu aykırılık,     Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen “demokratik hukuk devleti”     niteliğinin, Anayasanın 4 üncü maddesindeki yasağa rağmen iptali anlamına     gelmekte; bu nedenle de, Anayasanın 2 nci ve 4 üncü maddelerine aykırı olan     “Geçici Madde 18”in ikinci ve üçüncü fıkralarının da iptali gerekmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Geçici Madde 18’in dördüncü fıkrasında,     Cumhurbaşkanının, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde     belirtilen Yükseköğretim Kurulunun göstereceği öğretim üyesi adaylar     arasından Anayasa Mahkemesine üye seçme yetkisinin, yeni Anayasa Mahkemesi     yapısına geçiş aşamasında nasıl kullanılacağı belirtilmiştir.</li>
</ul>
<p>Yukarıda söz konusu     16 ncı maddeye ilişkin Anayasaya aykırılık gerekçelerinde, Cumhurbaşkanının     Anayasa Mahkemesine üye seçmesinin, Anayasanın 2 nci maddesinde     Cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen Başlangıç ilkelerinden     “kuvvetler ayrılığı”na ve “hukuk devleti”ne aykırı olduğu ifade edilmiştir.     “Geçici Madde 18”in dördüncü fıkrası da Anayasaya aykırı bulunan bu     yetkinin kullanımına ilişkin düzenlemeler yaptığı için, 16 ncı madde için     söz konusu olan bu gerekçelerle, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı     düşmektedir.</p>
<p>“Geçici Madde 18”in     dördüncü fıkrası, bir Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için bu     aykırılık, Anayasanın 2 nci maddesinin, Cumhuriyetin “kuvvetler ayrılığı”     ve “hukuk devleti” niteliklerinin Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı olarak     değiştirildiği anlamına gelmekte; bu nedenlerle, “Geçici Madde 18”in Anayasanın     2 nci ve 4 üncü maddelerine aykırı olan dördüncü fıkrasının da iptal     edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.6.b. 25’inci     Maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına Eklediğini İfade Ettiği “Geçici     Madde 19”a İlişkin Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 25 inci     maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklediğini ifade ettiği “Geçici     Madde 19”da, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu için ortaya koyduğu yeni yapılanma biçimine     halen görevde bulunan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun uyumunu     sağlamaya yönelik ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Bu bağlamda “Geçici     Madde 19”un birinci fıkrasının, (a) bendinde; geçiş aşamasında     Cumhurbaşkanının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna doğrudan üye seçme     yetkisini nasıl kullanacağına ilişkin hükümlere yer verilmiştir. (b)     bendinde Yargıtay Genel Kurulunca, (c) bendinde Danıştay Genel Kurulunca,     (ç) bendinde Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca, (d) ve (e)     bentlerinde birinci sınıfa ayrılmış adli ve idari yargı hakim ve     savcılarınca, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna seçilecek üyeler için,     Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30 gün içinde yapılacak     işlemler ve 22 nci maddede öngörülen seçim sistemine uyularak yapılacak bu     seçimlere ilişkin esaslar ortaya konulmuştur. Yani “Geçici Madde 19”un     birinci fıkrasının (a), (b), (c), (ç), (d) ve (e) bentleri, 7.5.2010     tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin, mevcut Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna uygulanması için gerekli düzenlemeleri     yapmaktadır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanına tanınmış olan Hakimler ve Savcılar     Yüksek Kuruluna doğrudan üye seçme yetkisi; Yargıtay, Danıştay ve Türkiye     Adalet Akademisi ile adli ve idari yargı yargıç ve savcılarının Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme yetkisi ve seçimlerde kullanılacak     yöntemlerle ilgili olarak, 22 nci maddeye ilişkin Anayasaya aykırılık     gerekçelerinde yapılan bütün değerlendirmelerin ve ortaya konulan Anayasaya     aykırılık gerekçelerinin, “Geçici Madde 19”un birinci fıkrasının (a), (b),     (c), (ç), (d) ve (e) bentleri için de geçerlidir. Daha açık ifade etmek     gerekirse:</p>
<ul>
<li>22 nci madde     ile ilgili değerlendirmelere bakıldığında; Cumhurbaşkanına ve Türkiye     Adalet Akademisine tanınan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme     yetkisinin yargı bağımsızlığına, dolayısı ile “kuvvetler ayrılığı” ve     “hukuk devleti”ne aykırı bulunduğu; Yargıtay, Danıştay, adli ve idari yargı     yargıç ve savcılarına tanınan üye seçme yetkisinin ise tanınan kontenjanlar     ve seçim sistemi yönünden adalete ve dolayısı ile demokratik hukuk ilkesine     aykırı olduğunun saptandığı görülmektedir. Buradan hareketle “Geçici Madde     19”un birinci fıkrasının birinci tümcesinin Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen demokratik hukuk devleti ve Başlangıç ilkelerinden kuvvetler     ayrılığına aykırı görülmüş bir yapıya geçişi öngördüğü için Anayasanın 2     nci maddesine; birinci fıkrasının (a) bendinin Cumhurbaşkanına tanınan     yetkiler bakımından Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin     yargının bağımsızlığı ve yansızlığı gerekleri ile Başlangıç ilkelerinden     kuvvetler ayrılığına; (b), (c), (ç), (d), (e) bentlerinin, Yargıtay ve     Danıştaya ve adli yargı hakim &#8211; savcıları ile idari yargı hakim &#8211;     savcılarına ayrılan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelik kontenjanlarının     adil bir orantıyı yansıtmadığı için Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     hukuk devleti niteliğine; kullanılan seçim sisteminin adil bir demokratik     temsile imkan vermediği için Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     demokratik hukuk devleti niteliğine aykırı düştüğü ifade edilmelidir.</li>
</ul>
<p>“Geçici Madde 19”un birinci fıkrası bir Anayasa     değişikliği niteliğini taşıdığı için bu aykırılıklar, Anayasanın 2 nci     maddesindeki “demokratik hukuk devleti” ve Başlangıç ilkelerinden kuvvetler     ayrılığının Anayasanın 4 üncü maddesindeki yasağa aykırı olarak     değiştirildiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, “Geçici Madde 19”un     birinci fıkrasının (a), (b), (c), (ç), (d), (e) bentlerinin iptal     edilmeleri gerekmektedir.</p>
<ul>
<li>“Geçici Madde     19”un ikinci fıkrasında, birinci fıkrasının (a), (ç), (d) ve (e) bentleri     uyarınca seçilen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun asıl üyelerinin     göreve başlayacağı tarih belirlenmiştir. Ancak söz konusu (a), (ç), (d) ve     (e) bentleri uyarınca yapılacak seçimlerin Anayasaya aykırılığı yukarıda     belirtildiği için, ikinci fıkranın da aynı gerekçelerle, yani Anayasanın 2     nci maddesinde belirtilen “demokratik hukuk devleti”ne aykırı olduğu söylenmelidir.     İkinci fıkra bir Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için bu aykırılık,     Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen “demokratik hukuk devleti”     niteliğinin değiştirildiği anlamına gelmektedir. Böyle bir değişiklik     Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen değişmezlik yasağına aykırı     düşeceği için, “Geçici Madde 19”un, ikinci fıkrası iptal edilmelidir.</li>
</ul>
<ul>
<li>“Geçici Madde     19”un üçüncü fıkrasında, yine Anayasaya aykırı olduğu yukarıda açıklanan     yeni Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapısına, görevdeki Kurulun     uyumunun sağlanması bağlamında; (b) ve (c) bentlerinde belirtilen ve oy     verenlerin iradelerini oylarına tam anlamıyla yansıtmalarına imkan     vermediği için Anayasanın 2 nci maddesinde yer verilen “demokratik”lik     niteliğine aykırı bulunan yöntemlerle seçilen Danıştay ve Yargıtay     üyelerinin ne zaman göreve başlayacakları düzenlenmiş; bu düzenleme     yapılırken halen görevde bulunan üyelerin, seçildikleri sürenin sonuna     kadar görevde kalacakları öngörülmüştür. Bu düzenleme, Anayasanın 2 nci     maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında belirtilen “demokratik hukuk     devleti”ne ve Başlangıç ilkelerinden kuvvetler ayrılığına aykırı olduğu     yukarıda 22 nci maddede belirtilen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu     modeline, görevdeki Kurulun uyumunun sağlanması amacıyla yapıldığı için, 22     nci madde için ortaya konulan Anayasaya aykırılık gerekçeleri, söz konusu     üçüncü fıkra için de geçerlidir. Ayrıca (b) ve (c) bendi uyarınca yapılan     seçimlerin, kullanılan seçim yönteminin seçmenlerin iradelerinin tümüyle     oya yansımasını önlemesi, seçim hakkını kısıtlaması bakımından demokratik     bir nitelik taşımamasının da, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     “demokratiklik” niteliği ile bağdaşmayan bir başka aykırılık nedeni     oluşturduğu dikkatten kaçırılmamalıdır.</li>
</ul>
<p>Bu hususlardan hareket edildiğinde, “Geçici Madde     19”un üçüncü fıkrasının, birinci ve ikinci tümcelerinin birbiriyle yakın     ilişkisi de göz önünde tutularak, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin niteliklerinden “demokratik hukuk devleti”ne aykırı düştüğü     söylenmelidir. Söz konusu üçüncü fıkra bir Anayasa değişikliği niteliği     taşıdığı için bu aykırılık, Anayasanın 2 nci maddesinin, “demokratik hukuk     devleti” niteliği yönünden, Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı olarak     değiştirilmesi anlamına gelmekte; bu bakımdan da söz konusu “Geçici Madde     19”un üçüncü fıkrasının iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<ul>
<li>“Geçici Madde     19”un dördüncü fıkrasında, birinci fıkranın (b) ve (c) bentleri uyarınca     seçilen üyelerden, üçüncü fıkra uyarınca göreve başlayanların görev     süresinin biteceği süre düzenlenmiştir.</li>
</ul>
<p>Dördüncü fıkranın da, yukarıda 22 nci maddeyle     ilgili açıklamalarda Anayasaya aykırı olduğu belirtilen yeni Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kuruluna, görevdeki Kurulun uyumunun sağlanmasına yönelik     geçiş düzenlemelerini yapması bakımından, 22 nci madde için söz konusu olan     gerekçelerle, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     niteliklerinden “demokratik hukuk devleti” ile Başlangıç ilkelerinden     “kuvvetler ayrılığı”na aykırı düştüğü söylenmelidir. Söz konusu dördüncü     fıkra bir Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için, bu aykırılık sözü     geçen nitelikler yönünden Anayasanın 2 nci maddesinin, dördüncü     maddesindeki yasağın gözardı edilerek değiştirildiği anlamına gelmektedir.     Bu nedenle söz konusu dördüncü fıkranın iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<ul>
<li>“Geçici Madde     19”un altıncı fıkrasının (b) bendinde; Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun ikinci fıkra uyarınca asıl üyelerinin göreve başladığı tarihten     itibaren bir hafta içinde Adalet Bakanının Başkanlığında toplanıp bir     geçici Başkanvekili seçeceği hükmüne yer verilmiştir. Kurulun bu şekilde     Adalet Bakanının Başkanlığında bir seçim yapmasını öngören bir     düzenlemenin, yürütmenin yargı üstünde üstünlük kurması ve yargının     yürütmeye bağımlı hale gelmesine yol açacağı; bu nedenle de yargı     bağımsızlığına ve kuvvetler ayrılığına dolayısı ile Anayasanın 2 nci     maddesine aykırı düşeceği ortadadır. Çünkü buradaki ifade Adalet Bakanının,     Başkanlığının Kurul Başkanı olmaktan değil; Adalet Bakanı olmasından     doğduğunu ortaya koymakta; eğer, böyle bir durum ifade edilmek istenmeseydi,     Kurulun, Kurul Başkanının Başkanlığında toplanacağı doğrultusunda bir     hükmün konulması gerekmektedir.</li>
</ul>
<p>Altıncı fıkranın (c) bendinde ise kurulun en az 15     üye ile toplanacağı ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar vereceği     belirtilmiştir. 22 kişiden oluşacak yeni Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun yukarıda I.B.5 bölümünde açıklanan gerekçelerle anayasaya aykırı     olduğu ve iptalinin gerektiği belirtildiğinden aynı gerekçelerle kurulun     toplanma ve kararla ilgili düzenlemesinin de anayasaya aykırı olacağı     açıktır.</p>
<p>Diğer yandan “Geçici Madde 19”un altıncı fıkrasının     (ç) bendinde, ilgili kanunlarda gerekli düzenlemeler yapılıncaya kadar,     sekretarya hizmetlerinin Adalet Bakanlığı tarafından yürütüleceği     bildirilmiştir. İlgili kanunlardaki değişikliklerin ne kadar süre içinde     veya hangi tarihe kadar tamamlanacağına ilişkin bir belirleme söz konusu     altıncı fıkrada yer almadığı için bu hüküm, yasamanın eline, gerekli     düzenlemeleri geciktirerek sekretarya bakımından yargıyı sürekli biçimde     yürütmeye bağımlı kılmak imkanını vermektedir. Böylesi bir bağımlılık, yasama     ve yürütmenin, yargı üzerinde üstünlük kurmasına da neden olacaktır.     Böylesi durumların yargının bağımsızlığına dolayısı ile yargı     bağımsızlığının olmazsa olmazı olan hukuk devletine ve kuvvetler ayrılığı     ilkesine de aykırı düşeceği ortadadır.</p>
<p>Bu açıklamalardan hareketle, “Geçici Madde 19”un     altıncı fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentlerinin Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen Cumhuriyetin niteliklerinden hukuk devletine ve Başlangıç     ilkelerinden kuvvetler ayrılığına aykırı düştüğü; söz konusu altıncı fıkra     bir Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için bu aykırılığın Anayasanın     2 nci maddesinin sözü edilen nitelikler yönünden Anayasanın 4 üncü     maddesine aykırı biçimde değiştirildiği anlamına geldiği ve bu nedenle     altıncı fıkranın (b) ,(c) ve (ç) bentlerinin iptal edilmesi gerektiği     söylenmelidir.</p>
<ul>
<li>“Geçici Madde     19”un yedinci fıkrasında; Kurul müfettişleri ile adalet müfettişleri     atanıncaya kadar, mevcut adalet müfettişlerinin kurul müfettişi ve adalet müfettişi     sıfatıyla görev yapacakları; sekizinci fıkrasında ise, gerekli düzenlemeler     yapılıncaya kadar bu madde hükümlerinin uygulanacağı bildirilmiştir.</li>
</ul>
<p>Bu düzenlemeler, yargıç ve savcılar hakkında     Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yapılacak inceleme, araştırma ve     soruşturmaların, Kurula bağlı müfettişler tarafından değil, adalet     müfettişleri eliyle yaptırılması yönteminin, bugünkü yürütme ve yasama     istediği sürece kalıcılık kazanmasını sağlamaktadır. Çünkü ilgili     kanunlarda gerekli düzenlemelerin hangi süre içinde yapılmasının     gerektiğini ve kurul müfettişlerinin hangi süre içinde atanacağını gösteren     herhangi bir belirleme, yedinci ve sekizinci fıkralarda yapılmamıştır.</p>
<p>Bu, gerekli Kanunları çıkarma konusunda yasamayı,     gerekli atamaları tamamlama konusunda yürütmeyi keyfi hareket etmekte özgür     bırakacak ve hukuk düzeninde belirsizlik yaratacak bir durumdur. Böylesi     durumlar hukuk devleti ile bağdaşmaz.</p>
<p>Diğer yandan böylesi bir hüküm, müfettişler ve     yapacakları denetim yönünden belirsiz bir süre boyunca yargıyı yürütmeye     bağımlı kılmakta; yürütmenin ve yasamanın yargı üzerinde üstünlük kurmasını     sağlamaktadır. Bu da kuvvetler ayrılığı ile bağdaşmayacak bir durumdur.</p>
<p>Bu açıklamalardan hareketle, “Geçici Madde 19”un     yedinci ve sekizinci fıkralarının da, Anayasanın 2 nci maddesinde     belirtilen Cumhuriyetin niteliklerinden “hukuk devleti” ve Başlangıç     ilkelerinden “kuvvetler ayrılığı”na aykırı düştüğü; söz konusu yedinci ve     sekizinci fıkralar bir Anayasa değişikliği niteliğini taşıdığı için bu     aykırılığın Anayasanın 2 nci maddesinin söz konusu nitelikler yönünden     Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı bir biçimde değiştirildiği anlamına     geldiği söylenmeli; bu nedenle de “Geçici Madde 19”un yedinci ve sekizinci     fıkraları iptal edilmelidir.</p>
<p>I.B.7. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 26’ncı Maddesine İlişkin Anayasaya     Aykırılık Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 26 ncı     maddesinde, bu Kanunun halkoyuna sunulması halinde tümüyle oylanacağı ifade     edilmektedir.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanununda, konu     bakımından birbiri ile ilgisiz pek çok madde yer almaktadır. Bu     birbirleriyle ilgisiz maddelerin tümünün birlikte oylamaya sunulması,     halkoylamasına katılacak vatandaşların iradelerini tam anlamıyla oylarına     yansıtmalarını engelleyecek bir durumdur. Çünkü böylesi bir birlikte oylama,     oy kullanacak vatandaşlara beğenmedikleri hükümler için ayrı ayrı ret,     beğendikleri hükümler için yine ayrı ayrı kabul oyu vermek imkanını     tanımayacak; vatandaşlar beğendikleri hükümlerin yürürlüğe girmesi için,     beğenmedikleri hükümlere de kabul oyu vermek veya beğenmedikleri hükümlerin     yürürlüğe girmesini engellemek için beğendikleri hükümleri de reddetmek     zorunda kalacaklardır.</p>
<p>Bu da “demokrasi” kavramına aykırı bir durumdur.     Çünkü, oy veren vatandaşın irade serbestliğini ve seçme imkanını     sınırlandırmakta ve bir dayatma meydana getirmektedir.</p>
<p>Demokrasilerde ancak birbirleriyle çok yakından     ilgisi olan maddelerin birlikte halkoyuna sunulması halinde, böyle     sakıncalı durumların ortaya çıkması engellenebilmektedir.</p>
<p>Bu konuda Venedik Komisyonunun da aynı çözümü     önerdiği görülmektedir.</p>
<p>Venedik Komisyonunun, 2006 tarihli “Referandumlarda     İyi Uygulamalar Kılavuzu”nun 30 uncu maddesinde şu hüküm yer almaktadır.</p>
<p>“İçerik birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli     bir gerekliliğidir. Seçmenler, arasında bir bağ olmayan farklı sorulara     aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır.”</p>
<p>Venedik Komisyonu’nun 2010 tarihli “Referandumlara     Dair İyi Uygulama Kodu”nda da, “Referandum metninin usul hukukunda     geçerliliği” başlığı altında şu hükme yer verildiği görülmektedir:</p>
<p>Bir metnin (Anayasa, yasa) tümünün değiştirilmesi     durumu hariç, seçmenlerin serbest oy hakkını garanti etmek için, oylamaya     konan her sorunun çeşitli kısımları arasında öz itibariyle bağlantı     olmalıdır ve seçmenlerden öz itibariyle bağlantı bulunmadan tüm hükümleri     kabul veya reddetmeleri istenmemelidir.” (Bkz. Nisan 2010, “Referandumlara     Dair İyi Uygulama Kodu”, Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Merkezi, Bu     kaynak Ek 14 olarak dilekçenin ekinde sunulmuştur.)</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun gibi,     birbirleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan ve çoğu da son derece teknik     düzenlemeler getiren maddelerin birlikte oylanması halinde ise, oy kullanan     vatandaşın iradesini tam anlamıyla aslına uygun biçimde yasama sürecine     yansıtması söz konusu olamaz. Bu, aynı zamanda Venedik Komisyonunun     “Referandumlara Dair İyi Uygulama Kodu” ile de bağdaşmaz.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 175 inci     maddesinde yapılan 1987 tarihli değişiklikle, Anayasa değişikliklerine     ilişkin kanunların hangi maddelerinin birlikte, hangilerinin ayrı ayrı     halkoylamasına sunulacağını belirlemek imkanının Türkiye Büyük Millet     Meclisine bırakılmasının amacı da, böyle bir olumsuzluğun ortaya çıkmasının     önlenmesidir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 175 inci     maddesinde yapılan 1987 tarihli değişiklikte; 175 inci maddeye ilişkin     değişiklik teklifinde yer almayıp, daha sonra Anayasa Komisyonunda eklenen     bu imkan için, Komisyon raporunda ileri sürülen aşağıdaki gerekçe, bu     hususu açıkça ifade etmektedir:</p>
<p>“Maddede yapılan diğer bir değişiklikle, Türkiye     Büyük Millet Meclisinde, Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların kabulü     sırasında, ileride halkoylamasına sunulması ihtimaline karşı, Anayasanın     değiştirilen hükümlerinin birlikte mi yoksa ayrı ayrı mı oylanacağı     hususunun da kanuna ilave edilecek bir hükümle kararlaştırılması esası     getirilmiştir. Halkoyuna sunulmasının Anayasanın her hükmü için ayrı ayrı     yapılması kararlaştırıldığı takdirde, oylama sonunda bazı hükümlerin     benimsenmesi, bazılarının ise reddi mümkün olabilecek, böylece     halkoylamasının daha sağlıklı şekilde sonuçlanması ve bazı hükümler     reddedilmiş olsa bile hiç olmazsa benimsenen değişikliklerin yürürlüğe     girmesi sağlanmış olacaktır.” (TBMM’nin 13.05.1987 tarihli 102. Birleşim     Tutanağı sonuna ekli, S. Sayısı 564, s-6, TBMM TD, Dönem 17, c.40) (Ek 15)</p>
<p>Aynı değişikliğe ilişkin olarak, zamanın Adalet     Bakanı Mahmut Oltan Sungurlu’nun 14.05.1987 tarihli 103. Birleşiminde,     TBMM’nde yaptığı aşağıda yer verilen konuşma da, TBMM’ye tanınan imkanın     amacını göstermektedir.</p>
<p>“Diyelim ki, yapılan değişiklikler farklı farklı     hususlarda ise, vatandaşın hepsine birden oy vermek mecburiyeti tanımamak     için; tercih imkanı kullanabilmesi için, yüce Meclis, bunları paket paket,     kısım kısım oylamaya tabi tutmak imkanına sahiptir.” (TBMM TD, Dönem 17, C.40, s.361) (Ek 16)</p>
<p>Bu açıklamalar, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun 26 ncı maddesinde, bu Kanunun birbiriyle konu bakımından hiçbir     ilgisi olmayan, bütünsel değişikliği temsil etmeyen maddelerinin, halkoyuna     gidilmesi halinde, makul bir gerekçe olmadan tümüyle oylanacağına ilişkin     bir hükme yer verilmesinin, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     Cumhuriyetin demokratiklik niteliğine aykırı düşeceğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>26 ncı maddedeki “halkoylamasına sunulması halinde     tümüyle” ibaresinin, Cumhuriyetin, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen     demokratiklik niteliğine aykırı olması, 26 ncı madde bir Anayasa     değişikliği yapan Kanunda yer aldığı için, bu aykırılık, söz konusu     ibarenin Anayasanın 2 nci maddesinde, “demokratik”lik niteliğinde bir     değişiklik yapıldığı anlamına gelmektedir. Anayasanın 4 üncü maddesi böyle     bir değişikliğe imkan tanımadığı için, 26 ncı maddedeki “halkoyuna     sunulması halinde tümüyle” ibaresinin iptal edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>I.B.8. 7.5.2010     Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un 8’inci, 14’üncü, 16’ncı, 19’uncu, 22’nci     Maddeleri İle 25’inci Maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına Eklediğini     İfade Ettiği “Geçici Madde 18”     ve “Geçici Madde 19”     İle 26’ncı Maddesindeki Anayasaya Aykırılıkların, Anayasa Mahkemesinin     Denetim Yetkisi Bakımından Konumu</p>
<p>Çağdaş Anayasaların genellikle temel felsefelerini     ifade eden ilkelerini ve bu felsefeye dayalı olarak ortaya koydukları     düzenin bütünlüğünü, yasama organının kendisine veya bir başka deyişle     yasama organındaki çoğunluğun baskısına karşı güvence altına alacak     hükümleri ve kuruluşları da birlikte getirme yoluna gittikleri görülmektedir.</p>
<p>Böyle bir sisteme geçiş Türkiye’de de, Cumhuriyetin     dayandığı temel ilkeleri ve felsefeyi güvence altına alma gereksiniminin     bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bu gereksinim 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti     Anayasasının 4 üncü maddesine de, “Anayasanın 1 nci maddesindeki Devletin     şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki     Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve     değiştirilmesi teklif edilemez” hükmünün yerleştirilmesine neden olmuştur.</p>
<p>4 üncü madde incelendiğinde; önce bir değişmezlik     ilkesi konulduğu, buna ek olarak da bir teklif yasağı getirildiği     görülmektedir.</p>
<p>Anayasanın 4 ncü maddesine göre; Anayasanın 1 nci     maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci     maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümlerinde     değişmeyi öngören veya Anayasanın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle     doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bu ilkeleri değiştirme amacı güden     herhangi bir kanun teklif ve kabul olunamayacaktır. Bu esaslara aykırı     olarak çıkarılmış bulunan bir kanunun Anayasanın mevcut hükümlerinde en     küçük bir etki ve değişme yapması veya yeni bir Anayasa kuralı koyması     mümkün değildir.</p>
<p>Anayasanın 4 üncü maddesinde yer alan bu yasak,     belli sayıdaki Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesinin esasında kendileri     için bir hak teşkil eden ve niteliği bakımından da bir yasama işlemi olan     Anayasa değişikliği teklif etmelerini önlemektedir. Başka bir deyimle,     değişiklik teklifi, değişmezlik ilkesiyle çatışmıyorsa, Anayasada     gösterilen şekil şartlarına uygun olarak yöntemi içinde yürüyecek ve şayet     çatışıyorsa, hiç yapılamayacak, yapılmış ise yöntemi içinde     yürütülemeyecek, yürütülmüş ise kabul edilip kanunlaşamayacaktır. (Bkz.     Anayasa Mahkemesinin E.1970/1, K.1970/31 sayı ve 16.06.1970 tarihli ile     E.1973/19, K.1975/87 sayı ve 15.04.1975 tarihli kararı)</p>
<p>Görüldüğü gibi 4 üncü maddedeki yasak, Anayasanın 7     nci maddesinde TBMM’ne verilmiş olan yasama yetkisi için bir sınır     oluşturmaktadır. Bu sınır, aynı zamanda TBMM’nin Anayasayı değiştirme     yetkisinin, 4 üncü ve 175 inci maddelerinin de sınırıdır. Yani, Anayasanın     1 inci, 2 nci ve 3 üncü maddelerindeki hükümlerin kapsamını oluşturan     konular, yasama erkinin konusal alanının dışında bırakılmış ve bu suretle     TBMM, bu alanda, yasama yetkisini kullanmaktan men edilmiş; yetkisiz kılınmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz burada yetkisizlik kapsamında olanın     sadece Anayasanın ilk üç maddesi olmadığını tekrar belirtmekte yarar     vardır.</p>
<p>Anayasanın ilk üç madde dışındaki hükümlerinde     yapılacak ve ilk üç maddede belirtilen hususları değiştirip başkalaştırma sonucunu     doğuracak tüm yasa düzenlemeleri de 4 üncü maddedeki yasağın kapsamına     girmektedir. (Bkz. Prof. Dr. Sait Güran, “Anayasada Türban Değişikliği”     Cumhuriyet Gazetesi, 27.01.2008)</p>
<p>Aksini kabul, Anayasanın ilk üç maddesindeki     hükümlerin özünün Anayasanın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle     boşaltılmasına, başkalaştırılmasına, “Anayasaya karşı hile” yapılmasına     imkan tanımak anlamına gelecektir.</p>
<p>Bu husus Prof. Dr. Erdoğan Teziç tarafından da,     Anayasanın laiklik ilkesini düzenleyen 2 nci maddesi ve onu koruyan 4 üncü     maddesi karşısında, türban yasağının başka Anayasa maddelerinde yapılacak     düzenlemelerle kaldırılamayacağı; böyle bir işe kalkışılırsa bunun 2 nci     maddeyi etkisiz kılmak için “Anayasaya karşı hile” oluşturacağı yolundaki     ifadelerle açıklanmıştır. (Bkz. Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in Fikret Bila’ya     yaptığı açıklama, “Yön”, Milliyet Gazetesi, 25.01.2008) (Ek 18)</p>
<p>Kaldı ki Anayasa Mahkemesi de Anayasanın     değiştirilemeyecek hükümlerinin, Anayasanın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle     değiştirilmesi halinde, bu tür yasama işlemlerinin de değişiklik yasağının     kapsamına gireceğini, E.1970/1, K.1970/31 sayı ve 16.06.1970 tarihli     kararında şu şekilde ifade etmiştir.</p>
<p>“Bu bakımdan bu ilkelerle değişmeyi öngören veya     Anayasanın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya     dolaylı olarak bu ilkeleri değiştirme amacı güden herhangi bir kanun teklif     ve kabul olunamaz. Bu esaslara aykırı olarak çıkarılmış bulunan bir kanunun     Anayasanın mevcut hükümlerinde en küçük bir etki ve değişme yapması veya     yeni bir Anayasa kuralı koyması mümkün değildir.”</p>
<p>Bu saptamaları yaptıktan sonra, 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun iptali istenen yukarıda belirtilmiş hükümlerinin,     Anayasanın 4 üncü maddesi karşısında konumunu belirleyebilmek için, bu     maddedeki düzenlemelerin Anayasanın 2 nci maddesindeki hususları     değiştirici veya başkalaştırıcı bir nitelik taşıyıp taşımadığı sorusuna     yanıt vermek gerekir. Bu da yukarıda, iptali istenen maddelerin Anayasaya     aykırılık gerekçelerinde açıklanmış ve getirdikleri düzenlemelerin     Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin niteliklerine aykırı     düştüğü, bunları değiştirip başkalaştırdığı sonucuna varılmıştır.</p>
<p>Anayasanın 148 inci maddesinde Anayasa Mahkemesinin     Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetleyebileceği; Anayasa     değişikliklerinde şekil denetiminin teklif ve oylama çoğunluğuna ve     ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı     olduğu ifade edilmiştir.</p>
<p>Bu hüküm karşısında, Anayasa Mahkemesinin     Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen yasağa karşın Anayasanın ilk üç     maddesinde belirtilen hususları değiştiren bir Anayasa değişikliği hakkında     yargısal denetim yapıp yapmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu belirleme, Anayasanın 4 üncü maddesi dahil,     Anayasa değişikliklerinin teklif edilmesini düzenleyen Anayasa hükümlerinin     şekil kuralı niteliğini taşıyıp taşımadığı saptamasından hareketle     yapılmalıdır. Bu saptama, Anayasa Mahkemesinin E.1973/19, K.1975/87 sayı ve     15.04.1975 tarihli kararında yapılmış ve söz konusu kararda Anayasa     değişikliklerini teklif etmeyi düzenleyen Anayasa hükümlerinin yanı sıra     bunu yasaklayanların da birer şekil kuralı olduğunda kuşku bulunmadığı     belirtilmiştir.</p>
<p>Ne var ki olayımızda, iptali istenen düzenlemelerin,     Anayasanın 4 üncü maddesinde ifadesini bulan şekil kuralına aykırı olup     olmadığının belirlenmesi ancak bu düzenlemelerin içeriğinin Anayasanın ilk     üç maddesinde getirilen ilkelerle bağdaşmayacak, bu nedenle bu ilkeleri     değiştirici bir nitelik taşıyıp taşımadıklarını bir ön denetimle     belirlenmesi yoluyla mümkün olabilecektir.</p>
<p>Bu durumda Anayasa Mahkemesi, TBMM’nin yetkisizliği     nedeniyle yasama yetkisini kullanamayacağı bir alanda yapılan iptali     istenen hükümleri, böyle bir denetimi yapmaya yetkili olmadığı ve şekil     denetiminin kapsamanın “teklif ve kabul yeter sayılarına ve ivedilikle     görüşmeme hususuna uyulup uyulmadığı” ile sınırlı tutulmuş olduğu     gerekçesiyle denetlemekten kaçınabilecek midir?</p>
<p>Bu soruya kuşkusuz olumsuz yanıt vermek     gerekmektedir. Çünkü Anayasa Mahkemesinin böyle bir denetimi yapamayacağını     kabul etmek, Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen yasağa aykırı yasama     işlemlerini yaptırımsız bırakmak anlamına gelecek; Anayasanın 4 üncü     maddesindeki yasağı işlevsiz ve etkisiz hale sokacak ve Türkiye     Cumhuriyetinin, Anayasanın ilk üç maddesinde belirtilen niteliklerini     güvencesiz bırakacaktır.</p>
<p>Halbuki Anayasamızın ilk 3 maddesinde belirtilen     nitelikler, Türkiye Cumhuriyetinin temelidir. Bu nitelikler değiştirildiği     takdirde Anayasanın yerleşmiş düzeni, ahengi, bütünlüğü ve Devletin     niteliği de başkalaşır. Bu durumda da Devlet yapısının Anayasada tanımlanan     ve istenen biçimde işlemesi söz konusu olamaz.</p>
<p>Bir teklifin kabulünde, kabul yeter sayısına     ulaşılamamasını iptal nedeni olarak kabul eden bir Anayasanın, yukarıda     ifade edilen durumların ortaya çıkmasına yol açacak bir şekil aykırılığını,     yaptırımsız bırakmayı tercih etmiş olduğu, kabul edilemez. Böyle bir kabul,     TBMM’nin belli bir çoğunluğunun, değişmez nitelikteki Anayasa hükümlerini,     ağır ve açık yetki tecavüzü teşkil eden yasama işlemleriyle bertaraf     etmesine ve <span style="text-decoration: underline;">usul saptırmalarına</span> kapıyı ardına kadar açmak anlamına     gelir. Böyle bir durumun ise, Anayasa ve hukukta yeri olamaz. Çünkü bu, hukukun     genel ilkelerine aykırı düşer. (Bkz. Prof. Dr. Sait Güran, “Anayasada     Türban Değişikliği”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.01.2008) (Prof. Dr. Erdoğan     Teziç’in Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalar “Yön”, Milliyet Gazetesi,     25.01.2008 ve 09.02.2008.)</p>
<p>Anayasanın 148 inci maddesindeki, Anayasa     değişikliklerinde şekil denetiminin teklif şartına uyulup uyulmadığı     hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, aslında böyle bir denetime     engel değil, dayanaktır. Çünkü “teklif” şartına uyulup uyulmadığının     incelenmesi yetkisi, Anayasa değişikliklerine ilişkin tekliflerde     Anayasanın 4 üncü maddesindeki yasağa uyulup uyulmadığının da     denetlenmesini gerektirir.</p>
<p>Kaldı ki Anayasanın 4 üncü maddesindeki     değiştirilmezlik ilkesinin gereği olarak, bir teklifin Anayasada öngörülen     sayılarla teklif veya kabul edilip edilmediğinin incelenebilmesi için     öncelikle ortada hukuken sonuç doğurabilecek bir teklifin bulunması     gerekir. Bu nedenle teklif ve kabul yeter sayılarını denetleme konusunda     verilen bir yetkinin, bir Anayasa değişikliği söz konusu olduğunda     evleviyetle “teklifin Anayasanın 4 üncü maddesine uygunluk bağlamında     hukuken geçerli olup olmadığını inceleme yetkisi”ni de içerdiğini söylemek     gerekir.</p>
<p>Bu açıklamalara göre varılacak sonuç, Anayasa     Mahkemesinin, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun yukarıda iptali istenen     hükümlerinin Anayasaya uygunluğunu denetleyebileceği ve bu hükümlerin     Cumhuriyetin, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen nitelikleri     değiştirdiğine karar vermesi halinde, bu hükümleri Anayasanın 4 üncü     maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğidir.     Kaldı ki Anayasa Mahkemesi de, E.2008/16, K.2008/116 sayı ve 05.06.2008     tarihli kararında bu yolu yerinde görerek, 09.02.2008 tarihli ve 5735     sayılı Kanunun yukarıda belirtilen açıdan Anayasaya uygunluk denetimini     yapmış ve iptal etmiştir.</p>
<p>II. YÜRÜTMEYİ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ</p>
<p>II.A. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanunun     Tümünü İlgilendiren Yürütmeyi Durdurma İstemi Gerekçeleri</p>
<p>Bir kanunun kanunlaşma sürecinde Anayasanın ve İçtüzüğün     belirlemiş olduğu yöntemlere uyulmaması, bu kanunun hukuk düzenindeki     varlığı veya yokluğu ile ilgili bir sorundur.</p>
<p>1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Anayasa     değişikliği yapan kanunların görüşülmesine ilişkin usul ilkelerini 175 inci     maddesinde ortaya koymuş; 148 inci maddesinde ise, Anayasa Mahkemesine,     Anayasa değişikliği yapan Kanunların yalnız şekil bakımından denetimini     yapma yetkisini vermiş; bu şekil denetimini de teklif ve oylama     çoğunluklarına ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı     hususları ile sınırlı tutmuştur.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun,     oylamalarında gizli oylama ilkesine uyulmaması ve 2 nci görüşmede kanunlar     için geçerli görüşme yönteminin gereklerinin yerine getirilmemesi     nedenleriyle Anayasanın 175 inci maddesine şekil açısından aykırı düştüğü     yukarıda belirtilmiştir. Bu aykırılık kanunun yalnız belli maddelerini     değil; tümünü ilgilendirmektedir.</p>
<p>Şekil bakımından bu kadar önemli bir sakatlıkla     malul olan söz konusu Kanunun hukuk düzeninde yürürlüğünü sürdürmesi,     Cumhuriyetimizin hukuk devleti niteliğinin bu yürürlüğün sürdüğü her an     için tekrar tekrar darbe alması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Diğer yandan teklifin veriliş biçimi, Komisyon     görüşmeleri aşaması ve yöneldiği amaç bakımından da 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun Anayasaya aykırı bir nitelik taşıdığı görülmektedir.</p>
<p>Anayasanın ve hukukun üstünlüğü anlayışının gereği     olarak hukuk düzeninin biran önce söz konusu Kanunun varlığından     arındırılması ve bu yapılıncaya kadar da en azından etkisiz hale     getirilmesi için tüm maddelerinin yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun tüm     maddeleriyle yürürlüğünü sürdürmesi, öncelikle Anayasa Mahkemesi iptal     kararını verip bu karar Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar halkoylaması     yapılması halinde, halkoyuna sunulması sonucunu verecektir. Anayasa     Mahkemesince tüm hükümlerinin iptal edilme olasılığı bulunan bir Kanun için     halkoylaması sandıklarının kurulması ise, başlı başına sonradan     giderilemeyecek bir zarardır.</p>
<p>Diğer taraftan belirtilen süre içinde     gerçekleşebilecek bir halkoylamasında bu Kanunun kabulü halinde, Kanunda     yer alan hükümler doğrultusunda örneğin; Anayasa Mahkemesinin ve Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeni yapısına uyumunun sağlanması, kamu     denetçisinin göreve başlaması, gerekli yasaların çıkarılması için hukuk     düzeni harekete geçirilecektir. Bu arada, karar yeter sayısı da Anayasa     değişikliğinde yükseltilmiş olduğu için, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun bile belki iptali mümkün olmayabilecektir.</p>
<p>Bu süreç ilerlerken 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun iptali halinde ise, iptale kadar bu Kanuna dayalı olarak kazanılan     statülerin, yetkilerin ve oluşturulan yapıların durumu ve ileriye yönelik     konumu hukuki sorunlara yol açacak; iptal kararlarının geriye yürümezliği     nedeniyle, verilebilecek iptal kararı bu durum karşısında etkisini     yitirecek ve ortalığa tam bir karmaşa hakim olacaktır. Böyle bir durumda     ortaya çıkacak zararların herhangi bir biçimde sonradan giderilebileceğinin     düşünülmesi bile olanaksızdır.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken bir başka husus da, söz     konusu Kanunun tüm hükümlerinin yürürlüğünün durdurulmaması halinde,     Anayasa Mahkemesinin açılan iptal davasına ilişkin kararının Resmi Gazetede     yayımına kadar geçecek süre içinde yapılabilecek halkoylamasında bu Kanun     kabul edildiği takdirde, Anayasal düzenin karşı karşıya kalacağı     tehlikedir.</p>
<p>Çünkü böyle bir durumda yürürlüğe girecek kimi     hükümler, sadece yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve Cumhuriyetin     Anayasada belirtilen niteliklerinden “demokratik hukuk devleti”ni ve     Başlangıç ilkelerinden “kuvvetler ayrılığı”nı zedelemekle kalmayacak;     Cumhuriyetin diğer önemli temel niteliklerini de değiştirmeye ve     Cumhuriyetin temel felsefesini dönüştürmeye yönelik yeni Anayasa değişikliklerine     de imkan hazırlayacaktır. Bu değişiklikler gerçekleştikten sonra Anayasa     Mahkemesinin vereceği bir iptal kararının, Cumhuriyetimizle ilgili dönüşümü     tekrar eski haline getirebilmesi ise kesinlikle imkansızdır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Yukarıda belirtilen ve sonradan giderilmesi     olanaksız bu zararları önlemek için 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun</span> tüm hükümlerinin yürürlüğünün durdurulması     gerekmektedir.</p>
<p>II.B. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanunun     İptali İstenen Bazı Hükümlerine İlişkin Özel Yürürlüğü Durdurma İstemi     Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun Kamu     Denetçiliği Kurumu, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu     ve yapılacak halkoylaması ile ilgili iptali istenen hükümlerinin     yürürlüğünün sürdürülmesine olanak tanınması halinde, söz konusu Kanunun     tümüyle ilgili sonradan giderilemeyecek zararların yanısıra, sadece bu     hükümlerle ilgili başka zararlar da ortaya çıkacaktır. Bunlar aşağıda     ayrıntılarıyla özetlenmeye çalışılmıştır.</p>
<p>II.B.1. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanunun     8’inci Maddesinin 7.11.1982 Tarihli ve 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti     Anayasasının 74’üncü Maddesine Eklediğini İfade Ettiği Üçüncü, Dördüncü,     Beşinci Ve Altıncı Fıkraların Yürürlüğünün Durdurulması İsteminin Gerekçesi</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 8 inci     maddesinin T.C. Anayasasının 74 üncü maddesine eklediğini ifade ettiği,     madde başlığında yer alan “ve kamu denetçisine başvurma” ile üçüncü     fıkrasındaki “ve kamu denetçisine başvurma” ibarelerinin ve dördüncü, beşinci     ve altıncı fıkralarının yürürlüğünün durdurulmaması halinde, bu fıkralar     da, Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili vereceği karardan önce yapılacak     bir halkoylamasında halkoyuna sunulacak ve kabulü halinde, bu fıkralar     doğrultusunda Kamu Denetçiliği Kurumu ile ilgili yasa düzenlemelerine     girişilecek; seçim yapılacak ve kurum çalışmalarına başlayarak kararlar     alıp, işlemler gerçekleştirecektir.</p>
<p>Bu sürece girildikten sonra Anayasa Mahkemesinin     vereceği bir iptal kararı, bu işlemlerin Anayasal dayanağını ortadan     kaldıracak; Kamu Denetçiliği Kurumunun hukuki meşruiyeti, konumu ve     kararları tartışılır hale gelecek ve çözülmesi gereken pek çok hukuki sorun     ortaya çıkacaktır.</p>
<p>İptal kararları geriye yürümediği için, Anayasa     Mahkemesinin vereceği bir iptal kararı da bu sorunları çözmeye yeterli     olamayacaktır.</p>
<p>Bu sonradan giderilmesi mümkün olamayacak durum ve     zararların önüne geçilebilmesi için, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun 8 inci maddesinin, T.C. Anayasasının 74 üncü maddesine eklediğini     ifade ettiği dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralar ile, üçüncü fıkrasında     ve madde başlığında yer alan “ve kamu denetçisine başvurma” ibaresinin     yürürlüklerinin durdurulması gerekmektedir.</p>
<p>II.B. 2. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     14’üncü Maddesine İlişkin Yürürlüğü Durdurma İsteminin Gerekçesi</p>
<p>14 üncü maddenin (2709 sayılı kanunun değişen 144     üncü maddesi) yürürlüğünü sürdürmesi durumunda; bu madde de, yapılacak     halkoylamasında halkoyuna sunulacaktır. Halkoylaması Anayasa Mahkemesinin     iptal kararı vermesinden ve bu kararın Resmi Gazetede yayımlanmasından önce     yapılacak ve söz konusu Kanun bu halkoylamasının sonucunda kabul edilecek     olursa, 14 üncü maddenin gerektirdiği yasalar derhal çıkarılmaya başlanacak     ve adalet hizmetlerinin denetimi adı altında, yargıç ve savcılar, Adalet     Bakanlığının müfettişleri ve iç denetçileri tarafından araştırılıp,     soruşturulabilecektir. Böylece yürütme yargı üzerinde üstünlük kurma     fırsatı bulacak; yargının bağımsızlığı ve dolayısı ile Cumhuriyetin hukuk     devleti niteliği zedelenecektir. 14 üncü maddenin iptal edilmesi halinde     ise, çıkarılmış yasalar ve yapılmış olan işlemler Anayasal dayanaklarını     kaybedecek; buna dayalı olarak da pek çok sorun yaşanacaktır. İptal     kararlarının geriye yürümemesi, kararın etki gücünü azaltacak ve bu     sorunların çözümünü daha da güçleştirecektir.</p>
<p>Böylesi sonradan düzeltilmesi ve yol açacağı     zararların giderilmesi olanaksız durumların önüne geçilebilmesi için, söz     konusu 14 üncü maddenin bütünüyle yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.</p>
<p>II.B.3. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     16’ncı Maddesinin İkinci, Üçüncü, Dördüncü Ve Beşinci Fıkraları İle 19’uncu     Maddesinin İkinci Fıkrasının Dördüncü Tümcesine Ve Dördüncü Fıkrasına     İlişkin Yürürlüğü Durdurma İstemlerinin Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 16 ncı     maddesinin ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları ile 19 uncu     maddesinin (2709 sayılı kanunun değişen 146 ıncı ve 149 uncu maddelerinin     iptali istenen madde ve fıkraları) ikinci fıkrasının dördüncü tümcesinde ve     dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılanmasına ve bu yapı     çerçevesindeki yeni çalışma düzenine ilişkin hükümler yer almaktadır.     Bunların Anayasaya aykırılığı, belirtilen maddelerle ilgili Anayasaya     aykırılık gerekçelerinde ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. Bu hükümlerin     yürürlüğü sürdürülecek olursa, Anayasa Mahkemesinin olası iptal kararının     yürürlüğe girmesinden önce yapılacak bir halkoylamasında, Anayasaya aykırı     bu hükümlerin de halkoyuna sunulmaları gerekecek; Anayasa değişikliğinin     halkoylamasında kabul edilmesi durumunda da, bu hükümler derhal uygulanmaya     başlanacaktır.</p>
<p>Bunun sonucunda da:</p>
<p>Mevcut Anayasa Mahkemesinin 7.5.2010 tarihli ve     5982 sayılı Kanunun öngördüğü, bu Mahkemeyi yürütme ve yasamaya bağımlı     kılacak; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve dolayısıyla hukuk     devleti ilkelerine aykırı yapıya uyumunun sağlanması için gerekenler     yapılacak; yeni üyelerin seçimine gidilecek; çalışmalar öngörülen yeni     düzene göre yürütülecek; karar yeter sayıları yeni düzene göre uygulanacak;     bu bağlamda salt çoğunluk konusundaki yukarıda belirtilen belirsizlik sorun     yaratacak; <span style="text-decoration: underline;">Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini hatta     gecikilirse bu Anayasa değişikliğini bile iptal etmesi güçleşecektir</span>.</p>
<p>Bu değişim gerçekleşirken Anayasa Mahkemesinin söz     konusu hükümleri iptal etmesi ise, uyum bağlamında yapılan tüm işlem ve     düzenlemelerin Anayasal dayanağı ve hukuki geçerliliği konusunda sayısız     problemin ortaya çıkmasına yol açacaktır.</p>
<p>Ayrıca iptal kararlarının geriye yürümezliği     nedeniyle, verilecek bir iptal kararı da etkisini büyük ölçüde     kaybedecektir.</p>
<p>Bu durumun yaratacağı sakıncaların ve zararların     giderilmesi ise hiçbir şekilde mümkün olamayacaktır.</p>
<p>Bu nedenle 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun     16 ncı maddesinin ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları ile 19 uncu     maddesinin ikinci fıkrasının dördüncü tümcesinin ve dördüncü fıkrasının     yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi gerekmektedir.</p>
<p>II.B.4. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     22’nci Maddesinin Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci,     Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci, Onüçüncü Ve Ondördüncü Fıkralarına     İlişkin Yürürlüğü Durdurma İsteminin Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 22 nci     maddesinin (2709 sayılı kanunla değişen 159 uncu maddenin iptali istenen     fıkralarının) yukarıda belirtilen fıkralarında yer alan düzenlemelerle,     Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu için yeni bir yapılanma ve çalışma     modeli ortaya konulmuştur.</p>
<p>22 nci maddenin söz konusu fıkralarının yürürlüğünü     sürdürmesi halinde, bu maddede Anayasa Mahkemesinin olayla ilgili kararı     Resmi Gazetede yayımlanmadan önce yapılabilecek halkoylamasında, belirtilen     fıkralarıyla halkoyuna sunulacaktır. Anayasa değişikliğinin kabul görmesi     halinde ise, bu fıkralarda yer alan hükümler doğrultusunda, Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kurulu yeniden yapılandırılmaya ve yeni çalışma düzeni     çerçevesinde çalışmalarını yürütmeye başlayacak; yeni üyelerin seçimine ve     görev bölümüne gidilecektir.</p>
<p>Yeni yapılanma modeli, Anayasada yer alan kuvvetler     ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve dolayısı ile hukuk devleti ilkelerine     aykırı olduğu için, bu nitelikteki bir Kurulun yargı çatısı altında yer     alması ve varlığını sürdürmesi, söz konusu ilkeler açısından Anayasanın     üstünlüğünün zedelenmesine; yargıç ve savcıların yürütme karşısında     güvencesiz ve korumasız bırakılmasına ve yargının yürütmenin etkisine     girmesine yol açacaktır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesinin bu sürece girildikten sonra     vereceği bir iptal kararı da, iptal kararlarının geriye yürümezliği nedeniyle,     ortaya çıkacak olumsuz durumları gidermeye, yürütmenin etkisinde oluşan     yeni yargı yapılanmasını değiştirmeye yetmeyecektir.</p>
<p>Bu durumun ve doğuracağı sonradan giderilmesi     olanaksız zararların önlenmesi için ise, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun 22 nci maddesinin 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 ve 14 üncü     fıkralarının yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.</p>
<p>II.B.5. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     25’inci Maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına Eklediğini İfade Ettiği     “Geçici Madde 18”     Ve “Geçici Madde 19”a İlişkin Yürürlüğü Durdurma İstemlerinin Gerekçeleri</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 25 inci     maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklediğini ifade ettiği “Geçici     Madde 18”in birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında,     görevde bulunan Anayasa Mahkemesinin söz konusu Kanunun 16 ncı maddesinde     getirilen ve Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     niteliklerinden demokratik “hukuk devleti”ne ve Başlangıç ilkelerinden     “kuvvetler ayrılığı”na aykırı bulunmuş olan yeni Anayasa Mahkemesi modeline     uyumunu sağlamak için yapılacak işlemler düzenlenmiştir. “Geçici Madde     18”in yürürlüğü sürdürüldüğü takdirde, Anayasa Mahkemesinin olayla ilgili     kararı Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar yapılacak halkoylamasında,     “Geçici Madde 18”de söz konusu fıkralarıyla halkoyuna sunulacak ve kabul     edildiği takdirde, bu madde doğrultusunda, uyumu sağlamaya yönelik işlemler     başlatılacaktır. Bunun sonucunda, Anayasaya aykırılığı yukarıda belirtilen     modele uygun bir Anayasa Mahkemesi, hukuk düzeninde yerini alacak ve     çalışmalarını sürdürecektir.</p>
<p>Bu değişim gerçekleşirken, Anayasa Mahkemesinin söz     konusu “Geçici Madde 18”in söz konusu fıkralarını iptal etmesi halinde ise,     uyum bağlamında yapılan tüm işlemlerin ve düzenlemelerin Anayasal dayanağı     ortadan kalkacak; hukuki geçerlilikleri konusunda sayısız problem ortaya     çıkacaktır. Ayrıca olası bir iptal kararı, geriye yürüyemeyeceği için, bu     problemleri çözmeye ve olumsuzlukları gidermeye yetmeyecektir.</p>
<p>Sonradan giderilemeyecek bu olumsuz durumların ve     zararların önlenebilmesi için, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 25     inci maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklediğini ifade ettiği     “Geçici Madde 18”in birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci     fıkralarının yürürlüğünün durdurulması gerekecektir.</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 25 inci     maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklediğini ifade ettiği “Geçici     Madde 19”un birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile altıncı     fıkrasının (b) ,(c) ve (ç) bentlerinde ve yedinci ve sekizinci     fıkralarında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, bu Kanunun 22 nci maddesinde     getirilen yeni yapılanma modeline geçişini sağlayacak düzenlemelere yer     verilmiştir.</p>
<p>“Geçici Madde 19”un söz konusu fıkralarının     yürürlüğü sürdürülecek olursa, bu fıkralar, Anayasa Mahkemesinin olayla     ilgili kararı Resmi Gazetede yayımlanmadan önce halkoylaması yapıldığı     takdirde, 5982 sayılı Kanundaki diğer hükümlerle birlikte halkoyuna sunulacak     ve Kanunun kabulü halinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeni modele     uyumunun sağlanması için “Geçici Madde 19”da öngörülen bu uygulamalara     derhal başlanacaktır. Böylece bu Kanunun 22 nci maddesinin Anayasaya     aykırılık gerekçesinde ayrıntılı biçimde açıklanan nedenlerle Anayasaya     aykırı olan ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu yürütmeye bağımlı kılan     yapı, hukuk düzeninde somut bir varlık kazanacaktır. Bu kuşkusuz,     Anayasanın üstünlüğü ilkesi ile bağdaşmayan bir yapımın hukuk düzeninde varlık     kazanmasına ve varlığını sürdürmesine göz yummak anlamına gelecektir.</p>
<p>Diğer yandan bu sürece girildikten veya bu süreç     tamamlandıktan sonra verilecek bir iptal kararı, uyum bağlamında yapılmış     olan tüm işlemlerin ve düzenlemelerin Anayasal dayanağını ortadan     kaldıracak ve bunların hukuki geçerliliği konusunda sayısız sorun     yaşanacak; iptal kararları geriye yürümedikleri için söz konusu olumsuzlukları     bütünüyle gidermeye yetmeyecek; yeni modele uyumu sağlanmış Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kurulunun hukuki statüsü sorun yaratacaktır.</p>
<p>Bu sonradan giderilemeyecek olumsuz durumların ve     zararların önüne geçilebilmesi için, 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı     Kanunun 25 inci maddesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklediğini ifade     ettiği “Geçici Madde 19”un birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, yedinci ve     sekizinci fıkraları ile altıncı fıkrasının (b), (c) ve (ç) bendlerinin     yürürlüğünün durdurulması gerekmektedir.</p>
<p>II.B.6. 7.5.2010 Tarihli ve 5982 Sayılı Kanun’un     26’ncı Maddesine İlişkin Yürürlüğü Durdurma İsteminin Gerekçesi</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 26 ncı     maddesinde, bu Kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği ve halkoyuna     sunulması halinde tümüyle oylanacağı ifade edilmektedir. Yukarıda bu     maddenin Anayasaya aykırılık gerekçeleri açıklanırken halkoylamasında     tümüyle oylanmasının demokrasi anlayışıyla bağdaşmayacağı belirtilmiştir.</p>
<p>26 ncı maddede yer alan “ve halkoyuna sunulması     halinde tümüyle”ibaresinin yürürlüğünün sürdürülmesi halinde, halkoylaması     Anayasa Mahkemesinin bu olay hakkındaki kararının Resmi Gazetede ilanından     önce yapılacak olursa, bu halkoylamasında söz konusu maddenin öngördüğü     oylama biçimi geçerli olacaktır.</p>
<p>Bu da, bir dayatma metni üzerinde oy kullanılmasına     ve vatandaşların yapılan düzenlemelerin her birisi için ayrı ayrı     iradelerini ifade edemedikleri bir halkoylamasının gerçekleşmesine yol     açacaktır.</p>
<p>Diğer yandan oylama tamamlandıktan sonra Anayasa     Mahkemesinin bu maddeyi iptal etmesi halinde; halkoylamasının hukuki     geçerliliği ve Anayasa değişikliğinin hukuki meşruiyeti tartışmalı hale     gelecektir.</p>
<p>İfade edilen bu olumsuzluklar ve yol açacakları     giderilmesi olanaksız zararlar demokratik yaşantımız ve onun hukuk devleti     olma özelliği açısından asla küçümsenemez.</p>
<p>Bunları önlemenin yolu, 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı Kanunun 26 ncı maddesinde yer alan “ve halkoyuna sunulması halinde     tümüyle” ibaresinin yürürlüğünün durdurulmasıdır.</p>
<p>III. SONUÇ VE İSTEM</p>
<p>7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun:</p>
<p>A) Kanun teklifinin getirilmesi, Anayasa Komisyonunda     görüşülmesi, TBMM Genel Kurulunda görüşülüp oylanması, ivedilikle görüşülme     yasağı ve yöneldiği amaç bakımından yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın     2 nci, 4 üncü, 87 inci ve 175 inci maddelerine aykırı olmaları nedeniyle     tüm maddelerinin;</p>
<p>B) Ayrıca yukarıda kendileriyle ilgili Anayasaya     aykırılık gerekçelerinde ortaya konulan özel Anayasaya aykırılık     nedenleriyle de:</p>
<ol>
<li><strong>1. </strong>8 inci maddesinin T.C. Anayasasının 74 üncü     maddesine, üçüncü fıkrasını yürürlükten kaldırarak eklediğini ifade ettiği;     madde başlığındaki “ve kamu denetçisine başvurma” ibaresinin ve üçüncü     fıkradaki “ve kamu denetçisine başvurma” ibaresi ile dördüncü, beşinci ve     altıncı fıkraların,</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>2. </strong>14 üncü maddesinin ikinci fıkrasının, (2709 sayılı     kanunun değişen 144 üncü maddesinin),</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>3. </strong>16 ncı maddesinin, ikinci, üçüncü, dördüncü ve     beşinci fıkralarının (2709 sayılı kanunun değişen 146 ıncı maddesinin     birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarının),</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>4. </strong>19 uncu maddesinin ikinci fıkrasının dördüncü     tümcesi (2709 sayılı kanunun değişen 149 uncu maddesinin birinci fıkrasının     “Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.” şeklindeki     dördüncü tümcesinin),</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>5. </strong>19 uncu maddesinin dördüncü fıkrasının (2709 sayılı     kanunun değişen 149 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının),</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>6. </strong>22 nci maddesinin üçüncü, dördüncü, beşinci,     altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu, onbirinci, onikinci,     onüçüncü ve ondördüncü fıkralarının (2709 sayılı kanunun değişen 159 uncu     maddesinin ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci,     dokuzuncu, onuncu, onbirinci, onikinci, onüçüncü fıkralarının),</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>7. </strong>25 inci maddesinin T.C. Anayasasına eklediğini     ifade ettiği “Geçici Madde 18”in birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve     beşinci fıkralarının,</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>8. </strong>25 inci maddesinin T.C. Anayasasına eklediğini     ifade ettiği “Geçici Madde 19”un birinci fıkrasının (a), (b), (c), (ç),     (d), (e) bendlerinin, ikinci fıkrasının, üçüncü fıkrasının, dördüncü     fıkrasının, altıncı fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentlerinin, yedinci ve     sekizinci fıkralarının,</li>
</ol>
<ol>
<li><strong>9. </strong>26 ncı maddesindeki “ve halkoyuna sunulması halinde     tümüyle” ibaresinin,</li>
</ol>
<p>iptallerine ve dava ile ilgili Anayasa Mahkemesi     Kararı Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına     karar verilmesi istemimizi saygı ile arz ederiz.”</p>
<p><strong>II &#8211; YASA     METİNLERİ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A &#8211; İptali     İstenilen </strong><strong>Anayasa Değişikliğine İlişkin </strong><strong>Yasa Kuralları </strong></p>
<p>7.5.2010     günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde     Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un iptali istenilen hükümleri     şunlardır:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“MADDE 1 –</strong> 7/11/1982 tarihli ve 2709     sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına     “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak     yorumlanamaz.” cümlesi ve maddeye bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki     fıkra eklenmiştir.</p>
<p>“Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve     vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak     tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 2 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     20 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>
<p>“Herkes, kendisiyle ilgili kişisel     verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle     ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme,     bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları     doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel     veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla     işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla     düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 3 – </strong>Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 23     üncü maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“Vatandaşın yurt dışına çıkma     hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim     kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 4 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     41 inci maddesinin kenar başlığı “I. Ailenin korunması ve çocuk hakları”     şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>
<p>“Her çocuk, korunma ve bakımdan     yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel     ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.</p>
<p>Devlet, her türlü istismara ve şiddete     karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 5 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     51 inci maddesinin dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 6 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     53 üncü maddesinin kenar başlığı “A. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme     hakkı” olarak değiştirilmiş, üçüncü ve dördüncü fıkraları yürürlükten     kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>
<p>“Memurlar ve diğer kamu görevlileri,     toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.</p>
<p>Toplu sözleşme yapılması sırasında     uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna     başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu     sözleşme hükmündedir.</p>
<p>Toplu sözleşme hakkının kapsamı,     istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma     şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere     yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları     ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 7 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     54 üncü maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 8 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     74 üncü maddesinin kenar başlığı “VII. Dilekçe, bilgi edinme <strong>ve kamu denetçisine başvurma</strong> hakkı”     şeklinde değiştirilmiş, maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmış ve     maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.</p>
<p>“Herkes, bilgi edinme <strong>ve kamu denetçisine başvurma</strong> hakkına sahiptir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Türkiye Büyük Millet     Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin     işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kamu Başdenetçisi Türkiye     Büyük Millet Meclisi tarafından gizli oyla dört yıl için seçilir. İlk iki     oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt     çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada     en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en     fazla oy alan aday seçilmiş olur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu maddede sayılan     hakların kullanılma biçimi, Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluşu, görevi,     çalışması, inceleme sonucunda yapacağı işlemler ile     Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin nitelikleri, seçimi ve     özlük haklarına ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 9 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     84 üncü maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 10 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     94 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde     değiştirilmiştir.</p>
<p>“İlk seçilenlerin görev süresi iki yıldır,     ikinci devre için seçilenlerin görev süresi ise o yasama döneminin sonuna     kadar devam eder.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 11 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     125 inci maddesinin ikinci fıkrasına “Ancak, Yüksek Askerî Şûranın terfi     işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik     kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.” şeklindeki cümle eklenmiş ve     dördüncü fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“Yargı yetkisi, idarî eylem ve     işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette     yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 12 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     128 inci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.</p>
<p>“Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin     toplu sözleşme hükümleri saklıdır.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 13 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     129 uncu maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“Disiplin kararları yargı denetimi     dışında bırakılamaz.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 14 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     144 üncü maddesi kenar başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde     değiştirilmiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“G. Adalet hizmetlerinin     denetimi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 144 – Adalet     hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi,     adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler;     araştırma, inceleme ve soruşturma işlemleri ise adalet müfettişleri eliyle     yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 15 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     145 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“MADDE 145 – Askerî yargı, askerî     mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler;     asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler     aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri     suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal     düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye     mahkemelerinde görülür.</p>
<p>Savaş hali haricinde, asker olmayan     kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz.</p>
<p>Askerî mahkemelerin savaş halinde hangi     suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve     gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının     görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.</p>
<p>Askerî yargı organlarının kuruluşu,     işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan     askerî hâkimlerin görevli bulundukları komutanlıkla ilişkileri,     mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla     düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 16 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     146 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“MADDE 146 – Anayasa     Mahkemesi onyedi üyeden kurulur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Türkiye Büyük Millet     Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından,     her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro     başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden     yapacağı gizli oylamayla seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak     bu seçimde, her boş üyelik için ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve     ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. İkinci oylamada     salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü     oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı; üç üyeyi     Yargıtay, iki üyeyi Danıştay, bir üyeyi Askerî Yargıtay, bir üyeyi Askerî     Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından     her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu     olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan     yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında     görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört     üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve     savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi     raportörleri arasından seçer.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yargıtay, Danıştay,     Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları     ile Yükseköğretim Kurulundan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek     için yapılacak seçimlerde, her boş üyelik için, bir üye ancak bir aday için     oy kullanabilir; en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır. Baro     başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday için     yapılacak seçimde de her bir baro başkanı ancak bir aday için oy     kullanabilir ve en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır.</strong></p>
<p>Anayasa Mahkemesine üye seçilebilmek     için, kırkbeş yaşını doldurulmuş olması kaydıyla; yükseköğretim     kurumları öğretim üyelerinin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatların     en az yirmi yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinin     yükseköğrenim görmüş ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış,     birinci sınıf hâkim ve savcıların adaylık dahil en az yirmi yıl     çalışmış olması şarttır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından     gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan     ve iki başkanvekili seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi üyeleri aslî     görevleri dışında resmi veya özel hiçbir görev alamazlar.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 17 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     147 nci maddesinin kenar başlığı “2. Üyelerin görev süresi ve     üyeliğin sona ermesi” şeklinde, birinci fıkrası aşağıdaki şekilde     değiştirilmiştir.</p>
<p>“Anayasa Mahkemesi     üyeleri oniki yıl için seçilirler. Bir kimse iki defa Anayasa     Mahkemesi üyesi seçilemez. Anayasa Mahkemesi     üyeleri altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Zorunlu     emeklilik yaşından önce görev süresi dolan üyelerin başka bir görevde     çalışmaları ve özlük işleri kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 18 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     148 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinin sonuna “ve     bireysel başvuruları karara bağlar” ibaresi, üçüncü fıkrasındaki     “Cumhurbaşkanını,” sözcüğünden sonra gelmek üzere “Türkiye Büyük Millet     Meclisi Başkanını,” ibaresi eklenmiş, beşinci fıkrası “Yüce Divan kararlarına     karşı yeniden inceleme başvurusu yapılabilir. Genel Kurulun yeniden     inceleme sonucunda verdiği kararlar kesindir.” şeklinde değiştirilmiş,     maddeye ikinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar ve üçüncü     fıkradan sonra gelmek üzere “Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava     Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili     suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.” şeklinde yeni bir fıkra     eklenmiştir.</p>
<p>“Herkes, Anayasada güvence altına     alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi     kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği     iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için     olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.</p>
<p>Bireysel başvuruda, kanun yolunda     gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.</p>
<p>Bireysel başvuruya ilişkin usul ve     esaslar kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 19 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     149 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“MADDE 149 – Anayasa Mahkemesi, iki     bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır. Bölümler, başkanvekili başkanlığında     dört üyenin katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının veya     Başkanın belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en     az oniki üye ile toplanır. <strong>Bölümler     ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.</strong> Bireysel başvuruların     kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar oluşturulabilir.</p>
<p>Siyasî partilere ilişkin dava ve     başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek     yargılamalara Genel Kurulca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce     karara bağlanır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Anayasa değişikliğinde     iptale, siyasî partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun     bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki     oy çokluğu şarttır.</strong></p>
<p>Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları     Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel     Kurul ve bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkanvekilleri ve üyelerin     disiplin işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve     komisyonların oluşumu ve işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla     baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, bireysel     başvurularda duruşma yapılmasına karar verilebilir. Mahkeme ayrıca, gerekli     gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu     üzerinde bilgisi olanları çağırabilir ve siyasî partilerin kapatılmasına     ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması     istenen siyasî partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin     savunmasını dinler.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 20 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     156 ncı maddesinin son fıkrası aşağıdaki şekilde     değiştirilmiştir.</p>
<p>“Askerî Yargıtayın kuruluşu,     işleyişi, mensuplarının disiplin ve özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı     ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 21 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     157 nci maddesinin son fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin     kuruluşu, işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük     işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre     kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 22 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     159 uncu maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.</p>
<p>“MADDE 159 – Hâkimler ve Savcılar     Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına     göre kurulur ve görev yapar.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Hâkimler ve Savcılar Yüksek     Kurulu yirmiiki asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç     daire halinde çalışır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurulun Başkanı Adalet     Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun,     dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının     hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri,     üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl     ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki     asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel     Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel     Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci     sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî     yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç     asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı     gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından     idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten     üyeler yeniden seçilebilir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurul üyeliği seçimi,     üyelerin görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde yapılır.     Cumhurbaşkanı tarafından seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul     üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden altmış gün içinde,     yeni üyelerin seçimi yapılır. Diğer üyeliklerin boşalması halinde, asıl     üyenin yedeği tarafından kalan süre tamamlanır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yargıtay, Danıştay ve     Türkiye Adalet Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için     her üyenin, birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından     seçilecek Kurul üyeliği için her hâkim ve savcının; ancak bir aday için oy     kullanacağı seçimlerde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek     üye seçilir. Bu seçimler her dönem için bir defada ve gizli oyla     yapılır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurulun, Adalet Bakanı     ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki asıl üyeleri, görevlerinin devamı     süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya     Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurulun yönetimi ve     temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz.     Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından     birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını     başkanvekiline devredebilir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurul, adlî ve idarî     yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici     yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte     kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme,     görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir     mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki     tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer     görevleri yerine getirir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Hâkim ve savcıların     görevlerini; kanun, tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere (hâkimler için idarî     nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme;     görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini,     hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma     ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili     dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanının oluru ile     Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri,     hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya     savcı eliyle de yaptırılabilir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurulun meslekten çıkarma     cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine     başvurulamaz.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurula bağlı Genel     Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun     teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul     müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve     savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Adalet Bakanlığının     merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak     çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı     mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi     Adalet Bakanına aittir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurul üyelerinin seçimi,     dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı     ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve     işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile     Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 23 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     166 ncı maddesinin kenar başlığı “I. Planlama; Ekonomik ve Sosyal     Konsey” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.</p>
<p>“Ekonomik ve sosyal politikaların     oluşturulmasında hükümete istişarî nitelikte görüş bildirmek amacıyla     Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve     işleyişi kanunla düzenlenir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 24 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının     geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 25 –</strong> Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına     aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“GEÇİCİ MADDE 18 – Bu     Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte Anayasa Mahkemesinin mevcut yedek üyeleri     asıl üye sıfatını kazanır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu Kanunun yürürlüğe     girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir     üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun ve bir üyeyi de baro başkanlarının     gösterecekleri üçer aday içinden seçer.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Türkiye Büyük Millet     Meclisinin yapacağı üye seçimi için aday göstermek amacıyla;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a) Bu Kanunun yürürlüğe     girdiği tarihten itibaren beş gün içinde, Sayıştay Başkanı adaylık başvurusunu     ilan eder. İlan tarihinden itibaren beş gün içinde adaylar Başkanlığa     başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği günden itibaren beş gün içinde     Sayıştay Genel Kurulunca seçim yapılır. Her Sayıştay üyesinin ancak bir     aday için oy kullanabileceği bu seçimde en fazla oy alan üç kişi aday     gösterilmiş sayılır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b) Bu Kanunun yürürlüğe     girdiği tarihten itibaren beş gün içinde, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı     adaylık başvurusunu ilan eder. İlan tarihinden itibaren beş gün içinde     adaylar Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına başvurur. Başvuru tarihinin     sona erdiği günden itibaren beş gün içinde Türkiye Barolar Birliği     Başkanlığının ilanında gösterilen yer ve zamanda baro başkanları tarafından     seçim yapılır. Her bir baro başkanının ancak bir aday için oy     kullanabileceği bu seçimde, en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş     sayılır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c) (a) ve (b) bentleri     uyarınca yapılan seçimlerin sonucunda aday gösterilmiş sayılanların isimleri     seçimin yapıldığı günü takip eden gün Sayıştay ve Türkiye Barolar Birliği     başkanlıklarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>ç) (c) bendi uyarınca     yapılan bildirimden itibaren on gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde     seçim yapılır. Her boş üyelik için yapılacak seçimde, ilk oylamada üye     tamsayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır;     ikinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki     aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye     seçilmiş olur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı, birer üyeyi     Yargıtay ve Danıştay kontenjanlarından olan ilk üyeliklerin boşalmasından     sonra Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim     kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan     öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden seçer.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Anayasa Mahkemesi     üyeliğine aday gösteren kurumların halen mevcut üyeleri ile kendi kontenjanlarından     seçilmiş yedek üyeler, tamamlama seçiminde göz önünde bulundurulur.</strong></p>
<p>Anayasa Mahkemesinde halen belli     görevlere seçilmiş olanların bu sıfatları seçilmiş oldukları sürenin sonuna     kadar devam eder. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte üye olanlar yaş     haddine kadar görevlerine devam ederler.</p>
<p>Bireysel başvuruya ilişkin gerekli     düzenlemeler iki yıl içinde tamamlanır. Uygulama kanununun yürürlüğe     girdiği tarihten itibaren bireysel başvurular kabul edilir.</p>
<p>GEÇİCİ MADDE 19 – <strong>Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde     aşağıda belirtilen esas ve usuller dahilinde Hâkimler ve Savcılar     Yüksek Kurulu üyeleri seçilir:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a) Cumhurbaşkanı,     hâkimlik mesleğine alınmasına engel bir hali olmayan; yükseköğretim kurumlarının     hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında en az onbeş yıldan     beri görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile meslekte     fiilen onbeş yılını doldurmuş avukatlar arasından dört üye seçer.     Cumhurbaşkanı, üst kademe yöneticileri arasından seçeceği Kurul üyesini,     bakanlık, müsteşarlık, müsteşar yardımcılığı, valilik, Cumhurbaşkanlığı     Genel Sekreterliği, kamu kurum ve kuruluşlarında genel müdürlük veya teftiş     kurulu başkanlığı görevlerini yapanlar arasından seçer.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b) Yargıtay Genel Kurulu,     Yargıtay üyeleri arasından üç asıl ve üç yedek üye seçer. Bu Kanunun     yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi gün içinde Yargıtay Birinci     Başkanı adaylık başvurusunu ilan eder. İlan tarihinden itibaren yedi gün     içinde adaylar Birinci Başkanlığa başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği     günden itibaren onbeş gün içinde Yargıtay Genel Kurulu seçim     yapar. Her Yargıtay üyesinin sadece bir aday için oy kullanabileceği seçimde,     en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur</strong>.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c) Danıştay Genel Kurulu,     Danıştay üyeleri arasından iki asıl ve iki yedek üye seçer. Bu Kanunun     yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi gün içinde Danıştay Başkanı     adaylık başvurusunu ilan eder. İlan tarihinden itibaren yedi gün içinde     adaylar Başkanlığa başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği günden itibaren onbeş gün     içinde Danıştay Genel Kurulu seçim yapar. Her Danıştay üyesinin sadece bir     aday için oy kullanabileceği seçimde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla     asıl ve yedek üye seçilmiş olur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>ç) Türkiye Adalet     Akademisi Genel Kurulu, kendi üyeleri arasından, Hâkimler ve Savcılar Yüksek     Kuruluna bir asıl ve bir yedek üye seçer. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği     tarihten itibaren yedi gün içinde Türkiye Adalet Akademisi Başkanı adaylık     başvurusunu ilan eder. İlan tarihinden itibaren yedi gün içinde adaylar     Başkanlığa başvurur. Başvuru tarihinin sona erdiği günden     itibaren onbeş gün içinde Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu     seçim yapar. Her üyenin sadece bir aday için oy kullanabileceği seçimde, en     fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>d) Yedi asıl ve dört     yedek üye birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren     nitelikleri yitirmemiş olan adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, adlî     yargı hâkim ve savcıları tarafından Yüksek Seçim Kurulunun yönetim ve     denetiminde seçilir. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş gün     içinde Yüksek Seçim Kurulu adaylık başvurularını ilân eder. İlân tarihinden     itibaren üç gün içinde adaylar Yüksek Seçim Kuruluna başvurur. Başvuru     tarihinin sona erdiği günden itibaren iki gün içinde Yüksek Seçim Kurulu     adayların başvurularını inceler ve aday listesini belirleyerek ilân eder.     Takip eden iki gün içinde bu listeye karşı itiraz edilebilir. İtiraz     süresinin sona erdiği günden itibaren iki gün içinde itirazlar incelenir,     sonuçlandırılır ve kesin aday listesi ilân edilir. Yüksek Seçim Kurulunun     kesin aday listesini ilân ettiği tarihten sonraki ikinci Pazar günü her     ilde, il seçim kurulunun yönetim ve denetimi altında yapılacak seçimlerde,     o ilde ve ilçelerinde görev yapan hâkim ve savcılar oy kullanır. İl seçim     kurulları o ilde oy kullanacak hâkim ve savcıların sayısına göre sandık     kurulları oluşturur. Sandık kurullarının işlem, tedbir ve kararlarına karşı     yapılan şikâyet ve itirazlar il seçim kurulunca karara bağlanır. Adaylar     propaganda yapamazlar; sadece, Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenen     usul ve esaslar çerçevesinde özgeçmişlerini bu iş için tahsis edilmiş bir     internet sitesinde yayımlayabilirler. Bu seçimlerde her seçmen sadece bir     aday için oy kullanabilir. Seçimlerde en çok oy alan adaylar sırasıyla asıl     ve yedek üye seçilmiş olur. Kullanılacak oy pusulalarıyla ilgili diğer     hususlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenir. Yüksek Seçim Kurulu, oy     pusulalarını kendisi bastırabileceği gibi gerektiğinde uygun göreceği il     seçim kurulları vasıtasıyla bastırmaya da yetkilidir. Yapılacak seçimlerde, 26/4/1961 tarihli     ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında     Kanunun bu bende aykırı olmayan hükümleri uygulanır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>e) Üç asıl ve iki yedek     üye birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri     yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından, idarî yargı hâkim ve     savcıları tarafından Yüksek Seçim Kurulunun yönetim ve denetiminde seçilir.     Bölge idare mahkemelerinin bulunduğu illerde, il seçim kurulunun yönetim ve     denetimi altında yapılacak bu seçimlerde, o bölge idare mahkemesinde ve     yargı çevresi içerisinde kalan yerlerde görev yapan idarî yargı hâkim ve     savcıları oy kullanır. Bu seçimler hakkında da (d) bendi hükümleri     uygulanır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Birinci fıkranın (a),     (ç), (d) ve (e) bentleri uyarınca seçilen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun     asıl üyeleri bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki otuzuncu günü     takip eden iş günü görevlerine başlarlar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu Kanunun yürürlüğe     girdiği tarihte, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yargıtay     ve Danıştaydan gelen asıl ve yedek üyelerinin görevleri, seçilmiş     oldukları sürenin sonuna kadar devam eder.     Bunlardan, Yargıtaydan gelen üyelerden görev süresini     tamamlayanların yerine birinci fıkranın (b) bendi uyarınca     seçilenler; Danıştaydan gelen üyelerden görev süresini     tamamlayanların yerine birinci fıkranın (c) bendi uyarınca seçilenler,     sırayla göreve başlarlar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Birinci fıkranın (b) ve     (c) bentleri uyarınca seçilen üyelerden, üçüncü fıkra uyarınca göreve başlayanların     görev süresi, birinci fıkranın (a), (ç), (d) ve (e) bentleri uyarınca     seçilen diğer Kurul üyelerinin görev süresinin bittiği tarihte sona erer.</strong></p>
<p>İlgili kanunlarda gerekli düzenlemeler     yapılıncaya kadar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna seçilen asıl     üyeler, Yargıtay daire başkanı için ilgili mevzuatında öngörülen tüm malî ve     sosyal haklar ile emeklilik hakkından aynen yararlanırlar. Ayrıca, Kurulun     Başkanı dışındaki asıl üyelerine, (30000) gösterge rakamının memur     aylıklarına uygulanan katsayı ile çarpımı sonucu bulunacak miktarda aylık     ek tazminat ödenir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İlgili kanunlarda     düzenleme yapılıncaya kadar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu;</strong></p>
<p>a) Anayasa hükümlerine aykırı olmamak     kaydıyla, yürürlükteki kanun hükümlerine göre Kurul şeklinde çalışır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b) İkinci fıkra uyarınca     asıl üyelerinin göreve başladığı tarihten itibaren bir hafta içinde Adalet     Bakanının başkanlığında toplanır ve bir geçici Başkanvekili seçer.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c) En     az onbeş üye ile toplanır ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile     karar verir.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>ç) Sekreterya hizmetleri     Adalet Bakanlığı tarafından yürütülür.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kurul müfettişleri ile     adalet müfettişleri atanıncaya kadar, mevcut adalet müfettişleri, Kurul     müfettişi ve adalet müfettişi sıfatıyla görev yaparlar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu madde hükümleri,     ilgili kanunlarda gerekli düzenlemeler yapılıncaya kadar uygulanır.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>MADDE 26 –</strong> Bu Kanun yayımı tarihinde     yürürlüğe girer <strong>ve halkoyuna     sunulması halinde tümüyle</strong> oylanır.”<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>B &#8211; Dayanılan     Anayasa Kuralları</strong></p>
<p>Dava dilekçesinde, Anayasa’nın     2., 4., 87. ve 175. maddelerine dayanılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>III- İLK     İNCELEME</strong></p>
<p>Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince,     Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN,     Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ, Zehra Ayla     PERKTAŞ, Engin YILDIRIM ve Nuri NECİPOĞLU’nun katılımlarıyla 8.6.2010     gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik     bulunmadığından işin şekil yönünden incelenmesine, Engin YILDIRIM ve Nuri     NECİPOĞLU’nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA karar verilmiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>IV- ŞEKİL     YÖNÜNDEN İNCELEME</strong></p>
<p>Dava dilekçesi ve ekleri, konuya ilişkin rapor, iptali     istenen kurallar, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile     diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp     düşünüldü:</p>
<p>Dava dilekçesinde, 7.5.2010 günlü, 5982 Sayılı     Kanun’un, Anayasa teklifi olarak veriliş biçimi, Anayasa Komisyonunda     görüşülmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda oylanması     sırasında gizliliğin ihlal edilmesi, ivedilikle görüşülme yasağı ve     yöneldiği amaç bakımından tüm maddelerinin; ayrıca, Anayasa’nın 4. maddesinde     öngörülen Anayasa’nın ilk üç maddesini değiştirme ve değiştirilmesini     teklif etme yasağına aykırı olarak Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan     Cumhuriyetin niteliklerini dolaylı olarak değiştirdiği ileri sürülerek     Kanun’un 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26. maddelerinin bazı hükümlerinin     iptali ve yürürlüklerinin durdurulması istenmiştir.</p>
<h3>A- 7.5.2010 günlü,     5982 Sayılı Kanun’un Anayasa Teklifi Olarak Veriliş Biçimi ve Anayasa Komisyonundaki     Görüşme Şekli Yönünden Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu</h3>
<p>Dava dilekçesinde Anayasa değişiklik önerilerinin     ancak teklif şeklinde yapılabileceği, tasarı yoluyla Anayasa değişikliği     önerisi yapılmasının mümkün olmadığı, dava konusu 5982 sayılı Kanun’un     teklif olarak sunulmadan önce geçirdiği süreçte tümüyle milletvekili     iradesine dayalı bir öneri olarak ortaya çıkmadığı, aksine Başbakan’ın     başkanlığında bir tasarı gibi hazırlandığı ve sadece Adalet ve Kalkınma     Partisi Grubuna mensup milletvekillerinin imzalarının alınması yoluyla bir     teklif görünümü kazandırıldığı, bu nedenle tasarı niteliği taşıyan teklifin     Anayasa’nın 175. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini     düzenleyen Anayasa’nın 148. maddesinde, Anayasa değişikliklerine ilişkin     yasaların teklif ve oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülememe koşullarına     uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı olarak sadece şekil yönünden     denetlenebileceği hükme bağlanmıştır.      İptal istemi bu sınırlı sebeplerden herhangi birine ilişkin     bulunmadığı sürece davanın dinlenme olanağı yoktur.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasa’nın     değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte     biri tarafından yazıyla teklif edilebilir.      Bakanlar Kuruluna Anayasa’nın 88. maddesiyle tanınmış olan kanun     tasarısı sunma yetkisi 175. maddede yer almamaktadır. Bu nedenle Bakanlar     Kurulunun bir Anayasa değişikliği teklif edebilmesi mümkün değildir.</p>
<p>TBMM İçtüzüğü’nün 73. maddesinde “<em>Hükümetçe hazırlanan kanun tasarıları     bütün bakanlarca imzalanmış olarak ve gerekçesi ile birlikte Meclis     Başkanlığına sunulur</em>.” denilmektedir. Buna göre, bir tasarıdan söz     edebilmek için milletvekili olsun ya da olmasın tüm Bakanlar ve Başbakan     tarafından imzalanmış ve gerekçesi ile Meclis başkanlığına sunulmuş bir     metnin bulunması gerekir. Bakanlar Kurulu üyeleri dışında hiç kimse bir kanun     tasarısına imza atamaz. Oysa, İçtüzüğün 74. maddesine göre     milletvekillerince verilen kanun tekliflerinde bir veya daha çok imza     bulunabilir. Başbakan’ın ve milletvekili oldukları sürece bakanların     tekliflere imza atması mümkündür. Başbakan ve bakanların milletvekili     sıfatıyla herhangi bir kanun teklifine imza atmaları o teklifi tasarı     haline getirmez.</p>
<p>“Teklif çoğunluğu” kapsamında Anayasa değişikliği     teklifinde Anayasa’nın 175. maddesinde öngörülen Türkiye Büyük Millet     Meclisi üye tamsayısının üçte biri oranında milletvekilinin imzasının     bulunup bulunmadığının incelenebileceği gözetildiğinde yeterli imzanın     bulunması hâlinde, bu imzaların hangi saikle atıldığının incelenmesi     Anayasa Mahkemesinin yetkisi dışında kalır.</p>
<p>Dava dilekçesinde ayrıca, Teklifin, Türkiye Büyük     Millet Meclisi Anayasa Komisyonu’nda daha önce Adalet ve Kalkınma Partisi     Grup Başkanvekilleri Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ ve Samsun     Milletvekili Suat Kılıç ile 214 milletvekili tarafından verilen ve Komisyon     gündemine alınan, bazı milletvekillerinin imzalarını geri çekmesi nedeniyle     Komisyon başkanı tarafından geçersiz hâle geldiği gerekçesiyle gündemden     çekilen başka bir Teklifle birleştirilmesi gerektiği, ancak Komisyon     Başkanı tarafından bu birleştirmenin yapılmadığı ve Anayasa’ya aykırılık     oluştuğu ileri sürülmüştür.</p>
<p>Komisyon aşamalarındaki işlemler, Anayasa’nın 148.     maddesinde öngörülen denetlenebilir hususlardan olmadığı gibi, dava konusu     Anayasa değişikliği Yasası ile ilgisi olmayan, başka bir teklife ilişkin     Anayasa’ya aykırılık savlarının incelenmesi de Anayasa Mahkemesi’nin     yetkisi içinde değildir.</p>
<p>Bu nedenlerle 5982     sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik     Yapılması Hakkında Kanun’un Anayasa teklifi olarak veriliş biçimi ile      Anayasa Komisyonundaki görüşme şekline ilişkin iptal isteminin, Anayasa     Mahkemesinin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>B- 5982     Sayılı Kanun’un Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Oylanma Biçimi Yönünden     Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu </strong></p>
<p>Dava dilekçesinde, 5982 sayılı Kanun’un görüşülmesi     ve oylanması sırasında çeşitli şekillerde oy gizliliğinin ihlal edildiği,     bazı milletvekillerinin diğerlerinin oy pulunu gördüğü, oy zarfını     denetlediği, oy kabinine birlikte girdiği belirtilerek oy gizliliğinin     sağlanması için önlem alınması gerektiği muhalefet partilerinin     milletvekilleri ve Grup Başkanvekillerince sıklıkla dile getirilmesine, bu     konuda tartışmalar yapılmış olmasına rağmen TBMM Başkanlığınca herhangi bir     önlem alınmadığı, bu nedenle Anayasa’nın 175. maddesinin ihlal edildiği     dile getirilmiş ve bu tür aykırılıkların birinci tur oylamalarda söz konusu     olsa bile, Kanun’un tümünü geçersiz kılacağı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Anayasa’nın 148. maddesinde, Anayasa     değişikliklerinde Anayasa Mahkemesine tanınan denetim yetkisi, teklif ve     oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartlarına uyulup     uyulmadığı hususları ile sınırlandırılmıştır. Anayasa’nın 175. maddesinde     Anayasa değişikliğine ilişkin oylamaların gizli yapılması öngörülmüştür.     Anayasa’ya uygun geçerli bir kabul çoğunluğu ancak Anayasa’ya uygun bir     oylamayla oluşabilir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesinin oylama usulüne aykırı     hareket edildiğine ve oylamanın geçersizliğine karar verebilmesi için     oylama sonucunu etkileyen açık bir Anayasa’ya aykırılığın gerçekleşmiş     olması gerekir. Dava dilekçesinde ileri sürülen hususların oylamanın     sonucunu etkileyecek nitelikte olduğunu ispatlayacak açık ve yeterli delil     bulunmadığı gibi bu usulsüzlük iddialarının oylama çoğunluğunun sağlanıp     sağlanmadığı konusunda dikkate alınması gereken ikinci tur oylamalarda     gerçekleştiği de belirlenemediğinden oylamanın Anayasa’ya aykırı bir     şekilde yapıldığı söylenemez. Bu nedenle iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>C- 5982     Sayılı Kanun’un İvedilikle Görüşülememe Koşulu Yönünden Anayasa’ya Aykırılığı     Sorunu </strong></p>
<p>Dava dilekçesinde, 5982 sayılı Kanun’un TBMM Genel     Kurulunda ikinci görüşmeleri sırasında maddelerle ilgili olarak siyasî     parti gruplarına ve milletvekillerine görüşlerini açıklama olanağı     tanınmadığı ve sadece değişiklik önergelerinin görüşülerek maddelerin     oylandığı, bu nedenle Anayasa’nın öngördüğü biçimde iki defa görüşme     koşulunun gerçekleşmediği ileri sürülmüştür.</p>
<p>Anayasa’nın 148. maddesinde Anayasa     değişikliklerinin şekil denetiminin “<em>teklif     ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup     uyulmadığı hususları ile sınırlı</em>” olduğu belirtilmektedir. Ancak,     Anayasa’nın 175. maddesinde ivedilikle görüşme yasağından söz edilmemekte,     “<em>Anayasa’nın değiştirilmesi hakkındaki     teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür</em>” denilmektedir. Bu ilke,     1982 Anayasasının 175. maddesinin 1987 yılında değiştirilmeden önceki ilk     hâlinde ve 1961 Anayasası’nda, “<em>Anayasa’nın     değiştirilmesi hakkındaki teklifler ivedilikle görüşülemez</em>” şeklinde     ifade edilmiştir.</p>
<p>Anayasa ve İçtüzük’te ivedilikle görüşme kavramı     tanımlanmamıştır. Ancak, 2     Mayıs 1927 tarihli eski Türkiye     Büyük Millet Meclisi Dâhili Nizamnamesi’nin 99. ve 72. maddelerinin birlikte değerlendirilmesinden “ivedilik” teriminin, iki görüşme     yerine tek görüşme anlamına geldiği anlaşılmaktadır.     Sözkonusu İçtüzüğün 99. maddesi, kanun teklif ve tasarılarının iki defa görüşülmesi esasını düzenlerken, 72. maddesinde      “<em>Müstaceliyetine karar verilen     layiha veya teklifler yalnız bir defa müzakere olunur</em>” hükmü yer     almıştır. “İvedilik” teriminin     eski İçtüzükte yer alan Arapça “müstaceliyet” sözcüğü yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır.     Dolayısıyla ivedilik, bir kanun tasarısı veya teklifinin iki     defa yerine bir defa görüşülmesi anlamına gelmekte, ivedilikle görüşülememe     yasağı da, iki defa görüşme zorunluluğunu ifade etmektedir. Bu nedenle 148.     maddede belirtilen ivedilikle görüşme yasağının 175. maddede yer alan iki     kez görüşme yükümlülüğü olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Anayasa değişikliği tekliflerinin iki defa     görüşülmesinin nasıl olacağı Anayasa’da düzenlenmediğinden görüşmelerin     İçtüzük hükümlerine göre yürütülmesi gerektiği açıktır.</p>
<p>Anayasa değişikliklerinin görüşülmesi yöntemini     düzenleyen İçtüzüğün 93. maddesinde, <em>“Anayasa     değişiklik teklifleri, diğer kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesindeki     usule tabidir. Ancak, bu teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İkinci     görüşmeye, birinci görüşmenin bitiminden kırksekiz saat geçmeden     başlanamaz.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İkinci     görüşmede, yalnızca maddeler üzerinde verilmiş olan değişiklik önergeleri     görüşülür, birinci görüşmede üzerinde değişiklik teklifi bulunmayan bir     madde hakkında ikinci görüşmede önerge verilemez</em>” hükmü yer almaktadır. Bu kural gereğince, diğer     kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesindeki usule tâbi olan birinci     görüşmede, İçtüzüğün 81. maddesi uyarınca, önce Anayasa değişikliği     teklifinin tümünün görüşülerek maddelere geçilip geçilmeyeceği oylanacak ve     maddelere geçilmesinin kabulü halinde, her maddenin tek tek görüşülerek     oylanmasından sonra birinci görüşme tamamlanmış olacak, en az kırk sekiz     saat geçtikten sonra başlanabilecek ikinci görüşmede, artık tekrar teklifin     tamamı için görüşme açılamayacak, sadece maddeler üzerinde verilmiş olan     değişiklik önergeleri görüşülerek oylanacaktır. Maddeler üzerindeki     oylamaların tamamlanmasından sonra, teklifin tümü üzerinde yapılacak     oylamayla Anayasa değişikliklerinin görüşülmesi tamamlanmış olacaktır.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa     değişikliklerinin her iki görüşmesinin aynı şekilde yapılmasını zorunlu     tutan bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine Cumhuriyet tarihi boyunca yasaların     ve Anayasaların iki kez görüşülmesini öngören İçtüzük hükümlerinde (1927     tarihli Dahili Nizamname’nin 107. maddesi      “<em>ikinci müzakerede layiha ve     teklifin heyeti umumiyesi hakkında müzakere cereyan etmez. Bu müzakerede     ancak tadil teklifleri üzerinde müzakere cereyan eder</em>.”, 1963 tarihli     Cumhuriyet Senatosu İçtüzüğü’nün 75. maddesi “<em>İkinci görüşmede tasarı ve tekliflerin tümü üzerinde konuşulamaz.     Ancak, tadil teklifleri üzerinde görüşülebilir.</em>” ve 1973 tarihli Millet     Meclisi İçtüzüğü’nün 91. maddesi “<em>ikinci     görüşmede yalnızca maddeler üzerinde verilmiş değişiklik önergeleri     görüşülür</em>”) ikinci görüşmenin mevcut İçtüzüğün 93. maddesinde     belirtilen usule göre düzenlendiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Nitekim, Anayasa Mahkemesi 15.4.1975     tarihli ve E:1973/19, K: 1975/87 sayılı kararında “<em>Anayasanın 155. maddesinin ikinci     fıkrasının ‘Anayasa’nın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi     ve kabulü, birinci fıkradaki kayıtlar dışında kanunların görüşülmesi ve     kabulü hakkındaki hükümlere tabidir.’      hükmüne göre, aynı maddenin birinci fıkrasında yer alan ‘Anayasanın     değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte     biri tarafından yazı ile teklif edilebilir. Anayasa’nın değiştirilmesi     hakkındaki teklifler ivedilikle görüşülemez. Değiştirme teklifinin kabulü,     Meclislerin ayrı ayrı üye tamsayılarının üçte iki çoğunluğunun oyu ile     mümkündür.’  biçimindeki kuralların,     özel bir değiştirme yöntemini saptayan ayrıklı kurallar” </em>olduğuna karar     vermiş ve “<em>Anayasa, kanunların görüşülmesi     için öngörülen genel yöntem ilkesini, Anayasa değişiklikleri için de     benimsemiş olduğundan, 155. maddedeki biçim koşulları, Anayasa’nın 85.     maddesindeki sözü geçen İçtüzük kurallarına göre de ayrıklı” </em>olduğundan     bahisle<em> “Anayasa değişikliklerinde,     Anayasa’nın 155. maddesindeki özel ve ayrıklı yönteme ters düşen içtüzük     hükümlerinin uygulanamayacağı”</em>na hükmetmiştir<em>. </em></p>
<p>Anayasa Mahkemesinin bu kararında benimsediği     yaklaşım 1982 Anayasası için de geçerlidir. 175. maddenin birinci     fıkrasında yer alan, teklif çoğunluğu, iki kez görüşülme koşulu ve kabul     çoğunluğu Anayasa değişikliklerini diğer kanunlardan ayıran şekli unsurlar     olup, ikinci görüşmede kanunların görüşülmesine ilişkin hükümlerin     uygulanması mümkün değildir. İki kez görüşülme koşulu bakımından     uygulanacak hüküm kanunların görüşülmesine ilişkin genel hüküm     niteliğindeki İçtüzüğün 81. maddesi değil, Anayasa değişikliklerine ilişkin     özel hüküm olan İçtüzüğün 93. maddesidir.</p>
<p>Yasama belgelerinin incelenmesinden 5982 sayılı     Kanun’un ikinci görüşmelerinin İçtüzüğün 93. maddesine uygun olarak     gerçekleştiği anlaşıldığından ivedilikle görüşmeme yükümlülüğüne aykırılık     görülmemiştir. İptal isteminin reddi gerekir. Osman Alifeyyaz PAKSÜT,     Mehmet ERTEN ve Şevket APALAK bu görüşe katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>D- 5982     Sayılı Kanun’un Amacı Yönünden Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu </strong></p>
<p>Dava dilekçesinde, 5982 sayılı Yasa’nın toplumun     beklentileri doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir reform olmadığı, İktidar     Partisi tarafından, sivil toplum örgütlerinin, ilgili meslek kuruluşlarının,     üniversitelerin, konuyla ilgili bilim insanlarının ve siyasi partilerin     katkısı alınmadan, görüş ve önerileri de göz ardı edilerek ve bir uzlaşma     arayışına girilmeksizin hazırlandığı, bu süreçte anayasal kurumların     görüşünün alınmadığı, bu nedenle değişikliğin bir dayatmaya, bir parti     metnine dönüştüğü ileri sürülerek Yasa’nın amacının kamu yararı değil,     parti güdümünde yargı organları yaratmak olduğu bu nedenle amacı bakımından     Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>
<p>Anayasa’nın 148. maddesinde Anayasa     değişikliklerinin esas yönünden denetimine yer verilmediği gibi, bunların     biçim yönünden denetimleri de, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle     görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı     tutulmuştur. İptal istemi bu sınırlı sebeplerden herhangi birine ilişkin     bulunmadığı sürece davanın dinlenmesi olanağı yoktur. Dava dilekçesinde     ileri sürülen hususlar Anayasa’nın 148. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve     Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 21. maddelerinde sayılı ve sınırlı     olarak belirlenen şekil bozukluklarından değildir. Bu itibarla Anayasa     Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<h3>E- 5982 Sayılı     Kanun’un 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26. Maddelerinin Anayasa’nın 4.     Maddesinde Öngörülen Teklif Yasağı Kapsamında İncelenmesinin Anayasa     Mahkemesinin Yetkisinde Olup Olmadığı Ön Sorunu</h3>
<p>Dava dilekçesinde,      5982 Sayılı Kanun’un 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26.     maddelerinin, Anayasa’nın 4. maddesinde düzenlenen teklif edilemezlik     kuralına aykırı olarak teklif edilmek suretiyle Anayasa’nın 2. maddesinde     öngörülen hukuk devleti ve başlangıcında yer alan kuvvetler ayrılığı     ilkelerini ihlâl ettikleri iddiasıyla iptalleri ve yürürlüklerinin     durdurulması istenmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesi Anayasa’yı değiştirme     yetkisinin TBMM’ye ait olduğunu, Meclisin bu yetkisini üye tamsayısının     üçte bir çoğunluğunun yazılı teklifi ve en az beşte üç çoğunluğunun kabul     oyuyla kullanabileceğini öngörmektedir.</p>
<p>Ulus egemenliğine dayalı bir anayasal düzende bütün     devlet yetkilerinin kaynağı Anayasa olduğundan tali kurucu iktidarın     Anayasa’yı değiştirme yetkisini Anayasa’ya aykırı bir şekilde kullanması     mümkün değildir. Bu durum, Anayasa’nın 6. maddesinde yer alan “<em>hiçbir kimse veya organ kaynağını     Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz</em>” hükmüyle normatif     geçerlilik kazanmıştır. Anayasa koyucu “hiçbir kimse ya da organ”dan söz     ettiğine göre, kurulu bir organ olarak tali kurucu iktidarın da sistem dışı     yetki kullanımının hukuksal açıdan geçerli olmayacağının kabulü gerekir.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasa’yı     değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü     yöntemlerle ve Anayasa’ya uygun olarak kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı     bu yetkisini 175. maddede belirtilen yöntemle kullanırken, yetkinin her     şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından kullanılmasına izin verilen bir     yetki olması gerekir.</p>
<p>Anayasa’nın 4. maddesinde “<em>Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu     hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü     maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez</em>”     denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı,     kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve     oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği     hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir     Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi de yasama organının yetkisi     kapsamında bulunmadığından hukuksal geçerlilik kazanamaz.</p>
<p>Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen     Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasa’nın ilk üç maddesinde     somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa’nın     yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu     sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme     yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesine göre kullanılacak     Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik     kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak     belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna     uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış     olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148.     maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine     getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf     sayısal çokluğun gücüyle geçerli kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira,     kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği,     aslî kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna     bağlıdır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi 5.6.2008 tarihli ve E:2008/16,     K:2008/116 sayılı kararında Anayasa’nın 148. maddesindeki, Anayasa     değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif &#8230; şartına uyulup uyulmadığı”     hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hükmün, “geçerli teklif” koşulunun     bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi de içereceğine     karar vermiştir.</p>
<p>Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel     tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer     maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olma     niteliği itibariyle doğal olarak değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu     durumda, Anayasa’nın 4. maddesi dâhil olmak üzere her bir maddede yapılacak     değişikliklerin siyasal düzende değişikliklere ve kurucu iktidarın     yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol açması mümkündür. O halde     Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin     yasama organı için çizdiği sınırların aşılma olasılığı gözardı edilemez.</p>
<p>Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik öngören     veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya     veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da     hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki     tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun     geçersizliğine engel oluşturmayacaktır. Anayasa değişikliklerinin içerik     yönünden denetimi, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez     ilkelerin doğrudan ya da dolaylı olarak ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı     veya içeriklerinin boşaltılarak anlamsız hâle getirilip getirilmediğine     yönelik ve bununla sınırlı bir denetim olması gerekir.</p>
<p>Açıklanan nedenlerle Anayasa Mahkemesinin, 5982     sayılı Kanun’un 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26. maddeleriyle Anayasa’da     yapılan değişikliklerin, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     niteliklerini değiştiren ya da etkisizleştirerek anlamsızlaştıran bir     nitelik taşıyıp taşımadığını inceleyebileceğinin ve bu nitelikte olduğuna     karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki teklif     yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir.</p>
<p>Haşim KILIÇ, Engin YILDIRIM ve Nuri NECİPOĞLU bu     görüşe katılmamışlardır. Serruh KALELİ yukarıdaki görüşe farklı gerekçeyle     katılmamıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>F- 5982 Sayılı Kanun’un 8. Maddesi     Yönünden İnceleme</strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 8. maddesi ile Anayasa’nın 74.     maddesinde değişiklik yapılarak, idarenin işleyişine ilişkin şikâyetleri     incelemek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bağlı Kamu     Denetçiliği Kurumu oluşturulmakta ve Kamu Başdenetçisinin seçim usulü     düzenlenmektedir.</p>
<p>Dava dilekçesinde şikâyetleri incelemekle görevli     bir idari kurumun TBMM Başkanlığı’na bağlanmasının, yasamanın bu Kurumun işlevleri     bakımından yürütme üzerinde üstünlük kazanması anlamına geleceği ve Anayasa’nın     Başlangıcında belirtilen kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmayacağı,     ayrıca Kamu Başdenetçisinin seçim yönteminin bu durumu daha da     güçlendirdiği, kurumun yapısı ve işleyişine ilişkin diğer konuların     düzenlenmesinin yasaya bırakılmış olması nedeniyle belirsizlik doğduğu ve     bu durumun hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>
<p>Anayasacılık düşüncesi ve sınırlı devlet ilkesinin     bir unsuru olarak kuvvetler ayrılığı ilkesi genellikle hukuk devleti ilkesi     ile ilişkilendirilmektedir. Esasen hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı     ilkeleri anayasacılık düşüncesinin iki farklı yüzüdür. Bu düşünce, devlet     iktidarının temel hak ve özgürlükler lehine sınırlandırılması amacına     ulaşmak için iki temel enstrüman öngörmüştür. Bunlardan birincisi devlet     iktidarının farklı organlar arasında paylaştırılması yoluyla kötüye     kullanılmasını engellemeyi amaçlayan kuvvetler ayrılığı, diğeri ise devlet     yetkilerinin kullanılmasının hukuka bağlanması yoluyla yönetimde keyfiliğin     sona erdirilmesini amaçlayan hukuk devleti ilkesidir.</p>
<p>Günümüzde kuvvetler ayrılığı bir taraftan hükümet     sistemlerinin tanımlanmasının bir aracı olarak kullanılmakta, diğer     taraftan ise farklı devlet organları arasında bir kontrol ve denge sistemi     olarak görülmektedir.  Yasama ve     yürütme arasındaki ilişkilerin doğasına bakılarak hükümet sistemleri, sert     kuvvetler ayrılığı (Başkanlık) sistemleri ve yumuşak kuvvetler ayrılığı     (Parlamenter Hükümet) sistemleri şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Bir de her     iki sistemin bazı özelliklerini içinde barındıran yarı başkanlık     sisteminden söz edilmektedir.</p>
<p>Kuvvetler ayrılığı ilkesinin tek bir anlamı ve     uygulama biçimi olmadığından her ülkenin özgün tarihsel ve siyasal     koşullarına bağlı olarak farklı uygulamaların ortaya çıkması doğaldır. Bu     farklı tercihlerden birisinin, diğerlerine göre üstün tutulması söz konusu     değildir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi Anayasalarımızda farklı şekillerde     düzenlenmiştir. 1924 Anayasası “kuvvetler birliği, fonksiyonlar ayrılığı”     sistemini benimsemişken, 1961 Anayasası klasik parlamenter sistemi     benimsemiş, 1982 Anayasası ise yürütmenin güçlendirilmesine dayalı     rasyonelleştirilmiş parlamenter sistemi benimsemiştir.</p>
<p>Anayasa’nın Başlangıcının dördüncü paragrafında     kuvvetler ayrılığının “… <em>Devlet     organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet     yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir     işbölümü ve işbirliği olduğu</em>”      ifade edilmektedir.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında kuvvetler     ayrılığının “<em>devlet organları     arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin     kullanılmasıyla sınırlı bir işbölümü ve işbirliği olduğu, üstünlüğün ancak     Anayasa ve yasalarda bulunduğu</em>” (K.T. 20.5.1997, E: 1997/36, K:     1997/52; K.T. 12.12.1996, E:1996/64, K:1996/47; K.T. 4.7.1995, E: 1995/35,     K: 1995/26) ve bu ilkenin “<em>sadece     yasama, yürütme ve yargı işlevlerinin ayrı organlara verilmesini değil,     bazen tek bir kuvvetin çeşitli organlar arasında bölüşülebilmesini de     içerebileceğine</em>” (K.T. 1.6.2005, E:2004/60, K:2005/33) karar vermiştir.</p>
<p>Bu nedenle demokratik sistemi ortadan kaldıran ve     bütün yetkileri tek elde toplayan veya diğer organları bir organın kontrolü     altına alan bir sistem öngörülmedikçe kuvvetler ayrılığı ilkesinin anlamsız     hale getirildiği ya da ortadan kaldırıldığı söylenemez.</p>
<p>Hukuk devleti ilkesi, özünde yönetimin hukukla     bağlılığı, yöneticilerin şahsi ve keyfi iradesinin değil, hukukun hâkim     olması anlamına gelmektedir. Devlet adına yetki kullananların yetkilerini     hukuktan almaları ve hukuka uygun olarak kullanmaları yoluyla tüm     bireylerin aynı muameleye tâbi tutulması, keyfi farklı uygulamaların önüne     geçilmesi ve böylece birey haklarının güvence altında olacağı düşüncesi     hukuk devleti kavramını ortaya çıkarmıştır. Hukuk devletinden söz edebilmek     için genel, soyut, önceden bilinebilir, anlaşılabilir ve istikrarlı     kurallardan oluşan bir hukuk düzeni mevcut olmalı ve hukuk kuralları,     yönetilenler kadar siyasi iktidarı kullanan devlet organlarını ve yöneticilerini     de bağlamalıdır.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi, çeşitli kararlarında hukuk     devletini <em>“eylem     ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri     koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek     sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve     hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık     devlet” </em>şeklinde tanımlamıştır.</p>
<p>Hukuk devletinin somut uygulamasında farklı hukuk     devleti anlayışları ve farklı devlet uygulamalarının ortaya çıkması     kaçınılmazdır. Bundan dolayı anayasa koyucunun hukuk devleti ilkesinin     nasıl hayata geçirileceğini belirleme konusunda geniş bir takdir yetkisine     sahip olması doğaldır. Bu nedenle hukuk devleti ilkesinin ortadan     kaldırılmasından ya da anlamsız hale getirilmesinden söz edebilmek için,     devlet organlarının hukuka bağlılığı ilkesini veya bunun kurumsal     güvencelerini ortadan kaldıran bir değişikliğin yapılmış olması gerekir.     Yoksa anayasa koyucunun farklı hukuk devleti uygulama modellerinden     herhangi birisine yönelik tercihinin yerindeliğine ilişkin yargısal denetim     yetkisi bulunduğu söylenemez.</p>
<p>Bu çerçevede temel işlevi kamu yönetiminin     şeffaflaşması ve bireylerin temel haklarına saygı göstermesine katkıda     bulunmak suretiyle hukuk devletinin güçlenmesini sağlamak olan ombudsman ya     da kamu denetçiliği kurumu, Avrupa demokrasilerinin temel kurumlarından     birisi haline gelmiştir.</p>
<p>Kamu gücünü kullanan makamların işlemleriyle ilgili     olarak vatandaşların şikâyetlerini incelemekle görevli bağımsız bir kurum     olan kamu denetçiliğinin, kendine ulaşan şikâyetlerle ilgili olarak hukuka     ve hakkaniyete uygunluk açısından inceleme yaparak ulaştığı sonuçları     ilgili kurumlara bildirmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasını amaçladığı     anlaşılmaktadır. Böyle bir kurumun oluşturulmasının hukuk devletini ortadan     kaldırdığı ya da içini boşaltarak anlamsızlaştırdığı söylenemez.</p>
<p>Diğer taraftan, parlamenter sistemlerde parlamentoların     temel işlevlerinden birisi yürütme organını denetlemektir. Nitekim     Anayasa’nın 98 ilâ 99. ve 100. maddelerinde bu denetim yöntemleri     düzenlenmiştir. Yürütme organı yalnızca Cumhurbaşkanı ve Bakanlar     Kurulundan oluşan siyasi yürütmeden ibaret olmayıp, idare geniş anlamda     yürütmenin bir parçasıdır. Siyaset için zaten var olan denetim yetkisinin     idareyi de kapsayacak şekilde genişletilerek idarenin işlemlerinin hukuka     uygunluğunu sağlayacak yeni bir mekanizma oluşturulmasının kuvvetler     ayrılığı ilkesini ortadan kaldırması ya da anlamsız hale getirmesi söz     konusu olamaz.</p>
<p>Kuvvetler ayrılığı ilkesi, Anayasa’nın     başlangıcında belirtildiği gibi, devlet organları arasında işbölümü ve     medeni bir işbirliği anlamına gelip organların karşılıklı olarak birbirlerini     dengelemeleri esasına dayanır. Yürütmenin yasama tarafından denetlenmesi de     bu ilkenin somutlaştırılması anlamına gelir. O nedenle kamu denetçiliği     kurumunun kurulması kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı değildir.</p>
<p>Öte yandan, dava dilekçesinde Kamu Başdenetçisinin     seçimine ilişkin öngörülen usulün hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı     ilkelerine aykırı olduğu ileri sürülmüşse de, farklı seçim usullerinden     herhangi birisinin tercih edilmesi kurucu iktidarın takdir yetkisi içinde     olduğundan, bu hükümde somutlaşan tercihin kuvvetler ayrılığı ilkesini     ortadan kaldırdığı söylenemez.</p>
<p>Kurumun yapısı ve kamu denetçilerinin seçimi gibi     hususların düzenlenmesinin kanuna bırakılmasında hukuk devleti ilkesini     değiştiren bir yön bulunmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenlerle iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>G- 5982 Sayılı Kanun’un 14. Maddesi     Yönünden İnceleme</strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 14. maddesi, Anayasa’nın 144.     maddesinde değişiklik yaparak adalet hizmetleri ile savcıların idarî     görevleri yönünden denetiminin adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı     mesleğinden olan iç denetçiler tarafından denetleneceğini hükme     bağlamaktadır.</p>
<p>Dava dilekçesinde, bu düzenlemenin savcıların     denetimini Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişleri ile iç denetçilere     vermekle bu kişileri Adalet Bakanlığına bağımlı hâle getirdiği bunun ise     hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkeleriyle bağdaşmayacağı ileri     sürülmüştür.</p>
<p>5982 sayılı Yasa’yla getirilen düzenlemeyle hâkim     ve savcıların görevlerini mevzuata uygun olarak yapıp yapmadıklarının     denetimi ile suç soruşturmalarının ya da disiplin incelemelerinin Hâkimler     ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından atanacak ve Kurula bağlı olarak     çalışacak olan Kurul müfettişleri tarafından yapılması öngörülmüştür. Bu     maddede düzenlenen husus ise gerekçesinde de belirtildiği gibi yargısal     nitelikteki işlemlerin dışında kalan ve Adalet Bakanlığının görevleri     arasında yer alan cezaevleri, icra ve iflas daireleri, noterler veya     mahkemelerin mali işleri gibi diğer konulardaki işlemlerin denetiminin     Adalet Bakanlığına bağlı adalet müfettişlerince yerine getirilmesidir.  Adalet Bakanlığının yetki alanına giren     ve herhangi bir şekilde yargısal nitelik taşımayan konulara ilişkin denetim     görevinin adalet müfettişleri ya da iç denetçiler tarafından yerine     getirilmesinin kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerini ortadan     kaldırdığı ya da anlamsız hâle getirdiği söylenemez. Bu nedenle iptal     isteminin reddi gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>H- 5982 Sayılı Kanun’un 16. Maddesi     Yönünden İnceleme</strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 16. maddesiyle Anayasa’nın     146. maddesi değiştirilerek Anayasa Mahkemesinin yapısı yeniden     düzenlenmiştir. Buna göre, Mahkemenin üye sayısı onyedi’ye çıkarılmış,     yedek üyelik kaldırılmış, üyelerden üçünün Türkiye Büyük Millet Meclisince     Sayıştay ve Baro Başkanları tarafından gösterilen adaylar arasından; on     dört üyenin dördünün doğrudan, onunun da Yargıtay (üç üye), Danıştay (iki     üye), Askeri Yargıtay (bir üye), Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (bir üye) ve     Yükseköğretim Kurulu (üç üye) tarafından gösterilecek adaylar arasından     Cumhurbaşkanınca seçilmesi öngörülmüştür. Ayrıca adayların kendi     kurumlarındaki seçim usulü de, her üyenin tek adaya oy vermesi ilkesi     çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.</p>
<p>Dava dilekçesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve     Cumhurbaşkanınca Anayasa Mahkemesine üye seçilmesinin, parlamenter sistemin     özellikleri ve Cumhurbaşkanının seçim yöntemi dikkate alındığında,     Mahkeme’nin yasama ve yürütmenin etkisi altına girmesi sonucunu     doğurabileceği, bu nedenle Anayasa’nın başlangıcında yer alan kuvvetler     ayrılığı ve 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu     ileri sürülmüştür. Ayrıca, kurumlardan aday gösterme sürecinde uygulanacak     olan, her üyenin tek adaya oy vermesini öngören seçim usulünün demokratik     hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ileri sürülerek değiştirilen 146.     maddenin ilk dört fıkrasının iptali istenmiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> <strong>Anayasanın Değiştirilen 146.</strong> <strong>Maddesinin İlk Üç Fıkrası Yönünden </strong></p>
<p>5982 sayılı Kanun’un 16. maddesi ile değiştirilen     Anayasa’nın 146. maddesinin iptali istenilen ilk üç fıkrasında “<em>Anayasa Mahkemesi onyedi üyeden     kurulur.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Türkiye Büyük Millet     Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri     arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise     baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday     içinden yapacağı gizli oylamayla seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinde     yapılacak bu seçimde, her boş üyelik için ilk oylamada üye tam sayısının     üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. İkinci     oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday     için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye     seçilmiş olur.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Cumhurbaşkanı; üç üyeyi     Yargıtay, iki üyeyi Danıştay, bir üyeyi Askerî Yargıtay, bir üyeyi Askerî     Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından     her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu     olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan     yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında     görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört     üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve     savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi     raportörleri arasından seçer.”</em>denilmektedir.</p>
<p>Karşılaştırmalı hukuka ve ülkemizin tarihsel     tecrübesine bakıldığında, temel hakların ve hukuk devletinin güvencesi olan     anayasa mahkemelerinin yapıları, yetkileri, işleyişi, üye seçimi ve     üyelerin niteliklerine ilişkin olarak çok farklı düzenlemelerin olduğu     görülmektedir. 1961 Anayasasının 145. maddesinde Anayasa Mahkemesinin onbeş     üyesinden beşinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (üç üye Millet Meclisi, iki     üye Cumhuriyet Senatosu) tarafından seçilmesi öngörülmüştür.  Karşılaştırmalı hukuka bakıldığında,     anayasa mahkemesi üyelerinin bazı ülkelerde tamamının, bazı ülkelerde ise     büyük çoğunluğunun parlamentolar tarafından seçildiği görülmektedir.     Anayasa mahkemesi üyelerinin seçimine parlamentoların ya da diğer seçilmiş     organların katılmasının bu kurumun demokratik meşruiyeti açısından büyük     önem taşıdığı kabul edilmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede anayasa mahkemesi üyelerinin hangi     organlar tarafından ve hangi esaslara göre seçileceğinin belirlenmesi     önemli ölçüde ülkenin tarihsel ve siyasal koşullarına göre kurucu iktidarın     takdirinde olan bir durumdur. Bu düzenlemede öngörülen Anayasa Mahkemesinin     üye yapısı, üyelerin geldiği kaynaklar ve üyelerin atanması usulüne ilişkin     düzenlemeler tali kurucu iktidarın takdir yetkisi içinde kaldığından ve     hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerini anlamsızlaştıran ya da     ortadan kaldıran değişiklikler olmadığından iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşe maddenin birinci fıkrası yönünden Osman     Alifeyyaz PAKSÜT ve Zehra Ayla PERKTAŞ, ikinci ve üçüncü fıkraları yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- Anayasanın Değiştirilen 146.</strong> <strong>Maddesinin     Dördüncü Fıkrasının Birinci Tümcesinde Yer Alan “… bir üye ancak bir aday     için oy kullanabilir; …”  ve İkinci     Tümcesinde Yer Alan “… de her bir baro başkanı ancak bir aday için oy     kullanabilir ve …” İbareleri Yönünden </strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa ile değiştirilen Anayasa’nın 146.     maddesinin dördüncü fıkrasında Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri     Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştay, Yüksek Öğretim Kurulu ve Baro Başkanları     tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday seçiminde her üyenin ya da her     Baro Başkanının yalnızca bir aday adayına oy vermesinin öngörülmesi, üç     adayın belirleneceği seçimlerde her üyeye yalnızca bir aday adayına oy verme     hakkı tanınması suretiyle diğer iki adayın seçiminde oy kullanılamaması     sonucunu doğurmaktadır. Böyle bir düzenleme seçilecek diğer adaylar     açısından seçmenlerin oy kullanma hakkını ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Buna göre, bazı adaylar açısından seçmenlere oy     kullanma hakkı tanınmayarak sonuçları seçmen iradesini yansıtmaktan uzak     olan bir seçim usulünün demokratik olmadığında kuşku yoktur. Seçmen     iradesinin gerçek anlamda oya yansımasını sınırlayan böylece oy     kullananların iradesini olumsuz yönde etkileyen bu düzenlemenin hukuk     devletinin temel öğesi olan bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşmasını da     engelleyeceği açıktır.</p>
<p>Bu nedenle 5982 sayılı Yasa     ile değiştirilen Anayasa’nın 146. maddesinin dördüncü fıkrasının birinci     tümcesinde yer alan “… bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir; …”  ibaresi ile ikinci tümcesinde yer alan “…     de her bir baro başkanı ancak bir aday için oy kullanabilir ve …” ibaresi     demokratik hukuk devleti ilkesini etkisiz hale getireceğinden iptali     gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3- Anayasanın Değiştirilen 146.</strong> <strong>Maddesinin     Dördüncü Fıkrasının Kalan Bölümü Yönünden </strong></p>
<p>Yukarıda belirtilen     ibarelerin iptalinden sonra dördüncü fıkranın kalan bölümü şöyledir:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>“Yargıtay, Danıştay,     Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile     Yükseköğretim Kurulundan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için     yapılacak seçimlerde, her boş üyelik için, en fazla oy alan üç kişi aday     gösterilmiş sayılır. Baro başkanlarının serbest avukatlar arasından     gösterecekleri üç aday için yapılacak seçimde en fazla oy alan üç kişi aday     gösterilmiş sayılır.”</em></p>
<p>Buna göre, fıkrada sayılan     kurumlarca Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmek üzere Türkiye Büyük Millet     Meclisi ile Cumhurbaşkanına gönderilecek üç adayın ne şekilde seçileceğinin     yöntemi düzenlenmektedir. Bir üst bölümde, her üyenin sadece tek aday     adayına oy vermesini öngören kısıtlama iptal edilerek ortadan kaldırıldığından,     her üyenin ya da baro başkanının seçilecek aday sayısı kadar aday adayına     oy vermeleri olanaklı hâle gelmektedir. Üç aday için tercih hakkı     kullanılarak yapılacak seçimlerde salt çoğunluk da aranmayacağından en çok     oy alan üç aday Cumhurbaşkanı ya da Türkiye Büyük Millet Meclisine     sunulacaktır.</p>
<p>Yukarıda belirtilen     ibarelerin iptali ile seçimlerde iradeyi yansıtan oy hakkının tam olarak     kullanılmasının önünde herhangi bir engel kalmadığından dördüncü fıkranın     kalan bölümünün demokratik hukuk devleti ilkesini değiştirici nitelikte     olduğu söylenemez. Anayasa’ya aykırı olmayan ve bu haliyle uygulanmasında     herhangi bir sorun bulunmayan kurala ilişkin iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşe Osman Alifeyyaz     PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla     PERKTAŞ katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>I- 5982 Sayılı Kanun’un 19. Maddesi     Yönünden İnceleme</strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 19.     maddesi ile Anayasa’nın 149. maddesi değiştirilerek Anayasa Mahkemesinin     çalışma ve yargılama usulü yeniden düzenlenmiştir. Buna göre Anayasa     Mahkemesinin iki bölüm ve genel kurul halinde çalışması öngörülmektedir.</p>
<p>Dava dilekçesinde, 149.     maddenin birinci fıkrasında yer alan <em>“Bölümler     ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.”</em> cümlesinde     katılanların mı yoksa üye tamsayısının mı salt çoğunluğu gerektiği     belirtilmediğinden düzenlemenin belirsiz olduğu, ayrıca maddenin üçüncü     fıkrasında yer alan  <em>“Anayasa değişikliklerinde iptale,     siyasi partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun     bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki     oy çokluğu şarttır.”</em> hükmünün parti kapatılmasını ve Anayasa’nın     değiştirilemez hükümlerine aykırı Anayasa değişikliklerinin iptalini     zorlaştırması nedenleriyle düzenlemenin Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan     hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.</p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 19. maddesi ile değiştirilen     Anayasa’nın 149. maddesinin birinci fıkrasında bölümlerin Başkanvekili     başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanması öngörülmüştür. Bölümler     her zaman beş üye ile toplanacak ve bunların salt çoğunluğu ile karar     verecektir. Genel Kurul ise Başkan ya da belirleyeceği Başkanvekilinin     başkanlığında en az oniki üyenin katılımıyla toplanacaktır. En az onüç veya     üstü sayılarla yapılan toplantılarda olağan olarak karar yeter sayısının     toplantıya katılanların salt çoğunluğu olacağı açıktır. Bu, üçüncü fıkrada     yer alan nitelikli çoğunlukla alınacak kararlara ilişkin düzenlemeden de     anlaşılmaktadır. Nitelikli çoğunluk gerektiren kararlarda bile toplantıya     katılanlar dikkate alınacağına göre, diğer kararlar bakımından da     toplantıya katılanların salt çoğunluğunun aranması doğal olduğundan     herhangi bir belirsizlik sözkonusu değildir.</p>
<p>Bu nedenle 149. maddenin birinci fıkrasında yer     alan “<em>Bölümler ve Genel Kurul,     kararlarını salt çoğunlukla alır</em>.” cümlesi hukuk devleti ilkesini     ortadan kaldıran ya da anlamsızlaştıran bir değişiklik içermemektedir.</p>
<p>Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesinin belli     konularda nitelikli oy çokluğu ile karar vermesi tali kurucu iktidarın     takdir yetkisi içindedir ve hukuk sistemimizde eskiden de bu nitelikte     hükümler yer almıştır. Nitekim, 149. maddenin ilk hâlinde Anayasa     değişikliklerinin iptali üçte iki nitelikli çoğunluğun oyu ile mümkünken,     2001 yılında yapılan değişiklikle siyasi parti kapatma kararları da     nitelikli çoğunluğun oyuna tabi tutulmuş, fakat nitelikli çoğunluk üçte     ikiden, beşte üçe indirilmiştir. Bazı kararların nitelikli çoğunluğun oyu     ile alınabilmesi anayasa koyucunun o konuya verdiği önemden     kaynaklanmaktadır. Anayasa değişikliklerinin iptali ya da bir siyasi     partinin kapatılmasının demokratik sistemin işleyişi açısından önemi ve     istisnai olarak başvurulabilecek tedbirler olmaları nedeniyle bunların     nasıl ve hangi koşullarda uygulanabileceğine ilişkin Anayasal düzenlemenin     hukuk devletini ortadan kaldırdığı, ya da anlamsız hâle getirdiği     söylenemez.</p>
<p>Bu nedenlerle iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>İ- 5982 Sayılı Yasa’nın 22. Maddesi Yönünden     İnceleme</p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 22. maddesi, Anayasa’nın 159.     maddesini değiştirerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK)     yapısını yeniden düzenlemektedir. Buna göre, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik     teminatı esaslarına göre kurulacağı ve görev yapacağı belirtilen Kurul’un,     yirmi iki asıl ve on iki yedek üyeden oluşması ve üç daire halinde     çalışması öngörülmüştür. Adalet Bakanının Kurulun Başkanı, Adalet Bakanlığı     Müsteşarının ise Kurulun doğal üyesi olması benimsenmiştir. Cumhurbaşkanına     dört asıl üyeyi yargıç olmayanlar arasından doğrudan seçme yetkisi     tanınmmış, diğer üyelerin ise Yargıtay (üç asıl, üç yedek), Danıştay (iki     asıl, iki yedek), Türkiye Adalet Akademisi (bir asıl, bir yedek), adli     yargı hâkim ve savcıları  (birinci     sınıf adli yargı hâkim ve savcıları arasından yedi asıl, dört yedek) ve     idari yargı hâkim ve savcıları (birinci sınıf idari yargı hâkim ve     savcıları arasından üç asıl, iki yedek) tarafından doğrudan seçilmesi     öngörülmüştür. Ayrıca Kurulun kendi sekreteryası kurulmakta ve Teftiş     Kurulu, Kurula bağlanmaktadır.</p>
<p>Dava dilekçesinde;</p>
<p>- Adalet Bakanının Kurul Başkanı ve Adalet     Bakanlığı Müsteşarının kurulun doğal üyesi olmasının yargı bağımsızlığı ve     tarafsızlığına aykırı olduğu, bunun Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan     hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturduğu,</p>
<p>-159. maddenin üçüncü fıkrasında Cumhurbaşkanına     Kurula üye seçme yetkisi verilmesinin Cumhurbaşkanının seçim usulü de     dikkate alındığında Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ve     Başlangıçta yer alan kuvvetler ayrılığı ilkelerine aykırı olduğu     belirtilerek Adalet Bakanı ve Müsteşarının yanı sıra Cumhurbaşkanının     atadığı 4 üye ve Adalet Akademisinden seçilen üyelerin de yürütmenin etkisi     altında olacağı bu nedenle hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarında     yer alan Kurul üyelerinin seçim usulünün, özellikle seçimlerde her üyenin     sadece bir adaya oy verebilmesi esasının adil olmadığı bu nedenle hukuk     devleti ilkesine aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin altıncı fıkrasında Kurul’un asıl     üyeleri için getirilen başka görev alma yasağının yedek üyeler için     getirilmediği bu nedenle hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerine     aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin yedinci fıkrasında yer alan     Kurul’un yönetimi ve temsilinin Kurul Başkanına ait olduğu, Kurul     Başkanının dairelerin çalışmalarına katılamayacağı, başkanvekili seçimi ve     Başkanın bazı yetkilerini Başkanvekiline devredebileceğine ilişkin     düzenlenmelerin yargı bağımsızlığına dolayısıyla da hukuk devleti ilkesine     aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin sekizinci fıkrasında yer alan     Kurulun görevlerine ilişkin düzenlemenin diğer fıkralara ilişkin Anayasaya     aykırılık gerekçeleriyle Anayasa’ya aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin dokuzuncu ve onuncu fıkralarında     hâkim ve savcıların görevlerini hukuka uygun yapıp yapmadıkları ve görev     sırasında suç işleyip işlemedikleri hakkında inceleme ve denetimin ilgili     dairenin teklifi ve Kurul Başkanının izniyle Kurul müfettişlerince     yapılmasını ve Kurul kararlarına karşı meslekten çıkarma cezasına ilişkin     olanlar dışında yargı yolunun kapatılmasını öngören kuralların kuvvetler     ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin onbirinci fıkrasında, Kurula bağlı     Genel Sekreterlik kurulmasını öngören ve Genel Sekreterin seçim usulünü     düzenleyen hükmün Kurulun yapısına ilişkin Anayasa’ya aykırılıklar     nedeniyle Anayasa’ya aykırı olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin onikinci fıkrasında, Adalet     Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli     olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim     ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri atama yetkisinin, muvafakatlerini     alarak Adalet Bakanına ait olduğunu öngören düzenlenmenin yürütmeyi yargı     karşısında daha da güçlendirdiği ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı     olduğu,</p>
<p>- 159. maddenin onüçüncü fıkrasında, kanunla     düzenlenecek hususlara ilişkin hükmün, Kurulun yapısına dair Anayasa’ya     aykırılıklar nedeniyle Anayasa’ya aykırı olduğu,</p>
<p>ileri sürülmüştür.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1- Anayasa’nın Değiştirilen 159.     Maddesinin İkinci, Dördüncü, Altıncı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu,     Onuncu, Onbirinci, Onikinci, Onüçüncü Fıkraları Yönünden </strong></p>
<p>Hukuk devleti ilkesinin temel bileşenlerinden     birisi olan yargı bağımsızlığını sağlamak amacıyla yargıç ve savcıların     özlük, tayin, terfi ve disiplin işlerini yürütmek üzere bağımsız idari     kurullar (Yüksek Yargı Konseyleri) oluşturulması Güney Avrupa     demokrasilerinin yerleşik geleneklerinden birisidir. Türkiye de 1961     Anayasası’ndan beri bu geleneğe dâhil olmuştur. Ancak Yüksek Yargı     Konseylerinin oluşumuna bakıldığında her ülkede farklı modellerin     benimsendiği görülmektedir. Bazı ülkelerde sadece yargıçların bu kurulların     üyesi olduğu, bazı ülkelerde ise yargıç olmayan hatta hukukçu olmayan     üyelerin bulunduğu, bazı ülkelerde yargı içinden ya da yürütmeden doğal     üyelerin bulunduğu, üye seçimlerinde genellikle yargıçlara rol verildiği,     ancak parlamentolara ya da devlet başkanlarına da üye seçme yetkisinin     tanındığı görülmektedir. Yargıç üyelerin genellikle tüm yargıçları temsil     edecek şekilde ilk derece mahkemeleri, istinaf mahkemeleri ve yüksek     mahkemelerde çalışan yargıçlar arasından seçildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin “Toplumun     Hizmetinde Yargı Konseyleri” üzerine 2007 tarihli 10. No’lu görüşünde, bu     kurulların yapısının her durumda yargı bağımsızlığını güvenceye alacak ve     görevlerini etkin biçimde yerine getirmesine izin verecek bir şekilde     olması, üyelerin tamamının ya da çoğunluğunun yargıçlardan oluşması, yargıç     üyelerin kendi meslektaşları tarafından seçilmesi, kurulların karma yapılı     olması halinde mesleki dayanışma ve kayırmacılığın önlenebileceği ve farklı     toplumsal taleplerin temsiline imkân vereceği ancak bu durumda da yasamanın     ya da yürütmenin kontrolünde bir kurul yapılanmasından kaçınılması     gerektiği vurgulanmıştır. <em> </em></p>
<p>1961 Anayasası’nın 143. maddesinin ilk halinde     Yüksek Hâkimler Kurulu’nun onsekiz asıl ve beş yedek üyeden oluşması     öngörülmüş ve asıl üyelerden altısının Yargıtay, altısının birinci sınıfa     ayrılmış hâkimlerce kendi aralarından ve üçer üyesinin de yüksek     mahkemelerde hâkimlik etmiş ya da bunlara üye olma şartlarını kazanmış     kimseler arasından Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunca salt çoğunlukla     seçilmesi öngörülmüştür. 1971 değişikliğinden sonra ise Yüksek Hâkimler     Kurulu’nun üyelerinin tamamının Yargıtay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından     seçtiği onbir asıl ve üç yedek üyeden oluşması benimsenmiştir. 1982     Anayasası ise Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının doğal üye     olduğu ve üç asıl üç yedek üyenin Yargıtay, iki asıl iki yedek üyenin ise     Danıştay tarafından gösterilecek adaylar arasından Cumhurbaşkanınca     seçildiği yedi asıl üyeli mevcut yapıyı getirmiştir.</p>
<p>Buna göre hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı     ilkeleri belli somut bir kurul yapısını gerektirmemekte, Kurulun yargı     bağımsızlığını ihlal etmediği sürece çok farklı modellerde tasarlanmasına     olanak tanımaktadır. Bu farklı modellerden hangisinin benimseneceği tali     kurucu iktidarın takdir yetkisi içindedir. Yasama organının tercihinin yerindeliğinin     yargısal denetim konusu olması mümkün değildir.</p>
<p>Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısıyla     ilgili olarak 5982 sayılı Yasa’nın 22. maddesiyle yapılan yeni düzenlemeyle     Kurulun üye sayısının artırıldığı, seçim tabanının genişletildiği, Kurul     üyelerinin büyük çoğunluğunun yargıçlar tarafından doğrudan seçilmesinin     kabul edildiği, Kurul’un kendi sekreteryasına kavuşturulduğu ve Teftiş     Kurulunun Kurul’a bağlandığı böylece özerk yapısının güçlendirildiği     görülmektedir. Cumhurbaşkanının Kurula üye atama yetkisinin     sınırlandırıldığı, Adalet Bakanı’nın dairelerin çalışmasına katılmasının     yasaklandığı, Bakan’ın Teftiş Kurulu üzerindeki mutlak kontrolünün     kaldırıldığı, böylece yürütmenin Kurul üzerindeki etkisinin belli ölçüde     azaltıldığı anlaşılmaktadır. Kurul’un kararlarının kısmen de olsa yargı     denetimine açılmasının hukuk devletinin güçlendirilmesine yönelik bir adım     olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu nedenle, sözkonusu hükümlerin yargı     bağımsızlığını dolayısıyla hukuk devleti ilkesini ortadan kaldırdığı ya da     içini boşaltarak anlamsız hale getirdiği söylenemez.  İptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşlere, değiştirilen,     159. maddenin;</p>
<p>- ikinci fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- dördüncü fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- altıncı fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- yedinci fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve     Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- sekizinci fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- dokuzuncu fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve     Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- onuncu fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- onbirinci fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve     Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- onikinci ve onüçüncü     fıkraları yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT, katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- Anayasa’nın Değiştirilen 159.     Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Üçüncü Tümcesinde Yer Alan “…iktisat ve     siyasal bilimler …”  ve  “… üst kademe yöneticileri …” İbareleri     Yönünden </strong></p>
<p>5982 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen     Anayasa’nın 159. maddesinin üçüncü fıkrasında Hâkimler ve Savcılar Yüksek     Kurulunun oluşumu düzenlenmektedir. Üçüncü fıkranın üçüncü tümcesinde     Kurulun dört üyesinin yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal     bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri     ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca seçileceği hükme bağlanmıştır.</p>
<p>Hukukçu öğretim üyeleri ile Avukatların yargı ile     doğrudan ilişkileri, yargının işleyişinden kaynaklanan sorunların belli     ölçüde onları da etkilemesi ve yargının işleyişi konularındaki bilgi     birikimleri nedeniyle Kurulun çalışmalarına katkı yapacağı düşünülebilir     ise de yargının işleyişi ve yargı teşkilatı ile herhangi bir şekilde     ilişkisi olmayan ve yargının işleyişi, yargının ve yargıçların sorunları ve     yargısal görevlerin yerine getirilmesinde gözetilmesi gereken yargı     bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı gibi ilkeler hakkında yeterli ilgi, bilgi     ve tecrübeye sahip olmayan iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev     yapan öğretim üyeleri ile üst kademe yöneticilerinin hâkim ve savcıların     atama, tayin, terfi disiplin gibi özlük işlerinden sorumlu bir kurulda     görev almaları yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerini ihlal     edip, hukuk devleti ilkesini zedeler niteliktedir.</p>
<p>Bu nedenle Anayasa’nın değiştirilen 159. maddesinin     üçüncü fıkrasının üçüncü tümcesinde yer alan “…iktisat ve siyasal bilimler     …”  ve  “… üst kademe yöneticileri …”     ibarelerinin iptali gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3- Anayasa’nın Değiştirilen 159.     Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Kalan Bölümleri Yönünden </strong></p>
<p>Yukarıda belirtilen ibarelerin iptalinden sonra     üçüncü fıkranın kalan bölümü şöyledir:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>“Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır.     Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun,     dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının     hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından     Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından     Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri     arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye     Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört     yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren     nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı     hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup,     birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı     hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl     için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.”</em></p>
<p>Yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri     ortadan kaldırılmadıkça Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı, üye     sayısı, üyelerin seçileceği kaynaklar ve nitelikleri konusunda tali kurucu     iktidar takdir alanına sahiptir ve bu tercihin yerindeliğinin denetlenmesi     Anayasanın 148. maddesinde öngörülen denetlenebilir hususlardan değildir.     Hukuk devletini zedeleyen unsurların iptalinden sonra Cumhurbaşkanı, bu     hükme göre kendisine tanınan dört üyeyi seçme yetkisini yüksek öğretim     kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar     arasından seçim yapmak suretiyle kullanabilecektir.</p>
<p>Anayasa’ya aykırı olmayan ve bu haliyle     uygulanmasında herhangi bir sorun bulunmayan kurala ilişkin iptal isteminin     reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşe, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya     KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ     katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4- Anayasa’nın Değiştirilen 159.     Maddesinin Beşinci Fıkrasının Birinci Tümcesinde Yer Alan “… ancak bir aday     için …” İbaresi Yönünden </strong></p>
<p>5982 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen     Anayasa’nın 159. maddesinin beşinci fıkrasında Yargıtay,     Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi ile birinci sınıf adlî ve idarî yargı     hâkim ve savcıları tarafından Kurul üyelerinin doğrudan seçilmesi     öngörülmektedir. Ancak bu seçimlerde her seçmenin ancak bir aday için oy     kullanması esası getirilmiştir. Buna göre, Yargıtay Genel Kurulunca     seçilecek üç asıl üç yedek olmak üzere toplam altı Kurul üyesi için her     Yargıtay üyesi yalnızca bir adaya oy verebilecektir. Bu durumda her     Yargıtay üyesi altı kurul üyesinden yalnızca birisi için oy kullanabilecek,     diğerlerinin seçimine iradesi yansımayacaktır. Aynı durum, Danıştay     tarafından seçilecek iki asıl, iki yedek; Türkiye Adalet Akademisi     tarafından seçilecek bir asıl, bir yedek; adli yargı hâkim ve savcıları     tarafından seçilecek yedi asıl, dört yedek ve idari yargı hâkim ve savcıları     tarafından seçilecek üç asıl, iki yedek üyenin seçimleri için de     geçerlidir.</p>
<p>Buna göre, bazı adaylar açısından seçmenlere oy     kullanma hakkı tanınmayarak sonuçları seçmen iradesini yansıtmaktan uzak     olan bir seçim usulünün demokratik olmadığında kuşku yoktur. Seçmen     iradesinin gerçek anlamda oya yansımasını sınırlayan böylece oy     kullananların iradesini olumsuz yönde etkileyen bu düzenlemenin hukuk     devletinin temel öğesi olan bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşmasını da     engelleyeceği açıktır.</p>
<p>Bu nedenle 5982 sayılı     Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın 159. maddesinin beşinci     fıkrasının, birinci tümcesinde yer alan “ … ancak bir aday için …”     ibaresinin iptali gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>5- Anayasa’nın Değiştirilen 159.     Maddesinin Beşinci Fıkrasının Kalan Bölümleri Yönünden </strong></p>
<p>Yukarıda belirtilen ibarenin iptalinden sonra     beşinci fıkranın kalan bölümü şöyledir:</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong><em>”Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet     Akademisi genel kurullarından seçilecek Kurul üyeliği için her üyenin,     birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek     Kurul üyeliği için her hâkim ve savcının oy kullanacağı seçimlerde, en     fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilir. Bu seçimler     her dönem için bir defada ve gizli oyla yapılır.”</em></p>
<p>Yukarıda belirtilen ibarenin     iptali ile her seçmenin sadece tek adaya oy vermesini öngören kısıtlama     ortadan kalktığından, bu fıkra hükmüne göre her üyenin seçilecek üye sayısı     kadar, adaya oy vermesi mümkün hale gelmiştir. Bu şekilde yapılacak     oylamada Örneğin, Adli yargı hâkim ve savcıları yedi asıl dört yedek olmak     üzere toplam onbir üye seçme hakkına sahip olduğundan her hâkim ve savcı     bir turda tamamlanacak seçimde onbir aday için oy kullanabilecek, en çok oy     alan onbir kişi sırasıyla asıl ve yedek üyeliklere seçilecektir. Böylelikle     her seçmenin seçilecek üye sayısı kadar adaya oy vermesi suretiyle     yapılacak seçimlerde seçmenlerin oy hakkına saygı gösterilmiş ve     seçmenlerin yeterli onayını almış adayların Kurul üyeliğine seçilmesi     sağlanmış, dolayısıyla temsildeki adaletsizlik giderilmiş olacaktır. Böyle     bir seçim usulünün demokratik hukuk devleti ilkesine aykırı olmadığı     açıktır. Anayasa’ya aykırı olmayan ve bu haliyle uygulanmasında herhangi     bir sorun bulunmayan kurala ilişkin iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşe Osman Alifeyyaz     PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla     PERKTAŞ katılmamışlardır.</p>
<p>J- 5982 sayılı Yasa’nın 25. maddesi Yönünden     İnceleme</p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 25.     maddesi Anayasa’ya Geçici 18. ve 19. maddeler olmak üzere iki yeni geçici     madde eklenmesini öngörmektedir. Bu maddelerde Anayasa Mahkemesinin ve     Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeni yapısına geçişin nasıl olacağı     düzenlenmiştir.</p>
<p>Dava dilekçesinde yukarıda     Anayasa Mahkemesinin ve HSYK’nın yeni yapısını düzenleyen hükümlere ilişkin     Anayasa’ya aykırılık iddiaları bu geçiş hükümleri yönünden de     tekrarlanmıştır.<strong><em> </em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1- Yasa’nın 25. Maddesi İle Anayasa’ya Eklenen     Geçici Madde 18 Yönünden </strong></p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 16.     maddesinin dördüncü fıkrasının birinci ve ikinci tümcelerindeki ibarelere     ilişkin iptal gerekçeleriyle 5982 sayılı Yasa’nın 25. maddesiyle Anayasa’ya     eklenen Geçici Madde 18’in üçüncü fıkrasının (a) ve (b) bentlerinin, son     tümcelerinde bulunan “… ancak bir aday için…” ibarelerinin iptali gerekir.</p>
<p>Geçici 18. maddenin birinci,     ikinci, dördüncü ve beşinci fıkraları, üçüncü fıkrasının (a) ve (b) bentlerinin     iptalden sonra kalan bölümleri ile (c) ve (ç) bentlerinde yer alan     düzenlemelerin, 5982 sayılı Yasa’nın 16. maddesi için belirtilen     gerekçelerle iptal isteminin reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşlere, Anayasa’ya     eklenen Geçici Madde 18’in;</p>
<p>- birinci ve ikinci     fıkraları ile üçüncü fıkrasının, (a) ve (b) bentlerinin, birinci, ikinci ve     üçüncü tümceleri yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- üçüncü fıkrasının, (a) ve     (b) bentlerinin son tümcelerinin kalan bölümleri yönünden Osman Alifeyyaz     PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla     PERKTAŞ,</p>
<p>- üçüncü fıkrasının (c)     bendi yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- üçüncü fıkrasının (ç)     bendi yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- dördüncü fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>-beşinci fıkrası yönünden     Osman Alifeyyaz  PAKSÜT,</p>
<p>katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- Yasa’nın 25. Maddesi İle Anayasa’ya Eklenen     Geçici Madde 19 Yönünden </strong></p>
<p>Yasa’nın 22. maddesinin     üçüncü ve beşinci fıkralarında iptal edilen ibarelere ilişkin gerekçelerle     Yasa’nın 25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 19’un birinci     fıkrasının, (a) bendinin, birinci tümcesinde yer alan “… iktisat ve siyasal     bilimler…” ve “… üst kademe yöneticileri…” ibareleri ile ikinci tümcesi,     ayrıca Geçici Madde 19’un birinci fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentlerinin     son tümcelerinde yer alan “… sadece bir aday için…” ibareleri ve (d)     bendinin, “Bu seçimlerde her seçmen sadece bir aday için oy kullanabilir.”     biçimindeki onbirinci tümcesinin iptali gerekir.</p>
<p>Geçici 19. Maddenin birinci     fıkrasının (a), (b), (c), (ç) ve (d) bentlerinin iptalden sonra kalan     bölümleri ve (e) bendi, ikinci, üçüncü, dördüncü fıkraları, altıncı     fıkrasının (b), (c) ve (ç) bentleri ile yedinci ve sekizinci fıkralarında     yer alan düzenlemelere ilişkin iptal istemlerinin, Yasa’nın 22. maddesi     için belirtilen gerekçeler çerçevesinde reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşlere, Yasa’nın 25.     maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 19’un;</p>
<p>- birinci fıkrasının (a)     bendinin birinci tümcesinin kalan bölümü yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,     Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- birinci fıkrasının (b),     (c) ve (ç) bentlerinin ilk dört tümceleri yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- birinci fıkrasının (b),     (c) ve (ç) bentlerinin son tümcelerinin kalan bölümleri yönünden Osman     Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ve Zehra     Ayla PERKTAŞ,</p>
<p>- birinci fıkrasının (d)     bendinin kalan bölümleri ile (e) bendi yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>- ikinci, üçüncü, dördüncü     fıkraları ile altıncı fıkrasının (b), (c), (ç) bendleri ve yedinci,     sekizinci fıkraları yönünden Osman Alifeyyaz PAKSÜT,</p>
<p>katılmamışlardır.</p>
<p>K- Yasa’nın 26. Maddesi Yönünden İnceleme</p>
<p>5982 sayılı Yasa’nın 26. maddesi yürürlük hükmüdür     ve Yasa’nın halkoylamasına sunulması hâlinde tümüyle oylanmasını hükme     bağlamaktadır.</p>
<p>Dava dilekçesinde, 5982 sayılı Kanun’da konu     bakımından birbiri ile ilgisiz pek çok madde yer aldığı ve bunların tümünün     birlikte oylamaya sunulmasının, halkoylamasına katılacak vatandaşların     iradelerini tam anlamıyla oylarına yansıtmalarını engelleyeceği,     beğenmedikleri hükümler için ayrı ayrı ret, beğendikleri hükümler için yine     ayrı ayrı kabul oyu vermek imkânını tanımayacağı bu nedenle Anayasa’nın 2.     maddesinde yer alan demokratik devlet ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri     sürülmüştür.</p>
<p>Anayasanın 175. maddesinde Anayasa değişikliklerine     ilişkin kanunların kabulü sırasında bu Kanunun halkoylamasına sunulması     halinde, Anayasanın değiştirilen hükümlerinden hangilerinin birlikte,     hangilerinin ayrı ayrı oylanacağına karar verme yetkisi Türkiye Büyük Millet     Meclisine verildiğinden halkoyuna sunulma biçimini gösteren dava konusu     kural Anayasa değişikliğine ilişkin 5982 sayılı Yasa’nın ayrılmaz bir     parçasıdır.  Anayasa’nın açıkça     parlamentoya verdiği bir yetkinin somut kullanılış biçiminin yerinde olup     olmadığının denetlenmesi Anayasa’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesine     tanınan yetkiler arasında bulunmamaktadır. Bu nedenle iptal isteminin     Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.</p>
<p>Bu görüşe Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya     KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN ve Şevket APALAK katılmamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ</strong></p>
<p>7.5.2010 günlü, 5982 sayılı     Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması     Hakkında Kanun’un iptali istenen kimi hükümlerinin <strong>YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE</strong>, <strong>OYBİRLİĞİYLE</strong></p>
<p>7.7.2010 gününde karar verildi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>VI- SONUÇ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında     Kanun’un;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A- </strong>Anayasa teklifi olarak veriliş biçimi ile  Anayasa Komisyonu’ndaki     görüşme şekline ilişkin iptal isteminin, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği     nedeniyle <strong>REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>B- </strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabulüne ilişkin     oylamalarda gizliliğin ihlal edildiğine ilişkin iddialar<strong> </strong>yönünden,     Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE,     OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>C- </strong>İvedilikle görüşülmeme koşuluna uyulmadığı iddiası     yönünden Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman     Alifeyyaz PAKSÜT, Mehmet ERTEN ile Şevket APALAK’ın karşıoyları ve<strong> OYÇOKLUĞUYLA,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>D- </strong>Amacı bakımından Anayasa’ya aykırılık iddialarının     incelenmesi isteminin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle <strong>REDDİNE,     OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>E- </strong>8. maddesiyle, 7.11.1982 günlü, 2709 sayılı Türkiye     Cumhuriyeti Anayasası’nın 74. maddesinin; değiştirilen kenar başlığında ve     eklenen üçüncü fıkrasındaki “… ve kamu denetçisine başvurma …” ibareleri     ile dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralarının, Anayasa’ya aykırı olmadığına     ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>F- </strong>14. maddesiyle değiştirilen,     Anayasa’nın 144. maddesinin,<strong> </strong>Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>G- </strong>16. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 146.     maddesinin;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> Birinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla     PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- </strong>İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ile     Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3- </strong>Üçüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ile     Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4-</strong> Dördüncü fıkrasının;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a- </strong>Birinci tümcesinde yer alan “… bir üye ancak bir aday     için oy kullanabilir; …”  ibaresinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b- </strong>İkinci tümcesinde yer alan “… de her bir baro başkanı     ancak bir aday için oy kullanabilir ve …” ibaresinin,</p>
<p>Anayasa’ya aykırı olduğuna ve <strong>İPTALİNE,     OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c- </strong>Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU,     Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>H- </strong>19. maddesiyle değiştirilen,     Anayasa’nın 149. maddesinin, birinci fıkrasının “Bölümler ve Genel Kurul,     kararlarını salt çoğunlukla alır.” biçimindeki dördüncü tümcesi ile üçüncü     fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE,     OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>I- </strong>22. maddesiyle değiştirilen,     Anayasa’nın 159. maddesinin;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Mehmet ERTEN,     Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2-</strong> Üçüncü fıkrasının;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a- </strong>Üçüncü tümcesinde yer alan “…iktisat ve siyasal bilimler     …” ve “… üst kademe yöneticileri …” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı     olduğuna ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b-</strong> Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU,     Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3-</strong> Dördüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve     <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4- </strong>Beşinci fıkrasının;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a- </strong>Birinci tümcesinde yer alan “ … ancak bir aday için …”     ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b- </strong> Birinci tümcesinin kalan bölümü ile ikinci     tümcesinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK     ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>5-</strong> Altıncı fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve     <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>6-</strong> Yedinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya     KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın     karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>7- </strong>Sekizinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı     olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz     PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>8-</strong> Dokuzuncu fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU,     Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>9- </strong>Onuncu fıkrasının, Anayasa’ya aykırı     olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz     PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>10-</strong> Onbirinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU,     Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>11-</strong> Onikinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve     <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>12-</strong> Onüçüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına     ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu     ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İ-</strong> 25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 18’in;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> Birinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve     <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- </strong>İkinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3- </strong>Üçüncü fıkrasının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a-</strong> (a) ve (b) bentlerinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>aa-</strong> Birinci, ikinci ve üçüncü tümcelerinin, Anayasa’ya     aykırı olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz     PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>bb- </strong>Son tümcelerinde bulunan “… ancak bir aday için…”     ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>cc- </strong>Son tümcelerinin kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı     olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya     KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın     karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b-</strong> (c) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c-</strong> (ç) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ile Zehra     Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4- </strong>Dördüncü fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Şevket APALAK ile     Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>5- </strong>Beşinci fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz  PAKSÜT’ün karşıoyu ve     <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>J-</strong> 25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde     19’un;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1-</strong> Birinci fıkrasının,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>a-</strong> (a) bendinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>aa-</strong> Birinci tümcesinde yer alan “… iktisat ve siyasal     bilimler…” ve “… üst kademe yöneticileri…” ibareleri ile ikinci tümcesinin     Anayasa’ya aykırı olduğuna ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>bb-</strong> Birinci tümcesinin kalan bölümünün Anayasa’ya     aykırı olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz     PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla     PERKTAŞ’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>b- </strong>(b), (c) ve (ç) bentlerinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>aa-</strong> İlk dört tümcelerinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>bb- </strong>Son tümcelerinde yer alan “… sadece bir aday için…”     ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>cc- </strong>Son tümcelerinin kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı     olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT,     Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Şevket APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın     karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>c-</strong> (d) bendinin,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>aa-</strong> “ Bu seçimlerde her seçmen sadece bir aday için oy     kullanabilir.” biçimindeki onbirinci tümcesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna     ve <strong>İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>bb-</strong> Kalan bölümlerinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve     iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>d-</strong> (e) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal     isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2- </strong>İkinci, üçüncü, dördüncü fıkraları ile altıncı fıkrasının     (b), (c), (ç) bentleri ve yedinci, sekizinci fıkralarının Anayasa’ya aykırı     olmadığına ve iptal isteminin <strong>REDDİNE, </strong>Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün     karşıoyu ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>K-</strong> 26. maddesinde yer alan “… ve halkoyuna sunulması     halinde tümüyle…” ibaresinin Anayasa’ya aykırılık savlarının incelenmesi     isteminin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisizliği nedeniyle <strong>REDDİNE,</strong> Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN ile Şevket     APALAK’ın karşıoyları ve <strong>OYÇOKLUĞUYLA</strong>,</p>
<p>7.7.2010 gününde karar verildi.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Başkan</p>
<p align="center">Haşim KILIÇ</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Başkanvekili</p>
<p align="center">Osman Alifeyyaz PAKSÜT</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Fulya KANTARCIOĞLU</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center">
<p align="center">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Ahmet AKYALÇIN</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Mehmet ERTEN</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Serdar ÖZGÜLDÜR</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center">
<p align="center">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Şevket APALAK</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Serruh KALELİ</p>
</td>
<td width="217" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Zehra Ayla PERKTAŞ</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center">
<p align="center">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="326" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Engin YILDIRIM</p>
</td>
<td width="326" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Nuri NECİPOĞLU</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center"><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> Özet:     Halkın oyuna sunulan bir Anayasa değişikliğinin esas denetimini ancak     Millet yapar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Çoğunluk görüşünde, Anayasa değişikliklerinde     “teklif edilebilir nitelikte bir Anayasa teklifinin var olması” gerektiğini,     bunun teklif çoğunluğundan önce aranan bir şart olduğunu, teklif edilebilir     nitelikte olup olmadığının tesbitinin ise ancak işin esasına girilerek     anlaşılabileceği belirtilmektedirler. Başka bir anlatımla Anayasa değişikliklerinin,     Anayasal normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasa’nın ilk üç maddesinde     somutlaşan temel tercihe uygun olması gerektiği, bu sınırların dışına taşan     yetki kullanımının müeyyidesinin 148. maddede öngörüldüğü belirtilmektedir.</p>
<p>Anayasa’nın 148.     maddesi, Anayasa değişikliklerinin denetlenmesine ilişkin tek Anayasa     kuralıdır. Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerine ilişkin başkaca     hiçbir maddede buna ilişkin bir ifadeye yer verilmemiştir. Bu nedenle,  Anayasa değişikliklerinin hangi yöntemle     olursa olsun esastan denetim sonucunu doğuracak bir incelemeye tabi     tutulması mümkün değildir.</p>
<p>Şekil denetimi ise     “teklif çoğunluğu” ve “oylama çoğunluğu”nun bulunup bulunmadığı “ivedilikle     görüşülemeyeceği” şartına uyulup uyulmadığıyla sınırlı olarak yapılan bir     denetimdir.</p>
<p>Nitekim Anayasa     Mahkemesi E.2007/72, K.2007/68 sayılı kararında aynen: <em>“… Kabul edilen yasa, Anayasa hükmü haline gelir ve esas yönünden     denetimi olanaksız olup, şekil yönünden ise 148. maddede belirtilen çerçeve     içinde denetlenebilir. Yapılacak iptal başvurusu, yasalar ve içtüzük     yönünden altmış gün, şekil yönünden ise on günle sınırlı tutulmuştur.     Ayrıca Anayasa Mahkemesi, olağan yasalar ve içtüzük değişikliklerinde salt     çoğunlukla karar verebilirken, Anayasa değişikliklerinde iptale karar     verebilmesi nitelikli çoğunluk koşuluna bağlanmıştır.” </em>Bir önceki     kararda da<em> “Anayasanın 148.     maddesinde, Anayasa değişikliklerinde Anayasa Mahkemesine tanınan denetim     yetkisi, teklif, oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartlarına     uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlanmıştır. Esas yönünden denetime     olanak tanınmadığı gibi 148. maddede tüketici biçimde sayılan koşulların     dışında şekil yönünden denetim yapılması olanaksızdır.” </em>ifadeleriyle     hukuksal durumu somutlaştırmıştır.</p>
<p>Mahkememiz 148.     maddeye ek yaparak “yasak bir teklif”in olup olmadığı yönünden yeni bir     şekil şartı öngörmüş ve buradan açtığı yolla Anayasa değişikliklerini     esastan incelemiştir.</p>
<p>Çoğunluk     görüşünde; asli kurucu iktidarın önceki Anayasalarla bağlı olmaksızın     yarattığı yeni Anayasa, temel düzen normu haline geldiği andan itibaren,     tüm Anayasal kurum ve kuruluşların meşruiyetlerinin dayanağı haline     geldiği, Anayasa’nın öngördüğü ve öğretide kurulu iktidar olarak tanımlanan     yasama, yürütme, yargı organları ile bunların alt birimlerinin asli kurucu     iktidarın yarattığı “hukuksal otorite”nin sınırları içinde hareket     etmelerinin, işlem ve eylemlerinin hukuksal geçerlilik kazanabilmesinin ön     koşulu olduğu, Anayasa’nın 6. maddesinde “Hiçbir kimse veya organ kaynağını     Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.<strong>” </strong>dendiği, kurulu bir organ olarak yasama organının da sistem     dışı yetki kullanımının hukuksal açıdan geçerli olmayacağının kabulü     gerektiği belirtilmiştir. Ancak bunun yasama organı gibi “kurulu” bir     iktidar olan Anayasa Mahkemesi için de evleviyetle geçerli olduğunda kuşku     bulunmamaktadır. Anayasa’nın 6. maddesinde hiçbir kimse veya organın     kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamayacağı ifade edilirken     veya 11. madde uyarınca Anayasa kurallarının yasama, yürütme ve yargı organları     ile tüm idare makamlarını bağlayıcı temel kurallar olduğu belirtilirken,     Anayasa Mahkemesi bunlardan istisna edilmemiştir. Bir denetim organı olarak     da Anayasa Mahkemesi ulusun onayladığı Anayasa’nın somut kuralları     çerçevesinde kurulmuş, Anayasa’ya ve ulusa karşı sorumluluk bilinci içinde     görev yapmak zorunda olan bir Anayasal organdır. Anayasa’nın çizdiği     sınırlar içinde yetki kullanması, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının da     hukuksal açıdan geçerli olmasının önkoşuludur. Anayasakoyucunun öngördüğü     hukuk devleti ilkesi, yalnızca hukuk kuralı koyan iktidarların değil, bu     kuralları uygulayan ve yorumlayan kurumların da Anayasal çerçeve içinde     kalmaları gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Bir denetim organı     olan Anayasa Mahkemesi’nin, hukuk dışına çıktığı iddia  edilen otoriteleri denetlerken, bu     denetim yetkisinin hukuka uygunluğu konusunda tüm kuşkulardan arınma     zorunluluğu vardır. Anayasal sınırları aşarak denetime başladığı yerde,     denetlenen otoritelerden herhangi bir farkı kalmaz. Hukuk düzeni dışına çıkan     otoriteyle aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamaz. Denetimin meşruiyeti     denetleyen organın hukuksal meşruiyet sınırları içinde hareket etmesine     bağlıdır.</p>
<p>Çoğunluk,     Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasa’yı değiştirme yetkisinin TBMM’ne     tanındığını, kaynağı Anayasa olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü     yöntemlerle ve Anayasa’ya uygun olarak kullanılacağını kabul etmektedir.     Ayrıca bir yetki sorununu öne çıkararak, yetkinin geçerliliğini asli kurucu     iktidar tarafından izin verilen bir alanda kullanılmasına bağlayarak,     Anayasa değişikliklerinin sıradan bir yasa gibi denetlenebileceğini düşünmektedir.     Bu düşünceye katılmak olanaksızdır. Anayasa’nın Anayasa’yı değiştirme     yetkisine çizdiği sınırlar, hiçbir yoruma gerek duyulmayacak açıklıktadır.     Bunlar ilk üç maddenin değiştirilemezliği ile değişikliğin 175. maddede     belirtilen usullerle yapılması zorunluluğu olarak belirlenmiş     bulunmaktadır. Dolayısıyla Anayasa’ya uygun olarak kullanılacak bu     yetkinin, Anayasa’nın ilk üç maddesi dışındaki her maddede değişiklik yapma     olanağı verdiği açıktır. Kurucu iktidar yetkisini daraltacak olan, ancak ve     ancak yine bir kurucu iktidar olabilir. Anayasa Mahkemesi’nin ise kurucu     iktidarın çizdiği hukuksal sınırlar dışına çıkması durumunda kurucu iktidar     yerine geçeceği kaçınılmazdır.</p>
<p>Çoğunluk görüşü,     kurucu iktidar ile ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya     düşmekte, kanun yapan yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu     iktidar arasındaki farkı görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından     gerçekleştirilmiş olmakla birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik     olarak birbirinden farklı bir işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel     bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı değiştirme işlevi TBMM tarafından     yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96. maddesi uyarınca Anayasa’nın     hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit çoğunlukla ve Anayasal     değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken, diğeri Anayasa’nın     yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla, nitelikli çoğunlukla ve     Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve     kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı değiştirme” işlevidir.</p>
<p>Bu gerçeğe karşın,     yapılan Anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın     iptalinden hiçbir farkı kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal     değerlendirmelerin dayanağı varsayımlar veya öznel kabuller değil,     demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın     önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini     yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok daha ileri bir düzeyde sınırladığı     ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış gibi, şekil denetiminin 1970’li     yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında yeniden devreye sokulmasının     meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve siyasal yaşamın dinamizmine     uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü oluşturan normları     değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve değişikliklere her     zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik bir ilişki     kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin somutlaştırılması     diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu somut düzenlemelerle     anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir anlatımla ilk üç maddenin     dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik bir yapı kazandırılarak     siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet temelleri güncelleştirilmiş     olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir dönüşüme tabi tutulmadığı     takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle demokrasi dışı girişimlerin     gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın gelecek     kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmakla, esasen     kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmektedir.</p>
<p>Anayasa     Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde Anayasa değişikliklerini iptal     etmesi üzerine, 1971 Anayasa değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu,     “kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve     denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımından yapılabileceğini kabul     etmiştir. Elbette yapılan incelemede, sözkonusu iradenin Anayasakoyucu     iradesi olduğu saptandığı andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan     niteliğiyle bunun esastan denetime tabi tutulması mümkün değildir.</p>
<p>Ancak, Anayasa     Mahkemesi’nin 1975 yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini     “biçimin esas yönünden incelenmesi”      adı altında sürdürmesinin ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa     Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971 Anayasası’nda öngörülenden öte     sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982 Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa     Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi yapabileceği bu denetimin ise (a)     teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c) ivedilikle görüşülme koşuluna     uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu hiçbir farklı yoruma     elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin Anayasa     Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını     engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yer     almaktadır.</p>
<p>Nitekim 1982     Anayasası’nın hazırlanması sırasında Danışma Meclisi’nde Anayasa Mahkemesi’nin     denetim yetkisine ilişkin maddesinin <em>“Anayasa     değişikliklerini ise sadece devlet şeklinin değişmezliği ve şekil bakımından     inceler ve denetler”</em> biçiminde değiştirilmesine yönelik önerge     verilmiş, <em>“ …Devlet şeklinin     Cumhuriyet olduğu ve bunun değiştirilemeyeceği  ilkesinin de Anayasa Mahkemesinin     denetimine tabi tutulması yararlı olacaktır. Aksi halde bunun bir     müeyyidesi olmaz”</em> ifadeleriyle gerekçelendirilmiş, ancak, <em>“Eğer devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu     yolundaki hüküm değiştirilirse, o zaman buna  kim mani olacak?”</em> sorusuna cevap     veren bu önerge reddedilmiştir. Anayasa Komisyonu başkanı ret gerekçesi     olarak da <em>“Sayın Genç arkadaşımız     müsterih olsunlar, biz kırkbeş milyon buna karşı koyarız”</em> ifadelerini     kullanmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz bu     yaklaşım, halk temsilcilerine isnat edilecek bir keyfilik karşısında     duyulan çaresizliğin değil, halkın demokratik seçimler sonucunda     belirlediği temsilcilerinin nitelikli çoğunluğunun demokrasi dışı bir talep     ekseninde uzlaşmayacağına yönelik derin bir inançtan beslenen saygının     ifadesidir. Nitekim 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana     yapılan tüm Anayasa değişikliklerine bakıldığında, Türkiye’deki halkın     tercihinin daima demokrasinin geliştirilmesi ve özgürlük alanlarının     genişletilmesi yönünde olduğu görülecektir. Bu da halkın ve onun demokratik     temsilcilerinin özgür iradeleriyle demokrasi dışı ve özgürlük karşıtı bir     talep üzerine uzlaşmayacağını kanıtlamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin     sınırlı sayıdaki üç husus dışında herhangi bir denetim yetkisinin bulunmadığı     bu tarihi gelişmelerden de açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>Anayasa’nın 4.     maddesinde ilk üç maddenin değiştirilmesi ya da değiştirilmesinin teklif     edilmesi yasaklanmıştır. Anayasa’nın 11. maddesinde yasaların Anayasa’ya     aykırı olamayacağı belirtilmiş olmasına karşın, Anayasa değişikliklerinin     ilk üç maddeye aykırı olamayacağına ilişkin herhangi bir kural     öngörülmemiştir.</p>
<p>Anayasa’da     değişiklik yapma yetkisi tali kurucu iktidar sıfatıyla TBMM’ne verilmiştir.     Bu yetki kullanılırken, yetkinin asli sahibi olan halk karşısında azami     sorumluluk gereği halkın inanç, din, cinsiyet veya etnik köken değerlerinde     bir ayrıma gidilmeksizin yerine getirilmek zorunluluğu vardır. Yapılan     Anayasa değişikliklerinde parlamentonun (5/3, 2/3) şeklindeki çoğunluk     koşulu aranmasına rağmen, aşırı faraziyeler      ve uç örnekler gösterilip TBMM’ne duyulan güvensizlik üzerine     yorumlar yapılarak kararlar kurgulanamaz.</p>
<p>Her biri diğerinden     farklı, çok yönlü talepleri bulunan bireylerin oluşturduğu ulusun ve     onların demokratik temsilcilerinin büyük bir çoğunluğunun demokrasi dışı     bir talep ekseninde birleşmesi muhtemel görülecekse, bu ihtimalin Egemenlik     yetkisi kullanan diğer kurum mensupları yönünden de geçerli olduğu     kuşkusuzdur. Anayasal demokrasilerde egemenliği kullanma yetkisi farklı     organlar arasında paylaştırılmış, ancak Anayasa’da bunlara gerekli sınırlar     çizilmiştir. Anayasal değerleri koruma adına değişikliklerin esastan     denetimine olanak tanınması Erk’ler arası dengenin bozulmasına ve bir     vesayetin doğması sonucuna yol açması kaçınılmazdır. TBMM’nin Anayasa’yı     değiştirme iradesi, mahkeme üyelerinin, sınırları belirsiz, sübjektif, her     an değişebilir nitelikli iç dünyalarındaki değerlerin vesayetine     bırakılamaz.</p>
<p>Anayasa’nın 2.     maddesinde yeralan; adalet anlayışı, insan haklarına saygılı, Atatürk     Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,     demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti gibi niteliklerin Anayasa’nın 2.     madde dışındaki tüm maddeleri ile yakından ilgisi olan kavramlar olduğu     açıktır. Çoğunluk görüşündeki kurgu’dan hareket edilirse yapılabilecek her     türlü Anayasa değişikliğinin belirtilen niteliklerle ilgisi nedeniyle     onları başkalaştırdığı, içini boşalttığı, işlevsiz kıldığı gibi hiçbir     ölçüsü olmayan sübjektif gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimine     konu olacağı tartışmasız bir gerçektir. Bu sonuç, halka ait Kurucululuk     yetkisinin üstlenilmesi yine halka ait olan egemenlik yetkisinin göz ardı     edilmesidir. Anayasa Mahkemesi kendi sınırlarını genişletmiş tali kurucu     iktidar yetkisini ise oldukça sınırlamıştır. Oysa, idari işlem, düzenleyici     işlem, yasama tasarrufu biçimindeki normlar hiyerarşisine uygun olarak     yukarı çıkıldıkça, işlem sahibi iradenin takdir yetkisi genişlemekte, buna     bağlı olarak denetim alanı da daralmaktadır. Bu, arkalarındaki demokratik     meşruiyetin genişlemesiyle de açıklanabilir. Bu nedenle Anayasa     değişikliklerinin denetiminde kurucu iktidarın takdir yetkisinin ileri     düzeyde geniş, denetim organının ise ileri düzeyde sınırlı olması beklenir     ki, 1982 Anayasasının üzerine kurulduğu sistemde buna işaret etmektedir.     Çoğunluk görüşü bu ilişkiyi tersine çevirerek siyasal işleyişi yargı     vesayetine bağlayarak ciddi bir sorun yaratmıştır.</p>
<p>Anayasakoyucunun     tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında çoğunluğun “geçerli teklif     yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi” tarzındaki usullerle     ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul edilmesi mümkün değildir.     Esas denetim de zaten bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu     İktidar Anayasa Mahkemesine esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten     bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Bu durumda “1982 Anayasası     Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu cevapsız kalmaya mahkum     olmaktadır.</p>
<p>Bu nedenlerle söz     konusu denetimin Anayasal dayanağı yoktur.</p>
<p>Yaratılan “ÖNSORUN”     çoğunluk oyu ile aşıldığından sonraki aşamalarda oy kullanılması     zorunluluğu açıktır.</p>
<p>Başkan</p>
<p>Haşim     KILIÇ</p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>KARŞIOY YAZISI</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>5982 sayılı Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında     Kanun’un iptali istemiyle 110 milletvekili tarafından açılan dava sonucunda     Anayasa Mahkemesi çoğunluğunca verilen karara aşağıdaki nedenlerle     katılmıyorum:</p>
<p><strong> I-     Kanun Teklifinin TBMM Genel Kurulunda Görüşülmesi Sırasında İvedilikle     Görüşme Yasağına Uyulmaması Nedeniyle Tümünün İptali İstemi Yönünden:</strong></p>
<p>İptal     başvurusunda, Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa’nın değiştirilmesi     hakkındaki tekliflerin iki defa görüşüleceğinin öngörüldüğü, ancak     uygulamada ikinci görüşmenin sadece maddeler üzerinde verilmiş değişiklik     önergelerinin görüşülmesi suretiyle gerçekleştirildiği, bunun Anayasa’nın     emrettiği anlamda iki kere görüşme demek olmadığı, ivedilikle görüşme     yasağının ise iki kere görüşme anlamına geldiğinde duraksama bulunmadığı,     bu nedenle Kanun’un tümüyle iptali gerektiği belirtilmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın     175. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde “Anayasanın     değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür”     denilmektedir. Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında, Anayasa     Mahkemesi’nin Anayasa değişiklikleri üzerinde yapacağı denetimin, “ …     ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı”nı da içerdiği     öngörülmektedir. Anayasadaki “ivedilikle görüşülememe” ve “iki defa     görüşülme” kavramlarının 1927 tarihli TBMM İçtüzüğünde ve 5 Mart 1973     tarihli, 584 sayılı Meclis kararı ile kabul edilen yürürlükteki İçtüzükte     aynı anlamda kullanıldığı açıktır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin     yapacağı denetime ilişkin 148. maddede geçen ivedilikle görüşülememe     yasağının, iki kere görüşme yapılıp yapılmadığının denetimi olduğunda     herhangi bir duraksama yoktur.</p>
<p>5982     sayılı Yasa’nın ikinci görüşmesi, TBMM İçtüzüğü’nün 93. maddesine göre     gerçekleştirilmiştir. Buna göre, ikinci görüşmede yalnızca maddeler     üzerinde verilmiş değişiklik önergeleri görüşülmüş, siyasi parti gruplarına     maddeler üzerinde söz verilmemiştir.</p>
<p>Anayasalar,     temel hak ve özgürlükleri düzenleyen ve bunları güvence altına alan, Devlet     organlarının görev ve yetkilerini düzenleyen, kalıcı nitelik taşıyan temel     hukuk belgeleridir. Bu nedenle Anayasalar değiştirilirken mümkün olan en     geniş tartışma ortamının sağlanması, yapılacak değişikliklerin yarar ve     sakıncalarının etraflıca değerlendirilmesi, olası yanlışlıkların önlenmesi     ve değişiklik yasalarının meşruiyet temelinin güçlendirilmesi amacıyla iki     kez görüşülme ilkesi kabul edilmiştir. Anayasa’nın 175. maddesinde açık ve     net biçimde, iki kez görüşme öngörülmüş, anayasa değişikliklerinin aynı     maddedeki kayıtlar dışında kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere     tabi olacağı belirtilmiştir. Buna göre her iki görüşmenin de İçtüzüğün 81.     maddesindeki yöntemin tekrarlanması suretiyle yapılması gerekir. Bu usule     göre önce tasarı veya teklifin tümü hakkında görüşme açılır, tasarı veya     teklifin tümünün görüşülmesinden sonra soru-cevap işlemi yapılır, tasarı     veya teklifin maddelerine geçilmesi oylanır ve nihayet tasarı veya teklifin     tümü oylanır. 5982 sayılı Kanun’un görüşülmesi sırasında buna uyulmamıştır.</p>
<p>Anayasaların     pozitif hukukta en üst norm olduğu, Parlamento İçtüzüğü’nün hükümlerinin     Anayasa’ya aykırı olamayacağı, Anayasa hükümlerin aksi yönde uygulama ve     teamül yoluyla değiştirilemeyeceği ve ortadan kaldırılamayacağı gözetildiğinde,     her ne kadar İçtüzüğün Anayasa değişikliklerine ilişkin hükümleri     uygulanmış olsa da Anayasa’nın emrettiği anlamda iki kere görüşme     sağlanmamış ise, bu şekilde çıkan yasanın Anayasa’nın öngördüğü şekil     şartına uymadığının kabulü gerekir. Kaldı ki ikinci görüşmenin yalnızca     değişiklik önergelerinin görüşülmesi suretiyle yapılması şeklinde bir     parlamento teamülünün varlığından da söz edilemez. 1961 Anayasası ile iki     meclisli bir sistem öngörüldüğü ve anayasa değişiklikleri her iki mecliste     de ayrı ayrı görüşülerek kabul edildiği için, o dönemde yapılan anayasa     değişikliklerinde iki defa görüşme ilkesi tam olarak uygulanmış     bulunmaktaydı.</p>
<p>Diğer     yandan, Anayasa’nın iki defa görüşülme ilkesini koyduğu, ancak ikinci     görüşmenin ne şekilde yapılacağını Meclisin tercihine bıraktığı da ileri     sürülemez. Birincisi ile aynı olmayan bir şeyin ikinci kez gerçekleştiğini     söylemek mantığa aykırıdır. Bu nedenle Anayasa “iki defa” demişse,     birincinin aynen tekrarı olan bir şeyden bahsediliyor olması gerekir. Aksi     takdirde, Anayasa’nın hem bir kural koyup hem de buna uyulmasını ihtiyari     hale getirdiğini yani abesle iştigal ettiğini kabul etmek gerekir ki, buna     da olanak yoktur.</p>
<p>Anayasa’nın     bu konudaki amacının saptanması bakımından Anayasa’nın Cumhurbaşkanına     tanıdığı, kanunların “bir daha görüşülmek üzere” TBMM’ne geri gönderebilme     yetkisine ilişkin 89. maddesinin de göz önünde tutulmasında yarar vardır.     Parlamento çoğunluğunca kabul edilse bile toplumda genel kabul görmeyeceği     anlaşılan, gerginlik ve kutuplaşmalara yol açma riski taşıyan veya kanun     yapma tekniği bakımından hatalı olan kanunların Cumhurbaşkanınca geri     gönderilmesi üzerine ikinci kez yapılan görüşmede, kanunun sadece bazı maddeleri     geri gönderilmiş olsa bile Meclisin kanunun tümünü yeniden görüşebileceği,     Anayasa’nın 89. maddesinden anlaşılmaktadır. Olağan yasalar dahi,     Cumhurbaşkanınca geri gönderilmeleri halinde İçtüzüğün 81. maddesindeki     usulle ikinci defa görüşülürken Anayasa değişikliklerinde Anayasa’nın 175.     maddesinin öngördüğü ikinci görüşmenin kısaltılmış bir usulle yapılması     İçtüzüğe uygun olsa bile Anayasa’ya uygun sayılamaz.</p>
<p>Daha     önceki Anayasa değişikliklerinde de izlenen İçtüzüğün 93. maddesindeki     yöntemin, Anayasa’nın 175. maddesinde açık ve yalın olarak emredilen iki     kez görüşme gereğini ortadan kaldırmayacağı yukarıda açıklanmıştır. Önceki     Anayasa değişiklikleri de her ne kadar Anayasa’da öngörülen şekil şartına     uyulmadan yapılmışlarsa da bunlara ilişkin iptal iddiası bulunmaması ve     şekle dayalı iptal davası açmak için Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci     fıkrasında belirtilen on günlük sürenin geçmesinden sonra iptal davası     açılamayacağı ve defi yoluyla da ileri sürülemeyeceği kuralı gereğince, bu     değişiklikler yine Anayasa’ya dayalı olarak geçerlilik kazanmışlardır.     Yoksa, bunların geçerliliği İçtüzüğün 93. maddesinden veya parlamento     teamülünden kaynaklanmamaktadır. 5982 sayılı Yasa’da durum önceki anayasa     değişikliklerinden farklı olup, 10 günlük Anayasal süre içinde iptal davası     açılmış ve iki kez görüşme gereğine uyulmaması nedeniyle Yasa’nın tümünün     iptali istenmiştir. Bu durumda iptal talebinin kabulü gerekirken reddi     yolunda karar verilmesine katılmıyorum.</p>
<p><strong> II-     Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yeniden     Düzenlenmesine İlişkin Değişikliklerin “Teklif Edilemezlik” İlkesi     Karşısındaki Durumu Yönünden: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyetin     nitelikleri arasında sayılan demokratik hukuk devleti ilkesi, Anayasa’nın     4. maddesine göre değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümlerdendir.     Kuşkusuz, bu teklif yasağı açıkça yapılan teklifleri olduğu kadar dolaylı     ve karmaşık düzenlemelerle aynı sonucu doğurabilecek teklifleri de     kapsamaktadır. Bu nedenle, yapılmış olan bir teklifin tüm madde ve     fıkralarıyla birlikte değerlendirilmesi sonucunda değiştirilmez hükümlere     aykırılığı saptandığında, teklif edilemeyecek nitelikte olması nedeniyle     teklif çoğunluğunun oluşmadığına dayalı olarak, şekil yönünden iptali zorunludur.</p>
<p>Demokratik     hukuk devletinin varlığını sürdürebilmesi, yasama, yürütme ve yargı     erklerinin tek elde toplanmamasına, yani tüm çağdaş demokratik hukuk     sistemlerinde geçerli olan kuvvetler ayrılığının korunmasına bağlıdır.     Kuvvetlerden biri olan yargının yasama ve yürütmeden ayrılması ise ancak     yargının bağımsızlığı ile sağlanabilir. Kaldı ki bağımsızlığı olmayan bir     yargının tarafsızlığından da söz edilemeyeceğinden, yargı bağımsızlığı sağlanamadığı     takdirde adil yargılanma hakkının varlığından da söz edilemez.</p>
<p>Aşağıda     açıklanacak nedenlerle, 5982 sayılı Kanun’un iptal istemine konu Anayasa     Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili düzenlemelerinin     bütünlük içinde değerlendirildiğinde yargı bağımsızlığı ile bağdaşmadığı,     bu nedenle de Anayasa’nın değiştirilmez ilkelerinden hukuk devletine aykırı     oldukları kanısındayım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> A) 5982 Sayılı Kanun’un     16. Maddesiyle Değiştirilen Anayasa’nın 146. Maddesine Ve 25. Maddesiyle     Anayasa’ya Eklenen Geçici Madde 18’e İlişkin Sakıncalar Yönünden:</strong></p>
<p>Çağdaş     demokrasilerin gelişim çizgisi içinde zamanla temel kurumlardan biri haline     gelen anayasa mahkemelerinin asli işlevi, yasama organının anayasal     sınırlar içinde çalışmasını denetlemektir. Siyasi partilerin belli program     hedefleri temelinde iktidara gelerek parlamento çoğunluğunu oluşturduğu     parlamenter demokrasilerde yasama organının çalışmaları doğrudan doğruya     parlamentoda çoğunluğu elinde tutan siyasi partinin karar ve tercihlerine     göre şekillenir. Bu nedenle siyasi iktidarın çıkartacağı yasaların yargısal     denetimi ancak siyasal çoğunluktan bağımsız ve tarafsız bir organca     yapılırsa anlam taşır. Bir anayasa mahkemesinden beklenen yararın     sağlanması, mahkeme yargıçlarının siyasi iktidarla arasında siyasi görüş,     düşünce veya ideoloji birlikteliği bulunmayan kişilerden oluşmasıyla mümkün     olur.</p>
<p>Kuşkusuz,     anayasa mahkemeleri bağımsız olduğu kadar tarafsız da olmalı ve siyasal     iktidarın karşısında da tavır almamalıdır. Ancak bu bile anayasa     mahkemesinin siyasi iktidarın kontrolünde olması kadar kötü değildir; zira     siyasal iktidarın kontrolündeki bir anayasa mahkemesi, hak ve özgürlüklerin     korunması noktasında kendisinden beklenen işlevi sağlayamamakla kalmaz, bu     hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasının aracı haline gelebilir. Şöyle     ki:</p>
<p>Anayasal     hak ve özgürlükler yasalarla somutlaşır ve uygulanırlar. Anayasalarda geniş     kapsamlı, güzel ifadelerle bezenmiş hak ve özgürlükler yer almasına rağmen     bunlar doğrudan uygulanamazlar. Yasalar Anayasal hak ve özgürlüklerin içini     boşaltacak, daraltacak tarzda çıkarılır ve bu yasaları çıkaran siyasal     görüşün hakim olduğu bir anayasa mahkemesi de bunları anayasaya uygun     bulursa, anayasa mahkemesinin kararı nihai ve herkes için bağlayıcı     olacağından, bir daha bunları başka yargısal yollarla, örneğin mahkemelerce     ihmal yoluyla veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre hüküm     kurmak suretiyle düzeltmek olanağı da kalmaz. Siyasi haklar, fikir ve ifade     özgürlüğü, basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve sosyal haklar büyük     zarar görebilir ve özgürlükçü demokratik düzenin devamı olanaksız hale     gelir.</p>
<p>Demokrasi,     sıradan insanların yine sıradan insanların yönetimi altında onurlu ve özgür     yaşamasının yöntemidir. Demokratik hukuk devleti, yöneticilerin ve yasakoyucuların     ellerindeki yetkileri kötüye kullanmayacakları varsayımına ve temennisine     değil, hak ve özgürlüklerin güvencesi olan hukuka dayanır. Bu nedenle     demokratik hukuk devleti esaslarının, kuvvetler ayrılığının ayrılmaz unsuru     olan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin güvencelerinin somut     maddeler halinde Anayasa’da yer alması gerekir. Bu nedenledir ki anayasa     mahkemelerinin bulunduğu çağdaş demokratik ülkelerde mahkemenin     bağımsızlığını sağlayacak farklı sistemler öngörülmüş ve kiminde seçim tamamen     parlamentoya, kiminde cumhurbaşkanına bırakılmış, kiminde karma sistemler     oluşturulmuş olmasına rağmen hiçbirinde siyasal iktidar çoğunluğunun     belirleyici konuma gelmesine izin verilmemiştir. Üyelerin tamamının     parlamento tarafından seçildiği örneklerde üçte iki çoğunluk aranması,     cumhurbaşkanı tarafından seçildiği yerlerde adayların belirlenmesi     safhasında tarafsızlığı sağlayacak şekilde aday gösterici kurulların ve     bunların aday belirleme yöntemlerinin belli ilke ve esaslara bağlanması     öngörülmüştür.</p>
<p>5982     sayılı Yasa ile yapılan Anayasa değişikliğinden sonraki duruma gelince:</p>
<p>T.C.Anayasası’nın     146. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra üye sayısı 17’ye çıkacak olan     Anayasa Mahkemesi’nin 3 üyesi TBMM, 14 üyesi ise Cumhurbaşkanı tarafından     seçilecektir.</p>
<p>TBMM     tarafından seçilecek üyelerin ikisi Sayıştay, biri de serbest avukatlar     arasından gösterilecek her boş yer için üçer aday arasından seçilecektir.     Her ne kadar bu seçimlerde ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun     aranacağı öngörülmüş ise de ikinci oylamada salt çoğunluk, bu da     sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki aday arasında üçüncü oylama     yapılarak en çok oy alanın seçilmiş sayılması benimsenmiştir. Daha açık bir     ifadeyle son tahlilde, seçilecek aday, iktidar partisinin tercih ettiği     adaydır.</p>
<p>Sayıştay     üyelerinin seçimi hakkında Anayasa’nın 160. maddesinde bir düzenleme     bulunmamakta, Sayıştay üyelerinin atanmalarının kanunla düzenleneceği     belirtilmektedir. Sayıştay Kanunu’na göre ise Sayıştay üyeleri Meclisçe     seçildiğinden, siyasi iktidarın Sayıştay çoğunluğunu da belirlemede etkin     olduğunu, dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’ne Sayıştay’dan seçilecek üyeyi     seçmekle kalmayıp aynı zamanda adayları da dolaylı olarak kendisinin     belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>TBMM’nin     ayrıca baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç     aday arasından bir üye seçmesi öngörülmüştür. Bunda da uzlaşı yerine üçüncü     oylamada en fazla oy alanın seçilmesi ilkesi getirildiğinden, yukarıda     belirttiğimiz sakıncalar avukat üye yönünden aynen geçerlidir.</p>
<p>Anayasa     Mahkemesi çoğunluğu, her bir baro başkanının ancak bir aday için oy     kullanmasını demokratik hukuk devletine aykırı ve dolayısıyla teklif yasağı     kapsamında görerek iptal etmiştir. Ancak burada demokratik hukuk devletine     aykırılık sadece bir aday için oy kullanılmasından ibaret değildir. Üye     sayısı yani temsil ettiği avukat sayısı bakımından birbiriyle     kıyaslanamayacak büyüklükteki baroların hepsinin aynı oy hakkına sahip olması     da demokratik hukuk devletinin gereği olan temsilde adalet ilkesinin en az     iptal edilen kural kadar vahim bir ihlalidir. Bir baro başkanının sadece     bir adaya oy vermesi kuralı hukuk devletini ortadan kaldırabilecek     vahamette görülürken on binlerce kişiyi temsil eden baro ile yüz üyesi bile     bulunmayan baronun Anayasa Mahkemesi’ne üye seçiminde aynı söz hakkına     sahip olmasında bir sakınca görülmemesinin gerekçesini anlamakta güçlük     çekmekte ve çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.</p>
<p>Cumhurbaşkanının     4’ü doğrudan olmak üzere seçeceği 14 üyenin durumuna gelince, öncelikle     2007 yılında yapılan değişiklikten sonra Cumhurbaşkanının siyasi     tarafsızlık noktasından anayasal konumunun incelenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Anayasa’ya     göre Cumhurbaşkanı tarafsızdır. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçimi için     toplantı yeter sayısının 367 olduğunu dair Anayasa Mahkemesi’nce verilen ve     haksız eleştiri ve düzeysiz hakaretlerin hedefi olan kararda,     Cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçiminde uzlaşı aranması gerektiği     vurgulanmaktaydı.</p>
<p>Ancak     Anayasa Mahkemesi’nce verilen bu karardan sonra parlamentoda Cumhurbaşkanı     seçiminin olanaksız hale geldiği gerekçesiyle Anayasa değişikliğine     gidilmiş ve Anayasa’nın 101. maddesinde 5678 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle     yapılan değişiklikle, Cumhurbaşkanının beşer yıllık iki dönem için halk     tarafından seçilmesi öngörülmüştür.</p>
<p>Cumhurbaşkanının     halk tarafından seçilmesi sisteminin benimsenmesi ile uzlaşı sistemi terk     edilmiş, rekabet ve siyasi mücadele sistemi benimsenmiştir. Diğer bir     ifadeyle bundan böyle cumhurbaşkanı adayları, bir seçim kampanyası     yürütecek ve diğer adaylara göre farklı siyasi görüş, tercih ve programlar     temelinde kendilerini halka tanıtarak oy isteyecektir. Daha önceki sistemde     de her ne kadar cumhurbaşkanı adaylarının seçilebilmesi için parlamentoda     çoğunluğu oluşturan partinin veya partilerin desteğine ihtiyacı olduğu     kuşkusuzsa da, bundan böyle cumhurbaşkanı adayları halktan oy isteyecek ve     bu nedenle siyasi partilerin altyapı, teşkilat, propaganda ve maddi     desteğine ihtiyaç duyacaktır. Cumhurbaşkanının tarafsız olacağı Anayasa’da     ne kadar yazılı kalmaya devam etse de yukarıdaki nedenlerle tarafsızlığını     koruyamayacağı, hele ikinci dönem seçilmesi de söz konusu olduğunda     tarafsızlığından söz edilemeyeceği açıktır.</p>
<p>Anayasa’da     Cumhurbaşkanının tarafsızlığı ilkesinin korunması böylece güçleşir hatta     olanaksız hale gelirken, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde siyasal bir     konumu olan Cumhurbaşkanının tercih yapacağı alanın daraltılması, yani     içlerinden üye seçeceği adayların tümünün mümkün mertebe tarafsız kişiler     arasından belirlenmesini sağlayacak bir düzenleme yapılması gerekirken,     aday belirlemede de bunun tersi yapılmıştır. Şimdiki Anayasa’nın 146.     maddesinde adayların Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek     İdare Mahkemesinin genel kurullarınca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile     her boş yer için üç aday göstermesi öngörülmektedir. Böylelikle üçüncü     sıradaki aday da üyesi bulunduğu yüksek mahkemenin salt çoğunluğunun     desteğine sahip olduğu için, ilgili yüksek mahkemelerin Anayasa     Mahkemesi’ne üye gönderdiklerinden söz etmek mümkündür. Ancak Anayasa’da     yapılmak istenen değişiklikten sonra ilgili yüksek mahkemelerin genel     kurullarının en azından salt çoğunluğunun tercihinin yansıtılması ilkesi de     kaldırıldığından, Cumhurbaşkanının çok az oy almış ancak üçüncü sıraya     girmeyi başarmış adayı Anayasa Mahkemesi’ne seçmesi mümkündür. Böyle bir     durumda seçilen kişi, ilgili yüksek mahkemenin adayı olmaktan ziyade     bireysel bir aday niteliğindedir. Bu nedenle, çağdaş demokratik ülkelerin     anayasa mahkemelerinin oluşumunda gözetilmesi gereken, yüksek yargı     organlarının da uygun bir ölçüde üye kompozisyonunda yer almaları ilkesi de     çiğnenmekte, üye kompozisyonu Cumhurbaşkanının serbestçe seçeceği diğer 4     üye ile birlikte, Cumhurbaşkanının tam serbesti ile hareket edeceği bir     alana terk edilmektedir. Her ne kadar Yüksek Mahkemelerin aday belirlerken     üye tamsayılarının salt çoğunluğunun sağlanması gerekeceği kuralı 2949     sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında     Kanun’un 4. maddesinde yer almaya devam etse de, bu maddenin siyasal     iktidarca yapılacak bir yasa değişikliği ile kolayca ortadan     kaldırılabileceği açıktır.</p>
<p>Açıkça     görülebilen bu sakıncalara karşın, Cumhurbaşkanı ile parlamentonun seçim     dönemlerinin ve tarihlerinin farklı olduğu, bu nedenle parlamento çoğunluğu     ile cumhurbaşkanının ayni parti veya siyasi görüşün mensupları olmamaları     olasılığının da bulunduğu, bunun da tüm güçlerin tekelde toplanması     tehlikesine karşı bir güvence oluşturduğu ileri sürülebilir. Parlamento ile     cumhurbaşkanının birbirine paralel veya zıt siyaset takip etmesinin güçler     birliğine veya aksi durumda rejimin kilitlenmesine yol açıp açmayacağının     tartışması bir yana bırakılacak olsa da, halkoyu ile seçilen     Cumhurbaşkanının ya iktidarla aynı taraf, ya da karşı taraf olacağı     gözetildiğinde Anayasa Mahkemesi üyelerinin üç kişi hariç tamamını     belirleyebilmesinin yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile bağdaşmayacağı     açıktır.</p>
<p>Yargı     bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin güvenceleri içermeyen, mevcut     güvenceleri de ortadan kaldıran 146. madde değişiklikleri bir bütün halinde     değerlendirildiğinde Anayasa’nın değişmez maddelerinden olan 2. madde     belirtilen demokratik hukuk devletine aykırı niteliktedir. Bu şekilde     oluşturulacak Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin Geçici Madde 18’in yer aldığı,     5982 sayılı Kanun’un 25. maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici Madde 19’un     iptal istemine konu fıkra ve bentleri de tümüyle Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.</p>
<p>Bu     nedenle Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı dahil, oluşum şekline ilişkin 146.     madde değişikliklerinin iptal istemine konu tüm fıkralarının ve Geçici     Madde 18’in, Anayasa’nın değişmez nitelikteki 2. maddesine aykırı oldukları     kadar çağdaş ve evrensel hukuka da uygun olmamaları nedeniyle iptalleri     gerektiği düşüncesindeyim.</p>
<p><strong> B) 5982 Sayılı Kanunun     22. Maddesiyle Değiştirilen Anayasa’nın 159. Maddesine ve 25. Maddesiyle     Anayasa’ya Eklenen Geçici Madde 19’a İlişkin Sakıncalar Yönünden: </strong></p>
<p>Anayasa     Mahkemelerinde olduğu gibi, hakim ve savcılara ilişkin yüksek kurulların     nasıl oluşacağı ve üyelerinin kimler tarafından seçileceği hakkında     evrensel bir kural yoktur. Yargı bağımsızlığını zedelemedikçe çeşitli     şekillerde oluşturulması, çağdaş standartlarda kabul görmektedir.</p>
<p>Kurulun     yargı bağımsızlığını koruyabilecek şekilde çalışması tek bir faktöre bağlı     olmayıp, önemli olan, son tahlilde siyasal iktidarın etki, baskı ve telkinlerine     doğrudan veya dolaylı olarak maruz kalıp kalmayacağıdır.  Bu açıdan bakıldığında Adalet Bakanının     kurulda onursal başkan olarak bulunması, yargının genel sorunları hakkında     kurul çalışmalarında ortaya çıkan hususlarda parlamento ve hükümet ile bir     köprü vazifesi görmesi yargı bağımsızlığına halel getirmeyebilecek; buna     karşılık Adalet Bakanı veya müsteşarının yargıçlar ve onların mesleki     kaderi üzerinde söz sahibi olması, yargı bağımsızlığını ortadan     kaldıracaktır.</p>
<p>5982     sayılı Yasa’nın 22. maddesi ile yapılan anayasa değişikliğine göre Adalet     Bakanı kurulun başkanı olup, kurulun yönetimi ve temsili Adalet Bakanına     aittir. Her ne kadar Başkanvekilini kurulun seçeceği öngörülmüş ise de     Adalet Bakanlığı müsteşarı da kurul üyesi olduğundan, Başkanvekili     seçilmesine ve Başkan sıfatıyla Bakanın kendisine devredeceği yetkileri     yine Bakanın siyasi talimatları çerçevesinde kullanmasına bir engel     bulunmamaktadır. Aynı şekilde müsteşarın, Dairelerden birinin başkanlığını     yapmasına da engel yoktur. Hakim ve savcılar hakkında inceleme ve     soruşturma işlemlerinin ilgili dairenin teklifi ve Adalet Bakanının oluru     ile yine Bakan tarafından atanan Kurul müfettişlerince yapılacak olduğu     gözetildiğinde, Adalet Bakanı eliyle siyasal iktidarın Kurul üzerinde ne     denli büyük bir etki sahibi haline geldiği kolayca görülebilmektedir.</p>
<p>Kurulun     Genel Sekreteri Adalet Bakanı tarafından atanacağından, Bakan, Genel     Sekreterin hiyerarşik amiri konumundadır. Kurulun Genel Sekreterlikten     olabilecek istek ve talepleri ile Bakanın istek ve talimatları çatıştığında,     Genel Sekreterin Bakanın talimatlarına göre davranmak durumunda kalacağı     açıktır.</p>
<p>Kurula     Cumhurbaşkanınca seçilecek üyelere gelince, bu konuda Anayasa mahkemesine     Cumhurbaşkanınca üye seçimine ilişkin yukarıda açıklanan sakıncalar HSYK     için de aynen geçerlidir.</p>
<p>Birinci     sınıf adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından yine adli ve idari     yargı hakim ve savcılarınca seçilecek üyelere gelince: Bu üyeler Kurulda     görevlerini tamamladıktan sonra, yüksek mahkemelere üye seçilmemişlerse,     eski hakimlik ve savcılık görevlerine döneceklerdir. Kuruldaki görevleri     sırasındaki karar ve icraatlarıyla Adalet Bakanı ile ters düşmeyi göze     alarak yasaya ve vicdanına göre hareket eden hakim ve savcının daha sonra     siyasal iktidarın bazı intikam operasyonlarına maruz kalmasını önleyecek     herhangi bir güvence bulunmamaktadır. Zira her ne kadar Kurulun meslekten     çıkarmaya ilişkin kararlarına karşı yargı yolu açılmışsa da diğer cezalara     karşı yargı yolu kapalı tutulmaktadır. Bu durumda kurula seçilirken     bağımsız ve tarafsız olan hakim ve savcıların dahi Kurul üyeliği sırasında     tarafsızlıklarını korumaları güçleştirilmektedir. Kaldı ki Kurulda yer     alacak yüksek mahkeme üyelerinin güvenceleri bile, ilgili yasalarında yapılacak     değişikliklerle ve bu yasa değişiklikleri hakkında Anayasa Mahkemesi’nde     açılabilecek iptal davasının da reddedilmesi halinde, ortadan     kaldırılabilecektir. Bu tablo, yargı bağımsızlığı ilkesinden tam bir kopuşu     ifade etmektedir.</p>
<p>Kurulda     ayrıca Cumhurbaşkanınca seçilecek avukat üye de bulunacaktır. Anayasa     Mahkemesi’nce 159. maddenin üçüncü fıkrasındaki “iktisat ve siyasal     bilimler” ibaresinin teklif edilemez nitelikte görülerek iptal edilmesi     nedeniyle Cumhurbaşkanınca bunlar yerine avukatlardan üye seçilmesi     gerekecektir. Böylelikle Kurulda iki veya daha fazla avukat üye görev     yapabilecektir. Avukat üyeler Kuruldaki görevleri sırasında mesleklerine     ara verecek olsalar bile Kuruldaki görevleri sona erdiğinde avukatlık     mesleğine geri döneceklerdir. Bu nedenle Kuruldaki görevlerinin icabı     olarak hakim ve savcıların özlük hakları, disiplin ve ceza konuları, tayin     ve terfileri konusunda karar verirken daha sonra mesleklerinin icrası     sırasında bu hakim ve savcılarla ne tür bir ilişkileri olacağının gözetilmesi     gerekir. Daha açık bir ifadeyle, Kurulda kendilerinden beklenen tarafsız     kamusal görevle, Kurul üyeliğinin bitiminde geri dönecekleri avukatlık     mesleğindeki kişisel çıkarları arasında çatışma olasılığı vardır. Kamusal     görev ile kişisel çıkarının çatıştığı ve tarafsızlık sorunu doğması     muhtemel olan durumların elden geldiğince önlenmesi hukuk devletinin     gereğidir. Bu nedenle avukatların, Kurulda sadece yargının genel sorunları     ile ilgili olarak bulunmaları hukuk devletine her hangi bir aykırılık taşımazken,     hakim ve savcıların özlük, disiplin, tayin ve terfileri hakkında söz sahibi     olmaları, bu konulardaki kararlara katılıp oy kullanmaları yargı     bağımsızlığı ile bağdaşmaz.</p>
<p>İçerdiği     ilke, esas ve yöntemler birlikte değerlendirildiğinde yargının     bağımsızlığını ortadan kaldırabilecek nitelikte olan ve bu nedenle bütünü     itibarıyla teklif yasağı kapsamına giren 5982 sayılı Kanun’un 22. maddesi     ve bunun uygulanmasını sağlayan, 25.maddesiyle Anayasa’ya eklenen Geçici     Madde 19’a ilişkin tüm iptal istemlerinin kabul edilerek, bunlar yerine     yargı bağımsızlığı ilkesine ve demokratik hukuk devleti gereklerine uygun,     çağdaş bir düzenleme yapılması gerektiği kanaatiyle çoğunluk kararına     katılmıyorum.</p>
<p><strong> III-     5982 sayılı Kanunun 26. maddesinin Anayasaya aykırılığı yönünden:</strong></p>
<p>5982     sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik     Yapılması Hakkında Kanun” anayasanın çeşitli maddelerinde değişiklik     yapmakta, bazı maddelerini yürürlükten kaldırmakta ve bazı geçici maddeler     eklemektedir. Kanunun son maddesi olan 26. madde, Anayasanın herhangi bir     maddesini değiştirmemekte, kaldırmamakta ve geçici bir madde eklememekte,     sadece kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe girmesini ve halkoyuna sunulması     halinde tümüyle oylanmasını öngörmektedir.</p>
<p>İptal     başvurusunda, maddenin “ …ve halkoyuna sunulması halinde tümüyle …”     ibaresinin iptali istenmiştir.</p>
<p>Anayasa     Mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, kanunları ise hem     şekil hem de esas yönünden denetler. İptal istemi incelenirken, öncelikle     26. maddenin bir anayasa değişikliği mi yoksa olağan bir yasama tasarrufu     mu olduğunun saptanması ve şekil yönünden olduğu kadar esas yönünden de     denetlenip denetlenemeyeceğine karar verilmesi gerekmektedir. Maddenin esas     yönünden denetlenebileceği sonucuna varıldığı takdirde Anayasa’nın hangi     maddelerine aykırı olduğunun incelenmesi gerekecektir.</p>
<p>Anayasa     değişikliklerinin kendilerinin de birer kanun olduğunda kuşku ve duraksama     yoktur. Ancak kanun metninin anayasa statüsünü kazanması için ya     Parlamentoda 367 oyla kabulü veya zorunlu olarak ya da Cumhurbaşkanı     tarafından halkoyuna götürülerek oyların yarıdan fazlası ile kabul edilmesi     gerekir. 26. madde 367 oyla kabul edilmediği gibi referandumun konusunu da     teşkil etmemektedir. İptal istemine konu ibare, oy pusulasının tanzim     şekline yani bir veya birden fazla oy kullanılıp kullanılmayacağına     ilişkindir. Bu maddenin de Resmi Gazete’de yayınlanan 5982 sayılı Kanun’un     bir maddesi olduğu, dolayısıyla paket referandumda kabul görürse geriye     dönük olarak Anayasa hükmüne eşdeğer kuvvet kazanacağı öne sürülebilirse     de, bu sav maddenin Anayasa Mahkemesi’nin esas denetiminin kapsamı dışında     kalmasını açıklamaya yetmez. Paketteki Anayasa maddelerinden farklı olarak,     26. maddenin halkoyu ile kabul edilmesi beklenmeden uygulamasına     geçilmiştir. Anayasa’nın herhangi bir maddesini değiştirmeyen, kaldırmayan     veya yeni bir madde getirmeyen bir kanun maddesinin niteliği itibariyle     Anayasa değişikliği olduğunu iddia etmek mantıki dayanaktan yoksundur. Aksi     düşüncenin kabulü halinde Meclisin, Anayasa değişikliği yaparken aynı     paketin içine koyacağı, olağan yasalara ilişkin değişikliklerin de Anayasa     değişikliği hakkında kanun metni içinde yer almaları ve anayasa     değişikliğine uygulanan yöntemle yasalaştırılmaları nedeniyle anayasa     hükmünde olacaklarının ve bunlar hakkında esas incelemesi yapılamayacağının     kabulü gerekir ki, böyle bir sonucun anlamsızlığı ortadadır.</p>
<p>Anayasa     Mahkemesi’nin çeşitli kararlarında ve son olarak 2007/45 Esas, 2007/54     Karar sayılı kararında belirtildiği gibi, iptali istenilen bir yasama     tasarrufunun Anayasal denetime bağlı tutulabilecek nitelikte olup olmadığı     saptanırken sadece, onun bu tasarrufta bulunan organ tarafından nasıl     nitelendiğine ve hangi ismin verildiğine veya bu işlemin nasıl bir yöntem     izlenerek yapıldığına bakılması yeterli olmayıp, yapılış yöntemi ve adı ne     olursa olsun hukuksal niteliği, etkisi ve doğurduğu sonuçlar da     gözetilmelidir. Bu içtihat karşısında her türlü ölçüte ve yoruma göre 26.     maddenin kendisi, bir anayasa değişikliği değildir. Bu nedenle 26.     maddenin, Anayasa değişikliklerinin tabi olduğu denetim kurallarına bağlı     olduğu ileri sürülemez; maddenin sadece şekil denetimi değil, esas denetimi     de yapılabilir.</p>
<p>Konu     Anayasa’nın 2. ve 175. maddelerine göre değerlendirildiğinde ise:</p>
<p>Demokrasilerde     seçim ve halkoyu, belli bir konuda seçmen iradesini ortaya koymayı     amaçlayan, genel, eşit, gizli oy, açık sayım esaslarına dayanan ve yargı     denetimine tabi bir işlemdir.  Buna     göre, seçilecek kişi veya kabul edilecek konuların açık, net biçimde ortaya     konması, bunlardan her biri hakkında seçmen kanaatinin serbestçe oluşmasını     ve iradesini serbestçe açıklamasına elverişli biçimde düzenlenmesi gerekir.     Aksi halde örneğin mahalli seçimlerde birkaç ayrı oy verme işlemi yapılacak     yerde sadece tek bir partiye oy verilir ve hem büyükşehir, hem belde     belediye başkanları, hem belediye meclis üyeleri ve il genel meclis üyeleri     tek bir oylamayla seçilebilirdi. Ancak kuşkusuz, böyle bir uygulama     demokratik hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Bir demokraside ve hukuk     devletinde seçmenin serbestçe tercih yapacağı alan ne kadar genişletilirse     demokrasi o kadar gelişir, tercih alanı ne kadar daraltılırsa demokrasiden     o kadar uzaklaşılmış olur.</p>
<p>Demokrasi     ilkesi açısından durum böyle olduğu gibi Anayasa’nın 175. maddesi de yasama     organına bu konuda tam bir serbesti vermemiştir. Maddenin gerek lafzi gerek     amaçsal yorumu ile farklı bir sonuca varmak mümkün değildir. Aksi halde     175. maddede yedinci fıkra hiç yer almaz veya “anayasanın değiştirilen     hükümlerinin tümüyle oylanıp oylanmayacağını” şeklinde bir ifade     kullanırdı. Halbuki maddede, “… Anayasanın değiştirilen hükümlerinden,     hangilerinin birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını …” ifadesi     kullanılmaktadır. Maddenin yazımından, Anayasa koyucunun, birbiriyle     ilgisiz konuların tümüyle oylanmasını öngörmediği anlaşılmaktadır. Amaçsal     olarak da konuya bakıldığında Anayasa’nın, anayasa değişikliğinde tali     kurucu iktidar yetkisini kullanan parlamentonun yine tali iktidar     iradesinin ikinci ve nihai aşamasını paylaşan halkı beğendiği ve     beğenmediği değişiklikler arasında zor bir tercih karşısında bırakmasını     demokratik bir kabul tarzı olarak benimsediği ileri sürülemez.</p>
<p>Anayasa     değişikleri bağlamında gözetilebilecek Avrupa standartları bakımından da     aynı sonuca varmak mümkündür. Venedik Komisyonunun CDL-AD(2007)008 sayılı     belgesinde belirtilen ana kural, birbiriyle ilgisi olmayan konulardaki     değişikliklerin ayrı ayrı oylanmasıdır.</p>
<p>5982     sayılı Kanun’la yapılan anayasa değişiklikleri arasında bazı olumlu     yenilikler getiren maddelerin yanı sıra yukarıda açıklanan son derece     sakıncalı maddeler de yer almaktadır. Özellikle yargısal alanda mevcut anayasal     sistemi kökten değiştirebilecek maddelerin mutlaka ayrı oylanması ve şayet     yargının siyasi iktidara bağlanmasına karar verilecekse buna ilişkin kader     tercihinin halk tarafından açık ve net bir biçimde yapılması gerekir.     Yasa’nın 26. maddesi buna olanak vermemektedir.</p>
<p>Bu     nedenlerle 26. madde, esas yönünden Anayasa’nın 2. ve 175. maddelerine     aykırıdır. İptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmıyorum.</p>
<p align="center">Başkanvekili</p>
<p align="center">Osman Alifeyyaz PAKSÜT</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>
<p>Anayasa’nın 4.     maddesinde, Anayasa’nın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu     hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi     hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği     belirtilmektedir. Buna göre, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan Türkiye     Cumhuriyetinin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olarak     tanımlanan niteliklerinin, Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi     teklif edilemez kuralları arasında bulunduğunda kuşku yoktur. Anayasa’nın     korunmasına özel önem verdiği ilkelere dokunulmazlık güvencesi     sağlamasındaki amacın belirtilen ilkelerin, sadece yer aldıkları maddelere     değil tüm anayasaya egemen kılınması olduğu açıktır. Başka bir anlatımla     asli kurucu iktidar, Türkiye Cumhuriyetini demokratik lâik sosyal bir hukuk     devleti olarak öngörmüş ve öyle kalmasını istemiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 175.     maddesine göre, Anayasa’yı değiştirme yetkisi, TBMM’ne tanınmış ise de, bu     yetkinin, asli kurucu iktidar tarafından izin verilen alanda ve Anayasa’da belirtilen     usul ve esaslara uygun olarak kullanılması gerektiği açıktır. Bu nedenle     tali kurucu iktidar, eylemli olarak ilk üç maddeyi değiştiremeyeceği gibi,     onları etkisiz kılacak düzenlemelerden de kaçınma yükümlülüğü altındadır.     Diğer maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyetin temel değerlerini     güvenceye alması nedeniyle dokunulamaz kabul edilen maddelerin,     özelliklerini yitirmelerine izin verilemeyeceğinden böyle bir durumun     değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez kuralları değiştirmekle eş     değer olduğunun kabulü gerekir. Ancak, dokunulması istenilmeyen alan içinde     kalan kurallarla her uyumsuzluğun, bu alanın ihlâli olarak     değerlendirilemeyeceği de bir gerçektir. Burada, ağır bir ihlâl ve bunun     sonucu olarak kanunlardan farklı biçimde sınırlı bir denetim söz konusudur.     Bu çerçevede, Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve     Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerindeki şekil denetimini, teklif     ve oylama çoğunluğu ile ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup     uyulmadığı hususları ile sınırlı tutan kuralının uygulanabilmesi için     öncelikle teklif edilmesini Anayasa’nın engellemediği bir alanda değişiklik     yapılması gerekir. Bu nokta aşılmadan Anayasa’nın teklif ve oylama     çoğunluğuna ilişkin kurallarına uygunluk denetimine geçilemez. Belirtilen     hususların, yapılan düzenlemenin içeriğine bakılmadan saptanması ise     olanaksız olup, bu durum, şekil yönünden yapılan Anayasa’ya uygunluk     denetiminin, esas yönünden de yapıldığı anlamına gelmez.</p>
<p>I- Yasa’nın 16.     Maddesiyle Yapılan Değişiklik Yönünden İnceleme</p>
<p>5982 sayılı Türkiye     Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında     Kanun’un 16. maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın 146. maddesinin dördüncü     fıkrasında, “Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare     Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile Yükseköğretim Kurulundan Anayasa     Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için yapılacak seçimlerde, her boş     üyelik için, bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir; en fazla oy alan     üç kişi aday gösterilmiş sayılır. Baro başkanlarının serbest avukatlar     arasından gösterecekleri üç aday için yapılacak seçimde de her bir baro     başkanı ancak bir aday için oy kullanabilir ve en fazla oy alan üç kişi     aday gösterilmiş sayılır.” denilmektedir. Bu fıkranın, bir üyenin ancak bir     aday için oy kullanabileceği ve her bir baro başkanının da ancak bir aday     için oy kullanabileceğine ilişkin ibareleri Anayasa’nın ikinci maddesinde     belirtilen hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle iptal     edilmiştir. Böylece, söz konusu Fıkra, yeni bir anlam ve içerik     kazanmıştır.</p>
<p>Anayasa’nın 153.     maddesinde, “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin     tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni     bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez” denilmekte, 2949     sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında     Kanun’un 29. maddesinde ise, Anayasa Mahkemesi’nin taleple bağlı olduğuna     işaret edilmektedir.</p>
<p>Bu durumda, iptal     veya itiraz yoluyla yapılan başvurularda “istem” belirli sözcük, ibare veya     tümcelerle sınırlandırılmamışsa inceleme konusu kuralların kimi     bölümlerinin iptal edilerek, onların Anayasa’ya uygun hale getirilmesi,     yasa koyucunun öngörmediği yeni bir düzenleme oluşturulması sonucunu doğurduğundan,     Anayasa’ya aykırı bölümler içerdiği saptanan kuralın, istem doğrultusunda     tümünün iptal edilmesi gerekir. Ayrıca, karar gerekçesinde yer alan;     Fıkra’nın belirtilen ibarelerinin iptaliyle seçimlerde iradeyi yansıtan oy     hakkının tam olarak kullanılmasının önünde herhangi bir engel kalıp     kalmadığı ve bu haliyle uygulanmasında bir sorun bulunup, bulunmadığı     hususlarının değerlendirilmesi, yasa koyucu ve uygulayıcılara ait olup,     Anayasal denetim kapsamında değildir.</p>
<p>Öte yandan,     Anayasa’nın 5982 sayılı Yasa ile değiştirilen 146. maddesinin dördüncü     fıkrasında yer alan ve ancak bir aday için oy kullanılmasına olanak veren     ibarelerin iptaliyle aday belirlenmesinde ortaya çıkan yeni düzenlemeye     göre, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve     Sayıştay genel kurulları ile Yükseköğretim Kurulundan, Anayasa Mahkemesi     üyeliğine aday gösterilmesi için yapılacak seçimlerde, bir üye her boş     üyelik için oy kullanabilecek; en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş     sayılacaktır. Baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri     adaylar için de aynı yöntem geçerli olacaktır. Böylece, aday adaylarının,     aday olabilmeleri için aldıkları oyların belirli çoğunluğa ulaşması gibi     bir koşul aranmayacak, en fazla oy alan üç kişi arasına girebilmeleri aday     gösterilmeleri için yeterli olacaktır. Oysa, Anayasa Mahkemesi üyeliğine     aday gösterilecek kişilerin belirli çoğunluğun üzerinde oy almaları,     mesleki birikim ve becerileri yanında, kişiliklerine duyulan güvenin de göstergesidir.     Ayrıca, çağdaş demokrasiler çoğunluğa değil çoğulculuğa dayanan     rejimlerdir. Bunun sağlanması ise, uzlaşma aranmasını gerektirir. Aday     gösterilebilmek için salt çoğunluk veya nitelikli çoğunluğun aranması     seçimlere belirli grup ve görüşlerin egemen olmasını engelleyeceği gibi,     daha nitelikli adayların seçilmesine de olanak sağlar. Bu hususun, yargı     bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanmasında önemli bir güvence     oluşturacağı kuşkusuzdur. Sınırlı sayıdaki çoğunluk iradesinin belirleyici     olmasına izin veren sistemlerin, seçime dayanmaları, onların demokratik     sayılmaları için yeterli neden oluşturmaz. Seçimin yöntemi kadar ortaya     çıkan sonucun da çoğulculuğa bu bağlamda demokrasiye hizmet etmesi gerekir.</p>
<p>Bu durumda,     Fıkra’nın iptal edilen ibarelerinden sonra ortaya çıkan farklı seçim     yönteminin, demokratik hukuk devletinin güvencesini oluşturan yargı     bağımsızlığını ve tarafsızlığını gerçekleştiremeyeceği sonucuna varılmıştır.</p>
<p>Açıklanan     nedenlerle dava konusu fıkranın tümünün iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk     görüşüne katılmıyorum.</p>
<p>II- Yasa’nın 22.     Maddesiyle Yapılan Değişiklik Yönünden İnceleme</p>
<p>Yasa’nın 22.     maddesiyle Anayasa’nın 159. maddesi değiştirilerek Hâkimler ve Savcılar     Yüksek Kurulu’nun kuruluşu ile görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 4.     maddesinde, değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği     belirtilen “Cumhuriyetin niteliklerinin” düzenlendiği 2. maddesinde,     Türkiye Cumhuriyeti demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olarak     tanımlanmıştır.</p>
<p>Çağdaş dünyada,     hukuk devleti ilkesini yaşama geçiremeyen bir ülkenin saygınlığından söz     edilebilmesi olanaksız hale gelmiş, bu bağlamda hukuk devleti tanımı da     insan hak ve özgürlükleri temelinde yeni unsurların da katılmasıyla daha     kapsayıcı bir anlam ve içerik kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bir çok     kararında hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri     koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda     adaletli bir hukuk düzeni kurup, bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya     aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen     kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, bağımsız yargı denetimine     açık olan devlettir biçiminde tanımlanmaktadır. Hukuk devletinin tüm kurum     ve kurallarıyla etkili ve egemen kılınarak, temel hak ve özgürlüklerin     yaşama geçirilmesinin, ancak bağımsız yargı denetimi ile sağlanabileceği     kuşkusuzdur. Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesinin ön koşulu ise,     kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olarak yargının, yasamanın ve yürütmenin     etkisinden uzak tutulmasıdır. Bu husus, hukuk devleti ilkesinin yargı     bağımsızlığı ekseninde somutlaştırıldığı Anayasa’nın 138. maddesinde açıkça     vurgulanarak, “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve     hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ,     makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve     hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde     bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı     yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya     herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare,     mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme     kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini     geciktiremez.” denilmiş, 139. ve 140. maddelerinde de “Hâkimlik ve savcılık     teminatı” ile “Hâkimlik ve savcılık mesleği”ne ilişkin esaslar aynı anlayış     doğrultusunda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Hak arama özgürlüğü, adil     yargılanma hakkı gibi temel hak güvencelerinin sağlanmasının, yargının     bağımsız kılınmasına bağlı olduğu gözetildiğinde, bunu gerçekleştiremeyen     devletin hukuk devleti olma özelliğini yitireceğinde duraksamaya yer     yoktur.</p>
<p>Yasa’nın 22.     maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu     düzenleyen 159. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtildiği gibi, dört asıl     üyenin Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilmesi, Adalet Bakanı ve Adalet     Bakanlığı müsteşarının Kurul’un tabii üyesi olması, bu üyelerin, yüksek     mahkeme üyeliği güvencesinden yoksun adli ve idari yargı hâkim ve savcıları     üzerindeki olası etkileri, Kurul’un yönetim ve temsilinin Kurul Başkanı     olan adalet bakanına ait olması, hâkim ve savcıların görevleriyle ilgili     araştırma ve gerektiğinde haklarındaki inceleme ve soruşturma işlemlerinin,     ilgili dairenin teklifi üzerine Kurul Başkanı sıfatıyla Bakan oluruna     bağlanması, Genel Sekreterlik Kurul’a bağlandığı halde Genel Sekreter’i     Kurul’ca teklif edilen üç aday arasından seçme yetkisinin Bakan’a verilmesi     hususları gözetildiğinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, yürütme     erkinin etkisine açık, yargı bağımsızlığını sağlayamayacak bir konuma     getirildiği sonucuna varılmaktadır.</p>
<p>Yargı     bağımsızlığını sağlayamayan bir devletin hukuk devleti olarak     nitelendirilmesine olanak bulunmadığından, yapılan değişiklikle Türkiye     Cumhuriyeti’nin değiştirilemez nitelikleri arasında bulunan hukuk devleti,     önemli ölçüde zedelenmiş temel işlevini yitirmiştir.</p>
<p>Öte yandan,     Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkin hukuk devletini temelinden     sarsan değişiklikler yanında,  bu     boyutlara ulaşmasa da Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunda; TBMM tarafından     seçilecek üyelerle diğerlerinin seçim yönteminde çoğulculuğun değil     çoğunluk iradesinin esas alınması; kontenjanların belirlenmesinde, kurumlar     arası dengenin ve yapılan hizmetin özelliklerinin gözetilmemesi;     Cumhurbaşkanı’na çok geniş yetkiler tanınması suretiyle demokratik hukuk     devleti,  kuvvetler ayrılığı, yargı     bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırı kurallar içeren düzenlemelere yer     verilmesi,  bir bütünlük içinde     değerlendirildiğinde, hukuk devletinin ne denli büyük bir tehlike ile karşı     karşıya bırakıldığı daha iyi anlaşılabilmektedir.</p>
<p>Açıklanan     nedenlerle değiştirilen 159. maddenin üçüncü fıkrasının, iptal edilen     ibareleri dışında kalan bölümleri ile yedinci, dokuzuncu, onbirinci     fıkralarının Anayasa’nın 4. maddesiyle korunan alana açık bir müdahale     oluşturmasına karşın teklif edilemezlik sınırları aşılarak yasalaştırıldığı     anlaşıldığından, Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca şekil yönünden iptali     gerekir. Madde’nin beşinci fıkrasının iptal edilen ibare dışında kalan     bölümünün ise değiştirilen 146. maddenin dördüncü fıkrasına ilişkin gerekçe     ile iptali gerekir.</p>
<p>III- Yasa’nın 25.     Maddesiyle Yapılan Değişiklik Yönünden İnceleme</p>
<p>Yasa’nın 25.     Maddesiyle Geçici Madde 18 ve 19. eklenmiştir. Bu maddelerde tümcelerin     iptal edilen ibareleri dışında kalan bölümlerinin de değiştirilen 146.     maddenin dördüncü fıkrasına ilişkin gerekçe ile iptali gerekir.</p>
<p>IV- Yasa’nın 26.     Maddesi Yönünden İnceleme</p>
<p>5982 sayılı     Yasa’nın 26. maddesinde “Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve     halkoyuna sunulması halinde tümüyle oylanır.” denilmiş Madde’nin sadece “ve     halkoyuna sunulması halinde tümüyle” ibaresinin iptali istenmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 175.     maddesinin yedinci fıkrasında, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa     değişikliklerine ilişkin kanunların kabulü sırasında, bu Kanunun halk     oylamasına sunulması halinde, Anayasa’nın değiştirilen hükümlerinden,     hangilerinin birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara     bağlar.” denilmektedir. Buna göre, TBMM’nin Anayasa değişikliğiyle ilgili     işlemler tamamlandıktan sonra bunların, hangilerinin birlikte ya da ayrı     ayrı oylanacağı konusunu karara bağlaması, bir Anayasa değişikliği     niteliğinde olmadığından Anayasa Mahkemesinin yapacağı denetim de,     Anayasa’nın 148. maddesinde Anayasa değişiklikleri için öngörülen “teklif     ve oylama çoğunluğu ile ivedilikle görüşülmeme koşullarına uyulup     uyulmadığı hususları ile sınırlı bir şekil denetimi değildir. Bu durumda,     TBMM’nin Anayasa’nın değiştirilen hükümlerinin birlikte veya ayrı ayrı     oylanmasına ilişkin iradesini açıkladığı yasama tasarrufunun, diğer     kanunlardan farkı bulunmadığından onlarla aynı biçimde denetime bağlı     tutulması gerektiğinde kuşkuya yer yoktur. Bu tasarrufun, Anayasa     değişikliğine ilişkin usul ve esaslara uyularak gerçekleştirilmesinin ise,     onu Anayasa kuralı haline getiremeyeceği açıktır.</p>
<p>5982 sayılı Yasa     ile Anayasa’da bazı temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler     yapılırken, bu konularla amaç ve içerik bakımından ilgisi olmayan Anayasal     kurumların kuruluş ve işleyişiyle ilgili önemli değişiklikler     getirilmiştir. Bunların, tümüyle oylanmasının karara bağlanması ile     kişilerin seçme hakları ellerinden alınmış, farklı alanlardaki     değişikliklerden birini tercih ederek, sadece buna evet, demek isteyenlerle     diğerlerine hayır demek isteyenlerin iradelerini bu yönde kullanmaları     olanaksız hale getirilmiştir. Oysa, demokratik hukuk devleti, bireylerin     özgür iradeleri ile seçim yapmalarına olanak tanıyan bir sisteme dayanır.     Seçmenin olumlu bulduğu bir değişiklik nedeniyle olumsuz bulduğuna da oy     vermeye zorlanması, Devleti, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal     hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan     siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi     varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmakla yükümlü     tutan Anayasa’nın 5. maddesiyle de bağdaşmaz. Halkın özgür iradesinin     belirleyici olamadığı yerde hukuk devletinden söz edilemez.</p>
<p>Öte yandan, tavsiye     niteliğinde görüş oluşturan ancak, özellikle Avrupa’daki yeni anayasaların     yapılmasında önemli katkıları bulunan Venedik Komisyonu’nun Referandum     konusuyla ilgili olarak  CDL-AD     (2007)008 sayılı belgesinin 12. sayfasında yer alan İçerik Birliği başlıklı     kısımda, “bir metnin (Anayasa, Kanun) tamamının değiştirilmesi hariç,     seçmenlerin aralarında bağlantı olmayan hükümleri bir bütün olarak kabul ya     da reddetmeye zorlanmamaları ve özgür iradelerinin güvence altına alınması     için oya sunulan her sorunun değişik bölümleri arasında içeriksel bir     bağlantı bulunmalıdır; bir metnin farklı bölümlerinin aynı anda     değiştirilmesi metnin tamamının değiştirilmesiyle aynıdır” denilerek bir     metnin farklı bölümlerinde aynı anda değişiklik yapılması halinde birlikte     oylanabileceği görüşü belirtilmekte ise de Açıklayıcı Rapor’un 30.     paragrafında, özellikle anayasa gibi bir metnin tümden değiştirilmesinin,     tabiidir ki sadece birbiriyle bağlantılı unsurlarla ilişkili olamayacağı,     dolayısıyla bu durumda, içerik birliği gerekliliğinin geçerli olmayacağı,     bir Anayasa metninin, birkaç bölümünü içeren önemli miktarda değişikliğin     tümüyle değiştirmeye eş sayılabileceği, ama bunun, farklı bölümlerin ayrı     ayrı halkoyuna sunulamayacağı anlamına gelmeyeceği ifade edilerek     referandum oylamalarında esas alınması gereken hususun halkın özgür iradesi     olduğu vurgulanmıştır.</p>
<p>Anayasa’da     değişiklik öngören 5982 sayılı Yasa’nın, Anayasa’nın bütününü değiştiren     yeni bir Anayasa niteliğinde olmadığı, ayrıca değiştirilen hükümlerden     birbiriyle bağlantılı olanlarla olmayanların, ayrı oylanabilmesi olanağının     bulunduğu gözetilerek, bu doğrultuda oylama yöntemi belirlenmesi     gerekirken, halkın yapılan değişikliği bir bütün olarak kabul ya da     reddetmeye zorlanmasının, Venedik Komisyonu ölçütleriyle de bağdaşmadığı     açıktır.</p>
<p>Belirtilen     nedenlerle Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna varılan dava konusu ibarenin,     iptali gerekirken istemin, yetkisizlik nedeniyle reddi yolundaki çoğunluk     görüşüne katılmıyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Fulya KANTARCIOĞLU</p>
<p><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>KARŞIOY GEREKÇESİ</strong></p>
<p>I- Öncelikle; 7.5.2010 tarihli ve 5982     sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması     Hakkında Kanun”un, Yasama Organı’nda kabul edildiği sırada izlenen     yöntemin,  Anayasa’nın 148.     maddesinde öngörülen ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulmadığından     tümünün iptali gerektiği ileri sürülmüştür.</p>
<p>İvedilikle görüşülmeme yasağının,     anayasa değişikliklerinin iki defa görüşülmesini gerektiren kuralla ilgili     bir düzenleme olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci     fıkrasında  “<em>Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen     çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve     oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı     hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya     Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir.     Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil     bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez” </em> denilmiştir.</p>
<p>Anayasa’nın 175. maddesinin birinci     fıkrasında Anayasa’nın değiştirilmesine ilişkin tekliflerin Genel Kurulda     iki defa görüşüleceği kurala bağlanmış ve ikinci fıkrasında da tekliflerin     görüşülmesi ve kabulünün bu maddedeki kayıtlar dışında kanunların     görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere bağlı olduğu açıklanmış, 88.     maddesinde de kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisince     görüşülme usul ve esaslarının İçtüzükle düzenleneceği öngörülmüştür.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi     İçtüzüğü’nün 81. maddesi kanun tasarı ve tekliflerinin Genel Kurulda     görüşülmesini düzenlemiş ve maddede kanun tasarı ve teklifinin tümü     hakkında görüşme açılacağı, görüşülmesinden sonra soru cevap işlemi     yapılacağı, maddelere geçilmesinin ve sonunda da tasarı ve teklifin tümünün     oylanacağı belirtilmiştir. Aynı maddede anayasa değişiklikleri dışındaki     oylamaya değinilmek suretiyle anayasa değişiklikleri için de bu madenin     geçerli olduğu dolaylı olarak vurgulanmış olmaktadır.</p>
<p>Yukarıda belirtildiği gibi, Anayasa’nın 175.     maddesinde anayasa değişiklik tekliflerinde kanunların görüşülmesi ve     kabulü hakkındaki hükümlerin uygulanacağının, 88. maddesinde kanun tasarı     ve tekliflerinin İçtüzükle belirlenecek usul ve esaslara göre     görüşüleceğinin öngörülmesi ve İçtüzüğün 81. maddesinde de bu konu     ayrıntılı olarak düzenlendiği halde, İçtüzüğün 93. maddesinde Anayasa     değişiklerinin görüşülmesine ilişkin yöntem tekrar konu edilmiş ve maddenin     üçüncü fıkrasında da ikinci görüşmede yalnızca maddeler üzerinde verilmiş     değişiklik önergelerinin görüşüleceği, birinci görüşmede üzerinde     değişiklik teklifi bulunmayan bir madde hakkında ikinci görüşmede önerge     verilemeyeceği belirtilmiştir.</p>
<p>İptali istenen Yasa’nın Yasama     Meclisi’nde kabulü sırasında ise Anayasa’nın, anayasa değişikleri için     öngördüğü iki defa görüşme yapılması ve bu görüşmelerin kanunların     görüşülmesine ilişkin usul ve esaslar çerçevesinde gerçekleştirilmesi     gerektiğine ilişkin emredici kuralı ve normlar hiyerarşisi göz ardı     edilerek, 93. maddenin uygulanmasıyla İçtüzüğün Anayasa’nın önüne     geçirilmesi sonucunun doğurulduğu anlaşılmaktadır. Oysa, Anayasa     Mahkemesi’nin konuya ilişkin kimi kararlarında da vurgulandığı gibi,     Anayasa İçtüzük çatışmasında Anayasa’nın öncelik alması ve öngördüğü     yöntemin uygulamaya esas olması gerekmektedir.</p>
<p>Buna göre, Anayasa değişikliğiyle ilgili     Anayasa’nın 175. maddesinin yaptığı öngörüye uygun yönteme bağlı kalınarak     iki defa görüşme gereğine ilişkin esas yerine getirilmemiş ve böylece     Anayasal kuralla örtüşme sağlanmamıştır.</p>
<p>II- Yukarıdaki azlık oyu gerekçesinin     işlevselliği yanında, iptale konu Yasa’nın karşı oy kullandığımız diğer     maddelerine yönelik olarak Üye Fulya KANTARCIOĞLU’nun Anayasa’nın temel     ilkelerinden olan yargı bağımsızlığına, kuvvetler ayrılığına, demokratik     hukuk devletine, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulu’nun oluşumuna, Anayasa’nın 153. maddesinde öngörülen verilecek     hükümle yeni bir uygulamaya yol açmama esasına ve Anayasa’da bir değişiklik     yapmayıp referanduma sunulmayı öngören maddeye ilişkin Anayasa’ya aykırılıkla     ilgili görüşlerine katılıyoruz.</p>
<p>Açıklanan nedenlerle davaya konu 5982     sayılı Kanun’un kabul ediliş şekli, Anayasa değişiklikleriyle ilgili     yasaların ivedilikle görüşülemeyeceği koşuluna ve yollama yapılan maddeler     ise Anayasa’nın 4. maddesindeki teklif edilmezlik ilkesine uygun     olmadığından kararın karşı oy kullandığımız bölümlerine katılmıyoruz.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="307" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Mehmet ERTEN</p>
</td>
<td width="307" valign="top">
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Şevket APALAK</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="center"><strong>FARKLI GEREKÇE</strong></p>
<p>Yapılan Anayasa     değişikliklerinden iptaline gelinen düzenlemelerin Anayasa’nın 4.     maddesinin atıf yaptığı değiştirilmesi teklif edilmez maddelerden     Anayasa’nın 2 maddesinde yer alıp Cumhuriyetin niteliklerinden sayılan     hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu, bu halin ise teklif edilemezlik     yasağı içerdiği bu nedenle teklifin şeklen geçersiz sayılacağı ve     denetlenerek iptal edilmesi gerektiği savı karşısında bu iddianın,     Anayasa’nın 148 maddesinin gösterdiği Anayasa değişikliklerinde, mahkemenin     görev ve yetki alanını belirleyen, denetlenecek şekle ilişkin tanımlaması     ve sınırı karşısında, değiştirilmezliği teklif edilmez alan sınırları ile     iptaline gelinmiş normların denetimsel şekli alan aykırılıklarının     birbirleri ile çakışıp, çakışmadığı bir diğerinin alan sınırına taşıp     taşmadığına bakılması ve iddianın bu yönüyle karşılanması gerektiği sonucu     çıkarılmıştır.</p>
<p>Anayasa yargıcı olarak 148 maddede     sayılan, anayasa değişikliklerinin şeklen denetiminin sınırlı koşulları     yanında, dava konusu iddia edilen aykırılığın tali kurucu iktidara verilen     yetki yönünden yasaklı alan sınırı içinde mütalaa edilip edilmeyeceğinin     tespiti için aykırılığın denetim organı mahkeme önüne hangi içerik ile     geldiğine bakmak zorunluluğu ilk koşuldur.</p>
<p>Bu manada gelen     düzenlemenin hukuksuz bir tasarrufla mı geldiği veya anayasal düzen     temelinde meşru tabanı yok sayan bir yasama tasarrufuna mı ilişkin olduğu,     bu halin mahkemenin görev ve yetki kapsamında kalıp kalmadığı, içeriğin İLK     BAKIŞTA AĞIR BİR İHLAL YADA AÇIK BİR ANAYASAL AYKIRILIK taşıyıp taşımadığı     ve dolayısıyla meşru anayasal temeli sarsıcı, sisteme karşı bir zarar     olasılığı içerip içermediği unsurları yönünden bir ön değerlendirme yapmak     ve iddiaları karşılamak gereği kaçınılmazdır.</p>
<p>Bahse konu alenen aykırılıklar kimi düzenlemelerde     doğrudan anlaşılabilir olabilecekleri gibi, önümüze gelen dava dosyasındaki     gibi düzenlemelerde, aykırılığın soyut bir kavram olan hukuk devleti     ilkesine dayandırılması karşısında, bu konuda bir ön değerlendirme     yapabilmek adına şekli inceleme sınırları ile çatışma alanı yaratabileceği     düşünülen yetki alanı içeriğini belirlemek oldukça zorlaşmaktadır.</p>
<p>Bu nedenledir ki Anayasa’nın 148 maddesi ile     belirlenmiş denetim sınır alanının ötesine geçmemek ama varsa muhtemel     hukuksuzluğu da önlemek için aykırılığın dayandırıldığı hukuk devleti     ilkesinin ne anlama geldiğini, dolayısıyla kuramın nitelemesinden ve     geçirdiği fikri süreci ve içeriği anlamlandırarak değerlendirme yapmanın     daha doğru olacağı ve denetim şeklinin sınırlarının da böylece     belirlenmesinde yarar olduğu kanısına varılmıştır.</p>
<p>Hukuk devleti     ilkesi; Anayasa’nın 2. maddesinin saymış bulunduğu soyut nitelikli bir     kavramdır. Anayasal devlet teorisinin geliştiği tarihten bugüne tüm     ilgililerin tartıştığı ve tanımlamaya çalıştığı kavram olmayı     sürdürmektedir. Bu temel hukuk devleti ilkesinin nasıl başlayıp nasıl     gelişmekte ve hangi değer yargıları altında kaldığı farklı ideolojilerde     nasıl tanımlandığı demokrasi ile ilişkisi liberalizmdeki yeri ve     küreselleşmiş dünyada bugün aldığı ifade, ilkeyi tanımak adına önemlidir.</p>
<p>Fikri bir gelişme     ile ortaya çıkan bir davranışın norm düzeyine getirilmesi halinde bu eylem     ya da işlemin hukuk devleti ilkesine uygunluğu ya da aykırılığının tespit     edilebilmesi için her ne kadar Anayasa Mahkemesi yargısal bir tanımlama     yapmış ise de, hukuk devletinin ne olup nasıl algılanması gerektiği     konusunda gelişen dünya içerisinde var olmuş düşün sistemi çerçevesinde bir     değerlendirme yapmak gerekmektedir.</p>
<p>Çağdaş ülkelerde     siyasal sistemlerin liberal-demokratik ilkeler üzerine inşa edildiği     görülecektir. İlkeleri oluşturan siyasal fikir ve ideolojilerin işlevi     toplumu yani sosyal grupları bir arada tutacak birleştirici inanç ve     değerleri tatmin etmektir.</p>
<p>Soğuk savaş sonrası     dünya düzeni büyük ölçüde değişmiş, katı olan her şeyin buharlaştığı, çöken     feodalite ve yerine gelişen piyasa toplumu ve sanayileşmenin geliştirdiği     özgürlük, hoşgörü ve farklılıklara vurgu yapan açık düşünce sisteminin     yaygınlaştığı bir dönem başlamış, Süreç mutlak monarşiyi ortadan kaldırıp     siyasal olarak anayasal ve demokratik yöntemlerin, aydınlanmacı, fikir ve     görüşlerin gelişmesine, bilim, akıl, ilerleme ilkeleri ile temellenmesine,     özgür-liberal fikirlerin oluşmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Süreçle baskıya     karşı çıkan siyaset, vatandaşlık haklarını koruyan, yetkinin rekabete     seçimle açıldığı, iktidarı sınırlayan anayasal sistemler yani batı tarzı     ideolojiler türetmiş, İktisadi ve kültürel hayata nüfuz etmiş batı     uygarlığının parçası olmuştur.</p>
<p>Bu yaklaşım kişiyi     ait olduğu sosyal sınıftan çıkarıp birey yapmış, dini teoriler yerini     rasyonel ve bilimsel açıklamalara bırakmış bireyin kişisel ve ayırt edici     özellikleri keşfedilmiştir.</p>
<p>Özgürlük, eşitlik,     tutarlılık bunlara saygı, batıl inançlardan cehaletten kurtuluşu sağlayan     akıl, ırk, din, inanç, cinsiyet ayrımcılığının, sosyal imtiyaz ve avantaj     olmaması, hakların eşit dağılımı, hukuksal olduğu kadar siyasal eşitlik     yani tek kişi, tek oy, tek değer fikirleri, demokrasiye yönelik liberal     siyaset temelini oluşturmuş, fırsat eşitliği, her bireyin toplumda     yükselişi sırasında eşitlik ve liyakat yöntemi, ahlaki, kültürel ve siyasi     farklılığı, hoşgörü, demokratik sürecin gelişim nedenlerini     oluşturmuşlardır.</p>
<p>Tabiî ki, dünyayı     olduğu gibi değil, davranışlarına yol gösteren ve tutumlarını etkileyen     siyasal inanç ve değer kümesi ardından bakıp, olması istediği gibi gören     insanların yaşamanın nihai amaçları ile ilgili fikir ayrılığına düşmeleri     zaruridir, ancak özgür insan özgür toplum karşılıklı hak ve saygıların     bulunduğu hoşgörü ortamında doğabileceğine göre hukuk olmayan yerde     özgürlüklerde olmayacak siyasal düşünceler çatışıp gelişemeyecektir.</p>
<p>Sosyal çıkarları     dışa vuran siyasi fikirler, yani soyut nitelikli idealler ve iddialar-ideolojiler,     iyi, kötü, doğru, yanlış, açık, kapalı, özgürleştirici, baskıcı     olabilecekleri gibi terside savunulabilecektir. O halde örneğin taktiri     yasa koyucuya ait adalet teorisinin bir başkasına göre daha tercih     edilebilirliğinin kanıtı yoktur.</p>
<p>Farklılıkların bir     arada düzenli ve istikrarlı yaşama zorunluluğu, toplumsal sözleşme olgusunu     yaratmış ve bunun özgürlüklerden bir kısmının fedası ile birlikte bir hukuk     sistemi içinde yer alması konusu egemen devlet korumacılığında bir yöntem     altında yaşamı idame etme arzusu ile siyasi otorite varlık kazanmış ve     yöneten ve yönetilenlerin hukuku oluşmuştur.</p>
<p>Hukukla gelecek     sınırlamalarda yönetimin iktidar boyutlarını, yetki ve işlevini belirleyip     kullanımını sınırlamak, bireyin haklarını temellendirip sağlamlaştırmaktır.     (Örnek 1789 İnsan Hakları Bildirgesi) Yönetsel yetkinin frenlenmesi     (anayasal denetim) hukukun üstünlüğü ilkesinin öneminden doğar. Anayasa ile     gelen içsel frenin kuvvetler ayrılığı olduğu, yönetimin yasama yürütme ve     yargı iktidarı gibi üç bağımsız kurumca kullanılması ve siyasi açıdan     tarafsızlığı beraberinde getirmelidir.</p>
<p>O     halde demokratik hukuk devleti halkın kendini yönetirken özgürlüğünü,     kişiliğini geliştiren, hoşgörü ortamında çatışan fikirlerin dengeli     gelişmesine, toplumsal istikrara fırsat tanıyan, keyfi yönetimi sınırlayıp     denetlemiş, çoğulcu, katılımcı, eşitlik ve adaleti ilke edinmiş bir     yönetişim sistemi bir fikir bilim dalıdır. Tarihsel ve sosyal koşullarda     ortaya çıkmış bir idealdir.</p>
<p>Baskıcı,     keyfi, dayatmacı, çıkar çevresinde şekillenen, siyasal fikir ve erk     kullanan, sınıfsal düşünceyle oluşan ideolojiyi güçle yaşatan, sivil     özgürlük ve bireysel haklara ilgisiz, devlet güveni ve düzeninin etnik ve     dini sadakatin öncelik arzettiği, feodal köklerin etkisinde kalmış, fikri     sistemlerin gelişmesine, rasyonaliteye kapalı, batıl inanç ve cehalet     bağlarından kurtulmayı düşünmemiş, muhafazakarlığın, sosyalistliğin,     faşistliğin, anarşistliğin, dini fundementalizmin içinde yaşadığı alanın     yönetim tarzının adı POLİS DEVLETİ VEYA KANUN DEVLETİ iken, bireyin özgür,     özerk ve onurlu yaşam sürmesi ve bunun için devlet toplum ilişkisinden     birey için devlet, toplum için devlet anlayışına kendini terk eden DEVLETİN     HUKUKU sistemi her alanda hukuku üstün varsayan HUKUK DEVLETİ nitelemesine     dönmüş ve çağımız yönetim sisteminin TEMELİNİ oluşturmuştur.</p>
<p>Hukuk     devleti kavramında mutlak mutabık kalınmış bir tanım olmasa da bulunması     gerekli şekli gerçekler ve bazı temel ilkeler bulunduğu kabul edilmektedir.</p>
<p>Modern     devletin hukuktan hareketle temellendirilmesi meşruluk ve sınırlarının     kaynağını çoğunlukla, bir hatırlatma yapmak gerekirse;</p>
<p>Kuvvetler     ayrılığı, yargı bağımsızlığı, hakim teminat, tabii hakim ilkesi, idarenin     kanuniliği, idarenin yargısal denetimi, zararın giderimi, hak ve hürriyetlerin     kanunla sınırlanması, eşitlik, iyi niyet, ahde vefa, öngörülebilirlik,     ölçülülük, belirlilik, şeffaflık, belgeye ulaşma hakkı, kusurlu     sorumluluğu, suçsuzluk karinesi, suç ve cezaların kanuniliği, geçmişe yürümezlik, adil     yargılanma, ceza sorumluluğunun şahsiliği, genel müsadere yasağı, cezada     kıyas, kanunların genel soyut ve gayri şahsi oluşu, kazanılmış haklara     saygı, hakkın kötüye kullanılmaması, kesin hüküm, zamanaşımı, mücbir sebep,     özel kuralın genele üstünlüğü gibi ilkeler oluştururlar.</p>
<p>Maddi     hukuk devleti ise salt pozitif hukuk kurallarının varlığıdır. Temel ilke ve     bu kurallar şekli gereklilikler ile devletin keyfi hak ve hürriyetlere     karşı tasarruflarını bertaraf etmek üzere düzenlenmesini haklı kılarlar.     Hukuk devleti kanunların kendisine uygun olması için hangi niteliklere     sahip olması gerektiğini ortaya koyan doktrindir ve anayasa ötesi SİYASİ     BİR KAVRAMDIR.</p>
<p>Hukuk     devleti, insan hakları korunması temel zeminine oturan ve devlet iktidarını     bunlar lehine sınırlandırmasını amaçlar. Hukuk devletinde haklar,     kullanılmasının karartılmasının önlenmesi için belirlilik içermeli     öngörülebilir olmalı, insan haklarını tanıyan, vatandaşlar için hukuki     güvenlik sağlayan, evrensel kanunilik ötesine geçmiş meşruluk taşıyan     ilkeler içermelidir. Ortaya çıkacak düzensizliklerde kamu düzeni, kamu     güvenliği, suçluluğun önlenmesi, gibi nedenler ile hürriyet ile otorite     arasında denge kuran vasıfları bünyesinde bulundurup, ilişkiler adil,     dengeli ölçülü olmalı, ölçülülükte sınır      orantılılık unsurları ekseninde sınırlanabilmelidir.</p>
<p>Hukuk     devletinin en ideal gerçekleşeceği ortamda bu koşullarda demokratik,     çoğulcu, katılımcı, sınıf üstünlüğü tanımayan, sosyal çıkarcılıktan uzak     demokratik sistemlerdir.</p>
<p>Demokrasiye     anayasal ve liberal bir kimlik eklendiğinde ise çatışmalar azalacak ve     hukuk devleti demokrasinin vazgeçilmezi haline gelecek çünkü sınırsız     demokrasi yerini temel haklarla sınırlı demokrasi anlayışına bırakacaktır.</p>
<p>Aynı zamanda Hukuk devleti ile     demokratik devletin sentezi olan anayasal devlet, temel hak ve hürriyetleri     garanti eden ancak devlet iktidarının kapsamını ve kullanımını anayasacılık     tekniği ile daraltan devlettir. Resmi ideolojiye uygun düşmeyen düşünceleri     gayri meşru sayan, bireyi toplum ve devlet karşısında ikinci planda tutan,     siyaseti dost düşman karşıtlığına dayanan etkinlik sayan, gerektiğinde bu     görüştekileri cezalandırma hakkını kendinde gören ve bunun için anayasanın     dışına çıkan militan demokrasi anlayışı ise hukuk devleti ilkesi ile     bağdaştırılmamaktadır.</p>
<p>Anayasal     gözle bakıldığında hukuk devleti çağdaş yaşamın nirengi noktasıdır.     Yokluğunda devletin sınırlandırılması, hukuk devletinin gerçekleşmesi,     temel hakların korunması gibi anayasacılığın temel unsurlarından biri     yok olur ve hukuk devleti yok ise anayasal demokraside olmayacaktır.</p>
<p>Bu     manada, hukuk devletinin neye karşı olduğu çoğunlukla bilinse de, ne için     olduğu konusunda bir uzlaşı bulunmamaktadır. Tabi ki buda kavramın     tanımlayıcı ve yönlendirici yani, olan ve olması gerekenleri içeriyor olmasından kaynaklanmaktadır.     Olması gereken standartlardaki anlayış farklılıkları bu alanda güçlü     uyuşmazlıkları beraberinde getirmektedir. Hukuk devletinin maddi (içeriksel) mi     yoksa usulü (prosedüral) mü olması gerektiği ya da adaletten ziyade     öngörülebilirlik mi olduğu konusunda açıklık yoktur ve bu manada hukuk     devleti devletten yana bireye karşı gözükmekte, (adil bulunmayan yasaya uyma zorunluluğu     gibi) anayasal hakların korunması açısından ise anayasa hukukunu harekete geçirdiği     ölçüde bireyin yanında devlete karşı durmaktadır.</p>
<p>Her türlü anlayışta tüm öngörülebilir     standart ve ölçülere rağmen hukuk devletinin içinde yaşadığı meşru demokratik     alanda örneğin; pozitif ayrımcılık, kadın erkek eşitliği, cinsiyet ayrımı, din devlet     ilişkilerinde     getirilen düzenlemelerin hukuk devleti tanımı içinde kalacağı bir     mutabakatın halen çok zor olduğu bir gerçektir.</p>
<p>Burada,     “hukuk devleti” ilkesinin genelde, olağan ve kabul edilebilecek olan konu     ile ilgili herkesin farklı amaçlar için makul bir uyumluluk içinde olduğunun     belirlenmesi ötesinde bir şey olmadığını ve tüm değerlendirmelerimizi buna     göre yapmak gereğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Bir     yetkinin o yetkiye meşruluk kazandıran amaçlar dikkate alınmaksızın ya da amaçlara hizmet etmeyecek şekilde     kullanılması keyfilik olarak tanımlanabilir. Toplumsal yaşam tasarımının meşruluk kaynağında hukuk     bulunduğu sürece siyasal iktidar politik özelik taşıyan takdir hakkı yerine hukuki meşruluğa     göre yönetimini icra etmesi gerekecek, ortaya koyduğu politikanın meşruluk     sınırlarının ölçütü ise hukuk devleti ilkeleri olacaktır.</p>
<p>Ancak     hukukun demokratik toplumlardaki insan ilişkilerinin tümüne sirayet etme eğilimi ile     ulaştığı genişlik, hukuk devletinin sınırlarını tartışılır hale getirmekte, Hukuk devleti     yakın geçmişten itibaren hak temelli bir yaklaşım biçimi olarak ifade edilmeye     çalışılmaktadır. Hukukla iktidar arası ilişkinin doğasında artık günümüzde     küresel sermaye, devlet ve hükümet dışı iktidar odakları vardır ve bunlarda     bilinen klasik hukuk devleti içeriğinde sapmalar ve değişimler yaratmış, hukuk     devleti algısı Avrupa birliği dinamikleri, çok uluslu kurum ve kuruluşlar     da gözetildiğinde eksen değiştirmiştir ya da değiştirmektedirler.</p>
<p>Yürütmenin     keyfi iktidarını sınırlandıran ulus devlet düzleminde sınırlı özgürlük alanında     oturan hukuk devleti, 1990 sonrasında sonuçları ortaya çıkmaya başlayan     küreselleşme ile dinamik değişim geçirmektedir. Ulus devlet modelindeki     tutarlı kuvvetler ayrılığı ilişkisi, ulusalın alanına küreselin katılımı     ile tutarlılığını yitirmektedir.      Dünya Bankası ve gümrük tarifeleri genel anlaşması gibi iki taraflı     1700 ü aşan yatırım anlaşmaları ulus üstü olup yansıdığı ülkelerde hukuk     güvenliği ilkesini zayıflatmış egemenlik, kuvvetler ayrılığındaki denge     ülke dışı üstünlüklere ve kaygılara yerine terk etmeye başlamıştır. Bugün     hukuk devleti adına sosyal sigorta, yargılama ve cezaların infazı gibi     bizce kaçınılmaz kamusal alanları özelleştirme kapsamına alan batılı     ülkeler vardır. Ülkeler kapital ağırlıklı dünya piyasasına eklemlenmiş     olduğu sürece gelişmekte olan hukuk sistemi anlayışından geri durmak,     gelişimi kabul etmemek ve benim doğrum, benim hukukum en iyisidir demek     yaşanılan gerçekler karşısında hukuk devleti ilkesini tanımını daha da zorlaştırmaktadır.  Milli irade, ulus aşımı zorunluluk     hallerinde hukuk devleti ilkelerinden birilerine göre taviz vermekte     birilerine göre de değişime, realizme ayak uydurmaktadır. Hukuk devleti     ilkesinin çağdaş, demokratik, kolektif gelişime ayak uydurmadığı sürece     kişiye ve sisteme en iyi hukuku yaratacağı savunulan bir ütopya olarak     kalacağını söylemek yaşanılan konjonktürel gelişmeler karşısında yanlış     olmayacaktır.</p>
<p>Süreçte     Anayasa Mahkemesi’ni Hukuk Devletine Bakışına gelince:</p>
<p>Mahkemenin     61 ve 82 Anayasası dönemlerine ilişkin çok sayıda kararı incelendiğinde,     örneğin, sıkıyönetim mahkemelerinin kuruluşunun ihlal ettiği tabii hakim     ilkesi, sırf programı yüzünden kapatılan siyasi partiler, ifade     hürriyetinin önünde engel olan     TCK 141, 142, 163 maddelerine ilişkin kararları ve 27 Mayıs askeri yönetim     ve kurumlarının ima yoluyla     eleştirilmesini men eden kanuni düzenlemelerde anayasal demokrasi zemininden kaymış hukuk devleti     ilkeleri göz ardı edilebilmiş hatta hukuk devletini zedelemediği anayasaya uygun bulunduğu kararlarının     verilebildiği görülmüştür.</p>
<p>AYM     kararlarında genelde hukuk devleti gerekleri ilkeler şeklinde sayılmış, her     tanımın başında insan     haklarına saygılı adaletli hukuk düzeni kurmak mükellefiyetindeki devletin varlığına işaret edilmiştir.</p>
<p>Ölçü norm olarak kullanılmış ilkelerden herhangi birine     aykırılık hali hukuk devletine aykırılık olarak görülmüş, anayasa     dışında yer alan bazı ölçü normlarında varlığı bazen kabul edilip farklı bir     denetim kapsamı yaratılmıştır. Mahkeme bazen hukuk devleti tanımında     anayasanın ve yasa koyucunun da bozamayacağı yasa üstü temel HUKUK     İLKELERİNİN varlığına işaret etmiş ise de bu değişmezlik nedenleri ve     kuralların neler olduğu hakkında açıklayıcı bilgiler vermemiş, destek     aldığı ölçü norm genel hukuk ilkelerine atıfta bulunmuştur.</p>
<p>Genelde     insan haklarına saygılı, temel hakları koruyan, geliştiren, sürdüren     adaletli hukuk düzenine sahip, eylem ve     işlemlerde yargısal denetime açık, devlet organlarında hukukun egemen olduğu devlet hukuk devleti     olarak nitelenmiş, toplumsal barış ve ulusal dayanışmanın amaçlanmadığı, anayasal öncelik ve bağlayıcılığın     tanınmadığı, evrensel hukuk     kurallarına uzak duran adil olmayan çağdaşlıktan uzak kuralların hukuk     devleti ilkesini barındırmayacağı     belirtilmiş, yine mahkemenin birçok kararında temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda     toplumsal yarar kişisel yarar dengelemesi ekseni gözetilmiş, toplumsal     yarar dikkate alınmadan kişi yararlı düzenlemeler adaletli hukuk düzeni     kavramına aykırı ve ölçüsüz bulunabilmiştir.</p>
<p>Sonuç     olarak:</p>
<p>Yukarıdaki tüm anlatımlar Hukuk devleti ilkesinin     neticede bireyin insanca yaşamasına odaklı hak ve hukuk olarak ve de     yönetenlerce karşı geliştirilecek sistemleri özgürlük ve denetim ekseninde     sınırlayan, keyfiliği önlemeye yönelik, demokratik yaşam alanı yaratma     amaçlı, katılımcı, siyasal fikir ve akımların yaşama imkanı bulduğu, sınıf     üstünlüğü tanımayan, eşitlik ilkesi temelli, dinamik değişimlere,     aydınlanmacı fikir ve bilim alanlarına açık, çatışan fikirler arasında uyum     ve denge gözeten öğeler kapsamında bir alanı tanımladığını söylemek     mümkündür.</p>
<p>Bu     açıklamalar karşısında yeniden anayasal değişikliklerin denetlenmesine     ilişkin şekil şartlarının yorumlanması biçimine döndüğümüzde,</p>
<p>Anayasa’nın     148. maddesinin anayasa değişikliklerinin denetlenmesinin sadece şekil     bakımından olduğu bunun ise, teklif, oylama çoğunluğu ve ivedilikle     görüşülemeyeceği şartlarına uygunlukla sınırlı olduğu, 2949 sayılı Yasa’nın     21. maddesinin birinci fıkrasında da aynı hükmün tekrar edildiği     görülmektedir.</p>
<p>Anayasa     değiştirme yetkisinin 175. maddesinde öngörülen yöntem ve asli kurucu     iktidarın belirlediği temel tercih alanı ve sınırını belirleyen teklif     edilebilirlik yetki kapsamında olacağı açıktır.</p>
<p>Siyasal     düzenin belirlendiği alanı işaret eden ilk üç maddenin, diğer anayasa     maddeleri gibi Anayasa’nın 148. maddesinin öngördüğü ancak tüketilerek     sayılan şartlara uygunluk yönünden denetimle sınırlı olduğu fikri     Anayasa’nın 4. maddesinde belirtilen değiştirilmezliği teklif edilmezlik     alanı ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Getirilen düzenlemede kendisine yaslanılan aykırılık     iddiasına esas hukuk devleti ilkesinin yukarıda anlatılan içerikte aldığı     tanım ve kapsamı karşısında,</p>
<p>Öncelikle,     davacının iddiasına dayanak yaptığı hukuk     devleti ilkesinin normatif düzende şekillendirilmesinin tali kurucu iktidarın siyasal taktir alanı     içinde olduğuna, dava’da iptali istenen     kurallar yönünden Anayasal değişikliklere ilişkin düzenlemenin;</p>
<p>-Temel hukuk devleti ilke ya da düzenini açıkça     ihlal eden veya yok sayan,</p>
<p>-Temel hak ve hürriyetlerin korunmasına sessiz kalmış,</p>
<p>-İnsan     onurunu rencide eden hukuksuz bir kaynağı referans alan,</p>
<p>-Eşitsizlik     yaratmaya yönelik,</p>
<p>-Asgari     demokrasi tanımı kapsamı dışında denetimsiz bir alan yaratma amaçlı ya da hukuksuzluk     odaklı bir düzenleme olduğu,</p>
<p>Hukuk     devleti ilkesinden yukarıdaki anlatımlar ışığında uzaklaşıldığı veya     değiştirilmesi teklif edilmezlik alanı içine taşıldığı böylece ANAYASANIN     TEMEL ALDIĞI KORUNAN SİYASAL TERCİH ALANINA VE İLKELERİNE İLK BAKIŞTA     GÖRÜLEBİLİR AÇIK BİR AYKIRILIK YADA TELAFİSİ İMKANSIZ BİR ZARAR GETİRDİĞİ, kanaatine ulaşılamaması ve de     siyasi iktidarın kullandığı taktir hakkının yerindelik denetiminin de     mahkememizin denetleme görev alanı kapsamı içinde kalmadığı, yapılan anayasal değişikliklerde sekil denetiminin     verdiği ölçülerden teklif ve oylama çoğunluklarının     bulunup ivedilikle görüşülmeyeceği şartlarına aykırı bir durumun da fiilen     tespit edilememesi karşısında denetlemenin şekil yönünden bir     aykırılık taşımadığı sonucuna varılmış ve bu gerekçelerle şekil denetimi     dışında 5982 sayılı Kanun’un iptali istemine gelinen maddelerinin teklif     yasağı kapsamında incelenmesinde mahkemenin yetkili olduğu sonucuna varılan     oylamada karşı oy kullanılmıştır. Ancak ön sorun olarak görüşülen bu     hususta mahkeme çoğunluğunun kararı esas alınıp konu denetimine     katılınmıştır.</p>
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Serruh KALELİ</p>
<h3>KARŞIOY GEREKÇESİ</h3>
<p style="text-align: justify;">Asli     kurucu iktidarın yarattığı Anayasa temel düzen normu haline geldiği andan     itibaren tüm anayasal kurum ve kuruluşların meşruiyetlerinin dayanağı     haline gelir. Dolayısıyla yasama, yürütme, yargı organları ile bunların alt     birimlerinin asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite” sınırları     içinde hareket etmeleri işlem ve eylemlerinin hukuksal geçerlilik     kazanabilmesinin önkoşuludur. Bu durum Anayasa’nın 6. maddesinde yer alan     “hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi     kullanamaz” denilmek suretiyle hiçbir istisna tanınmaksızın kabul     edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     değiştirilmesine ilişkin tekliflerin kanunlaşma süreci Anayasa’nın 175.     maddesinde düzenlenmiştir. Bu kapsamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne     tanınan bu yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından     kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     4. maddesinde, “Anayasa’nın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet     olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3.     maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirmesi teklif edilemez.” denilmek     suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin sınırları çizilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna     göre Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen     4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini     belirleyen 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     148. maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif…     şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu belirten hüküm     yukarıdaki açıklamalar karşısında “geçerli teklif” koşulunun bulunup     bulunmadığına yönelik olarak yapılacak denetimi de içermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yürürlükteki     Anayasa’nın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü     somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu     iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç     maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya     çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olması itibariyle doğal     olarak değiştirilemezlik özelliğine sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice     olarak, Anayasa’nın 4. maddesi dahil olmak üzere ilk üç maddesinde     değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan     değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran     herhangi bir yasama tasarrufunun hukuksal geçerlilik kazanması mümkün     olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun     olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     açıklamalar karşısında; 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı     Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 16. maddesi ile Anayasa     Mahkemesi, 22. maddesi ile Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu hakkında     yapılan anayasa değişikliklerinin Anayasa’nın 4. maddesine göre<strong> “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”</strong> olup olmadığının     148. madde uyarınca <strong>“teklif”</strong> edilebilir olma açısından incelenmesi gerekmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     4. maddesinde koruma altına alınan ve değiştirilmesi teklif dahi     edilemeyecek Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alan <strong>“Hukuk Devleti”</strong> ilkesi Anayasa Mahkemesinin birçok kararında belirtildiği üzere; “insan     haklarına saygılı ve bu hakları koruyan ve adil bir hukuk düzeni kuran ve     bunu devam ettirmekte kendisini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri     yargı denetimine bağlı olan devlet” şeklinde tanımlanmaktadır. Hukuk devleti,     kısaca hukukla sınırlanmış devlet anlamına gelmekte, hukuk; devletin hem     temelini ve meşruluk kaynağını, hem de sınırını oluşturmaktadır. Böylece     devlet organlarının her türlü faaliyetlerinin hukuk normlarına uygunluğunun     sağlanması, devletin her türlü keyfiliğinin önüne geçilmesi     amaçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     anlamda hukuk devletinin gerçekleştirilmesinde iki temel gereklilik     önemlidir. Birincisi hukukun ve özellikle de Anayasa’nın üstünlüğü ile     adaletin ve güvenliğin güvencesini zorunlu kılan bireylerin hak ve özgürlüklerinin     sağlanması, ikincisi ise egemenliğin Anayasa’nın koyduğu esaslara göre     yetkili organlar eliyle kullanılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     husus, Anayasa’nın 6. maddesinde “hiçbir kimse ve organ kaynağını     Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz” hükmü ile açık bir     şekilde ifade edilmiştir. Anayasa’nın başlangıç bölümünün 4. paragrafında     ise; “kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması     anlamına gelmediği, üstünlüğün ancak Anayasa ve Kanunlarda bulunduğu”     belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> “Kuvvetler     ayrılığı”</strong>; devlet iktidarının     farklı organlar arasında paylaştırılması suretiyle iktidarın kötüye     kullanılmasını engelleyen ve yasama, yürütme ve yargı arasında bir kontrol     ve denge sistemidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yasama     ve yürütme organları arasındaki ilişkilerin niteliği uygulamada değişik     derece ve şekillerde gerçekleşmekte ve buna göre çeşitli hükümet şekilleri     ortaya çıkmaktadır. Ancak, yargı kuvvetinin her halde yürütme ve yasama     organı karşısında tam bağımsızlığının sağlanması yargının adaletin ilk ve     temel güvencesidir. Bu nedenle yargının bağımsızlığına ilişkin kurallar     hukuk devleti açısından yaşamsal önem taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> “Yargı     bağımsızlığı”</strong> ile yargının     kendisine verilen görevleri yerine getirirken her türlü müdahale ve yönlendirmeden     masun kılınması sağlanmaktadır. Böylece anayasal demokratik hukuk devleti     anlayışı gerçekleştirebilir. Yargıçlar hangi yönden gelirse gelsin her     türlü dış etki ve baskıya karşı korunmadıkları müddetçe adalet hizmetlerini     hukuka uygun bir şekilde yerine getirebilmeleri mümkün değildir. Bu     nedenledir ki, yargı bağımsızlığının sağlanabilmesi <strong>“yargıç güvencesi” </strong>ile     mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     durum, yargı bağımsızlığının hukuk devleti açısından önemini açıkça ortaya     koymaktadır. Buna göre eğer yürütme ve yasama işlemlerinin hukuka     uygunluğunu denetleyecek olan yargı, yürütme ve yasama organları karşısında     tam bir bağımsızlığa sahip değil ise yargı denetiminden beklenen yarar     sağlanamaz. Netice olarak yargı bağımsızlığının güvence altına alınmamış     olduğu sistemlerde demokratik hukuk devletinden söz etmeye imkan yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     9. maddesinde; “Yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce     kullanılacağı”, 138. maddesinde “mahkemelerin bağımsızlığı”, 139.  maddesinde “hakimlik ve savcılık     teminatı” düzenlenmek suretiyle hukuk devleti olmanın temel öğelerinden     olan yargı bağımsızlığı ve hakim teminatı sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     açıklamalar ışığında; 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı     Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 1) Anayasa’nın     146. maddesini değiştiren 16. maddesinin incelenmesi;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     yargısının temeli Anayasa’nın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerine     dayanır.</p>
<p style="text-align: justify;">1961     ve 1982 Anayasaları sisteminde Anayasa Mahkemesi şüphesiz yargı organının     bir parçası olmak ve bir yüksek mahkeme niteliği taşımakla beraber,     fonksiyonunun mahiyeti ona yargı organı içinde özel ve öncelikli bir yer     vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     Mahkemesi kanunların Anayasa’ya uygunluk denetimi yanında, siyasi     partilerin mali denetimi ve kapatılmaları istemiyle açılan davalarda parti     tüzük ve programları ile eylemlerinin Anayasa’ya uygunluk denetimini     yapmakta olup, ayrıca Yüce Divan sıfatı ile yargılama yapma işlevleri     vardır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu yani Mahkeme üyelerinin     belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Karşılaştırmalı     hukuka baktığımızda, anayasa yargılaması yapan yargı organının bağımsız ve     tarafsızlığının sağlanması ve korunması amacıyla üye seçimlerinde her     ülkenin kendi tarihi, siyasal koşulları ve gelişimlerine göre değişik yöntemler     uygulandığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan     düzenleme ile Anayasa Mahkemesi üye sayısı onyediye çıkarılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye     Büyük Millet Meclisi iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulu’nun her boş yer için     gösterdiği üçer aday içinden, bir üyeyi ise Baro Başkanlarının avukatlar     arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylama ile seçeceği     bu seçimde ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki, ikinci oylamada üye tam     sayısının salt çoğunluğunun aranacağı, salt çoğunluk sağlanamazsa “en çok     oy alan iki aday arasından en fazla oy alan aday” seçilmiş olacağı     belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü     gibi bu düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde uzlaşma gerektirecek     nitelikte bir karar yeter sayısı seçim sonuçlanıncaya kadar aranmaması     suretiyle yasama organında çoğunluğun seçeceği bir adayın seçilmesi söz     konusu olacaktır. Bu durum ise parlamentoda çoğunluğa sahip siyasi     partinin, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmesi anlamını taşıyacaktır.     Belirtilen nitelikteki bir seçim sonucunda seçilecek kişi ile ilgili toplumda     oluşacak algı da, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı bakımından     tereddütler doğmasına yol açacak ve bu yönüyle hukuk devletine aykırı     olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer     taraftan Sayıştay ve Baro tarafından gösterilecek adayların     belirlenmesindeki seçim usulü bu kurumların iradesini yansıtmayan şekilde     “bir aday için oy kullanma” şeklinde düzenlenmiştir. Bu demokratik ve adil     olmayan bir seçim usulüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice     olarak gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki seçim sistemi, gerekse aday     seçimindeki seçim usulü; Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunda mahkemenin     bağımsızlığını ve tarafsızlığını zedeleyecek niteliktedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı     üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay, bir üyeyi Askeri Yargıtay, bir üyeyi     Askeri Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca boş yer için gösterecekleri     üçer aday arasından; en az ikisi hukukçu olmak üzere, üç üyeyi     Yükseköğretim Kurulunun öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday     içinden, dört üyeyi de üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci     sınıf hakim ve savcılar ile en az 5 yıl raportörlük yapmış Anayasa     Mahkemesi raportörleri arasından seçeceği belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna     göre, Cumhurbaşkanı dört üyeyi doğrudan, on üyeyi ise yargı organları ve     Yükseköğretim Kurulu’nun göstereceği adaylar arasından seçmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     Mahkemesi’nin Yüce Divan olarak yargılama fonksiyonunun bulunduğu da göz     önünde tutulduğunda, mahkemenin oluşumunda üye sayısının onyedi olarak     artırılmasına karşın, yargı organlarına ayrılan üye kontenjan sayısının     düşürülmesi, Mahkemenin yaptığı görevin niteliği itibariyle hukuka uygun ve     demokratik değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer     taraftan,  kurumlarca aday seçiminde     bir üye “ancak bir aday için oy kullanır” şeklindeki düzenleme ile     demokratik ve eşitliği sağlamayan bir seçim sistemi ile adaylar belirlenmektedir.     Bunun sonucu Anayasa Mahkemesi üyeliği seçiminde aday gösterecek kurumların     çoğunluk iradesini yansıtmayan şekilde demokratik olmayan bir sonuca     ulaşılabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     durumda, yasama faaliyetinin denetimi, siyasi partilerin mali denetimi ve     kapatılmaları istemiyle açılan davalarda parti tüzük ve programları ile     eylemlerinin Anayasa’ya uygunluk denetimi ve Yüce Divan görevleri bulunan     Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin basit çoğunluk ile     seçeceği üç üye, Cumhurbaşkanı’nın dördü doğrudan, onu dolaylı şekilde ve     demokratik olmayan usullerle seçilen adaylar arasından seçeceği üyeler ile     oluşturulması, Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığını zedeleyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice     olarak 5982 sayılı Yasa’nın 16. maddesi ile Anayasa’nın 146. maddesinde     yapılan değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığını     olumsuz etkilenmesine yol açacak şekilde sayısal zemin hazırladığı, bu     haliyle kuvvetler ayrılığı ve demokratik hukuk devleti ilkesini zedelediği     ve Anayasa’nın 4. maddesinde belirtilen değiştirme yasağı kapsamında olduğu     açıktır<strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 2)     Anayasanın 159. maddesini değiştiren 22. maddesinin incelenmesi;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan     değişiklikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki asil ve oniki     yedek üyeden oluşan, üç daire halinde çalışan bir yapı ortaya konulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakimler     ve Savcılar Yüksek Kurulu hakim ve savcıların atama, yer değiştirme,     yükseltilme, denetim ve disiplin gibi özlük işlerini yürüten bir kuruldur.     Bu nedenle bu yetkileri kullanacak kurulda yürütme organına yer verilmesi     halinde hakimlik teminatının değer ve etkinliğini büyük ölçüde yitireceği     kuşkusuzdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa     Birliği uzmanlarınca düzenlenen ilerleme raporları, istişari ziyaret     raporları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin kararları, Avrupa Yargıçları     Konseyi’nin görüş ve önerilerinde ve ulusal düzeyde ilgili kurum ve     kuruluşların raporlarında hakimler ve savcıların kariyer ve seçimleri     konusunda karar veren kurulun hükümet ve idareden bağımsız olması, kurul     üyelerinin yargıçlardan oluşması ve kendi emsalleri olan yargı tarafından     seçilmesi gerektiği belirtilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan     düzenleme ile Kurul’un Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı     müsteşarı kurulun tabi üyesidir. Kurul’un yönetim ve temsili Kurul Başkanı     sıfatıyla Adalet Bakanı tarafından yapılacağından Kurul çalışmalarının     Adalet Bakanı tarafından yönlendirilmesi ve bu durumun kurul çalışmalarını     etkileyeceği tabii bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer     taraftan yapılan değişiklikle hakimler ve savcılar hakkında inceleme ve     soruşturma işlemleri ilgili dairenin teklifi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek     Kurulu Başkanı’nın oluru ile kurul müfettişlerine yaptırılacağı     belirtilmekte olup, buna göre hakim ve savcılar hakkında inceleme ve     soruşturma ancak Bakan’ın oluru ile yapılabilecektir. Öte yandan Kurul’a     bağlı olarak kurulan genel sekreterliğe atamanın Kurul’un belirlediği     adaylar arasından Kurul Başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı tarafından     yapılacağı belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice     olarak, Adalet Bakanı ve Bakanlık müsteşarının Kurul’a katılması ve Kurul     Başkanı sıfatıyla Adalet Bakanı’na verilen yetkiler yargının yürütmeye     bağımlı kılınmasına neden olacağından, hukuk devleti olmanın ön     koşullarından biri olan yargı bağımsızlığını zedelediği açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan     değişiklikle kurulun üye sayısı artırılarak kurul, yirmiiki asıl ve oniki     yedek üyeden oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna     göre Kurul’un dört asil üyesinin nitelikleri kanunda belirtilen     Yükseköğretim Kurumları’nın hukuk iktisat ve siyasal bilgiler dallarında     görev yapan öğretim üyeleri üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından     Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği belirtilmektedir. Böylece     Cumhurbaşkanı’na Kurul’a doğrudan meslekten (hakim ve savcı) olmayan     kişileri seçme yetkisi tanınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek     Hakimler ve Savcılar Kurulu adından da anlaşıldığı gibi hakim ve savcıların     özlük işleri konusunda karar veren bir mesleki kurul olması itibariyle     meslekten olmayan kişilerin kurula üye olması halinde bu kişilerin kurula     nasıl bir katkı sağlayacakları anlaşılamadığı gibi bu kişileri     bilgilendirmek amacıyla yapılan yönlendirmeler de düşünüldüğünde, bu     düzenlemenin yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını etkileyeceği tabiidir</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanınca     üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca,     iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel     Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel     Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci     sınıfa ayrılmış adli hakim ve savcılar arasından adli yargı hakim ve     savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış idari     yargı hakim ve savcıları arasından idari yargı hakim ve savcılarınca     seçileceği belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Düzenleme     ile Kurul’un üye sayısı artırıldığı halde yapılandırılmasında Yargıtay ve     Danıştay’a ayrılan üye kontenjanının orantısal olarak düşürülmesi kurulun     yaptığı görevin niteliği itibariyle hukuka uygun ve demokratik değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı     tarafından seçilmek üzere kurumlardan gönderilen adayların bu kurumlar     tarafından seçiminde “ancak bir aday için oy kullanılır” şeklindeki     düzenleme; aday seçimlerinde kurumların çoğunluk iradesini yansıtmayan     şekilde, demokratik olmayan sonuçlar doğurabilecektir. Adil olmayan bir     seçim sisteminin hukuk devleti ile bağdaştırılması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte     yandan bir asıl ve bir yedek üyenin Türkiye Adalet Akademisi Genel     Kurulunca kendi üyeleri arasından seçilmesi, Adalet Akademisinin Adalet     Bakanlığı’na bağlı özerk olmayan bir kurum olduğu ve meslekten olmayan kişilerin     de seçilebilmesine yol açabileceği gözetildiğinde, yargı bağımsızlığına     dolayısıyla kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine aykırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     durumda 5982 sayılı Yasa’nın 22. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti     Anayasası’nın 159. maddesinde yapılan değişiklik yargının bağımsızlığını ve     tarafsızlığını etkileyecek şekilde Adalet Bakanı’nın Kurul başkanı,     Bakanlık Müsteşarının kurulun tabii üyesi olarak katıldığı ve kurul     üyelerinin sayısının artırılması suretiyle sayısal zemin hazırladığı bu     haliyle kuvvetler ayrılığı ve demokratik hukuk devleti ilkesini zedelediği     ve Anayasa’nın 4. maddesinde belirtilen değiştirme yasağı kapsamında olduğu     açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer     taraftan; yukarıda belirtilen gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’nin oluşumuna     ilişkin geçiş sürecini düzenleyen geçici madde 18’in üçüncü fıkrasının (a)     ve (b) bentlerinin son tümcelerinin iptal edilen ibareler dışında kalan     bölümleri ile aynı fıkranın (ç) bendi, aynı maddenin dördüncü fıkrasının;</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek     Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun oluşumuna ilişkin geçiş sürecini düzenleyen     geçici madde 19’un birinci fıkrasının (a) bendinin birinci tümcesinin iptal     edilen ibareler ve ikinci tümcesi dışında kalan bölümü ile (b), (c) ve (ç)     bentlerinin son tümcesinde iptal edilen ibareler dışında kalan bölümlerinin     de kuvvetler ayrılığı ve demokratik hukuk devleti ilkesini zedelediğinden     Anayasa’nın 4. maddesinde belirtilen değiştirme yasağı kapsamındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice     olarak 5982 sayılı Yasa’nın 16.ve 22.maddeleri ile Anayasa’nın 148. ve     159.maddelerinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve     Savcılar Yüksek Kurul’unun yeniden oluşturulmasında yasama ve yürütmenin     etkisine açık hale getirilmek suretiyle yargı bağımsızlığının zedelendiği     açık olup,  Anayasanın 2. maddesinde     yer alan Cumhuriyetin nitelikleri arasında gönderme yaptığı başlangıç     kısmında belirtilen kuvvetler ayrılığı ve demokratik hukuk devleti     ilkelerine aykırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargı     bağımsızlığının olmadığı yerde demokratik hukuk devletinden söz edilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu     nedenle, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde     Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un;</p>
<p style="text-align: justify;">1-     16. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 146. maddesinin birinci, ikinci,     üçüncü ve dördüncü fıkralarının,</p>
<p style="text-align: justify;">2-     22. maddesiyle değiştirilen, Anayasa’nın 159. maddesinin ikinci, üçüncü,     beşinci, yedinci, dokuzuncu, onbirinci fıkralarının;</p>
<p style="text-align: justify;">3-  Geçici Madde 18’in üçüncü fıkrasının (a)     ve (b) bentlerinin son tümcelerinin iptal edilen ibareler dışında kalan     bölümleri,  aynı fıkranın (ç) bendi     ve aynı maddenin dördüncü fıkrasının;</p>
<p style="text-align: justify;">4-     Geçici madde 19’un birinci fıkrasının (a) bendinin birinci tümcesinin iptal     edilen ibareler ve ikinci tümcesi dışında kalan bölümü ile aynı fıkranın     (b), (c) ve (ç) bentlerinin son tümcelerinde iptal edilen ibareler dışında     kalan bölümlerinin;</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     2., 4. ve 148. maddeleri gözetilerek değiştirilmezlik ilkesine aykırı     olması nedeniyle iptali gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Açıklanan     nedenlerle kısmen iptal yolundaki çoğunluk kararına bu yönlerden     katılmıyorum.</p>
<p style="text-align: center;">Üye</p>
<p style="text-align: center;">Zehra Ayla PERKTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>MUHALEFET ŞERHİ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> İlk     İnceleme Yönünden;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Halkoyuna     sunulan anayasa değişikliği kanunlarına ilişkin dava açma süresinin ne     zaman başlayacağına ilişkin hukuki düzenlemelere bakıldığında, Anayasanın     148. maddesinin ikinci fıkrasında “kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on     gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz”     şeklinde, 2949 sayılı kanunun 22. maddesinde ise “anayasa değişiklikleri     ile kanunların şekil yönünden Anayasaya aykırılıklar, iddiası ile doğrudan     doğruya iptal davası açma hakkı, bunların Resmi Gazete’de yayımlanmasından     başlayarak on gün … sonra düşer” biçiminde düzenlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Halkoyuna     sunulan anayasa değişikliği kanun ile ilgili olarak Anayasanın 175.     maddesinin dördüncü fıkrasında “Meclisçe üye tam sayısının beşte üçü ile     veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkında kanun     cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna     sunulmak üzere Resmi Gazete’de yayımlanır” hükmü yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kanunun     hukuki geçerlilik kazanması ve yürürlüğe girebilmesi için teklif veya     (sadece kanunlar için) tasarının mevcut olması, teklif veya tasarının     TBMM’nde görüşülmesi ve kabul edilmesi, kabul edilen teklif veya tasarının     Cumhurbaşkanınca yayımlanması gerekir. Ancak bu halde metin kanun olarak     geçerlilik kazanır ve yürürlüğe girerek vatandaşlar için bağlayıcı hale     gelir. Kanunlar aleyhine Anayasa Mahkemesinde dava açabilmek için de bu     aşamaların tamamlanmış yani, kanunun Resmi Gazete’de yayımlanmış olması     gerekmektedir. Anayasa değişikliklerinde ise yukarda belirtilenlere     ilaveten bir aşama da “onay” aşamasıdır. Anayasanın 175. maddesinde     öngörülen Anayasayı değiştirme usulüne bakıldığında TBMM’nin beşte üç     çoğunlukla yani 330 milletvekilinin oyuyla bir anayasa değişikliğini kabul     etmesi mümkündür, ancak böyle bir teklifin Cumhurbaşkanınca yayımlanarak     yürürlüğe konulması olasılığı yoktur. Bu kanunun yürürlüğe girebilmesi için     mutlaka halkoyuna sunulması ve halkoylamasında geçerli oylarının yarısından     bir fazlasının alınması gerekmektedir. Aksi takdirde böyle bir düzenlemenin     yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, halkoylamasının anayasa     değişikliklerinin yasalaşması sürecindeki işlevinin “onay” olduğu     görülmektedir. Anayasanın 175. maddesinde bu nitelikteki metinlere “kanun”     denilmiş olması halkoylamasından önce bu metinlerin geçerlilik kazandığı     anlamına gelmemektedir. Çünkü metin ancak halkoylamasında kabul edildikten     sonra geçerlilik kazanmaktadır. Metnin halkoylamasında reddedilmesi halinde     kanun iptal edilmiş olmaktadır. Halkoylamasına sunulan kanun hakkında     Anayasa Mahkemesine dava açılması da aynı anda bir kanunun hem siyasal hem     de yargısal denetimin yapıldığı anlamına gelir ki, böyle bir düşünceyi     kabul etmek mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan,     halkoylamasına sunulan anayasa değişiklikleri üzerinde denetim     yapılabilmesi için Anayasa’da açık bir düzenlemenin bulunması ve denetime     başvurulması halinde halk oylamasının denetim sonuna bırakılması ve Anayasa     Mahkemesine inceleme için kesin bir süre verilmesi gerekir. Anayasada     açıkça düzenleme olmadıkça içtihat yoluyla denetim sistemine başvurma     mümkün değildir. Bu nedenle bir Anayasa değişikliği kanununun     denetlenebilir hale gelmesi için, geçerlilik kazanması ve yürürlüğe girmek     üzere yayımlanmış olması zorunludur.</p>
<p style="text-align: justify;">TBMM’nde     beşte üçten fazla fakat üçte ikiden az (330-366)  oyla kabul edilen Anayasa değişikliği kanununun     zorunlu olarak halkoylamasına sunulması gerekir. Bu durumdaki anayasa     değişikliği kanunlarının Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe     konulması mümkün olmadığı gibi TBMM’nin de bunları herhangi bir şekilde     yürürlüğe koyma imkânı yoktur. Bu kanunlar ancak halkın olumlu kurucu     iradesi ile geçerlilik kazanır ve bundan sonra yürürlüğe konulabilir.     Dolayısıyla halkın iradesi bu tür yasaların tekâmülü açısından kurucu bir     unsurdur. Sadece yürürlüğe giriş şartı değildir. Bu nedenle     halkoylamasından önce bu kanunların denetlenmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın     148.maddesinde dava açma süresinin başlangıcı olarak belirlenen Resmi     Gazete’de yayımlama koşulu, Anayasa değişikliği kanunlarının halkoyuna     sunulması amacıyla yayımını değil, halkoylamasında kabul oyu çıkması     halinde, kabul edilen metnin yürürlüğe girmesi amacıyla sonuçların     yayımıdır. Dava açma süresi bu yayın tarihinden itibaren başlamaktadır.     Çünkü bu durumda metnin geçerlilik kazanıp kazanmadığı ancak halkoylaması     sonuçlarına bakılarak anlaşılabilir. Halkoylaması sonucuna ilişkin kararın     yayım tarihi, Anayasanın 148. maddesine göre dava açma süresinin     başlangıcını teşkil edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki     açıklamalar çerçevesinde Anayasanın 148. ve 2949 sayılı yasanın 22.     maddelerine göre dava açma süresi henüz başlamadığı düşüncesiyle,     başvurunun REDDİNE karar verilmesi gerektiğinden çoğunluğun kararına     katılmadım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 7.5.2010     günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının Bazı Maddelerinde     Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un, 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26.     maddelerinin Anayasa’nın 4. maddesi kapsamında öngörülen teklif yasağı     kapsamında incelenmesinin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisinde olup olmadığı     bir ön sorun olarak görüşülmüştür. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     148. maddesine göre “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde     kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil     ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise     sadece şekil bakımından inceler ve denetler.” Buradan da anlaşılacağı üzere     Anayasa değişikliklerinin sadece ve sadece şekil yönünden incelenebileceği     gayet net bir şekilde vurgulanmaktadır. Asli kurucu iktidar bununla da     yetinmeyerek bu şekil denetimin nasıl yapılacağını da aynı madde içinde     göstermiştir. Buna göre “kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son     oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde     ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına     uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır.” Anayasa metninde yer alan     “sınırlıdır” ibaresi, bu denetimin başka hususları içermeyeceğinin bir     kanıtıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     Mahkemesi 2008 yılına kadar Anayasa değişikliklerini Anayasanın ilgili     hükmü çerçevesinde incelemiş ve anayasa değişikliklerinin iptaline ilişkin     üç başvuruyu, 148’inci maddede sayılan şekil bozuklukları ile ilişkili     olmadıkları gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme, 2008’e kadar ve Mahkemenin     5.7.2007 tarihli kararında bu husus, açık olarak ifade edilmiştir:     “Anayasa’nın 148’inci maddesinde, Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi,     teklif, oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartlarına uyulup     uyulmadığı hususları ile sınırlandırılmıştır. Esas yönünden denetime olanak     tanınmadığı gibi, 148. maddede tüketici biçimde sayılan koşulların dışında     şekil yönünden denetim yapılması olanaksızdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme, 2008     yılında Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerindeki değişikliği iptal ettiği     kararıyla “şekil” adı altında Anayasa’da yer verilmeyen esastan denetim yapmıştır.     Burada Mahkeme, Anayasa’nın 4. maddesinde yer alan ilk üç maddenin     değiştirilmesi ya da değiştirilmesinin teklif edilmesinin yasaklanmasından     hareketle söz konusu anayasa değişikliklerinin değiştirilemez madde     niteliğinde olup, olmadığını incelemiştir. Böylece daha önceki içtihatlarıyla     da çelişmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     önemli bir bölümü 2. Maddede sayılan ilkelerin somutlaştırılmış     düzenlemelerini içermektedir. Değiştirilemez olan 2. Maddede yer alan     ifadelerdir. Bunların dışındaki maddelerde tali kurucu iktidar usulüne     uygun olmak koşuluyla yeni düzenlemeler ve değişiklikler yapabilir.     Değiştirilemez ilkeler diğer anayasa maddelerindeki değişiklikleri     incelemede kullanılacaksa, katı bir yorumla her türlü anayasa değişikliği     değiştirilemez maddelere aykırı olarak değerlendirilebilir. Mahkeme     herhangi bir anayasa değişikliğini 4’ncü maddeye gönderme yaparak 1., 2.,     ve 3’ncü maddelere aykırılık olarak değerlendirilip kolayca iptal     edilebilecektir. Bunun toplumsal hayatın dinamizmini yansıtması beklenen     anayasayı adeta donduracağı, ona zaman-dışılık ve metafizik bir nitelik     kazandıracağı söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada     Anayasa Mahkemesi kurulu iktidarın bir parçası olmaktan çıkıp, kurucu     iktidarın alanına girmektedir. Böyle bir durumda “anayasal devlet Anayasa Mahkemesi     devleti halini almıştır…Anayasanın üstünlüğü… anayasa yargıcının     üstünlüğüne dönüşmüştür.” Anayasa’nın açık hükmüne aykırı yorum yoluna     gidilerek olmayan bir yetki ihdas edilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurulu     iktidarın bir unsuru olan Anayasa Mahkemesi,  kurucu iktidara ait alana girerek     Anayasa’da değişiklik yapma hakkına sahip değildir. Böyle bir durum     kuvvetler ayrılığına aykırıdır. Demokratik usullere uyularak Meclis     tarafından kabul edilen anayasa değişikliği tekliflerini her defasında,     değiştirilemez hükümleri Demokles’in kılıcı gibi kullanarak esastan     incelemek, demokrasinin işlerliğine telafisi güç zararlar verecektir.     Anayasa’nın değiştirilmez maddelerinden olan 2. Maddesi Cumhuriyet’in temel     nitelikleri arasında demokratikliği de saymaktadır. Demokratikliğin olmazsa     olmaz koşullarından biri de egemenliğin millete ait olmasıdır. Kurulu     iktidarın bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin kurucu iktidarın Anayasa     değişikliklerini esastan denetlemesi onu kurucu iktidarın üstünde bir     konuma getirmekte, bu da millet egemenliğinin denetlenmesi gibi bir sonuç     doğurmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     Mahkemesi’nin “şekil” adı altında esastan inceleme yapması Anayasa’nın 148.     maddesindeki sınırlamaları bir bakıma işlevsiz hale getirmektedir. Asli     kurucu iktidarın işlevsiz olan bir maddeyi Anayasa’ya dahil etmesi     düşünülemeyeceğine göre, anayasal denetimin bu madde kapsamı ile sınırlı     tutulması gerekmektedir. Anayasallık denetimi ideolojik bir denetim     olmayıp, kaynağını pozitif hukuk normlarından almalıdır. Pozitif hukuksal     temellerden uzaklaşılırsa normlar arasındaki olası üstünlük veya öncelik     bireysel ideolojik bir değerlendirmeye denk düşebilir. Lâfzî, tarihsel ve     amaçsal yorumlar bakımından da Anayasa Mahkemesi’ne esastan denetim yetkisi     verilmemesine rağmen Anayasa metninin ötesinde yorum yapılması Mahkeme’nin     yetkisini aşması anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     değişikliklerinin esas bakımından denetiminden söz edilebilmesi için     anayasa üstü normların varlığının kabulü veya anayasa normları arasında bir     hiyerarşi bulunması ve sadece hiyerarşik kademede daha altta olan normun     üstte olan norma uygunluğunun denetimi şeklinde gerçekleşmesi gerekecektir.     Anayasa’yı oluşturan normlar arasında bir hiyerarşik üstünlük     bulunmamaktadır. Bir normun denetimi ancak kendisine üstün olan başka bir     norma uygunluk açısından olabilir. Anayasa değişikliği ile ortaya çıkan     norm bir anayasa normu olduğuna göre her ikisi de eşit değerde olan iki     normun birbirine uygunluğun denetiminin nasıl olacağı ciddi bir kuramsal     sorundur.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa üstü     pozitif olmayan bir takım değerlerin var olduğu varsayılsa bile, bunların     somutlaştırılması yargıçların değil, egemenliğin sahibi olan halkın ve onun     adına kurucu yetki kullanan anayasa yapıcının yetkisindedir. Anayasa     üstülük Anayasa’nın üstünde olan ama Anayasa tarafından ifade edilmeyen     kurallar bulunduğu ve bu kuralların keşfedilmesinin ve uygulamaya     konulmasının yüksek bir yargı organına ait olduğu varsayımına dayanır. Bu     ise yargı organının kurucu iktidar yetkisini ele geçirmesi demektir.     Anayasamızın değiştirilemez hükümlerinin “normatif açıdan Anayasa’nın diğer     hükümlerine göre üstün olduğunu söylemek mümkün değildir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     6. Maddesi’nin 2. fıkrası “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu     esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” demektedir. Aynı maddenin     3. fıkrasında da “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir     devlet yetkisi kullanamaz” ibaresi yer almaktadır. Anayasa’nın 153’üncü     maddesinin 2.fıkrasına göre de      “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin     tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni     bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.” Anayasayı değiştirme     iktidarı, üzerinde tartışmaya yer vermeyecek şekilde milli egemenliğin     tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Usulüne uygun olarak     TBMM tarafından gerçekleştirilen bir anayasa değişikliğinin çeşitli     nedenlerle toplumun bazı kesimlerince eleştirilmesi, yetersiz ve/veya     sakıncalı olduğunun iddia edilmesi, tali kurucu iktidarın Anayasa’yı değiştirme     yetkisini kullanmasının sakıncalı olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki zorunlu     olarak halkoyuna sunulacak düzenlemelerin uygun olup olmadığının denetimini     egemenliğin esas sahibi olan halk yapacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukuk     devletinde, kamu organ ve makamları kendilerine açık olarak tanınan     yetkiler dışında gerekçesi ne kadar yüce olursa olsun yetki yaratamazlar.     Anayasa Mahkemesi varlık sebebini Anayasa’ya borçludur ve hukuki meşruiyeti     ona dayanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin kendisinin Anayasa’ya uymaması,     “şekil” kapsamında esas denetimi gibi Anayasa’da olmayan bir yetki     yaratarak, bunun kullanılması Mahkeme’nin hukuki meşruiyetinin yanı sıra     toplumsal ve siyasi meşruiyetine de darbe vurmaktadır. Bu çerçevede ABD     Yüksek Mahkemesi yargıçlarından Frankfurter’in, ABD Yüksek Mahkemesi’nin     sahip olduğu “müthiş” yetkinin “azami ihtiyatla” kullanması gerektiği     şeklindeki görüşü bize ışık tutmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin sahip olduğu     yetkileri ihtiyatla ve özenle kullanması gerekmektedir. Yargısal aktivizm     yoluna girilerek, olmayan yetkilerin yaratılmaya çalışılması toplum     nezdinde Mahkeme’nin meşruiyetinin sorgulanmasına neden olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     yargısı ve mahkemeleri yasamanın ve yürütmenin anayasal sınırlar içinde     kalmasını sağlamak için kurulmuşlardır. Anayasa yargısının görevlerinden     biri kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemektir. Kurucu iktidar     yetkisi, anayasa yapma ve değiştirme hakkına sahip halk veya onun seçilmiş     meşru temsilcilerine aittir.  Anayasa     Mahkemesi’nin Meclis’in gerçekleştirdiği anayasa değişikliklerini “şekil”     adı altında esastan denetlemesi kurucu iktidarın Mahkeme’ye geçmesi     sonucunu doğuracaktır. Bu sistemin adı çoğulcu demokrasi değil,     jüristokrasi yani yargıçlar hükümeti olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tali kurucu     iktidarın anayasa değişikliklerini mümkün olduğunca toplumun tüm     kesimlerini kapsayıcı ve bunların katılımını kolaylaştırıcı şekilde     gerçekleştirilmesi arzulanan bir durumdur. Son yıllarda dünyadaki anayasa     yapımı ve değiştirilmesi süreçlerine bakıldığında böyle bir eğilimin     yaygınlaştığı da görülmektedir. Bu eğilimi, modern demokrasilerin karşı     karşıya olduğu meşruiyet krizini aşma yönünde önemli bir adım olarak görmek     mümkündür. Bilindiği üzere ünlü Alman düşünürü ve siyaset kuramcısı     Habermas meşruiyet krizinin demokrasilerin kendilerini sadece hukukun     üstünlüğü ilkesiyle sınırlamalarından kaynaklandığını iddia etmişti. O’na     göre “demokratik yönetim bürokratik modern devletin yalnıza hukukun     üstünlüğü ilkesi yoluyla denetlenmesi anlamına gelmemelidir. Aynı zamanda     alttan denetimi sağlayan ve karar alma süreçlerine katılımı     gerçekleştirecek kamusal iletişim mekânın varlığı da devlet-toplum arasında     kurulacak demokratik yönetim için gereklidir.” Anayasal denetim devlet ile     toplum arasında oluşturulacak demokratik yönetime katkı sağlamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak     Anayasa’nın koruyucusu ve onu zamanın gereklerine göre değişimini sağlayıcı     esas güç halkın kendisidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki     açıklamalar ışığında, 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti     Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un, 8.,     14., 16., 19., 22., 25. ve 26. maddelerinin Anayasa’nın 4. maddesi     kapsamında öngörülen teklif yasağı kapsamında incelenmesinin Anayasa     Mahkemesi’nin yetkisinde olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu nedenle çoğunluk     görüşüne katılmıyoruz.</p>
<p align="center">Üye</p>
<p align="center">Engin YILDIRIM</p>
<p align="center">
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>MUHALEFET ŞERHİ</strong></p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p><strong> 1.     İLK İNCELEME YÖNÜNDEN</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 148.     maddesinin ikinci fıkrasında şekil bozukluklarına dayalı iptal davası açma     süresine ilişkin olarak “<em>Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün     geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz”</em> hükmüne yer verilmiştir. Aynı konuya ilişkin olarak 2949 sayılı Anayasa     Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 22.     maddesinde ise “<em>anayasa değişiklikleri ile kanunların şekil yönünden Anayasaya     aykırılıkları iddiası ile doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı,     bunların Resmi Gazete’de yayımlanmalarından başlayarak on gün&#8230; sonra     düşer”</em> hükmü yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu düzenlemelerden     şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açma süresinin kanun ya da Anayasa     değişikliğinin Resmi Gazete’de yayımı ile başlayacağı ve on gün sonra     düşeceği anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 175.     maddesinin dördüncü fıkrasında ise &#8220;<em>Meclisçe üye tamsayısının beşte     üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkında     kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna     sunulmak üzere Resmi Gazete’de yayımlanır&#8221;</em> hükmü yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zorunlu ya da     ihtiyari olarak halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin dava     açma süresi konusunda mevzuatımızda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu     husus yukarıdaki düzenlemelerin yorumlanması yoluyla ortaya konulmalıdır.     Acaba Anayasa’nın 148. ve 2949 sayılı Yasa’nın 22. maddesinde belirtilen     dava açma süresini başlatan Resmi Gazete’de yayımlama, Anayasa’nın 175.     maddesinde yer alan halkoyuna sunma amaçlı yayımlama mıdır? Yoksa     halkoylaması sonucunda değişiklik teklifinin, sunuluş biçimine göre bir     kısmının ya da tamamının kabul edilmesi halinde buna ilişkin sonucun     yayımlanması mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu soruya cevap     verebilmek için halkoyuna sunulan anayasa değişikliğinin hukuki niteliğini     açıklığa kavuşturmak gerekir. Hukuk sistemimizde kanunların hukuki     geçerlilik kazanarak yürürlüğe girebilmesi için teklif veya tasarının     mevcut olması, teklif veya tasarının TBMM’de görüşülerek kabul edilmesi ve     kabul edilen kanunun Cumhurbaşkanınca yayımlanması gerekir. Anayasa     değişikliklerinin geçerlilik kazanabilmesi için ise kanunlardan farklı     olarak ayrıca onaylanmış olması gerekir. Anayasa’nın 175. maddesinde “onay”     terimine yer verilmemiş olmakla birlikte Türk Anayasa Hukuku öğretisi 1924     ve 1961 Anayasalarından farklı olarak 1982 Anayasası’nın, Anayasa     değişikliklerinde bir onay aşaması öngördüğünü ittifakla kabul etmektedir.     (Erdal Onar, <strong>1982 Anayasasında Anayasayı     Değiştirme Sorunu</strong> (Ankara, 1993)      83 vd.; Ergun Özbudun, <strong>Türk     Anayasa Hukuku,</strong> (Yetkin, Ankara, 2005)s. 154 vd.;  Kemal Gözler, <strong>Türk Anayasa Hukuku</strong>, (Ekin, Bursa, 2000), s. 994 vd.; İbrahim     Kaboğlu, <strong>Anayasa Hukuku Dersleri</strong>,     (Legal, İstanbul, 2009) s. 29.; Bülent Tanör, Necmi Yüzbaşıoğlu, <strong>1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa     Hukuku</strong>, (YKY, İstanbul, 2000) s. 273.; Zafer Gören, <strong>Anayasa Hukuku</strong>, (Seçkin, Ankara,     2006) s.345; Yavuz Atar, <strong>Türk     Anayasa Hukuku</strong> (Mimoza, Konya, 2005) s.372.)</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın metninde     onay terimi kullanılmamış olmakla birlikte, anayasa değişikliğinin     gerçekleştirilmesinde Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’na ve halkoylamasına     yüklediği işlevin doğasından bunun bir onay olduğu anlaşılmaktadır. Zira     halkoyuna sunulan bir Anayasa değişikliği kanunu, halk tarafından     reddedilerek geçerlilik kazanması engellenebilir. Bu nedenle, Anayasa’nın     175. maddesinde halka tanınan yetkinin bir veto yetkisi olduğu anlaşılmaktadır.     Türkiye Büyük Millet Meclisinde beşte üçten fazla, fakat üçte ikiden az     (330-366) oyla kabul edilen Anayasa değişikliği kanunları zorunlu olarak     halkoylamasına sunulmak zorundadır. Bu durumdaki Anayasa değişikliği     kanunlarının Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe konulması     mümkün olmadığı gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de bunları herhangi     bir şekilde yürürlüğe koyma imkânı yoktur. Bu kanunlar, ancak halkın olumlu     kurucu iradesi ile geçerlilik kazanırlar ve bundan sonra yürürlüğe     konulabilirler. Dolayısıyla halkın iradesi bu tür yasaların tekemmülü     açısından kurucu bir unsurdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle hukuk     sistemimizde Anayasa değişikliklerinin <em>a     priori</em> yargısal denetimi benimsenmediğinden halkoyuna sunulan Anayasa     değişikliği kanunlarının halk oylamasından önce denetlenmesi mümkün     değildir. Bir Anayasa değişikliği kanununun denetlenebilir hale gelmesi     için, geçerlilik kazanması ve yürürlüğe girmek üzere yayımlanmış olması     zorunludur. Bu, Anayasa değişikliği kanunlarının denetlenebilir hale     gelmesi için yürürlüğe girmesi gerektiği anlamına gelmez. Anayasa     değişikliği kanunun yürürlüğe girmesi için ileri bir tarih öngörülmüş olabilir.     Fakat dava açma süresinin başlayabilmesi için Anayasa değişikliği kanununun     geçerlilik kazanması için gerekli tüm irade açıklamaları tamamlanmış ve     Resmi Gazete’de yayımlanmış olması gerekir. Gerekli irade açıklamaları     tamamlanmadan hiç bir hukuksal işlem geçerlilik kazanamayacağından,     halkoyuna sunmak üzere Resmi Gazete’de yayımlanan bir anayasa değişikliği     kanununun halkı bilgilendirme amaçlı bu yayım ile geçerlilik kazandığı     söylenemez. Böyle bir kanun ancak halkın olumlu iradesi ile geçerlilik     kazanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın 175.     maddesinde kanun teklifinden değil de kanundan söz edilmiş olması halkoyuna     sunulan metnin geçerlilik kazandığı ve denetlenebileceği anlamına gelmez.     Nitekim kanunlar da Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmekle kanun     niteliği kazanırlar, ancak bu aşamada geçerlilik kazandıkları ve     denetlenebilecekleri söylenemez. Bu nitelikteki kanunlar Cumhurbaşkanınca     tekrar görüşülmek üzere geri gönderilebilirler ya da 15 gün boyunca incelenebilirler.     Bu sürede kanun adı taşısalar da Resmi Gazete’de yayımlanmadıkça bu     metinler aleyhine dava açma süresi başlamaz ve dava açılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle,     Anayasa’nın 148. maddesinde dava açma süresinin başlangıcı olarak öngörülen     Resmi Gazete’de yayımlama koşulunun, Anayasa değişikliği kanunlarının     halkoyuna sunulması amacıyla yayımı değil, halkoylamasında kabul oyu     çıkması halinde, kabul edilen metnin yürürlüğe girmesi amacıyla sonuçların     yayımı olduğunun kabulü gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     175. maddesinde “<em>Halkoyuna sunulan     Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için,     halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu     olması gerekir”</em> hükmüne yer verilmekte ancak kabul edilen metnin yeniden     yayımlanmasından söz edilmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">23.5.1987     tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması     Hakkında Kanunun 8. maddesine göre “<em>Yüksek     Seçim Kurulu, İl Seçim Kurullarından gelen sonuçları birleştirerek ilan     eder.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> Geçerli oyların yarısından çoğu ‘Evet’     ise, Anayasa değişikliği Türk Milleti tarafından kabul edilmiş olur.</em>”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hükümde yer alan     “sonuç” kavramını yalnızca halkoylamasında kullanılan oyların ne kadarının     evet ne kadarının hayır oyu çıktığına ilişkin durum olarak değil, bu evet     ve hayır oylarının doğurduğu hukuki netice yani Anayasa değişikliği kanunun     kabul edilip edilmediği ya da hangi bölümlerinin kabul edildiği ve hukuki     geçerlilik kazandığına ilişkin hukuki sonuç olarak değerlendirmek gerekir.     Bu nedenle halkoylamasında kabul edilen metnin de halkoylamasında ortaya     çıkan oy durumuyla birlikte yayımlanması gerekir. Çünkü kanunların     yürürlüğe girebilmesi için Resmi Gazete’de yayımlanmaları zorunludur.     Kanuna uymak zorunda olan vatandaşlar ve onu uygulamak durumunda olan     görevlilerin hangi metnin yürürlüğe girdiğini bilmeleri gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Halkoyuna sunmak     amacıyla yayımlanan metin her zaman yürürlüğe giren metin olmayabilir. Anayasa’nın     175. maddesinin sekizinci fıkrasına göre “<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların     kabulü sırasında, bu kanunun halkoylamasına sunulması halinde, Anayasanın     değiştirilen hükümlerinden hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara     bağlar.</em>” Eğer TBMM halkoylamasının ayrı ayrı maddeler ya da gruplar halinde     yapılmasını kararlaştırırsa, bazı hükümlerin kabul, bazılarının ise     reddedilmesi muhtemeldir. Bu durumda hangi hükümlerin yürürlüğe girdiğinin     anlaşılabilmesi için kabul edilen metnin yayımlanması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte     metnin yayımlanmayıp sadece sonuçların yayımlanması halinde de dava açma     süresinin bu yayım tarihinden itibaren başlayacağını kabul etmek gerekir.     Çünkü bu durumda, hangi hükümlerin kabul edilerek geçerlilik kazandığı ve     hangilerinin reddedilerek geçerlilik kazanamadığı ancak halkoylaması     sonuçlarına bakılarak anlaşılabilir. Bu durumda sonuçların yayımı, daha     önce halkı bilgilendirmek amacıyla yayımlanan metnin tekrarlanmaması     amacıyla o metne atıf anlamına gelir. Yüksek Seçim Kurulu, halkoylaması     sonuçlarına ilişkin kararında kabul edilen metni tekrarlamayıp, sadece     önceki metne atıf yapması halinde de önceki metnin yeniden yayımlanmasıyla     aynı sonucu doğuracağı açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla Yüksek     Seçim Kurulunun, halkoylaması sonuçlarıyla birlikte kabul edilen metni     yayımlaması, ya da metni yayımlamayıp sadece önce yayımlanan metne atıf     yapması sonucu değiştirmeyecektir. Halkoylamasında kabul edilen Anayasa     değişikliği kanununun yürürlüğe girmesini amaçlayan yayım, Yüksek Seçim     Kurulunun halkoylaması sonucuna ilişkin kararının yayımıdır. Anayasanın     148. maddesine göre dava açma süresi bu tarihten itibaren başlayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle, dava     açma süresi henüz başlamadığından süre yönünden davanın reddine karar     verilmesi gerektiği düşüncesiyle, şekil incelemesine geçilebileceğine ilişkin     çoğunluk görüşüne katılmadım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 2.     ŞEKİL İNCELEMESİ YÖNÜNDEN</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme     çoğunluğunun 5982 sayılı Kanun’un 8., 14., 16., 19., 22., 25. ve 26.     maddelerinin bazı hükümlerinin Anayasanın 4. maddesinde öngörülen     değiştirilemezlik yasağına aykırı olarak Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan     hukuk devleti ve Başlangıcında yer alan kuvvetler ayrılığı ilkelerini ihlal     ettiği iddiasını,  inceleme yetkisinin     Anayasa’nın 148. maddesinde yer alan Anayasa Mahkemesinin denetleyebileceği     şekil unsurları arasında bulunduğu yönündeki görüşüne aşağıdaki     gerekçelerle katılmadım:</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa     Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa’nın 148. maddesinde,     Anayasa değişikliği kanunlarının teklif ve oylama çoğunluğu ve ivedilikle     görüşülememe koşullarına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı olarak     sadece şekil yönünden denetlenebileceği hükme bağlanmıştır.  İptal istemi bu sınırlı sebeplerden     herhangi birine ilişkin bulunmadığı sürece davanın dinlenme olanağı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle belirtmek     gerekir ki, Anayasa’nın 148. maddesinde yer alan  “<em>teklif     çoğunluğu</em>” kavramı, Anayasa’nın 175. maddesinde belirtilen TBMM üye     tamsayısının 1/3’üne denk gelen 184 sayısını göstermektedir ve “<em>teklif konusu</em>” ile herhangi bir     ilişkisi bulunmamaktadır. Şekil denetiminin konusunu oluşturan “<em>teklif çoğunluğu</em>” “neyin teklif     edildiği?” ile değil, “nasıl teklif edildiği?” sorusuyla ilgilidir. Neyin     teklif edildiğine ilişkin denetim, şekille ilgili olmayıp içerikle ilgili     bir denetimdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın 4.     maddesinde yer alan değiştirme ve değişiklik teklifinde bulunma yasağı,     “neyin” değiştirilemez olduğuna ilişkin bir düzenleme olup, içeriksel bir     sınırlama öngörmektedir. Yoksa “nasıl” değişikliğin yapılamayacağına     ilişkin şekli bir sınırlama getirmemektedir. O nedenle Anayasa’nın 148.     maddesinde düzenlenen şekil unsurları, Anayasada neyin     değiştirilemeyeceğine ilişkin 4. madde ile ilgili değil, Anayasa’nın nasıl     değiştirileceğini düzenleyen 175. madde ile ilgilidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 148.     maddesinin birinci fıkrasındaki  <em>“Anayasa değişikliklerini ise sadece     şekil yönünden inceler ve denetler” </em>ibaresi, ikinci fıkradaki “Anayasa     değişikliklerinde ise teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle     görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır”     hükmündeki “teklif” kelimesinin Anayasanın 4. maddesi ile     ilişkilendirilmesine engeldir. Zira buradaki unsurlar içerikle değil,     şekille ilgilidir. Anayasanın 4. maddesi tekliften söz etmekle birlikte,     teklifin şekline, yani nasıl yapılacağına ilişkin değil, teklifin     içeriğine, yani neyin teklif edilemeyeceğine ilişkin bir düzenlemedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın 148.     maddesinde geçen “teklif ve oylama çoğunluğu” ibaresinin “teklif” ve     “oylama çoğunluğu” şeklinde ayrıştırılarak 148. maddenin “teklif     çoğunluğu”ndan değil, “teklif” ten söz ettiği dolayısıyla teklifin, teklif     yetkisini de içereceği söylenemez. Zira, ardışık isim tamlaması olan     “teklif ve oylama çoğunluğu” ibaresi, anayasa koyucunun “teklif çoğunluğu     ve oylama çoğunluğu” şeklindeki ardışık isim tamlamalarının akıcılığı     sağlamak açısından dil kurallarına uygun olarak kısaltmış şeklidir. Bu     nedenle “teklif çoğunluğu” kavramının “teklif yetkisi” şeklinde     değiştirilmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın 148.     maddesinin değiştirilemez maddeler açısından bir denetim yapmaya imkân     tanımadığı açıktır. Bu konu Anayasanın yapımı sırasında kurucu meclis     tarafından tartışılmış ve Mahkemeye böyle bir yetki tanınmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Danışma     Meclisinde Anayasa Tasarısı üzerindeki görüşmeler sırasında Danışma Meclisi üyesi Kamer Genç,     anayasa değişikliklerinin denetimine ilişkin hükmün, &#8220;<em>Anayasa     değişikliklerini ise sadece devlet şeklinin değişmezliği ve </em><em>şekil     bakımından inceler ve denetler</em>&#8221;     şeklinde değiştirilmesini     isteyen bir önerge vermiş değiştirilemezlik hükmünün ancak bu şekilde     yaptırıma kavuşacağını savunmuş ise de Danışma Meclisi Genel Kurulu bu önergeyi kabul etmemiştir. Kamer Genç’in önergesini savunmak için ileri     sürdüğü <em>&#8220;&#8230; Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna dair     değişmezlik ilkesi değiştirilirse, o zaman     kim buna engel olacak</em>?&#8221; sorusuna Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Sözcüsü Şener     Akyol,</p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> &#8220;Sayın     Genç arkadaşımız müsterih olsunlar, biz 45 milyon buna karşı </em><em>koyarız</em>&#8221; diyerek, bu konuda Anayasa Mahkemesinin     bir yetkisi bulunmadığına işaret etmiştir (DMTD, C. 10, s. 192.)</p>
<p style="text-align: justify;">1987 yılında yapılan     Anayasa değişiklikleri sırasında da Anayasa’nın 175. maddesinde değişiklik     yapan teklifin 3. maddesine ilişkin olarak, değiştirilemez maddelere     aykırılığın Anayasa Mahkemesi tarafından istişari nitelikte bir öndenetim     şeklinde denetlenmesini öngören bir önerge tartışılarak reddedilmiştir. (TBMMTD, Cilt 40, B. 103, s.     366-371)</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç     olarak, anayasa koyucu değiştirilemez hükümlerin yargı denetimi konusu     yapılmasını bilinçli bir şekilde reddetmiş ve Anayasa metninde denetimi     sadece şekle özgüleyerek açık bir şekilde yasaklamıştır. Milli egemenlik     ilkesini esas alan bir anayasal düzende bütün yetkilerin kaynağı Anayasa     olduğundan, Anayasa Mahkemesinin, anayasa     koyucunun tanımadığı, aksine 148. madde ile yasakladığı bir yetkiyi içtihat     yoluyla türetmesinin mümkün olmaması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yasama     organının yetkisini kötüye kullanarak temel ilkeleri ortadan kaldırmaya     yönelik değişikliklere girişmesi halinde bunun yargısal denetiminin     yapılması gerektiği savunulabilir. Ancak bunun için bir Anayasa değişikliği     yapılarak Mahkemeye açık bir denetim yetkisi verilmiş olmalı ya da en     azından 148. maddede öngörülen esas denetimi yasağı kaldırılmalıdır. Böyle     bir değişiklik yapılmadığı sürece parlamentonun tali kurucu iktidar     yetkisini kötüye kullanabileceğine yönelik bazı uç örneklerden hareketle     Mahkemenin esas denetim yetkisinin bulunduğunun söylenmesi ve her türlü     değişikliğin denetlenebileceğine yönelik bir karine türetilmesi mümkün     değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargıcın     yorum yetkisinin bazı sınırları vardır. Bu sınırların başında da normun     metni yer almaktadır. Zira metin, yorumunun başlangıcı ve sınırıdır. Yorum,     bir metnin anlamlandırılması olduğuna göre, yorum yoluyla metnin     söylemediği, ya da metnin söylediğinin tam aksine bir sonuca ulaşılması     mümkün değildir. Hangi yorum yöntemi kullanılırsa kullanılsın yorum yoluyla     ulaşılabilecek sonuç, yorum konusu metinden çıkarılabilir bir sonuç olmak     durumundadır. Anayasa’yı yorumlayan yargıcın ulaştığı sonuçlar da Anayasa     metninin açık anlamıyla çatışma halinde olamaz. Aksi takdirde yorum     yetkisinin sınırlarının aşıldığı ve anayasa yapıcı organın yetki alanına     girildiği anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa koyucunun     Anayasa’nın bazı ilke ve hükümlerini değiştirilemez olarak niteleyerek tali     kurucu iktidarın yetkilerini içerik bakımından sınırlandırması, tali kurucu     iktidar yetkisine sahip olan yasama organı açısından bağlayıcı olmakla     birlikte, bu hususun zorunlu olarak yargı denetimi konusu olacağı anlamına     gelmez. Anayasa koyucunun Anayasa’nın 4. maddesi ile tali kurucu iktidara     getirdiği sınırlama ile Anayasa’nın 148. maddesiyle Anayasa Mahkemesine     getirdiği sınırlama nitelik itibariyle aynıdır ve her ikisi de aynı     derecede bağlayıcıdır. Her ikisinin aşılması da aynı derecede hukuk devleti     ilkesini zedeleyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın     değiştirilemez olarak nitelendirdiği hüküm ve ilkelerin doğrudan     değiştirilmesine ilişkin olarak getirilen denetim yasağının aşılarak, hatta     bunun ötesine geçerek diğer maddelerde yapılacak değişikliklerin de dolaylı     bir şekilde değiştirilemez maddelerin içeriğini etkileyebileceği     gerekçesiyle denetlenmesi hiç bir şekilde mümkün değildir. Çünkü öncelikle,     böyle bir denetim içerik incelemesi yapılmaksızın gerçekleştirilemez ve     Anayasa’nın açıkça yasakladığı esas denetiminin yorum yoluyla türetilmesi     Anayasa’nın yargı kararıyla değiştirilmesi anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer maddelerde     yapılacak değişikliklerin de değiştirilmez maddeleri dolaylı bir şekilde     değiştirdiği gerekçesiyle denetime açılması sınırsız ve ölçüsüz bir esas     denetiminin önünün açılması anlamına gelir ki bu pek çok soruna yol     açacaktır. Öncelikle böyle bir denetim değiştirilemez maddelerinin normlar     hiyerarşisinde diğer Anayasa hükümlerinden daha üstte olduğunun kabulü     anlamındadır. Böyle bir hiyerarşinin kabulü Anayasanın uygulamasında başka     sorunlara yol açacaktır. Mesela değiştirilemez maddelere aykırı Anayasa     hükümlerinin ihmal edilmesi ve uygulanmaması gerekliliği ilk akla     gelebilecek sorunlardan birisidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan     böyle bir denetim tali kurucu iktidarın iradesine yönelik anayasal     sınırlamanın 4. maddede öngörülmeyen diğer maddeleri de kapsayacak şekilde     genişletilmesi sonucunu doğurur ki, bu 4. maddenin tüm Anayasa’yı     kapsayacak şekilde genişletilmesi dolayısıyla içinin boşaltılması anlamına     gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira, Anayasa’nın     4. maddesinde yasaklanan şey ilk üç maddeye aykırı değişiklikler değil, ilk     üç maddenin değiştirilmesidir. Eğer 4. maddede yasaklanan değişiklikler     sadece ilk üç maddeyi değiştiren değişiklikler değil de burada yer alan     ilkelerin somutlaştığı maddeleri de kapsayan bir yasaksa, bu yasağın     sınırlarını çizmek olanaksızdır. Çünkü Anayasa’da, Anayasa’nın 2.     maddesindeki ilkelerin somutlaştırılması niteliğinde olmayan bir hüküm bulmak     mümkün değildir. Eğer değiştirilemezlik ilkesi 2. maddede yer alan     ilkelerin kendilerini aşıp, bu ilkelerin somut uygulamasını gösteren diğer     maddeleri de kapsar şekilde yorumlanırsa, 4. maddede öngörülen yasak,     olumlu ya da olumsuz olduğuna bakılmaksızın her türlü değişikliğe engel     olduğundan Anayasa’da herhangi bir değişiklik yapılması mümkün     olmayacaktır. Böyle bir yorumun doğru olmadığı açıktır. Zira, bu durumda     bir taraftan Anayasanın 4. maddesiyle bazı hükümlerin değiştirilmesi     yasaklanırken aslında Anayasanın tamamının değiştirilemez hale geldiği     kabul edilmekte, diğer taraftan da Anayasanın 175. maddesinin anlamsız     olduğu sonucu çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak     değiştirilemezlik ilkesi sadece olumsuz değişiklik yapılamayacağı şeklinde     yorumlanıyorsa, o zaman da olumlu ya da olumsuzluk kavramlarının sübjektif     niteliği dolayısıyla hangi değişikliğin yapılabileceğine ilişkin nihai     karar verme yetkisinin, denetim yetkisine sahip olduğu varsayılan Anayasa     Mahkemesine ait olduğu kabul ediliyor demektir. Bu durumda kurucu iktidar     yetkisi fiilen Anayasa Mahkemesine geçmektedir. Çünkü nihai olarak     Anayasa’da hangi değişikliğin yapılacağına artık Anayasa Mahkemesi karar     verecek demektir. Bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olduğunu     söylemek mümkün olmadığı gibi, Anayasa’nın sistematik incelemesinden böyle     bir sonucun çıkarılamayacağı da açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuvvetler ayrılığı     ilkesinin temelinde farklı devlet fonksiyonlarının farklı organlara     verilmesi ve bu organların sahip olduğu yetkiler yoluyla birbirlerini     dengelemesi ve kontrol etmesi fikri yatmaktadır. Bu “kontrol ve denge”     mekanizmasının işlemesi ise sistem içinde hiçbir organın son sözü söyleme     yetkisine sahip olmamasına bağlıdır. Eğer bir organ son sözü söyleme     yetkisiyle donatılırsa, artık o organ diğerlerinden üstün hale geleceğinden     kontrol ve dengeden söz etmek mümkün olmayacaktır, denge o organ lehine     bozulacak ve kontrol o organın eline geçecektir. Anayasa değişikliklerinin     esas bakımından Anayasa Mahkemesince denetlenebileceğinin kabulü, Anayasa     değişikliklerine ilişkin son sözü söyleme yetkisinin Anayasa Mahkemesine     geçmesi anlamına gelir. Bu ise kuvvetlerin birbirini dengeleme imkânının     ortadan kalktığının göstergesidir. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir     demokraside son sözü söyleme yetkisinin her zaman egemenliğin sahibi olan     ulusa ait olduğu hatırda tutularak egemenlik yetkisini zedeleyici yorumlardan     kaçınılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetlemek     gerekirse, 148. maddede yer alan “teklif çoğunluğu” kavramının teklif     yetkisini de içerdiği, bu nedenle 4. maddeye aykırı tekliflerin teklif     yetkisi içinde sayılamayacağı görüşü kabul edilse bile, bu ancak 1., 2. ve     3. maddelerde doğrudan değişiklik yapan yasalar açısından geçerli     olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yorum diğer     maddelerde yapılan değişikliklerin dolaylı olarak ilk üç maddede değişiklik     yaptığı iddialarının incelenmesine olanak vermez. Zira diğer maddeler     değiştirilemezlik kapsamında değildir. İkinci olarak başka maddelerde     yapılan değişikliklerin ilk üç maddenin içeriğini dolaylı olarak     değiştirebileceği iddiası kabul edilse bile bir değişikliğin bu nitelikte     olup olmadığı esas denetimi yapılmaksızın tespit edilemez. Anayasa’nın 148.     maddesinde yer alan ve Anayasa Mahkemesinin anayasa değişikliklerini     denetleme yetkisini “sadece şekil bakımından inceleme” ile sınırlandıran     hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin esas denetimi yapması olanağı     bulunmadığı düşüncesindeyim. Bu nedenle çoğunluk görüşüne katılmadım.</p>
<p>Üye</p>
<p>Nuri NECİPOĞLU</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p class="MsoNormal">
<p style="text-align: center;"><em><strong><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-1300" title="Themis" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/07/Themis.JPG" alt="Themis" width="98" height="130" /></a></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:  -Sokratik Diyaloglar- I: Birinci Tetralog</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Jun 2010 02:24:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DAVALAR]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[aayasal deetim]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişik]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişiklikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa referandum]]></category>
		<category><![CDATA[anayasal denetim]]></category>
		<category><![CDATA[anayasanın anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[anayasanın ilk üç maddesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasanın işlevi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasayı değiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[değişiklikler anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[değiştirilemez hükümler]]></category>
		<category><![CDATA[değiştirilmesi yasak hükümler]]></category>
		<category><![CDATA[demokratik konvansiyon]]></category>
		<category><![CDATA[direniş hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[direnme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[halkoylaması]]></category>
		<category><![CDATA[kurucu meclis]]></category>
		<category><![CDATA[mahkemenin kararı]]></category>
		<category><![CDATA[millet egemenliği]]></category>
		<category><![CDATA[millet meclisi ve anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[şekil denetimi]]></category>
		<category><![CDATA[şekil denetiminin sınırı]]></category>
		<category><![CDATA[sokratik diyaloglar]]></category>
		<category><![CDATA[teklif dahi edilemez]]></category>
		<category><![CDATA[yok hükmünde sayılmak]]></category>
		<category><![CDATA[yokluğun tespiti]]></category>
		<category><![CDATA[yokluk anayasa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1206</guid>
		<description><![CDATA[ 
Halkoylamasına giden süreçte, anayasa değişiklikleri hâlâ Anayasa Mahkemesi’nin önünde iken bu değişiklikleri inceleyen Anayasa Mahkemesi’nin yetki ve konumunu aydınlatmak için ve ayrıca değişikliklerin hem yanında hem de karşısında olanlar ve  olabilecekler tarafından kullanılan ve kullanılabilecek argümanları ortaya koymak amacıyla bir “rehber” hazırlıyorum.

 
Aşağıda bu rehber kitapçığa hazırlık olarak geliştirdiğim sokratik diyalogları, daha doğru bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/images.jpg.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-179" title="images.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/images.jpg.jpeg" alt="images.jpg" width="98" height="130" /></a>Halkoylamasına giden süreçte, anayasa değişiklikleri hâlâ Anayasa Mahkemesi’nin önünde iken bu değişiklikleri inceleyen Anayasa Mahkemesi’nin yetki ve konumunu aydınlatmak için ve ayrıca değişikliklerin hem yanında hem de karşısında olanlar ve  olabilecekler tarafından kullanılan ve kullanılabilecek argümanları ortaya koymak amacıyla bir “rehber” hazırlıyorum.<br />
</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Aşağıda bu rehber kitapçığa hazırlık olarak geliştirdiğim sokratik diyalogları, daha doğru bir ifade ile bir tetralog bulacaksınız. Bu sokratik diyaloglarla kafamızdaki bazı soruları açıklığa kavuşturabiliriz belki. Burada millet egemenliğinin anlamından, halk egemenliği kavramına, anayasanın işlevine, meclisin anayasayı değiştirme yetkilerinin anlamı ve sınırlarına, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden, olası bir iptal kararının yetki aşımı anlamına gelip gelemeyeceğine veya “yok” hükmünde sayılıp sayılamayacağı tartışmalarına kadar bütün hukuksal yönleriyle anayasayı değiştirme konusunda tartışmalar var. </strong></em><span style="text-decoration: underline;"><strong>Hikayenin özetini, metnin en sonunda bulabilirsiniz.</strong></span><em><strong> Akademia, Politea, Evetçi ve Hayırcı tartışıyor&#8230; Ko</strong></em><em><strong>lay gele. </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong><br />
</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>12 Eylül 2010 Halkoyuna Doğru </strong></em><em><strong>Evetçi ile Hayırcı ve Onları Karşılaştıran Mantık:</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>-Sokratik Diyaloglar- veya Birinci Tetralog<br />
</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Yazan: Öykü Didem Aydın</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong> </strong></em></p>
<h1 style="text-align: center;"><em><strong>BİRİNCİ BÖLÜM: Giriş </strong></em></h1>
<p style="text-align: justify;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi Yurttaş (Evetçi):</strong> Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişsin diye.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı Yurttaş (Hayırcı):</strong> Kısa bir zaman içinde oyumu vereceğim, anayasa değişmesin diye.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Oyunuzu anayasa, yasama meclisi tarafından önerildiği şekilde ve içerikte değişsin ya da değişmesin diye mi vereceksiniz yoksa anayasa tümden değiştirilsin diye mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı:</strong> Ne farkı var?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa tamamen değişmeyecek.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Biliyoruz o kadarını ama 82 Anayasası kısmen değişecek. Darbe anayasası idi o biliyorsunuz. Hazırlanış süreci demokratik sayılmazdı. İçeriği de hala demokratik sayılmıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa daha önce de değişmişti pek çok kere.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Evet ama bu kere pek kritik noktalarda değişecek. Vesayet rejimi zayıflayacak ve yargı demokratik meşruiyete dayanacak.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Daha önce dayanmıyor muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Yeterince değil.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bunu daha sonra tartışmak üzere not edelim. Peki geçerli kalan kısım bu değişikliklerle beraber değerlendirilince ortaya net bir demokratik kazanç çıkıyor mu sizce?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Çıkmıyor çünkü değişiklikler darbe anayasasından kurtulmak ya da onu daha demokratik kılmak amacıyla yapılmıyor, başka bir amaçla yapılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde her ikiniz de darbe anayasasının değişmesini ya da daha demokratik kılınmasını istiyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ben istiyorum ama o hiç istemiyor. O, vesayet sisteminin değişmesini istemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ben istiyorum ama asıl o samimiyetle istemiyor. O, yeterince  nitelikli olmayan çoğunluğunun eline yargı organlarının, özellikle yüksek yargının kontrolünü vermek istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi, sen daha iyi bir anayasa mı istiyorsun, yoksa sadece darbe anayasasının hangi şekilde olursa olsun değişmesini mi istiyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii ki birincisini.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde seninle, değişikliklerin daha iyi bir anayasa oluşturup oluşturmayacağını tartışalım. Ama öncelikle bir sorum var: vesayet sisteminden kastın ne?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Halk iradesi önüne konulan anti-demokratik kurumsal engellerdir bunlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ya sen hayırcı, sen vesayet sistemini mi savunuyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hayır efendim. Ben vesayet kavramından her anti-demokratik engeli değil çoğunluk iradesi önüne konan gayrimeşru  anti-demokratik engeli anlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yani anti-demokratik engellerden bazılarının meşru olabileceğini kabul edebiliyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Her demokratik anayasa, temel hak rejimi kabul etmiştir. Ama temel hak rejimini korumak bile anti-demokratik biçimde tezahür edebilir. Mesela “işkence yasağını kaldıralım mı” diye bir soru halkoyuna götürülebilir mi? Götürülemez. Şu halde o yasağı her durumda sonsuza dek geçerli kılmak istemek anti-demokratiktir ama doğru ve adildir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi, sen İsviçre’deki minare yasağının halkoyuna sunulmasını uygun buldun mu mesela?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hayır efendim. Temel haklar halkoyu konusu olmamalı. Bunu ben de kabul ederim. En azından en temel olanları, mesela artık insan olmamız için korunması gerekli tutulanları. Ama 12 Eylül 2010 tarihinde halkın oylayacağı değişiklerin hiçbiri böyle bir örnek oluşturmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde halkoyuna götürülemeyecek bazı konular olduğunu kabul ediyorsunuz ikiniz de. Sorun onların hangi konular olduğunu bulmakta.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Evet, evet.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki Hayırcı, sen değişikliklerin amacının darbe anayasasını değiştirmek olmadığını düşünüyorsun. Peki sence asıl amaç ne?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hükümetin yargıyı ele geçirmek istemesi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Değişikliklerin amacının iyi niyetli olmadığını söylüyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki değişikliklerin sonucunun, senin korktuğun sonuç olacağından emin misin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı</strong>: Büyük ölçüde.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Korktuğun sonucun mutlaka doğacağını ispatladın yani.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Mutlaka doğacağını ispatlamaya gerek mi var? Bu değişiklikler, o sonuçları doğurmaya elverişli.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde seninle de değişiklikleri tartışalım ve bunların hükümetin yargıyı ele geçirmesi anlamına gelip gelmediğini tartışalım. Ayrıca hükümetin yargıyı ele geçirmesinin ne demek olduğunu ve bunun kötülüğünün ne olduğunu tartışalım. Ve son olarak da değişikliklerin, senin korktuğun sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığını ve eğer elverişli iseler o sonuçları doğurma tehlikesinin boyutunu tartışalım. Çıkış noktamızın mümkün olan en iyi anayasa değil, 82 Anayasasından daha iyi bir anayasa olmak zorunda olduğunu kabul ediyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Evet. Gerçi tüm anayasayı değiştirmeden bir tek bu şekilde değiştirmenin de iyi bir siyaset olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evetçi, peki ya sen, çıkış noktamızın mümkün olan en iyi anayasa değil, 82 Anayasasından daha iyi bir anayasa olmak zorunda olduğunu kabul ediyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii. Zaten öyle olmak zorunda. Tüm anayasayı değiştiremiyorsak daha iyi bir tanesini yapalım. Fazladan bir tek demokratik damla bile iyidir!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki bu kısmi değişikliklerin bu anayasaya göre yapılması gerektiğini kabul ediyorsun, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tabii, öyle yapılıyor zaten.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki evetçi, sen muhalefet olsaydın hükümetin, yargıyı ele geçirmesi anlamına geliyorlarsa eğer, o değişikliklerin, halkoyuna götürülmesini meşru bulur muydun? Yani onları temel haklar konusundaki oylamaya mı benzetirdin?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Böyle bir şey, anayasal kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olabilirdi ama temel hak rejimi geçerli kılındıkça yargı üzerindeki yasama veya yürütme etkisinin arttırılması belki de her durumda gayrimeşru sayılmak zorunda değil. Belki uygun değil, hoş değil ama halkoyu konusu olamayacak kadar aşırı bir fenalık olmak zorunda değil bu. Örneğin İngiltere’de 2009 yılına kadar yüksek yargı yetkilerinden bir kısmını Lordlar Kamarası da kullanmıştır. Oysa Lordlar Kamarası, yasama meclisinin bir kanadıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yani sen değişikliklerin hükümetin yargıyı ele geçirmesi anlamına geleceğini düşünüyorsun ama bunun bir fenalık olmadığını, bazı demokratik ülkelerde örneklerinin olduğunu söylüyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hayır. Ben bir “ele geçirmeden” değil belli ölçüde etkide bulunmaktan söz ediyorum ve bu etki atamasal ya da seçimsel bir etkidir, içeriksel bir etkileme sonucu açık ve yakın tehlike olarak oluşmuş demek değildir. Yani yargıçlık bağımsızlığı ve teminatı değişmeyecek. Sadece yüksek yargıçların seçimi, daha adil ve demokratik bir zemine dayanacak o kadar. Bir anayasal düzende, en temel haklar ve özgürlükler rejimi geçerli kaldıkça yargı üzerinde yasamanın veya cumhurbaşkanının etkide bulunması ama bu etkinin sadece atama ve seçilme aşamasında rol almak demek olması, yani yargının somut olaylarda vereceği kararlara doğrudan etkide değil, yargının sadece atanmasında ya da seçilmesine dolaylı etkide bulunmak meşru kabul edilebilir diyorum.  Zaten ilk derece yargıçlarının mesleki eğitilminde ve seçilmesinde, yürütmenin oldukça büyük bir etkisi vardır. Yargıç olmak isteyen hukuk fakültesi mezunları, Adalet Bakanlığı’nın açtığı sınava girerek ve o sınavı kazanırlarsa yargıç adayı olabilirler mesela.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ama ilk derece yargıç ve savcı adayları, mesleki bilgi ve görgüyü ölçen objektif sınavlarla belirlenmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tamam işte. Mesele seçimin objektif ölçütlere dayanıp dayanmadığı olmalı, yoksa bir yargıcı kimin atadığı ve seçtiği değil. Yargıçlar gökten zembille inmiyorlarsa, onların kulladıkları yetkilerin bir ucundan halka da bağlanabilmesi gerekir. Çünkü “Türk Milleti” adına karar veriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Araya girmek zorundayım. Evetçiye sorar mısınız lütfen, aynı yargıçlar, hele hele yüksek yargı içinde Anayasa Mahkemesi, gene Türk milleti adına, parlamento işlemlerini denetlemiyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz Evetçi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Tamam ama Anayasa Mahkemesi, bu denetleme yetkisini, gene Anayasaya uygun olarak kullanmak zorunda.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Kullanmazsa ne olur? Bir müeyyidesi var mı bunun?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Kullanmazsa çok kötü olur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Müeyyidesi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bilemiyorum belki o zaman meclisin direniş hakkı doğar. Emin değilim aslında. Tartışalım.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Böyle bir hak, değiştirmeye çalışılan anayasa tarafından öngörülmüş mü?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hayır tabii yazılı değil.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Mesela Anayasa Mahkemesi de, bu anayasa değişikliklerinin, kendisi açısından direnme hakkı doğurduğunu iddia edebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Edemez. Milletin egemenliğini, millet adına yasama organı kullanır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Sadece yasama organı mı?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bence büyük ölçüde yasama organı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu önermeyi tartışmayı şimdilik bir kenara bırakalım, bir sorum var önce: Yasama organının, millet adına direnme yetkisi var mı?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Olur mu öyle şey! Anayasanın 6. maddesi “<span style="text-decoration: underline;">hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz</span>” diyor ve bir direnme hakkı, felsefi olarak millette olsa bile, yasal olarak yasama organında asla bulunamaz. Ayrıca şu da var ki bu anayasaya göre, egemenliğin millet adına kullanım yetkisi tek başına TBMM’nde değil. 6. maddenin bu kere ikinci fıkrasını iyi okuyunuz: <span style="text-decoration: underline;">“</span><span style="text-decoration: underline;">Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır</span><span style="text-decoration: underline;">” diyor. </span>Burada yetkili “organlar”dan söz ediliyor, tek bir organdan değil!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Egemenlik yetkileri neler peki Hayırcı?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Onlar da sırası ile şöyle düzenlenmiş:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>“VII. Yasama yetkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 7.</strong> – Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>VIII. Yürütme yetkisi ve görevi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 8.</strong> – Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>IX. Yargı yetkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 9.</strong> – Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Olabilir ama mesele, aynı anayasanın, TBMM’ne anayasayı değiştirme yetkisi verip vermediği ve bu değişikliklerin anayasaya uygunluğunu denetleyecek Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin aynı anayasaca belirlenen sınırlarının ne olduğu. Anayasayı değiştirmek bir yasama yetkisidir. Şu halde 7. maddeye göre TBMM’nindir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Anayasa değişikliklerini yargısal olarak inceleme ve denetleme yetkisi de 9. maddeye göre Anayasa Mahkemesi’nindir. Yani ikide bir TBMM’ni, milletin her türlü egemenliğinin tek kullanıcısı sayıyorsunuz da ona şaşıyorum. Bu anayasaya göre durum o değil ama.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Daha önceki çizgimiz gözden kaçtı. İsterseniz öncelikle değişikliklerin, hükümetin yargıyı ele geçirmesi anlamına gelip gelmeyeceğini tartışalım. Madem bu anayasa kuvvetler ayrılığı düzeni getirmiş ve milletin yasama, yürütme ve yargı görevlerini; aslında daha çok yasama ve yürütme bir yanda yargı öte yanda olarak ayırmış, anılan sorunun cevabı oldukça önemli.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Hayır ondan önce Anayasa Mahkemesi’nin olası kararını tartışalım.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi ama o kararı tartışabilmek için önce Anayasa Mahkemesi’nin anlamını ve kullandığı yetkilerin niteliğini tartışmamız lazım. Fakat ondan da önce Anayasanın anlamı ve kime ne yetki dağıttığını tartışmamız lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı:</strong> Neye göre?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yürürlükteki Anayasaya göre. Çünkü Anayasa, kendi kurallarına göre değişecek. Var mısınız tartışmaya?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi ve Hayırcı</strong>: Varız.</p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<h1 style="text-align: center;"><em><strong>İKİNCİ BÖLÜM: Akademia ve Politea Ne Der? </strong></em></h1>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde Bayan Politea (Anayasa) ile tartışmamı izlemek ister misiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi, Hayırcı:</strong> Politea neden bay değil de bayan?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yasanın “Ana”sı niteliğini taşıdığı için&#8230; Bu da minik bir akademi şakası olsun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Pekala sonra sizlerle bir araya geleceğim yeniden. Ey Politea, bir Anayasa ne için vardır?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Antik anlamda mı çağcıl anlamda mı?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Hem antik hem de çağcıl anlamda. Ama önce çağcıldan neyi kastettiğini ifade et.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Çağcıl, içinde yaşadığımız çağın vardığı gelişim düzeyi göz önünde tutularak gıpta edilen kurallar ve uygulamalardır. Çağcıl, ideal değildir belki ama yaşadığımız çağa göre eskisinden daha iyi olduğu kabul edilen ilke ve değerleri anlatır. Yöntemsel çağcıllık demokratik olmayı anlatır mesela ve içeriksel çağcıllık insan haklarını korumayı anlatır. Çağcıl anayasalar hem yöntemsel bakımdan demokratik olarak yapılmışlardır, yani halk tarafından, halk için, halka ait olarak yapılmışlardır hem de içerikleri demokratik yönetimi öngörmesinin yanında insan haklarını korur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu çağcıl sözü bence biraz sorunlu ama ne demek istediğini anladım, şimdilik söylediklerini geçerli kabul edelim, devam et.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Antik anlamda Anayasa, devletin ana düzenini ve teşkilatını ifade eden kurallar bütünüdür. Her toplumsal birimin veya örgütün bir anayasası olmuştur aslında ama anayasa deyince devletin siyasal düzenini ifade eden yüksek düzeydeki soyut kurallar anlaşılır. Bunlar, öncelikle tüm yurttaşlara hitap ederler ama devlet içinde yasama veya yönetim yetkileri kullanacak olan yurttaşlara özellikle hitap ederler. “İfade etmek” terimi, zaten varolan düzeni belgelemek anlamına geleceği gibi daha önce geçerli olmayan yeni bir düzeni ihdas etmek ve saklı tutmak anlamına da gelir. İfade, sözlü ya da yazılı olabilir. Sözlü olduğunda onun ne olduğunu “belgeleyen” bir yetkili söze ihtiyaç vardır. Yazılı olduğunda ise belirli bir biçimde kabul edilmiş yazılı metin, yetkili sözün yerine geçer. Tabii yazılı metnin ne demek olduğunu anlatacak, yani onu “yorumlayacak” bir yetkili söze de her zaman gereksinim olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Çağcıl demokratik anlamında ise Anayasa, iki amaca hizmet eder: Yurttaşı devletten ve yurttaşları birbirlerinden sakınmak ile yurttaşı, temsilcilerinden sakınmak. Yurttaşı devletten ve birbirlerinden sakınmak, temel hak ve özgürlükler rejimi sayesinde gerçekleşir. Yurttaşı, temsilcisinden sakınmanın yolu, temsilcilerin tâbi olduğu kuralların ve temsilcileri sınırlandırıcı ilkelerin kolay kolay değişememesidir. Herkes, demokratik toplumlarda anayasayı değiştirme işinin mutlak surette yasama organına ait bir yetki olduğunu düşünür ama yasamanın bu yetkisi öyle kolay anlaşılabilir bir hal değildir. Çünkü anayasalar, yasama organlarına da, millet meclislerine de sınırlar koyarlar. Meclisler tarafından bu sınırların gayrimeşru olarak değiştirilebilme tehlikesi her zaman mevcuttur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Bu, mantığın gereğidir çünkü temsilciler sayıca az oldukları için yurttaşların “kendisi” sayılamazlar. Bir temsilcinin yani vekalet ilişkisinin söz konusu olduğu yerde, o temsilcinin sınırlarının da belli olması gerekir. Ya “vekaleti” kötüye kullanıyorsa değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet.  Gerçi vekaleti kötüye kullanan temsilciyi değiştirme, yani azletme yetkisi korunduktan sonra (ki her dört beş yılda yapılan seçimlerle bu yetki korunmuştur) sorun olmaz. Asıl sorun, milletin seçme ve seçilme hakkını veyahut temsilin nisabını mesela seçim barajlarıyla kısıtlayan değişikliklerdedir aslında. Neyse, ayrı konu.  Öte yandan, ilk demokratik yazılı anayasanın yapıldığı yer olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, seçilmiş meclislerin, seçildikleri dönemle sınırlı olarak etkinlik göstermeleri ve olağanüstü bir temsil kabiliyeti göstermedikçe anayasalarını kolay kolay değiştirememeleri esası kabul edilmiştir. Diğer çağcıl demokratik ve yazılı anayasaların tümü, milletin meclisinin milletin anayasasını kolay kolay değiştirememesi esasını kabul etmişlerdir. Buna sert anayasacılık denir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat burada 12 Eylül 1982 Anayasası için bir paradoks doğmuyor mu?<strong> </strong>Yani o Anayasa demokratik bir yöntemle kabul edildi sayılmaz, içeriği de yer yer hiç de demokratik değil.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Olabilir ama o anayasaya uygun davranmak zorundayız. Geçerli kabul ettiğimiz anayasa şimdilik o. Başladığım düşünce çizgisini bitirmeme izin verin:</p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Mesela </em>15 Haziran 1780’de onaylanıp 25 Ekim 1780 tarihinde yürürlüğe giren Massachusetts Anayasası, dünyanın hâlâ yürürlükte olan en eski anayasasıdır. Massachusetts’in, anayasa yapmak üzere, o zaman varolan yasama organı, yani millet meclisi yerine,  halkın anayasa yapmak üzere doğrudan seçeceği kurucu meclisi tercih etmesinin, tarihsel olarak, şöyle açıklandığı not edilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“&#8230;Yüksek Yasama, aşağıdaki nedenlerden ötürü, ne kendi yetkisi içinde ne de birleşik bir komite halinde, bir Anayasayı biçimlendirmek ve ihdas etmek için hiçbir biçimde uygun bir organ değildir; çünkü; bir kere, biz Anayasa fikrini, tebanın hak ve imtiyazlarını yönetici organ tarafından yapılacak her türlü müdahaleye karşı güvence altına almak için ihdas edilmiş ilkeler sistemi olarak anlıyoruz; çünkü;ikinci olarak, anayasayı biçimlendiren aynı organ, neticede onu değiştirme yetkisine de sahip olacaktır; çünkü; üçüncü olarak, Yüksek Yasama tarafından değiştirilebilen bir anayasa, yönetici organların, tebanın hak ve imtiyazlarına karşı yapacağı hiçbir müdahaleye karşı teba için güvence olamaz.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kısa paragrafta demokratik anayasacılık ve anayasanın üstünlüğü kuramı konusunda bugün dahi tartışılan son derece önemli noktalar bulunmaktadır. Anayasaların yasama organları tarafından dahi değiştirilemeyeceği, ancak ve ancak halkın sırf anayasa yapma işi için seçeceği kurucu meclis tarafından değiştirilebileceği fikrinin dayandığı demokratik anayasacı mantık şu aşamalarla özetlenebilir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">1. Anayasa, günlük siyasal meseleleri değil, kurucu meseleleri çözüme bağlayan bir metindir ve bu meseleler konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Anayasa, tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.</p>
<p style="text-align: justify;">3. Yasama organı da siyasal iktidarın parçasıdır ve siyasal organ da tebanın hak ve özgürlüklerini gayrimeşru olarak sınırlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Ayrıca yasama organının anayasayı değiştirmesi, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini değiştirmesi anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">5. Yasama organı, böyle bir metni değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda kendisine konulan müdahale sınırını da değiştirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">6. Öyle ise kurucu meselelerle ilgili olarak anayasayı değiştirmek için yasama organı, uygun bir organ değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">7. Çünkü anayasa, devlet tarafının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki ama pek çok demokratik ülkede meclislerin anayasayı değiştirebileceği kabul edilmiştir. <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet ama bugün dünya üzerinde geçerli bulunan yazılı anayasaların çoğunun değiştirilmesi için, yasama meclislerinde nitelikli çoğunluklar, yani basitçe çoğunluk değil üçte iki veya beşte üç gibi çoğunluklar aranmaktadır. Bunun nedeni, bir hükümetin basit çoğunlukla, kendi sınırını belirleyen metni değiştirememesinin gerekmesidir. Ayrıca değiştirilemezlik yasakları vardır. Yasama organı; devletin ülke, millet ve siyasal teşkilatlanma unsurlarını, demokratiklik ve hukuk devletliği ilkelerini kolay kolay değiştirememelidir. Mesela, yeryüzeyindeki hiçbir cumhuriyet meclisi, ülkenin artık cumhuriyet esasına değil saltanat esasına göre yönetileceğini düzenleyemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet ama nitelikli çoğunluk deyince, halkın büyük bir oranının temsilini anlarız, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde büyük çoğunluklar kurucu meselelere de el atabilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> İyi de ya seçim sistemleri, halkın meclislerde yeterince temsil edilmemesine yol açıyorsa.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet bu büyük bir sorun. Ama öte yandan senin anlayışında bir sorun tespit ettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bu anlayış benim anlayışım değil.  Tarihteki en eski ilk demokratik anayasayı yapan halkın anlayışı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Olabilir ama tespit ettiğim sorun baki.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Neymiş o sorun?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Anayasa siyasal iktidarın sınırı ise, en azından devlet iktidarının sınırı ise, bu iktidarın parçası olan yasama organı dışındaki organların da sınırı olmalıdır. Yani mantığı şöyle de kurabiliriz:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">1. Anayasa, kurucu meseleleri çözen bir metindir ve bu meseleler konusunda siyasal iktidarın sınırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Anayasa tebanın hak ve özgürlüklerini veya imtiyazlarını belirler.</p>
<p style="text-align: justify;">3. Yargı organı da siyasal iktidarın parçasıdır. Hele hele mesela 82 Anayasasına göre, millet egemenliğini yargı kısmını, anayasada tarif edildiği biçimde kullanan temel organlardan biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Yargı organının anayasayı yorumlaması da, bir organın, kendi sınırını belirleyen kuruluş metnini değiştirmesi anlamına gelebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">5. Yargı organı, böyle bir metni yorumlarken değiştirebilir ise, tebanın hak ve imtiyazları konusunda kendisine konulan müdahale sınırını veya yasama organı ile olan ilişkilerini de değiştirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">6. Öyle ise yargı, anayasayı yorumlamak için uygun bir organ değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">7. Çünkü anayasa, devlet organlarının müdahalelerine karşı tebanın hak ve imtiyazlarını güvence altına almak için çıkarılmıştır.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Haklı olabilirsin. Evet. Bu da bir sorun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde Politea bir mantık hatasına düşmemek için veyahut bu paradokstan çıkmak için bir yol bulmalıyız. Mantıksal argümentasyonu sonuna kadar sınamamış isek sınayalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Madem diyelim 82 Anayasası, yasama yetkisi ile yargı yetkisini birbirinden ayrılmasını öngörmüş ama her ikisinin de kendisine verilen yetkileri, özellikle anayasayı değiştirerek ya da yorumlayarak gayrimeşru bir şekilde aşma tehlikesi var, bu çatışmanın nasıl çözüleceği konusunda da kafa yorman gerekir. Çünkü mesela <em>hayırcı</em> diyor ki yasama organı, yargıyı, özellikle yüksek yargıyı ele geçirerek yetkilerini aşıyor. <em>Evetçi </em>de diyor ki yargı, anayasal denetimin sınırlarını aşarak yetkilerini aşıyor. Bu çatışmada bir hakem yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Yürürlükteki anayasa, anayasayı değiştirecek çoğunlukları bulan yasama organının , 1. 2. ve 3. maddeler hariç her türlü değişikliği yapabilmesini öngörmüş. Ayrıca anayasa yargısına da 1. 2. ve 3. maddeler dışındaki değişiklikleri, sadece şekil bakımından denetleme yetkisi öngörmüş. Ayrıca şekil denetimini de sınırlamış. İstersen ilgili hükümleri hatırlayalım:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 148.</strong> – Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. <strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. </span></strong>Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; <strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır.</span></strong> Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca şu hükümler de öngörülmüş durumda:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Genel Esaslar</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I. Devletin şekli</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 1. </strong>– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II. Cumhuriyetin nitelikleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 2.</strong> – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 3.</strong> – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkenti Ankara’dır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>IV. Değiştirilemeyecek hükümler</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 4.</strong> – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise Anayasa Mahkemesi, söz konusu değişiklikleri şeklen denetlediktan sonra öncelikle 1. 2. ve 3. maddeyi değiştirme anlamına gelip gelmediğine de bakabilecek belki. Burada tartışma konusu olan bu değişikliklerin, Cumhuriyetin hukuk devleti “niteliğini” değiştirip değiştirmediği olabilir mesela.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki ama Anayasa Mahkemesinin, ilgili değişikliklerin 1. 2. ve 3. maddeyi değiştirme anlamına geleceğini saptama ve geliyorlarsa eğer, bunları iptal etme yetkisine sahip mi? Nereden çıkıyor bu yetki? Çünkü, anayasa, aynı zamanda, Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetleyebilir de diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politeia: </strong>Anayasanın 4. maddesi,<strong> “</strong>Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” derken teklif yasağı da öngörmüş. Yasağa karşın teklif edilmiş bir değişikliği denetleme yetkisini Anayasa Mahkemesi, geçmişte kendinde görmüş, yoksa Anayasanın metninden çıkmıyor bu doğrudan doğruya. Ama fikrî olarak, Anayasa Mahkemesi’nin teklif edilmesi yasaklanmış bir değişikliği “yok” hükmünde sayması bir dereceye kadar kabul edilmektedir. Yani &#8220;teklif ve karar çoğunluğu var mı yok mu diye bakabilirsem, teklif edilemezliğe de bakabilirim&#8221; diyor Anayasa Mahkemesi.  Öte yandan, Anayasanın 153. maddesi Anayasa Mahkemesi kararlarının yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı bağlayacağını öngörmüş, yani Mahkemenin kararları kabul edilemeyecek derecede anayasaya aykırı bile olsa, el mahkum kabul edeceksiniz. Zaten, Anayasa Mahkemesi kararlarının Anayasaya uygun olarak verilip verilmediğini denetleyecek bir kurum öngörülmemiştir Anayasaca. Maddeyi hatırlayalım:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“<strong>Anayasa Mahkemesinin kararları</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 153. </strong>– Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde kendi kararı yetki aşımı olarak kabul edilebilecek bir Anayasa Mahkemesi kararına uymak zorundayız, öyle mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Bu durumda evet ama yetki aşımı kavramını da abartmayalım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Yani aslında mahkemelerin düştükleri her yargılama hatası, mesela bir ceza mahkemesinin olayda eksik teşebbüs var iken tam teşebbüs kararına varması, yetki aşımı değil, incelemenin yanlış yapılmasıdır. Yargıtay Hukuk veya Ceza Genel Kurulu da mesela, baktığı davalarda yanlış kararlar verebilir ama son kararı veren merciler oldukları için artık bu kararlara uymak mecburidir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Yani eğer Anayasa Mahkemesi&#8217;nin bir anayasa değişikliğinin Anayasanın 4. maddesine aykırı olup olmadığını inceleme yetkisi var diyebiliyorsak, 4. maddeye aykırı olmayan bir değişikliği aykırı saymak, yetki aşımı değil, yanlış bir karar vermektir o kadar. Bu yanlış karar ne kadar fahiş bir hata olursa olsun ona uymamız Anayasa tarafından emredilmiş bize. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Evet. Çünkü anayasayı kendisi çiğneyen Anayasa Mahkemesi’ne karşı ne yapılacağı yazmıyor Anayasada. Ayrıca, tartışma konusu değişikliklerde şekli denetim yapılabileceği ve yasama organının, Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmeye kalktığı durumda müdahale edebileceği kabul edildikten sonra, mahkemenin değişmezlik yasağı saptamasını tartışmak olanaksızlaşır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Ama Mahkeme kararı da “yok” hükmünde sayılamaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bakınız Akademia.<strong> </strong>Demokrasilerde de bir işlemin “yok”luğunu “tespit” edebilecek tek yer mahkemelerdir. Yani Anayasa Mahkemesi’nin bir yasama işlemini yok saymasıyla, yasama organının mahkeme kararını yok sayması arasında çok büyük bir fark var! Ben mesela, sayın Akademia, ortaya çıkıp filan işlem “yok” hükmündedir diyebilir miyim? Diyemem. Yokluğu tespit edecek olan yer, işlemin muhatabı olamaz. Yeryüzeyinde anayasa mahkemeli ülkelerde, tek bir yasama organı yoktur ki, ne kadar gayri meşru olursa olsun o mahkemenin kararını yok sayabilsin. Son söz, Anayasa Mahkemesi’nindir. Kabul ediyorum, tuhaf bir durum ama durum bu!<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Fakat Politea, eğer Anayasa Mahkemesi, Politea’yı kocasından boşuyorum, şeklinde bir karar verse bu “yok” sayılmaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sayılır çünkü evli değilim!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İlahi Politea, evli olsaydınız mesela? Veyahut önüne bir dava gelmeden tutsa kanunları kendiliğinden iptal etse. Veya kararlarını, üyelerinin imzaları ile kaleme almasa da internette yayınlasa?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Haklısınız. O tür kararlar çok saçma olur ama tartıştığımız anayasa değişiklikleri konusunda verilmesi muhtemel, olumsuz bir karar, bu tür bir “fonksiyon gasbı” anlamına erer mi diye de tartışmamız lazım. Burada tartıştığımız olası kararın, mahkemenin yetkisi alanındaki bir inceleme vesilesi ile verileceği belli ve o kararın o inceleme sırasında verileceği  de bir vakıa. Yani mahkeme, bu davaya bakmaya yetkili ve görevli, tartıştığımız asıl sorun, bu yetkisini anayasaya uygun biçimde kullanıp kullanmadığıdır. O noktada yetkisini aşacak olsa bile bunun “bariz” bir aşma olacağı düşünülmemeli. Hatta &#8220;yetki aşımı&#8221; kavramı bile biraz sıkıntılı burada. Nedenini daha önce antattım. Tamam karar anayasaya aykırı olacaktır belki, belki çok yanlış bir karar olacaktır ama biz Anayasa Mahkemesi’nin kendisinin anayasaya aykırı karar vermesi halinde bile karara uymak zorundayız. Anayasanın 153. maddesi “uyacaksınız, mecbursunuz!” diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Politea, peki siz eğer Anayasa Mahkemesi bu değişiklikleri iptal ederse yetkisini aşmış olur diyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> <strong>Derim, diyorum ama yetki aşımı ifadesi biraz sıkıntılı. Yukarıda da açıklamaya gayret ettim. Burada verilecek olası bir iptal kararı fahiş bir yargı hatası olabilir, öyle nitelemek kanımca daha doğru. Çünkü Anayasaya göre, Anayasa Mahkemesi 4. maddede öngörülen değiştirilmeyecek hükümlerin kapsamına girmeyen her türlü anayasa değişikliğini ancak şekil yönünden inceleyebilir. Ayrıca Mahkeme &#8220;teklif ve karar çoğunluğu şekil denetimi ise teklif edilemezlik de bunun içindedir&#8221; demeye getirmiş geçmişte ve bunu dediği kararlara uyulmuş. Şu halde tartışılması gereken, yapılan değişikliklerin Cumhuriyetin “hukuk devleti” niteliğini değiştirip değiştirmediğidir. Ben bu değişikliklerin, böyle bir “nitelik değiştirme” anlamına ermediğini düşünürüm. Bakınız değişiklikler “hukuk devleti” ilkesine aykırı olabilir. Yargı bağımsızlığının sağlanması gereği hukuk devleti ilkesine dahil ise mesela, o zaman meclisin veya cumhurbaşkanının; yargıçlar, hele hele Anayasa Mahkemesi üzerinde kurma olanağı bulabilecekleri herhangi bir gayrimeşru etkinin, bu ilkeyi zedeleme tehlikesi yaratabileceği kabul edilebilir. Ama altını çiziyorum <span style="text-decoration: underline;">mesela, Cumhurbaşkanının yüksek yargıçları seçmesinin böyle bir etkiyi olası kılabileceği iddia edilebilir ama böyle bir kabul, değişikliklerin Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin doğrudan değiştirilmesi anlamına geleceği “kanıtlanmış” olmalıdır. İhtimal yetmez, muhtemel olmak veyahut tehlike yetmez, açık kanıt gerekir.</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ama bakınız, eğer referandumda oy verecek bir yurttaş olsa idim ben şu tartışmayı yürütürdüm: Bu değişiklikler demokrasi ve hukuk devleti adına net bir kazanç sağlar mı sağlamaz mı? O zaman, yürütmenin veya yasamanın yargı üzerindeki etkisinin arttırılmasının olumlu mu olumsuz mu olduğunu tartışırdım. Ayrıca yargısal konular dışındaki değişikliklerinin ağırlık ve önemini de katardım bu değerlendirilecek konular arasına. Ona göre verirdim “evet” ya da “hayır” oyumu. Ama sizin sorunuz anayasa yargısının denetimi konusunda. Yani referandumda verilecek oy başka, anayasa yargısının iptal yetkilerinin değerlendirilmesi başka. <strong><span style="text-decoration: underline;">Anayasa yargısı, bu değişikliklerin, hukuk devleti açısından “olumlu mu olumsuz mu” olduğunu tartışamaz, tartışması gereken değişikliklerin Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin doğrudan değişmesi anlamına geldiğinin “kanıtlanıp kanıtlanmadığı” olmalıdır.</span> Tabii 148. maddede öngörülen şekil denetimini, 4. madde düzlemi tartışmasına çekmeyi arzu ediyor ve buna hakkı varsa.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde tartışmamız gereken, bu anayasa değişikliklerinin, Anayasanın 4. maddesine aykırı olup olmadığıdır, doğru mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Doğru. Ama eğer Anayasa Mahkemesi’nin salt şekil denetiminin ötesine geçip anayasa değişikliklerinin, 4. maddedeki yasağa aykırı olup olmadığını da denetleyebileceğini kabul edersek. Çünkü o kabulde de sorunlu noktalar olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine de 4. maddeyi hattırlayalım: <em>“</em><em>Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Peki ama<strong> </strong>4. madde de bizatihi anti-demokratik değil mi? Devletin düzeni konusunda gelecek kuşakları fazla bağlıyor gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Olabilir ama yazılı bir anayasanın anlamı, meclisin onu kolay kolay değiştirememesidir zaten. Günlük siyaset ve dört yıllığına seçilmiş sınırlı bir çoğunluk kolay kolay anayasa değiştirememelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> <strong>İyi de Politea, eğri oturup doğru konuşalım. Bu anayasa bir darbe anayasası.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Olabilir ama darbeden beri uygulanıyor ve hükmü altında çok sayıda demokratik seçim yapıldı. Ayrıca zaman zaman değiştirildi de. Avrupa Birliği’ne uyum paketlerini filan hatırlayalım. Bu anayasanın, Türkiye’nin yürürlükteki anayasası olarak kabul edilemeyeceğini artık kim iddia edebilir? Eli kolu bağlanmak istemeyen halk isterse daha büyük çoğunlukları meclise taşıyarak o anayasayı değiştirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ama değiştirilmesi,  neredeyse gayrimeşru sayılabilecek ölçüde zor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Olabilir ama milletin temsilcileri o anayasaya uyma yemini ile işe başladılar. O zaman o anayasayı orada öngörülen usullerle ve ona göre değiştirebilecekler. Ayrıca şunu unutmayacaklar: Bu anayasaya göre, milllet egemenliğinin kullanımını başka organlarla paylaşırlar. Komik ama gerçek bu!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Şu halde bu anayasanın değişmesine Anayasa Mahkemesi izin vermezse değişemeyecek öyle mi? Çok büyük bir mesele değil mi bu? Hele hele yetkisini aşan Anayasa Mahkemesi’ne karşı eller ve kollar bağlı ise.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bakınız Akademia, Anayasaca &#8220;son kararı vereceği&#8221;  kabul edilmiş bir mahkemenin kararı fahiş bir hata olabilir , demokrasi adına büyük bir kayıp olabilir; her hatalı mahkeme kararında, Themis, bir damla gözyaşı döker, böyle kararlarda ağlar bile ama bu tür kararlar bir &#8220;darbe&#8221; değildir. Demokrasinin, kesintisi anlamına gelmeyebilir. Darbe, başka bir şeydir, bir şiddet zeminidir.  Uymaya  basit, ilkel şiddetle zorlamanın adıdır darbe. Mahkemenin,  tankı, topu, tüfeği mi var? Paralı askerleri mi var? Kararlarına uyulmasının tek bir gerekçesi var o da hukuk düzeninin öyle öngörmüş olması ve uzunca bir süredir o öngörünün genel geçer kabul görmesi. Yani burada &#8220;uyma kategorisi&#8221; ya da &#8220;uymaya mecbur hissetmek&#8221;, hukuk düzeninin beşeri unsurlarının karara uymak gerektiği yolundaki yerleşik inançlarından doğar, yani kimsenin şakağına silah dayamıyor Mahkeme. Aksini düşünen otursun, siyasal meşruiyet ile hukuksal meşruiyet kategorileri konusunda biraz okusun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi de ya bir Anayasa Mahkemesi, silahı elinde bulunduranların görünürde meşru bir destekçisi ise, mesela Honduras&#8217;taki son darbede bunu yaşadık. Mahkeme, halkçı başkana açıkça ve siyasal olarak cephe aldı, hem de parlamento ve askerlerle bir olarak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Demek ki çeşitli ülkelerin çeşitli krizlerinde farklı farklı kurumsal çatışma kombinasyonları oluyor. Ama her eşyanın tabiatından doğan her çatışma açısından ilk önce hukuksallık argümanlarını tüketmek lazım ki siyasal alanda &#8220;mahkeme darbe yapıyor vs.&#8221; denebilsin. Tabii mesela diyelim Türkiye polity&#8217;sinin (siyasal topluluğunun) anayasasının; kararlarının bağlayıcı olduğunu öngörmüş bulunduğu ve  polity&#8217;nin de uzun zamandan beri kararlarına uyduğu bir yüksek merci, tutmuş, en iyi ihtimalle, fahiş bir hata yapmış veya, en kötü ihtimalle, polity&#8217;nin güvenini sarsmış, yetkilerini kötüye kullanmış ise ve bu huyunu uzun süre sürdürürse, şüphesiz en başta kendi meşruiyetini sarsar ve bir anayasa krizine dönüşebilir mesele.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi de bu tür krizlerden çıkmanın bir yolunu bulmalı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bu tür krizlerden çıkış, egemenliğin, kaynağına dönüşü ile olur. Ne anayasa adına anayasayı çiğnemeye namzet yargı uygulamaları ile ne de Anayasa Mahkemesinin anayasayı çiğnediğini iddia ederek onun kararlarını “yok” sayabilecek meslislerle veya parlamenter temsilcilerle.<strong> Çünkü aynı derecede yetkili iki organdan biri diyebilir ki “senin yasan ‘yok hükmünde!’ ”, diğeri de demeye getirebilir ki “senin de kararın ‘yok hükmünde!’” Bu sorunu ikisi de çözemez. Egemenliğin asli sahibi çözer. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Nasıl?</p>
<h1 style="text-align: center;">ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Halkın Seçeceği Kurucu Meclis</h1>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Halk, sadece yeni anayasa yapmak için seçilecek kimselerden oluşan bir kurucu meclis seçmelidir. O kurucu meclis de yeni bir anayasa yapmalı ve sonra dağılmalıdır. En son da parlamento, kendisini bağlayan o anayasaya tabi olarak çalışmalı, mahkemeler de kendilerini bağlayan o anayasaya göre karar vermelidir. Ne yasama yargıdan üstündür, ne yargı yasamadan. Hepsinden üstün millet vardır. Krizi aşmanın yolu, egemenlik meselelerinde, yani kurucu meselelerde kararı millete bırakmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi ya işte. Şu sıralarda tartışılan değişiklikler halkoyuna sunulacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Tamam da, Anayasa Mahkemesi, diyelim yetkilerini aşarak değişikliklerin halkoyuna sunulmasının önünü alabilir. Biz ne yazık ki önümüzü alan bu karara uymak zorundayız. Bariz ve dehşetengiz bir insan hakları ihlali söz konusu değilse mesela, tutalım soykırım yapalım veyahut işkence yasağını kaldıralım gibi bir sonuç doğurmuyorsa. Ve en önemlisi, anayasayı başka usullerle ve daha da demokratik olarak değiştirme yolu halk için hala açıksa.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ama halk bunu yapmıyorsa? Bir kurucu meclis kurmuyorsa.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> O zaman yapmak istemiyordur. Veya kanaat önderleri, halktan bu imkanı almak için böyle bir imkan yokmuş gibi gösteriyorlarsa. Öte yandan mesela TBMM, milleti, egemenliğini doğrudan kullanmaya ve kurucu meseleleri çözmeye davet etmek isterse bunu başarabilir. Anayasayı değiştirme kuralını, yani Anayasanın 175. maddesini değiştirerek asli kurucu bir kurucu meclis kurulmasına önayak olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ama ya Anayasa Mahkemesi bu çabayı da iptal ederse?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Egemenliğin asıl sahibinin, yeni bir anayasa yapmak üzere seçebileceği bir kurucu meclise yol açılmasına izin vermeyen Anayasa Mahkemesi’ne karşı direniş hakkı işte o zaman doğar! Ama direniş hakkı derken ortalığı bulandırmayalım. Direniş hakkı, hukuki bir hak değildir, bir. Siyasal felsefi bir haktır! Ve siyasal-felsefi olarak halka doğrudan tanınmış bir imkandır. Sınırları, hukukçular tarafından çizilemez ve <em>hukuka uygun veya hukuka aykırı</em> terminolojisi ile değil, <em>siyasal olarak meşru veya gayrimeşru</em> terminolojisi ile ifade edilir! Milletin temsilcilerinin direnme hakkı olamaz. Hele hele dibaçesinde <span style="text-decoration: underline;">“&#8230;</span><em><span style="text-decoration: underline;">kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu</span></em><span style="text-decoration: underline;">”</span> ifadesi bulunduran bir Anayasa ile işleyen düzende hiçbir organ, bir diğerine karşı direnemez, son kararı söyleyeceği kabul edilmiş olan organa karşı da direnemez!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Peki ama diyelim millet meclisi, yepyeni bir anayasa yapacak kurucu meclisi seçmek için egemenliğin kaynağına dönmek istiyor. Bunu nasıl yapacak?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Elinde iki olanak var: Ya gelecek seçimlerde ayrı bir pusula ile halka <span style="text-decoration: underline;">“bu seçimlerle görev alacak temsilcilerinize kurucu meclis sıfatıyla toplanma yetkisi veriyor musunuz?”</span> diye soracak. Ya da anayasayı değiştirme usullerini öngören 175. maddeyi değiştirerek bunlar arasına kurucu meclisi de katan bir anayasa değişikliği yapacak ve o değişikliğin arkasından anayasayı değiştirmek üzere seçilecek ve yepyeni anayasayı yaptıktan sonra dağılacak olan bir kurucu meclis kanunu çıkaracak.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve kurucu meclis, parlamento olmayacak. Parlamentonun işlerliği ayrıca korunacak. İkinci yol bence daha iyi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Neden?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Çünkü en kötü ihtimalle kurulmuş iktidar, en iyi ihtimalle de tali kurucu iktidar yetkilerini kullanan bir parlamentonun, kendisini sınırlayacak bir anayasal metnini kendisinin yaratması sıkıntı yaratabilir. Tarihteki ilk demokratik anayasacılar bu tehlikenin ikiyüzyıldan fazla bir süre önce farkında idiler. 200 yıl, dile kolay. Biz daha bir anayasanın ve anayasayı değiştirmenin anlamı nedir, onu tartışıyoruz.  En iyisi asli kurucu iktidar yetkilerini kullanacak milletin, o iş için ayrı bir kurucu meclis organı seçmesidir. Bu, pek çok meseleyi çözer.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tamam ama benim sorum baki: Ya Anayasa Mahkemesi, bunları da iptal ederse. Mesela derse ki: “&#8230;efendim Anayasanın 6. maddesine göre <span style="text-decoration: underline;">“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir</span>.” Bu birinci fıkradır tamam ama “Türk <span style="text-decoration: underline;">Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır</span>” Yani bu anayasaya göre millet, egemenliğini gene bu anayasaya göre kullanacak ve de yetkili organları eliyle kullanacak. Ayrıca bir de 6. maddenin üçüncü fıkrası var. O da der ki:<em> <span style="text-decoration: underline;">“</span></em><span style="text-decoration: underline;">Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” </span>der. Şu halde, bir kurucu meclisin asli kurucu iktidar yetkileriyle kurulması, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisidir filan&#8230;”<span style="text-decoration: underline;"> </span><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Bakınız Akademia. Şüphecisiniz anladım, haklısınız şüpheci olmakta ama kanımca 6. maddenin 1. fıkrasının istisnası yoktur. Yani 2. ve 3. fıkralar, 6. maddenin 1. fıkrasının istisnaları değil, bu anayasa bakımından somutlaşmasıdır. Halk, bir kurucu meclis yoluyla kendi anayasasını yepyeniden yapmayı arzu ederse meşru olarak yapabilir ve işte o zaman buna engel olacak organa karşı siyasal direniş hakkı doğar ve bu hak, hukuksal bir hak değildir. Siyasal felsefi bir haktır. Meşruiyeti de tamamen, kurucu meclisin demokratik temsil esasına dayalı olarak, seçme ve seçilme hakkına saygı duyularak kurulup kurulmadığı ile sınanır. Düşünün, halk ayaklansa, bir iç savaş çıksa ve o iç savaşı kazananlar, bu parlamentoyu ilga edip genel seçimler düzenleseler ve o seçimler sonucunda oluşturulan kurucu meclis, yepyeni ve içeriği de demokratik bir anayasa yapsa, o anayasa meşru değildir diyebilecek miyiz? Hayır diyemeyeceğiz. Şimdi aynı halk, halihazırdaki TBMM’nin çağrısıyla anayasa yapmak üzere bir kurucu meclisin seçilmesini öngörse ve bu meclis, halkın yüksek düzeyli katılımı ile taçlansa ve bu durum, kan dökülmeden gerçekleşebilse, biz halkın seçtiği kurucu meclisin yaptığı anayasa meşru değildir, diyebilir miyiz? Diyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evetçi ve hayırcı’yı unuttuk.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet. Hatırlayalım. Ama öncelikle fikrinizi özetleyelim: Diyorsunuz ki egemenlik yetkilerini kullanan anayasal organlar arasında kurucu meseleler üzerinde bir çekişme çıkmışsa, bir kriz çıkmışsa ve anayasa bu krizden nasıl çıkılacağını tam olarak öngörmemiş ise, anayasanın son söz hakkını tanıdığı organın sözü geçer. Milletin, bununla bir derdi varsa eğer; tutsun asli kurucu iktidar yetkilerini kullanan bir kurucu meclis seçsin ve o meclis yepyeni bir anayasa yapsın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet. 1982 Anayasasından tamamen kurtulmanın yolu, ya gelecek seçimlerde seçilecek meclisin kurucu meclis sıfatıyla toplanacağını öngörmek ya da halkın, sırf anayasa yapmak üzere doğruda doğruya bir kurucu meclis seçebilmesi imkanını yaratmak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Tabii dünyada bunun örnekleri var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Olmaz mı? Bugün kurucu meclis kurumunu metni içinde düzenleyen anayasalar bile var. Yani yasama, yürütme ve yargının yanında bir de salt yepyeni anayasa yapmak üzere seçilebileceği öngörülen kurucu meclis müessesesi var. Hatta hatta bazı anayasalarda, seçmenlerin mesela % 15’inin veya % 20’sinin doğrudan doğruya kurucu meclis girişimi yapmasına imkan veren düzenlemeler var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nasıl işliyor bu girişim?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Seçmenlerin mesela % 15’inin imzası toplanarak, “yeni bir kurucu meclis seçerek yeni bir anayasa yapalım mı yapmayalım mı” diye halkoylamasına önayak olabilme hakkı tanınmış. Ama o sistemler, ileri demokratik ve doğrudan başka araçlar da öngörmüşlerdir. Mesela seçmenlerin yeterince imza toplaması durumunda bir milletvekilinin, aynı biçimde “geri çağrılması”na önayak olmak üzere de girişim imkanı kabul edilmiştir. Yani, halka dört yılda, beş yılda bir seçeceğini seçmesi sonra da geri çekilmesi telkinlerinin ötesinde, meclisinin inayetini beklemek zorunda olmadan doğrudan girişim imkanı tanınmıştır. Türkiye’nin önemli bir psikolojik meselesi var: Milletin ne vekilleri ne de yargıçlarının, millete fırsat vermeye niyetleri olmaz. Kendilerini millet sanırlar. Vekalet ilişkisini asalet sanırlar. Millet adına karar vermeyi, milletlik sayarlar. Halk adına karar vermeyi halklık sayarlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Politea.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Efendim Akademia.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Dikkat ettim de bazen millet diyoruz, bazen halk. Neden böyle yapıyor olabiliriz?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Sorunun can alıcı önemli bir boyutu da bu işte. Hani Anayasalar gelecek kuşakları haddinden fazla bağlayamasın ama yasama organları için de hem adil hem ölçülü bir sınır oluşturabilsinler diye ima etmiştin ya.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Evet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>İşte halkın kurucu meclisi diye anlattığım uygulamalar, bu yolda gelecek kuşakları artık serbest bırakmanın gerektiği dönüşüm süreçlerinde, milletin, halka dönüşmesinin de aracıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Nasıl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Milli egemenliğin klasik anlayışına göre, milli egemenlikle temsili rejim arasında bir ilişki bulunur. Egemenliğin, belli bir zamanda belli bir ülkede yaşayan insanların toplamı anlamındaki ‘halk’ kavramından farklı olarak, geçmişi ve geleceği de içine alan bir millet ‘tüzel kişiliği’ne ait olduğu kabul edilecek olursa; milletin, bu egemenliğini, doğrudan doğruya kullanamayacağı ancak seçilmiş organları aracılığıyla kullanabileceği düşünülebilir. Bu durum, doğrudan doğruya veya yarı doğrudan doğruya demokrasiden farklı olarak, temsili rejimi zorunlu kılar görünmektedir. Fakat çağcıl demokratik gelişmeler sonucunda, millet ve halk kavramları arasındaki ayrım önemini yitirmiştir. Milli egemenlik ile temsili rejim arasındaki ilişki de zayıflamıştır. Milli egemenlik ilkesini kabul eden bir çok  demokraside, halkoylaması gibi yarı doğrudan doğruya demokrasi araçları da kullanılmaya başlamıştır&#8230; Hele hele kurucu meclis uygulamaları; statik, soyut ve tarihsel bir millet kavramından ziyade değişken ve yaşayan halk kavramını tercih ederek bir anayasanın gelecek kuşakları, haddinden fazla süre bağlamasının önünü alır. Bu bir anlamda <em>yaşayan anayasa</em>” düşüncesinin hayata geçirilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>O zaman diyorsun ki yani, özellikle anayasa değişikliği açısından; güncel, yaşayan ve şekli bir toplumsal beraberliği anlatan halk kavramı ile daha tarihsel, statik ve maddi bir beraberliği anlatan millet kavramları arasında halk lehine yapılmış seçim, doğrudan veya yarı doğrudan demokratik araçların da ihmal edilmemesini sağlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Evet Akademia, dönüşüm dönemlerinde, anayasal dönüşüm gereksinimi kendisini son derece ciddi olarak hissettirdiğinde tarihsel millet bize şunu veya bunu dikte etti demeden; yaşayan halkın, millet olarak beraber yaşamaklığını yeni uzlaşılarla ve nikah tazelercesine tescil etmesi lazım. Sen bunu lafı dolandırmadan anlatırsın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Akademinin işinin tersi olduğu sanılır oysa&#8230; Yani diyorsun ki halkın kurucu meclisi, dönüşüm dönemlerinde yeni bir toplumsal sözleşme yapılabilmesi için barışçı bir fırsattır. Seçim siyasetine özgülenmiş ve ne kadar soyut yasamasal kalırsa kalsın yine de günlük meselelerle meşgul olan parlamentolar buna müsait olmayabilir. Herşeyden önce, anayasal dönüşümü gerçekleştirebilecek ölçüde meşru çoğunluklarla işlemiyor olabilirler. Oysa kurucu meclis, sırf anayasa yapacak, sonra da dağılacak temsilcilerden oluşurlar. Bunların, bir sonraki seçimleri kazanma veya kaybetme kaygıları yoktur ve kafalarındaki anayasal sorularla gelirler kurucu meclislerine.  Ve en önemlisi; ülkede kadın, erkek; solcu, sağcı; Kürt, Türk; Alevi, Sünni; eşcinsel heteroseksüel, vejeteryen etobur; sivil, bürokrat ve benzeri her türlü kesimin yurttaş temsilcilerinden oluşur. Sonuçta ortaya koyan yeni anayasa metni, belki şüphesiz yine memlekette egemen siyasal çoğunluğun eğilimlerini yansıtacaktır ama asla muhalefeti gözetmeme, uzlaşmama yanılgısına düşmeyecektir. Muhalefet de asla uzlaşmadan kaçınır bir görüntü sergileyemeyecektir çünkü onları seçen halk, onlardan &#8220;yepyeni bir anayasa&#8221; beklemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: </strong>Şimdi lafı biraz uzattın ama evet öyle.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: </strong>Peki kurucu meclis, anayasanın içeriğini belirlemek bakımından sınırsız yetkilerle mi donatılacak?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Temel  ve özgürlüklerle demokratik yönetim usulü, tek sınırlarıdır.</p>
<h1 style="text-align: center;"><strong>DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Değişiklikler Nelerdir? </strong></h1>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Kurucu meclis konusunu ayrıca tartışırız ayrıntısı ile o bahsettiğiniz ileri demokrat sistemleri de mercek altına koyabiliriz. Şimdi biraz pratik konulara dönelim ve Evetçi ile Hayırcı’ya sabırlarından ötürü teşekkür ederek onları tartışmamıza davet edelim. Evet Evetçi, anlatır mısınız bu değişikliklerin getireceği net kazanımını. Ve söyler misiniz bu değişiklikler neden demokrasiyi geliştirir ve Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin değişmesi anlamına gelmez? Hayırcı, anlatır mısınız bu değişikliklerin getireceği net kaybı. Ve  söyler misiniz bu değişiklikler neden demokrasiyi geliştirmez ve Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin değişmesi anlamına gelir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Önce eski metinle yeni değişiklikleri karşılaştıralım ama. Şurada karşılaştırmalı bir tablo bulunuyor: <a href="http://docs.google.com/viewer?a=v&amp;q=cache:8n3evWd6FPoJ:www.akpartiistanbul.com/anayasataslak.pdf+anayasa+değişiklikleri+karşılaştırmalı+tablo&amp;hl=tr&amp;gl=tr&amp;pid=bl&amp;srcid=ADGEESgNrno6hu1AMWEqSPVdd509_2L_bHtsc3ywMyDbXl4ahypwaNucVFPqMgIHmZi_3_KC5P-Gc7sBO1EdyLFYBMJqJS5DR9kcNVPQ9v_wZajD7w9BuRULCjsryQczbcrXSnwOHYmy&amp;sig=AHIEtbT1nneGMAFXwt2DuyLq8T42hszIWA">Bağlantı</a> Ayrıca şurada da var: <a href="http://www.hukukihaber.net/anayasa-degisiklik-teklifi-karsilastirmali-tablo-haber,2398.html">Bağlantı</a></p>
<h1 style="text-align: center;"><strong>BEŞİNCİ BÖLÜM: Evetçi ve Hayırcı Ne Der? </strong></h1>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Tablonda “ş” harfi lazım olan bazı sözcüklerde ş yerine “s” kullanılıyor. Bazı yazım yanlışları var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Maalesef klavyemin bir azizliği bu. Daha doğrusu word programımın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea:</strong> Sen bu anayasayı böyle geçirsen, Anayasa Mahkemesi, 4. maddeye göre değişmez Türk dilini değiştirme yasağına aykırı deyip kanunu iptal edebilir miydi dersin?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Çok şakacısın Politea! Söz sizin “Hayırcı” iddia makamı!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Kurucu meclis tartışmasına şimdi girmek istemem. Değişikliklerdeki bazı kozmetik iyileştirmelere diyeceğim yok, burada uzatmak da istemiyorum ama yargıyı düzenleyen hükümler, hukuk devleti bakımından oldukça sorunlu.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Nedir onlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> En göze çarpanı Cumhurbaşkanının, tam yedi üyeyi kendiliğinden, yani eskisine göre kendisine önerilenler arasından değil de doğrudan seçmesi. Bu, yetkileri bu anayasaya göre zaten önemli ölçüde olan cumhurbaşkanının konumunu, yani bir anlamda yürütmenin konumunu fazla güçlendiren, çok ciddi bir yetki. Ayrıca matematik bilen herkesin şunu bilmesi lazım: Eğer Cumhurbaşkanı; bundan öte, ayrıca; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıstay, bir üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri arasından gösterecegi üçer aday içinden; seçecekse ve ayrıca mesela Yargıtay ve Danıştay genel kurullarından Cumhurbaşkanına önerilecek Mahkeme üyeligi için her üye ancak bir aday için oy kullanabilecekse ve mesela Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu açısından, üstüne üstlük, birinci sınıf adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları arasından seçilecek Mahkeme üyeligi için her hâkim ve savcının; ancak bir aday için oy kullanması öngörülmüşse, bu durum demokratik temsil esasının tersine çevrilebilmesi tehlikesi demektir. Çünkü değişiklik hükümleri diyor ki  “<strong><em><span style="text-decoration: underline;">Yargıtay, Danı</span></em></strong><em><span style="text-decoration: underline;">s<strong>tay, Askerî Yüksek </strong>İ<strong>dare Mahkemesi ve Sayı</strong>s<strong>tay genel kurullarından, Anayasa Mahkemesi üyeli</strong>g<strong>ine aday göstermek için yapılacak seçimlerde, her bo</strong>s <strong>üyelik için, bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir; en fazla oy alan üç ki</strong>s<strong>i aday gösterilmi</strong>s <strong>sayılır. Baro ba</strong>s<strong>kanlarının avukatlar arasından gösterecekleri üç aday için yapılacak seçimde de her bir baro ba</strong>s<strong>kanı ancak bir aday için oy kullanabilir ve en fazla oy alan üç ki</strong>s<strong>i aday gösterilmi</strong>s<strong> sayılır.” </strong></span></em>Benzer hükümler Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu için de var.<strong><em><span style="text-decoration: underline;"> </span></em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Yani?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:  Şöyle: </strong>Varsayalım Sayıştay, Yargıtay ve Danıştay genel kurulları karşısında Anayasa Mahkemesi üyeligi için sekiz üye var. Genel kurullar, en çok oy alması muhtemel, en güçlü ilk üç adayı gönderme şansına sahip değil. Diyelim A, B ve C üç aşağı beş yukarı aynı eğilimdeki yargıçlar, C, D ve E ise başka bir eğilim taşıyor. F ve G de ilk iki gruptan daha farklı bir eğilim taşıyor. Bunların hepsi aday olursa bir eğilimin oyları bölüneceği için başka eğilim 2. veya 3. sıraya yerleşebilir ve cumhurbaşkanı da eğer o adayı isterse onu seçebilir. Böylece oyların çoğunluğunu almamış bir yargıç, Anayasa Mahkemesi üyesi olabilir.  Bunu basitleştireyim:</p>
<p style="text-align: justify;">A adlı aday AKP’li olsun, B adlı aday da AKP’li olsun; C adlı aday CHP’li olsun, D ve E de CHP’li olsun; F adlı aday MHP’li; G adlı aday sosyalist;  H adlı aday BDP’li olsun. Her üye sadece bir kişiye oy verecekse, CHP’liler üç kişiye, AKP’liler de iki kişi arasında bölünebilirler ve mesela şöyle tablo ortaya çıkabilir. Varsayalım 150 yargıç oy verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">A adlı adaya: 21 oy</p>
<p style="text-align: justify;">B adlı adaya: 5 oy</p>
<p style="text-align: justify;">C adlı adaya: 35 oy</p>
<p style="text-align: justify;">D adlı aday: 25 oy</p>
<p style="text-align: justify;">E adlı aday: 20 oy</p>
<p style="text-align: justify;">F adlı aday: 19 oy</p>
<p style="text-align: justify;">G adlı aday: 20 oy</p>
<p style="text-align: justify;">İlk üç sıra C, D ve A’dır. Cumhurbaşkanı ya tutar da hem C’den hem de D’den düşük oy almış A’yı seçerse?! Oysa, belki de ilgili yüksek mahkeme, her aday için sadece bir adaya değil, ilk üç sıra için liste oylaması yapabilse idi, sıralama farklı olacaktı, mesela CHP bölünmeyecekti. Her CHP’li kafasındaki 1.’ye, 2.’ye ve 3.’ye oy verebilecekti. Aynı şey, bölünmesi muhtemel diğer partilerin eğilimlerini yansıtan yargıçlar için de geçerli.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> İyi ama aday yargıçların belirli siyasal eğilimleri temsil ederek aday olacakları ne malum?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hep öyle olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia:</strong> Ne dersiniz <strong>Evetçi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bu düzenlemeyi beğenen ve beğenmeyen yurttaşlar olabilir. Beğenmeyen “hayır” oyu versin. İdeal olduğunu savunmak zorunda değilsiniz ama Cumhurbaşkanının olağanüstü bir durum olmadıkça neden birinci seçilen adayı tercih etmeyeceğini anlamıyorum. Eğer demokrasiye saygılı ise C’yi seçecektir. Yok seçmez ise kıyamet kopmaz. Ayrıca, demokratik ilkelere aykırı bir sonuç doğursa bile bu seçim esası, milletvekili seçimleri bakımından da geçerlidir. Yurttaş, bir tek siyasal partiye oy verir. Partileri 1, 2, 3 diye sıralamaz mesela. Yani genel seçim sistemi bakımından geçerli olan burada da geçerlidir. Ayrıca genel seçimlerde de benzer ideolojileri savunan partilerin oyları bölündüğü için temsilcilerinin meclise bile giremediği olur. Ayrıca, bu durum, cumhuriyetin “demokratiklik”  veyahut “hukuk devletliği” niteliklerinin değiştirilmesi anlamına gelmez ki! Beğenmeyebilirsiniz, keşke başka türlü olsaydı diyebilirsiniz ama bu bir “siyasal tercih” meselesidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Peki ya cumhurbaşkanının, bazı üyeleri kendiliğinden ve doğrudan seçmesi?<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bakın artık Cumhurbaşkanımızı halk seçecek. Halkın seçtiği cumhurbaşkanının, yedi üyeyi kendisinin seçmesinde ne fenalık var anlamadım. Anayasa Mahkemesi üyeleri gökten zembille inemez. Hadi madem onlar da bu anayasaya göre egemenlik yetkilerinden bir kısmını, yani yargı yetkisini kullanıyorlar, şu halde onlar da bir ucundan halka bağlanabilmeliler.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Ama Anayasaya göre cumhurbaşkanı da sonuçta halkın ilk oylamasında salt çoğunlukla seçilebilse de ikinci oylamada geçerli oyların fazlasını alan cumhurbaşkanı oluyor. O bile tüm milleti temsil etmeyebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> İyi de kardeşim, medeni dünyada örnekleri vardır Cumhurbaşkanının Yüksek Mahkemeye üye seçmesi. Hem de doğrudan seçmesi. ABD mesela.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ama orada Senato onayı var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Senato bağımsız mı? O da yasama organının bir başka kanadı. Yani yüksek mahkeme üyelerinin tümünü Amerikan başkanı ve ABD senatosu fiili olarak beraber seçerler gibi bir durum. Eğer senato, başkanı destekliyorsa, işte, orada da mı yargıyı ele geçirme vardır?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Oralarda siyasal nipotizm kültürüne göre değil nesnel başarılarına göre atanır yargıçlar. <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Siz, milletinize güvenmiyorsunuz! İtiraf edin! Nipotizme dayanmayabilir ABD ama başkanın Yüksek Mahkeme üyelerinin seçimindeki birincil önemi büyüktür ve başkanın atadığı üyeler belki başkanın siyasetine daha yakın olabilirler. Zaten örneğin Bush’un atadığı yargıç, Obama’nın atadığı yargıç diye anılagelmişlerdir hep siyasal literatürde mesela.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>Olabilir ama orada yargıçlar ömür boyu görev yapar. Siz 12 yıl demişsiniz. Bir cumhurbaşkanının atadığı yargıç, cumhurbaşkanının görev süresiyle paralel bir sürede görev yaparsa, belirli bir siyasetin borazanı olabilir.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bakın Anayasa Mahkemesi, aynı zamanda bir milletin, bir devletin “üst benliği”dir. Yani siyaseti hukuksal olarak değerlendirdiği <em>moment</em>’ler olur. Öyle momentlerde milletin eğilimlerini tersine çevirmeye çalışması ne derece demokratiktir? Hukuk devleti, demokrasiyle taçlanmışsa anlamlıdır. Demokrasisiz hukuk devleti olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı: </strong>35 üyeli baronun başkanı ile onbin üyeli baro başkanı, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek bakımından eşit oya sahip. Bu mantıklı mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Bana göre mantıklı ve her ilimize eşit seçim hakkı tanıyor. Size göre mantıksız olabilir. Bırakalım halk karar versin o zaman.<strong> </strong>Bunun neresi, 4. maddeyi değiştirmek anlamına gelir ki?!<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> TBMM’nin mahkemeye üye seçme esası da ayrı bir sorun. Şöyle deniyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi Sayıstay Genel Kurulunun kendi baskan ve üyeleri arasından, her bos yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro baskanlarının avukatlar arasından gösterecekleri üçer aday içinden yapacagı gizli oylamayla seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bu seçimde, her bos üyelik için ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt çogunlugu aranır. İkinci oylamada salt çogunluk saglanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmis olur” Yani neticede basit yasama çoğunluğu ile üye seçilebilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">İleri demokratik ülkelerde <em><span style="text-decoration: underline;">üçte iki</span></em> kuralı mutlaka korunur. İkinci, üçüncü oylama filan olmaz. Mutlaka üçte ikiyi sağlayacak uzlaşma aranır. Almanya’da böyledir, İtalya’da böyledir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evet:</strong> Evet ama oralarda, meclisler doğrudan seçiyor, yani birileri kendilerine aday sunmuyor. Bizim değişiklikte, Sayıştay ve barolar TBMM’ye aday gösteriyor, yani TBMM’nin seçim yetkileri sınırlanıyor zaten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> İyi de o aday gösterme süreçleri de yukarıda örneğini verdiğim bir adaya bir oy prensibinden muzdarip olacak. Dönüp dolaşıp aykırı sonuçlar doğurabilecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Bakınız hep -ebilecek, -obilecek, -abilecek, -ibilecek deyip duruyorsunuz. Siz, kabullerinizi tuhaf bir paranoya üstüne kurmuşsunuz. Tehlike, tehlike, tehlike. Hiçbir zarar ispatlayamadığınız yerde ihtimal teorileri kurup muhalefetinizi o ihtimale göre yapıyorsunuz. İhtimal üzerine cumhuriyetin demokratiklik ve hukuk devleti niteliği değişmiş kabul edilebilir mi?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Yargıyı kısıtlamak ciddi bir tehlike. İhtimalin bile önü alınmalıdır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Anlamıyorum! Değişikliklerde pek çok idari işleme yargı yolu ilk kez açıldı. Bunun neresi yargıyı kısıtlamak?! Mesela artık HSYK kararlarına yargı yolu açıldı. Yüksek Askeri Şura’nın ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıldı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Tabii, sizin savunduğunuz ideolojiyi benimseyenlerin ilişiği kesildiği için açtınız yargı yolunu. Nerede yolunuz tıkalı ise orayı açıyorsunnuz, demokrasi yolunu asıl tıkayan seçim barajı gibi konuları duymazdan geliyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Ne sebeple olursa olsun yargı yoluna gidilmeyecek idari işlemleri  en aza indirmek fena mı? Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne bireysel şikayet hakkı tanıdık. Bu ne muhteşem bir değişikliktir, farkında mısınız? Anayasa yargısı artık, siyasal parti tutma eğilimlerinden sıyrılıp bir tek insanın, insanların hakkının koruyuculuğu imkanına kavuşacaktır. Çünkü bir dava önünüze belirli bir siyasal grup tarafından getiriliyorsa ister istemez, siyasal tercihleriniz kararlarınızda rol oynayabilir. Ama yurttaş, kendi bireysel davasını getirirse önünüze, siz de nesnel bir hukuk devleti kuramı yaratma olanağına kavuştunuz demektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na hakim, savcı, avukat olmayan bir vatandaşı seçilebilmesi olanağına ne demeli?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Madem, yargı millet adına karar veriyor, şu halde hukukçular dışında halkın da nabzını tutacak bir üyecikten ne zarar gelir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Sizin niyetiniz kötü, mesele orada.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Niyetimiz size göre kötü olabilir. Ona halk karar vermeli artık. Peki ama yapılan değişiklikleri iptal etme yetkisi var mı Anayasa Mahkemesi’nin siz ondan haber verin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> 4. maddeye aykırı iseler var ve son sözü de Anayasa Mahkemesi söyler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi: </strong>Vicdanınız, böyle dolaylı yollardan 4. maddeye aykırılık tespit edilmesine izin verebiliyor ha, şaşıyorum size.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hayırcı:</strong> Ben de size şaşıyorum, kendinizi “millet” sanıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evetçi:</strong> Asıl siz kendinizi “millet” sanıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia, Politea: </strong>Burada nefes alalım sevgili dostlar ve diyelim ki “Hepimiz milletiz”!</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İlk Kısmın Sonu</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>D e v a m  E d iyor, İKİNCİ KISIM için bağlantı: &lt;<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-hayirci-ve-boykotcu-ile-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar-ii.html">bağlantı</a>&gt;<br />
</strong></p>
<h1 style="text-align: center;"><strong>ÖZET</strong></h1>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Evetçi ile Hayırcı önümüzdeki halkoylamasında verecekleri oyları açıklarken Akademia onlarla tartışmaya girişir. Tartışmalar sırasında her ikisinin de kafasının az çok karışık olduğu ortaya çıkar. Karışıklık, özellikle meclisin anayasayı değiştirmesi bağlamında Anayasa Mahkemesi&#8217;nin denetim yetkileri ve mahkemenin olası bir iptal kararının &#8220;yok&#8221; hükmünde sayılıp sayılmayacağı noktasındadır. Bunun ötesinde ayrıca, halkoylamasında neden evet veya neden hayır oyu vereceklerini bizlere açıklamaya çalışırlar. Evetçi,  değişikliklerin daha demokratik bir anayasa getireceğine inandığı için evet oyu vereceğini anlatır. Hayırcı ise, değişikliklerin yargı erkini ele geçirme çabalarının ürünü olduğunu iddia eder. Akademia, onlardan Politea ile başlatacağı diyaloglara kulak vermelerini rica eder. Daha sonra onlarla ayrıca tartışacaktır. Akademia ile Politea&#8217;nın diyalogları, tarihte demokratik anayasacılık hareketlerinin, yurttaşları devletten sakınma amacının yanında yurttaşları temsilcilerinden de sakınmak amacıyla başlatıldığını ortaya koyar. Yasama organı çoğunluklarının, anayasayı kolay kolay değiştirememelerinin nedeni, anayasanın yasamayı da sınırlayıcı bir esas yasa olması nedeniyledir. Ayrıca, her ikisi de anayasayı koruyup kolladığına inanan iki veya daha fazla anayasal kurum arasındaki çekişmede, birinin diğerine karşı direnme hakkı olamayacağı, 1982 Anayasası bakımından ise &#8220;Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığının&#8221; açıkça öngörülmüş bulunması nedeniyle son sözün Anayasa Mahkemesi&#8217;nde olduğu Politea tarafından açıklanır. Politea, ayrıca, 1982 Anayasasının ilk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirttikten sonra, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin, anayasa değişikliklerini şekli bakımdan inceleme zorunluluğunun ötesine geçerek, bu bakımdan da inceleme yetkisini kendinde görebildiğini açıklar. Anayasa Mahkemesi bunu çok kereler yapmış ve kararlarına uyulmuştur. Bunun üzerine Akademia, değişmez ilkelerin gelecek kuşakları haddinden fazla bağladığını ve aslında bu anayasa değişikliklerinin, değişmez maddeleri değiştirme anlamına ermeyeceğini ifade ettikten sonra Politea&#8217;ya Anayasa Mahkemesi&#8217;nin, değişiklikleri iptal etmesi halinde bu iptalin yetki aşımı nedeniyle yok sayılıp sayılmayacağını sorar. Akademia ile Politea arasında şu konuşmalar cereyan eder: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;&#8230;Akademia: Politea, peki siz eğer Anayasa Mahkemesi bu değişiklikleri iptal ederse yetkisini aşmış olur diyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Derim. Çünkü Anayasaya göre, Anayasa Mahkemesi 4. maddede öngörülen değiştirilmeyecek hükümlerin kapsamına girmeyen her türlü anayasa değişikliğini ancak şekil yönünden inceleyebilir. Şu halde tartışılması gereken, yapılan değişikliklerin Cumhuriyetin “hukuk devleti” niteliğini değiştirip değiştirmediğidir. Ben bu değişikliklerin, böyle bir “nitelik değiştirme” anlamına ermediğini düşünürüm. Bakınız değişiklikler “hukuk devleti” ilkesine aykırı olabilir. Yargı bağımsızlığının sağlanması gereği hukuk devleti ilkesine dahil ise mesela, o zaman meclisin veya cumhurbaşkanının, yargıçlar, hele hele Anayasa Mahkemesi üzerinde kurması muhtemel herhangi bir gayrimeşru etkinin, bu ilkeyi zedeleme tehlikesi yaratabileceği kabul edilebilir. Ama altını çiziyorum <span style="text-decoration: underline;">mesela, Cumhurbaşkanının yüksek yargıçları seçmesinin böyle bir etkiyi muhtemel kılabileceği iddia edilebilir ama böyle bir kabul, değişikliklerin Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin doğrudan değiştirilmesi anlamına geleceği “kanıtlanmış” olmalıdır. İhtimal yetmez, muhtemel olmak veyahut tehlike yetmez, açık kanıt gerekir.</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">&#8230;<br />
</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Peki ama Anayasa Mahkemesi, ilgili değişikliklerin 1. 2. ve 3. maddeyi değiştirme anlamına geleceğini saptamak yetkisine ve o anlama geliyorlarsa eğer, bunları iptal etme yetkisine sahip mi? Nereden çıkıyor bu yetki? Çünkü, anayasa, aynı zamanda, Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetleyebilir de diyor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politeia: Anayasanın 4. maddesi,</strong><strong> “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” derken teklif yasağı da öngörmüş. Yasağa karşın teklif edilmiş bir değişikliği denetleme yetkisini Anayasa Mahkemesi, geçmişte kendinde görmüş, yoksa Anayasanın metninden çıkmıyor bu doğrudan doğruya. Ama fikrî olarak, Anayasa Mahkemesi’nin teklif edilmesi yasaklanmış bir değişikliği “yok” hükmünde sayması bir dereceye kadar kabul edilmektedir. Öyle ki Anayasanın 153. maddesi Anayasa Mahkemesi kararlarının yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı bağlayacağını öngörmüş, yani Mahkemenin kararları kabul edilemeyecek derecede anayasaya aykırı bile olsa, el mahkum kabul edeceksiniz. Maddeyi hatırlayalım:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“</strong><strong>Anayasa Mahkemesinin kararları</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MADDE 153. – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8230;Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Şu halde kendi kararı yetki aşımı olarak kabul edilebilecek bir Anayasa Mahkemesi kararına uymak zorundayız, öyle mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Bu durumda evet. Çünkü anayasayı kendisi çiğneyen Anayasa Mahkemesi’ne karşı ne yapılacağı yazmıyor Anayasada. Ayrıca, tartışma konusu değişikliklerde şekli denetim yapılabileceği ve yasama organının, Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmeye kalktığı durumda müdahale edebileceği kabul edildikten sonra, mahkemenin değişmezlik yasağı saptamasını tartışmak olanaksızlaşır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Ama Mahkeme kararı da “yok” hükmünde sayılamaz mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Bakınız Akademia.</strong><strong> Demokrasilerde de bir işlemin “yok”luğunu “tespit” edebilecek tek yer mahkemelerdir. Yani Anayasa Mahkemesi’nin bir yasama işlemini yok saymasıyla, yasama organının mahkeme kararını yok sayması arasında çok büyük bir fark var! Ben mesela, sayın Akademia, ortaya çıkıp filan işlem “yok” hükmündedir diyebilir miyim? Diyemem. Yokluğu tespit edecek olan yer, işlemin muhatabı olamaz. Yeryüzeyinde anayasa mahkemeli ülkelerde, tek bir yasama organı yoktur ki, ne kadar gayri meşru olursa olsun o mahkemenin kararını yok sayabilsin. Son söz, Anayasa Mahkemesi’nindir. Kabul ediyorum, tuhaf bir durum ama durum bu!</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Fakat Politea, eğer Anayasa Mahkemesi, Politea’yı kocasından boşuyorum, şeklinde bir karar verse bu “yok” sayılmaz mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Sayılır çünkü evli değilim!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: İlahi Politea, evli olsaydınız mesela? Veyahut önüne bir dava gelmeden tutsa kanunları kendiliğinden iptal etse. Veya kararlarını, üyelerinin imzaları ile kaleme almasa da internette yayınlasa?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Haklısınız. O tür kararlar çok saçma olur ama tartıştığımız anayasa değişiklikleri konusunda verilmesi muhtemel, olumsuz bir karar, bu tür bir “fonksiyon gasbı” anlamına erer mi diye de tartışmamız lazım. Burada tartıştığımız olası kararın, mahkemenin yetkisi alanındaki bir inceleme vesilesi ile ve o inceleme sırasında verileceği bir vakıa. Yani mahkeme, bu davaya bakmaya yetkili ve görevli, tartıştığımız asıl sorun, bu yetkisini anayasaya aykırı biçimde aşıp aşmadığı. O noktada yetkisini aşacak olsa bile bunun “bariz” bir aşma olacağı düşünülmemeli. Tamam karar anayasaya aykırı olacaktır belki ama biz Anayasa Mahkemesi’nin kendisinin anayasaya aykırı karar vermesi halinde bile karara uymak zorundayız. Anayasanın 153. maddesi “uyacaksınız, mecbursunuz!” diyor.</strong></p>
<p>&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ama bakınız, eğer referandumda oy verecek bir yurttaş olsa idim ben şu tartışmayı yürütürdüm: Bu değişiklikler demokrasi ve hukuk devleti adına net bir kazanç sağlar mı sağlamaz mı? O zaman, yürütmenin veya yasamanın yargı üzerindeki etkisinin arttırılmasının olumlu mu olumsuz mu olduğunu tartışırdım. Ona göre verirdim “evet” ya da “hayır” oyumu. Ama sizin sorunuz anayasa yargısının denetimi konusunda. Yani referandumda verilecek oy başka, anayasa yargısının iptal yetkilerinin değerlendirilmesi başka. <span style="text-decoration: underline;">Anayasa yargısı, bu değişikliklerin, hukuk devleti açısından “olumlu mu olumsuz mu” olduğunu tartışamaz, tartışması gereken değişikliklerin Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin doğrudan değişmesi anlamına geldiğinin “kanıtlanıp kanıtlanmadığı” olmalıdır.</span> Tabii 148. maddede öngörülen şekil denetimini, 4. madde düzlemi tartışmasına çekmeyi arzu ediyor ve buna hakkı varsa.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Anayasa Mahkemesi’nin salt şekil denetiminin ötesine geçip anayasa değişikliklerinin, 4. maddedeki yasağa aykırı olup olmadığını da denetleyebileceğini kabul edersek, şu halde tartışmamız gereken, anayasa değişikliklerinin 4. maddesine aykırı olup olmadığıdır, doğru mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Doğru. Ama eğer Anayasa Mahkemesi’nin salt şekil denetiminin ötesine geçip anayasa değişikliklerinin, 4. maddedeki yasağa aykırı olup olmadığını da denetleyebileceğini kabul edersek. Çünkü o kabulde de sorunlu noktalar olabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yine de 4. maddeyi hattırlayalım: <em>“</em><em>Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Peki ama</strong><strong> 4. madde de bizatihi anti-demokratik değil mi? Devletin düzeni konusunda gelecek kuşakları fazla bağlıyor gibi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Olabilir ama yazılı bir anayasanın anlamı, meclisin onu kolay kolay değiştirememesidir zaten. Günlük siyaset ve dört yıllığına seçilmiş sınırlı bir çoğunluk kolay kolay anayasa değiştirememelidir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: İyi de Politea, eğri oturup doğru konuşalım. Bu anayasa bir darbe anayasası.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Olabilir ama darbeden beri uygulanıyor ve hükmü altında çok sayıda demokratik seçim yapıldı. Ayrıca zaman zaman değiştirildi de. Avrupa Birliği’ne uyum paketlerini filan hatırlayalım. Bu anayasanın, Türkiye’nin yürürlükteki anayasası olarak kabul edilemeyeceğini artık kim iddia edebilir? Eli kolu bağlanmak istemeyen halk isterse daha büyük çoğunlukları meclise taşıyarak o anayasayı değiştirebilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Ama değiştirilmesi,  neredeyse gayrimeşru sayılabilecek ölçüde zor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Olabilir ama milletin temsilcileri o anayasaya uyma yemini ile işe başladılar. O zaman o anayasayı orada öngörülen usullerle ve ona göre değiştirebilecekler. Ayrıca şunu unutmayacaklar: Bu anayasaya göre, milllet egemenliğinin kullanımını başka organlarla paylaşırlar. Komik ama gerçek bu!</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Şu halde bu anayasanın değişmesine Anayasa Mahkemesi izin vermezse değişemeyecek öyle mi? Çok büyük bir mesele değil mi bu? Hele hele yetkisini aşan Anayasa Mahkemesi’ne karşı eller ve kollar bağlı ise.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea: Bu tür krizlerden çıkış, egemenliğin, kaynağına dönüşü ile olur. Ne anayasa adına anayasayı çiğnemeye namzet yargı uygulamaları ile ne de Anayasa Mahkemesinin anayasayı çiğnediğini iddia ederek onun kararlarını “yok” sayabilecek meslislerle veya parlamenter temsilcilerle.</strong><strong> Çünkü aynı derecede yetkili iki organdan biri diyebilir ki “senin yasan ‘yok hükmünde!’ ”, diğeri de demeye getirebilir ki “senin de kararın ‘yok hükmünde!’” Bu sorunu ikisi de çözemez. Egemenliğin asli sahibi çözer. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademia: Nasıl?&#8221;&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Politea, Akademia&#8217;ya bu tür krizlerden çıkma yolunun halkın anayasa yapmak üzere seçeceği kurucu meclis anayasacılığında olduğunu söyler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Özetle Politea, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin, bu anayasa değişiklikleri ile cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin değiştirilip değiştirilmediğini incelemeye yetkili olduğunu; ancak bu değişikliklerin bu tür bir &#8220;Cumhuriyetin niteliği değiştirme&#8221; anlamına gelemeyeceğini, mahkemenin bu yöndeki olası saptamasının &#8220;yanlış&#8221; bir karar olacağını ama yine de mahkemenin somut olayı, norma altlama etkinliği olduğu için yetkisi dahilinde olduğunu, yetki aşımı bile sayılsa bariz bir fonksiyon gasbı olarak nitelenemeyeceğini ve o nedenle de yok hükmünde sayılamayacağını, zaten Anayasanın 153. maddesinin, Anayasa Mahkemesi kararlarının &#8220;hemen&#8221; Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmasını zorunlu kıldığını ve her kurum ve kişi açısından bağlayıcılığını açıkça düzenlediğini ve felsefede direniş hakkının kurumlara değil halka tanınmış bir hak olduğunu, hukuksal kategorilerle değil siyasal meşruiyet ve gayrimeşruiyet analizleri ile belirlenebileceğini; bu tür krizlerden hukuka uygun olarak çıkma yolunun yeni seçimler veyahut demokratik kurucu meclis anayasacılığı yoluyla olabileceğini savunur. Akademia, bu savlara katılır görünmekle birlikte, oldukça geniş olarak tanımlanmış değişmez hükümler yoluyla Anayasaların gelecek kuşakları bu derece sıkı bir şekilde bağlamış olmasından duyduğu sıkıntıyı dile getirir. </span></em><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Daha sonra tartışmaya Evetçi ve Hayırcı da katılacak ve anayasa değişikliklerinin kendilerine göre neden iyi veyahut neden kötü olduğunu açıklama işine girişeceklerdir. </strong></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> “&#8230;we conceive that a Constitution in its proper idea intends a system of principles established to secure the subject, in the possession and enjoyment of their rights and privileges, against any encroachments of the governing part, second, because the same body that forms a constitution have of consequence a power to alter it, third, because a constitution alterable by the Supreme Legislative is no security at all to the subject against any encroachment of the governing part on any, or on all of their rights and privileges&#8230;” [“Mass Archives,” Vol. 156, No. 182 (Nakleden Roger Sherman Hoar, CONSTITUTIONAL CONVENTIONS THEIR NATURE, POWERS, AND LIMITATIONS (1917), s.) ]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/12-eylul-2010-halkoyuna-dogru-evetci-ile-hayirci-ve-onlari-karsilastiran-mantik-sokratik-diyaloglar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasa Mahkemesi&#8217;nin Bugünkü Kararı Ne Anlama Geliyor?</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/anayasa-mahkemesinin-bugunku-karari-ne-anlama-geliyor.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/anayasa-mahkemesinin-bugunku-karari-ne-anlama-geliyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Jun 2010 21:27:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DAVALAR]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[1982 Anayasası'nda değişiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa referandumu]]></category>
		<category><![CDATA[anayasaya aykırılık]]></category>
		<category><![CDATA[şekil bakımından inceleme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1195</guid>
		<description><![CDATA[Şu anlama geliyor: Anayasa Mahkemesi, anayasa değişiklik paketini şekil yönünden incelemeye başlayacak. Mahkeme &#8220;Dosyada eksiklik bulunmadığından işin şekil yönünden incelenmesine&#8221; karar verdi. 
Uzun süreden beri bir kısım &#8220;bu değişiklikler kanun değil, halkoyuna sunulmakla kanunlaşır o yüzden de Anayasa Mahkemesi bunu inceleyemez&#8221; görüşünü dile getiriyor. Böyle bir fikrin hukukçu sahibi &#8220;Anayasa 101&#8243;den sınıfta kalacak olmasa da, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333; font-family: 'lucida grande',tahoma,verdana,arial,sans-serif; font-size: 11px; line-height: 14px; text-align: left;">Şu anlama geliyor: Anayasa Mahkemesi, anayasa değişiklik paketini şekil yönünden incelemeye başlayacak. Mahkeme &#8220;Dosyada eksiklik bulunmadığından işin şekil yönünden incelenmesine&#8221; karar verdi.<span> </span></span></p>
<p style="text-align: justify;">Uzun süreden beri bir kısım &#8220;bu değişiklikler kanun değil, halkoyuna sunulmakla kanunlaşır o yüzden de Anayasa Mahkemesi bunu inceleyemez&#8221; görüşünü dile getiriyor. Böyle bir fikrin hukukçu sahibi &#8220;Anayasa 101&#8243;den sınıfta kalacak olmasa da, anayasa değişikliklerinin şekli denetimini olanaksız ya da anlamsız  kılmayı savunuyor olabilir. Neden olanaksız kılmaya çalışıyor olabilir? Şundan: Halkoyu gibi kuvvetli bir araç yolu ile kabul edilmiş bir anayasa değişikliğinin, artık sınırlı şekli aykırılıklara dayalı olarak iptal edilebilmesini savunmak garip değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Ben referandumda, kendimce çok önemli bir değişiklik olarak gördüğüm &#8220;anayasa şikayeti&#8221; kurumunun (Anayasa Mahkemesi&#8217;ne bireysel başvuru hakkının) getirilmesi nedeniyle bireysel temel hak ve özgürlük mücadelesinin güçleneceği inancıyla belki &#8220;evet&#8221; oyu vereceğim ama mesela &#8220;evet&#8221; oyu verecek olmam, işi abartıp akrobatik yorumlarla Anayasa Mahkemesi&#8217;nin elinden bu değişiklikleri şekil yönünden denetleme yetkisini almaya çalışanlara destek vermemi gerektirmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere bu Anayasa değişikliği referanduma sunulmadan önce de kanundur, bu bir. Referanduma sunulması, kanunun kanun niteliğini değiştirmez, sadece uygulanmasının şartıdır, yani bir &#8220;geçerlik&#8221; şartıdır, bu da iki. &#8220;Uygulanmayan kanun olmaz&#8221; demenin bir anlamı yoktur. Halkoyuna sunulmak, halkın onayına sunulmak da bir nev&#8217;i &#8220;uygulanmak&#8221;tır. Böyle bir parlamento işleminin egemenliğin kaynağının ilgisine mazhar olabilmesi, kanun görünüm ve şekliyle yayımlanmasını gerektirmiş olabilir. Anayasa değişiklikleri konusunda 1982 Anayasasının hem lafzına hem de ruhuna uygun ve mantıklı uygulama; önce TBMM&#8217;nin şekli anlamda kanun sayılan bir işlemi gerçekleştirmesi ve kabul çoğunluklarına göre hareket eden Cumhurbaşkanının kanunu Resmi Gazete&#8217;de yayımlaması; sonra Anayasa Mahkemesi&#8217;nin bu kanunda anayasanın saydığı şekil kurallarına aykırılık olup olmadığını halkoyuna kadar denetlemesi ve en son da kanunun halkoyu ile onaylanması ya da onaylanmamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 175. maddesi  de zaten halkoyuna sunulacak &#8220;kanun&#8221;dan bahsediyor. Aşağıdaki hükme bir bakınız:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;Meclisce üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır&#8230;&#8221; Bu maddede&#8221;kanun&#8221; ifadesi bir tercihin ürünüdür, boşa kullanılmamıştır, &#8220;anayasa değişikliği&#8221; ifadesi de boşa kullanılmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan Anayasa Mahkemesi&#8217;nin görevlerini düzenleyen 148. maddesi şu düzenlemeyi getiriyor:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler&#8230;.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı madde ikinci fıkrasında şu düzenlemeyi getiriyor:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Mahkemesi&#8217;nin denetleyeceği şey, referanduma sunulsun ya da sunulmasın TBMM&#8217;nin yaptığı anayasa değişiklikleridir ve o değişiklikleri de sadece yukarıdaki hükümde öngörüldüğü biçimde, şekil yönünden inceleyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa paketinin; sanırım 13 Mayıs 2010 tarihinde; çoktan bir kanun gibi Resmi Gazete&#8217;de yayınlandığını biliyoruz. İnanmayan açıp bakabilir. Hal böyle iken tutup &#8220;Anayasa Mahkemesi bunu, referandumdan sonra denetleyebilir&#8221; demeye getirmek yanlıştır, bu anayasa değişikliklerinin yanında da olsanız yanlıştır, karşısında da olsanız yanlıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1982 Anayasasına göre anayasa değişikliklerinin sırf şekil yönünden, o da pek sınırlı olarak incelenebilmesi, değişikliklerin halkoyundan önce incelenebilmesi ile uyumlu bir zorunluluk. Öte yandan, ilgili normları yorumlama yolunda salt lafzi yorumun ötesine geçip tarihsel yorum araçlarını da kullanabiliriz. Anayasa değişikliklerinin denetlenmesi konusunda, anayasa yapılırken yürütülmüş tartışma ve varılan sonuçlara bakmak da tartıştığımız soruna ışık tutabilir.  Nasıl?  Anayasa Tasarısının Danışma Meclisi&#8217;nde görüşülmesi sırasında üyelerden Kazım Öztürk, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin halkoyuna sunulmuş kanunları denetleyemeyeceğini öngören bir önerge vermişti. Anayasa Komisyonu&#8217;nun, bu önergeye katılmadığı kayıtlara geçmiştir. Önerge, Danışma Meclisi&#8217;nde de reddedildi: DMTD, C. 10, S. 184, 191. Çünkü kanımca halkoyuna sunulup da kabul edilen kanunun Anayasa Mahkemesi&#8217;nde denetlenmesi mümkün değildir. Mümkün olmayacağı içindir ki Anayasa Mahkemesi, şekli olarak anayasaya aykırılığı ileri sürülen kanunu, referandumdan önce denetlemelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Halkoyu, düzenlenmesi büyük emek ve kaynak gerektiren; halka doğrudan müdahale zorunluluğu getiren ve müdahale hakkı tanıyan son derece güçlü bir onay aracıdır. Temsili rejime getirilen istisnai bir doğrudan demokratik uygulama olarak, egemenliğin kaynağına dönüştür. Anayasa koyucunun, anayasa değişikliklerinin sadece şekil yönünden denetlenebileceğini kabul ederken, bu sınırlı denetimi halkoylamasından sonrasına ertelemek istediği düşünülemez. Halkoyu, şekli sakatlıklar varolsa bile, olası şekli sakatlıkları zaten sıhhate kavuşturacağı için, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin, şekil yönünden sakat bir anayasa değişikliğini, halkoyundan sonra iptal edebileceğini savunmak, amiyane tabirle, pire için yorgan yakma tehlikesini savunmak anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi, salt şekli inceleme yapacağına göre bunu biran önce ve halkoyundan önce sonuçlandıracak biçimde yapmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özgürlükler ve açılım namına bu anayasa paketinin içerik olarak yanında olmak, hukuk devletinin karşısında olup &#8220;tuhaf&#8221; yorumlarla, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin &#8220;şekil&#8221; denetimine engel olmaya çalışmamızı gerektirmemelidir. Bu yorumun, halkoyunun gücünü sınırlama anlamına geleceği de göz önünde tutulmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/anayasa-mahkemesinin-bugunku-karari-ne-anlama-geliyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa&#8217;da Gene Şu “Herkesin” Başörtüsü/Türban Meselesi</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/fransada-gene-su-%e2%80%9cherkesin%e2%80%9d-basortusuturban-meselesi.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/fransada-gene-su-%e2%80%9cherkesin%e2%80%9d-basortusuturban-meselesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 16:10:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sansüre Karşı]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[din ve vicdan özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa'da başörtüsü başörtüsü yasağı]]></category>
		<category><![CDATA[inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[türban]]></category>
		<category><![CDATA[türban sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1098</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazının daha geniş ve akademik versiyonunu şurada okuyabilirsiniz: (Bağlantı)


Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi’nin 2008’in Mayıs ayında çıkan sayısında bir makalem var. &#8220;Laiklik ve Din ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar:  Din ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Türban/Başörtüsü&#8220; adlı bu makalede, türban/başörtüsü konusu ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki ilişkiyi temel haklar alanında ele alarak özgürlükçü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images.jpg.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-1090" title="Vermeer.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images.jpg.jpeg" alt="Vermeer.jpg" width="118" height="133" /></a><strong>Bu yazının daha geniş ve akademik versiyonunu şurada okuyabilirsiniz:</strong> (<a title="Başörtüsü Tartışmaları" href="http://www.edebiyatvehukuk.org/tum-fransa-varsesiyle-turbani-tartisiyor-biz-gene-laiklik-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-cekismesinde-sorunlar-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-acisindan-basortusu-diye-hatirlatalim.html" target="_blank">Bağlantı</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em><span style="text-decoration: underline;">Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi</span></em>’nin 2008’in Mayıs ayında çıkan sayısında bir makalem var. <strong><em>&#8220;Laiklik ve Din ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar:  Din ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Türban/Başörtüsü</em></strong><em>&#8220;</em> adlı bu makalede, türban/başörtüsü konusu ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki ilişkiyi temel haklar alanında ele alarak özgürlükçü bir çerçeve geliştirmeye çalışmıştım. Şimdi gene baktım o yazıya. Senelerdir o özgürlükçü çerçeveyi geliştirmeye çalışıyoruz ama ne yazık ki herkesin birbirinin beynini okuyabildiğine inandığı bu toplumsal-kültürel ortamda, temel hak tartışmalarıyla siyaset tartışmalarını birbirinden ayırabilmek ve örneğin bugün Avrupa’lı bir ırkçının da “türban ya da başörtüsü –terim seçimi size kalmış- yasağını savunmasının nedenlerini görebilmek zor. Daha çok “özgürlükler-hukukçusu”nun teknik/diliyle kaleme aldığım bu yazının ana hatlarını, şimdi serbest stilde başka türlü ifade etmek istiyorum:</p>
<p style="text-align: justify;">
<ol style="text-align: justify;">
<li>Başörtüsü/türban takmayı savunmak (hatta insanları      türban takmaya zorlamak) başka, başörtüsünün/türbanın yasaklanmasına karşı      olmak başkadır.</li>
<li>Başörtüsü/türban takanın, niyetini bilemeyiz, bilmemiz      de gerekmez. Oruç tutanın niyeti ne? Nereden bileyim ben? Anayasal olarak      beni ilgilendirmez. Bir başka temel değere açık ve yakın zarar verme      tehlikesi oluşturmayan ve somut bireylere din, dil, ırk, milliyet, etnik      köken, felsefi inanç, cinsel tercihe dayalı açık ve tacizkar aşağılama      oluşturmayan  hiç bir düşünce      açıklaması, giyinme ya da soyunma tarzının “niyeti” –Anayasal hakçalık-      açısından, bizi ilgilendirmemeli. İlgilendirse bile, yasaklayalım      mı-yasaklamayalım mı açısından değil başka açılardan ilgilendirmelidir.</li>
<li>Kimse bir giysi parçası sayesinde devrim ya da karşı      devrim (!) yapamamıştır. Siyasal şiddet hareketlerinin zeminleri ile      sembollerini birbirinden ayırmaz, zemini bir tarafa bırakıp sembolle      uğraşırsanız ve dinsel-geleneksel olarak uygulanan bir giyim tarzını      gamalı haçla bir tutarsanız, siz de önünde sonunda baskı rejimine      dönersiniz. Türban      takmak; teokratik düzene geçilmesi tehlikesini yaratma bakımından son      derece soyut ve belirsiz bir konumda kalmaktadır.</li>
<li>Başkasının benim özgürlüklerim konusundaki tutumu,      benim o kişinin temel haklarına saygı göstermemi engellemez. Yarın bir gün      “dinciler” toplanacak benim haklarımı kısıtlayacaklar diye ben “dinci”      tabir edilenlerin haklarını kısıtlamak zorunda değilim. Zaten      özgürlükçüyü, baskıcıdan ayıran temel ölçüt budur. Herkes “bana özgürlük,      sana yok” diyecekse, özgürlük rejiminin dayanağı kalmaz.</li>
<li> “Türban sorunu”, öncelikle, laiklik      ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki siyasal/sosyal/kültürel bir      çatışmadır, haklar ve özgürlükler açısından sorun çözülmüştür. Sarkozy ya      da başka bir “modern lider” kasten bilmese de çözülmüştür.</li>
<li>Türban      takmanın hangi özgürlük olduğunun saptanması zordur. Yerine göre hem “oluş      biçimi” ve hareket özgürlüğü, hem de düşünce özgürlüğü, din ve vicdan      özgürlüğü ve dini vecibeleri yerine getirme özgürlüğü anlamına gelebilir. Konu, bir      başkasının, kendisi için seçtiği kimliğe ve oluş biçimine saygı sorunudur      aynı zamanda.</li>
<li>Başörtüsü      veya türbanın çarşaftan farkı vardır. Çarşaf ayrı konudur. Resmi düzlemde      “nickname” kullanılamayacağı gibi resmi ortamlarda kimlik saklanamaz.</li>
<li>Türban takmayanın      tepkisel hisleri türbanın yasaklamasına gerekçe olamaz. Bir öğrencinin      salt giysisine bakıp siyasal düşüncesini (ya da insanlığını) okuma      huyundan vazgeçmeliyiz. Siyasal düşünce yapıları artık gitgide asimetrik,      gitgide modüler bir hal almaktadır. Naziler de klasik müzik dinlemiş,      şirin şirin giyinmiştir; bu onları nazi olmaktan çıkarmamıştır. Buna      karşın, nazinin klasik müzik dinlemesi, klasik müziği de klasik      müziklikten çıkarmamıştır. İdam cezasına karşı olan biri, çevre haklarını      hiçe sayabilir, türbanı yasaklayalım ya da yasaklamayalım diye sokaklara      dökülenler, Tuzla’da öl(dürül)en işçiler konusunda sesini çıkarmayabilir. Ve      türban, hinterland’ları bu derece kalabalık ve keskin bir ikiye bölünmeyi      haklı çıkaracak düzeyde bir sembol olamamalıdır.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Önümüzdeki yılların, tüm bu tartışmaların hem Türkiye’de hem de dünyada daha da çok alevleneceği yıllar olacağı tahmin edilebilir. Laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü çatışmasının çözümü için “türban takan zümreden” çok türban takan “bireye”; bireyin haklarına, o hakların Anayasal düzlemdeki yerine, Avrupa ile birlikte Avrupa dışı dünyaya bakma zamanı gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasal din ve vicdan özgürlüğü, hatta salt inanç özgürlüğünün bir uzantısıdır türban takma özgürlüğü. İnsanın adının Ayşe, Fatma, Muhammed olması nasıl laikliğe karşı olamazsa, oluş-biçimi de laikliğe karşı olamaz. Bu noktada “eylemlerden” değil, salt “oluş-biçimlerinden” bahsediyorum.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Başörtüsü/Türban Siyasal Amaçla Takılsa Ne Olur ki?</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türban/başörtüsü, siyasal amaçla dahi takılsa, gene de özgürlükten –bu kere- ifade özgürlüğünden yararlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Üniversitede okuyan bir öğrenciye, başındaki türbanı ne amaçla taktığını sorma hakkımız olmadığı gibi (kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, hatırlayın bir yerlerden, ha tamam: Anayasadan); o kız, “türbanı <em>siyaset amaçlı</em> takıyorum” dese dahi özgürlükler rejimi açısından korunması gereken bir düşünceyi açıklamıştır. Elime CHP parti programını alıp, nasıl kapağını sağa sola göstere göstere derse girebilirsem ya da bir siyasal partinin rozeti takarak derse girebilirsem, türbanı siyasal amaçla taktığımı bilmenizi sağlayacak davranışlarla girebilirim. Yeter ki dersi bölmeyeyim, yeter ki, ders anlatılırken ayağa kalkıp rozetimi, türbanımı, bayrağımı, artık hangi sembolcüysem onu, sallamayayım. Kaldı ki, derste siyaset yapmak sorunu ayrı bir düzlemde tartışılır. Bıyıklılarla, sakallılarla, sarı saçlılarla, saçsızlarla birlikte oturup herkes gibi dersi dinleyen, derse herkes gibi katılan biri neden “teokrasiyi” getirecek olsun? Getirecekse bile, biz nereden çıkardık ki şimdi onun teokrasiyi getireceğini? Beynini mi okuduk, açık ve yakın tehlike mi tespit ettik?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, üniversitede siyaset yapılmayacağını kim söyledi? Dersi bölmemek koşuluyla üniversitelerde de öğrenciler, hangi siyasi düşüncede olduklarını belli edebilirler birbirlerine. Kantinde tartışabilirler, düşünce kulüpleri, öğrenci dernekleri kurabilirler. Evrenkent (üniversite) her türlü siyasal, felsefi, kültürel vb. düşüncenin kıran kırana –ama düşünsel kıran kırana- tartışıldığı özgürlük kaleleri de olmalıdır. Asıl işlevleri bilim ve meslek yapmak, bilim ve meslek öğretmektir, evet ama, üniversitede siyaset yapmak yasak olmamalıdır. Siyaset yapmak, şiddet eylemi tezgahlamak değildir. Türkiye’de ne zaman birisi  “adam/kadın siyaset yapıyor” dese, sanki “adam öldürüyor”  demiş gibi irkiliyoruz. Madem “İran gibi” değiliz, bu tür bir irkilme huyundan vazgeçmemiz gerek miyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şunu da önemli bir not olarak düşelim: Bugün –barışçı yollardan olmak kaydıyla- Türkiye’de Anayasal düzenin değişmesi yolunda propaganda yapmak serbesttir, suç değildir, siyasettir. Aksini savunanla tartışalım.</p>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;"><em>Ara-Ana-fikir</em></h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu fikirlerimiz, kadınların türban takmasını savunmak demek değildir.  Kadınların türban takmasının yasaklanmasının din, inanç, vicdan ve düşünce özgürlüğüne aykırı olduğunun savlanmasıdır. Bu satırların yazarı, türban takanların yerinde olsa idi, türban takmayı kadın için nerede ise obsessif-kompulsif bir zorunluluk haline getiren, kadını, giyimsel bir çeşitlilik ve renklilikten alıkoyan bir “perhiz” rejimine sokan ve özellikle sadece kadınlara yönelik olduğu için somut bazı durumlarda ayrımcılık olarak nitelenebilecek, bireysel hareket alanının duruma göre kısıtlanması tehlikesine neden olabilecek bir geleneksel, kültürel ya da dinsel emire uymadan önce düşünürdü! Ama onların bu temel haklarını teslim etmektedir. Bu satırların yazarı, örneğin orta parmağını göstermemeyi seçen bir-tür “tarikata” mensup olma hakkını da tanımaktadır; hatta her türbanın değişik bir görünümü ve havası olacağı için bu bir-örnekliğin dahi bireyselliği yoketmediğinin farkındadır; Avrupa ve ABD “kamusal alanına” sık sık çıktıklarını gözlemlediği “Hasidik” musevilerin siyah takım elbise içinde beyaz gömlekli ve siyah fötr şapkalı erkeklerinin de -eğer Türkiye’de sayıları dikkate değer ölçüde olsa idi- dillerini, kimliklerini ve elbiselerini değiştirmedikleri için Mısır’a asimile olmaktan kurtuldukları yolundaki inançlarına, belirli bir inancı, geleneği, taraftarlığı ya da alışkanlığı simgesel-giyimsel olarak “üniforma saygınlığı ve ait olduğu halka karşı sorumluluk” duygusu ile yaşama haklarına, bir-örnek siyah beyaz giysilerde bireyselliğin daha da öne çıktığı, çünkü yüzeysel örtülerden çok karakterin önemli hale geldiği yolundaki fikirlerine saygı duyardı. Böyle fikirlere saygı duymak başka, bunları anlamlı ve akılcı bulmak başka şeydir.  Hak, başkalarına karşı meşru olarak ileri sürülebilen bir menfaattir.  Türban takan kadınların, haklarını “bana karşı” ileri sürmeleri, din ve vicdan özgürlüklerinin ve kendi seçimlerini kendilerinin yaptıklarını varsaymamı zorunlu kılan bir yaşam düzeni felsefesinin gereğidir. “Benim için özgürlük ama sana yok” biçiminde çift-standartlı bir tümce ile özetlenebilecek yasakçı yaklaşım, özgürlüklerin varlık nedenini de tehlikeye atmaktadır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Kadın Hakları ve Başörtüsü/Türban</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türban tartışmalarının kadın hakları ilkesi ve özellikle feminist düşünce açısından önemli bir boyutu vardır. Kadının aslında seçmek istemediği davranışı seçtiği savları çerçevesinde benzer tartışmalar -“<em>Kadın-soyununca-ne-oluyor?-Özgürleşiyor-mu?-Tutsaklaşıyor mu?”</em>- soruları veya pornografi ve fahişelik boyutunda da yapılmakta ancak bir sonuca bağlanmış görünmemektedir. Tartışma, kendi kararlarını verip vermediği belli olmayan “kadınlar” hakkında yapılmakta, bir taraf kadına yönelik olarak düzenlenen kısıtlayıcı dinsel emirlerin gereğine kayıtsız şartsız uyulması gerektiğini savunurken, diğer taraf ya böyle bir emrin bulunmadığını ya da bulunsa bile bunun kadın erkek eşitliği ilkesine aykırı bir emir olduğunu savlamaktadır. Türban sorununa, kadın erkek eşitliği perspektifinden bakanların bir kısmı, türban takan kadınların bu tercihinin bilinçsiz olduğunu, bu noktada kadının seçme yeteneğinden yoksun bırakıldığını da savlamaktadır. Doğruluk payı olsun olmasın bu sava verilecek yanıt bellidir. Yetişkin bir kişinin “duygularını, oluş ve yaşayış tarzını ve başkasına zarar vermeyen davranışını” yasaklarla sınırlamak kimseye düşmemelidir. Serbest bırakmayı savunmak, desteklemek değildir. Şüphesiz türban, kadının isteyerek seçmediği, bir anlamda seçmeye mecbur bırakıldığı bir görünüş tarzı ise bunu eleştirmek, kadınların özgür iradeleri ile davranmalarının önündeki her türlü engeli kaldırmaya uğraşmak son derece meşru tepkiler olacaktır. Ancak bu tepkiler ve düzeltme, özgürleştirme arzuları, kendilerini yasakçılıkla, türbanlı kadını her türlü toplumsal ve kültürel ortamdan uzaklaştırma çabaları ile ifade edebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel özgürlüklerinden yararlanmak isteyen kimseleri “koruma” gerekçesi ile yapılan müdahalelerin nereye varabileceği tarihte çok açık örneklerle sabittir. Temel soru kadının kendisini <em>kendisine rağmen</em>, tepkilere bir özne olarak muhatap olma olanağı bulabileceği ya da davranışları konusunda açıklama getirebileceği, bir özne olarak türban takmasındaki itkeyi içinde bulunduğu topluma anlatmak isteyip istemediği konusunda karar vereceği toplumsal ve kültürel ortamlardan, örneğin üniversiteden yasaklarla tard ederek korumanın gerçekçi ve etkili olup olmayacağı sorunudur. Eğer, kadın gerek ailevi gerek toplumsal gerekse dinsel nedenlerle türban takmaya zorlanıyor, özgür iradeye sahip olmadan türban takıyor ise, türbanlı bir genç kızı üniversiteye almamak kanımızca, aile içi şiddete maruz kalan bir genç kızı üniversiteye almamaya benzer. Aslında tam da üniversite, kadını içinde bulunduğu, eğer bulunuyorsa öyle bir döngüde,  kısır döngüden kurtaracak ve ona ilerideki yaşamı üzerinde özgür seçim olanakları yaratabilecek bir meslek edinmenin ilk adımı olduğuna göre, türbanlı kadınların değil üniversitelere alınmaması tam aksine üniversiteye girmelerinin teşvik edilmesi gerekir. Sakal ve takke ile üniversiteye giren o kadar erkek var iken, “kadın haklarını, laikliği koruyoruz” diye kadınların eğitim hakkından yoksun bırakılmaları, “üniversitenin ahlakını bozarlar” gerekçesi ile fuhşa itilen kızları üniversiteye almamaya benzer. Bu karşılaştırma hiç de komik değildir ve aklımızı, fazla değil, biraz çalıştırır isek kolaylıkla varacağımız mantıksal bir çıkarsamadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Acaba o kızlar üniversiteye başka bir nedenden mi alınmıyorlar? O neden de şu olabilir mi: “Belirli bir toplumsal-kültürel, siyasal-ideolojik düşüncenin sembolleri, hatta emareleri dahi üniversiteye giremesin ki yarın bir gün iktidarımızı elimizden almasınlar&#8221;. Böyle bir sav, demokratik midir? Aynı şeyi İran da yapıyor deniyor, eğer öyle yapıyorsa oyun kağıdı destesindeki “joker”in diğer başı olarak yapıyor! Anti-demokratik joker, anti-demokratik jokerdir, kağıdı hangi ucundan tutarsanız tutun.</p>
<p style="text-align: justify;">
<h1 style="text-align: justify;">Paternalizm ve Başörtüsü/Türban</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Başörtüsü/türban takmayı yasaklamak, çocukların kötüye kullanılmasını önlemek ve onları belirli inançların öğretisi yolunda körü körüne yetiştirmeyi engellemek amacına dayanan paternalist savın uzantısı olarak da savunulmaktadır. Çocuk üzerinde kimsenin gayrimeşru tahakkümünün olmaması gerekir şüphesiz. Bu çerçevede tahakkümün <em>gayrimeşruluğu</em> ile “<em>arzu edilir olmaması</em>” arasındaki farkı etik-felsefi olarak çizmek gereklidir. Çocuğu, temel bir hak olan vicdani kanaatine göre davranması yolunda eğitmek gayrimeşru değildir. Bu satırların yazarının babası, toplumcu bir avukat, bir iş hukukçusu ve şairdi, eski bir Türkiye İşçi Partisi üyesi idi. Ve tüm çocukluk yaşamı boyunca bu satırların yazarına özellikle Nazım Hikmet’den ve Hasan Hüseyin’den, Can Yücel’den, Attila İlhan’dan, kendisinden şiirler okudu. Ama yüzlerce başka büyük şairlerden de şiirler okudu. Yazar çocuk iken, babasının inandığı toplumcu düşünceye inandı ve Nazım Hikmet’e hayranlık besledi. Hatta tüm şairlere hayranlık besledi. Diyelim başka çocuğun babası mevlevi idi, çocuğa Mevlana’yı öğretti, çocuk bundan o kadar etkilendi ki sonunda semazen oldu, bir başka çocuk babası yüzünden imam oldu. Çocuklarına örnek teşkil eden bu babaların gayrimeşru hareketler içine girdikleri iddia edilebilir mi? Sosyalist propagandanın suç olduğu dönemde, yazarın babasının çocuğa “yanlış örnek” teşkil ettiği iddia edilebilecek midir? Düşünce özgürlüğünün sınırlanması ancak, korunan özgürlüğün kendisi kadar önemli başka bir değeri koruduğu ölçüde kabul edilebilir. Bu durum, çocuğunu kendi düşünce ve inanç sistemine göre eğitmeyi seçen bir ebeveynin özgürlüğü açısından da, hatta çocuğun seçme özgürlüğü açısından da geçerlidir. Peki ya baba çocuğa nazi ideolojini benimsetmeye çalışıyorsa? Acaba çocuğu adamın elinden alıp Çocuk Esirgeme Kurumu’na mı yerleştirmeli? Çocuk Esirgeme kurumlarındaki hayat nasıl acaba? “Oluş biçimi” özgürlüğü kadar değerli başka değerlerin kataloğunu çıkarmak, kanımca pozitif hukukçunun değil, düşünürün, insanın, insanlığın işidir. Yani “Creon yasakladı diye Antigone Polyneikes&#8217;i gömememeyecek midir” sorusunda somutlaşan evrensel bir meseledir. Bu açıdan, özellikle ebeveyn eğitiminin meşruiyet sınırlarının belirlenmesi, incelikli kuramlarla incelenmelidir ve bu işe girişmek bu yazının sınırlarını aşar.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Bize Göre&#8230;</h1>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türban konusundaki görüşleri Necip Fazıl’ı büyük bir şair yapmamıştır, büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Nazım Hikmet’i büyük şair yapan salt komunist düşünceleri değildir, en azından bugün; o düşünceler Nazım Hikmet’i büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Türban/başörtüsü takan bir kadın, salt “türbanlı” değildir herhalde. Başkalarına göre olumlu ya da olumsuz pek çok başka nitelikleri ve düşünceleri olabilir. O, türban takmayanla eşit haklara sahip bir bir kimse olmalıdır. Demokrat, teokrasi yanlısı veya başka bir düşünce sahibi olabilir. Türbanı geleneksel olarak ya da dini inancının gereği olarak takıyor olabilir. Makul bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, başörtüsünün bıyıktan ya da çember sakaldan hiçbir farkı yoktur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/fransada-gene-su-%e2%80%9cherkesin%e2%80%9d-basortusuturban-meselesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tüm Fransa Varsesiyle Türbanı Tartışıyor: Biz Gene &#8220;Laiklik ile Din ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar ve Din ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Başörtüsü&#8221; Diye Hatırlatalım!</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/tum-fransa-varsesiyle-turbani-tartisiyor-biz-gene-laiklik-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-cekismesinde-sorunlar-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-acisindan-basortusu-diye-hatirlatalim.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/tum-fransa-varsesiyle-turbani-tartisiyor-biz-gene-laiklik-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-cekismesinde-sorunlar-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-acisindan-basortusu-diye-hatirlatalim.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 14:34:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Sansüre Karşı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da azınlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü yasağı]]></category>
		<category><![CDATA[din ve vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce suçları]]></category>
		<category><![CDATA[etik ilkeler]]></category>
		<category><![CDATA[felsefi inanç]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm ve başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm ve türban]]></category>
		<category><![CDATA[Franda'da başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa'da türban]]></category>
		<category><![CDATA[in France]]></category>
		<category><![CDATA[inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[türban]]></category>
		<category><![CDATA[türban sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1088</guid>
		<description><![CDATA[Bir ikinci emre kadar unuttuk  sanki ama şu sıralar tüm Fransa varsesiyle gene başörtüsünü tartışıyor, tartışmaya devam edecek görünüyor. Biz de şimdi &#8220;edebiyat ve hukuk&#8220;ta yeniden &#8220;Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi&#8221; &#8216;nde &#8220;HAZİRAN 2008 SAYI 05&#8243; künyesiyle çıkan makalemizi anımsamak istiyoruz  /&#8220;Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi&#8217;ne üye olun (Bağlantı)/
Not: Atıf Kuralları İçin Sitenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images.jpg.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-1090" title="Vermeer.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images.jpg.jpeg" alt="Vermeer.jpg" width="118" height="133" /></a>Bir ikinci emre kadar unuttuk  sanki ama şu sıralar tüm Fransa varsesiyle gene başörtüsünü tartışıyor, tartışmaya devam edecek görünüyor. Biz de şimdi &#8220;<em>edebiyat ve hukuk</em>&#8220;ta yeniden <a href="http://www.feministyaklasimlar.org/">&#8220;Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi&#8221;</a> &#8216;nde &#8220;HAZİRAN 2008 SAYI 05&#8243; künyesiyle çıkan makalemizi anımsamak istiyoruz  /<a href="http://www.feministyaklasimlar.org/">&#8220;Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi&#8217;</a>ne üye olun (<a href="http://www.feministyaklasimlar.org/">Bağlantı</a>)<a href="http://www.feministyaklasimlar.org/">/</a></p>
<p style="text-align: justify;">Not: Atıf Kuralları İçin Sitenin Üst Başlıklarında Bulunan Sayfaya Bakınız.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Not: Makalede türban, başörtüsü vb. sözcük seçimi tamamıyla pratik amaçlıdır ve kullanılan terim, kadınların başlarını örtmek için kullandıkları bir giysi öğesini anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. Not: Bu makalenin serbest stilde yazılmış, daha kısa bir versiyonunu şurada okuyabilirsiniz:</strong> (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/fransada-gene-su-%E2%80%9Cherkesin%E2%80%9D-basortusuturban-meselesi.html">Bağlantı</a>)</p>
<h1>Özet</h1>
<p style="text-align: justify;">Yazıda, Anayasal din ve vicdan özgürlüğü, salt inanç, düşünce ve hareket özgürlüğünün bir uzantısı olarak ele alınan türban takma eyleminin sınırlanıp sınırlanamayacağı ele alınmıştır. Bu alanda normatif-etik bir çerçeveden yola çıkarak Anayasal düzleme ulaşan değerlendirmeler, özellikle üniversitelerde türbanın yasaklanamayacağı fikrini savunmaktadır. Bu çerçevede türban sorunu, öncelikle, laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sosyolojik çatışmaya işaret eden önemli başlıklardan biri olarak ele alınmış ve türban takmanın hangi özgürlük olduğunun saptanmasının zorluğuna değinilmiştir. Türbanın yerine göre hem &#8220;oluş biçimi ve hareket özgürlüğü&#8221;, hem de düşünce ve inanç özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve dini vecibeleri yerine getirme özgürlüğü bağlamında değerlendirilebileceği belirtildikten sonra başörtüsü veya türbanın çarşaftan farkı ortaya konulmuştur. Türbanın yasaklanması çerçevesinde &#8220;onlar iktidarda olsalar bizim özgürlüklerimizi daha da sınırlarlar&#8221; yaklaşımının gerekçe olamayacağı; türban takanın saikinin, sandığımız kadar önemli olamayacağı; türban takmayanın tepkisel hislerinin türbanın yasaklamasına gerekçe olamayacağı; kamu hizmetinden yararlanan öğrenciler söz konusu olduğunda yasağın gerekçelendirilmesinin son derece güç bir hal aldığı; teokrasi tehlikesi gözetilerek türbanın yasaklanması konusunda türban takmanın teokratik düzene geçmek tehlikesi bakımından son derece soyut ve belirsiz bir konumda kaldığı savlanmıştır. Yazıda, &#8220;türbanlının türban takmaya mecbur bırakıldığı&#8221; savı ve kadın haklarını koruma gerekçesi ile türbanın yasaklanması konuları da liberal bireyci seçim özgürlüğünü açısından değerlendirilmiştir. Başörtüsünün yasaklanmasını, öğretmenlerin başörtüsü açısından da ele yazıda, özellikle Federal Alman Anayasa Mahkemesi kararlarının bu soruna yaklaşımına değinilmiştir. Bu çerçevede Türk Anayasa Mahkemesi’nin ilk yaklaşımları ile Batı Avrupa Anayasa Mahkemeleri ve Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin yaklaşımları arasındaki bazı çarpıcı farklar ortaya konulmuştur. Türban ve kamusal alan tartışması, &#8220;salt devlet nüfuzunun egemen olmadığı sivil toplum alanları çerçevesinde düşünce ve bilim özgürlüğünün azami koruma görmesi gereken bir ortam olarak üniversite&#8221; fikri açısından ele alınmıştır. Son olarak &#8220;bir rejim tanımı olarak laiklik ve türban&#8221; başlığı altında Anayasal değerlendirmelerde bulunulmuş ve yeni türban serbestisi değerlendirilmiştir.</p>
<h1>I. Genel Olarak</h1>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki çatışmanın kavramsal uzlamı ve ortaya koyduğu temel sorunları güncel &#8220;türban tartışmaları ve türban yasaklarının meşruiyeti&#8221; sorununu ele alarak incelemeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalın tanımı ile egemenliğin kaynağının ilahi bir güçte değil halk iradesinde görüldüğü ve din ve devlet işlerinin ayrılığını anlatan laiklik ilkesi ile dini inanca ve vicdani kanaate sahip olma ve inanç ya da kanaatinin gereklerine göre hareket edebilme temel hakkı olarak tanımlanabilecek din ve vicdan özgürlüğü arasında bir çatışma vardır. Kavramsal çatıları altında, kimi zaman çekişmeye düşen farklı işlevlere hizmet eden alt ilkeleri toplayan her iki ilke demokratik ve özgürlüklükçü sistemlerde madalyonun iki yüzü gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek Avrupa’da gerek Avrupa dışı dünyada laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sosyolojik çatışmayı her iki ilkeden en az ödün vererek çözen sihirli bir formül henüz bulunamamıştır. Laiklik vardır, temel bir ilkedir. Ancak din ve vicdan özgürlüğü de vardır; o da Anayasalarda yer alan temel bir ilkedir. Aslında, laiklik ilkesinin muhatabının devlet, din ve vicdan özgürlüğünden yararlananın ise birey olduğu düşünülürse, bu iki ilkenin birbirleri ile çatışmaması beklenir; ancak, bireylerin, din ve vicdan özgürlüklerinden yararlanırken devlete karşı bazı talepler ileri sürmesi ya da devletin, laiklik ilkesini geliştirme yolunda sivil alanları da etkisi almaya çalışması böyle bir sosyolojik çatışmaya yol açmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, &#8220;11 Eylül Sendromu&#8221; altında örneğin Batı dünyasında üretilen resmi siyasetler iki ilke arasındaki hassas dengeyi daha da bozmuş, laiklik ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki denge arayışı çabalarında belirleyici unsur olarak &#8220;dinler farklılığına göre farklı yaklaşım&#8221; tezi daha büyük bir kararlılıkla desteklenir olmuştur. 11 Eylül saldırıları -laik sistemlerde, bir dinin dogmasının özgürlükçü ve demokratik olmamasının o dine diğer dinlerden farklı tepki verilebileceğinin açıkça savunulmaya başlanması nedeniyle- devleti dini dogmalar üstünde tartışmaya itmiştir. Oysa dini dogmaların tartışma platformunun devlet organları değil, dinsel kurumların ya da dinsel toplumların kendisinin olması gereği bizzat laiklik ilkesinin bir gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, din ve vicdan özgürlüğünün Anayasal bir hak olarak hâlâ bu derece önemli bir koruma görmesini açıklamakta zorlanıldığı bir gerçektir. Sanayileşme ve küreselleşme sonrası toplumlarda dini inanç sistemleri ve dinsel kurumlar anakronistik bir &#8220;yük&#8221;, gereksiz bir &#8220;takıntı&#8221; olarak görülmeye başlanmış; dinsel inançlarını tümü ile bireysel, yalnızca ve yalnızca Tanrı inancı olarak tanımlama eğilimi olan kimselerin sayıları artmış ve dinsel emirler, niteliklerine göre, &#8220;festival&#8221;, &#8220;besin rejimi&#8221;, &#8220;dinlence fırsatı&#8221; olarak görülürken dinsel semboller, pazar ekonomisi kurum ve kurallarına tabi moda metaları haline gelmiştir. Özellikle Hıristiyan inancının yaygın olduğu bu toplumlarda, kilise üyelerinin sayıları günden güne azalmakta, dinsel kurumlar, kuralları görecelileştirme pahasına tüketim toplumunun ilgisini çekecek &#8220;promosyonlarla&#8221; ilgi çekmeye çalışmaktadırlar. Dinsel konularda yürütülen tartışmalarda ilahiyatçı ve soyut bakış açısı, bir anlamda, dinsel-toplumsal ve somut bakış açısının yerini almaya başlamıştır. Bu ortam içinde, dün, din devleti egemenliği altında seküler dünya görüşü nasıl eziliyor idi ise, bugün, seküler bazı düzenler altında da dinsel dünya görüşü ezilmeye, dinsel inançları doğrultusunda yaşayan insanlar, çağdaş ve gelişmiş kabul edilen dünyada &#8220;çağdışı, akılsız, mantıksız hareket eden, bilgi, eğitim ve zekâ geriliği içindeki&#8221; kimseler olarak kabul edilmeye ve bir anlamda &#8220;küçük görülmeye&#8221; başlanmıştır. Bu toplumların orta-üst sınıflarında siyaset, din vb. toplumsal &#8220;kurumlardan&#8221; uzaklaşma, en azından, siyaset ya da din sahnesinde görülmekten kaçınma eğilimlerinin gözlenmesine karşın, egemen muhafazakâr siyaset, alt-orta sınıflara hitap edebilmenin yolunu dinsel kurumlarla, artık eskisi gibi içeriksel değil, yalnızca biçimsel olarak kurulan bir dayanışma stratejisinde bulmuşlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, ekonomik ve toplumsal-kültürel olarak görece az gelişmiş ülkelerde ve özellikle İslam dünyasında durum Batı dünyasındaki gelişimin tam tersidir. Bu dünyada din, siyasal ve toplumsal-kültürel önemini korumakta, buralarda da orta-üst sınıflar dinsellikten uzaklaşma eğilimi göstermelerine karşın, bu sınıflara mensup olanların sayılarının genel nüfusa oranla az olması nedeniyle egemen siyaset önderleri, dinsel kurumlar ve cemaatler ile organik ilişkiyi zorunlu hissetmekte, siyaset ve din ilişkisi içeriksel ve doğrudan bir ilişki olarak gözlenmektedir. İslam inancının yaygın olduğu toplumlarda dinsel inanç, yalnızca yalın ve bireysel bir Tanrı inancı değil, aynı zamanda tüm somut toplumsal-dinsel emir ve yasakları ile kurumsal ve kuralsal bir inanç sistemi olarak yaşanmaktadır. Dinsel semboller, henüz metalaştırılamamıştır ve kutsal tabular ya da totemler olma özelliklerini korumaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak her iki dünya arasında bulunan Türkiye, İsrail vb. ülkelerde yaşanan laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü çatışması ise, aynı toplum içinde hem birinci hem de ikinci dünyada yer alan grupların çatışmalarının bir izdüşümü olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<h1>II. Laikliğin Sosyokültürel Yaşanışı ile Laiklik ve Din ve Vicdan Özgürlüğü Arasındaki Çatışmaya Verilen Yanıtlar Arasındaki Bağlantı</h1>
<p style="text-align: justify;">Sosyokültürel olarak laiklik ilkesinin demokratik ve laik devletlerde üç farklı biçimde anlaşılıp yaşandığı saptamasını yapmak istiyorum:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Devletin dinden çekinmesi nedeniyle onu bizzat örgütlemesi ve resmi kurumları aracılığı ile denetim altına almaya çalışması (Türkiye örneği)</p>
<p style="text-align: justify;">2) Devletin dine hiçbir biçimde karışmaması (ABD örneği)</p>
<p style="text-align: justify;">3) Devletin dine karışması ancak her <em>geleneksel ama yalnızca geleneksel</em> din ve mezhep için aynı oranda koruma getirmeye çalışması (Batı Avrupa örneği)</p>
<p style="text-align: justify;">Laiklik ilkesinin bu üç farklı yaşanış tarzı, özünde, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale düzeylerini de etkilemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyada laiklik ilkesinin gerçekleştirilmesi açısından özellikle aşağıdaki sorunlu alanlar gözlemlenebilir. Bu alanlar, laiklik ilkesi bakımından en çok çekişme doğuran alanlar olmuştur:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Devletin Dini Kurumlara Ekonomik Yardımı</p>
<p style="text-align: justify;">2) Devletin Dini Kurumlara Ekonomik Yükümlülükler Getirmesi</p>
<p style="text-align: justify;">3) Devlet Organları/Kamu Görevleri ile Dinsel Kurumlar/Din Adamları Arasındaki İlişki</p>
<p style="text-align: justify;">4) Devletin Dini Okullarla İlişkisi</p>
<p style="text-align: justify;">5) Devlet Okullarında Din Dersleri ve Öğretmen Olarak Din Adamları</p>
<p style="text-align: justify;">6) Din Okullarında Laik Dersler ve Din Adamı Olmayan Öğretmenler</p>
<p style="text-align: justify;">7) Dini Grupların Kamu Alanlarına Girişi</p>
<p style="text-align: justify;">8.Resmi Tatillerin, Geleneksel Dinsel Bayramları ve Tatilleri Öngören Farklı Din ve Mezheplerin İsteklerine Göre Biçimlendirilmesi</p>
<p style="text-align: justify;">9) &#8220;Vicdani Red&#8221; Gerekçesine Dayanarak Askerlik Yükümlülüğünden Muaf Olmak (dinsel<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn1">[1]</a></sup> ya da vicdani inancına göre hiçbir koşulda ya da yalnızca bireysel meşru müdafaa halleri dışında insan öldürmeyi kabul etmeme)</p>
<p style="text-align: justify;">10) Dini İçerikli Düşünce, Düşüncenin İfadesi ve Propaganda (Hangi din ya da mezhep ne zaman, nerede, nasıl, kimler için korunacaktır?)</p>
<p style="text-align: justify;">11) Devlet Alanlarında Dinsel İçerikli Görünümler ve İşaretler</p>
<p style="text-align: justify;">12) Devletin Mezhep Çatışmasındaki Rolü (Örneğin Bir Mezhep İkiye Bölünmüş ve Kurumlarının Malvarlığı Paylaşılacaksa Devlet Hangi Otoriteyi Muhatap Alacaktır?)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada tüm bu alt başlıkların ayrıntılı olarak incelenmesine olanak yoktur. Ana ve çarpıcı bir fikir olarak ortaya atılabilecek olan tek sav, bu on iki maddenin sistemlere göre çözümleniş biçiminin yukarıda üç ana başlık altında belirttiğimiz laiklik ilkesinin sosyokültürel olarak farklı yaşanış tarzlarına göre belirlendiğidir. Bu yapıya, bir de farklı bir katman olarak din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleştirilmesi ile ilgili ana başlıklar katılabilir ve farklı sistemlere göre bir laiklik/din ve vicdan özgürlüğü ilişkisi kuramı yaratılabilir. Din ve vicdan özgürlüğü konusundaki ana sorunlar şu başlıklar altında incelenebilir:</p>
<p style="text-align: justify;">1) İnancın inanç olarak tanınması sorunu (Hangi inanç sistemi, kimin inancı, hangi koşullar altında korunmaya değer din sayılacaktır?)</p>
<p style="text-align: justify;">2) İnancını yaymak isteyenlere hangi kısıtlamalar getirilebilir? Bu kısıtlamaların sınırları nelerdir?</p>
<p style="text-align: justify;">3) Dini inancının emir ve yasaklarına göre yaşamak, buna göre &#8220;hareket&#8221; etmek isteyenlere hangi kısıtlamalar getirilebilir? Bu kısıtlamaların sınırları nelerdir?</p>
<p style="text-align: justify;">4) Dinsel kurumlara getirilen ekonomik destek ve ekonomik yükümlülüklerin sınırları nelerdir?</p>
<p style="text-align: justify;">5) Azınlıkta kalan dinsel kurumlar aleyhine çoğunluk dini lehine getirilen kısıtlamaların (örneğin Avrupa’da çan serbestken ezanın yasaklanmasının, Türkiye’de imam hatip okulları açılabilirken ruhban okullarının açılamamasının) tarihsel geleneklerle açıklananın ötesindeki sınırları nelerdir?</p>
<p style="text-align: justify;">Güncel türban tartışmaları, tüm bu tartışmaları diyagonal olarak kesmekte ve bir ülkede &#8220;türbana&#8221; verilecek olan yanıt da laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki çekişmede hassas dengenin bulunup bulunmadığının bir göstergesi olmaktadır. Peki ama özgürlükler etiği ya da özgürlükler hukuku açısından türban takma eylemine müdahale edilebilir mi?</p>
<h1>III.Türban ve Özgürlükler</h1>
<h2>A. Türban Tartışmasında Önceller ve Sorular</h2>
<h3>1. Düşünce Özgürlüğü, İnanç Özgürlüğü, Din ve Vicdan Özgürlüğü: Bütünsel Yaklaşım</h3>
<p style="text-align: justify;">Din ve vicdan özgürlüğünün, düşünce özgürlüğü ile maddi bir bağı vardır. Şöyle ki, her ne kadar pek çok Anayasada, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak korunmuş ise de din ve vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün temel bir unsuru olan genel inanç özgürlüğünün çağlardan ve tarihsel deneyimlerden süzülerek farklı bir kavramsal çerçeveye ve öncelikli bir koruma düzlemine oturmuş bir parçasıdır. Bunun ötesinde &#8220;herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit&#8221; olduğunu öngören Anayasalar, özellikle siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep özgürlüklerini aynı zamanda bir &#8220;temel kimlik değeri&#8221; olarak da korunmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünce özgürlüğü, toplumun eşit olanaklarla ortaya konan farklı görüşleri tanıyarak demokratik karar vermesini sağlamaya hizmet ettiği için <em>siyasal</em>; insanların gerçeği bilmesini sağlamaya hizmet ettiği için <em>bilimsel</em>; gerçeğin, özneler, nesneler ve düşler yoluyla farklı görünümlerini estetik duygular yoluyla sezmesini sağlamaya hizmet ettiği için <em>sanatsal </em>amaçlarla kullanılan temel bir özgürlük ve aynı zamanda bir insanlık hali ve insan yaşamının devam ettirilmesinin, insanın kendi kendini ifade ederek mutlu olmasının da bir aracıdır. Düşünce özgürlüğünün sınırlanması için, özgürlüğün çok önemli bir kamusal veya bireysel değeri tehlikeye koymuş ya da zarara uğratmış olmasının aranması gerektiği fikri, bizatihi düşünce özgürlüğünün bu önemli işlevlerine dayanır. Özgürlüğün sınırlanması, onun temel bireysel ve toplumsal işlevlerini zedeleyebilecekse, sınırlama için çok ciddi gerekçeler bulunmak zorundadır. Söz konusu özgürlüğün bu önemli işlevlerini gözönünde bulundurarak, sınırlayıcı normun, uygulamanın ya da yaptırımın; düşünceler ya da inançlar arasında içeriksel bir ayrım yapmaması gerektiği, eğer böyle bir ayrım yapılacaksa, ayrımın çok ciddi gerekçelerle meşru kılınmasının gerekli olduğu fikrindeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun, düşüncenin ifadesi gibi özünde değerli olabilecek bir davranışı somut olarak değerlendirirken, sonuçsuz eylemleri (korunan önemli <em>bireysel ya da toplumsal değer</em> bakımından herhangi bir <em>tehlike</em> ya da <em>zarar </em>doğurmayan eylemleri) ya da zararlı sonuçlu da olsa ifadede bulunanın amacının ortaya çıkan sonuçlara yönelmediği ya da bu sonuçlarla ikişkilendirilmediği eylemleri yaptırım konusu dışında tutmasının haklı gerekçeleri vardır. Hukuk siyaseti etiğinin, böyle bir anlayışa dayanmasının çağlardan süzülüp oldukça sofistike hale gelmiş açıklayıcı kuramları vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı durum inanç özgürlüğü için de geçerlidir. Din, inanç özgürlüğü şemsiyesi altındaki kavramlardan yalnızca biridir ve belki de tarihsel-toplumsal önemi nedeniyle Anayasal olarak düşünce özgürlüğü ile birlikte korunan diğer inançlardan farklı değerlendirilip ayrıca düzenlenegelmektedir. Bununla birlikte dinsel inanç özgürlüğünün, salt inanç özgürlüğü ya da düşünce özgürlüğü ile sıkı sıkıya bağlı olduğu açıktır. İnanç, düşüncenin kaynağı olabilir veya düşünce, inancın kaynağı olabilir. O halde, dinsel olsun ya da olmasın inanç özgürlüğüne de, en azından salt düşünce özgürlüğü kadar değer vermek, hatta, düşüncenin kâh kaynağı kâh sonucu olduğu için yeri geldiğinde ondan daha fazla önem vermek gerekebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Düşüncenin ifadesi, <span style="text-decoration: underline;">korunması zorunlu olan ciddi ve önemli bireysel ya da kamusal bir menfaati açık ve mevcut bir zarar tehlikesine düşürüyor ya da zarara sokuyor ise, o ifadenin ve oluş tarzının meşru olarak sınırlanabileceği kabul edilebilir. </span>Ancak sınırlama, gerçekleştirilmesi zorunlu olan menfaati gerçekleştirmeye <em>uygun</em>, <em>elverişli</em> ve <em>zorunlu</em> olmalı, yine özgürlüğün sınırlanması o menfaati gerçekleştirecek derecede ve ancak ve ancak o menfaatin gerçekleştirilmesi bakımından gereken oranda (ölçüde, sayıda, miktarda, yerde, şekilde vs.) olmalıdır. Düşünce özgürlüğü için geçerli olan bu ilkelerin, inanç özgürlüğü için evleviyetle geçerli olması gerektiği söylenebilir. Anayasalar, her biri için farklı farklı sınırlama kuramları öngörse de, tüm bu kuramlar, düşünce, inanç ve vicdani kanaat özgürlüklerinin bütünsel olarak ele alınmasına engel değildir. Çünkü somut tezahürleri içinde, bu özgürlüklerin bireysel ve toplumsal kullanımları sık sık iç içe geçmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu öncellerin ötesinde, demokratik ve özgürlükçü toplumlarda, bazı Anayasalarda somut olarak öngörülmüş olmasa da hareket özgürlüğü vardır. Hareket özgürlüğü çerçevesinde, suç ya da haksız fiil oluşturmayan &#8220;davranışlar&#8221; korunur, bir anlamda bireysel ve toplumsal anlamda &#8220;oturmak, kalkmak, yerini değiştirmek, yürümek, konuşmak, çalışmak, bir şeyler yemek, giyinmek, uyumak, denize girmek, yaş günü partisi düzenlemek ve benzeri sayısız eylemlerde bulunmak&#8221; korunur. Hareket özgürlüğü; yaşam hakkının, kişi bütünlüğünün ve insan onurunun korunmasının bir uzantısıdır. Bugün, kimsenin kimseyi gayri meşru olarak bir yere hapsedememesini, yiyip içtiğine karışamamasını, oturuş duruş şeklini düzenleyememesini açıklayan ilke ve kuralların, kimsenin giyim tarzının kimseyi ilgilendirmemesi gerektiği fikrinin de açıklanmasına yardım edeceğinde şüphe olmamak gerekir diye düşünüyoruz. Tartışma konusunun, düşünce, din ve vicdan özgürlüklerinin ötesinde ve hatta bu özgürlüklerden de önce, hareket özgürlüğü boyutu vardır. Şüphesiz hareket özgürlüğünün sınırları; düşünce, inanç, din ve vicdan özgürlüklerinden daha geniştir. Ama herhangi bir sınırlamanın, salt hareket özgürlüğüne gayri meşru bir müdahalede bulunduğu saptanabiliyorsa, belki artık düşünce, inanç, din ve vicdan özgürlüğü tartışmalarına bile girmeye gerek kalmayacaktır.</p>
<h3 style="text-align: justify;">2. Hangi Özgürlük? Hareket Özgürlüğü, Düşünce Özgürlüğü, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Dini Vecibeleri Yerine Getirme Özgürlüğü</h3>
<p style="text-align: justify;">Özgürlükler bağlamında, türbanın hem hareket özgürlüğü boyutu hem din özgürlüğü boyutu ve hem de ifade özgürlüğü boyutu olduğu açıktır. Özünde, din ve vicdan özgürlüğü de vicdani kanaat, düşünce ve ifade özgürlüğünün bir uzantısı olarak koruma görmektedir. Ancak <em>dar anlamda düşünce</em>, <em>ifade</em>, <em>inanç</em> ve <em>dini vecibelerin özgürce yerine getirilmesi</em> özgürlükleri, hem koruma alanı hem de sınırlamaları ve sınırlamalarının sınırlanmasının tabi olduğu denetim rejimi bakımından kısmen de olsa farklılaşabilmektedir. Gerçekten bu dört farklı özgürlük birbiri içine kısmen geçen dört yapraklı yoncaya benzemektedir. Bir yaprağı diğerinden ayırabilmek mümkün müdür?</p>
<p style="text-align: justify;">Türban, deri rengi gibi doğal ya da toplumsal-doğal bir oluş biçimi midir? Dar anlamda düşünce özgürlüğünün uzantısı mıdır? İnanç özgürlüğünün uzantısı mıdır? Yoksa namaz kılmak gibi dini temelli bir hareket midir? Eğer hareket ise, bu hareketin dış dünyada ortaya çıkardığı ve hukukun ilgilendiği sonuç nedir? Türban takmak, eylemi düzenleyen normların biraz daha esnek düzenlenmesine izin verecek ölçüde farklı denetim kriterlerine tabi iletişimsel bir eylem midir? Yoksa sırf din ve vicdan ya düşünce özgürlüğü alanına mı girmektedir? Türban takmak, bayrak yakma gibi bir eylem midir? Yoksa kişinin beyninin içindeki inanç ve düşüncelerin bir tezahürü müdür? Bilindiği gibi, bayrak yakmak da herhangi bir düşünceyi ifade etmek amacıyla girişilen iletişimsel bir eylemdir. Böyle bir iletişimsel eylem kimi hukuk sistemlerinde cezasız kalırken (örneğin ABD) kimi sistemlerde devletlerin alametlerini tahkir olarak cezalandırılabilmektedir (Türkiye ve bazı Avrupa ülkeleri). Düşünce özgürlüğü kuramına göre; oturma eylemi yapmak, yumurta atmak, bayrak yakmak, pankart asmak gibi iletişimsel eylemlerin sınırları, salt ifade yani salt düşünce açıklamasının sınırlarından daha geniş olabilmektedir. İnanç özgürlüğünün iletişimsel eylem biçiminde kullanıldığı bazı durumlar da söz konusu olabilir. Örneğin kurban kesmek, sünnet olmak gibi fiiller, inancın gereği olarak yapılan <em>eylemler</em> olmaları bakımından salt inanç ve salt düşünce açıklamalarından ayrılır ve bu gibi eylemlere uygulanacak sınırlama kriterleri, salt inanç açıklamalarından daha esnek olabilir (üniversitede kurban kesilememesi gibi). Acaba türban takmak da böyle bir iletişimsel eylem midir? Tüm bu soruların yanıtı, türban giymenin kişinin kendi dünyasına has ve oluş biçimi ile ilgili bir inanç tezahürü olduğu söylenerek verilebilir mi? Gerçekten, kişinin herhangi bir anadili konuşması ya da siyah ya da beyaz tenli olması ne ise dini inancına göre belirli giysiler giymesi de o mudur? Kuşkusuz deri rengi ve dil doğal ya da en azından toplumsal-doğal özelliklerdir, oysa türban bir seçimdir. Türban takmayı, hareket olarak, örneğin başına ateşten alev alev yanan bir çember geçirerek dolaşmaktan ayıran fark nedir?</p>
<p style="text-align: justify;">Türban seçimi, kişinin çocukluğundan ilk gençliğine, ilk gençlikten olgunluğa geçişi sürecinde birtakım dogma, telkin, eğitim ya da özeğitim süreçleri sonucunda somutlaşan bir &#8220;oluş biçimi doğallığı&#8221; olarak da algılanabilir. Giyim de; kısa ya da uzun saçlı olmak, bıyık bırakma vb. farklılıklar gibi kişinin kendi iç dünyasının ve oluş tercihlerinin bir dışa yansımasıdır. Hele hele belirli oluş biçimleri, dinsel emirler biçiminde algılanıp belirli topluluklar tarafından çok uzun bir süreden beri benimsenmiş ise, bu biçimleri dış dünyada hukukun tepki vereceği sonuçlar meydana getiren bazı hareketlerden ayırmak gerekmektedir. Şüphesiz, dar anlamda düşünce, ifade ve iletişimsel eylem ya da inanç, vicdan, kanaat ve dini temelli davranışlar arasında yapılan ayrımlar türbanla ilgili olarak da yapılabilir ve kişinin bıyık bırakması, saç uzatması, pantolon ve etek giymesi vs. durumlar gibi türban takma da, bağlamı içinde, bazen bir oluş biçimi değil, bir hareket olarak algılanabilir. Çok uzun bir saçla ameliyata girmek ve hastanın açık yarasına saçların değmesi uzun saçlı olma hareketi midir? Yoksa saçlarını açık yaraya değdirme hareketi midir? Bu sorunun yanıtı açıktır: Hareket, saçları yaraya değdirmek hareketidir, yoksa uzun saçlı olma hareketi değildir. Acaba uzun saçlı olma ya da saçsız olma bir hareket midir? Hareket ise sonucu var mıdır? Sonucu yok ise sırf hareket olarak hukukun emredici ya da yasaklayıcı normlarına konu olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Türbanın eylem mi, oluş biçimi mi, dini inanç mı, dini temelli davranış mı, ifade mi, simge mi olduğu geniş çaplı ve derinlikli felsefi ve hatta sosyolojik çözümlerle tespit edilebilecek bir gerçekliktir. Türban muhtemelen, bunlardan biri ya da hepsi olabilir ve onu benimseyen kişilerde de farklı farklı saiklere dayalı olarak giyilebilir. Ama özellikle özgürlükçü paradigma, ilk olarak onun &#8220;ne için&#8221; giyildiği sorusunun yanıtını değil, &#8220;ne için giyilirse giyilsin ne olduğu&#8221; ve &#8220;özgürlükler hukukuna göre giyilip giyilemeyeceği&#8221; sorusunun yanıtını arar.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak türbanın insanın soyut düşünce ve inancı, beyninin içindeki mücerret bir fikir olmadığı ya da türban ile -örneğin bir pankart açma ya da alnına yazı yazmadan farklı olarak- herhangi bir düşüncenin ifadesinin amaçlanmadığı kabul edilse bile, bu giysinin, inanç ya da dini vecibenin, dinsel bir emrin gereği olarak kabul edilmesi gerekmektedir. İslam inancında dinsel emir olarak benimsenen bu davranışın aslında bir emrin gereği olup olmadığını tartışmak, türban sorununu çözmeye yaramayacaktır. Bu konuda yürütülecek ilahiyat tartışmaları hangi sonuca varır ise varsın, ortada uzun süreden beri toplumsal-kültürel olarak yaygın biçimde benimsenmiş ve bir emir gibi algılanan bir davranış vardır. Bunun ötesinde, türban takan kimse, davranışını herhangi bir dinsel emrin gereği olarak algılamıyor, salt geleneksel nedenlerle de türban takıyor olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dinsel emir gereği ya da gelenekler, moda, kültürel biçimleniş vb. nedenlerin sonucu olan durum bir harekettir. Hareket, türban takmak biçiminde tezahür etmektedir. Bu hareketin sonucu, hukuk normları tarafından somut olarak belirlenmiş bir sonuç değildir. Türban ya sırf hareket olarak değerlendirilip yasaklanmakta ya da korunması gereken bazı menfaatlere çok uzak bir zarar tehlikesi doğuracağına olan kanı nedeniyle yasaklanmaktadır. Bu bağlam içinde yasaklanması, her koşulda, türbanı takanın saikinin ispatlanması gerekmeden ve türbanın salt görünümünün bir tehlike içerdiğinin kabul edilmesinden kaynaklanmıştır. Bu açıdan herhangi bir giysi gibi, türbanın da kişinin beyninin içindeki sırf düşünce niteliğine yaklaşan bir yönü de vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel ve toplumsal köken ve ortaya çıkış isterleri bakımından türban ve gamalı haçın çok farklı olduğu açıktır. Gamalı haç, şiddet ve soykırım uygulayan bir totaliter düzenin simgesi olmuştur. Türban ise, özünde ABD’deki Ku Klux Klan örgütünün haç yakması gibi bir dini şiddet simgesi olmamış ve bu boyutu ile tarihsel, dinsel ve kültürel olarak barışçıl temellere dayanan bir giysi olmuştur. Bu aşamada bu saptamanın yapılması özgürlükler hukuku bakımından türban konusunun nasıl değerlendirilebileceğine ışık tutmak için gereklidir.</p>
<h3>3. Başörtüsü, Türban, Çarşaf</h3>
<p style="text-align: justify;">Farklı fikir gruplarının; tartışma konusu eşarbı, kumaş parçasını, örtüyü türban ya da başörtüsü olarak nitelemesi içeriksel bir fark ortaya koymamaktadır. İster türban denilsin isterse başörtüsü, aynı şey tartışılmaktadır. Türban ve başörtüsü aynı biçimde olsa da, yalnızca gözleri açık bırakacak biçimde giyilen çarşaf farklı değerlendirilebilir. Çarşaf giymek de dinsel bir emrin gereği olarak değerlendirilip benimsenebilir ve örneğin kişinin evinde, sokakta ya da benzeri ortamlarda çarşaf giymesinin engellenemeyeceği söylenebilir. Fakat öyle bazı alanlar olabilir ki bu alanlarda, kimliği tanınmayacak ölçüde kamusal otoriteyi kullanmak ya da bu otorite ile ilişkiye geçmek meşru olamayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özgürlükler hukuku bakımından, dinsel davranışları sınırlayan norm ve uygulamaların özgürlükler hukukuna uygun olup olmadığı değerlendirilirken, normun ya da uygulamanın; inancın içeriğine ya da inancın mesajına veya o inançla ilgili olumsuz bir değerlendirmeye dayanmaması esastır. Sınırlayıcı norm veya uygulama özgürlükler hukukuna uygun olacaksa, ya o inancın içeriğinden bağımsız başka menfaatleri korumaya yönelmiş olmalıdır ya da -içeriğine dayansa bile-, o içeriğin o görünümde ortaya çıkması yüzünden, aynı derecede korunması gerekli üstün bir başka kamusal menfaate zarar gelmesini ya da zarar verme tehlikesini önleme amacını taşımalıdır. Örneğin taşıt trafiği için kullanılan bir caddede namaz kılınamaz. Namaz kılınamadığı gibi jimnastik de yapılamaz. Ama uzun süreden beri ibadete ayrıldığı belli bir yere de yol yapmanın meşruiyeti sorgulanabilir. Benzer eylemler yasaklanmış ise, bu eylemler içeriklerine karşı duyulan bir rahatsızlığa dayanılarak değil, içeriklerinden bağımsız ve değerli bir menfaati koruma amacı ile meşru olarak sınırlanabilir. Düşünce ya da inancın ifadesi, korunması gerekli çok önemli bir bireysel veya kamusal menfaati tehlikeye koymadıkça ya da zarara uğratmadıkça, düşünceyi ya da inancı, içeriklerini gözeterek yasaklayan norm meşru sayılmamalıdır. Bunun dayanağı, düşünce ve inanç özgürlüklerinin önemli bireysel ve toplumsal işlevleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliğin bilinebilir olmasının zorunlu olduğu her ortamda çarşaf yasaklanabileceği gibi, yüzü örten her türlü giyim tarzı, maske vb. giysiler de yasaklanabilir. Çağdaş anlayışa göre ancak özel alanda, meydan ve sokaklarda ya da düşüncenin veya oluş biçiminin geleneksel olarak ifade edilmesine açık her kamusal alanda serbest olabilecek çarşaf, çarşafın işlevine aykırı düştüğü diğer alanlarda yasaklanabilecektir. Ancak ilgili yasanın sadece çarşafı değil her türlü kimlik gizlemeye yönelik hareketi sınırlamış olması ve çarşafla ifade edilen inancın içeriğine göre ayrım yapmaması gerekmektedir. Şüphesiz dinsel davranışları düzenleyen norm ve uygulamalar, amaçlarına ve hizmet ettikleri menfaatlere göre farklı farklı nedenlere dayalı olarak meşru görülebilirler. Milli takım sporcusu bir koşucu türban takıyor ise, milli takım yönetimi, bu koşucunun türbanla yarışmasını örneğin, türban takmanın koşucunun hızını olumsuz yönde etkileyebileceği gerekçesi ile engelleyebilir. Bir sporcunun, yarışmada başarabileceği en yüksek dereceyi yapabilmesi için gereksiz dışsal engelleyicileri en aza indirmesi beklenir. Ne zaman ki, milli takım yönetimi, örneğin şapkalı yarışmayı kabul ederken türbanlı yarışmayı, türbana karşı duyduğu ve içeriği düşünsel-eleştirel olan bir rahatsızlıktan dolayı yasaklar o zaman, özgürlükler hukukuna aykırı davranmış olur.</p>
<h2>B. Türbanın Sınırlandırılmasında Türlü Yaklaşımlar ve Değerlendirilmesi</h2>
<h3>1. Kimin Doğrusu Sorunu ya da &#8220;Onlar İktidarda Olsa Bizim Özgürlüklerimizi Daha da Sınırlarlar&#8221; Yaklaşımı</h3>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Davranış kuralları, kimin iktidar sahibi olup kimin olmayacağı konusunda bilgi sahibi olunması gerekmeden oluşturulur&#8230; özgür ifadenin korunmasını belirlerken, iktidarı elinde bulunduranların, neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin kendi ahlaki yargılarını esas almalarına izin vermemeyi tercih ettik.&#8221; <sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn2">[2]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten, Rawl’un etik felsefesinden esintiler de taşıyan Birleşik Amerikalı yazar Martin Redish’in bu ifadesini güncel bazı tartışmalar bağlamında değerlendirirsek, örneğin İran’da çarşafsız olarak sivil alana girmek, karşı ve &#8220;yanlış&#8221; tarafa hoşgörü göstermeme fikri ile desteklenirken, Türkiye’de de sivil alana türbanla girmek karşı ve &#8220;yanlış&#8221; tarafa hoşgörü göstermeme fikri ile desteklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türban tartışmalarında sağlıklı bir yargıya varabilmek için bize ışık tutacak bir nokta da, &#8220;başkalarının özgürlükleri benim özgürlüğüme sıkı sıkıya bağlıdır&#8221; öncelidir. Gerçekten, 12 Temmuz 2004 tarihinde <em>Hürriyet</em> gazetesi’nde çıkan bir haber, özgürlükler sorununa &#8220;taraflı&#8221; yaklaşmanın sorunlarını göstermektedir. Gazetenin haberine göre, İran&#8217;ın tarihi İsfahan kentinde, İslami kurallara uygun giyinmeyen kadınların kamuya açık yerlere girmesi yasaklanmıştır. Benzer uygulamaların, hareket ve düşünce özgürlüğüne karşı son derece haksız ve gayri meşru müdahaleleri içerdiği ortadadır. Ancak, bu uygulamaların tersi de özgürlüğe haksız bir müdahale olarak kabul edilmelidir. Bir ideoloji, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda bireylere kendi yaşamları için karar verme hakkını tanımaz ise özgürlükçü olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türbanı savunanlar başka özgürlükler söz konusu olduğunda duyarsız hatta yasaklayıcı bir tutum içinde olabilirler. Zaman zaman gözlemlenen bu tutum, onların özgürlüklerinin sınırlanması için bir gerekçe olamaz. Komünist düşünceyi savunanlar da başka özgürlükler konusunda duyarsız kalabilirler; sanat özgürlüğünün sınırsız olmasını savunan bir kimse, başka özgürlükler konusunda daha farklı düşünebilir. Kimsenin her türlü özgürlüğü sonuna kadar savunma zorunluluğu yoktur; ama bu durum, onları özgürlüklerinden yoksun kılmayı gerektirmez. Özgürlüklerin korunması konusunda &#8220;karşılıklılık esası&#8221; söz konusu olamaz. Özgürlük tanınması, çeşitli gruplar arasında bir alışveriş değildir. Özgürlüğünden yararlananın saikleri de bu açıdan önemli bir ölçüt değildir. Eğer Anayasa, &#8220;hiç kimse inanç ve kanaatinden dolayı kınanamaz&#8221; demiş ise, bir kimse kendi ifadesine ya da dinsel davranışına yönelik saikleri nedeni ile de kınanamaz. Hatta, çağdaş Anayasalar, hiç kimsenin inanç veya kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı kuralını koyarlar. O halde, türban takan &#8220;türbanı neden taktığını açıklamaya zorlanamaz.&#8221; Mesele o kimsenin türban takma davranışında bulunabilip bulunamayacağıdır. Bu aşamada türban takanın saikini tahmin edip ona göre tepki göstermek, özgürlükçü bir yaklaşım değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Karşılıklılık esası, yani &#8220;<em>sen benim özgürlüğümü savunur isen ben de seninkini savunurum</em>&#8221; ancak bireyler arasında ya da sivil toplum örgütleri arasında, yani aralarında kamusal-hegemonik bir hiyerarşi ilişkisi bulunmayan eşit kimseler arasında yapılabilecek bir pazarlıktır. Birey olarak hepimiz, bir başka bireyin özgürlüğünü savunup savunmayacağımıza ya da (suç veya haksız fiil oluşturmadıkça) o özgürlüğe saygı gösterip göstermeyeceğimize karar verebiliriz. Örneğin başörtüsü takan bir arkadaşımızı yaş günü partimize davet etmeyebiliriz. Bir sivil toplum örgütü, savunduğu haklara saygı göstermeyen bir başka sivil toplum örgütünün etkinliklerine destek vermeyebilir ya da tam aksine, insan haklarına saygılı olmak kaydı ile onun savunduğu özgürlüklere karşı tavır alabilir. Örneğin hayvan hakları savunucuları, inanç özgürlüğüne dayalı olarak hayvanların kurban edilmesine karşı çıkabilir. Bu gibi eylemler, sadece etik açıdan sorgulanabilir. Ancak kamusal-hukuksal alanda devlet, birey ile &#8220;eğer sen herkesin özgürlüğünü savunur isen ben de senin özgürlüğünü tanırım&#8221; yolunda bir pazarlık yapamaz. Kamusal otorite, en azından hukuksal açıdan, özgürlüğe müdahale oluşturan norm ve uygulamalarını, yalnız söz konusu özgürlüğün Anayasal ve uluslararası hukuksal sınırları kapsamında ortaya koyup meşrulaştırmalı, özgürlükten yararlanmak isteyen kimselerin, başkalarının başka başka özgürlükleri konusundaki fikir ve açıklamalarını; özgürlükleri sınırlama gerekçesi olarak gösterememelidir. Kaldı ki, özellikle somut uygulamaların anayasallığı söz konusu olduğunda ortada sınırlama oluşturan işleme maruz kalan bir birey vardır. Devlet, Anayasaya ya da uluslararası insan hakları hukukuna aykırı olarak özgürlüğünü sınırladığı bireye, &#8220;senin ait olduğun grup bazı özgürlükleri tanımıyor; o nedenle ben de sana, senin talep ettiğin özgürlükleri tanımıyorum&#8221; dediğinde, bireyin mensup olduğu varsayılan bir grubun davranış ve açıklamaları o bireye atfedilmektedir. Oysa, düşünce özgürlüğü toplu bir hak değil, bütünüyle bireysel bir temel haktır. Yine, örneğin türban takan bireyin din özgürlüğünün tartışıldığı bir yargılamada, tartışma konusu o bireyin din ve vicdan özgürlüğüdür yoksa başka özgürlükler hakkında &#8220;acaba&#8221; ne düşündüğü değil! Aksi durum, örneğin insan öldürme suçundan mahkûm olmuş bir kimsenin zaten insan yaşamına önem vermediği savlanarak öldürülmesine hükmetmeye benzer. Bireysel özgürlüklerin korunduğu pek çok ülkede insan yaşamını somut olarak hiçe sayan bir öldürme fiili için dahi ölüm cezası kabul edilmez iken, türban takanın başka düşünceler ya da demokrasi hakkındaki &#8220;soyut fikirleri&#8221;, türbanı yasaklamak için gerekçe olamaz. Haber alma özgürlüğünü savunan gazetecinin etkinliklerinden dolayı yargılandığı bir davada, &#8220;gazetesinin veya kendisinin başka özgürlükler söz konusu olduğunda ne düşündüğü sorulmaz.&#8221; Örnekler çoğaltılabilir.</p>
<h3>2. Türban Takanın Saikinin Önemi Sorunu</h3>
<p style="text-align: justify;">Türbanı, sırf moda, dinsel inancın ödevi olan bir giysi veya siyasal bir sembol olarak takmak arasında bir fark gözetilebilir mi? Bu zamana dek anlatılanlardan varacağımız yanıt daha çok olumsuzdur. Türbanın, dinsel değil siyasal amaçlı olduğu, takanın hareket ve tavırlarından açıkça belli ise çağdaş anlamındaki kamusal alan, sivil alan yani devlet egemenliği dışında, geleneksel olarak düşüncelerin değiş tokuşu için biçimlenmiş alanlarda hiçbir sınırlama geçerli olamaz. Üniversite de bu alana dahildir. Çünkü siyasal açıklamalar, diğer her türlü açıklamalardan daha çok korunmalıdır. Düşünce özgürlüğünün son derece önemli demokratik işlevleri vardır. Üniversite öğrencileri, üniversite ortamında, kafeteryada, bahçede, düzenleyecekleri özel toplantılarda medeni ve barışçı bir biçimde siyaset tartışabilmelidirler. Türban takmak eğer takanın ifadesine göre siyasal bir eylem ise o da bir fikir ya da savdır ve barışçı olarak kulak verilmeli ya da dinlenmek (görülmek) istenmiyorsa dinlenmemelidir. Türban, siyasal amaçla dahi takılsa, muhatabını dinlemeye ya da tavır almaya davet eden, muhataba meydan okuyan, muhatabı, ilgilendiği başka bir uğraştan haksız olarak alıkoyan bir siyasal açıklama olarak kabul edilememelidir. Türbanın rahatsız ediciliği, muhatabı açısından hiçbir biçimde nesnel olarak ifade edilemeyen doğrudan ve maddi bir zarar değil, tümü ile algılamaya dayalı, nisbi bir duygusal tepkidir. Bu tepkinin, keçisakala ya da &#8220;MHP bıyığı&#8221;na karşı duyulabilecek tepkiye paralel bir yönü vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine türbanın &#8220;ortada&#8221; olması, çırılçıplak dolaşmak gibi &#8220;kamu düzenini&#8221; bozabilecek bir eylem olarak kabul edilebilir mi? Bilindiği gibi, hukuksal anlamda kamu düzeni, yazılı olması gerekmeyen, ancak belirli bir tarihsel zamanda, toplumsal-kültürel açıdan egemen olan ve insanların birarada yaşayabilmeleri için uyulmaları <strong><span style="text-decoration: underline;">vazgeçilmez kabul edilen</span></strong> kurallar bütünüdür.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn3">[3]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Sokakta serbest olan türbanın, üniversite ortamında da kamu düzenini bozmayacağını kabul etmek gereklidir. Kimse sokakta çırılçıplak dolaşmamaktadır, çırılçıplak dolaşmak belirli kültürel ortamlarda çok uzun süreden beri yerleşmiş biçimde çevresini rahatsız eden, fikir ve inanç açıklaması olmayan bir davranış ise bu davranışın belirli sınırlamalara konu olması düşünülebilir. Peki hayvanların öldürülmesini protesto etmek isteyen bir grup sokakta çırılçıplak dolaşabilir mi? Eşcinseller, cinsel seçimlerini meydan okuyucu biçimde ortaya koymak, bir anlamda provokatif bir &#8220;outing&#8221;, &#8220;açık&#8221; olma amacı ile çıplak gösteri yapabilirler mi? Batı dünyasında pek çok aydın bu sorulara &#8220;dolaşabilir, yapabilir&#8221; yanıtını verir iken Türkiye’nin bu konuda oldukça çekingen bir tutum sergileyeceğini, bazı &#8220;aydın&#8221;ların &#8220;açılan&#8221;lara saldırıda bulunanları dahi savunabileceğini tahmin etmek zor değildir. Oysa, fuhşa itilen kadınların, birtakım &#8220;sahte muhafazakâr&#8221; ya da &#8220;ikiyüzlü&#8221; davranışları ortaya sermek için çıplak gösteri yapması da bir şekilde düşüncenin ifadesidir. Çıplaklık ile türbanın farklı farklı gerekçelerle ama nerede ise aynı ölçüde kamu düzenini tehdit eder hareketler olarak algılandığı bir toplumsal kültürde (ki bu kültürde milletvekili kadınlar pantolon da giymemektedir) ancak ve ancak her ikisinin ortası olanların pratik özgürlükleri olabileceğini fakat &#8220;ortalama&#8221;nın ve herkesin kabul ettiği düşünceleri savunanın ve sloganları tekrarlayanların da düşüncesini ifade etmesinde ne gibi bir aydınlanma ve ilerleme hayrı olacağını sormak gereklidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda karşılaştırmalı bir önemi olan bazı öğretilere değinmek istiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Batı Avrupa ve Amerikan öğretisinde ve yargı kararlarında, bireylerin -zoraki dinleyici konumunda kaldıkları ortamlar ve uyarıcılar hariç-, toplumsal yaşamda karşılaştıkları &#8220;rahatsız edici&#8221; görüntülere tahammül etmesi gerektiği kabul edilir. İnsanın rahatsız edici ifadeler karşısında bulunması olasıdır. Bizi rahatsız ettiğini ya da edebileceğini duşündüğümüz bazı temaslardan kaçınmak mümkündür. Ancak toplumsal yaşamda kimi zaman anlık birtakım temaslardan kaçınamayacağımız durumlar karşısında kalabiliriz. Sokakta yürürken birdenbire çıplak biri karşımıza çıkabilir, çok resmi bir ortamda ya da çoluklu çocuklu akraba ziyaretlerinde televizyon kanallarını değiştirirken birden müstehcen bir görüntü ekranda belirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Amerikan Yüksek Mahkemesi bu gibi durumlarda ilke olarak düşünce açıklamalarının dinleyenleri zoraki dinleyici konumuna getirdiği gerekçesi ile bastırılmasına izin vermemektedir. Amerikan Anayasasının düşünce özgürlüğünü düzenleyen Birinci Ek Maddesi öğretisi; genel kural olarak, dinlediklerinden rahatsız olanların başlarını çevirmelerini ilke olarak kabul eder. Bir konuşmayı dinlemek istemeyen dinlememeli, bir gösteriyi izlememek isteyen izlememelidir. Başını çevirmek kişinin kendi elindedir. Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne göre (benzer kararlar Avrupa Anayasa Mahkemeleri tarafından da verilmiştir) belirli bazı temaslar, toplumsal yaşamın akışı içinde kaçınılmazdır. Bu durum &#8220;pazar yerinde bulunmak&#8221; gibidir. Açık bir pazarda bazı temaslardan kaçmak mümkün olmaz. Burada kulaklarını tıkamak ya da gözlerini kapamak dinleyicilere düşecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Erznoznik v. Jacksonville<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn4">[4]</a></sup> kararında Yüksek Mahkeme, seyyar bir tiyatroda alenen çıplaklığı yasaklayan bir düzenlemeyi iptal etmiştir. Yasanın uygulanma koşulu olarak, bu tip sahnelerin kamuya açık bir caddeden ya da bir alandan görülebilmesi olarak gösterilmişti. Düzenleme hangi tip çıplaklığın yasak edildiğini tek tek belirtiyor ve yasağa &#8220;çıplak popo&#8221;, &#8220;çıplak kadın göğüsleri&#8221;, &#8220;çıplak cinsel organları&#8221; dahil ediyordu. Bu nedenle düzenleme normalde Amerikan hukukunda müstehcen olarak kabul edilmeyen <em>mücerret çıplaklığı</em> yasaklamış oluyordu. Mahkemeye göre, tiyatronun önünden geçenlerin bu görüntüleri rahatsız edici bulmaları önem taşımamıştır. Verilen karar, herhangi bir göz temasını zoraki de olsa önlemek ve görüntüye bakmadan çekip gitmenin izleyicilere düştüğünü ifade etmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;kaçınılmaz bir şekilde hepimiz birçok ortamda zoraki dinleyiciyiz. Karşılaştığımız birçok şey bizim siyasal ve ahlaki duyarlığımızı ya da estetik duygularımızı rencide eder. Bununla birlikte, Anayasa, devlete, aksi durumda koruma görebilecek hangi tip ifadeleri dinlemek ya da görmek istemeyen dinleyici ya da izleyicinin korunmasını gerektirecek ölçüde rencide edici olduğuna karar verme yetkisi vermez&#8230;bakışlarını başka tarafa çevirerek duyarlılıklarının sarsılmasından kaçınmak daha çok izleyiciye düşer.&#8221; <sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn5">[5]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Vietnam Savaşı sırasında, üstünde, askerlik karşıtı &#8220;Fuck the Draft&#8221; tişörtü ile Mahkeme binasında dolaşan Cohen’in &#8220;düşünce&#8221; özgürlüğünün korunduğu Cohen v. California<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn6">[6]</a></sup> Yüksek Mahkeme’nin yaklaşımına bir başka örnektir. Bu kararla da altı çizilen, düşünce özgürlüğünün korunması söz konusu olduğunda çoğunluğun algı, hassasiyet ya da tepkilerinin bir önemi olmadığıdır. Çoğunluk, kendi tepkisi ya da kızgınlığı yüzünden düşünce açıklamalarını denetleme imkânına sahip olamamalıdır. Düşünce özgürlüğünün korunma nedenini açıklayan en klasik görüş, bu özgürlüğün gücünü yerleşmiş fikir ve hislere meydan okuyabilmesinde görür.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda anlatılanların en önemli istisnası düşünce açıklamalarının kişinin evine kadar girip onu rahatsız ettiği durumlardır. Gerçekten kamuya açık alanlarda bir özgürlük olarak kabul edilebilecek bu kural, bazı alanlarda bir eziyet halini alabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir uçakta ya da otobüste seyahat ederken, belirli bir toplantıda konuşmacıyı dinlerken ya da yorgun argın geldiğimiz evimizde dinlenip kafamızı toplamaya çalışırken, olur olmaz ve talep etmediğimiz bir anda propaganda dinlemek istemeyiz. Bu gibi durumlarda sokaktan geçerken olduğu gibi zoraki dinleyici olmamızı kabul eden bir anlayış, konuşanlardan başka kimseye özgürlük tanımaz. Oysa konuşma kadar susup başını dinleme özgürlüğü de vardır ve bugün bu özgürlük çoğu alanda (örneğin gürültülü müzik yapılan yerlere yakın oturanlar için) düşünce özgürlüğünden de değerlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sokakta ya da üniversitede türban takan bir kimseyi gördüğümüzde rahatsız olmamız, türbanlının kamu düzenini bozması anlamına alınamaz. Öyle bir <em>zarar</em> grubu vardır ki, kanımca açık ve yakın tehlike kriteri dahi, sırf böyle zararları doğuruyor diye düşüncenin sınırlanmasına yetmez. Bunlar tepkisel zararlardır. Muhatabın değerlerine nisbi ve duygusal tehdit anlamı içeren bu tip &#8220;tepkisel zararlar&#8221; söz konusu olduğunda bir düşüncenin ifadesini sınırlamak için açık ve yakın tehlike ölçütüne başvurulması bile yeterli kabul edilmemektedir. Örneğin bir sanatçının çizdiği karikatürden etkilenenler, bu karikatüre karşı tepki gösterip sokakta şiddet olaylarına sebebiyet verseler bu durumda kamu düzenini asıl bozan kimse karikatürist değil, onun karikatürüne tepki gösterenlerdir. Bu çerçevede sanatçının parmakları ile uğraşmaktansa, yakıp yıkanların elleri ile uğraşılmalıdır. Çünkü yazar, belirli bir topluluğu, yakıp yıksın diye, yani o yönde tahrik etmemiştir. Aziz Nesin<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn7">[7]</a></sup>, Müslümanlıkla ilgili açıklamalarda bulunmuş, bir kısım Madımak Oteli’ni ateşe vermiştir. Bu gibi olaylarda kamu düzenini bozan Aziz Nesin değil, oteli yakanlardır. Ve açık ve yakın tehlike kriteri dahi, Aziz Nesin’in düşüncesinin snırlanması için yetmez. Aynı ilke, türban takan için de geçerlidir. Bir kimsenin türban takması nedeniyle üniversitede olaylar çıkmışsa, eğer olayları çıkaran türbana tepki gösterenler ise, onların &#8220;ifadeleri&#8221; yaptırıma bağlanacaktır, türban takanın türban takma eylemi değil. Aksi durum, aşırı ve gayri meşru tepki gösterilerek düşünce özgürlüğünden yararlanmamızın engellenmesine yol açabilir. Beğenmedikleri oluş biçimine karşı suç oluşturan eylemler gerçekleştirenlerin hareketleri, düşünce özgürlüğünün korunmasını engelleyememelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasal amaçlı kullanıldığı, takanın tavır ve hareketlerinden açıkça belli olan türbanın örneğin ilkokul, ortaokul, lise ya da kamu otoritesinin kullanımı anlamına gelen ortamlarda bu otoriteyi temsil edenlerce takılmasının sınırlanması eğer bu sınırlama diğer siyasal ifadelerle karşılaştırılınca eşitlik ilkesine bir aykırılık teşkil etmiyorsa mümkün olabilir. Ancak bu noktada bir soru gündeme gelmektedir. Türban takanın saikini nereden bileceğiz? Bu sorunun yanıtı açıktır: &#8220;Bilemeyiz.&#8221; Kişinin türbanın takılmasının siyasal bir düşünce açıklaması olduğunu açıkça ortaya koyan tavır ve hareketleri olmadıkça saiki değerlendirmek bütünü ile ifade değil, kişinin beyninin içinde olup bitenlere yönelik bir tahmin olarak dar anlamda düşünce özgürlüğünün ihlalini teşkil edecektir. Şüphesiz bir lise öğretmeninin herhangi bir partinin rozetini takarak ders vermesi onun tarafsız bir eğitsel etkinlikte bulunamayacağına işaret olabilir. Ancak türban söz konusu olduğunda, siyasal saik açıkça ortaya konamayacağı için bu davranışın herhangi bir şekilde sınırlanması yoğun bir şüpheyle değerlendirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öğretmenler açısından konuya daha geniş bakmak ve sorunu salt eşitlik ilkesi açısından değil farklı perspektiflerden de değerlendirmek gereklidir. Özellikle okullar söz konusu olduğunda öğretmenlerin giyim kuşam ve davranışları konusunda başka normatif kriterlerin de işin içine girmesi gerektiği söylenebilir. Konu, özgürlükler değil, laiklik ilkesi çerçevesinde değerlendirilirse, &#8220;örnek teşkil etme&#8221; savı tartışılabilir. Özellikle reşit olmayan çocukların karşısına çıkan öğretmen, bu çocukları, gerekli bilişsel ve duygusal yeteneklerle topluma kazandırma ödevini de gerçekleştirmelidir şüphesiz. Bu ödev içinde, çocukların farklılıklara saygılı ve önyargısız olarak yetiştirilmesi alt-ödevi de yer almaktadır. Türbanlı bir öğretmen, acaba laikliğe aykırılık mesajını mı vermektedir çocuklara yoksa inanç özgürlüğünden yararlanan bir kimse olarak örneğin, <em>çember sakallı erkek</em> öğretmenlerden salt başındaki örtü ile biçimsel olarak ayrılan bir kimse midir? Başörtülü her öğretmenin, istisnasız olarak, farklılıklara saygıyı hiçbir şekilde öğretemeyeceği düşünülebilir mi? Sosyolojik olarak, toplumun çoğunluğunun türban takıp takmadığı, hatta söz konusu okuldaki türbanlı oranı ve sair faktörler değerlendirmeye alınmalı mıdır? Okulun siyasal rejim içindeki yeri ele alınmadan, türbanlı eğitimci sorusunu salt eşitlik ilkesiyle değerlendirmek de eksik kalacaktır. Bununla birlikte, acaba, öğretmenin eşcinsel olduğu bir yerlerden duyulmuşsa, salt bu duyuma dayanılarak, onun ders vermesi yasaklanabilecek midir? Öğretmeninin eşcinsel olduğunu duyan çocuk onun hareketlerinde bir mesaj mı arayacaktır? &#8220;Türbanlı öğretmen çocuklara örnek teşkil edemez&#8221;, &#8220;Eşcinsel bir kimse çocuklara örnek olamaz&#8221;, &#8220;Kısa etek giyen örnek olamaz&#8221; yargılarına dayanır isek, meşru biçimde özgürlüklerinden yararlananları ve bu özgürlüklerini, çocuklara dayatmadan, onları kullanmadan ortaya koyanları sınırlamaya kalkar isek, demokratik eğitim sistemlerinde değerlendirme kriterlerinin nisbiliğini savunmuş olmaz mıyız? Öğretmenin türban takması öğrencileri türban takmaya özendirmek anlamına mı gelir? Temel haklarından yararlanan bir öğretmenin hakkından yararlanması özendirme sayılabilir mi? Türban takan öğretmenin salt bu nedenle görevden alınması, alkolik bir öğretmenin öğrencileri özendirmemesi için görevden alınması işlemine mi benzer? Alkolizm, Anayasal olarak koruma gören temel bir hak mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz, çoğu okulda öğretmenin kılığına kıyafetine dikkat etmesi, düzgün giyinmesi, kot giymemesi, saçının başının dağınık olmaması gibi birtakım giyim kuralları konmuştur. Bu kriterler ne yazık ki her yerde genel geçer kabul edilen kriterler değildir. Örneğin Almanya’da öğretmenler kot giyerek derse girebilmektedir. Bazı öğretmenlerimizin saçı başı dağınık iken bazılarının çok derli toplu olduğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. Derli topluluk kriteri nedir? Öğretmen topuz mu yapmalıdır? Yoksa saçları açık girebilir mi derse? Sorun şu ki, biz özgürlüklerin sınırını nerede çizeceğimizi bilmeliyiz ve en azından milli eğitimin, demokratik, önyargısız, farklılıklara saygıyı destekleyen bir bakış açısına sahip olmasını savunabiliriz. Bu bakış açısı, din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel tercih, felsefi inanç ve benzeri gerekçelere dayalı olarak ayrımcılığın önlenmesini gerektirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Reşit olmayanlara karşı yetişkinlerin görev ve sorumluluklarını belirlerken, çocukların da aklı olduğunu, çoğu zaman <em>yönlendirilme</em> ile <em>basit görünüm ve oluş tarzı</em> arasındaki farkı ayırt edebileceklerini kabul etmek ve siyasal ve dinsel bir <em>ek propaganda</em> eylemi ile desteklenmedikçe bazı çevrelerin benimsediği geleneksel giyim kuşamın, çocuğu her durumda etkileyebileceğini kabul etmemek gereklidir. Eğer tersi savunuluyorsa, tartıştığımız konu bir temel hak olduğu için sosyolojik ve somut araştırmalarla desteklenmiş olmalıdır ki yasaklanabilsin. Alman Federal Anayasa Mahkemesi, aşağıda ayrıntıları ile inceleyeceğimiz bir kararında, öğretmenin türban takması sorununu incelerken, &#8220;<em>türban takmanın saikleri&#8221;</em> üzerine yapılan araştırmaları göz önüne almış, &#8220;<em>gelişim psikolojisi bakımından türbanın öğrenciler üzerinde etkisi&#8221;</em> konusunda görüş bildirmek üzere ise Profesör Dr. Bliesener’i dinlemiştir. Bu, kararlarını &#8220;akla dayanarak&#8221; verme eğilimi taşıyan bir merciden çıkan bir karardır. Herkes her konuda, örneğin çocuklar açısından neyin iyi örnek, neyin kötü örnek oluşturacağına ilişkin birtakım önyargılara sahip bulunabilir. Önemli olan bu yargıları, akli inceleme sonuçları ile desteklemektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki düşünceler, bugün ülkemizde geçerli kültürel ortam içinde oldukça <em>naive</em>, safdil-idealist ve kabul edilemez bulunabilir. Kimileri, lisede türbanlı öğretmen görmeyi, kimileri, eşcinsel olduğunu açıklayan öğretmeni lisede görmeyi, kimileri her ikisini de lisede görmeyi korkutucu ve kabul edilmez bulabilir. Oysa biz hem eşcinsel öğretmen hem de türbanlı öğretmen açısından &#8220;neden olmasın?&#8221; diye sorarken, hem cinsel tercihlerini açıklamanın hem de inancına göre giyinmenin kabul edilebileceği, ideal önyargısız ve demokratik bir eğitim sistemini düşünüyoruz. Acaba Bülent Ersoy öğretmen olsa idi cinsiyet değiştirdikten sonra görev yaptığı okuldan atılabilecek miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuklar, sandığımız kadar saf değildir ve onlara örnek olmak için tüm sorumluluğu öğretmenlere (öğretmenlerin temel hakları pahasına) yüklemenin doğru bir yaklaşım mı olduğu yoksa kendi kendini kandırma anlamına mı geleceği, basit bir sosyolojik araştırma ile tespit edilebilecek bir durumdur. Bu satırların yazarı, kendi ilköğrenim döneminde her inanç ve değerden öğretmene rastlamıştır. Hepimiz, her inançtan ve değerden öğretmenler sahibi olduk. Kimileri idolümüz oldu, kimilerini &#8220;aykırı&#8221; bulduk. Ama içimizde erkek olanlardan pek azı, lise öğretmenimiz &#8220;MHP bıyığı&#8221; bırakıyor diye bıyık bıraktı ya da lise öğretmeni bıyık bırakmıyor diye bıyık bırakmamaya karar verdi. Bu satırların yazarının edebiyat öğretmeni olan annesi, &#8220;Hocam, ben şeytan gördüm&#8221; diyen öğrencisine &#8220;Öyle mi? Neye benziyordu, anlat istersen yavrum. Ben şimdiye kadar hiç şeytan görmedim&#8221; dediği için şikâyet edilmiştir. Şikâyet konusu, çocukları dinsizliğe özendirme &#8220;şüphesi&#8221; idi!</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuklar ya da ergenlerin, birtakım yetişkinleri &#8220;idol&#8221; olarak kabul edebilecekleri vakıadır. Ama bugün bu &#8220;idoller&#8221; arasında Paris Hilton ya da Britney Spears, türbanlı ya da türbansız herhangi bir öğretmenden, ne yazık ki daha önde gelmektedir sanıyoruz ve belki de o zaman Britney Spears’la mücadele etmemiz gereklidir(!) Öğretmen; bilişsel, kavrayışsal ve duygusal becerileri çocuğa kazandıran, çocuğu sağlıklı kabul edilebilecek bireysel ve toplumsal işlevlerle topluma &#8220;kazandıran&#8221;, &#8220;kazandıramasa&#8221; bile topluma meşru-güçlerle hazırlayan kimsedir. Bu becerileri kazandırma yolunda bir heteroseksüelin bir homoseksüelden daha başarılı olduğunu hangimiz kanıtladı? Belki de pedagojik felsefe açısından işin özü, &#8220;hangi topluma kazandıracağız?&#8221; sorusunda. Hangi topluma çocuk yetiştiriyoruz?</p>
<h3>3. Türban Takmayanın Hisleri Sorunu</h3>
<p style="text-align: justify;">Türban takmayanlar, türban takanlara karşı tepki gösterecek diye türban yasaklanabilir mi? Leyla Şahin davasında<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn8">[8]</a></sup> laiklik ilkesinin korunması menfaati ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki çatışmayı değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu soruyu incelemiş ancak doyurucu bir yanıt verememiş, mutlak olarak korunan <em>dar anlamda inanç</em> ile nisbi korunan <em>dini saikli hareket</em> arasındaki ayrımı ortaya koyamamıştır. Öte yandan, ABD Yüksek Mahkemesi, 1940 tarihli Cantwell v. Connecticut<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn9">[9]</a></sup> kararı ile, başkalarının hislerinin ve tepkilerinin, özgürlükten yararlananın haklarının sınırlanmasına gerekçe olamayacağını kabul etmiştir. Yüksek Mahkeme’nin kararına konu olan olayda, Cantwell’in iki oğluyla birlikte özellikle Katoliklerin yaşadıkları mahallelerde bir teypten Rutherfords’un Katolik düşmanı &#8220;Düşmanlar&#8221; kitabından alıntıları dinletme eylemleri &#8220;kamu düzenini bozmak&#8221; sayılmış ve cezai yaptırım görmüş idi. Aslında, Cantwell’in tutuklanmasının nedeni, kapı kapı dolaşıp bu teybi dinletmesi değil, dini ve yardım amaçlı olarak kapı kapı propaganda yapılmasını önceden izin alma koşuluna bağlayan bir düzenlemeye uymaması idi. Bu düzenleme, tüketicileri korumak için öngörülmüştü. Mahkeme, yaptırımı iptal etmiştir. Cantwell’in, Katoliklerin yaşadıkları mahallelerde bir teypten gürültüyle dinlettikleri Katolik düşmanı ifadelerin çatışmalara neden olması dahi Yüksek Mahkeme’nin düşünce özgürlüğünü koruma yolundaki mutlak eğilimini değiştirememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme’ye göre, Cantwell, Birinci Ek Maddenin koruduğu düşünce özgürlüğünden yararlanacaktır. Sahip olduğu düşüncelerin ifadesinin muhatabı olanların bu düşüncelerin içeriğini saldırgan ve kırıcı (&#8221;offensive&#8221;) bulabilecek olmaları Cantwell’in din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamak bakımından yeterli bir gerekçe değildir. Oysa, yukarıda da değindiğimiz gibi bugün dahi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ünlü &#8220;Şahin&#8221; kararında, karşı tarafın rahatsızlığını, din özgürlüğünden yararlanmak isteyenin hareketinin sınırlanmasına bir gerekçe olarak gösterebilmiştir.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn10">[10]</a></sup> Mahkeme, karar gerekçesinde, türbanın, özellikle, onu giymeyenler üzerindeki etkisini tartışırken, bu etkinin sınırlama bakımından bir ölçü olabileceği kabul edilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;Türkiye bağlamı içinde İslamcı türban sorununu incelerken, zorunlu bir dini görev olarak algılanan böyle bir sembolü giymenin onu giymemeyi seçenler üzerinde sahip olabileceği etkisi akılda tutulmalıdır&#8230;tartışma konusu olan sorunlar, nüfusunun çoğunluğu, kadın haklarına ve laik bir yaşam tarzına güçlü bir bağlılık gösterirken İslam inancına da sadık olan bir ülkede ‘başkalarının hak ve özgürlüklerinin’ korunması ve ‘kamu düzeninin sağlanmasını’ ile ilgilidir. Bu cephede özgürlüklere sınırlamalar getirmek, bu nedenle, ve özellikle de Türk Mahkemelerinin de belirttiği gibi, son yıllarda bu dini sembolün siyasal bir anlam taşıması nedeniyle, zorlayıcı bir toplumsal gereksinime ve [yukarıda sözü edilen] iki meşru amacı gerçekleştirmeye çalışarak cevap vermek olarak görülebilir.&#8221;<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn11">[11]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımı ile, ABD Yüksek Mahkemesi’nin yaklaşımı arasındaki en önemli fark, ABD’de geçerli düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışına göre başkalarının hassasiyeti ya da ifadede bulunanın &#8220;oluş biçimine&#8221; karşı gösterdikleri tepkinin (araya girenlerin müdahalesinin), düşüncenin ifadesinin sınırlanması için bir gerekçe olamayacağıdır. İfade özgürlüğünden yararlanan kimsenin bu davranışı, korunması zorunlu olan önemli bir bireysel ve kamusal menfaati açık ve mevcut bir zarar tehlikesine düşürmüyor ise ve her şeyden önce, ifadede bulunanın amacı, bu tehlikeye yönelik olarak en azından kusurlu olarak kabul edilemezse özgürlük sınırlanamayacaktır. Aksi halde merhum yazarımız Aziz Nesin’i, Madımak Oteli’nin yakılmasından sorumlu tutmak gerekirdi. Yine, bu ana dek anlatılanlardan da anlaşılabileceği gibi, bir oluş ya da ifade tarzının &#8220;siyasal bir anlam kazanmış&#8221; olması onun yasaklanması için gerekçe olamaz. Özellikle siyasal ifadeler, diğer tüm ifade biçimlerinden daha öncelikli bir koruma görmektedir. Bu nedenle, çağdaş yargıcın bakış açısından, &#8220;din özgürlüğünün siyasal kullanımı yaygınlaştı&#8221; şeklindeki bir açıklama, türbanı yasaklayan normun anayasaya aykırı olduğu karinesini daha da güçlendiren bir açıklama olacaktır. Çünkü siyasal içerikli bir mesaj anlamı taşıyan türban giyme artık dini saikli hareket olarak değil, en iyi ihtimalle düşüncenin ifadesi, en kötü ihtimalle iletişimsel eylem olarak korunacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">AİHM’nin türban kararından çok farklı bir yaklaşım sergilenen Cantwell davasında, ABD Yüksek Mahkemesi’ne göre Cantwell’in fiili herhangi bir kamusal çıkar açısından açık ve mevcut bir tehlike (&#8221;clear and present danger to any state interest&#8221;) doğurmamaktadır. Cantwell, hiçbir maddi saldırıda (&#8221;assault&#8221;) bulunmamış ve kimsenin vücut bütünlüğü için bir tehdit oluşturmamıştır. Yine, ortada kasti hiçbir tahkir ve kişisel kötüye kullanma (&#8221;committed ‘no intentional discourtesy’ [and] personal abuse&#8221;) yoktur. Mahkemeye göre:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Dini inanç ve siyasal düşünce bağlamında keskin ayrılıklar ortaya çıkar. Her iki alanda da birinin inanç sistemi başka biri için en ağır bir yanlış gibi gelebilir. Başkalarını kendi bakış açısına ikna etmek isteyen her savunucu, bildiğimiz gibi, türlü zamanlarda, abartmaya, toplumda kabul görmüş dini kurumlarda, kilisede ya da devlet kurumlarında önde gelen kimselere karşı hakaretamiz sözler sarf etme yoluna, hatta yalana başvurabilir. Fakat bu ulusun halkı, tarihinin ışığında, aşırıya kaçma, kötüye kullanma olasılığına rağmen, bu özgürlüklerin, uzun vadede, demokratik bir düzenin yurttaşlarının aydınlanmış fikir ve davranışlarını oluşturma yolunda yaşamsal olduğunu öngörmüştür.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn12">[12]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Bir kimsenin, Katolik inancını tahkir eden bir kaseti, Katolik inancına sahip kimselerin kapısını çalarak onlara dinletmesini dahi düşüncenin ifadesi olarak gören Mahkemeye göre hangi içerikte olursa olsun kişinin kendi düşüncelerini açıklaması kamuoyunun aydınlanması için yaşamsaldır. 1940 tarihli Amerikan Catwell kararı ile 2004 tarihli Avrupa Şahin kararı arasında yalnızca büyük bir tarihsel zaman dilimi farkı değil, düşünce özgürlüğünün korunması açısından da oldukça büyük bir fark vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ölçülebilir tehlike ve zararlara yol açmayan, ancak ölçülemez ve göreli duyguları inciten düşüncenin içeriğine yönelik tepkiler, sınırlamada esas alınamaz ve <em>ikincil etkiler kuramının</em> sınırlama ölçütlerine de uymamaktadır.</p>
<h3>4. Öğrenciler ve Türban</h3>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi, okula türbanlı olarak devam etme hakkının olup olmadığı Türkiye’de ve Avrupa’da hararetle tartışılmaktadır. Avrupa açısından konunun Türk düşmanlığı ve İslamofobi ile de ilgisi vardır. Bu konuda öncelikle ortaöğrenim ve yükseköğrenim kurumları ayrılarak bir yargıya varmak uygun olsa da, özellikle Anglo-Amerikan sisteminde geçerli anlayışa göre bu ayrıma da gerek kalmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Karşılaştırmalı bir not olarak, birkaç önemli davanın ana unsurlarını bu noktada hatırlatmakta yarar vardır: Amerika Birleşik Devletleri’nde bayrağa sadakat konusunun her zaman düşünce özgürlüğü bakımından Yüksek Mahkeme’nin önemli kararlar almasına yol açan ciddi bir sorun olduğu ve &#8220;bayrak selamlama&#8221; sorununun yalnızca Yehovanın Şahidleri tarafından ortaya atılmasa da bu konudaki ilk kararların bu dini grubun üyelerinin Amerikan bayrağına zorunlu saygı ve bağlılığı reddetmeleri nedeniyle ortaya çıktığı bilinmektedir. &#8220;Flag salute&#8221; sorunu adı verilen tartışma ve çekişmeler, İncil’in Exodus (&#8221;Mısır’dan Çıkış&#8221;) 20:3-5 sayılı ayetleri arasında bulunan &#8220;Benden başka tanrılar tanımayacaksın&#8221; (&#8221;You shall have no other gods before me &#8230;..&#8221;) vahiyini Yehovanın Şahidlerinin farklı yorumlamalarından kaynaklanmıştı. Yirmili yıllarda başgösteren bu sorun, otuzlu ve kırklı yıllarda artarak sürmüştü. Yehovanın Şahidleri toplumdan uzaklaşma ve özellikle sivil otoritenin kurum ve kurallarına uymama tavırları nedeniyle ciddi baskılara ve yaptırımlara maruz kalmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayrak selamlamama ile ilgili ilk karar olan Gobitis kararına konu olan olayda Yehovanın Şahidi Gobitis’lerin çocuğu, vicdani kanaatine uymadığı gerekçesi ile bayrak selamlamayı reddetmiş ve çocuklara bayrak selamlama mecburiyeti getiren düzenlemeyi ihlalden okuldan uzaklaştırılmıştı. Bu düzenlemenin Birinci Ek Maddeye aykırılık oluşturduğu savını kabul etmeyen Yüksek Mahkeme kararına karşı oy yazan Yargıç Stone, tartışma konusu kuralın &#8220;<em>düşünce ve inanç özgürlüğünü kısıtlamaktan da öte gittiğini ve çocukları, kendi istemedikleri, paylaşmadıkları ve en derin dini inançlarına karşı gelen birtakım duyguları açıklamaya zorlamayı amaçlamakta</em>&#8221; olduğunu belirtmiştir.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn13">[13]</a></sup> Bu karardan sonra, benzer bir olayla ilgili Barnette<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn14">[14]</a></sup> davasında karar veren Yüksek Mahkeme, Yargıç Stone’un karşı oyunda yazdığı gibi düşünecek ve bu konudaki Gobitis doktrinini kökünden değiştirecekti. Bu kararla, Gobitis için verdiği karardan dönen ABD Yüksek Mahkemesi, Yehovanın Şahidlerinin bayrağı <em>selamlamama</em> haklarını tanımış ve böyle selamlama törenlerine katılmama hakkını, Birinci Ek Madde ile verilen inanç özgürlüğünün bir kullanımı olarak görmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Ünlü Barnette davası da, Türkiye’de bugün hararetle yapılan tartışmalar bağlamında karşılaştırmalı önemi olabilecek bir davadır. Bayrak selamlamamayı yasaklayan düzenlemelerle okullara türbanlı girişi yasaklayan düzenlemeler karşılaştırılırsa konu daha da açık olarak anlaşılabilir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, türban yasağı gibi bir yasak, Barnette kararının verildiği bir dönemde dahi ABD Yüksek Mahkemesi’nin önüne gelmiş olsa, muhtemelen Yargıç Frankfurter’in kaleme almış olacağı çoğunluk görüşü yasağı Birinci Ek Maddeye aykırı bulabilecektir. Bayrak selamlama mecburiyetine uymayan öğrencinin okuldan uzaklaştırılması kararını Birinci Ek Maddeye (düşünce özgürlüğü ilkesine) aykırı bulan Barnette kararından önceki Gobitis kararında dahi,</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;birtakım dini ve vicdani fikir ve ilkeler kişileri <em>bu dini ve vicdani inançları kısıtlamaya yönelmemiş genel kanunlara</em> riayet etme yükümlülüğünden kurtarmamaktadır&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">anlayışı benimsenmiştir. &#8220;<em>Birtakım dini ve vicdani fikir ve ilkeler kişileri bu dini ve vicdani inançları kısıtlamaya yönelmemiş genel kanunlara riayet etme yükümlülüğünden&#8221;</em> kurtarmıyor ise; dini ve vicdani inaçları kısıtlamaya yönelmiş yasaklar anayasaya aykırı bulunacaktır. Çünkü bu yasakların genel bir yasak olarak meşru kılınabilmeleri için, dini ve vicdani inançları kısıtlamaya yönelmemiş olmaları, inancın içeriğini hedef almamış olmaları gereklidir. Öyle ki, trafiğin işlediği bir caddede namaz kılınamaz ama orada jimnastik de yapılamaz. Bu örnekte söz konusu olan yasak, inancın ya da eylemin düşünsel içeriğinden bağımsız olarak (yolun araç trafiğine ayrılmış olması gerekçesi ile) meşrulaştırılabilmektedir. ABD düzlemi için varsayımsal olarak incelediğimiz türban yasağı konusunda Gobitis çerçevesinde ne karar verilirse verilsin Barnette kararının çok açık bir şekilde anayasaya aykırılık kararı vereceği ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir an için ortaöğretim kurumları bir yana bırakılarak üniversite ortamına bakılacak olursa, üniversitelerde herhangi bir türban yasağını meşru olmaktan çıkaran pek çok gerekçe bulunabilir:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Üniversiteler &#8220;evren&#8221; içindeki her türlü farklı &#8220;oluş&#8221; ve &#8220;bakış&#8221; açısının birlikte var olduğu ortamlar olmalıdır. Adı üstünde &#8220;evrenkent&#8221; üniversite demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Üniversiteler, özgürlüğün ve farklılıklara saygının ilke kabul edildiği kurumlar olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">3) Akademik ortam, bütün diğer ortamlardan daha serbest, özgürlükçü, farklı fikirlere açık bir &#8220;kamusal&#8221; alan olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">4) Herkes, öğrenim hakkından eşit olarak yararlanmalıdır. Bu hak tanınırken, din, renk, dil, felsefi inanç, dini ve mezhep inancı, vicdani kanaat vb. unsurlar gözetilerek farklılaştırmaya gidilmesi eşitlik ilkesine aykırılık teşkil eder. Eşitlik ilkesinin sınırlandırılması ancak başkalarının &#8220;temel haklarını&#8221; korumak için ve eşyanın tabiatından kaynaklanıyorsa mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">5) Üniversite idaresi, kamu hizmeti veren idare konumundadır. Bu hizmet, temel öğrenim hakkına yöneliktir. Temel hakların ve özellikle din ve vicdan özgürlüğünün sınırlandırılmasında içerik bakımından ayrımcılık yapılması (&#8221;türban takan ile örneğin kasket takan arasında farklılaştırmaya gidilmesi&#8221;) ancak bu ayrımcılık nedeni ile sınırlanan hareketin zorlayıcı bir devlet menfaatine çok açık ve yakın zarar tehlikesi doğurması ile mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu savlarla, üniversiteye aşırı misyon yüklediğimiz düşünülebilir. Oysa durum tam tersidir. Üniversite, ister salt meslek kazandırma okulu olsun (<em>ki buraya kadar Aristo</em><sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn15">[15]</a></sup><em> ve Newton</em><sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn16">[16]</a></sup><em> yeter</em>) ister bilim yuvası olsun (<em>bu noktada Aristo’nun ve Newton’un yanında Kopernik</em><sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn17">[17]</a></sup><em> ve Einstein’a</em><sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn18">[18]</a></sup><em> da geçmek gereklidir</em>), her durumda farklı anlayışların ve oluşların saygı göreceği bir kurum olduğu savunulabilir. Gerek mesleki alanda gerek bilimsel alanda genel geçer yargıların karşı tezlerinin de olduğunu, meslek ya da bilim insanı olmanın, farklı yaklaşım ve fikirleri değerlendirmeye dayalı olduğu düşünülmelidir. Şansımız varsa, verili kabul ettiğimiz bilgi ve değerlerin çoğu zaman sorgulamaya açık olduğunu üniversitede öğreniriz. Hukukçu isek, mahkeme kararlarını sorgulamayı; tıp insanı isek, genel geçer kabul edilen bir tedavi protokolünün her durumda yararlı olamayacağını; jeolog isek, bir taşın sandığımız kadar basit bir obje olmadığını; sinolog isek, Çincenin Çin’in her yerinde aynı konuşulup yazılmadığını üniversitede öğreniriz. Eğer, sosyoloji okuyorsak ve Umman’a ya da İran’a yolumuz düşmüşse ya da bu ülkelerle ilgili araştırma yapmış isek &#8220;<em>Umman ve İran’da dinsel giyinişlerin siyasal-toplumsal-kültürel anlamı</em>&#8221; konusunda bir tez yazıp, sultanlıkla ve teokrasi ile idare edilen Umman’da, genellikle çarşafla dolaşan kadınların ve genellikle püsküllü beyaz entari ile dolaşan erkeklerin yanında herkesin başını açma özgürlüğü de olduğu halde, &#8220;İslam Cumhuriyeti&#8221; resmi adındaki İran’da baş açmanın yasak olmasının tarihsel, toplumsal ve kültürel kökenleri üstüne <em>üniversitede</em> düşünebiliriz. Tarihçi isek, Hitler dönemi Almanya’sında Yahudilerle evlenmeyi yasaklayan hukuksal kuralların &#8220;ırkların saflığı&#8221; &#8220;temel ilkesine&#8221; dayalı olarak çıkarıldığını tespit ettikten sonra &#8220;temel ilkelerin&#8221; etik meşruiyetinin nasıl belirlenmesi gerektiği konusunda bir tartışma açabiliriz. Bu tartışmaları üniversitede yapamayacak isek nerede yapacağımızı sormak gereklidir. Üniversite, farklı farklı siyasal, kültürel, toplumsal, ekonomik kökenden ve inançlardan gelen öğrencilerin birbirlerine saygı göstermesini sağlamalıdır ki bu insanlar, ileride birbirleri ile en azından mesleki ilişki kurabilsinler. Kaldı ki, üniversitenin (maalesef son yıllarda Türkiye’nin sosyokültürel ve ekonomik &#8220;gerekleri&#8221; yüzünden üniversitelerin salt meslek insanı yetiştiren yerler olduğu savı ağır basıyor görünüyor) bilim merkezleri olması ve bilim merkezlerinde <em>kumaş pantolon-kot pantolon</em> biçimselliği değil bilimselliğin ön planda olması, üniversitenin devletin milli istihbarat teşkilatı ya da ordusu olmadığı ve bu nedenle her türlü aykırı fikre de kucak açması gerektiği savunulabilir. Fransa, soykırımı inkâr yasası kabul etti diye Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün kaldırılması mı gerekecektir? Oysa Türkiye’de geçmişte buna kalkışan bazı üniversiteler olmuştur. Böyle yaklaşımlar, bizatihi üniversite fikrine aykırıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Laiklik anlayışı çok farklı olan ABD’den bazı örnekler vermiş olmamız, üniversite söz konusu olduğunda Batı Avrupa demokrasilerinde farklı bir ilkenin benimsendiği anlamına alınmamalıdır. Bu konuda esas olarak incelenmesi elzem olan Fransa örneği tartışılmadan geçildi sanılabilir. Fransa’dan feyz almamız şart ise, bu tartışmaya üniversite açısından Fransa’da da verilen yanıt nettir: Fransız üniversitelerinde türban yasağı yoktur! Aslına bakılırsa, hiçbir Avrupa ülkesinde üniversitelerde türban yasağı yoktur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Laikliği Türkiye kadar katı bir biçimde benimsediği sanılan, oysa sanıldığı kadar katı biçimde benimsemeyen Fransa’da mesele &#8220;<em>sadece ortaöğretimde ve sadece devlet okullarında&#8221;</em> cumhuriyetin değerleri ile din arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Yükseköğrenimde bir mesele olmadığı gibi, özel ortaokul ve liselerde de (örneğin özel Katolik liselerinde dahi) başörtüsü takılması serbesttir. Fransız özel okullarında türbanın serbest olması, Fransa’da devletin devletliğini (Anayasaya uygun olarak) nerede gösterebileceğini bildiğine yorulabilir. Devlet, cumhuriyetçi ise, devlet alanında cumhuriyetçidir. Sivil toplum alanında ve özel şirketlerle, özel okullar ve sair özel müesseseler de dahil herkes her yerde devletin istediği gibi olmak zorunda ise, içinde yaşadığımız devletin &#8220;İran İslam Cumhuriyeti&#8221;nden farkı nedir diye sormak gereklidir.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Devlet meseleleri&#8221; ile ilgili her tartışmada, Türkiye’nin Fransa olduğu sanılmaktadır. Oysa Fransa konusunda yeterli siyasal-toplumsal-kültürel araştırma yapılır ise görülecek olan odur ki, Fransız kamu sistemi ile Türk kamu sisteminin, -belki bazı yasaların Fransa’dan iktibas edilmiş olmasından kaynaklanan- bazı benzerlikleri vardır; ancak özgürlükler hukuku bakımından çok sayıda farklılıklar da vardır. Örneğin Fransa’da laiklik ilkesi, yargılanmakta olan başörtülü bir sanığın başörtüsünün çıkarttırılmasını gerektirmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortaöğretim kurumlarındaki kız öğrencilerin türban takmalarına karşı gelişen tutum, yeterince bilimsel-cumhuriyetçi eğitim almamış olan bir bireyin dinsel tercihte bulunamayacağı savına da dayandırılmaktadır. O halde yeterince bilimsel-cumhuriyetçi eğitim almamış olan küçücük erkek çocuklarının &#8220;sünnet&#8221; adı altında bedensel bütünlüğüne (aslında çoğunun tam da ne nedenden olduğunu anlayamayacakları bir dönemde) müdahale etmek ve kimilerine göre &#8220;yaralama&#8221; olarak dahi kabul edilebilecek bir eylemde bulunmak da yasaklanmalıdır. Anayasada yazılı din özgürlüğü, &#8220;yeterince bilimsel-cumhuriyetçi&#8221; eğitim görmüş olma şartına bağlanmamıştır. Birtakım giysilerin, bireyi ne bilimsel olmaktan alıkoyacağına ne de cumhuriyetçilikle bağdaşmaz kılacağına inanıyoruz.</p>
<h3>5. Teokrasi Tehlikesi Gözetilerek Türbanın Yasaklanması</h3>
<p style="text-align: justify;">Türbanın, teokratik düzenin getirilmesi ya da özgürlüklerin yok edilmesi bakımından somut bir tehlike içermediği açıktır. Peki soyut tehlikeye dayanılarak yasaklanması mümkün müdür? Bir an için soyut tehlikenin de düşünce özgürlüğünü sınırlandırmak bakımından yeterli olduğu kabul edilse dahi, türban söz konusu olduğunda soyut tehlike içerdiği kabul edilen türban takma eyleminin, <em>korkulan sonucu tipik olarak doğurabilmeye elverişli bir hareket olarak</em> kabul edilemeyeceği açıktır. Örneğin belirli promil düzeyinin üstünde alkollü olarak otomobil kullanmanın yasaklanması, bu durumda otomobil kullanılmasının çoğunlukla kazalara yol açan dikkatsiz araç kullanmaya neden olduğu kriminolojik verisine dayanılarak kabul edilmiştir. Acaba türban söz konusu olduğunda teokratik düzene geçilmesi korkusunu haklı çıkarabilecek bir eylem böyle kriminolojik bir tipik hareket boyutunda saptanmış mıdır? Teokratik düzene geçmenin söz, yazı vb. iletişim araçları yoluyla savunulması dahi sınırlamayı haklı kılan yeterince tehlikeli bir tipik hareket olarak kabul edilemezken ne amaçla takıldığı yalnızca tahmine dayanan türban tehlikeli bir tipik hareket olmayacaktır. Yine, türbanla tehlikeye düşürülmesinden korkulan menfaatin ciddiyeti ile bunu tehlikeye koyma ilişkisinin orantısal olarak ortaya konması ve çağdaş anlayışı ile raslantısal olarak birlikte değişen değil, birbirleri ile bağlantılı ya da orantı ilişkisi içinde olması gerektiği söylenebilir. Bu konuda, Yeni Türk Ceza Kanunu ile Türk hukuk sistemine de giren <em>açık ve mevcut tehlike ya da açık ve yakın zarar tehlikesi</em> denetim ölçütünü vurgulamakta yarar görüyoruz.</p>
<h3>6. Türbanlının Türban Takmaya Mecbur Bırakıldığı Savı ve Özellikle &#8220;Paternalizm&#8221; Sayılabilecek Kadın Haklarını Koruma Gerekçesi</h3>
<p style="text-align: justify;">Türban tartışmalarının kadın hakları ilkesi ve özellikle feminist düşünce açısından önemli bir boyutu vardır. Tartışma, kendi kararlarını verip vermediği belli olmayan &#8220;kadınlar&#8221; hakkında yapılmakta, bir taraf kadına yönelik olarak düzenlenen kısıtlayıcı dinsel emirlerin gereğine kayıtsız şartsız uyulması gerektiğini savunurken, diğer taraf ya böyle bir emrin bulunmadığını ya da bulunsa bile bunun kadın-erkek eşitliği ilkesine aykırı bir emir olduğunu savlamaktadır. Türban sorununa, kadın-erkek eşitliği perspektifinden bakanların bir kısmı, türban takan kadınların bu tercihinin bilinçsiz olduğunu, bu noktada kadının seçme yeteneğinden yoksun bırakıldığını da savlamaktadır. Doğruluk payı olsun olmasın bu sava verilecek yanıt bellidir. Özgürlükçü ve bireyci toplumlarda, yetişkin bir kişinin &#8220;duygularını, oluş ve yaşayış tarzını ve başkasına zarar vermeyen davranışını&#8221; yasaklarla sınırlamak kimseye düşmemelidir. Şüphesiz türban, kadının isteyerek seçmediği, bir anlamda seçmeye mecbur bırakıldığı bir görünüş tarzı ise bunu eleştirmek, kadınların özgür iradeleri ile davranmalarının önündeki her türlü engeli kaldırmaya uğraşmak son derece meşru tepkiler olacaktır. Ancak bu tepkiler ve düzeltme, özgürleştirme arzuları, kendilerini yasakçılıkla, türbanlı kadını her türlü toplumsal ve kültürel ortamdan uzaklaştırma çabaları ile ifade edebilir mi? Kadının aslında seçmek istemediği davranışı seçtiği savları çerçevesinde benzer tartışmalar pornografi ve fahişelik boyutunda da yapılmakta, ancak bir sonuca bağlanmış görünmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireysel özgürlüklerinden yararlanmak isteyen kimseleri &#8220;koruma&#8221; gerekçesi ile yapılan müdahalelerin nereye varabileceği tarihte çok açık örneklerle sabittir. Şüphesiz pornografi bağlamında ya da açıklıkla bir kadın hakkı ihlali oluşturan fahişeliğe zorlanma, pavyon, genelev gibi yerlerde çalıştırılma ile ilgili tartışmalarda da aynı bakış açısı önemlidir. Bugün hem dini kısıtlamalar hem de kadını cinsel nesne ve meta olarak kabul eden cinsel açılımlar konusunda farklı farklı alt-öğretileri bulunsa da, genel olarak feminist öğretinin kabul ettiği gerçek, her iki durumda da kadın haklarının zedelendiğidir. Temel soru kadının kendisini <em>kendisine rağmen</em>, tepkilere bir özne olarak muhatap olma olanağı bulabileceği ya da davranışları konusunda açıklama getirebileceği, bir özne olarak türban takmasındaki itkeyi içinde bulunduğu topluma anlatmak isteyip istemediği konusunda karar vereceği toplumsal ve kültürel ortamlardan, örneğin üniversiteden yasaklarla tard ederek korumanın gerçekçi ve etkili olup olmayacağı sorunudur. Eğer, kadın gerek ailevi gerek toplumsal gerekse dinsel nedenlerle türban takmaya zorlanıyor, özgür iradeye sahip olmadan türban takıyor ise, türbanlı bir genç kızı üniversiteye almamak kanımızca, aile içi şiddete maruz kalan bir genç kızı üniversiteye almamaya benzer. Aslında tam da üniversite, kadını içinde bulunduğu kısırdöngüden kurtaracak ve ona ilerideki yaşamı üzerinde özgür seçim olanakları yaratabilecek bir meslek edinmenin ilk adımı olduğuna göre, türbanlı kadınların değil üniversitelere alınmaması tam aksine üniversiteye girmelerinin teşvik edilmesi gerekir. Sakal ve takke ile üniversiteye giren o kadar erkek var iken, &#8220;kadın haklarını koruyoruz&#8221; diye kadınların eğitim hakkından yoksun bırakılmaları, &#8220;üniversitenin ahlakını bozarlar&#8221; gerekçesi ile fuhşa itilen kızları üniversiteye almamaya benzer. Bu karşılaştırma hiç de komik değildir ve aklımızı, fazla değil, biraz çalıştırır isek kolaylıkla varacağımız mantıksal bir çıkarsamadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocukların kötüye kullanılmasını önlemek ve onları belirli inançların öğretisi yolunda körü körüne yetiştirmeyi engellemek de paternalist savın bir uzantısıdır. Bu durum, &#8220;liberal&#8221; sav ile çelişkili değildir kanısındayız. Çocuğun da bir birey olduğu ve üzerinde kimsenin gayri meşru tahakkümünün olmaması gerektiği şüphesiz. Bu çerçevede tahakkümün <em>gayri meşruluğu</em> ile &#8220;<em>arzu edilir olmaması</em>&#8221; arasındaki farkı etik-felsefi olarak çizmek gereklidir. Çocuğu, temel bir hak olan vicdani kanaatine göre davranması yolunda eğitmek gayrimeşru değildir. Bu satırların yazarının babası, toplumcu bir avukat, bir iş hukukçusu ve şairdi, eski bir Türkiye İşçi Partisi üyesi idi. Ve tüm çocukluk yaşamı boyunca bu satırların yazarına özellikle Nazım Hikmet’ten ve Hasan Hüseyin’den, Can Yücel’den, Attila İlhan’dan, kendisinden şiirler okudu. Ama yüzlerce başka büyük şairlerden de şiirler okudu. Yazar çocuk iken, babasının inandığı toplumcu düşünceye inandı ve Nazım Hikmet’e hayranlık besledi. Hatta tüm şairlere hayranlık besledi. Diyelim başka çocuğun babası Mevlevi idi, çocuğa Mevlana’yı öğretti, çocuk bundan o kadar etkilendi ki sonunda semazen oldu, bir başka çocuk babası yüzünden imam oldu. Çocuklarına örnek teşkil eden bu babaların gayri meşru hareketler içine girdikleri iddia edilebilir mi? Sosyalist propagandanın suç olduğu dönemde, yazarın babasının çocuğa &#8220;yanlış örnek&#8221; teşkil ettiği iddia edilebilecek midir? Düşünce özgürlüğünün sınırlanması ancak, korunan özgürlüğün kendisi kadar önemli başka bir değeri koruduğu ölçüde kabul edilebilir. Bu durum, çocuğunu kendi düşünce ve inanç sistemine göre eğitmeyi seçen bir ebeveynin özgürlüğü açısından da, hatta çocuğun seçme özgürlüğü açısından da geçerlidir. Peki ya baba çocuğa nazi ideolojini benimsetmeye çalışıyorsa? Acaba çocuğu adamın elinden alıp Çocuk Esirgeme Kurumu’na mı yerleştirmeli? Çocuk esirgeme kurumlarındaki hayat nasıl acaba? Düşünce özgürlüğü kadar değerli başka değerlerin kataloğunu çıkarmak, kanımca pozitif hukukçunun değil, düşünürün, insanın, insanlığın işidir. Yani &#8220;Creon yasakladı diye Antigone Polyneikes&#8217;i gömememeyecek midir?&#8221; sorusunda somutlaşan evrensel bir meseledir. Bu açıdan, özellikle ebeveyn eğitiminin meşruiyet sınırlarının belirlenmesi, incelikli kuramlarla incelenmelidir ve bu işe girişmek bu çalışmanın sınırlarını aşar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine de ebeveynin çocuk üzerindeki etkisinin gayri meşruşluğu en başta kişi hak ve özgürlüklerine, beden bütünlüğüne, ruh sağlığına aykırılık kriterleri ile değerlendirilmelidir. Şüphesiz bu değerlendirmeleri takip edecek bir dizi başka yasal ve etik kriter de vardır. Bununla birlikte, ebeveynin çocuğu belirli bir giysiye özendirmesinin sınırlarını belirlemek incelikli tahliller gerektirir. Çocuk, istemediği halde kaba kuvvet ve manevi eziyetle bir giysiyi giymeye zorlanıyorsa, söz konusu ebeveyn tahakkümü gayri meşrudur denebilir. Hatta çocuk, kaba kuvveti ya da manevi eziyeti &#8220;iyi bir şey&#8221; sansa dahi, hareket gayri meşrudur. Ama çocuk, ebeveynden etkilenmiş, onun düşüncelerini model kabul etmiş olabilir. Bu durumda etkinin gayrimeşru olmadığı düşünülebilir. Belki de etik olarak kabul edilebilecek kriter bu paragrafın ilk tümcesindeki &#8220;körü körünelik&#8221; kriteridir. Sağlıklı bir eğitim, çocuğun meşru seçenekler arasından seçim yapmasını sağlayan bir eğitimdir. Çocuğa kaba kuvvet yolu ile ya da manevi eziyetle piyano öğretmek, piyano dersine katılmak istemediği zaman tokatlamak da gayri meşru sayılabilir. Ebeveynin inancının ne kadar modern olduğu bu gerçeği değiştirmez. Çocuğu hiçbir seçenekle karşı karşıya bırakmadan çocuğun körü körüne türban giymesini sağlamak da gayri meşru sayılabilir. Ama etik olarak gayri meşru olan bu hareketin, hukuksal olarak yasaklanması için başka ek kriterlere de ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kriterlerden biri, maddi ve manevi cebir olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine bu noktada da, devletin, çocuğun zorunlu eğitim sistemine katılmasını sağlama ve çocuğu demokrat ve aydın yetiştirme ödevinin, ana babanın belirli dinsel inançlarına göre çocuklarını eğitme hakkı ile rekabet edebilmesinin pozitif önlemlerle sağlanması ve çocuğu okuldan uzaklaştıran yasaklardan ziyade eğitimde fırsat eşitliğinin yaygınlaştırılması ve aydın eğitim ve öğretim niteliğinin artırılması ile sağlanması gereklidir. Hepimiz genlerimizin, ailenin, kurumların, toplumsal-kültürel yapıların, eğitimin ya da eğitimsizliğin, karşımıza çıkan ya da çıkmayan fırsatların, okuduğumuz kitapların, gittiğimiz yerlerin, yaşadığımız ortamların, özgür irademize dayalı olduğunu sandığımız ya da hakikaten özgür irademize dayalı olmuş olan seçimlerimizin, biçimlenişinimizin ürünüyüz, hatta hiçbir zaman bir ürün de değiliz; çünkü insan olarak üretimimizin süreci yaşadığımız sürece hatta yaşam sonrasında dahi en azından başkalarının anılarında devam etmektedir. Bu biçimlendirmede ana babanın ve çocuğun içinde bulunduğu sosyokültürel çevrenin rolünü asgariye indirmek kabul edilemez. Aksi durumda &#8220;müessir fiil&#8221; ya da &#8220;yaralama suçu&#8221; oluşturuyor diye sünnete de izin verilmemek gerekirdi. Örneğin kadın sünneti konusunda yürütülen tartışmalar anımsanacak olursa birinin kültürünün başkasına ne kadar &#8220;hunharca&#8221; gelebileceği düşünülmelidir. Bu tür pratikler nerede yasaklanabilir, nerede yasaklanamaz? Sınır nerede çizilir? Özgürlüklerin normatif-etik açıdan tahlilini gerektiren bu soru, özgürlükler konusundaki en çetrefilli sorunları ortaya koymaktadır. Belki de, özgürlük etiği; tarihsel, sosyal, ekonomik, kültürel, antropolojik, tıbbi, sosyolojik, kriminolojik ve benzeri tahlilleri gerektirmektedir. Yine de salt kültüre ya da geleneklere dayanmak argüman değildir ve kültürel uygulamaların doğal haklar kuramı ile de desteklenmesi gerekir. <strong>Gamalı haç yasaklanacaksa,</strong> &#8220;<em>vakti zamanında canilik boyutuna varan bir ırksal şiddet sembolü olduğu içindir</em>&#8220;, <strong>kız çocuklarının sünneti yasaklanacaksa</strong><em>, &#8220;bu uygulamaların, kadınların cinsel haz almasını engellemeye yönelik bir ayrımcı zihniyetin ürünü olduğu ve bu yüzden cinsel özgürlüklere müdahale oluşturduğu ve her uygulamasının ciddi tıbbi komplikasyonlar yaratma tehlikesini içinde barındırdığı içindir</em>&#8220;; <strong>sünnete izin verilecekse</strong> &#8220;<em>tam aksine sünnetin, hijyene hizmet etmesi ve cinsel hazza engel teşkil etmemesi, uygulamanın serbest bırakılması için ileri sürülebilecek gerekçelerden birkaçıdır</em>&#8221; gibi önermeleri geçerli kılmak için yapılması gerekli incelikli etik ve hukuksal tahliller vardır. Başörtüsü konusu da böyle tahliller gerektirir ve tarihsel, toplumsal, kültürel olarak kimi çevrelerde yerleşmiş zararsız bir giyim tarzı olarak (ve üstelik sünnetten farklı olarak bireyin kendi seçiminin ürünü ve <strong>salt</strong> <strong>ifade</strong> içeren bir davranış) olarak serbest bırakılması için daha çok gerekçe vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün kurban kesme eylemlerinin hayvan haklarını ihlal ettiğini savlayanlar bulunuyorsa bu sav, hiçbir hayvanın, &#8220;kurban olmaktan&#8221; memnun olamayacağı ve kurban olmayı seçmediği varsayımına dayanmaktadır. Yetişkin bir insan söz konusu olduğunda, başkalarının haklarına zarar vermeyen seçimler onun özgürlük alanına girmektedir. Bugün geçmişte en ağır suçları işlemiş bulunan, hatta herhangi bir terör örgütü mensubu kimselerin bile eğitim haklarını ellerinden alamayacağımıza göre, kadın-erkek eşitliğini koruma adı altında türbanlı genç kızları üniversiteyi almamanın &#8220;militan demokratlıkla&#8221; da bir ilgisi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Çağdaş liberal-bireyci perspektiften bakılacak olursa, türban yasağına gerekçe gösterilen &#8220;kadın ve çocuk haklarını koruma&#8221; gerekçesi bağlamında savunulan menfaatin zorlayıcı olduğu kabul edilebilecekse de devletin negatif yasaklardan ziyade istediği menfaati gerçekleştirmeye yönelik alternatif araçları kullanarak bu hakları koruması gerekmektedir. Aile içi şiddet gören kadınların sığınabileceği doğru dürüst bir merkezin bile olmadığı kentlerimizde, kız çocuklarının okula gönderilmemesinin yaygın bir eğilim olduğu bir ortamda, meslek sahibi olan kadınların son derece sınırlı sayıda olduğu bir ekonomik yapıda, töre cinayetlerinin yaygınlaştığı bir toplumsal kültürde türban ile uğraşmanın mantığı da yoktur. Yukarıda sayılan sorunların yaşanmasının nedeninin çocuğu türban takmaya zorlayan aileler ve kültürel ortamlar olduğu savunulabilir. Ancak bu ortamların yaratıldığı koşulları ortadan kaldırmak yasakçılıktan daha pahalı ve zor, ama onunla karşılaştırıldığında daha samimi ve etkili bir önlemdir.</p>
<h3>7. Başörtüsünün Yasaklanma Gerekçesi Olarak Tarafsızlık Sorunu ve Öğretmenler</h3>
<p style="text-align: justify;">Geniş anlamda düşünce özgürlüğünün bir parçası olan din ve vicdan özgürlüğünün bir kullanımı olarak başörtüsü takma serbestisi son yıllarda Batı Avrupa’da da özellikle öğretmenlerin türban giymesinin yasaklanıp yasaklanamayacağı sorusu ile ilgili olarak da hararetle tartışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin bu tartışmaları Almanya’da ateşleyen bir olayda Afganistan asıllı Fereşta Ludin, başörtüsü taktığı için öğretmenlik yapması engellenince ilk olarak Eğitim Yüksek Dairesi’ne müracaat etmiş ve oradan red cevabı almıştır. Bu işleme karşı Stutgart İdare Mahkemesi’nde açtığı davası reddedilen Ludin, Federal İdare Mahkemesi’ne müracaat etmiş ve davası yine aleyhte sonuçlanmıştı. Beş yıl süren hukuk mücadelesinin sonunda Ludin, Anayasa Mahkemesi’ne de başvurmuş ve Alman Federal Anayasa Mahkemesi’nin 24 Eylül 2003 tarihli kararıyla davayı kazanmıştır. Ancak Alman Anayasa Mahkemesi’nin kararı da Almanya’daki başörtüsü tartışmasını sona erdirmemiş, aksine alevlendirmiştir.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn19">[19]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Almanya’daki başörtüsü tartışması Anayasa Mahkemesi’nin &#8220;nispeten lehte&#8221; karar vermesinden önce başlamıştı. Anayasa Mahkemesi, &#8220;konu somut olarak yasayla düzenlenmemiştir; bu boşluğu doldurmak ne resmi makamların ne de mahkemelerin ödevidir; bu konuyu [türban takmanın neden öğretmen olma niteliği ile bağdaşmayacağını ayrıntılı ve açık olarak gerekçelendiren bir yasa ile] düzenlemek, (yerel) kanun koyucunun ödevidir&#8221; saptamasında bulunurken türbanla ilgili bir sosyolojik araştırma raporunu göz önüne almış ve bilirkişi Dr. Karakasoğlu’nun türban takmanın saikleri üzerine yaptığı bir araştırmayı da içeren görüşlerini dinlemiş, türbanın öğrenciler üzerinde gelişim psikolojisi bakımından etkisi konusunda görüş bildirmek üzere ise Profesör Dr. Bliesener’i dinlemiştir. Kararda, türbanın haç sembolü gibi salt-dinsel bir sembol olarak değerlendirilemeyeceğine, türban takmanın sosyokültürel ve geleneksel kökenlerinin de bulunduğuna işaret edilmiş; ancak bir sembolün ya da giysinin dinsel bir emrin gereği olup olmadığının değerlendirilmesinde kişinin kendi inançları ile birlikte, içinde bulunduğunu belirttiği dinsel topluluğun kabullerinin de esas olduğuna işaret edilmiş ve türban söz konusu olduğunda durumun tartışmaya yer vermeyecek şekilde açık olduğunu ifade etmiştir. Sonuç olarak her eyalet, kendi yasasını yapmalı ve bu yasalar çerçevesinde, türbanın neden yasaklandığına ilişkin ayrıntılı gerekçeler gösterilmelidir. Alman Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmelerinde, özgürlükler hukuku ile ilgili Türkiye’de yapılan yargılamalardan farklı olan bazı yaklaşımlar vardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Alman Mahkemesi tarafsız ve analitik bir yöntemle konuyu gerçek anlamı ile tüm mantıksal kapsamı içinde &#8220;tartışırken&#8221; ve hukuksal olarak &#8220;analiz&#8221; ederken, örneğin eski devlet başkanı Kenan Evren’in türbana izin veren bir düzenlemeye karşı açtığı bir iptal davasını kabul eden 7 Mart 1989 tarihli kararda önceden genel olarak geçerli olarak kabul edilen temel bir fikre, bir dogmaya, bir anlamda önyargılara gerekçe yazılmıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;Yükseköğretim kurumlarında giysilerin başörtü ve türbanın dinsel inanca dayandırılması çağın gereklerine aykırıdır. Çağa, güne, ortama, koşula, duruma uygun olarak herkes istediği biçimde giyinir. Dinî, çağdışı, güne ters düşen bir kurum olarak tanıtan, başörtüsü kullanımında belli biçim ve zorunluluk, vicdan ve dinsel inanç özgürlükleriyle uyuşmamaktadır. Sosyal ve dinsel değerlere, geleneklere saygı ayrı, başörtüsü için çıkan yasayı dinsel inançlara dayandırmak ayrıdır. Toplumun ahlâk kuralları ve gelenekleriyle yön verdiği içtenlikli uygulamaları, yükseköğretim kurumlarında dinsel gereklere bağlamak dinsel özgürlüğü saptırmaktır. Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istendiğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk İlkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir. Zorlamayı uygun bulmayan din alanında, hukuk kuralları gibi nesnel yaptırımlar niteliğinde kural getirilmesi dinsel inanç özgürlüğüne ters düşmektedir. İncelenen yasa kuralı ise, yükseköğrenim kurumlarında bayanların giyimlerine ilişkin getirdiği yeni düzenlemeyle dinsel inanca dayalı başörtüsüne olanak tanımıştır. Böylece, islamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana, dinsel inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamu hukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenleme yetkisini, dinsel olura bağlamış olmaktadır. Yükseköğrenim kurumlarında dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmadır. Bu biçimde de olsa dinin siyasal alana çekilmesi ve siyasal araç durumuna getirilmesi sakıncası yaratılmıştır. Dine dayalı kurallar hukuk kuralı yerine geçirilmekle temelde siyasal ve hukuksal bir kurum olan devletin din özgürlüğü yönünden yansızlığı bozulmaktadır&#8230; İncelenen Yasa maddesi, Anayasa&#8217;nın 24. maddesine bu nedenlerle aykırıdır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki alıntıda kabul edilen anlayışın öznelliği, kişilerin, ne anlama geldiği belli olmayan &#8220;çağın gereklerine uygun&#8221; giyinmeye zorlanmasına hoşgörü ile bakılması, dinsel inançlara dayalı davranış özgürlüğü kuramının değillenmesi ve laikliğe aykırı görülmesi, durumun neden siyasete alet edildiğinin saptanmaması, zihinsel bir değerlendirmeye, mantıksal bir sınamaya izin vermemesi eleştirilmelidir ve umarız ki Yüce Anayasa Mahkememiz, bu karardan nerede ise yirmi yıl sonra vereceği türban kararını<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn20">[20]</a></sup>, karar hangi yönde olursa olsun, mantıksal izlek kurmaya uygun, din ve vicdan özgürlüğü kuramını çözümleyerek, sınırları ve sınırlamanın sınırlarını, türbanın serbest bırakılmasının hangi önemli menfaatleri nasıl ve ne ölçüde tehdit ettiğini ya da etmediğini, türban takılmasının somut dinsel, sosyolojik ve kültürel nedenlerini, bu özgürlüğün tam olarak ne özgürlüğü olduğunu sağlam hukuksal bir &#8220;analiz&#8221; ile belirler. Kaldı ki durum, Anayasa’da değişiklik yapan bir kanunun Anayasallığı ile ilgili olduğu için, Anayasa’ya aykırılık incelemesi, herhangi bir kanundan çok farklı ve salt-biçimsel olarak da değerlendirilebilecektir.Yine, Anayasa Mahkemesi’nin önündeki davanın, <strong>türbanı yasaklayan bir düzenlemenin iptali</strong> ile ilgili olmadığı, <strong>türbana izin veren bir düzenlemenin iptali</strong> ile ilgili olduğuna göre, bir özgürlüğü sınırlayan bir düzenleme değil, tam aksine özgürlüğün serbesti alanını genişleten bir düzenleme söz konusudur. Böyle düzenlemeler, başkalarının hak ve özgürlüklerine müdahale eden düzenlemeler olmadıkları için, sıkı ve özenli denetim kuralına tabi olmazlar ve diğer genel yasalar gibi değerlendirilebilirler. Ancak serbesti getiren düzenlemenin şüphesiz temel bir Anayasal kurala, örneğin laiklik ilkesine karşı yapılan bir müdahale olarak da görülmesi mümkün olsa da, türbanı üniversitede serbest bırakmanın laiklik ilkesini tehlikeye düşürdüğü ya da bu ilkeye zarar verdiği kuşkuludur.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Alman Anayasa Mahkemesi bu alanda sosyolojik incelemeleri ve bilirkişi değerlendirmelerini dinlerken Türk Anayasa Mahkemesi’nin özgürlükler hukuku alanında verdiği kararlarda bilirkişi incelemesi yaptırdığı gözlenmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">3) Alman Anayasa Mahkemesi, (kamu hizmeti veren) bir öğretmenin bile türban takıp takamayacağını tartışırken, Türk Anayasa Mahkemesi (kamu hizmetinden yararlanan) bir üniversite öğrencisinin durumunu tartışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Farklar çok sayıdadır; ancak yukarıda değinilen üçü son derece çarpıcıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya’da eyaletler kültür ve eğitim alanlarında yasal düzenleme yapma konusunda serbest oldukları için, bir eyalette ‘yasak’ uygulanabileceği gibi, başka bir eyalette serbestlik söz konusu olabilecektir. Örneğin Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde halihazırda onlarca başörtülü öğretmenin okullarda sorun yaşamadan derslere girebildiği bilinmektedir. Almanya’da bulunan Hıristiyan Birlik Partilerinin yeni yasa çıkartıp başörtüsünü yasaklamayı düşündükleri de biliniyor. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararından sonra Sosyal Demokrat ve Yeşiller’in koalisyon hükümeti oluşturduğu Kuzey Ren Vesfalya Eyaleti, eyalet kanunlarında herhangi bir yasaklayıcı kanun ihdas etmeyeceğini, eyaletteki uygulamanın doğru olduğunu açıklamışlardır. Diğer eyaletler yerel bir kanunla Anayasa’ya uygun yasaklar/kısıtlamalar getirebilirler veya getirmeyebilirler. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre eyaletlerin sorumluluk alanında görülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Alman Anayasa Mahkemesi, öğretmene türban takmayı yasaklayan eyalet kararının gerekçesinde ögrencilerin &#8220;tarafsız bir ortamda eğitim görmesi gerektiği&#8221; gerekçesini ileri sürmüştür. Mahkemenin, henüz &#8220;tarafsızlık&#8221;tan ne anlaşılması gerektiğini ve hangi şartlarda tarafsızlık ilkesinin din ve vicdan özgürlüğünün önüne geçebileceğini belirtmediği açıktır. Her koşulda Mahkeme, Baden Württemberg Eyaleti’nin inceleme altındaki idare ve mahkeme kararı ile, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale edildiğini kabul etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Alman Anayasa Mahkemesi’ne göre müdahalenin sınırları vardır ve bu sınırlar yasa ile belirlenmelidir. Ancak yasa ile sınırlama getirmenin <strong>zorlayıcı nedenleri ve gerekçeleri olması</strong> gereklidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz konu Amerikan düşünce özgürlüğü bağlamında tartışılacak olsa türbanın korunmaya değer zorlayıcı bir kamusal menfaat olan tarafsızlık bakımından &#8220;açık ve yakın bir zarar tehlikesi teşkil ettiğini&#8221; ispatlamak gerekmektedir. Alman Anayasa Mahkemesi de benzer bir biçimde, türbanın tarafsızlık bakımından mücerret &#8220;tehlike&#8221; teşkil ettiğinin kabul edilemeyeceğini belirtmektedir. &#8220;Bir delilden kaynaklanmayan ihtimalin hiçbir önemi yoktur&#8221; kuralı Alman Anayasa Mahkemesi’nin kararında da ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada herhangi bir Amerikan ya da Avrupalı yargıcın soracağı soru Hıristiyan inancına sahip bir öğretmenin okulda boynunda haçla ders vermesinin nasıl karşılanacağı sorusudur. Sorun duvarda asılı haç değil, öğretmenin boynunda asılı haç olarak ortaya konabilir. Gerçekten boyuna haç takmakla başına türban takmak arasında bir fark varsa bile o fark, iki görünümü de algılayanların hisleri arasındaki farktır. Yani, düşüncenin ifadesinin muhataplarının düşüncenin içeriğine yönelik olarak duydukları olumlu ya da olumsuz tepkiye. Avrupa’da türban konusundaki farklı görüşlerin ve bu hususta özellikle Katolik Latin dünyasının yaklaşımına örnek Fransa’nın, devlete ait ilköğretim okullarındaki &#8220;yasakçı&#8221; tavrı ile Protestan çoğunluklu eyaletlerinde &#8220;serbestiyetçi&#8221;, Katolik çoğunluklu eyaletlerinde &#8220;yasakçı&#8221; kamplara bölünen Almanya’nın tavrı, ilk bölümde değindiğimiz &#8220;laikliğin farklı din ve mezheplere göre sosyokültürel yaşanış biçiminin&#8221; de bir izdüşümü olmaktadır. Laiklik ilkesi her toplumda farklı biçimde yaşanıyor diye özgürlükler sınırlanabilmeli midir? Eski devlet başkanı Kenan Evren’in açtığı davada verilen kararda ima edilen &#8220;Biz burada laikliği böyle yaşarız&#8221; şeklindeki bir gerekçe ne derece hukuksal ve analitiktir? Özgürlükler hukukunun çerçeve ve içeriği, farklı kültürlere göre görecelileştirilmeye izin vermekte midir yoksa tartıştığımız değer, herhangi bir kültürel postülatın &#8220;ihsanına&#8221; bırakılamayacak kadar evrensel ve insani bir değer midir? Kanımızca bu soru, türban konusundaki tartışmalara katkı sağlayabilecek önemli bir sorudur. Tek başına kültüre atıfta bulunmak argüman değildir&#8230;</p>
<h3>8. Türban ve Kamusal Alan Tartışması</h3>
<p style="text-align: justify;">Batı düşüncesinde kamusal alan (&#8221;public forum&#8221;) denilen alan, devletin en az müdahale hakkı ve yetkisinin olduğu, topluma ve halka ait olan alan olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda <em>sivil alan </em>ya da<em> sivil toplum alanı</em> kavramı da kullanılabilir. Türkiye’de, kamusal alan kavram çatısı altına, devlet mülkü, devlet nüfuzu, devlet destekli ve örgütlü ortamlar da sokulmuştur. Bu çerçevede &#8220;kamusal&#8221; kavramı &#8220;devletle ilgili&#8221; anlamına alınmıştır. Şüphesiz ifade özgürlüğü gereken ölçüde güvence altına alındıktan sonra ABD ve genel olarak Batı Avrupa’da kabul edilen kamusal alan kavramına başka bir anlam yüklemek ve kamusal terimini devletle ilgili algılamakta (yani Batı dilleri anlamında toplumla ve halkla ilgili olmayan olarak algılamakta) bir sakınca yoktur. Sonuçta, sözcüklere yüklenen anlamlardan ziyade, anlamların tabi olduğu kurallar önemlidir. Ancak, kamusal alanla kastedilen devletle ilgili, halka açık olmayan, sivil olmayan, toplumdan ziyade devlet otoritesinin ve nüfuzunun geçerli olduğu alanlar kastediliyorsa, şüphesiz bu alan içinde de ifade özgürlüğünün sınırlanmasının ancak belirli ölçütler içinde mümkün olduğunu teslim etmek gerekmektedir. Devlet alanında sarf edilen ifadeler söz konusu olduğunda sınırlamanın sınırlanması rejimi, sivil alan söz konusu olduğunda geçerli sınırlama rejiminden daha gevşektir. Fakat bu çerçevede denetim, devlet alanında yapılan sınırlamaların <em>eşitlik ilkesi</em> ile desteklenmesi yolu ile sıkılaştırılabilmektedir. Türkiye’de kullanıldığı anlamı ile kamusal, Batı dillerindeki anlamı ile devlet alanlarındaki müdahalelerin de eşitlik ilkesine uyması ve özellikle, farklı düşünceler arasında bakış açısına dayalı olarak ayrıma tabi tutulmaması (&#8221;viewpoint discrimination&#8221;) gerekmektedir. Buna göre, türban yasaklanırken üniversiteye sakallı ve takkeli girilmesi serbest bırakılamaz ya da her ikisi yasaklanırken okula boyunda haçla girmek serbest bırakılamaz ya da her üçü de yasaklanırken, okula şapka ile gelmek serbest bırakılamaz. Sayılan eylemlerden hiçbiri yasaklanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu söylenenlerden çıkarılması gereken sonuç şudur: Türban ile mücadele edilmek gerekiyorsa, bu mücadele de şüphesiz kendi içinde mümkün kılınmalıdır. Türbanlılar kadar buna karşı olanların da düşünce özgürlüğü vardır. Ancak türbana karşı olanlar bunu hukuki yaptırımlar eliyle değil siyasal yollarla ve yaptırım alanı dışındaki platformlarda gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Türbanın okullarda yaygınlaşmasının önlenmesi yaptırımlarla değil, özendirmelerle, hukuki yasaklarla değil siyaset alanındaki projelerle gerçekleştirilmelidir. Yasaklar, yasaklanmış oluş biçimini yeraltına indirecek, sistemden ve yasakçıdan &#8220;nefret&#8221; etmeye ve gücü eline aldığında aynı yasakçı tepkiyi gözünü kırpmadan gerçekleştirmeye itecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu satırların yazarı, türban takanların yerinde olsa idi, türban takmayı kadın için nerede ise obsessif-kompulsif bir zorunluluk haline getiren, kadını, giyimsel bir çeşitlilik ve renklilikten alıkoyan bir &#8220;perhiz&#8221; rejimine sokan ve özellikle sadece kadınlara yönelik olduğu için somut bazı durumlarda ayrımcılık olarak nitelenebilecek, bireysel hareket alanının duruma göre kısıtlanması tehlikesine neden olabilecek bir geleneksel, kültürel ya da dinsel emre uymadan önce düşünürdü! Ama onların bu temel haklarını teslim etmektedir. Bu satırların yazarı, kişilerin, örneğin orta parmağını göstermemeyi seçen bir tür &#8220;tarikata&#8221; mensup olma haklarını da tanımaktadır; hatta her türbanın değişik bir görünümü ve havası olacağı için bu bir-örnekliğin dahi bireyselliği yok etmediğinin farkındadır; Avrupa ve ABD &#8220;kamusal alanına&#8221; sık sık çıktıklarını gözlemlediği &#8220;Hasidik&#8221; Musevilerin siyah takım elbise içinde beyaz gömlekli ve siyah fötr şapkalı erkeklerinin de -eğer Türkiye’de sayıları dikkate değer ölçüde olsa idi- dillerini, kimliklerini ve elbiselerini değiştirmedikleri için Mısır’a asimile olmaktan kurtuldukları yolundaki inançlarına, belirli bir inancı, geleneği, taraftarlığı ya da alışkanlığı simgesel-giyimsel olarak &#8220;üniforma saygınlığı ve ait olduğu halka karşı sorumluluk&#8221; duygusu ile yaşama haklarına, bir-örnek siyah beyaz giysilerde bireyselliğin daha da öne çıktığı, çünkü yüzeysel örtülerden çok karakterin önemli hale geldiği yolundaki fikirlerine saygı duyardı. Böyle fikirlere saygı duymak başka, bunları anlamlı ve akılcı bulmak başka şeydir. Hak, başkalarına karşı meşru olarak ileri sürülebilen bir menfaattir. Türban takan kadınların, haklarını &#8220;bana karşı&#8221; ileri sürmeleri, din ve vicdan özgürlüklerinin ve kendi seçimlerini kendilerinin yaptıklarını varsaymamı zorunlu kılan bir yaşam düzeni felsefesinin gereğidir. &#8220;Benim için özgürlük ama sana yok&#8221; biçiminde çift-standartlı bir tümce ile özetlenebilecek yasakçı yaklaşım, özgürlüklerin varlık nedenini de tehlikeye atmaktadır.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn21">[21]</a></sup></p>
<h3>9. Bir Rejim Tanımı Olarak Laiklik ve Türban: Anayasal Değerlendirme</h3>
<p style="text-align: justify;">Laiklik ilkesi ile çeliştiği düşünülen türban takma eylemini, temel hak ve özgürlükler açısından değerlendirirken bir soru daha sormak gerekmektedir: Acaba bir rejim tanımı olan laiklik, türban takma özgürlüğünün sınırlanması gerekçesi olabilir mi? En yalın tanımı içinde<em><strong> devletin</strong></em>, kendi işlerini dinden ayırması olarak tarif edilebilecek olan bu ilkeye dayalı olarak türban takmak yasaklanabilir mi? Devletin laikliği, bireyin türbanının neresinde yer alabilir? Laikliğin rejim tanımının bir unsuru ve bir ilke olduğu dikkate alınırsa, bu tanım içerisinde özgürlüklerle ilgili tartışma &#8220;ya laiklik ya türban&#8221; normativizmi halini almak zorunda mıdır? En nihayetinde laiklik, &#8220;eşyanın doğası gereği, özgürlüklerin sınırlanması konusunda bireyin kendi tercihlerinin üstünde ve ötesinde bir kıstas uygulanması gerektiği anlayışı&#8221; değildir. Zaten her türlü özgürlüğün meşru sınırlarını bulabilmek bireyin kendi tercihlerinin üstünde olan bazı kriterleri gerektirir. Bu kriterleri belirleyen özgürlükler hukuku ilkeleridir. Yukarıda söz konusu ilkelerin bazılarına değindik ve yer yer salt hukuksal değil, normatif-etik açıdan da değerlendirmelerde bulunduk. Ancak salt hukuksal açıdan dahi belirtilmelidir ki üniversitelerde türban takılmasının yasaklanması Anayasaya aykırıdır. Anayasa, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir&#8221; temel düzenlemesini getirirken, &#8220;<em>toplumun</em> <em>huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde&#8221;, &#8220;insan haklarına saygılı&#8221;, &#8220;Atatürk milliyetçiliğine bağlı&#8221;, &#8220;başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan&#8221;, &#8220;demokratik&#8221;, &#8220;lâik, &#8220;sosyal&#8221; &#8220;bir hukuk devleti&#8221; </em>olma şartlarının kümülatif ve <span style="text-decoration: underline;">birlikte var olduğu</span> bir denge ve merhaleler sistemini<em> </em>öngörmüştür.<em> </em>Bu denge ve merhaleler sisteminin kuramı açık olarak ortaya konulmadan salt laikliğe dayalı olarak özgürlük sınırlanması gerekçelendirilemez. Somut pek çok gerilimde, örneğin hukuk devletliği ya da &#8220;demokratiklik&#8221; laiklik ilkesi ile çatışıyorsa, aradaki denge adil ve hukuk devleti ilkesine uygun olarak bulunmak zorundadır. Laikliği koruyoruz diye adam öldürülemeyeceğine göre, ortada her zaman hukuk devleti mülahazası vardır.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Anayasa, </em>bu denge ve merhaleler sistemini, temel hak ve özgürlükleri düzenlerken kurmuştur. Şöyle ki, Anayasanın 13. maddesi aşağıdaki düzenlemeyi öngörmüştür:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Demek ki temel bir hak olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırlanmasının sınırlarını Anayasanın, din ve vicdan özgürlüğü ilkesini düzenleyen 24. maddesinde aramamız gerekir. Bu madde aşağıdaki düzenlemeyi öngörmektedir: &#8220;Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu özgürlük bakımından, madde içinde hiçbir doğrudan sınırlama getirilmediğini görüyoruz. Ancak aynı maddenin son fıkrasında yer alan</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">biçimindeki düzenleme dolaylı bir sınırlama olarak önemli olabilir. Bu fıkra, türbanı yasaklayan kanunun dayanabileceği Anayasal bir gerekçe olarak kabul edilecekse, önce türban takmanın saikinin; her durumda, <em>devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama olduğu</em> ispatlanmalıdır. İstismar somut verilerle ispatlanmalıdır, çünkü salt kişinin başına sarılı türbanın, onu görenlerde uyandırdığı duygular istismarın varlığı anlamına alınamaz. Bu tahlil, yapılması gereken ilk tahlildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyelim somut bazı olaylarda öyle ya da böyle istismar ispatlandı. O zaman yapılması gereken ikinci tahlil, 24. maddenin son fıkrasındaki nedenlere dayanan (yani dini istismarı önlemek için çıkarıldığı iddia edilen) kanuni yasağın, 13. maddedeki genel sınırlamalara göre meşru kılınıp kılınamayacağını belirlemektir. Şöyle ki, türban takmanın; devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar etmek ve kötüye kullanmak anlamına geldiği gerekçesine dayanan yasak ayrıca 13. maddeye göre <em>Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olup olmadığı, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olup olmadığı</em> bakımından incelenmek durumundadır. Bu incelemenin gerektirdiği tahliller şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Yasak, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun mudur?</p>
<p style="text-align: justify;">2) Yasak, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun mudur?</p>
<p style="text-align: justify;">3) Yasak, laik Cumhuriyetin gereklerine uygun mudur?</p>
<p style="text-align: justify;">4) Yasak, din ve vicdan özgürlüğüne ölçülü bir müdahale mi getirmiştir?</p>
<p style="text-align: justify;">Değerlendirmelerimiz göstermiştir ki, türbanı genel olarak sınırlayan herhangi bir kanunun uygun olduğunun iddia edilebileceği tek kriter, <em>laik Cumhuriyetin gereklerine uygun olup olmama</em> kriteridir. Bunun dışında, tartışma konusu genel yasak (somut bazı durumlarda istismarın kanıtlanmasına dayansa bile), kanımızca (istismarda bulunmayacak olanları da kapsayan soyut ve genel bir yasak olarak hukuk devletine aykırı olduğu için) <em>Anayasanın özüne ve ruhuna aykırı</em>; (kendisi kadar önemli hiçbir temel hakka doğrudan ya da dolaylı zarar ve tehlike içermeyen bir eylemi yasaklayarak farklı oluş biçimlerine saygısızlık anlamına geldiği için) <em>demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı</em> ve (istenen amacı, yani 24. maddenin son fıkrasında yazılı istismarı önleme amacını gerçekleştirmeye yönelik daha az sınırlayıcı önlemler varolduğu için) <em>ölçüsüz</em> bir müdahaledir. Tüm bunlardan başka, söz konusu düzenleme, başta, özgürlüklerin <em>özüne</em>, kişinin salt oluşsal ya da salt inançsal &#8220;<em>görüntüsüne</em>&#8221; dokunmakta olduğu için, hiçbir alt-kriter uygulamasına bile gerek olmadan Anayasaya aykırıdır. Demek ki 24. maddenin son fıkrasında yazılı &#8220;kötüye kullanmayı önlemek amacıyla&#8221; çıkarıldığı iddia edilebilecek bir türban yasağı, 13. maddedeki Anayasallık denetiminden geçememelidir. Bununla beraber belirtmek gerekir ki, bir yasağın kötüye kullanmayı önlemek için çıkarıldığını iddia etmek, yasağı ilk anda meşru kılmaz. Herhangi bir kötüye kullanma ispatlanmış olmalıdır ki onu önlemek için bir yasak çıkarılabilsin. Oysa türbanlı her bireyin, olayların büyük çoğunluğunda böyle bir istismar tehlikesi yarattığı mantıksal olarak düşünülemez. Daha önce verdiğimiz bir örneği yinelemek pahasına belirtelim: Belirli promil düzeyinin üstünde alkollü olarak otomobil kullanmanın yasaklanması, bu durumda otomobil kullanılmasının çoğunlukla kazalara yol açan dikkatsiz araç kullanmaya neden olduğu kriminolojik verisine dayanılarak kabul edilmiştir. Acaba türban söz konusu olduğunda söz konusu istismar korkusunu haklı çıkarabilecek bir eylem böyle kriminolojik bir tipik hareket boyutunda saptanmış mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu tahliller mantıksal tahlillerdir. Makul değerlendirme ile varılabilecek sonuçlardır. Teokratik devlet propagandasının yasaklanması bile, en azından; düşünce özgürlüğünün yasaklanmasının (örneğin sosyalizm propagandasının yasaklanmasının, Türk milletini tahkirin yasaklanmasının), bilim ve sanat özgürlüğünün yasaklanmasının meşruiyet kıstaslarına tabi iken, ona yüklediğimiz misyon ve anlam olmasa basit bir eşarp olarak değerlendirilebilecek türbanın yasaklanmasının daha sıkı meşruiyet kıstaslarına tabi olması gerektiği ortadadır. Türban takanın, karşısındaki insanın üstüne cin salma gibi insanüstü bir yeteneği olmadığına göre normal koşullar altında hiçbir kimseye maddi ve manevi zarar vermeyen, şiddet içermeyen başörtüsünü yasaklama kriterleri, örneğin ifade özgürlüğünün sınırlanması kriterlerinden çok daha sıkıdır. Üniversite içinde türban takmanın yasaklanması, üniversite içinde siyasal pankart asmanın yasaklanması ile bir değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz yukarıdaki değerlendirmeler, türbanı yasaklayan düzenlemelerin meşruiyeti ile ilgili tartışmalardır. Türbanı <em>serbest bırakan</em> düzenlemelerin meşruiyeti sorusu, türbanı yasaklayan düzenlemelerin meşruiyeti sorunu gibi tartışılamaz. Çünkü o zaman ortada, temel hak ve özgürlükleri sınırlayan değil, tam aksine serbesti alanını genişleten bir düzenleme söz konusu olur. Böyle bir düzenleme, genel yasaların denetimine tabi olmak zorundadır ve bu gibi yasalarda, tali iktidarın takdir yetkisi çok daha geniştir. Hele hele söz konusu olan bir Anayasa değişikliği ise ancak Anayasanın 4. maddesinde yazılı kural geçerlidir. Buna göre,</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi bu zamana kadar üniversitelerde yasak olan türban, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair&#8221; 5735 sayılı, 9 Şubat 2008 tarihli Kanun ile serbest bırakılmış ve türbanı serbest bırakan kanunun Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanun ile, Anayasanın 10. maddesinin dördüncü fıkrasına &#8220;bütün işlemlerinde&#8221; ibaresinden sonra gelmek üzere &#8220;ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında&#8221; ibaresi ve Anayasanın 42. maddesine altıncı fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba bu değişiklik, Anayasanın 4. maddesi ile değiştirilemeyecekleri belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini mi değiştirmektedir? Kamu hizmetinden yararlanan konumundaki türbanlı kimselere üniversitede öğrenim hakkının tanınması, Cumhuriyetin, örneğin <em><span style="text-decoration: underline;">laik</span></em> niteliğinin değiştirilmesi anlamına mı gelir? Bu sorunun yanıtı çok açık olarak &#8220;hayır&#8221; olmalıdır diye düşünüyoruz. Laiklik egemenliğin kaynağının ilahi bir güçte değil halk iradesinde olması ise, bireyin türban takması (türban takmak egemenliğin kullanımı ile ilgili hiçbir anlam, işaret ve sonuç içermediği için ve ayrıca türbanlı birey devlet egemenliğini kullanmadığı için) devletin laikliğine aykırı bir durum değildir. Birey değil, devlet laik olmak zorundadır ve o devlet, egemenliğini <em>egemenlikle ilgili somut hüküm ve sonuç yaratacak şekilde</em> kullanırken laik olmak, kaynağını halka dayandırmak zorundadır. Laiklik ayrıca din ve devlet işlerinin ayrılığını anlatıyorsa, üniversitede kamu hizmetinden yararlanan türbanlı bireyin devlet işi görmediği açıktır.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn22">[22]</a></sup> Tıpkı, devlet hastanesinin acil servisine başvuran türbanlı hastanın devlet işi görmediği gibi. Tıpkı türbanlı olarak sanık sandalyesinde oturan kimsenin devlet işi görmediği gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet liselerinde zorunlu din dersi, dini, örneğin Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Animizm ve sair inanç ve tüm mezhepler ile birlikte bir kültür dersi olarak değil, belirli bir inanç belletme ve ayet ezberletme dersi biçiminde veriliyorsa laikliğe aykırıdır denebilir. O zaman devlet, örneğin çoğunluğun benimsediği bir dini ya da mezhepsel bir inancı azınlığa da benimsetmek amacıyla kamusal kaynakları kullanıyor denebilecektir. Salt belli bir dini öğretmek için verilen din dersi, salt belli coğrafyayı (örneğin Asya kıtasını) öğretmek için verilen coğrafya dersine benzer ve zaten sadece laiklik ilkesine değil, &#8220;olması gereken kavrayıcı müfredata&#8221; aykırı olduğu için de eleştirilebilir. Ancak, din dersinde Sünni mezhebe daha büyük önem vermek coğrafya derslerinde Türkiye’ye daha büyük önem vermek gibi değildir. Çünkü Anayasal eşitlik ilkesi, &#8220;Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir&#8221; hükmünü getirmiştir. Buna göre, devlet eğitim hizmetini verirken dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin verecektir.<sup><a href="http://www.feministyaklasimlar.org/magazine.php?act=viewall&amp;cid=128#ftn23">[23]</a></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Her durumda, üniversite öğrencilerinin türban takmasına izin vermek ile zorunlu olarak sadece Sünni inancı dersleri vermek arasında çok büyük fark vardır. Bu fark, laiklik ilkesinin muhatabının kim olduğu ve laiklik ilkesinin koruduğu &#8220;halk egemenliğinin&#8221; kullanımın ne demek olduğu sorularının yanıtında yatar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçevede, Türkiye’de salt prosedürel bir demokrasi ve demokratik hak ve özgürlükler anlayışından farklı olarak, hatta hukuk devleti ilkesinin gereklerine aykırı olarak sadece din ve vicdan özgürlüğü açısından değil, pek çok diğer özgürlükler açısından da toplumsal yaşamın nasıl olması gerektiğine dair içeriksel bir dayatmanın söz konusu olduğu düşünülebilir. Bu dayatmanın temelinde yatan savlardan biri olan <em>aydınlanma idealini</em> ele almadan veya sorgulamadan laikliğin salt Batı Avrupa ve Türkiye’de uygulanma biçimleri ve anayasal düşünce özgürlüğü üzerinden yürütülen bir tartışmanın türban konusunun Türkiye’de yarattığı gerilimi yeterince anlatamadığı düşünülebilir. Zaten bu makale böyle bir gerilimi anlatma kaygısında da değildir. Hiçbir toplumsal gerilim, salt özgürlükler açısından ele alınamaz. Gerilim ya vardır ya yoktur ve özgürlükler kuramının yanında pek çok tarihsel, kültürel, sosyolojik ve sair nedenleri vardır. Bu makalenin amacı, konuyu, normatif-etik ve anayasal özgürlükler kuramı açısından değerlendirmekti. Bu çerçevede laiklik vurgusu, &#8220;bireysel özgürlükleri&#8221; sınırlandırma gerekçesi olarak gösterilegeldiği içindir ki önemlidir. Anayasa, laikliği din ve vicdan özgürlüğünün karşıtı olarak almamıştır. Tam aksine, geniş anlamda laikliğin güvencesi, farklı din ve mezheplerin eşit olarak korunması ve bireylerin dinsel inançlarını yerine getirmesine mümkün mertebe olanak sağlanmasıdır. Her iki ilke arasındaki çekişme, siyasal-sosyolojik bir çekişmedir. Ama böyle bir çekişme olması, bu çekişmenin hukuksal veya normatif-etik olarak değerlendirilmesini engellemez. Bu, bugünün sorunudur. Yarın benzer bir sorun, başka bir giyimde, örneğin Yahudilerin taktığı yarmulkede başverirse hangimiz bunun yasaklanmasını laiklik ilkesi ile açıklayabilir? Dil birliği, milli birliğin bir unsuru değil midir? Ama devletin rejim tanımında, ülkesi ve milleti ile bütünlük yok mudur? O zaman yarın bir gün gene &#8220;vatandaş Türkçe konuş!&#8221; düzenlemeleri getirilirse, bunların meşruiyet kriteri &#8220;milli birlik ve beraberlik&#8221; olabilecek midir?</p>
<h1 style="text-align: justify;">IV. Sonuç</h1>
<p style="text-align: justify;">Önümüzdeki yılların, tüm bu tartışmaların hem Türkiye’de hem de dünyada daha da çok alevleneceği yıllar olacağı tahmin edilebilir. Laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü çatışmasının çözümü için &#8220;türban takan zümreden&#8221; çok türban takan &#8220;bireye&#8221;; bireyin haklarına, o hakların Anayasal düzlemdeki yerine, Avrupa ile birlikte Avrupa dışı dünyaya bakma zamanı gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmamızda, Anayasal din ve vicdan özgürlüğü, hatta salt inanç, düşünce ve hareket özgürlüğünün bir uzantısı olan türban takma eyleminin sınırlanıp sınırlanamayacağını ele aldık. Bu alanda normatif-etik bir çerçeveden yola çıkarak Anayasal düzleme ulaştık ve sonuç olarak, özellikle üniversitelerde türbanın yasaklanamayacağı fikrimizi savunduk. Bu fikrimiz, kadınların türban takmasını savunmak demek değildir. Kadınların türban takmasının yasaklanmasının din, inanç, vicdan ve düşünce özgürlüğüne aykırı olduğunun savlanmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçevede türban sorununu, öncelikle, laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sosyolojik çatışmaya işaret eden önemli başlıklardan biri olarak ele aldık. Türban takmanın hangi özgürlük olduğunun saptanmasının zorluğuna değindik. Türbanın yerine göre hem &#8220;oluş biçimi&#8221; ve hareket özgürlüğü, hem de düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve dini vecibeleri yerine getirme özgürlüğü anlamına gelebileceğini belirttik. Başörtüsü veya türbanın çarşaftan farkını ortaya koymaya çalıştık. Türbanın yasaklanması çerçevesinde &#8220;onlar iktidarda olsalar bizim özgürlüklerimizi daha da sınırlarlar&#8221; yaklaşımın gerekçe olamayacağını, türban takanın saikinin, sandığımız kadar önemli olamayacağını, türban takmayanın tepkisel hislerinin türbanın yasaklamasına gerekçe olamayacağını, kamu hizmetinden yararlanan öğrenciler söz konusu olduğunda yasağın gerekçelendirilmesinin son derece güç bir hal aldığını, teokrasi tehlikesi gözetilerek türbanın yasaklanması konusunda türban takmanın teokratik düzene geçmek tehlikesi bakımından son derece soyut ve belirsiz bir konumda kaldığını ifade ettik. &#8220;Türbanlının türban takmaya mecbur bırakıldığı&#8221; savı ve özellikle paternalizm sayılabilecek kadın haklarını koruma gerekçesine verdiğimiz yanıt, liberal bireyci seçim özgürlüğünü savunma yolunda oldu. Başörtüsünün yasaklanmasını, öğretmenlerin başörtüsü açısından da, özellikle Federal Alman Anayasa Mahkemesi kararları ışığında, tartıştık. Bu çerçevede Türk Anayasa Mahkemesi’nin ilk yaklaşımları ile Batı Avrupa Anayasa Mahkemeleri ve Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin yaklaşımları arasındaki çarpıcı farklara değindik. Türban ve kamusal alan tartışmasına, &#8220;salt devlet nüfuzunun egemen olmadığı sivil toplum alanları çerçevesinde düşünce ve bilim özgürlüğünün azami koruma görmesi gereken bir ortam olarak üniversite&#8221; fikri ile yanıt verdik. Son olarak &#8220;bir rejim tanımı olarak laiklik ve türban&#8221; başlığı altında Anayasal değerlendirmelerde bulunduk ve yeni türban serbestisini değerlendirdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Türban konusundaki görüşleri Necip Fazıl’ı büyük bir şair yapmamıştır, büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Nazım Hikmet’i büyük şair yapan salt komünist düşünceleri değildir, o düşünceler Nazım Hikmet’i büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Türban takan bir kadın, salt &#8220;türbanlı&#8221; değildir herhalde. Başkalarına göre olumlu ya da olumsuz pek çok başka nitelikleri ve düşünceleri olabilir. O, türban takmayanla eşit haklara sahip bir bireydir. Demokrat, teokrasi yanlısı veya başka bir düşünce sahibi olabilir. Türbanı geleneksel olarak ya da dini inancının gereği olarak takıyor olabilir. Makul bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, başörtüsünün bıyıktan ya da çember sakaldan hiçbir farkı yoktur.</p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yazarın Kısa Özgeçmişi: Öykü Didem Aydın, akademisyen, avukat ve romancıdır (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları 2009) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Ankara ve Milano Üniversitelerinde yüksek lisans eğitimi almış; doktorasını, &#8220;Kin ve Nefret İçeren İfadeler ve Eylemler ile Ceza Hukuku Yolu İle Mücadele Konusunda Amerika Birleşik Devletleri ve Alman Sistemlerinin Karşılaştırılması&#8221; üzerine Federal Almanya’da bulunan Freiburg Üniversitesi’nde yapmıştır. Üç Demokraside Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku –I- Amerika Birleşik Devletleri&#8221; adlı kitabı 2004 yılında Seçkin Kitabevi tarafından, Almanca yazdığı Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Kin ve Nefret Suçları ile Cezai Mücadele adlı diğer kitabı Federal Almanya’da bulunan iuscrim Yayınevi tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır. Düşünce özgürlüğü alanında, Türkiye ve dünya uygulaması açısında yeni değerlendirmeler içeren pek çok makalesi gerek yurtdışında gerek Türkiye’de yayımlanmıştır. Bunlar arasında, &#8220;YTCK Açısından Salt İfade Suçlarına Eleştirel Bir Bakış&#8221; adlı makale Hukuki Perspektifler Dergisi’nin Mayıs 2006 sayısında yayımlanmıştır. Öykü Didem Aydın, İngilizce, Almanca ve İtalyanca dillerinde ağırlıklı olarak hukuksal konulu çeviriler de yapmaktadır. Şu anda romancı ve özgürlükler hukuku ile uluslararası sözleşmeler hukuku alanlarında hukukçu olarak çalışmalarını sürdürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">[1] Batı Avrupa hukuk uygulamasında vicdani red kurumundan yararlanmak isteyen bireylerin, askerlik yükümlülüğünün yerine getirilmesi ile vicdani inançlarına uygun yaşamak yükümlülüğü arasındaki uzlaşmaz ihtilafın &#8220;ciddi&#8221; olduğunu kanıtlamaları gerekmektedir. Bu yolda gösterilecek &#8220;kurtuluş kanıtları&#8221; arasında en ciddi olanı, saldırgan savaş karşıtı dinsel mezhepler veya öğretiler ve özellikle Hıristiyanlığın barışçıl yorumlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">[2] Martin H. Redish, Freedom of Thought as Freedom of Expression: Hate Crime Sentencing Enhancement and First Amendment Theory, 11 CRIM. JUST. ETHICS 33 (1992).</p>
<p style="text-align: justify;">[3] Kamu güvenliği, kamu barışı, kamu düzeni gibi kavramları temel yönleri ile tanımlayan ve analiz eden bir Alman Anayasası Mahkemesi kararı için bkz. BVerfGE 69, 315, 352. Kamu düzeni kavramını, ceza hukuku bakımından da olsa, hukuk normlarına indirgeyen anlayışa katılmıyoruz. Kamu düzeninin her unsurunu korumak çağdaş ceza hukuku bakımından, hatta salt hukuksal bakımdan gerekli addedilmeyebilir. Kamu düzeninin bazı unsurları, toplumsal etik yaptırımlarla da korunmaktadır. Örneğin, maruz kalacağı toplumsal tepkiler pek çok insanı sokakta çırılçıplak dolaşmaktan alıkoyabilir. Bu gibi davranışları önlemenin hukuksal yaptırım araçları ile gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği hukuk felsefecileri tarafından hararetle tartışılmaktadır. Buna rağmen, gerekli sınırlamayı yapmak ve arzu edilen meşruiyet zeminine ulaşmak için &#8220;kamu düzeni&#8221; kavramının anlamı ile oynamak yerine, kamu düzeninin bir kalkan olarak koruma altına aldığı temel bireysel ve toplumsal değerler ön plana çıkarılmalıdır. Bunlar, yaşam, hürriyet, kişi bütünlüğü, cinsel bütünlük, kişi onuru gibi kavramlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] 422 U.S. 205 (1975).</p>
<p style="text-align: justify;">[5] &#8220;&#8230;we are inescapably captive audiences for many purposes. Much that we encounter offends our esthetic, if not our political and moral, sensibilities. Nevertheless, the Constitution does not permit the government to decide which types of otherweise protected speech are sufficiently offensive to require protection for the unwilling listener or viewer. Rather&#8230;the burden normally falls upon the viewer to ‘avoid further bombardment of his sensibilities simply by averting his eyes [422 U.S. 211-212 (1971)].</p>
<p style="text-align: justify;">[6] 403 U.S. 15 (1971).</p>
<p style="text-align: justify;">[7] Aziz Nesin’i saygı ve minnetle anıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">[8] Leyla Sahin v. Turkey, Application number: 00044774/98, Date: 29/06/2004 Hudoc Ref. No.: REF00005098; &lt;http://hudoc.echr.coe.int/hudoc/&gt;</p>
<p style="text-align: justify;">[9] Cantwell v. Connecticut, 310 U.S. 296 (1940).</p>
<p style="text-align: justify;">[10] Leyla Sahin v. Turkey, Application number: 00044774/98, Date: 29/06/2004 Hudoc Ref. No.: REF00005098; &lt;http://hudoc.echr.coe.int/hudoc/&gt;</p>
<p style="text-align: justify;">[11] A.g.y.</p>
<p style="text-align: justify;">[12] 310 U.S. 296, 310 (1940).</p>
<p style="text-align: justify;">[13] Minnersville School District v. Gobitis, [310 U.S. 586, 601 (1940)].</p>
<p style="text-align: justify;">[14] West Virginia State Board of Education v. Barnette, 319 U.S. 624 (1943).</p>
<p style="text-align: justify;">[15] Aristo, evrenin merkezinin dünya olduğu ilkesine dayanmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">[16] Bugün, dünya üzerindeki mühendislik faaliyetlerinin çoğu, Newton’un prensiplerine dayanılarak rahatlıkla yürütülebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">[17] Kopernik, dünyanın evrenin merkezi olmadığı anlayışına dayanarak, heliosantrik bilimsel devrimi başlatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">[18] &#8220;Evrenin fiziği&#8221; ile ilgilenmek, Newton’dan Einstein’ın görelilik kuramına geçmeyi şart kılar.</p>
<p style="text-align: justify;">19[] Türkiye’den farklı olarak Avrupa’da yapılan türban tartışmalarının, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusu ile de doğrudan bağlantısı vardır. Avrupa’da, bazı ülkelerde geçerli tepkilerin her zaman laiklik adına yapılmadığı şüphesini haklı çıkaran bir tarihsel öncelin bulunduğunu unutmamak gerekmektedir. Üçüncü Reich döneminde, Musevilerin &#8220;sünnet&#8221; ya da &#8220;kurban kesme&#8221; gibi uygulamalarının yasaklanıp cezalandırılması en başta naziler tarafından savunuluyordu. Şüphesiz, bu gibi uygulamaların yasaklanmasındaki asıl neden, kişilerin ya da hayvanların vücut bütünlüğünün korunması değil, Musevileri, insanlık dışı uygulamalar yapan bir dinin mensubu olarak karalamaktı. Paralel bazı görüşler bugün Avrupa’da türban konusunda savunulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi &#8220;Türk düşmanlığı&#8221; son yıllarda neredeyse &#8220;Antisemitizm&#8221; kavramına benzer biçimde sosyolojik terminolojideki yerini iyice sağlamlaştırmış bulunmaktadır. &#8220;Xenophobia&#8221; yanında &#8220;Islamophobia&#8221; gibi kavramlar da artık iyiden iyiye tartışılır duruma gelmiştir. 11 Eylül saldırıları bu eğilimlere yeni bir boyut katmıştır. Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği üyeliğinin tartışıldığı şu günlerde, bu tartışmalarda ve yapılan anketlerde önemli bir rolü olan bu perspektifi türban tartışmaları konusunda da ihmal etmemeniz gerektiği açıktır. Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği&#8217;ne üyeliği, Avrupa içinde bulunan Türk nüfusun da sorunsuz kucaklanmasının anahtarı ve dışlanmış bir azınlık değil, Avrupa kültürünü zenginleştiren bir unsur olması sürecini hızlandıran bir gelişmenin de ateşleyicisi olacaktır. Bu nedenle, Avrupa Birliği&#8217;ne üyeliğe ya da bu üyeliğin olmazsa olmaz koşulu olan birtakım özgürlüklere, yalnızca Türkiye bağlamından değil Avrupa Türkünün gözünden de bakılabilir. Demografik veriler, 2030 yılında Almanya nüfusunun üçte birinin anne ya da babası Almanya dışında doğmuş olanlardan oluşacağını göstermektedir. Bu bakımdan, &#8220;Avrupalı&#8221; kavramı üzerinde de düşünmek ve Avrupalıyı &#8220;Germen, Anglo-Sakson, Latin vs.&#8221; kökenli olarak görmemek gerekir. Bu bağlam içinde, hem başörtü takanların Avrupalı ve çağdaş olamayacağı tezi, hem de böyle kimselerin Avrupa’nın temel aldığı değerlere uygun yaşamadığı fikri düşünce, din ve vicdan özgürlüklerinin gerçekleştirilmesi bakımından çoğulculuğun önemi bağlamında değerlendirilmelidir. Özgürlükler hukuku ile çoğulculuk ilkesinin birlikte değerlendirilmesinden ortaya çıkan sonuç, temel özgürlüklerden biri olan düşünce özgürlüğünden de öte, kişinin &#8220;oluş biçimi&#8221; ve &#8220;yaşam tarzı&#8221; özgürlüğünün korunmasıdır. Sorun, kimliği insanın kendisinin mi yoksa başkalarının mı belirlediği sorunudur. Başkalarının tanımlaması ne kadar etki yaratıcı ise, insanın kimliğini kendisinin tanımlaması da o kadar etki yaratıcıdır. Bilindiği gibi, ayrımcılığın ve yabancı düşmanlığının temelinde de insanın kendine biçtiği kimliği görmezlikten gelen ve kendi tanımını ona dayatmaya çalışan bir ideoloji yatmaktadır. Özgürlüklere bu perpektiften yaklaşmakta da yarar vardır. &#8220;Türban takmazsan seni Avrupalı ve çağdaş sayarım&#8221; şartlı önerisinin &#8220;Kürtçe ya da Ermenice konuşmazsan seni Türk sayarım&#8221; şartlı önerisinden farkı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">[20] Bilindiği gibi bu zamana kadar üniversitelerde yasak olan türban, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair&#8221; 9 Şubat 2008 tarihli 5735 sayılı Kanun ile serbest bırakılmış ve türbanı serbest bırakan kanunun Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştur. Anayasa Mahkemesi incelemesini sürdürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">[21] Örneğin bu satırlar yazıldıktan sonra Türkiye çapında alınan önlemler nedeni ile bazı toplumsal grupların, işçi bayramı olan 1 Mayıs 2008 tarihinde gösteri yapmaları yasaklanmıştır. Anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğüne haksız müdahale oluşturan ve özellikle İstanbul’da vapur seferlerinin iptali yüzünden arabasız İstanbul halkının &#8220;hareket ve dolaşım&#8221; özgürlüğüne ölçüsüz müdahalede bulunulurken, arabalı İstanbul halkının köprü geçisine sınırlama getirilmemesi örneğinde de somutlaşan &#8220;ayrımcı&#8221; anlayış, eğer, türban yasağının kaldırılmasını savunan &#8220;idare&#8221;nin emir ve talimatlarına dayanıyor ise, bu durum da &#8220;bana özgürlük var, sana yok&#8221; çarpık düşüncesinin bir ürünü ve tipik bir örneğidir. &#8220;&#8230;olay çıkacak&#8230;&#8221; gerekçesine dayanılarak sınırlanan pekçok özgürlüğümüzün, olay çıkmadan tartışma güçlüğü çekilen bir toplumsal kültürün mü, yoksa asıl kimin olay çıkardığının bir türlü tespit edilememesine yol açan şeffaflıktan yoksunluğun mu kurbanı olduğu belli değildir. Böyle bir ortamda, yaptığımız her tahrikten ücret alıyor olsak zengin olacağımıza şüphe yoktur, çünkü tahrikçi ile özgürlüğünden yararlanan birbirine karışmış durumdadır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">[22] Örneğin devlet okulunda görevli bir türbanlı öğretmenin devlet işi gördüğü kabul edilse bile, o öğretmenin kafasındaki türbanın din ile devlet işlerinin ayrılığı sonucunu etkilemek bakımından somut bir önemi ve anlamı yoktur. Bir anlamı varsa bile o anlam, türbana karşı olanların kafasının içinde yarattığı anlamdır.</p>
<p style="text-align: justify;">[23] Bu çerçevede azınlık dillerinde eğitim ve öğretim hakkı tartışması, bu çalışmanın sınırlarını aşar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/tum-fransa-varsesiyle-turbani-tartisiyor-biz-gene-laiklik-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-cekismesinde-sorunlar-ve-din-ve-vicdan-ozgurlugu-acisindan-basortusu-diye-hatirlatalim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

