<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat ve Hukuk &#187; Edebiyatta Hukuk</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatvehukuk.org/category/edebiyatta-hukuk/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatvehukuk.org</link>
	<description>Edebiyat, hukuk, edebiyat ve hukuk</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Dec 2011 17:17:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Aynı Evrende Her Şeye Kadir İki Düşmanın, Biri Bedii, Diğeri Mer’i Yaratının Barışması: Disiplinlerarası Bir Araştırma Ve Yaratı Alanı Olarak Edebiyat Ve Hukuk Disiplini</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/ayni-evrende-her-seye-kadir-iki-dusmanin-biri-bedii-digeri-mer%e2%80%99i-yaratinin-barismasi-disiplinlerarasi-bir-arastirma-ve-yarati-alani-olarak-edebiyat-ve-hukuk-disiplini.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/ayni-evrende-her-seye-kadir-iki-dusmanin-biri-bedii-digeri-mer%e2%80%99i-yaratinin-barismasi-disiplinlerarasi-bir-arastirma-ve-yarati-alani-olarak-edebiyat-ve-hukuk-disiplini.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 00:13:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukta Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Arif]]></category>
		<category><![CDATA[Attilá İlhan]]></category>
		<category><![CDATA[Can Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Cardozo]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat kuramları]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Nafiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Hüseyin Korkmazgil]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk ve edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hukukun edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kültür bilimi olarak hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Názım Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Yüsel Serdengeçti]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1106</guid>
		<description><![CDATA[İtalyan Edebiyat ve Hukuk Derneği&#8217;nin Türkiye&#8217;li Muhabir Üyesi olduk. Şu sıralar bir &#8216;Türkiye Raporu&#8217; (Türkiye jurnalini:)) hazırlıyoruz. Edebiyat ve Hukuk çalışmalarını daha sıkı tutmayı sürdürmek umuduyla&#8230;
Kritik Dergisi&#8217;nin &#8216;Edebiyat ve Hukuk&#8217; dosyasına hazırlık ve İdeal Hukuk Dergisi&#8217;nde yayınlanmak üzere hazırlanan çalışmanın taslak metnidir/Alıntı Kuralları*
Giriş
ABD’nde yüzyıldan fazla bir geleneği olan, özellikle 20.yüzyılın başlarında John Wigmore ve Benjamin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İtalyan Edebiyat ve Hukuk Derneği&#8217;nin Türkiye&#8217;li Muhabir Üyesi olduk. Şu sıralar bir &#8216;Türkiye Raporu&#8217; (Türkiye jurnalini:)) hazırlıyoruz. Edebiyat ve Hukuk çalışmalarını daha sıkı tutmayı sürdürmek umuduyla&#8230;</p>
<p style="text-align: right;">Kritik Dergisi&#8217;nin &#8216;Edebiyat ve Hukuk&#8217; dosyasına hazırlık ve İdeal Hukuk Dergisi&#8217;nde yayınlanmak üzere hazırlanan çalışmanın taslak metnidir/Alıntı Kuralları<a href="#_ftn1">*</a></p>
<h2><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images7.jpg7.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1109" title="edebiyatvehukuk" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/03/images7.jpg7.jpg" alt="edebiyatvehukuk" width="98" height="130" /></a>Giriş</h2>
<p style="text-align: justify;">ABD’nde yüzyıldan fazla bir geleneği olan, özellikle 20.yüzyılın başlarında John Wigmore ve Benjamin Cardozo’nun eserleriyle debi kazanan <em>Hukuk ve Edebiyat</em> ya da <em>Edebiyat ve Hukuk</em> çalışmaları bir inceleme ve araştırma dalı olarak başlangıçta hukuk öğrenimi görenlerin beşeri bilimlerden de yararlanmasına yönelik çabaların sonucu olarak ortaya atılmıştır çünkü beşeri bilimlerden yararlanmanın, hukukçuya daha insani, daha hakça bir bakış açısı sağlayabileceğine inanılmaktadır. 1970’lerle başlayan süreçte ise tüm dünyada, özelikle Batı Avrupa’da hukukun gözlemlenmesi ve çözümlenmesi yolunda bir yaklaşım ve disiplin olarak geliştirilmeye başlanmıştır. Almanya ve İtalya’da 1920’lerde, Fransa ve İspanya’da ise 1950’lerde başlayan hukuk ve edebiyat akımı, eğer akım sözü yerinde ise, bugün tüm dünyada belli başlı bir bilimsel disiplin olma yolundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun da edebiyatın da paylaştığı gerçek, sözün her iki alanda taşıdığı özel önemdir. Sözü, belirli bir yapının kurucu unsuru kılmak, deyim yerinde ise <em>söz</em>’de veya söz ile ‘gerçek’ yaratmak hem hukukta hem de edebiyatta özgün bir etkinliktir. Adı üstünde biri bedi diğeri mer’i yaratı olarak hakikate dair söz söyleme iddiası da hem hukuka hem de edebiyata özgüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">İtalya’da Ferruccio Pergolesi ve Antonio D’Amato’nun çalışmaları bu çerçevede Avrupa kıtası açısından oldukça ilgi çekici öncülerdir. Ferruccio Pergolesi  1927 tarihinde “Edebiyatta Hukuk”<em> (Il diritto nella letteratura </em>-Filippo Serafini Hukuk Arşivleri-) adlı eserini, 1956’da ise “Modern Anlatı ve Dramada Hukuk ve Adalet” (<em>Diritto e giustizia nella letteratura moderna narrativa e teatrale</em> -Bologna: Zuffi-) adlı eserini yazmıştı. 1936’da ise, Antonio D’Amato’nun “Hukukun Edebiyatı ve Hayatı” (<em>La letteratura e la vita del diritto</em> -Milano: Ubezzi &amp; Dones-) adlı eseriyle karşılaşıyoruz.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Edebiyatta Hukuk- Edebiyat Olarak Hukuk Yönelimleri</h2>
<p style="text-align: justify;">Böylece örneğin İtalya’da da tıpkı ABD’nde yapılan çalışmalar gibi işin en başından, bugün <em>edebiyat ve hukuk</em> disiplininin uğraşı alanı içinde bulunan iki temel yönelime tanık oluyoruz. Bu yönelimlerin ilki edebiyat eserleri ya da genel olarak edebiyat içinde hukukun ele alınışıdır: ‘Edebiyatta Hukuk’. İkincisi ise hukukun edebiyat kuramları yardımıyla değerlendirilmesidir. Felsefeciler, dilbilimciler, toplumbilimciler ve antropologların yanında hukuk tarihçileri, karşılaştırmalı hukukçular, sosyal psikologlar ve siyaset bilimcilerinin katkı ve incelemeleriyle gelişen <em>edebiyat ve hukuk</em> çalışmalarından çıkan bilgi kuramlarının farklı farklı disiplinlere uygulanması yepyeni yorumlar ve yaklaşımlar doğuruyor, bu çerçevede <em>edebiyat ve hukuk</em> veya <em>hukuk ve edebiyat</em>, çeşitli sosyal bilimlerin kuramsal olarak bir araya getirilmesi imkanı ve zeminini oluşturuyor.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Edebiyatın Hukuksal Olarak Düzenlenmesi</h2>
<p style="text-align: justify;">Edebiyatın hukuku ele alışı ile hukukun yazınsallığı yönelimlerinin yanında bir üçüncü alt disiplin olarak <em>edebiyatın ve edebiyatçının etkinliğinin hukuksal olarak düzenlenmesi</em> veya <em>yaptırıma tabi tutulması</em> da var. Bu üçüncü yönelim gerek fikir ve sanat özgürlüğü gerek fikri mülkiyetin korunması açısından son derece önemli. Türkiye açısından her üç yönelim bağlamında da çok zengin kaynaklar var ve yeni yaklaşımlar yaratmak mümkün.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Şair/Yazar-Hukukçuluk</h2>
<p style="text-align: justify;">Dördüncü bir bakış açısı ise şair/yazar-hukukçu tabir edilenlerin uğraşları. Tarihimizde kadılık, şeyhülislamlık yapmış şair ve yazarlar çok. Baki, Nef’i, İbni Kemal, Nedim bunlardan yalnızca birkaçı. Çağcıl yazar ve şairler arasında da çokça rastlarız hukukçulara. Adları burada saymakla bitmez. Tüm dünyada, entelektüel hukuk öğrencilerinin edebiyata özel bir ilgi duyduğu ve edebiyatçılar arasında hukukçuların ve hukukçular arasında çok sayıda edebiyatçının bulunduğu bilinir.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Edebiyatta Hukuk Çalışmalarının Niteliği, Hukukun Aynası Olarak Edebiyat</h2>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz <em>hukuk ve edebiyat</em> branşı, özellikle <em>edebiyatta hukuk</em> yönelimi açısından bakacak olursak, Almanca deyimiyle <em>Dichterjurist</em>’lerin (hukukçu kökenli yazın insanlarının) yaratılarıyla özellikle ilgilenmez. Onların yaratıları hukuk ve edebiyat açısından önemli olabilir de olmayabilir de. Asıl olarak -yaratıcısı hukukçu olsun ya da olmasın- kurmacanın, hukuk tarafından ele alınmasıyla, özellikle çeşitli karakterlerin yargılanmadan anlaşılmasıyla, o karakterlerin içinde bulundukları normatif düzenin anlaşılması ve değerlendirilmesiyle ama bir açıdan da kurmacanın ortaya koyduğu gerçekliğin başka türlü yargılanmasıyla ilgilenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Edebiyatın ‘ahlakı’ veya edebiyatın ‘yargılaması’ bir anlamda hem içerik açısından sınırsız ve denetlenemez, hem de metod açısından deyim yerinde ise usulsüzdür. Teorik olarak sınırsız olan <em>kurmaca düzeni</em> ya da <em>düzensizliği</em>, hatta <em>düzen-dışılığı, düzen-ötesi’liği</em>nin kurgusal olarak işlediği normatif bir düzenin değerlendirilmesinden yeni beşeribilimsel olanaklar doğabilmektedir. Bu çerçevede hukuk, kendi kendini edebiyatın aynasında görebilir, edebiyat hukuka ‘aslında nasıl göründüğüne’ dair estetik bir ayna tutabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Shakespeare’nin Venedik Taciri, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Albert Camus’nun Düşüş, Franz Kafka’nın Dava gibi eserleri bize hukukun, özellikle hukuk felsefesinin meşgul olduğu temel kavram, konum ve durumlar hakkında, örneğin sözleşme ve ahde vefa, vicdani sorumluluk, masumiyet, mahkumiyet, varlık ve hakikat veya norm ya da normsuzluk içinde insanın konumu hakkında arayışın düşünsel dayanaklarını, meallerini sunarlar. Yine örneğin, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında <em>Allahın Hakikati</em> veya <em>bireyin hakikatine</em> inanç konusundaki tercihleri sorgulanan bir dizi nakkaş karşı karşıya konulurken, doğu ile batı felsefesinin sanatın ve sanatkarın rolünü ele alışı bir cinayet öyküsüyle işlenmiş; bu karşılaşma, evrensel ya da bireysel veyahut seküler ya da seküler olmayan perspektife göre değişebilecek bir suç ve ceza ile sorumluluk ve sorumsuzluk dokusu üzerinden resmedilmiştir.  Romanın ele aldığı tematik zeminlerden biri ve belki de en önemlisi olan ‘Allahın Perspektiften-Ariliği/Bireyin Perspektifliliği’ ile ‘Allahın Düzeni/‘Allaha Karşı Suç’ zeminleri; batının tabii hukuk kuramının Osmanlı-islam felsefesindeki muhtemel direngi noktaları konusunda karşılaştırma yapmak için hukuk felsefecisine de büyük bir imkan sağlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu modernist metinler bir tarafa, Antik Yunan felsefesinin, edebiyatının veya siyasetinin temel metinleri, dinsel temel metinler, salt batı değil Arap, Fars, Çin, Hint vs. medeniyetlerin yaratıları da edebiyat ve hukuk disiplininin yardımıyla yeniden çözümlenebilmekte ve anlamlandırılıp yorumlanabilmektedir.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Hapishane Edebiyatı ve Başı Belada Biri Olarak ‘Yazar’</h2>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan daha farklı bir açıdan bir hapishane edebiyatı, hatta hapishane şiiri vardır ki Türkiye açısından özel olarak değerlendirilmesi, incelenmesi gerekir. Örneğin akademisyen Mehmet Narlı&#8217;nın Hapishane Şiirleri incelemesi, Názım Hikmet, Sabahattin Ali, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Attilá İlhan, Hasan Hüseyin, Ahmed Arif, Faruk Nafiz, Can Yücel gibi yazarları ele alır ve edebiyat bilimi çerçevesinde kaleme alınmıştır. ‘<em>Hapishanedeki Yazar’</em> ve ‘<em>Hapishanede Yaratılan Eser’</em>, edebiyat ve hukuk disiplini açısından da değerlendirilmeye açık bir alandır. Çünkü <em>‘başı belada biri olarak yazar’</em>ın yargılanması da ayrı bir bağlamdır Türkiye’de. Özellikle yazar’ın vatanına ihanet edip etmediği, ülkesini sevip sevmediği, yaratılarıyla efendim kimin menfaatine hizmet ettiği, ne gibi suçlar işlediği yolundaki tartışmalar sürüp gitmektedir. Joseph Skvorecky’nin -bir bilimsel toplantıda vatanını karalamakla ve Batı’ya iltica etmekle itham edildiğini (tam da vatanına dönmüş iken) gazeteden okuyan- “<em>mühendis</em>”i gibidir ‘yazar’; bir insan ruhu mühendisidir, bir türlü haberi yalanlatamaz; sürekli izlendiği için uyku uyuyamaz! Yurt dışına sığınmakla suçlanan <em>Mühendis</em> sonunda türlü tehlikeleri göze alarak kaçar ve gerçekten de yurt dışına sığınır!</p>
<h2 style="text-align: justify;">Yazarın ve Yaratının Eleştirisi ve Bir Eleştiri Kuramı Olarak ‘Edebiyat ve Hukuk’</h2>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçevede ilginç olan gerçek; devlet, kurumlar, toplum vb. aygıtlara bağlı veya bu aygıtlar altında bunalan veya ezilen insanların yaratıcı yazardan biricik bir farklılık, bireysellik ve bağımsızlık beklentisini sürdürüyor olmasıdır. Kurmaca sınırsızdır. Sınırsız olduğu içindir ki insanlar yazardan sınırsızca özgür olmasını beklemekte ama paradoksal olarak bir yandan da yazarın o sınırsızlığını denetlemeye çabalamakta. İşte bu çerçevede <em>edebiyat ve hukuk</em> çalışmaları, yazar’ın bir ideolojinin veya herhangi bir değerler sisteminin neferi olmasının şart olup olmadığını tartışmak, özellikle roman sanatı açısından konuşacak olursak, insanı tüm bireyselliği içinde (ve bireyselliği toplum içindeki biricik yeri içinde) anlamaya ve anlatmaya çalıştığını kavramak için de gerekli bir araçtır kanısındayım. ‘Yazar’ın belirli bir ideolojinin veya hegemonik aygıtın ya da yapının üstüne çıkmasının mümkün olup olmadığı veya hakikate diğer kimselerden daha çok yakınlaşıp yakınlaşmayacağı sorusu ayrı bir tartışma konusudur ama <em>edebiyat ve hukuk </em>çalışmaları en başta ‘yazar’ın hukuk aygıtı ile karşılaşmasına ve o aygıt karşısındaki yapıtın konumunun ele alınmasına imkan sağladığı için de önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle toplumsal gerçekçi eleştiri kuramları ışığında, yazarın en başta toplumu anlaması ve anlatması gereğinin, bugün de geçmişte sahip olduğu önemini koruması gerektiğini biliyorum ancak <em>edebiyat ve hukuk</em> çalışmalarını, ‘<em>yazar’ı</em> ve ‘<em>yazın ürünü’nü</em> belirli eleştirel kalıplar içine sıkışmaktan kurtarma aracı, yani başka türlü bir edebiyat eleştirisi aracı; nerede toplumun nerede bireyin başladığını, nerede doğanın nerede insan egemenliğinin başlayıp bittiğini de sınama aracı olarak görüyorum. Bu ilk başta paradoksal olarak görülebilir. Sınırsız yaratının olanakları sınırlı hukuksal kuramlar yardımıyla nasıl eleştirilecektir? Bu sorunun ilk yanıtı, bir edebiyat eleştirisi olarak sadece dar anlamda hukuk kuramlarının değil, hukuk felsefesi kuramlarının uygulanacağındadır. İşin içine felsefi yaklaşım girince,  edebiyat eleştirisi için yeni kapılar açılabilir. Edebiyatta (örneğin bir romanda) hukukun (toplumsallığın, ahlakiliğin, normatifliğin) nerede başladığı ve nerede bittiğine (yani nerede her-insana özgülüğün, doğasallığın, hatta hayvaniliğin başladığına) ilişkin vardığımız paradoksal epistemik yargılar, bize yeni hakikatlerin kapısını açabilir. Soğuktan ölmekte olan bir insanın hikayesinde veyahut bir hayvanla karşı karşıya bulunan insanın hikayesinde toplum ve toplum eleştirisi bir dereceye kadar vardır. Öyle ise böyle eserlerin incelenmesi açısından toplumsal gerçekçi kuramlar eksik kalabilir. Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’inde toplum vardır ama daha çok doğaya, ölüme, insanın trajedisine meydan okuyan ve ‘egemen’ olmaya çalışan insan vardır. ‘Egemenlik’, ‘Kahramanlık’, ‘Erkekçelik’, ‘Meydan Okuma’ gibi varoluşsal hallerin resmedildiği bu romanda da bir anlamda hukuk ve edebiyat  incelemelerinin zemini olan pek çok hukuksal-felsefi-kuramsal olanak bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka ifadeyle, <em>hukuk ve edebiyat</em> çalışmalarını edebiyattaki hukuksallığın ya da ahlakiliğin (tespitin, değerlendirmenin ve yargılamanın) veyahut daha genel olarak insana özgülüğün nereye kadar gittiğini, nerede insanın bitip tabiatın ya da insanın evren içindeki trajik konumunun başladığını sınama aracı, bir anlamda birey, toplum, doğa çizgilerinde insanın izini sürme ve eleştiri aracı olarak görüyorum. Bir Alzheimer hastasının, salt hastalıktan kaynaklanan dramını anlatan eserde toplum belirsizleşmiştir, bulutlanmıştır. Hafıza yitmeye başlarken bizim hep acımasız veya adalet-ötesi olarak niteleyegeldiğimiz doğasallık başlar. İşte o esere <em>hukuk ve edebiyat </em>disiplininin gözlüğünden bakar isek hukuka özgü ‘disiplin’ ve ‘hakimiyet’ olarak adlandırdığımız gerçekliklerin nerede başlayıp bittiğini sorgulayabiliriz, yani bir anlamda insanı ve onun ‘düzen’li yaşamının hacim ve sınırlarını, boyutlarını daha iyi anlayabiliriz kanımca.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Edebiyat ve Hukuk’, bu açıdan ‘Bilgi Nedir?’, ‘Bilgiye Nasıl Varılır?’, ‘Kim, Ne Bilir?’, ‘Bildiğimizi Nereden Biliyoruz?’ yolundaki temel epistemolojik sorulara  farklı bilgisel toplulukları (edebi ve hukuksal toplulukları ve bunların dillendirdiği öğretileri) biraraya getirip, farklı epistemik araçları (hukuksal yorum ve edebi tahlil) bir arada kullanarak yanıt vermenin araçlarından biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Edebiyatın tikelleştirici, ayrıcalıklaştırıcı niteliği  (soyut kategoriler veya olanaklar içinden bir tek öyküyü ya da karakteri seçmesi ve onu biricik, altlanamaz, subsume edilemez kılması) ile hukukun normatif tümelleştiriciliği (sınırsız sayıdaki bireysel öyküyü ya da karakteri soyut bir kalıba dökerek, altlanmaya -subsume edilmeye- müsait hale getirmeye, deyim yerinde ise altına almaya çalışması) arasındaki derin uçurumda tartışılacak çok şey, kurulacak çok köprü var.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Edebiyat Olarak, Kültürel Bir Yapıt Olarak Hukuk</h2>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan <em>edebiyat olarak hukuk</em> veya <em>bir edebi tezahür olarak hukuk</em> yönelimi, yani hukukun yazınsallığı hukuku sadece dil, yorum ve hitabet sanatı olarak gözlemlemekle kalmıyor aynı zamanda bir anlatı ve/veya söylem olarak, yani kültürel bir ürün ve hikaye kurmacası olarak, eleştirel analize tabi tutuyor. ‘Hukuk’un bir yandan toplumsal düzene nihai hakimiyet veren bir dil, öte yandan bireysel ve toplumsal çatışmalarda son sözü söyleyen bir yargı ama aynı zamanda toplumun ve en başta toplumun ekonomik ilişkilerinin yapısal dinamiğinin tezahürü olmasındaki paradoksallığı edebiyat olarak hukuk çalışmalarının hareket noktası sayılabilir kanımca.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda edebiyat ve hukuk üst başlığı içindeki ‘edebiyatta hukuk’ alt-disiplininin özelliklerinden söz ederken edebiyatın hem hukuka ayna tutabileceğine hem de hukuksal, özellikle hukuksal-felsefi kuramların edebiyat eleştirisinin bir aracı olabileceğine işaret etmiştik. Birincisi hukukun ve hukukçunun (ve hukuk öğrencisinin) işine yarar iken ikincisi kurmacanın ve yaratıcı yazarın işine yarar. İşte paralel biçimde ‘edebiyat olarak hukuk’ yönelimi açısından edebiyat kuramları da hukukun eleştirisinin aracı olarak kullanılabilirler. Edebiyat olarak hukuk çalışmalarının ortaya koyduğu tahliller, hukukun, örneğin dilsel yapısını cebrin dili olarak sökmeye ve bu yolla eleştirmeye de yarayabiliyor. Bir yargı kararının edebiyat kuramları yardımıyla analiz edilmesi ve bir an için dahi olsa nesnel bağlayıcılığından arındırılarak belirli bir ekonomik, sosyal ve kültürel yapı içinde yer alan bir karakter monoloğu olarak değerlendirilmesi, kararın oluşturulduğu dilin psikolojik, kültürel vb. kaynakları ve itkeleri hakkında çok şey söyleyebiliyor bize. Öyle ki bugün artık <em>edebiyat olarak hukuk</em> ile <em>hukuk denen kültürel pratik </em>arasında bir ayrım bulunmadığını savunan müellifler dahi var.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun edebiyat olarak incelenmesi, hukuk öğrenimi ve hukukçu tavrı eğitimini geliştirmek yolunda önemli bir araç olarak da değerlendiriliyor. Öyle ki hukuku, toplumu düzenleyen ve bireylerarası hukuki ilişkileri düzenleyen tek otorite değil de çeşitli toplumsal yapıların içindeki kültürel koordinatların doğrudan etkisi altındaki bir kurum olarak görmek ve bilmek hukukçuyu, en başta yargıcı, daha insani, daha adil ve esnek düşünen bir meslek insanı yapabiliyor. Hukuk ve edebiyat bu çerçevede karşılaştırmalı bir kültür bilimi, hem geçmiş kültürleri hem de bugünün kültürünü ve çağın ruhunu anlama aracı. Tolstoy’un Diriliş romanında salt klasik bir Rus romanında yargılamayı değil dönemin hukukunu, özellikle usul hukukunu da buluruz. Hukukun bu şekilde ‘hikaye edilmesi’ ile bir hikayenin ‘hukuk edilmesi’ arasında hermönetik yaklaşımlara açık pek çok hal olabilir. Benzer kaynakları Türkçe edebiyatta ve Türkiye edebiyatlarında da başka türlü gün ışığına çıkarabiliriz.  Hukuk da tiyatro, sinema resim vb. sanatlar gibi bir temsil. Kendi eleştirisini kendi aynasında bulan ve olası farklı seçenekleri,  usul ve içerikleri konusunda açık kapı bırakan bir temsil. Aynı biçimde edebiyattaki hukuku görmek, yani edebiyatta hukuk; hukukun göreceliliği konusunda bir fikir vererek, karşılaştırmalı bir bilinç edinmeyi ve (tıpkı hukuk olarak edebiyat çalışmalarının sağladığı gibi) hukuksal meseleleri daha bağımsız ve tarafsız görebilmeyi sağlayabiliyor. Edebiyat ve hukuk çalışmalarının daha adil bir hukuk düzeni ve tarafsız ve bağımsız hukukçuluk yaratmadaki rolü konusunda benim kadar iyimser olmayanların da bulunduğunu eklemeyi unutmayayım.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Edebiyat ve Sistemik Haksızlık</h2>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan hukuk ve edebiyatın tersi de var tabii: hukuksuzluk ve edebiyat, suç ve ceza, masumiyet ve mahkumiyet, sistem haksızlığı vb. konular. Tüm dünyada başlı başına bir soykırım yazını var örneğin, bir başkaldırı edebiyatı veyahut bir yeraltı edebiyatı var.  Geçmişle hesaplaşma, hatırlama ve arşivleme, başka türlü bir tarih yazını var.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<h2 style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de Edebiyat ve Hukuk veya Hukuk ve Edebiyat Çalışmaları</h2>
<p style="text-align: justify;">İncelediğimiz alan Türkiye&#8217;de henüz emekleme döneminde bir disiplin sayılabilir ama tüm çok kültürlülüğü ve çok dilliliği içinde Türkiye&#8217;nin Edebiyatı ve Türkçe Edebiyat edebiyat  ve hukuk çalışmaları açısından son derece zengin bir kaynak. Osmanlı Edebiyatı ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye Edebiyatı, edebiyat ve hukuk&#8217;a sınırsız ve çok renkli bir zemin sunuyor. Konu üzerinde Türkiye&#8217;de şimdiye kadar yapılmış önemli çalışmalar için aşağıdaki minik listenin yardımcı olabileceğini düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Meslektaş, düşündaş ve gönüldaşlarla birlikte bir &#8216;Türkiye Edebiyat ve Hukuk Kanonu&#8217;, temel bir okuma listesi hazırlamak ve temel eserleri edebiyat ve hukuk açısından tahlil etmek üzere kolları sıvadık.  Hukukçular Derneği ile birlikte bir edebiyat ve hukuk okumaları seminerleri organize etmeyi umud ediyoruz, Kritik Dergisi ile birlikte yeni bir &#8216;edebiyat ve hukuk&#8217; dosyası hazırlamayı umud ediyoruz. İtalyan Hukuk Derneği&#8217;ne yazacağımız raporlarla Türkiye edebiyatının hukukunu ve Türkiye hukukunun edebiyatını beşeri bilimsel açıdan inceleme yazıları derleyebileceğimize inanıyoruz. Sevgili akademisyen, avukat ve dramaturg Hüseyin Öntaş&#8217;la birlikte edebiyat ve hukuk&#8217;u merkeze koyan bir tiyatro eseri yazıp sahneleme planımız var. Şimdilik  &#8216;otobüs&#8217; metaforu ile meşgulüz. Otobüstekiler, otobüsün dışındakiler, yol ve izlerde kalabalıklar içindeki ve dışındaki insanları ve otonomi arzuları ile alemlegelendüğünbayramcılık veyahut  insanın kendine ve toplumuna yabancılaşması ile alemlegelendüğündevrimcilik arasındaki gidiş gelişleri kadınla ve erkekle sorgulamak istiyoruz.  Çeviri projelerimiz var, üniversitede ders projelerimiz var. Var da var umut var, hani bir zamanlar &#8221;efendim Türkiye&#8217;de roman yok&#8221;-muş-tu ya, var efendim var; ne romanlar, ne şiirler, ne yaratılar var!:))</p>
<p style="text-align: justify;">Üstelik -artık çalışmalarına bu açıdan da bakabileceğimiz- çok renkli ve üretken tarihsel simalarımız da var. Onları yeniden keşfetmek var. Örnek mi? İşte Haydar Rıfat Yorulmaz. Boğaziçi Üniversitesi sitesi çerçevesinde yeralan tanıtım sözlerini aktarıyoruz (Kaynak <a href="http://www.ata.boun.edu.tr/chronology/kim_kimdir/haydar_firat.htm">Bağlantı</a>):</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Trebuchet MS; font-size: x-small;"><span style="color: #003333;">Avukat, yazar ve çevirmen Haydar Rıfat Yorulmaz 12 Aralık 1942’de öldü.        1887’de İstanbul’da doğan Haydar Rıfat ortaöğrenimini Darüşşafaka’da tamamladıktan        sonra Yüksek Ticaret Mektebi ve Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre        öğretmenlik yaptı, avukatlığa başladıktan sonra üstlendiği önemli davalar        nedeniyle ün kazandı. Yaşamının son yıllarında Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı        adı altında başlı başına bir kütüphane oluşturacak sayıda eseri Türkçe’ye        kazandırdı. 1930’da Atatürk’e hitaben yazdığı, dönemin adalet bakanı Mahmut        Esat Bozkurt’u suçlayan bir mektup nedeniyle yargılandı, 2 yıl hapis cezasına        çarptırıldı. Hukuk ve edebiyat alanında yazdığı makaleler birçok gazete        ve dergide yayımlandı. Haydar Rıfat’ın çevirdiği kitaplar arasında Karl        Marx’tan Kapital, Tolstoy’dan Basülbadelmevt (Diriliş), A.Daudet’ten Safo,        A.Maurois’ten İklimler, Emil Ludwig’den Bismark, Mussolini, Temmuz 1914        ve Versay yer alıyordu. Rıfat hukuk alanında da çalışmalar yapmış ve Ayni        Haklar, Borçlar Kanunu Şerhi ile Miras Meseleleri adlı kitaplar yazmıştı. </span></span></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">İşte yukarıda sözünü ettiğim minik liste:</p>
<p style="text-align: justify;">1. Hukuk Yazın (Edebiyat) İlişkisi (Avukat Cem Bayındır&#8217;ın Makalesi: <a href="http://www.elazigbarosu.org.tr/dokuman/haberler/ana/369/barodergisis.pdf">Bağlant</a>ı)</p>
<p style="text-align: justify;">2. Genel Olarak Elazığ Barosu Dergisi (Cilt 1, Yıl 1, Sayı 2 2008: <a href="http://www.elazigbarosu.org.tr/dokuman/haberler/ana/369/barodergisis.pdf">Bağlantı</a>)</p>
<p>3. Birkan Kargı, Farklı Kültürlere Ait Edebiyat ve Medya Yapıtlarından Seçilen Örneklerde Adalet Olgusunun Gerçekleşmesi <a href="http://uvt.ulakbim.gov.tr/uvt/index.php?cwid=3&amp;vtadi=TPRJ%2CTTAR%2CTTIP%2CTMUH%2CTSOS&amp;keyword=Eski%FEehir%20Osmangazi%20%DCniversitesi%20Sosyal%20Bilimler%20Dergisi&amp;s_f=4">Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi</a>, 2008,9(2): 203-219</p>
<p>4. Semiha Şentürk, Türkiye&#8217;de Kitabın Yargı Serüveni: (<a href="http://kitap.milliyet.com.tr/turkiye-de-kitabin-yargi-seruveni/kitap/haberdetayarsiv/07.02.2010/1110840/default.htm">Bağlantı</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">5. Varlık Dergisi&#8217;nin 2006 Ocak sayısında bulunan Hukuk ve Edebiyat Dosyası&#8217;nda Bulunan Şu Çalışmalar:</p>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Edebiyat ile Hukuk Davası – Tahir Abacı</td>
<td>Sayfa:4</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 1px; background-color: #666666;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 10px;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Hukuk ve Edebiyatın Yakınlığı/Uzaklığı – Behçet Çelik</td>
<td>Sayfa:8</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 1px; background-color: #666666;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 10px;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Hukuk ve Edebiyat – Hüseyin Öntaş</td>
<td>Sayfa:11</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 1px; background-color: #666666;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 10px;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Hukuk Edebiyatın İçinde mi, Üstünde mi? – Sabri Kuşkonmaz</td>
<td>Sayfa:14</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 1px; background-color: #666666;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 10px;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Edebiyat ile Hukuk Üvey Kardeş Sayılabilir mi? – Teoman Ergül</td>
<td>Sayfa:16</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 1px; background-color: #666666;" colspan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td style="height: 10px;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table style="width: 430px; text-align: left; vertical-align: top;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>Kafka’nın “Dava”sı – Figen Özdemir</td>
<td>Sayfa:17</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 430px; text-align: left; color: #000000; vertical-align: top;" colspan="3"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<h2 style="text-align: justify;">Sonuç</h2>
<p style="text-align: justify;">‘Edebiyat ve Hukuk’ta, edebiyatta hukuk ve edebiyat olarak hukuk’un yanında hukukun edebiyatı ‘dizginlemeye’ çalışması yönelimlerini, edebi yaratıcılık perspektifinden ve bu çatışmada çoğunlukla edebiyatın tarafını tutarak sürdürüyorum. Neden edebiyatın tarafı? Çünkü orada her türlü kötülüğün yanında iyilik de hep mümkün ve tahayyül edilebilir bir seçenek olarak kalır ve her durumda güzellik vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">*</a> Sitedeki yazılardan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na uygun olarak kısa alıntılar yapılabilir. Herhangi bir yazıdan alıntı yapmak için, boşluklar ilgili yazı başlığı ve yazarının adı ile doldurularak, alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“…….” başlıklı yazının tüm hakları yazarı “….” ya aittir ve yazı, yazarı tarafından Edebiyat ve Hukuk Sitesi (http://www.edebiyatvehukuk.org) kütüphanesinde yayınlanmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/ayni-evrende-her-seye-kadir-iki-dusmanin-biri-bedii-digeri-mer%e2%80%99i-yaratinin-barismasi-disiplinlerarasi-bir-arastirma-ve-yarati-alani-olarak-edebiyat-ve-hukuk-disiplini.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Gulliver’in Gezileri’nde Ölçü, Değer, Töre Sistemleri ile Yasa ve Yönetim Biçimleri” III: Houyhnhnm Ülkesi&#8217;ne Seyahat ve En Sonunda Irkçılığa Dair Başka Türlü Kıraat</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-houyhnhnm-ulkesine-seyahat.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-houyhnhnm-ulkesine-seyahat.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2010 22:38:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yapıt Çözümlemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bakla kırı]]></category>
		<category><![CDATA[Doru beygir]]></category>
		<category><![CDATA[Güliver'in Gezileri]]></category>
		<category><![CDATA[Gulliver]]></category>
		<category><![CDATA[Gulliver'in Gezileri]]></category>
		<category><![CDATA[Houyhnhnm]]></category>
		<category><![CDATA[huinım]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Jonathan Swift]]></category>
		<category><![CDATA[yahoo]]></category>
		<category><![CDATA[Yahu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1037</guid>
		<description><![CDATA[ 
Bu yazıyı &#8216;anlayan-Huinım’lara ithaf etmeyi düşünebilirim! Ama kalsın, asıl arada kalmış Gulliver’lere, yok yok hatta Yahoo’lara&#8230;
Önceki yazıları şu bağlantılar üzerinden okuyabilirsiniz: (1. Bağlantı)-(İkinci Bağlantı) 
7 Eylül 1710 – 2 Temmuz 1715 arasında gelelim Gulliver’in Huinım ülkesine ziyaretine ve Huinım kültürünün (Houyhnhnm) atsı akılcı uygarlık değerleri ile Yahu (Yahoo) vahşiliğinin çatışmasına ve Huinım’lık ile Yahoo’luk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: justify;"><strong><em><strong><em> </em></strong></em></strong></h3>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/02/uınım.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1042" title="uınım" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/02/uınım.jpg" alt="uınım" width="105" height="100" /></a>Bu yazıyı &#8216;anlayan<em><strong>-</strong></em><strong><em><strong><em>Huinım’lara</em></strong></em></strong> ithaf etmeyi düşünebilirim! Ama kalsın, asıl arada kalmış Gulliver<strong><em><strong><em><strong><em><strong><em>’lere</em></strong></em></strong></em></strong></em></strong>, yok yok hatta <strong><em><strong><em>Yahoo’lara&#8230;</em></strong></em></strong></p>
<p><strong><em><strong><em>Önceki yazıları şu bağlantılar</em></strong></em></strong><strong><em><strong><em> üzerinden okuyabilirsiniz: (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/gulliver%E2%80%99in-gezileri%E2%80%99nde-olcu-deger-tore-yasa-ve-yonetim-bicimleri-i-lilliput%E2%80%99a-seyahat.html">1. Bağlantı</a>)-(<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/%E2%80%9Cgulliver%E2%80%99in-gezileri%E2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%E2%80%9D-ii-brobdingnag%E2%80%99a-seyahat.html">İkinci Bağlantı</a>) </em></strong></em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">7 Eylül 1710 – 2 Temmuz 1715 arasında <strong><em>gelelim Gulliver’in Huinım ülkesine ziyaretine ve Huinım kültürünün </em>(Houyhnhnm<em>) atsı akılcı uygarlık değerleri ile Yahu (Yahoo) vahşiliğinin çatışmasına ve Huinım’lık ile Yahoo’luk arasında kalmış insanın akıl almaz çaresizliğine! </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu okumada da, “çocuk” kitaplığımdan çıkardığım Gülten Suveren çevirisini esas alacağım; -1978 yılında, Altın Kitaplar tarafından basılmış- ve “Gulliver’de Ölçü, Değer ve Yasalar” adını vereceğim bu yazı dizisinin üçüncüsünde  Gulliver’le beraber Huinım ülkesine uğrayacağım.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Giriş</h1>
<p style="text-align: justify;">Tüm hikayeyi gene Lemuel Gulliver’in dilinden dinleriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver bu kere 350 tonluk Serüven adlı bir geminin kaptanlığını alarak 1710 yılının Eylül ayında yola çıkar. Denizde gemi doktorluğu yapmaktan bıkmıştır. O nedenle kaptan olur. Ama yolculuk sırasında gemide birkaç tayfası hummadan ölünce Barbados’tan ve rüzgar adalarından gönüllü gemiciler almak zorunda kalır. Ama aldığı gemicilerin korsan olduğu ortadan çıkar. Yeni aldığı tayfalar Gulliver’in adamlarının aklını çeler ve tüm tayfa Gulliver’e düşman olup ayaklanırlar. Gulliver’i uzun bir süre kamarasına kapattıktan sonra bilinmeyen bir ülkenin kıyısına bırakırlar. Dinlenmek için kıyıda bir yere oturan Gulliver gücünü topladıktan sonra ülkenin içlerine doğru ilerler .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ülkede uzun diziler oluşturan ağaçlar düzgünce dikilmemiş kendiliklerinden büyümüşlerdi. Etraf ot doluydu. Birkaç yulaf tarlası olduğunu da görür. Gulliver otların arasında açılmış bir yolda ilerlerken insan ayaklarının bıraktığı izlere, ineklerin bıraktığı izlere rastlar ama en çok at izi vardır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Gulliver’in Yahoo’larla ve Huinım’larla Karşılaşması</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver bir tarlada birkaç hayvan olduğunu görür. Bu hayvanların biçimleri pek acaip ve eğri büğrüdür. Başları ve göğüsleri sık tüylerle örtülüdür. Keçiler gibi sakalları vardır. Sırtlarından aşağıya doğru uzun tüylerden oluşmuş bir çizgi inmektedir. Ayakları ve bacaklarının aşağı kısmı da tüylüdür ama gövdelerinin diğer kısımları çıplaktır. Derileri kahverengimsi sarı renktedir. Yüksek ağaçlara sincap çevikliğiyle tırmanabilmektedirler. Elleriyle ayakları pençe gibidir çünkü ve tırnakları kıvrık ve sivridir. Dişiler erkekler kadar iri değillerdir. Uzun, düz tırnakları vardır. Vücutlarını ise ince tüyler sarmıştır. Bu yaratıkların saçları renk renktir: Siyah, kahverengi, kırmızı ve sarı. Gulliver yolculukları boyunca hiç böyle ‘iğrenç’ hayvanlar görmediğini, hiçbir yaratığın onda böylesine tiksinti uyandırmadığını anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra yaratıklardan biri onu görür ve onu görünce suratını &#8220;türlü biçimlerde çarpıtıp buruşturarak&#8221; Gulliver’e yaşantısı boyunca hiç onun gibi bir yaratık görmemişçesine bakar. Yaratık Gulliver’e yaklaşarak ön pençesini kaldırır, Gulliver de yanında taşıdığı kılıcını çıkarıp (isyancı tayfalar kılıcını yanına almasına izin vermişlerdir) kılıcın yassı tarafıyla yaratığa vurur. Hayvanı öldürmek istememiştir çünkü varsa sahiplerini kızdırmaktan çekinir. Darbeyi yiyen hayvan olanca sesiyle kükreyince yandaki tarladan koşan en az kırk kadar yaratık Gulliver’in çevresini alır. Gulliver koşarak sırtını bir ağaca yaslar ve kılıcını sallamayı sürdürerek hayvanları yanına yanaştırmaz. Neden sonra yaratıkların birdenbire olanca hızlarıyla koşmaya başladıklarını görür ve kendi kendine “(B)u yaratıkları bu kadar korkutan nedir?” diye sorar. Çevresine baktığında bir atın usul usul tarlada yürüdüğünü görür. O yaratıklar atı Gulliver’den önce fark etmişler ve bu yüzden koşarak kaçmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">At Gulliver’e yaklaşınca hafifçe irkilir. Sonra hemen kendisini toplayarak Gulliver’in yüzüne büyük bir şaşkınlıkla bakar. Gulliver’in etrafında birkaç defa dolaşarak onun ellerini ayaklarını süzer.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver yoluna devam edecektir ama at karşısına dikilmiştir. Yine de çok uysal bir hali vardır. Şiddete başvurmayacağı da anlaşıldığı için Gulliver cesaretlenerek elini atın boynuna doğru uzatır. Onu okşamak, yatıştırmak ister ama &#8220;hayvan&#8221; Gulliver’in bu dostluğunu aşağı görür. Başını sallayarak kaşlarını çatar. Sol ön ayağını kaldırarak Gulliver’in elini iter. Kişnemesinin tonu çok değişiktir, Gulliver “bu hayvan neredeyse kendi dilinde bir şeyler söylüyor” diye düşünür. Sonra bir at daha gelir. İlk ata dönerek resmi denilebilecek bir şeyler söyler. İki at konuşur gibi iletişim kurmaktadır. Baş başa verip bir konuyu tartışmak istiyorlarmış gibi yan yana birkaç adım öteye gider ve önemli bir konu üzerinde görüşen insanlar gibi ileri geri yürürler. Konuşurken sık sık Gulliver’e dönüp bakarlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Atların bu davranışı Gulliver’i çok şaşırtır. Kendi kendine “Bu ülkede yaşayan insanlar dünyanın en akıllı insanları olmalılar” der. Sonra atları kendi hallerine bırakıp oradan uzaklaşmak ister ama bakla kırı olan at arkasından etkileyici bir sesle kişner. İki at yeniden Gulliver’e yaklaşırlar ve onu tepeden tırnağa incelemeye başlarlar. Atlar Gulliver’in ceketinin vücuduna yapışık olmadığını görünce hayrete düşerler, Gulliver’in yumuşak ve tüysüz cildini hayranlıkla inceler gibidirler. Gulliver çok akıllı görünen bu atların aslında at olmadığını, at kılığına girmiş sihirbazlar olduklarını düşünür ve o yüzden onlarla konuşmaya başlar:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Baylar sizin sihirbaz olduğunuza inanıyorum. Eğer öyleyse o zaman dilimi de kolaylıkla anlayabilirsiniz. Onun için siz saygıdeğer baylara başı derde girmiş zavallı bir İngiliz olduğumu açıklayacağım…Siz gerçek bir atsanız izin verin de sırtınıza bineyim. Beni dinlenebileceğim bir ev ya da köye götürün. Bunu yaparsanız size bu çakıyla bileziği armağan ederim.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver konuşurken sessizce bekleyen iki yaratık o sözlerini bitirince birbirlerine dönerek kişnerler. Gulliver &#8220;dilleri duyguları çok güzel açıklıyor&#8221; diye düşünür. “Sözcükleri biraz uğraşarak alfabe haline sokabilirim. Bu belki Çinceden biraz daha kolay olur.”</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver aralarında kişneyen atların sık sık ‘Yahoo’ sözcüğünü kullandıklarının farkına varır. İki at heyecanla konuşurlarken Gulliver onlardan duyduğu bu sözcüğü tekrarlar: ‘Yahoo’. Arkasından da kişneme taklidi yapar. İki at da duruma çok şaşırır, Bakla Kırı sözcüğü iki kez tekrarlar. Sanki bunun doğru söylenişini Gulliver’e öğretmek istiyor gibidir. Gulliver, Bakla Kırını taklit etmeye çalışır. Sonra doru at, Gulliver’i ‘Huinım’ sözcüğüyle sınamaya kalkar. Gulliver bu sözcüğün telaffuzunda Yahoo sözcüğünde olduğu kadar başarılı olamaz ama yine de yeteneği ile atları hayrete düşürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Atlar ayaklarını yere vurarak vedalaşırlar. Bakla Kırı Gulliver’i  önüne katar ve ikisi yürümeye başlarlar. Gulliver yavaşladığı zaman at “huun! huun!” diye bağırmaktadır. Gulliver de atın ne demek istediğini anlayarak ona yorgun olduğunu ve hızlı yürüyemeyeceğini anlatmaya çalışır. Sonunda at Gulliver’in dinlenmesi için zaman zaman durmaya başlar. Bu at Gulliver’i açıkça gütmektedir.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Gulliver Yahoo’lardan Tiksinmeye Başlarken Huinım Yaşam Biçimini ve Kültürünü Tanıyıp Dillerini Öğreniyor</h1>
<p style="text-align: justify;">At, Gulliver’i alçak damlı ve samanla kaplı evine götürür. Gulliver kendisini düzgün tabanlı, geniş bir odada bulur. Bir kenarda boydan boya yemlik uzanmaktadır. İçeride üç yaşlı atla iki kısrak vardır. Ama onlar saman yememektedir. Bazıları yere, sağrılarının üstüne oturmaktadır. Bu oturuşları Gulliver’i şaşırtır ama bazılarının ev işleriyle uğraştığını görünce şaşkınlığı büsbütün artar, hayvanları böyle uygarlaştıran insanların dünyanın bütün milletlerinden daha akıllı oldukları konusundaki düşüncesi güçlenir. Bakla kırı Gulliver’i evin içinde, iki odadan geçirerek bir üçüncüsüne getirir ve o odaya girmeden önce Gulliver’e beklemesini işaret eder. Gulliver “bu ev çok önemli birinin olmalı” diye düşünür. “Çünkü yanına girmeden önce birçok tören yapılması gerekiyor.” Ama soylu bir insana sadece atların hizmet ettiği fikrini de aklı almaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı Gulliver’e işaret ederek onu, hasırların üzerinde oturan iki at ile bir kısrağın bulunduğu odaya sokar. Gulliver içeri girince kısrak yerinden kalkar ve Gulliver’in ellerine ve yüzüne dikkatlice bakar. Onu tepeden tırnağa süzer. Bu kısrakla bakla kırı konuşmaya başladıklarında gene ‘Yahoo’ sözcüğü duyulmaktadır sık sık. Sonra bakla kırı yolda yaptığı gibi ona “huun, huun” diyerek Gulliver’i avluya çıkarır, orada evden uzakta başka bir yapı daha vardır. Oraya girince karaya çıktığı zaman gördüğü o iğrenç yaratıklardan üç tanesinin kökleri ve bir hayvanın etini yediklerini gördüğünü anlatır. Hepsi de, boyunlarında söğütten örülmüş sağlam iplerle, bir kirişe bağlanmışlardır. Evin efendisi bakla kırı uşaklarından biri doru beygire içerideki hayvanlardan en irisini çözmesini ve avluya çıkarmasını emreder. Sonra iki at, o yaratıkla Gulliver’i karşı karşıya getirerek sık sık “Yahoo Yahoo” demeye başlarlar gene. Gulliver korkunç bir dehşet ve hayretle sarsıldığını anlatır biz okuyuculara:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Aslında o hayvan tam bir insan biçimindeydi!’</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu hayvan, yüzünün insana göre daha yassı ve geniş olmasına, ağzının daha büyük, dudaklarının daha kalın ve ellerinin de biraz farklı olmasına rağmen, pekala insana benzemektedir. Yahoo’nun tırnakları uzun, avuçları kahverengi ve nasırlıydı, ayakları da Gulliver’inkilerden farklıdır amabunlar yine de Gulliver&#8217;e çok benzer [<em>Bu noktada arama motoru Yahoo'nun adının bu hikayeden alındığını hatırlatmak isterim</em>].  Gulliver, atların durumu bilmemesine karşın ayaklarının da Yahoo’lara çok benzediğini anlamıştır, aradaki tek fark Gulliver’in çorapları ve ayakkabısının olmasıdır. Vücutları da Gulliver’e benzer. Tüyler ve renk bakımından Gulliver’den farklıdır. İki at Gulliver’in vücudunun geri kalan kısımlarının Yahoo’nunkinden farklı olması yüzünden şaşalamışlardır. Gulliver içinden ‘İyi ki giyimliyim’ dediğini anlatır bize:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Doru beygir bana bir kök uzattı…bunu bukalığılığıyla toynağı arasına sıkıştırmıştı. Kökü aldım, kokladıktan sonra bunu ona terbiyeli bir tavırla geri verdim. Doru at bu sefer de Yahu’ların ahırına girerek bana biraz eşek eti getirdi. Ama bu öyle pis kokuyordu ki tiksintiyle geriledim. Doru at o zaman eti Yahu’ya attı. O yaratık da bunu büyük bir oburlukla yuttu. Uşak at ondan sonra bana saman ve bir demet yulaf gösterdi. ‘Bunlar bana göre göre yiyecekler değil’ anlamında başımı salladım…O Yahu’lara gelince…O günlerde insanları benden daha fazla seven pek az kişi olabilirdi. Ama o Yahu’lar kadar her bakımdan iğrenç yaratıklarla hiç karşılaşmamış olduğumu açıklayayım. O ülkede kaldığım sürede Yahu’lara yaklaştıkça, onların ne kadar tiksinti verici şeyler olduklarını da daha iyi anladım.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı, Gulliver’in halinden duygularını anlar. Bu yüzden Yahu’yu ahıra yollayarak ön toynağını ağzına götürür. Bu hareketi Gulliver’i çok şaşırtır. At ona işaretlerle ‘ne yiyeceksin?’ diye sormaya çalışmaktadır. Gulliver o sırada geçen bir ineği işaret ederek süt içmek istediğini anlatır, at onu alarak eve götürür ve Gulliver’in evde süt içmesini sağlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Takip eden sayfalarda Gulliver bize bu atların sürdürdükleri uygar yaşayışı anlatır. Önce işaretlerle anlaşırlar. Bakla Kırı, Gulliver’e yiyebileceği biçimde yulafla ekmek hazırlar. Tüm atlar, Gulliver’in davranışlarını, terbiyesini çok beğenirler. Gulliver gelişmiş dil yeteneği sayesinde yavaş yavaş bu atların dilini de öğrenmeye başlar. Zaman zaman Yahoo tüylerinden yapılmış tuzaklar ve ökselerle tavşan veya kuş tutarak karnını doyurur. Bazen şifalı bitkiler toplayarak bunları haşlar. Tereyağı yapar. Başta tuzun özlemini çok çekmesine karşın artık insanların yemeklerine tuz koymasının bir lüks olmaya başladığını düşünür. Ama Gulliver</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Başlangıçta tuz içki içilmesi için kullanılırmış. Tabii etin uzun yolculuklar için tuzlanması da lüks sayılmaz. Aynı şeyi büyük pazarlardan çok uzakta olan kesimler de yaparlar. İnsandan başka hiçbir yaratık tuzdan hoşlanmaz.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">der iken içinde yaşadığı uygar atlar ülkesi ile insanlar arasında daha sonra yapacağı ilk büyük karşılaştırmanın zeminini döşemiştir: <strong>İnsanlar, akılcılıktan uzak ve mantıksız  davranışlar da gösterirler. Akla aykırı da olsa ya da artık akla aykırı hale gelmiş bulunsa da alışkanlıklarını körü körüne sürdürmek insanlara özgü bir davranış tarzıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kendisine Huinım’ların evinden altı metre ötede ancak onların iş hayvanı olarak kullandığı Yahoo’ların ahırından da uzakta bir yer hazırlanan Gulliver bu ülkede yavaş yavaş atların dilini öğrenmeye başlayacaktır. Çünkü artık &#8216;efendim&#8217; diye sesleneceği Bakla Kırı, ve onun evindeki her uşak ve hizmetçi Gulliver’e dillerini öğretmeyi istemektedir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bu heveslerinin nedeni belliydi. Onlar benim gibi vahşi bir hayvanda akıllı bir yaratığın izlerinin bulunmasını çok şaşılacak bir olay sayıyorlardı.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Soylu birkaç Huinımın da meraklanarak görmeye geldiği Gulliver, ‘efendi’si Bakla Kırı’ndan ve onun uşaklarından uzun saatler boyunca ders almaya başlamıştır. Artık Huinımlarla konuşmaya başlayan Gulliver, efendisinin aklını karıştırmıştır. Gulliver’e başta Gulliver’in Yahoo olduğundan emin olduğunu ama onun öğrenme yeteneği, terbiyesi ve temizliğinin onu şaşırttığını anlatır. Çünkü Yahoo’larda böyle nitelikler yoktur. Gulliver’in giysileri de aklını karıştırmıştır efendisinin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı Gulliver’e</p>
<p style="text-align: justify;">“Ülkenin hangi kesiminden geldin?&#8230;’ ‘Sana akıllı bir yaratığı taklid etmeyi nasıl öğrettiler? Sen aslında Yahu’lara benziyorsun. Kafan, ellerin, yüzün onlarınkinin eşi. Oysa kurnaz gibi gözüken Yahu’lar sadece gürültü çıkarırlar. Ve dünyada hiçbir şey öğretilemeyecek bir yaratık varsa o da Yahu’dur”</p>
<p style="text-align: justify;">der. Gulliver durumu anlatınca Bakla Kırı ‘Sen her halde yanılıyorsun’ der. ‘Ya da varolmayan şeyleri anlatıyorsun.’</p>
<p style="text-align: justify;">Huinım’ların dilinde ‘yalan’ ve ‘yalan söylemek’ kelimeleri bulunmamaktadır. Bakla Kırı devam eder:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Ben denizin ötesinde bir ülke olamayacağını biliyorum…’… ‘Bir grup hayvan da bir tahta aracı suyun üzerinde istedikleri yöne götüremezler. Yaşayan hiçbir Huinım öyle bir araç yapamaz. Yaptığını düşünelim…O zaman da bu tahta aracın yönetimini Yahu’lara vermez, onlara güvenmezler.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver buna karşı diyecek bir sözcük bulamadığını, düşündüklerini kolay kolay anlatamadığını ifade eder. Kısa süre sonra efendisine daha çok şaşacağı şeyler anlatacağını da ekler. Bunun üzerine efendisi taylarına, kısrağa ve ailenin uşaklarıyla hizmetçilerine her fırsattan yararlanarak Gulliver’e ders vermelerini telkin eder. Her gün iki üç saat de kendisi Gulliver’e ders verir. Eve gelen ziyaretçiler, Gulliver’in gerçek bir Yahoo olduğuna bir türlü inanamazlar. Çünkü vücudunun örtüsü…farklıdır ve sadece başında, yüzünde ve ellerinin üstünde tüy vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’i Yahoo’lardan fiziksel olarak farklı kılan en önemli özelliği giysileridir aslında. Diğer farklar o kadar da dikkat çekici değildir. Hele hele fiziksel yapıları tamamen farklı olan atların, Yahoo’lar ile Gulliver arasındaki başka fiziksel farkları hemen anlaması zordur. Huinımlar giysilerini Gulliver’in vücudunun parçası sayarlar başta. Huinımların durumu böyle sanması Gulliver’in işine gelir çünkü giysileri, Gulliver’i vahşi Yahoo’lardan farklı gösteren en önemli özelliktir. Yahoo’larla bir tutulmak istemeyen Gulliver, giysilerinin vücudunun parçası olmadığını bir yere kadar saklar ama bir gün Gulliver uykuya dalmışken dağılan giysileri ve açılan gömleğinden insan bedenini gören doru at, durumu bakla kırına karışık bir biçimde anlatır. Gulliver de bu sırrı artık saklayamayacağını çünkü eskiyip dökülen giysilerinin yerine yenilerini bulmaya çalışırken bu sırrın zaten ortaya çıkacağını düşünerek efendisine gider. “Geldiğim ülkedeki benim gibi yaratıklar’ diye anlatır. ‘Vücutlarını her zaman bazı hayvanların tüylerinden örülmüş şeylerle örterler. Bu hem toplum kurallarına uymak için yapılır, hem de sıcak veya soğuk havalardan korunmak için…” Bunun üzerine efendisi ona usulca dokunarak Gulliver’in vücudunu inceler ve sonunda</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Sen tam bir Yahu’sun” diye açıklar. “Bu çok belli bir şey. Ama Yahu türünden farklısın. Çünkü derin beyaz ve düzgün. Ön ve arka pençelerinin biçimi biraz değişik. Tırnakların da kısa. Ayrıca her zaman arka ayaklarının üzerinde yürümeye meraklısın…Neyse…Artık bu şeyleri üzerine geçirebilirsin.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver kendisinin “nefret” ettiği, “tiksin”diği, “iğrenç birer hayvan olan” Yahoo’lardan farklı olduğunu vurgulayarak efendisinden kendisini Yahu ismiyle çağırmamasını, ailesine ve uşağına da bu yolda emir vermesini, arkadaşlarına da durumu söylemesini rica eder. Ayrıca giysi meselesini hiç kimseye anlatmamasını ister. Hiç olmazsa giysileri parçalanıncaya kadar bu durumu kimsenin bilmemesi gerektiğini söyler. Efendisi ise kibar kibar “olur” diye cevaplar.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Huinım’ların Gulliver’e Yaklaşımı, Gulliver’in Yahoo’lardan Farklı Olduğunu İspata Çalışması veya ‘Bir Ülkenin Huinım’ı Diğer Ülkenin Yahoo’sudur’ Fikri veyahut Yalan Mefhumu Tanımayan Uygarlık!</h1>
<p style="text-align: justify;">Takip eden zamanlarda Gulliver adım adım efendisine kendisini ve geldiği yeri tanıtmaya çalışır. Ayrıca kendisinin de bu ülkeye geldiğinde Huinım’ların akıl sahibi olmasına şaştığını anlatır. Ayrıca Yahoo’ların neden “yozlaştıkları”nı, “niçin birer hayvan halini aldıkları”nı bilmediğini ifade eder. Efendisine gitgide daha ayrıntılı bilgiler vermeye çalışır ve yolculuğu sırasında başına gelenlerden de bahseder.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama dünyanın diğer taraflarındaki insanların karakterlerinden söz ederken efendisine ‘yalan’ ve ‘uydurma’”kavramlarını anlatmakta güçlük çeker. Huinım Efendi çok zeki bir yaratık olmasına ve her konuyu inceleyip doğru bir sonuca varmasını bilmesine karşın Gulliver’in anlattığı bu gibi kavramları ve durumları zorlukla anlayabilmektedir. Gulliver’in bize aktardığına göre Huinım şöyle düşünmektedir:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Konuşmak yaratıkların birbirini anlaması içindir. Böylece bir yaratık konuşarak bilgi de almış olur. Ama biri olmayan bir şeyden söz etti mi, o zaman bu sonuca erişilmez. Çünkü ben bu yaratığı doğru dürüst anlayamam. Bilgi de alamam. Tersine o beni bilgisizlikten daha da kötü bir durumda bırakır. Çünkü onun sözleri yüzünden Siyahın, beyaz, Kısanın da Uzun olduğuna inanırım.”</strong></p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Efendisi, Gulliver’in ülkesini Yahoo’ların yönetmesine şaşmıştır. Ona ülkesinde Huinım olup olmadığını sorar. Gulliver</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Ülkemde pek çok Huinım var. Onlar yazları kırlarda otluyorlar. Kışın ise ‘evlere’ konuluyorlar. Bu Huinım’lara saman ve yulaf veriliyor. Onlar için Yahu uşaklar tutuluyor. Bu uşaklar Huinım’ların derilerini ovarak dümdüz bir hale sokuyorlar. Yelelerini tarıyorlar. Toynaklarını temizliyorlar. Onlara yiyecek getiriyor ve yatacakları yerleri hazırlıyorlar”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">diye cevap verir. Efendisi ise</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Yahu’lar oldukça akıllı olduğunu iddia edebilirler. Ama Huinım’lar yine de sizin efendileriniz. Ah, keşke buradaki Yahu’lar da sizin kadar uysal olsalardı”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">diye karşılık verecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver artık hikayesine devam edemeyeceğini, anlatacaklarının efendisinin hoşuna gitmeyeceğini söyler ama efendisi “anlat! durumun hem en iyi hem de en kötü tarafını anlat” diye ısrar edince devam eder:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Aramızda sürüyle Huinım var. Biz onlara At adını da veriyoruz. Sahip olduğumuz hayvanların en cömert ve güzelleri onlar. Güç ve hız bakımından üstlerine yok. Atların çoğu soylu kimselerin. Onlardan yolculukta yarışta ve araba çekmekte yararlanıyoruz. Huinım’lara her zaman itina ediliyor. Onlara sevgi gösteriliyor. Hastalandıkları veya ağırlaştıkları zaman atları satıyorlar. Ondan sonra bu hayvanlar ölünceye kadar yorucu işlerde kullanılıyor. Atlar ölünce derilerini soyup birkaç kuruşa satıyorlar. Ölülerini ise ortada bırakıyorlar. Onları köpeklerle kuşlar yiyorlar. Ama üstün sayılmayan atların pek şanslı olduğunu söyleyemem. Onları çiftçiler ve arabacılar satın alıyorlar. Bu insanlar atları yorucu işlerde çalıştırıyor, onlara pek fazla bakmıyorlar.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver efendisine at binme yöntemlerinden, koşum takımlarından, eğerden ve mahmuzdan, atların ayaklarına nal çakmaktan bahsedince efendisi fena halde öfkelenir. “Bir Huinam’ın sırtına binmeye nasıl cesaret ediyorsunuz?” diye bağırır. “Sonra bu nasıl oluyor? Evimdeki en güçsüz uşak bile sırtına atlayan bir Yahu’yu hemen silkeleyip atabilir. Ya da yere yatarak arka üstü yuvarlanır. Böylece o vahşi hayvanı ezerek öldürür.”</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bizim atlarımız üç dört yaşında eğitilmeye başlanır…gençken aksilik ettikleri zaman iyice döverler atları…Ama bu yaratıklar ceza ve ödülü çok çabuk öğrenirler. ..Yalnız sizden şunu unutmamanızı isteyeceğim, ülkemdeki atların hiç akılları yoktur. Bu memleketteki Yahu’lar gibidir onlar”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">diye cevap verir. Gulliver bu durumu efendisine anlatabilmek için çok uğraştığını anlatır çünkü Huinım’ların dilinde çok fazla sözcük yoktur ve duygu ve istekleri insanlardan çok daha azdır. Ama efendisinin Huinım ırkına karşı çok vahşice davranıldığını düşündüğü zaman duyduğu o soylu öfkeyi de bize anlatmasına imkan olmadığını ekler.  Efendi şöyle der:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Anlattıklarının doğru olduğunu düşünelim…Yahu’lardan başka akıllı yaratıkların olmadığını kabul edelim. O zaman yöneten yaratıklar yine Yahu’lardır. Çünkü akıl zamanla hayvanca gücü yener. Ama Yahu’ların vücutlarını ve özellikle sizinkini düşünüyorum da…Aklı yaşantıyla ilgili olaylara uygulamak için Yahu’lardan daha biçimsiz yaratıklar da olamaz…Ülkendeki yaratıklar…Onlar daha çok sana mı benziyorlar yoksa bizim ülkemizdeki Yahu’lara mı?”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver “bana benzerler” diyerek açıklar. “Tabii küçüklerle kadınlar benden farklıdırlar. Bacakları kolları kaslı değildir onların. Kadınların cildi de daha beyazdır.” Efendinin değerlendirmesi ise, insanın kırılganlığını pek özlü bir biçimde özetler:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Sen gerçekten buradaki Yahu’lardan farklısın…Bir kere onlardan daha temizsin. Vücudun da onlarınki gibi çarpık çurpuk değil. Ama üstünlük bakımından…Bence Yahu’lar senden daha iyi durumdalar. Ön veya arka ayak tırnaklarına bak. Hiçbiri de senin işine yaramaz. Hoş onlara ayak adı vermem de uygunsuz. Çünkü senin ön ayaklarının üzerinde yürüdüğünü görmedim. Zaten onlar yere basamayacak kadar yumuşaklar. Ön ayaklarını çoğu zaman örtmüyorsun. Zaman zaman ön ayaklarına taktığın örtünün biçimi de arka ayaklarına benzemiyor. Sonra bunlar arka ayaklarının örtüleri kadar sağlam değil. Ayrıca şöyle güvenle de yürüyemiyorsun. Çünkü arka ayaklarından herhangi biri kaydığı takdirde yere yuvarlanacaksın…Yüzün çok basık burnun ise pek çıkıntılı. Gözlerin önde. Bu yüzden başını çevirmeden yanlarını göremiyorsun. Beslenmek için ön ayaklarını ağzına götürmen gerekiyor. Bu işi elinin yardımı olmadan yapamıyorsun. Bu yüzden doğa ön ayaklarına gereken eklemleri vermiş. Arka ayaklarındaki o birkaç çıkıntının ve ayrıntının ne işe yaradığını da anlamıyorum. Arka ayakların da taşların sivriliklerine ve sertliklerine dayanamayacak kadar yumuşak. Bu yüzden ard ayaklarına da başka bir hayvanın derisinden yapılmış örtüler geçiriyorsun. Sonra bütün vücudunu sıcak ve soğuktan koruman gerekiyor. Bu örtüleri de her gün çıkarmak ve takmak zorundasın. Sıkıcı ve yorucu bir iş bu…Son olarak şunu söyleyeyim: bu ülkede herkes normal olarak Yahu’lardan nefret eder. Zayıflar Yahu’lardan kaçar. Güçlüler ise onları yanlarına yaklaştırmazlar. Onun için ülkendeki Yahu’larda akıl olsa bile her yaratığın size karşı duyduğu o doğal tiksintiyi nasıl yenebilirsiniz?  Onun için diğer yaratıkları nasıl evcilleştirir ve işinize yarayacak bir duruma getirebilirsiniz? Neyse…Artık bu konuyu tartışmayacağım. Çünkü senin hikayeni öğrenmeyi çok istiyorum. Bana ülkeni anlat. Nerede doğdun? Buraya gelmeden önce neler yaptın?’</p>
</blockquote>
<h1 style="text-align: justify;">Gulliver Efendisi Bakla Kırı’na İngiltere’den Bahsediyor</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, bazı sözcükleri bulmayacağını çünkü bunlara benzer kavramları Huinım ülkesinde hiç görmediğini peşinen söyleyerek hikayesini ayrıntılandırır:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Ben İngiltere adı verilen bir adada dünyaya geldim. Annemle babam dürüst insanlardı. İngiltere buradan çok uzakta. Güneşin yıllık yolculuğu sırasında en güçlü uşağınızın gidebileceği yerden daha da uzakta. Ben eğitim görerek bir operatör oldum. Bir operatörün işi vücudun kaza veya şiddet sonucu aldığı yaraları bereleri iyileştirmektir. Ülkemi bir dişi yaratık yönetiyor. Ona ‘Kraliçe’ adını veriyoruz. Memleketimden zengin olmak için ayrıldım. Böylece geri döndüğüm zaman aileme ve kendime rahatlıkla bakabilecektim. Son yolculuğumda bir geminin kaptanıydım. Yani yöneticisi. Emrimde elli kadar Yahu vardı. Bunlardan çoğu denizde öldü. Bu yüzden başka ülkelerden denizciler almak zorunda kaldım. Gemimiz iki kez batma tehlikesiyle karşılaştı. Birinci seferinde korkunç bir fırtına yüzünden. İkinci kez ise bir kayaya çarptığı için.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Onlar çaresiz durumda Yahu’lardı…Doğdukları ülkelerden fakirlik ve suç işledikleri için kaçmışlardı. Hiçbiri de memleketlerine dönmek istemiyorlardı…Asılacaklarından veya bir hapishanede öleceklerinden korkuyorlardı.”</p>
<p style="text-align: justify;">“O kadar kayba uğradıktan ve türlü tehlikeyle karşılaştıktan sonra çeşitli ülkelerden yabancıları seninle birlikte yolculuğa çıkmaları için nasıl kandırabilirdin?”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver bu noktada “belki okuyucular şimdi, ‘Gulliver kendi ırkı konusunda böyle nasıl rahatça bilgi verebildi’ diye düşünüyordur. ‘Özellikle Gulliver’le Yahu’lar arasındaki büyük benzerliği fark eden ve bu yüzden insanlar hakkında pek kötü düşüncelere saplanabilecek bir Huinım’a&#8221; der  ve bizim yerimize sorduğu sorunun yanıtını şöyle açıklar bize:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bu dört ayaklı üstün yaratıkların iyi yönleriyle insanların bozukluklarını karşılaştırdığım zaman gözlerim de açıldı. İnsanların duygularına ve davranışlarına tamamiyle başka bir açıdan bakmaya başladım. Kendi cinsimden olanların şereflerini düşünecek halde değildim. Zaten bunu Efendim gibi çok zeki ve anlayışlı bir yaratık karşısında yapmam olanaksızdı. Bakla Kırı her gün beni binlerce kusurum olduğuna yeniden hissettiriyordu. Oysa bütün bunları o zamana kadar fark bile etmemiştim. Ayrıca bu nitelikler, biz insanlar arasında zayıflık bile sayılmazdı…bütün yalanlar ve uydurmalardan nefret etmeye başlamıştım. Gerçek bana öyle güzel gözüküyordu ki. Bunun uğruna her şeyi feda edebilirdim…O ülkeye erişeli daha bir yıl bile olmamıştı. Ama ben Huinım’lara karşı öyle büyük bir sevgi ve saygı duymaya başlamıştım ki artık insanların arasına dönmeyi istemiyordum. Bu bakımdan kesin kararımı da vermiştim. Yaşantımın geri kalanını bu hayran olunacak Huinım’ların arasında geçirecektim. İyi nitelikler üzerinde duracak ve bunları kazanmaya çalışacaktım.”</p>
</blockquote>
<h1 style="text-align: justify;">Bakla Kırı İnsanlar Hakkında Düşünüyor ve Onları Yahoo’lara Benzetiyor…</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in anlattığına göre Bakla Kırı bir sabah erkenden Gulliver’i çağırtır ve ona şunları söyler:</p>
<p style="text-align: justify;">‘Hikayeni baştan aşağıya dikkatle düşündüm’ diye söze başlar Bakla Kırı ve devam eder:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Yani seninle ve ülkenler ilgili bölümlerini…Ve bir sonuca da vardım. Sen ve senin gibiler bir tür hayvansınız. Bilemediğim bir kaza sonucu payınıza biraz akıl düşmüş. Ama siz bu aklı normal bozukluklarınızı büsbütün arttırmaktan başka hiçbir işte kullanmamışsınız. Bu akıldan doğanın size vermediği başka kusurları elde etmek için yararlanmışsınız. Doğanın size armağan ettiği birkaç yeteneği de yitirmişsiniz. Başlangıçtaki gereksinmelerinizi pek başarılı bir şekilde arttırmışsınız. Şimdi de bütün yaşantınızı bu istekleri kendi buluşlarınızla karşılamak için boş yere didinerek geçiriyorsunuz. Sana gelince…Sende aşağılık bir Yahu’nun gücü ve çevikliği yok. Bu belli bir şey. Ard ayaklarının üstünde güçsüzce yürüyorsun. Üstelik pençelerini savunma ve diğer bakımlardan yararsız hale sokmanın bir yolunu da bulmuşsun. Çenendeki tüyleri kazıyorsun. Oysa bu tüyler bir yaratığı güneş ve havadan korumak içindir. Sonra ırkdaşların yani bu ülkedeki Yahu’lar gibi ne hızlı koşabiliyorsun, ne de ağaçlara tırmanıyorsun… Hükümet ve yasa dediğin şeyler ise akıl eksikliği ve bunun sonucu olan iyi ahlak yoksunluğunun doğurduğu şeyler olmalı. Çünkü yalnız mantık, akıllı bir yaratığı yönetmeye yeter. O halde sizin aklınız yok aslında…Senin vücudun her bakımdan Yahu’larınkine benziyor. Ama onlar senden güç, hız ve hareketlilik bakımından daha üstünler. Ama senin tırnakların kısa…Bana yaşantınızı törelerinizi ve yaptıklarını açıkladın. O zaman ben sizin kafa bakımından da Yahu’lara çok benzediğinizi anladım. Yahu’lar başka yaratıklardan çok birbirlerinden nefret ederler. Önceleri bunun sık sık belirtilen nedeni de biçimlerinin iğrençliğiydi. Bir Yahu diğerlerinin biçimini görür ama kendisininkinin farkında değildir. Onun için sen ve vatandaşlarının vücutlarınızı örtmenizin akıllıca bir şey olduğunu da düşünüyordum…Yoksa o çirkinliklere gerçekten dayanılmazdı. Ama artık yanıldığımı anlıyorum. Bizim ülkemizdeki yaratıkların kavgalarının nedeni senin vatandaşlarınınkinin aynı. O anlattıklarının eşi bunlar…Çünkü beş Yahu’nun önüne elli yaratığa yetecek kadar yiyecek atsan bile sakin sakin bunu yiyeceklerine birbirleriyle kavgaya başlarlar. Her biri de bütün yiyeceğin kendisinde olmasını ister. Bu yüzden Yahu’lar dışarıda doyurulurlarken her zaman başlarında bir uşak bekler. Ahırdayken ise onları birbirlerinden uzak yerlere bağlarız…Yahu’lar tırnaklarıyla birbirlerinin  vücudunun gövdelerinde korkunç yaralar açarlar. Ama ender olarak birbirlerini öldürebilirler. Çünkü ülkemizdeki Yahu’ların senin ve vatandaşlarının yaptığı o uygun ölüm silahları yoktur…Zaman zaman görünürde hiçbir neden yokken türlü kesimlerdeki Yahu’lar birbirleriyle savaşmaya başlarlar. Bir yöredeki Yahu’lar diğerleri bir hazırlık yapamadan onlara saldırmaya çalışırlar. Ama planları başarıya ulaşmazsa o zaman yerlerine döner ve bir düşman bulamadıkları için birbirleriyle boğuşmaya başlarlar… Bu ülkede, kırlarda birkaç renkli, parlak taşlar bulunur. Yahu’lar bu taşlara delicesine bir düşkünlük gösterirler. Bu taşların bir kesimi toprağa gömülü olduğu zaman Yahu’lar tırnaklarıyla yerleri eşelerler. Günlerce yaparlar bu işi. Sırf o renkli taşları çıkarmak, ahırlarına götürerek köşelere saklamak için. Ama yine de içleri rahat etmez. Arkadaşlarının bu hazinelerini çalmalarından korktukları için endişeyle etraflarına bakınıp dururlar… Açıkçası bu anormal merakın nedenini hiçbir zaman öğrenemedim. O taşların Yahu’ların ne işine yaradığını da…Ama artık bunun nedeni senin insanlarda bulunduğunu söylediğin hırs olabileceğini sanıyorum&#8230;”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı devam eder:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bir keresinden ben özel bir deney yapmak için Yahu’larımdan birinin gizlice gömdüğü o taş yığınlarını oradan kaldırttım. O iğrenç yaratık hazinesinin yerinde olmadığını görünce olanca gücüyle haykırmaya başladı. Bütün sürü başına toplandı o zaman. Yahu uludu, diğerlerin ısırdı, onları parçalamaya kalktı. Sonra üzüntüsünden yemeden içmeden kesildi. Ne uyuyor, ne çalışıyordu. İyice zayıflamaya başlamıştı. Sonunda bir uşağıma taşları yerine koymasını emrettim…Yahu hazinesini bulur bulmaz, keyfi de neşesi de yerine geldi…Ama sonra taşları daha iyi bir yere götürüp sakladı. O zamandan beri de doğru dürüst çalışıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">“O parlak taşların çok bulunduğu kırlarda sık sık kavga çıkar. En şiddetli, en korkunç boğuşmalar oralarda olur. Bunun nedeni yakındaki Yahu sürülerinin oraya saldırmalarıdır.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı sözlerini sürdürür:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“İki Yahu bir kırda öyle bir taş buldukları zaman hemen benim senin kavgasına başlarlar. O arada üçüncü bir Yahu bu durumdan faydalanarak taşı kaptığı gibi kaçar…Bence bu senin anlattığın ve o davalar diye tanımladığın şeye çok benziyor.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Bakla Kırı’nın bu sözleri üzerine Gulliver şunları düşünür:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“O zaman bu konuda gerçeği açıklamanın daha doğru olacağını düşündüm. Çünkü sözünü ettiği sonuç bizim mahkemelerimizde erişilenden daha adildi. Çünkü burada davalıyla davalı taştan başka şey yitirmiyorlardı. Ama bizim mahkemelerimizde her iki taraf her şeylerini kaybetmedikçe dava sona ermezdi.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Efendisi ise konuşmasını sürdürerek</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“ &#8216;Yahu’ları çok iğrenç hale sokan nedir biliyor musun?’ der. ‘Onların o karşılarına çıkan her şeyi yiyip yutma hevesleri. O tiksinti verici iştahları. Otlar, kökler, meyvalar, çürümüş hayvan etleri…Ya da bunların hepsinin karışımı…Hepsini yerler onlar” der.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonra onların acayip bir düşkünlükleri de vardır. Evde onlara çok iyi yiyecek veriliyor. Ama Yahu’lar hırsızlık ve yağmayla çok uzaklarda ele geçirdikleri yiyecekleri daha tatlı bulurlar. Avlarını ele geçirdikten sonra da patlayıncaya kadar yerler…”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Uşaklarım birkaç Yahu’da bir nitelik daha fark etti” diye ekler Gulliver’in efendisi Bakla Kırı:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“…Bazen bir Yahu’nun aklına esiyor ve bu yaratık bir köşeye çekilerek, yere yatıyor. Ağlayıp, inleyip ulumaya başlıyor. Yanına yaklaşanları da kovuyor. Zayıf bitkin bir Yahu olsa anlayacağım. Çoğu zaman böyle davranan genç ve şişman bir Yahu oluyor. Yani yiyeceğe, içeceğe gereksinmesi olmayan bir yaratık.  Uşaklarım onun ne derdi olduğunu da anlayamıyorlar. Ama bu hastalığın bir tek çaresi olduğunu da biliyorlar. O Yahu’yu işe koşmak. Gerçekten de Yahu iyice çalışınca kendisine geliyor.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver ise kendi kendine</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu konuda insanları düşünerek sesimi çıkarmadım. Ama artık tembellerde, lüks içinde yaşayanlarda ve zenginlerde görülen o huysuzluk derdinin gerçek nedenini biliyorum. Eğer onlar da aynı tedaviye razı olurlarsa, söz veriyorum, hepsini de iyileştiririm” der. Böylelikle depresyon hastalığının çaresini de öğrenmiş oluruz Huınım&#8217;lardan!</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, efendisinin insan karakterini anlamasının zor olacağını ama kendisi insanları tanıdığı için  Bakla Kırı’nın Yahu’lar hakkındaki sözlerini kendisine ve vatandaşlarına kolaylıkla uyguladığını söyler bize. Yahu’ları daha iyi incelemek için efendisinden izin alır. Efendisi de onun yanına bir uşak katarak Gulliver’e bu izni verir. Gulliver Yahoo’lara yaklaşınca onlar da onun etrafını sararlar. Gulliver de  efendisi gibi Yahoo’ların ‘iğrenç yaratıklar’ olduğunu düşünmektedir. Zaman zaman gömleğinin yakasını açtığında veya kollarını sıyırıp gövdesini Yahoo’lara gösterdiğinde, Yahoo’lar da Gulliver’in kendi türlerinden olduklarını fark ederler, onlar da Gulliver’in yanına yanaşıp hareketlerini taklid ederler,  taklid ederler ama Gulliver yine de onların kendisinden korkunç şekilde nefret ettiklerini hissederler. Gulliver bu durumu şöyle anlatır:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Hani bazen küçük kargaları yakalayıp evcilleştirirler. Sonra bunlar başlarında takkeleriyle sürülerin arasına salıverildikleri zaman kargalar bu evcilleşmiş arkadaşlarına çok kötü davranırlar ya…İşte benim durumum da öyleydi.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver küçük bir Yahu çocuğunu sevip okşamak ister ama çocuk öyle avaz avaz bağırıp öyle şiddetle ısırıp tırmalamaya çalışır ki Gulliver çocuğu bırakmak zorunda kalır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver Yahoo’ları son derece çevik yaratıklar olarak görür ama hiçbir öğrenme yeteneğine sahip olmadıklarına inanır ve bu durumu onların sinsi, kötü, hain ve kinci olmalarına, güçlü olmalarına rağmen yine de korkak olmalarına ve bu yüzden de küstah, aşağılık ve zalim olmalarına bağlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’lar Yahoo’ların bir kısmını evden fazla uzakta olmayan ahırlarda tutmakta ve onlara iş gördürmektedirler. Geri kalanları ise kırlarda belirli bazı yerlere göndermektedirler.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Huınım’ların Töreleri</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver Huinım ülkesinde tam üç yıl yaşar ve onların yaşam biçimleri, değerleri, töreleri ve toplumsal düzenleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’ların en önem verdikleri şey iyilik ve dostluktur. Bunlar sadece birkaç kişiye gösterilen kısıtlı bir şey değildir. Bütün ırk bakımından böyledir. Ülkenin en uzak köşesinden gelen bir yolcuya da en yakındaki komşuya da aynı şekilde davranırlar. Bu yolcu da nereye giderse gitsin kendisini evinde saymaktadır. Huınım’lar çok terbiyeli ve naziktirler. Ama ‘resmilik’ denen şeyi de bilmezler. Gulliver onların taylarına karşı sevgi duyduklarını sanmamaktadır. Akılları öyle emrettiği için taylarını dikkatle eğitmektedirler. Gulliver, efendisinin, komşusunun çocuğuna da kendi tayına gösterdiği ilgiyi gösterdiğine tanık olmuştur. Gulliver’in bizlere aktardığına göre Huinım’lar &#8220;Doğa bize  bütün ırkı sevmeyi öğretir&#8221; diye iddia etmektedirler. Ayrıca &#8220;Akılsa kişileri üstün ahlakları yüzünden ayırd eder&#8221; demektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’lar taylarını Gulliver’e göre hayran olunacak bir yöntemle eğitmektedirler. Taylara onsekizine erişinceye kadar bazı belirli günler dışında yulaf verilmez. Süt de pek ender olarak içirilir. Yaz sabahları iki saat kırda otlarlar. Akşamları da. Taylara ifrata kaçmamak, çalışkanlık, temizlik öğretilir, onlara beden eğitimi dersleri verilir. Erkeklerle kızlar için dersler aynıdır. Efendisi Gulliver’e</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">‘Sizde erkeklerin başka, kızların başka eğitim görmeleri çok korkunç bir şey&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">demektedir&#8230;</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tabii bu yüzden ırkdaşlarının yarısı dünyaya çocuk getirmekten başka bir işe yaramıyorlar. Hele çocukların bakımının onlar kadar yararsız yaratıklara verilmesi daha da korkunç bir şey.&#8221;</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Huınımlar gençleri dik yamaçlara tırmandırarak, taşlı yerlerde koşturarak onlara güç, dayanıklılık ve sağlamlık kazandırmakta ve ter içinde kaldıkları zaman da tepe üstü bir göl veya nehre atlamalarını emretmektedirler. Yılda dört kez belirli yörelerin gençleri toplanarak koşma, atlama, güç ve çeviklik gösterileri yapmaktadırlar. Yarışmayı kazanan tayın onuruna onu öven bir şarkı yapılır. Bu bayramlarda uşaklar Huınımlara ziyafet çekilmesi için sırtlarına saman, yulaf ve süt eklenmiş Yahoo’ları  eğlencenin yapıldığı yere götürürler ancak Yahoo’ların gürültü ederek herkesin rahatını kaçırmalarını önlemek için yüklerini boşaltır boşaltmaz onları ahırlara kapatırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Her dört yılda bir bütün milletin temsilcileri Gulliver&#8217;in efendisi Bakla Kırı&#8217;nın evinden otuz kilometre kadar uzaktaki bir ovada toplanır. Bu toplantıda birkaç bölgenin durumu incelenmektedir. Bu kesimlerin saman veya yulafı, inek veya Yahoo’su eksik midir, yoksa fazla mıdır? Bu toplantılar beş altı gün sürer. Gulliver’in aktardığına göre bölgelerde pek ender bir eksiklik bulunmaktadır. Bir eksiklik var ise herkes katkıda bulunur ve o kesime gereken şeyler yollanır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Huinım Ülkesinde Yahoo ‘Sorunu’ ve Soykırım Tartışmaları ile Gulliver’in <em>Makûs Talihi</em></h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in Huınım ülkesindeki yaşantısını ve Huınımlar ile Yahoo’lar konusundaki gözlemlerini bizlerle paylaşan anlatısı devam eder:</p>
<p style="text-align: justify;">Fazlasıyla uygar Huınım ülkesinde temel bir tartışma vardır. Bu tarihsel tartışma son derece önemlidir ve zaten ülkede bundan başka da bir tartışma çıkmamıştır. Ötesini Gulliver’den dinleyelim:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">{<em>Efendim o toplantıya bizim bölge temsilcisi olarak katıldı…Efendim eve döndüğü zaman bana olanları bütün ayrıntılarıyla anlattı:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Tartışma konusu şuydu,” dedi. “Yahu’lar yeryüzünden kaldırılmalılar mı? Yoksa kaldırılmamalılar mı? Yahu’ların yeryüzünden silinmesini isteyen üyelerden biri birtakım, ağırlık taşıyan, güçlü nedenler de ileri sürdü.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yahu’ların doğada görülen en pis, en iğrenç ve en biçimsiz hayvanlar olduklarını söyledi.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>‘Yahu’lar huysuz ve dik başlılar,’ diye bağırdı. ‘Kötüler ve kargaşalık çıkarmaktan hoşlanıyorlar. Usulca gidip ineklerimizin sütlerini içiyorlar. Kedilerimizi öldürerek yiyorlar. Otlarımızı ve yulaflarımızı çiğniyorlar. Her zaman gözaltında bulundurulmaları gerekiyor. Yoksa bütün bu kötülükleri yapıyorlar. Hatta daha bin türlüsünü.’</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Üye, Yahu’ların başlangıçtan beri ülkemizde yaşamadıklarını da bize hatırlattı. Anlayacağın yıllar önce iki Yahu bir dağın tepesinde belirdi. Belki onların ortaya çıkmasına güneşin çamur ve balçığı ısıtması neden oldu. Belki de o iki Yahu deniz köpüğüyle çürümüş yosundan oluştular. Bu nokta kesin olarak bilinmiyor…Yahu’lar zamanla çoğaldılar. Çok geçmeden bütün memlekete yayıldılar bu yaratıklar…Çok geçmeden bu dertten kurtulmak için ava çıkıldı. Sonunda bütün sürü sarıldı ve yetişkin Yahu’lar öldürüldü. Her Huınım iki Yahu yavrusunu alarak onları ahıra koydu…Yahu’ları evcilleştirmeye de çalıştık. Tabii öylesine vahşi yaratıklar ne dereceye kadar evcilleştirilirlerse. Onlara araba çektiriyoruz ve yük taşıtıyoruz artık.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Efendimin bu sözleri doğruydu sanırım. Yahu’lar ülkenin Yılınhniyamşi’leri yani yerlileri olamazlardı. Çünkü hem Huınım’lar hem de ülkedeki diğer yaratıklar Yahu’lardan çok nefret ediyorlardı. Tabii Yahu’lar da kötü karakterleriyle bu nefrete çok layıktılar.Yerli olsalardı o kadar gelişemezlerdi ya da çoktan ortadan kalkarlardı…Tabii Huınım’lar Yahu’lardan yararlanmaya karar verdikleri zaman bir hata da yapmışlardı. Eşekleri evcilleştirmeyi düşünmemişlerdi. Oysa eşek güzel bir hayvandır. Bakımı kolaydır. Uysal ve evcildir. Pis bir kokusu yoktur. İş görecek kadar güçlüdür. Ama diğer hayvanlar kadar çevik değildir o da başka. Belki eşeğin anırması hoş bir şey değildir. Ama sesi her halde kulağa Yahu’ların korkunç ulumalarından daha güzel de gelir.<br />
</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Efendim sözlerini sürdürdü. “Başka birkaç üye de aynı düşüncede olduklarını açıkladılar. Sonra ben bir öneride bulundum. Bu fikri bir bakıma senden almış sayılırım…Toplantıda, ‘Daha önceki şerefli üyenin sözünü ettiği töreyi ben de kabul ediyorum’ dedim. ‘Ülkede ilk görülen iki Yahu’nun buraya denizden geldiğini söylüyorlar. Onları arkadaşları orada bırakmışlar. Yalnız kalan iki Yahu da dağa tırmanmışlar. Zamanla yozlaşmışlar ve geldikleri ülkedeki Yahu’lardan daha da vahşi bir hal almışlar. Bu iddiamın nedenine gelince…Bunu size açıklayacağım. Şimdi evimde üstün bir Yahu var…’</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bakla Kırı bu sözleriyle beni kasdediyordu tabii.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>‘Bu Yahu’dan söz edildiğini hepiniz de duydunuz. Çoğunuz da onu gördü. O kendi memleketinde ve başka ülkelerde Yahu’nun akıllı yaratıklar sayıldıklarını ve diğerlerini yönettiklerini anlattı. Beni buna inandırmaya çalıştı. Yahu’ların ülkesinde Huınım’lara hizmet gördürdüklerini de söyledi…Ben bu yabancıyı yakından izledim. Onda bir Yahu’nun bütün nitelikleri var. O sadece pek az bir aklı olduğu için daha uygar sayılabilir.  Ama aklı da Huınım ırkınkine göre çok daha az. Ülkemizdeki Yahu’lar da onun yanında akılsız sayılacakları gibi.’”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Efendim bana büyük toplantı konusunda sadece bu bilgiyi verdi. Bu kadarını bana yeterli gördü… O arada benimle ilgili bir tartışmayı da benden sakladı.</em>}</p>
</blockquote>
<h1 style="text-align: justify;"><sub>Üstün Uygar Huınım’ların Başkaca Töreleri</sub></h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver bundan sonra bu konuyu kapatıp Huınım’ların törelerinden bahsetmeyi sürdürür. Kendisini hayati derecede ilgilendiren kararın ne olduğunu hikayenin sonuna doğru öğreneceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’ların yazısı yoktur. “Onun için de bütün bilgileri kuşaktan kuşağa geçen töresel bir şey”dir. “Ama birbirlerine bu kadar bağlı, iyi huylu, akılcı olan ve diğer milletlerle hiçbir ticari ilişkisi bulunmayan bu yaratıkların yaşantıları boyunca da öyle yazılması gereken pek önemli bir olay da” olmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’lar tarihsel olayları, belleklerini fazla zorlamadan anımsarlar. Hiç hasta olmazlar. Onun için doktorlara gereksinmeleri yoktur. Otlardan yapılmış çok etkili ilaçları vardır. Yaralarına bu ilaçları uygularlar. Huınım’lar yılı güneşin ve ayın dönüşüne göre saptarlar. Ayı haftalara ayırmazlar. Güneşle ayın hareketlerini bilir, tutulmaları da çok iyi anlarlar. Astronomi bilimi onlarda sadece bu dereceye kadar yükselmiştir. Yapıtları basit ve kaba olmakla beraber rahatsız da değildir. Soğuk ve sıcak yapıların içine işlemez. Evlerini yaşlanınca kendi kendine devrilen ağaçlardan inşa etmektedirler. Ön ayaklarının bukağılıkla toynak arasındaki bölümünü el gibi kullanmaktadırlar. Bu bakımdan çok ustadırlar. Aileden beyaz bir kısrak Gulliver’in kendisine verdiği dikiş iğnesine o ayağıyla kolaylıkla iplik geçirmiştir. Huınım’lar inekleri sağmak, yulaf toplamak ve diğer işleri görmek için yine ön ayaklarını kullanmaktadırlar. Ülkede bulunan sert bir çakmak taşını diğer taşlara sürterek balta, çekiç, takoz yapabilmektedirler. Kırda doğal şekilde yetişen yulaf ve otları da taştan yapılmış gereçlerle biçerler. Yahu’lar otların yüklendiği arabaları çekmektedirler. Uşaklar ise taneleri ayırmak için kapalı yerlerde yulafları çiğnerler. Huınım’lar toprak ve tahtadan kaba saba kaplar yapar ve yulafı bunlara doldurarak güneşte pişirmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Huınım’lar bir kazaya uğramadıkları takdirde ancak çok yaşlandıkları için ölürler. Ölülerini bulabildikleri en ıssız yerlere gömerler. Arkadaşları ve yakınları onların ölmeleri yüzünden ne üzülürler ne sevinirler. Ölmekte olan bir Huınım ise bu dünyadan ayrılacağı için kederlenmez. Sanki bir komşudan evine dönecekmiş gibi davranır. Gulliver bize bir olay nakleder:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Efendim, bir arkadaşı ve onun ailesiyle önemli bir konuyu konuşmak istiyordu. Onları belirli bir günde eve çağırmıştı. O gün efendimin arkadaşının eşiyle çocukları çok geç geldiler. Kısrak ‘özür dilerim&#8217; dedi. ‘Kocam bu sabah öldü. Öğleye doğru oldu bu. Ben de uşaklara onun ölüsünün uygun bir yere gömülmesi konusunu görüşürken geciktim.’…Onun aramızda diğerleri kadar neşeli davrandığını da gördüm. Kısrak da üç ay sonra öldü.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Huinım’ların ölümlerinden birkaç hafta önce yavaş yavaş sağlıkları bozulmaya başlar. Bu sırada dostları onları görmeye gelir. Ölümlerine on gün kala dostlarının gösterdiği yakınlığa karşılık vererek onlara giderler. Ölüm tarihini iyice saptarlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Komşulara gitmek ya da uzun yolculuklara çıkmak için de Yahoo’ların çektiği kızaklara binmektedirler.  Ölmekte olan bir Huınım komşularını gördükten sonra sanki ülkenin çok uzaklardaki bir yerine gidecek ve artık ömrünün sonuna kadar da orada kalacakmış gibi onlarla vedalaşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in Huınım’ların arasında, efendisinin evinde elli metre uzakta onun için Huınam yöntemleri ile inşa edilen küçük bir yuvada yaşamasına izin verilmiştir. Gulliver ise bu yuvayı kendi gereksinmelerine uyarlarken doru beygirden de yardım almıştır. Duvarları ve yeri kille sıvamıştır, yere hasır örtüler sermiştir, çakısıyla uğraşarak saldalyeler yapmış, kendisine yeni elbiseler dikmiş, bu konuda Nuhnoh denen tavşana benzer bir yaratığın derisinden yararlanmıştır. Kuş eti, süt, ağaç kovuklarında bulduğu bal vb. yiyeceklerle karnını doyurmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ülkedeki yaşamından çok memnundur Gulliver, efendisi Huınım’lara hayrandır. Bazı Huınım’lar efendisini görmeye geldiklerinde onların yanına çıkmak “onuruna” kavuşmaktadır.  Efendileri “büyük bir nezaketle odada bir kenara çekilmesine ve onların konuşmalarını” dinlemesine izin vermektedirler. Durumunu şöyle anlatır Gulliver:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bazen da Efendimle birlikte komşulara gitme onuruna da kavuşuyordum. Hiçbir zaman küstahlık ederek konuşmaya kalkışmıyor, sadece soruları cevaplıyordum. O zaman için için üzülüyordum. Çünkü kendimi düzeltmeye ayırdığım zamanın böylece ziyan olduğunu düşünüyordum. Huınım’ların konuşmasını sessizce dinlemek beni çok mutlu ediyordu. Bu konuşmalarda yararlı şeylerden söz ediliyordu her zaman. Düşünceler az ama derin anlamlı sözcüklerle açıklanıyordu. Ama resmi değillerdi. Konuşanlar, hem kendilerinin hem arkadaşlarının hoşuna gidecek şeyler söylüyorlardı. Sözler sıkıcı değildi. Kimse kimsenin konuşmasını kesmiyordu. Tartışma veya anlaşmazlık da çıkmıyordu. Konu çoğunlukla iyilik ve arkadaşlıktı. Sonra ev yönetimi. Doğanın görülür bir şekilde çalışması, eski töreler, iyiliğin sınırları, aklın şaşmayan kuralları, daha sonraki genel toplantıda verilecek kararlar, şiirin üstünlükleri.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in Huınım’ların üstünlüğüne hayranlığı o kadar artmıştır ki Avrupa’nın en büyük ve değerli bir kongresine başkanlık etmenin, ona Huınım’ların konuşmalarını dinlemek kadar gurur vermeyeceğini ifade etmektedir. Bildiği değerli her şeyi Efendisinden aldığı dersler sırasında ve onunla arkadaşlarının konuşmalarını dinlerken öğrendiğini söylemektedir. Huınım’ların güçleri güzellikleri, hızları Gulliver’de hayranlık uyandırır:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Ailemi, arkadaşlarımı, vatandaşlarımı ve genel olarak insan ırkını düşündüğüm zaman, ‘Onlar biçim ve karakter bakımından Yahu’lardan farksızlar,’ diyordum. ‘Tabii onlar daha uygar. Konuşmasını da biliyorlar. Ama kafalarının kötü taraflarını geliştirip arttırmaktan başka hiçbir iş için kullanmıyorlar. Bu ülkedeki Yahu’ların kötülüğü ise doğanın onlara verdiği kadar.’”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ama Gulliver Huınım’ların yanında öz saygısını yitirmiştir. Kendi benliğinden ve kimliğinden nefret etmeye başlamıştır:</strong></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“O duruma gelmiştim ki bir gölün veya havuzun sularının yüzeyinde hayalimi gördüğüm zaman kendimden tiksinerek, dehşetle başımı çeviriyordum. Kendime bakmaktansa, bir Yahu’yu seyretmek daha iyiydi.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver Huınım’larla konuşa konuşa, onları hayranlıkla izleye izleye değiştiğini, onların yürüyüşlerini ve hareketlerini taklid ettiğini anlatır bize. Eve, İngiltere’ye döndüğünde de at gibi konuşmayı sürdürmüş olduğunu arkadaşlarının ona ‘sen bir at gibi konuşuyorsun’ dediklerini anlatır. Bu durumdan alınmayacak, bunu bir övgü olarak kabul edecektir.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Akıllı Yahoo Gulliver Sınırdışı Ediliyor</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, Huınım’ların ülkesinde mutludur. Yaşantısının sonuna dek orada kalacağına inanmaktadır. Ama bir sabah Efendisi kendisini çağırtır ve Gulliver’e şöyle der:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Bilmiyorum bu sözlerimi nasıl karşılayacaksın…Geçenlerde yapılan büyük toplantıyı hatırlıyorsun. O toplantıda Yahu’lar konusu tartışılmıştı. İşte o sırada bazı temsilciler benim bir Yahu’yu evime almamı ve ona vahşi bir hayvandan çok bir Huınım’mış gibi davranmamı doğru bulmadıklarını açıkladılar…Seninle sık sık konuştuğumu biliyorlardı. ‘Sanki bir Yahu’yla konuşmak senin için yararlı veya zevkli bir şeymiş gibi…’ dediler. ‘Böyle bir şey ne doğaya uyar, ne de akla. Şimdiye kadar Huınım’lar arasında böyle bir şey de duyulmadı.’ Anlayacağın toplantıda bana seni diğer Yahu’lar gibi çalıştırmamı ya da sana denize atlayarak gitmeni emretmemi söylediler. Ama seni burada veya kendi evlerinde gören bütün Huınım’lar senin bir Yahu gibi çalıştırılamayacağını haykırdılar. Bunun güçlü bir nedeni vardı. Onlar, ‘Bu yabancı Yahu biraz akıllı, diye açıkladılar.’ Buna Yahu’ların o doğal ahlaksızlıklarını da eklersek… O zaman bu yabancı Yahu diğerlerini kandırarak ülkenin dağlık ve ormanlık bölgelerine götürebilir. Geceleri Huınım sürülerini öldürmek için baskınlar tertipler. Çünkü Yahu’lar aç gözlüdürler ve çalışmaktan da hoşlanmazlar.’…Komşularım bana gece gündüz gece gündüz baskı yapıyorlar ve toplantıdaki temsilcilerin önerisini yerine getirmemi söylüyorlar. Artık bu işi daha fazla geciktirmem olanaksız. Ama senin yüzerek başka bir ülkeye gidebileceğini de sanmıyorum. Onun için senin bana anlattıklarına benzer bir araç yapmanı istiyorum. Bu seni denizlerin ötesine götürür. Bu işte sana hem kendi uşaklarım, hem de komşular yardım eder.’ İçini çekti. ‘Bana kalsaydı seni yaşadığın sürece yanımda tutmayı isterdim. Çünkü senin o kötü huylarının ve alışkanlıklarının bazılarından kurtulduğunun farkındayım. Bunu da Huınım’ları taklid ederek başardın. Tabii bizimki kadar olmayan üstünlüklerinin sınırları içinde.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, efendisinin bu sözleri karşısında büyük bir üzüntü ve umutsuzluğa kapılır. Çektiği acıya dayanamaz. Bakla Kırı’nın ayaklarının dibinde bayılır. Kendisine geldiği zaman Bakla Kırı ona ‘Ben senin öldüğünü sanmıştım’ der. Çünkü bu yaratıkların ‘bayılmak gibi budalaca bir huyları yok’tur.  Gulliver, güç duyulacak bir sesle, “Ölüm benim için pek büyük bir mutluluk olurdu” diye cevaplar. Toplantıda verilen karara da, efendisinin arkadaşlarının zorlamalarına da kızamayacak olduğunu anlatır bize ve &#8220;o çürümüş ve yetersiz kafa&#8221;sıyla “(v)erilen kararın daha sevecence olması gerektiği”ni düşünür.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle bir deniz aracını yapamayacağı düşüncesi ile umutsuzluğu iyiden iyiye artan Gulliver öleceğini bile düşünür. Üstelik bunun o kadar da kötü olmadığını düşünecek kadar da umutsuzdur. Çünkü günlerini Yahu’ların arasında nasıl geçireceğini sormaya başlar kendi kendine. Ona “örnek olacak”, onun “iyilik yolunda ilerlemesini sağlayacak” Huınım’ların olmayacağına yanarak “o eski kötü yollara sapacağım artık’ diye söylenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Efendisine uysalca</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Deniz aracının yapılmasında uşaklarınızın yardımını sağlayacağınız için teşekkür ederim&#8230; Ama bu çok zor bir iş. Onun için bana uygun bir süre tanımanızı rica edeceğim. Araca bindikten sonra da bu değersiz canımı korumaya çalışacağım. İngiltere’ye dönmeyi başarırsam belki kendi ırkıma da yararlı olabilirim. Bunu ünlü Huinım’ları överek yapabileceğimi umuyorum. İnsanlara Huinım’ların iyi davranışlarını taklid etmelerini önereceğim”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">der.</p>
<p style="text-align: justify;">Efendisi bir iki kelimeyle Gulliver’e nazik bir cevap verir. Sonra da ona ‘Sana aracını yapman için iki ay süre tanıyacağım,’ der ve onun gibi bir uşak olan<em> kula at&#8217;a</em> Gulliver’in her emrini yerine getirmesini söyler. Gulliver efendisine ‘(o)nun yardımı benim için yeterli’ diye açıklar. Kula atın kendisine dostça duygular beslediğini bildiğini anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kula ile birlikte isyan eden tayfaların kendisini karaya çıkardığı noktaya gelirler. Altı hafta içinde çevreden kestikleri meşe dallarıyla Kızılderililerinkine benzeyen bir kayık yaparlar. Kayığın yelkeni “yaşlılarınki gibi” “sert ve kalın” olmayan genç Yahu derisindendir. Gulliver tekneye haşlanmış tavşan ve kuş eti koyar. Biri su, biri de süt dolu iki kap da alır. Kayığını efendisinin evinin yakındaki gölcükte dener. Hatalı yanlarını düzeltir, delikleri Yahu yağıyla tıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey hazır olup hareket günü gelince efendisi ve eşiyle ve tüm ailesiyle vedalaşır. Gözlerinden yaşlar dökülmektedir. Efendisi ve komşuları onu kayığına kadar geçirirler.  Hareket etmeden önce efendisiyle ikinci kez vedalaşır. Kendisini yere atarak efendisinin toynağını öpmek ister. O anı şöyle aktarır:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">“Ama o bana büyük bir onur verdi. Toynağını usulca dudaklarıma doğru kaldırdı.”</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">(Yazımızın başlığında bulunan resimleme, bu anı anlatan bir çizimdir).</p>
<h1 style="text-align: justify;">Gulliver’in Tehlikeli Dönüş Yolculuğu</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver umutsuz olarak nitelediği bu dönüş yolculuğuna 1714-15 yıllarında, 15 Şubatta çıkar. Kıyıdan kendisine bakan grubun içindeki Kula At ona “Hnuy illa niha mayiah Yahu” diye bağırdığını duyar. Bu “Kendine iyi bak, uysal Yahu” anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in niyeti ıssız bir ada bulmaktır. Böyle bir adada yaşamak ona “Avrupa’nın en kibar sarayında olmaktan daha güzel gelecek”tir. Çünkü: “Yahu’lardan oluşmuş bir topluma katılmak ve onlar tarafından yönetilmek düşüncesi beni öylesine korkutuyordu… Ama öyle ıssız bir adada kendi düşüncelerimle baş başa kalacaktım. Zevkle eşsiz Huınım’ların iyi yönlerini düşünecektim. O sırada kendi türümün kötülüklerle dolu yollarına sapma fırsatını da bulamayacaktım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver yolunu tam olarak bulamamanın endişesi içindedir. Tayfaların ayaklandığı sırada olanlardan ne yöne gittiklerini anlayamamış olduğunu anımsar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ama Umut burnunun on derece güneyinde olduğumu sanıyordum. Ya da 45’inci güney enlemde…”</p>
<p style="text-align: justify;">Tayfaların onu bıraktıkları zaman Madagaskar’a erişmek için güney doğuya gitmek zorunda olduğunu anlatır. Ama Gulliver yine de doğuya gitmeye karar vermiştir. Böylece Yeni Hollanda’nın güney batı kıyılarına erişeceğini ummuş olduğunu anlatır. İstediği gibi bir adayı bu kıyını batısında bulabileceğine inanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece Yeni Hollanda’nın güney batı kıyılarına erişeceğini ummaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce küçük bir kayalık ada bulur. Kayalık adanın kıyısında bir koya teknesini yanaştırarak geceyi orada geçirir. Ertesi sabah yola çıkarak yedi saat sonra Yeni Hollanda’nın güney doğu burnuna erişir ve kendi kendine “yanılmamışım” der. Karaya çıktığı yerde üç gün kalır. Ateş yakmaya çekinir. Karnını deniz ürünleriyle doyurur.  Bu karada yerleşik yerlilerin kendilerini fark etmelerinden korkmaktadır. İçerlere sokulmaktan da çekinmektedir ama yine de bir keşif yapar. O keşif sırasında içerilere fazla sokulmuştur. Yirmi otuz kadar yerlinin bir tepede toplanmış olduklarını görür. Yerlilerden biri de onu görür. Diğer yerlilere haber verir. Gulliver telaşla kıyıya doğru koşar ve teknesine atlayarak oradan uzaklaşır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Kaptan Don Pedro İle Geri Kazanılan Güven ve Eve Kesin Dönüş</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver ne yapacağını bilemez. Kuzeye, sert esen rüzgara doğru kürek çekmek zorundadır. Karaya çıkmak için güvenli bir yer ararken  ufukta beliren bir yelkenliyi görür. Bu gemiyi bekleyip beklemeyeceğini düşünür.  Sonunda verdiği kararın nedenini şöyle anlatır: “Yahu ırkına karşı duyduğum tiksinti baskın çıktı.” Gerisin geriye yerlilerin bulunduğu o koya döner. Ama rastladığı gemi de koya yanaşmış ve gemiciler onun teknesini görmüşlerdir. Teknesini karıştıran gemiciler çok geçmeden Gulliver’i de bulurlar. Bir süre acayip, kaba saba giysilerine, derilerden yapılmış ceketine, tahta tabanlı ayakkabılarına, kürklü çoraplarına “hayran hayran” bakarlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in çıplak dolaşan yerlilerden olamayacağına kanaat getiren gemicilerden biri ona Portekizce &#8220;ayağa kalk &#8220;diye emrettikten sonra kim olduğunu sorar. Portekizceyi iyi bilen Gulliver &#8220;Ben zavallı bir Yahu’yum…Huinım’lar beni ülkelerinden sürdüler. İzin verin de gideyim&#8221; diye cevap verir. Gulliver’in kendi dillerinden konuşması gemicilerin hoşuna gitmiştir. Ama gülmektedirler: “Kişner gibi konuşuyor bu adam”.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver de gemicilerin konuşmalarına şaşırmıştır. Bu onlara bir köpeğin ya da ineğin, Huınım ülkesinde bir Yahoo’nun konuşmaya başlaması gibi gelmiştir. Gemiciler insanca bir tavırla kaptanın onu bedava Lizbon’a kadar götürebileceğini söylerler. Ama kaçmayacağı yolunda söz vermesini isterler. Gulliver’in, başına gelen felaketler yüzünden aklını kaçırmış biri olduğuna inanmış görünmektedirler. Gulliver bağımsızlığını savunmak ister ama kaptanlarından emir alan tayfalar onu bağlayarak bir filikaya atarlar ve gemilerine taşırlar. Onu kaptanın kamarasına götürürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaptan, Pedro Mendez adlı &#8220;çok terbiyeli ve iyi bir insan&#8221;dır. Kaptan Gulliver&#8217;e bu gemide ona da saygı göstereceklerini söyler. Ondan başından geçenleri anlatmasını ister. &#8220;Ne yersiniz nasıl bir içki istersiniz&#8221; diye sorar. Gulliver kaptanın ve adamlarının kokusu yüzünden bayılacağını anlatır. Kaptan Gulliver’e izzet ikram eder. Onu rahat ettirmeye çalışır. Ama Gulliver denizden atlayarak gemiden kaçmaya yeltenir. Tayfalar onu kurtarır ve artık kamarasında zincirlemek zorunda kalırlar. Kaptan ısrarla Gulliver’e sadece yardım etmek istediğini söylemektedir. Sözleri Gulliver’i duygulandırır, &#8220;ona biraz aklı olan bir hayvan gibi davranmaya&#8221; karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver insanlara Huınım’ların Yahoo’lara baktığı gibi bakmaya başlamış, onların önyargılarını içselleştirmiştir. Hikayesini anlatırken kaptanın şaşkınlıkla bakmasına çok alınır. Yalan bilmeyen Huınım’ların ülkesini hatırlayarak kaptana “Olmayan bir şeyden varmış gibi söz etmek sizin memleketinize özgü bir alışkanlık mıdır?” diye sorar. Kendisini Huınım ülkesinden saymaktadır. Kaptan Gulliver’e hikayesini tekrar anlattırarak hikayesinin içinde bir yalan yakalamaya çalışır ama başarılı olamayınca yavaş yavaş ona inanmaya başlar. Gulliver’den kaçmayacağı, canına kıymaya kalkmayacağı yolunda söz aldıktan sonra da onu gemide serbest bırakır. Ama Gulliver &#8216;yahoo’larla karşılaşmak istemediği için günlerinin çoğunu kamarasında geçirmektedir. Kaptana minnet duyduğu için onunla konuşmaktadır ama insanlara duyduğu nefreti saklamak için elinden geleni yapmaktadır. Kaptan Gulliver’den vahşilere yakışır giysileri çıkarmasını sık sık rica etmektedir. Gulliver de yeni yıkanmış oldukları için temiz olacaklarına inandığı iki gömleğini ister kaptandan. Sonra da her gün tekrar tekrar yıkadığı bu gömlekleri giyer.</p>
<p style="text-align: justify;">Lizbon’a vardıklarında kalabalık etrafını sarmasın diye kaptan Gulliver’i pelerini ile sarar ve onu evine götürür. Gulliver kaptandan hikayesini kimseye açıklamamasını rica eder. Böyle bir hikaye duyulduktan sonra herkesin onu izlemeye gelmesinden, hapse atılmaktan, Engisizyonun kendisini &#8220;diri yakmasından&#8221; korkmaktadır. Kaptan Gulliver’e yeni giysiler verir, Gulliver de onları yirmidört saat havalandırdıktan sonra kullanmaya başlar! Kaptan Don Pedro o kadar iyi bir insandır ki sonunda Gulliver onun dostluğuna daha kolaylıkla “katlanmaya” başlar. Onun ısrarları sayesnde odasının penceresinden bakmaya bile razı olur. Kaptan Don Pedro bir hafta sonra Gulliver&#8217;i sokak kapısına indirmeyi başarır. Gulliver’in ailesinin olduğunu öğrenen Kaptan bir süre sonra ona ülkesine dönmesini telkin ederek &#8220;İstediğiniz gibi bir ıssız ada bulmanız olanaksız&#8221; der. “Ama evinizde aklınıza estiği gibi yaşayabilirsiniz. Hatta düşündüğünüz gibi bütün dünyayla ilişkinizi bile kesebilirsiniz” diye ekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver boyun eğmek zorundadır. Kaptandan dostça ayrılır. Eve dönüş yolculuğu sırasında kimseyle konuşmaz, kamarasına kapanır. 1715 yılının Aralık ayının beşinde sabah dokuzda İngiltere&#8217;ye demir atarlar. Öğleden sonra üçte de  evindedir artık.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk iş olarak iki tay alır. Onları güzel bir ahıra yerleştirdiğini anlatır bize.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık atlarından sonra en çok sevdiği kimse seyisidir. Çünkü ahırda ona sinen koku Gulliver’i keyiflendirmektedir. Tam bir mizantrop haline gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Atlarım beni oldukça iyi anlıyorlar” diye anlatır bize. “Her gün en aşağı dört saat onlarla konuşuyorum. Atlarım dizgin ve eğer nedir bilmiyorlar. Benimle büyük bir dostluk içinde yaşıyorlar. Birbirleriyle de arkadaşlar”.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Şimdiki Zamanlı Değerlendirme:</h1>
<p style="text-align: justify;">Huınım ülkesi atsı bir uygarlıktır. Bu ülkede atlar, efendilerle uşaklar olarak iki sınıfa ayrılır.  Yahoo’lar ve diğer hayvanlar da evcilleştirilebildikleri noktada çalıştırılarak hizmetlerinden yararlanılır. Huınım uygarlığının niteliklerini ve dayandığı değerleri şöyle sıralamak mümkün:</p>
<p style="text-align: justify;">1)     Akılcılık</p>
<p style="text-align: justify;">2)     Mantıksalcılık</p>
<p style="text-align: justify;">3)     Çalışmak ve Üretmek</p>
<p style="text-align: justify;">4)     Sosyal Adalet</p>
<p style="text-align: justify;">5)     Bedensel ve Akli Gelişimi Destekleyici ve Katı Disipline Dayanan Eğitim Anlayışı</p>
<p style="text-align: justify;">6)     Toplum Üyeleri Arasında Eşitlik, Özellikle Kadın Erkek Eşitliği</p>
<p style="text-align: justify;">7)     Eugenics: Öjenik, ırk ıslahı ve üstünlüğüne ulaşma ideali</p>
<p style="text-align: justify;">8)     Görev Bilinci</p>
<p style="text-align: justify;">9)     Sorumluluk Duygusu</p>
<p style="text-align: justify;">10) Pragmatizm ve Pratiklik</p>
<p style="text-align: justify;">11) Sosyal Darvinizm</p>
<p style="text-align: justify;">12) Tanrı İnancının Yokluğu (Bu noktaya açıkça işaret edilmemiştir ama Gulliver’in Huınım&#8217;ların törelerine ilişkin olarak tüm anlattıklarından çıkan sonuç budur. Huınım’lar bir Tanrı inancı benimseyemeyecek,  ibadet ve dua edemeyecek kadar &#8216;akılcı&#8217;dırlar!)</p>
<p style="text-align: justify;">13) Otarşik bir ekonomik düzen içinde kendi kendine yetme ve tam bağımsızlık duygusu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ama Huınım’lar yukarıdaki tüm değerlere karşın ve belki de tüm bu değerler yüzünden aynı zamanda korkunç bir biçimde ırkçıdırlar. Irkçılıkları, sadece vahşi ve ‘iğrenç’ olarak değerlendirdikleri Yahoo’ları toptan yokedip yoketmeyecekleri üzerine topluca ve gayet akılcı olarak uzun uzadıya tartışmalarında değil, görece akıllı ve medeni bir görünüm ve davranış yapısı olan ve Huınım uygarlık değerlerine de hayranlık ve sadakat geliştirmiş  olan Gulliver’i, Yahoo’lara benzediği için ülkeden kovma, sürgün ve sınırdışı etme kararlarında da somutlaşır.</strong> Huınım’lar ‘tıkır tıkır’ işleyen güvenli ve huzurlu, rahat bir düzen kurmuşlardır. Kurdukları bu düzenin karışmamasına, akılcı ve mantıkcı yapılarının Yahoo’sal duygusallık ve gem vurulmazlıkla sarsılmamasına azami özen gösterme konusunda kararlı olmuşlardır. Onlar için ne Gulliver’in sadakati ne de kendisini geliştirme kapasite ve potansiyeli düzenlerinin sarsılması tehlikesini göze almaya değecektir.  Huınım’lar aynı zamanda son derece faydacı bir ahlak anlayışına da sahiptirler çünkü. Olmadık biçimde, Gulliver’in &#8216;akılsız&#8217; Yahoo&#8217;ları kışkırtıp dağa çıkarmasından, dağdan şehre baskınlar tertiplemesinden korkmaktadırlar. Masum, iyi niyetli ve itaatkar Gulliver’in aklının ucundan bile geçmeyen bir davranış potansiyelini ona atfedebilmişler, kendilerinin kurduğu komplo teorisine kendi kendilerini inandırmışlardır. Öte yandan yalan söylemeyi bilmezler, iyi komşuluğa,  paylaşıma, kadın erkek eşitliğine vb. uygarlık değerlerine önem verirler ve bunlar ilkeci ahlak anlayışının bir göstergesidir doğru ama aynı ahlaki ilkeleri kendi ırksal özelliklerini taşımayan, yaşadıkları yerin yerlisi olmayan, hele hele ülkede kin ve nefretin hedefi haline gelmiş  &#8216;vahşi&#8217; bir kesimin taşıdığı fiziksel özelliklere çok benzer fiziksel özellikleri olan bir başkasının geliştiremeyeceğine inanmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in Gezileri’nin yürek burkan bu son öyküsünde Huinımların atsı uygarlık değerleri gözlüğünden ve Yahoolar üzerinden insanları ve insanların kurdukları ilişki biçimleri ile toplumsal düzenlerinin eleştirisini de buluyoruz. Tuhaf bir ikilemle de karşı karşıya kalıyoruz ama: Uygar birlik düşüncesinin görünürdeki sadelikli rahatlığı  ile çok kültürlülüğün görünürdeki karmaşık rahatsızlığı arasında kalıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların biyolojik eleştirisi, Bakla Kırı’nın, insan bedeninin, insanların doğal düzende varolmalarını son derece zorlaştıracak ölçüde zayıf ve kırılgan yapılı hale gelmiş olmasına işaret etmesinde somutlaşır. İnsan tam olarak ne işe yaradığı belli olmayan bir havyan olarak resmedilmiştir. Kendi doğasından uzaklaşan insan doğal yeteneklerini yitirirken kendi doğasına yaklaşan insan da ahlakından uzaklaşmaktadır sanki. Gulliver’in gözünden, insanın en yozlaşmış  sınır noktası Yahoo’lar  olarak  belirlenirken, insanlığın ulaşıp ulaşacağı  en yüksek uygarlık noktası da Huınım’larla karşılaşan ve onlardan feyz alan Gulliver olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yahu’ların sırf saklamak için arayıp buldukları taşlar için birbirlerini yemeleri (insanlığın binyıllardır devam eden kıymetli maden sevdasına bir alegori olsa gerek) , aralarındaki sorunları aklın ve mantığın ışığında değil kaba kuvvet ve baskıncılıkla çözmeye çalışmaları, bir davada davalı ve davalının hakça paylaşım yolunu bulamamasından üçüncü kişilerin yararlanması,  insan ahlakının zayıflığına ve Jonathan Swift&#8217;in yaşadığı çağın (belki de şimdi insanın tüm çağlarının) toplumsal düzenine alegori olarak kurgulanmış gibi görünen örneklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gulliver’in çılgınca yücelttiği Huınım’ların eleştirisini Gulliver’de bulamamamız doğaldır. Gulliver Huınım’larla yaşadıktan sonra onların akılcı ve ilkeli uygarlığının etkisi altına girmiş ve kendi benliğinden uzaklaşmıştır. Kendi kendinden, insanlığından utanır hale bile gelmiştir. Yaşadığı aşağılık duygusu o kadar büyüktür ki Huınım’lar -pek haksız olduğu ortada olan bir karara dayalı olarak- kendisini sınırdışı ettikten sonra dahi onların uygarlık değerlerini kendi ırkına öğretmenin hayali ile avunmaktadır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ama Kaptan Don Pedro, Gulliver’e insanlığı ve insanca yardımlaşma ve ahlak değerlerini yeniden anımsatan bir karakter görünümüne bürünerek sunulmuştur bize. Belki de insanın altın ortası, Yahoo’luktan kurtulurken Huınım’laşmayan, benliğini ve öz saygısını yitirmeyen, uygarlık değerlerini benimser iken önyargılardan arınmaya çalışan ve öteki olana da kulak veren, öteki olana da inanmak isteyen Kaptan Don Pedro’luktadır.</p>
<h1 style="text-align: justify;">Muassır Medeniyet Fikri, Batı Uygarlığı ve Huinım’lık, Bir Yahoo’nun Gözünden!</h1>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in önceki seyahatlerini hatırlayanlar, yaşadığı diğer toplumsal düzenler ve töreler  konusunda akıl yoranlar Huinım’ların pek özel ve ‘pek iyi’ bir toplumu, akılcı bir toplum ve yaşayış düzenini simgelediğini, gerçek fikrine ve doğruluk kurallarına dayanan bir ahlaki değerler sistemi oluşturduklarını düşünüp, Huinım uygarlığını bu yönleriyle benimseyen Gulliver’in yaşamak için en uygun yer olarak Huinım ülkesini seçmeye çalışmasına şaşmayacaklardır. Ben de şaşmadım. Şaşmadım şaşmadım ama Huinım’ların ‘gerçek’çilik, ‘akıl’cılık, ‘pratik’lik sac ayağına dayanan ‘modern’ uygarlığının temel bir handikapı olduğunu da unutmadım: <strong>Irkçılık.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çağcıl zamanlarda Batı Avrupa’ya yolları uzun uzun düşenler düşünmüş ya da hissetmiştir. Muassır medeni Batıya yolu düşmeyenlerimiz de belki düşünür ve hisseder:</p>
<p style="text-align: justify;">“…Yahu (bu da bizim Yahoo diline özgü bir nida olmasın!) bu ‘adamlar’ ne kadar da ‘uygar’. Ne kadar düzenli, yolları tertemiz, bak bir çöp at sokağa, hemen uyarırlar, bunlar sokağa çöp falan da atmazlar, birbirleriyle kavga etmezler, konuşurken bağırıp çağırmazlar, efendidirler, duygularına göre değil hesap kitaplarına göre tavır alırlar, akıllı akıllı çalışır, üretirler; eğitimleri şöyle iyidir, şu veya bu şeyleri şöyle mükemmeldir. Bunların demokrasileri de bir başkadır. Bu öyle bir demokrasidir ki tadından yenmez. Bu uygarlığın ürettiği, yarattığı, yaptığı ettiği, konuştuğu, hatta susup dinlediği her bir şeyin bir başka tadı vardır. Bunun adı batı uygarlığıdır ve bu uygarlığa dahil olmak ilerlemenin tek şartıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in Huinım’lara bakışına benziyor mu acaba bu biraz? Benziyor azıcık, değil mi? Mutlak akla ve gerçeğin aranıp bulunabileceğine olan inancı temsil eden, pragmatik, pratik, akıllı uslu toplumlara hayranlık ve onlar gibi olmaya çalışmak, bir anlamda, Yahoo’lukları ağır basan toplumsal düzenlerin içinden çıkan entelektüel serüvenci Gulliver’lerin yazgısı sanki.  Ama o Gulliver’ler şunu da unutmamalıdırlar sanki:</p>
<p style="text-align: justify;">“ O akıllı uslu ‘Adamlar’ çalıştırmak üzere ‘işçi’ kabul ettiklerini ileri sürerken hep denilegeldiği gibi ülkelerine ‘insan’lar gitmiş ve  onlar işleri biten insanlar evlerine dönsünler istemiştir. Uzun yıllar boyunca ülkelerinin bir göç ülkesi olduğunu kabul etmemişlerdir.  Göçmen saymadıkları ve sıklıkla yabancı olarak adlandırdıkları azınlıklarını bir türlü o hayran olunası uygarlık sistemlerine entegre edemediklerini düşünebilmekte, seçimlerde onların entegrasyonu üzerinden siyaset yapabilmekte ve onları evlerine göndermeyi vaad eden söylemlerle oy avcılığına çıkabilmektedirler.  Ülkelerinde doğmuş büyümüş o göçmenlerden suç işlemiş veya uyumsuz kabul edilenlerini  sınırdışı ederken bir zamanlar çocuk olan bu &#8216;yabancıları&#8217;nı yetiştirirken nerede hata yaptıklarını sorma gereği bile hissetmezler. Çünkü suç, kendilerinde değil bu yabancıların geldiği yerlerdedir. Bu çeşit Huınım&#8217;lar yetmiş yıl önce de  Yahoo&#8217;lukla (yoksa Yahoo&#8217;dilik miydi, hayır hayır Yahudilikti) &#8217;suçladıkları&#8217; bir kesimi yoketmeye karar vermiş ve onları gaz odasına gönderirken Wagner dinleyebilmiştir. Yetmiş yıl sonra bugün dahi dünyanın pek çok gelişmekte olan ülkesi bu çeşit Huınım&#8217;ların üstün uygarlıklarına methiyeler dizen Gulliver&#8217;lerle doludur.  Bu Gulliver&#8217;ler uygarlığa dair ne var ne yoksa referansını Huinım&#8217;lardan almak zorundadırlar&#8230; Evet o uygarlık üstündür, akılcıdır, mantıklıdır, pragmatik ve faydacıdır ama en başta ırkçıdır. Bunu göz önünde tutmak ve sonuçlarından sakınabilmek  belki de insanın yerinin ne Yahoo&#8217;lukta ne de Huınım&#8217;lıkta olması gerektiğini görmeyi gerektirir&#8230;sanki&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı Huınım tavrı acaba bugün Türkiye&#8217;de de çeşitli kesimlerde yok mudur? Dağdan inip baskın yapmasından korkulan bir dizi Yahoo etiketli kesim Türkiye&#8217;de de yok mudur? Vardır tabii. Hepimizin ideali Huınım&#8217;sı muassır medeniyettir ve bu medeniyetin önünde de nedense hep &#8216;Yahoo&#8217; olarak etiketlenen, zoraki engel sayılan bir dizi öteki vardır! Kendi kendilerinden nefret eden Gulliver&#8217;lerin yazgısı hep öpecek bir Huınım toynağı mı aramak olarak kalmalıdır yoksa ahlak konusunda dahi yüksek seciyelilik ile seciyesizlik arasındaki tercihi &#8216;kafalarına&#8217; göre yaparak toynak öptüren bir medeniyete  medeniyet mi demelidir? Bu çeşit bir medeniyet anlayışında bir tuhaflık yok mudur? Irkçılık en başta medeniyet kavramının içini boşaltan bir kavram olsa gerek, değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Tanrıya şükür Gulliver&#8217;in Huınım&#8217;ları sömürgeci değil. Bir de öyle olsalardı, üstün uygarlıklarını üçüncü dünyaya filan taşımaya kalksalardı seyreylerdik o zaman biz de tam! Seyreyliyoruz zaten, dediğinizi duyar gibiyim. Tanrıya gene şükür pre-modern Yahoo&#8217;luğu savunacak da değiliz. Ne o ne bu diyebilmeyi ve arayışımızı, aklımızın ve akılsızlığımızın, duygusuzluğumuzun ve duygusallığımızın sınırlarında ve gölge topraklarında dolaşarak sürdürmek istiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver&#8217;in Gezileri muhteşem bir eser. Bugün dahi başka başka düzlemlerde doyasıya tartışılmaya açık. Klasik eser olmak demek bu olsa gerek!</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">/Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir : &#8220;Gulliver’in Gezileri’nde Ölçü, Değer, Töre, Yasa ve Yönetim Biçimleri, III: Houyhnhnm Ülkesi&#8217;ne Seyahat&#8221;<strong> başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Öykü Didem Aydın&#8217;a aittir ve makale, yazarı tarafından Edebiyat ve Hukuk Sitesi (http://www.edebiyatvehukuk.org) kütüphanesinde yayınlanmıştır/.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-houyhnhnm-ulkesine-seyahat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kış Günü Bize Kardeş Olan Alyoşa&#8217;nın Öyküsü</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/kis-gunu-bize-kardes-olan-alyosanin-oykusu.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/kis-gunu-bize-kardes-olan-alyosanin-oykusu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 02:29:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ÖYKÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Alyoşa Balım]]></category>
		<category><![CDATA[biz hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[biz kediler]]></category>
		<category><![CDATA[blog yazarı kediler]]></category>
		<category><![CDATA[hayvanların düşünceleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayvanların duyguları]]></category>
		<category><![CDATA[insan sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>
		<category><![CDATA[kedi karakteri]]></category>
		<category><![CDATA[kedi öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[kedi ve köpek]]></category>
		<category><![CDATA[sokak kedileri]]></category>
		<category><![CDATA[yazar kediler]]></category>
		<category><![CDATA[yazarlık yapan kediler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=877</guid>
		<description><![CDATA[Alyoşa Balım&#8217;ımımız, sokaktaki yaşamından evcil yaşamına geçeli, bize kardeş olalı bir yılı aşkın bir süre geçti. Bizimle yaşadığı yeni hayatına bakışını anlattığı mektubu kaleme alışının birinci yıldönümünü kutlamak için ben de onun yazısını &#8220;edebiyat ve hukuk&#8221;a taşımak istedim. Onun yazısını aşağıya eklemeden önce kendi duygu ve düşüncelerimden de söz etmek istiyorum azıcık:
Onunla geçen bir yılda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/01/adsız.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-890" title="Alyoşa Balım " src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/01/adsız.JPG" alt="Alyoşa Balım " width="125" height="100" /></a>Alyoşa Balım&#8217;ımımız, sokaktaki yaşamından evcil yaşamına geçeli, bize kardeş olalı bir yılı aşkın bir süre geçti. Bizimle yaşadığı yeni hayatına bakışını anlattığı mektubu kaleme alışının birinci yıldönümünü kutlamak için ben de onun yazısını &#8220;edebiyat ve hukuk&#8221;a taşımak istedim. Onun yazısını aşağıya eklemeden önce kendi duygu ve düşüncelerimden de söz etmek istiyorum azıcık:</p>
<p style="text-align: justify;">Onunla geçen bir yılda çok şey oldu. Biz &#8220;köpekçi&#8221;ler, köpeklerle birlikte kedileri de sevmeyi öğrendik en başta. Kedileri tanımayı, anlamayı, onlarla iletişim kurmayı öğrendik; hem de işin en başından. Bu kolay değildi ama mümkündü.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce, köpeğin tutkun sevgisinden kedinin bağımsız sevgisine, iki sevgi biçimine de aynı ölçüde saygı duyarak geçmeyi öğrendik. Kedinin &#8221;beni benimle baş başa bırak&#8221; veya &#8221;şimdi yalnız kalıp sokağı izlemek, kendimi senin dışında da varolan dünyaya katmak istiyorum&#8221; deyişini algılayabilmeyi öğrendik. Sevilenle aynı odada, aynı yaşamda, aynı yazgıda beraber olmayı, birlikte yaşamayı isterken bağımsız olabilmenin de mümkün olduğunu öğrendik ve şu veya bu değil, hem o hem bu diyebilmeyi ve bunun bir &#8216;olur&#8217;unu bulabilmeyi&#8230;öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Sevginin havlayarak, yere yatıp yuvarlanarak, geniş geniş kuyruk sallayarak, ileri geri koşarak gösterilebileceği gibi sessiz bir fısıltıyla, belli belirsiz bir torlamayla, ışıltılı gözlerden taşan manalı bir bakışla, yanıbaşınızda kaygısız ve ferah bir uykuya dalışla ve yumuşak karnı farkettirmeden açışla da gösterilebileceğini öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun zaman önce yitirdiğimiz köpeciğimiz  Figlio&#8217;dan sonra aynı acıyı yaşamamak için hayvan kardeş edinmeyen bizler, sevilen yitirildikten sonra da yeniden ama başka türlü sevilebileceğini öğrendik. Yeniden sevmeyi, yitirilmiş sevilene ihanet olarak görmemeyi, belki de aynı zamanda onu başka türlü yaşatmanın bir yolu olabileceğini öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Boyunun beş altı katı yüksekliğinde yerlere bir çırpıda atlayan, sıçrayan, hoplayan; bir &#8221;thriller&#8221; oyuncusu edasıyla çevikçe oyuncak avına atlayan,  göz bebekleri ayın evreleriyle konuşan, kuyruğunu geniş geniş sallamasında Figlio&#8217;cağızımızın anlamlarının tam tersi anlamlar saklı olan başka türlü bir varoluşun meramı anlamayı, öteki dilden de konuşabilmeyi öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Henüz kısırlaştırmaya kıyamadığımız Alyoşa&#8217;mıza, kızgınlığını teskin edici bazı ilaçlar uygulanınca ve işte maalesef  biz o ilaçların hiç de umulmadık yan etkisiyle karşılaşmak zorunda kalınca hep beraber bir &#8220;jinekomasti&#8221; meselesi yaşamayı ve bu &#8221;haysiyet kırıcı&#8221; durumu.-)) onun vakur &#8220;duruşu&#8221; ile atlatmayı öğrendik. Bizim &#8221;erkek&#8221; Alyoşa&#8217;mız birkaç ay kocaman göğüslerle dolaştı (sonra eski haline döndü)&#8230; Herhangi bir &#8221;insan erkeği&#8221;ni belki de büyük bir ruh azabına garkedecek bu durumu ne kadar da büyük bir anlayışla karşılamış, çok sayıdaki şişkin göğüs uçlarını  şaşkınlıkla ama &#8221;haydi neyse bari daha da beter olabilirdim&#8221; diyen gözlerle  tek tek yalarken cinslerin, türlerin, ırkların,  erkek veya kadın olmanın rastlantısallığını nasıl da hissettirmişti.  Onun sayesinde cinselliğin, canlı olmaktan ve canlı kalmaktan başka bir değerle ve en başta &#8221;body parts&#8221;larla ilgili olmadığını  yeniden hatırladık.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221;Cat litter&#8221; denen şu kutuyla başa çıkabilmeyi ve Alyoşa&#8217;nın tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra etrafı bizim temizlediğimizi bilmesine karşın yine de keskin bir dikkat ve özenle kum üstüne kum kapamasında somutlaşan davranış kuralına, &#8221;kültürü&#8221;ne saygı göstermeyi öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun süren yalanma ve temizlenme ritüelinde onu rahatsız etmemeyi, yıkanmaktan hoşlanmadığını ama taranmaktan çok zevk aldığını öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Tıpkı Figlio gibi sevdiği ve sevmediği yemeklerin veya mamaların olduğunu, tıpkı Figlio gibi onun da bir ağız tadı olduğunu öğrendik. Figlio&#8217;yu diğerlerinden ayıran, artık bizim için özel kılan bir çok karakter özelliğini Alyoşa Balım&#8217;da da keşfettik.</p>
<p style="text-align: justify;">Sevmenin Türkçe, İngilizce, Fransızca veya şu veya bu dili paylaşmakla, entelektüel sohbet yürütebilme &#8221;kapasite&#8221; veya &#8221;kapasitesizliğiyle&#8221;, ortak kültüre, ortak antropolojiye hatta ortak türe ait olmakla ilgili bir durum olmadığını, tam olarak nedir bilmiyoruz ama, başka türlü bir duygudaşlık hali olduğunu keşfettik yeniden.</p>
<p style="text-align: justify;">Uçsuz bucaksız evrenin içindeki toplu iğne başından küçük galaksinin içindeki toplu iğne başından küçük dünyamızın toplu iğne başından küçük sokağının toplu iğne başından küçük sakinleri olan bizler, kimbilir hangi çağlardan çağlara, hangi yaşam döngülerinden döngülerine uzanarak doğmuş ve sokaklarda yedi aylık olana dek yaşamış bir başka küçük sakinle nasıl karşılaşabilmiş ve yaşamlarımızı birleştirebilmiştik? Mucize değildi de neydi bu? Mucizelere inanmayı öğrendik.</p>
<p style="text-align: justify;">Döndük. İnsana inanmayı hatırladık ve her gün hep yeniden&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kedi beni buldu</p>
<p style="text-align: justify;">Silkindim ve seslendim</p>
<p style="text-align: justify;">Kedi&#8230; kedi&#8230; kedi</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzeyden eke-çıkkın kalbin yelkenleri</p>
<p style="text-align: justify;">Bir güney aralık/tır/melda&#8217;ladı&#8230;</p>
<h2 style="text-align: justify;">Bir yıl önce açtığı bloğunda şöyle yazmıştı Alyoşa Balım, gelin hepberaber hatırlayalım:</h2>
<p style="text-align: justify;">
<h2 style="text-align: justify;">26 Ocak 2009 Pazartesi</h2>
<h3 style="text-align: justify;"><a href="http://alyoscha.blogspot.com/2009/01/hepinize-mermiao.html">Alyoşa&#8217;dan Hepinize Mermiao</a></h3>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">Ben Alyoşa Balım. Umarım Size doğrudan yazmamda, bir blog tutmamda bir sakınca görmezsiniz. Sevgili Büyüklerim ve Küçüklerim: Muş oglı muyabu togar (Kedi yavrusu miyavlayarak doğar)&#8230; Var mıdır böyle bir söz Divan-i Lügati’t Türk&#8217;de acaba bilmiyorum çünkü ben yedi aylık olana kadar herhangi bir eğitim öğrenim görmedim. Fakat doğduğum cadde civarında bazı okumuş ırkdaşlarımla muhabbet etmiş ve Kaşgarlı Mahmut&#8217;dan bahsettiklerine tanık olmuştum&#8230;Şimdi Sizin gibi blogger ablalarımı, ağabeylerimi görünce ben de okumaya ve yazmaya merak saldım. Merak etmeyin ağabeylerim, ablalarım, açıklarımı kapatmaya çalışacağım. Kusura bakmayın Türkçeyi Kaşgarlı Mahmut kadar güzel kullanamıyorum ama söz pek yakında sadece İstanbul şivesini değil Peçenek ve diğerlerini de belki öğreneceğim. O zamana kadar zımparalı-taraklı-mühürlü dilimin döndüğünce biraz kendimden bahsetmek isterim:</p>
<p style="text-align: justify;">Yedi aylık olduğumu bilmiyorum biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz. Gerçi şimdi on aylık oldum, bulunduğumda yedi aylıktım yani&#8230; Ben Ablamla bir Kafe&#8217;de tanıştım. Galiba alışverişten sonra bir soluklanayım deyip oraya oturmuştu. Ben de onu görünce iyi bir ablaya benziyor bu abla dedim ve yanına yaklaştım. Kimileri gibi itelemedi beni, hemen sempati ile yaklaştı, başımı ve gıdımı okşadı. O anda kanım ona çok kaynadı. Öylece yarım saat hoşça vakit geçirdik, sonra da kalktı. O yerinden kalkınca ben de dayanamadım onu takip ettim. Çünkü ondan çok etkilenmiştim. Galiba o da benden hoşlanmıştı çünkü kafedeki insanlara &#8220;aslında biz kedici değiliz, köpekciyiz&#8221; diye anlatmasına karşın yine de bana çok sevgi göstermişti. Onu evine kadar takip ettim. Evin önünde, ne yapsın, bana hoşçakal deyip gitti. Ben de mahsun, geri döndüm. Ben aslında yarı-sokak kedisi yarı sahipli sayılırdım o zamana dek. Annem, tek kardeşime ve bana tuvalet eğitimi ve temizlenmeyi öğrettikten sonra bizleri terketti. Bilmiyorum belki de sokaklarda başına bir iş geldi. Annemi tanımanızı isterdim, o şahane bir kadındı. Babamı hiç tanımadım. Van Kedisi&#8217;ymiş diye anlatılıyor. Annem, güzel bir sarmandı. İngilizler buna Red Tabby derlermiş, Ablamlardan öğrendim. Biz, Ablamla Kafe&#8217;de tanıştığımız zaman, o kafenin arkasındaki bir kuytuda kardeşim, dayım ve teyzemle birlikte yaşıyorduk, bizi o kafenin az uzağındaki bir apartmanın görevlisi Amca besliyordu. O da iyi bir amca, bize iyi bakıyordu ama ne de olsa gece vakti evine gidiyordu. Geceleri bilirsiniz tekinsizdir. Annem bizi terkettikten ya da işte dedim ya zavallı anneciğim kaybolduktan sonra ben geceleri daha çok korkmaya başladım sokaklarda. O zaman Ablacığımı görünce dedim ki acaba beni yanına alır mı? Ama hemen eklemek isterim: Benimki sade sıcak bir yuva arayışı değildi, aynı zamanda biraz da anne şevkati arıyordum, belki benim gibi hüzünlü ama sevecen, afacan ama gene de ağırbaşlı karara varabilen ruhlar arıyordum, ırkları ve dilleri aşılmaz engel olarak görmeden yaşamı paylaşacak dostlar arıyordum&#8230;İşte bunu yakaladım dedim o gün ama Ablacığım, ne yapsın, hem de köpekçi filan diye anlatıyordu, o gün öylece evine gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi gün, onun yolunu gözledim ve sokakta gene karşısına çıktım. Beni görünce çok sevindi. O sırada, gecelerin eşkıyası olarak tanınan bir azman, artık kıskançlıktan mıdır nedir, üzerime saldırdı&#8230; Ablacığım beni kucağına alıp ondan korudu. İşte o kere Ablama daha da bağlandım. O da hemen beni evine götürdü. Evde, bir başka Ablamla tanıştım. Bu Ablam, bana hemen öyle diğer Ablam gibi sıcak yaklaşmadı. Ne de olsa çekindi galiba. Dedim ya, bu aile bu vakte kadar hep köpekçi imiş. Figlio adlı bir Ağabeyi hiç unutmamışlar. Nasıl unutsunlar, nur içinde yatsın o Ağabey muhteşem bir köpekmiş. Doğar doğmaz sahiplendikleri, Figlio Ağabey gibi Toy Pooddle soylu ruhlu bir Ağabeyi nasıl unutabilirler, onun üstüne benim gibi birini nasıl alırlar diye ben de şüpheye düşmüştüm&#8230; Neyse&#8230; Ablalarım ve bir Ağabey beni içeri alıp ılık süt verdi&#8230; Bunlar üç kardeşmiş&#8230; Bir yandan sütümü içerken, bir yandan da kulak kesildim&#8230; benim hakkımda konuşuyorlardı, bir Ablam beni almak istiyordu ama diğer Ablam karşı idi bu fikre. Onlar, bir süre sonra yabancı bir kente gideceklermiş, nasıl götürürüz, nasıl sorumluluk alırız diye aralarında tartışıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;Biliyorsunuz kimileri hemen sevmekten, bağlanmaktan korkar, sevileni yitirince çekecekleri acıyı tahayyül eder, hepimizin yazgısı olan ve bir gün gelecek bu acıdan kaygı duyarlar, o kaygı yüzünden sevmeyi reddederler. İşte küçük Abla da, büyük Abla beni eve getirince öyle bir kaygı duydu galiba o anda&#8230;Sütümü içtikten sonrabeni dışarı bıraktılar işte öyle ve ben o uzun geceyi, ertesi gün büyük ablama rastlamak hayali ile geçirdim.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte o üçüncü gün, Ablam bana rastlamamak için yolunu değiştirmiş ama nasıl oldu ise, altıncı hissim beni gene onun karşısına atmıştı. Evlerinin karşısındaki kaldırımın önünde dururken, karşı kaldırımdaki Ablamı görünce gözlerim parladı. O da o parlak gözlerime takılıp hemen yanıma geldi. Bu kere kararını vermişti galiba. Gene beni eve götürdü, gene küçük Abla ile konuyu konuştular, hatta Ağabey&#8217;e de sordular. Ağabey, onların en küçüğü, ailede sözü geçmez dememek lazım ama. O da bazı endişeler taşıdığını söyledi.. Hemen bir karara varamadılar ama ilk önce beni veterinere götürmeye ve gerekli tetkik ve aşılarımı yaptırmaya karar verdiler. Unutmadan, bu arada yeni ablalarım, kedi dostu bir Profesör ahbaplarını aradılar. Bu ahbabın tam dokuz kedisi varmış. Ablalarım bu Profesöre bazı sorular sordular. Eğer beni alırlarsa özgürlüğümü engelleyip engellemeyecekleri gibi bazı &#8220;liberal&#8221; ve aslına bakarsanız gülünç olduklarını sonradan kendilerinin de anladığı bazı sorular sordular. Çünkü o zamana kadar, sokakta kalan kedilerin iki yaşına gelmelerinin bile olağanüstü bir durum olduğunu bilmiyorlardı. Sanıyorlardı ki, biz kediler böyle vahşi ve acımasız bir dünyada daha rahat ediyoruz. Profesör ahbap konu üstünde bilgi ve empati sahibi idi: &#8220;olur mu öyle şey, sıcak yuva ve güvenlik her şeyden önce gelir&#8221; dedi. Sonra beni götürdükleri veterinerden bazı gerçekleri daha da iyi öğrendiler ve işte o zaman beni almaya karar verdiler. Bir Ablam, veteriner bakımımı ve yemeklerimi, bir diğer Ablam da tuvalet temizliğim (cat litter deniyor değil mi?) ve doğru-yanlış eğitimim gibi işleri üzerime aldılar. Ablamın biri çok aşırı şevkatli, diğeri, yani küçük ablam biraz otoriter ama O da beni çok seviyor, Ağabeyim de çok ısındı bana. O da benimle çok ilgileniyor. Bu kardeşler benimle hemen hemen her gün oynuyorlar. Ben henüz çok küçük bir kedi olduğum ve yetişkin olmama birkaç ay daha olduğu için oyunu çok seviyorum. Yeni evimde kendimi çok huzurlu, çok oyuncu hissediyorum&#8230; Hatta ablalarımı ve ağabeyimi gittiği odalara takip ediyorum, bu durum onların çok hoşuna gidiyor. Bana oyuncaklar da aldılar. Hasır bir sepetten bana oyuncak yaptılar&#8230; Şimdilik tek sıkıntım, salonda Annemin çiçeklerine yaklaşmamın yasak olması. O çiçeklere ne kadar değer verdiklerini ben de biliyorum ama bazen ne yapayım, kendimi onlara yaklaşmaktan alıkoyamıyorum. Bu mesele de umarım kısa sürede hallolacak. Söylemesi ayıp başta parazitlerim vardı, sağolsunlar büyük ablamın liseden sınıf arkadaşları veteriner bir Ağabey bana aşılar yaptı, ilaçlar verdi, ben de bunları kısa sürede attım, şimdi, söylemesi ayıp, ishalim de geçti, çok daha rahat hissediyorum kendimi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte benim kaderim bu ailenin üyesi olmakmış. Yedi aylıkken bir aile edinmekmiş&#8230; Tabii salt iyi kader değil, kötü kader de biz canlılar için. Felekten kurtuluş yoktur. Kader, pususunu kurarak fırsat bekler, insanı can evinden yaralayarak imtihan eder. İnsan, bu yaraya çare arar. Yarasını sarmak için, gereken yakıyı yine İnsanoğlunda bulur&#8230; İşte benim fikriyatımın ve duygularımın özü budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Anneciğim de şöyle dermiş: &#8220;İnsanlar plan yaparken kader arkadan kıs kıs güler&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Benim sınırlı deneyimlerime göre; kader, kötülükler ve acılarla tecrübe etmesinin yanında iyilikler ve güzelliklerle de şaşırtmaya devam edecektir insanı/canlıyı. Beni şaşırttı işte&#8230; Fakat şöyle söyleyeyim, ukalalık görmezseniz eğer, insanın yaradılışı eksik bir yaradılış olduğu için, insanın imtihanları çok ağırdır&#8230; bizlerin yaradılışı, ne olur ukalalık saymayınız, mükemmeldir, bizler feleğin çemberinden geçmek gibi bir deyim tanımayız, çünkü o sihirli çemberin içinde biz de dönüp dururuz. Çünkü hele hele biz kediler, elastiki bedenlerimiz sayesinde, feleğin çemberini sarabiliriz. Kaderi, gök kubbede kavranan zaman kavramı ile anlatan şu sözlere bayılıyorum, Eski Ahid şöyle demiş:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Herşeyin bir zamanı vardır. Gökkubbe altındaki her olay için bir zaman vardır. Doğurmanın zamanı vardır, ölmenin zamanı vardır; ekmenin zamanı vardır, biçmenin zamanı vardır; öldürmenin zamanı vardır, yaşatmanın, iyileştirmenin zamanı vardır; yıkmanın zamanı vardır, yapmanın zamanı vardır; ağlamanın zamanı vardır, gülmenin zamanı vardır; yas tutmanın zamanı vardır, neşe içinde dansetmenin zamanı vardır; taş atmanın zamanı vardır, taş toplamanın zamanı vardır; kucaklamanın zamanı vardır, geri çekilmenin zamanı vardır; aramanın ve bulmanın zamanı vardır, yitirmenin zamanı vardır; korumanın zamanı vardır, kaldırıp atmanın zamanı vardır; sökmenin zamanı vardır, dikmenin zamanı vardır;susmanın zamanı vardır, konuşmanın zamanı vardır; sevmenin zamanı vardır, nefret etmenin zamanı vardır; savaşmanın zamanı vardır, barışmanın zamanı vardır&#8230; Ecclesiastes 3:1-8</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de Einstein şöyle demiş:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Zaman, doğanın, herşeyin bir anda meydana gelmemesini sağlama yoludur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Ben de şöyle demek istiyorum:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Birbirinin zıddı gibi görünen her şey, -mesela sevgi ve nefret, neşe ve hüzün, cesaret ve korku- aynı anda olmaya ve hissedilmeye başladığı zaman insan, feleğin radyo-frekans dalgalarını yakalamıştır, eskiler buna feleğin çemberinden geçmek derler, bu yakı aramayan bir yaradır çünkü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sizlerle tanıştığıma çok seviniyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Her tonda iyi niyetli ve yürekten miao&#8217;larımla herkese selam!</p>
<p style="text-align: justify;">Alyoşa Balım (nam-ı diğer: Adonis &#8211; Sarı Selim &#8211; Bayram &#8211; Peyami Safa &#8211; Vaşakcan &#8211; İlyas Sarman &#8211; Pumpkin &#8211; Imanuel Pumkinov &#8211; Alexey Ivanoviç &#8211; Kevok Babo &#8211; Pisik Babo)</p>
</blockquote>
<h2 style="text-align: justify;">Kaynak: Alyoşa&#8217;dan Notlar (<a href="http://alyoscha.blogspot.com/">Bağlantı</a>)</h2>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/kis-gunu-bize-kardes-olan-alyosanin-oykusu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Agos Gazetesi Kitap Eki&#8217;nin 2009 Eylül Sayısında&#8230;</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/gercek-sizi-ozgur-kilacaktir-hangi-gercek.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/gercek-sizi-ozgur-kilacaktir-hangi-gercek.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2009 12:46:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[GÖZE ÇARPANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Yapıt Çözümlemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[2009]]></category>
		<category><![CDATA[2009 kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[2009 romanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Agos]]></category>
		<category><![CDATA[Agos Zeitung]]></category>
		<category><![CDATA[Alman romantizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Almancı]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya göç]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya Milliyetçi Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya'da Türk]]></category>
		<category><![CDATA[aşk ve polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[Aşkın]]></category>
		<category><![CDATA[Auschwitz]]></category>
		<category><![CDATA[azınlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna suç]]></category>
		<category><![CDATA[Çehov'un Silahı]]></category>
		<category><![CDATA[çete]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet roman]]></category>
		<category><![CDATA[çok söylemlilik]]></category>
		<category><![CDATA[çoksöylem]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[dazlak]]></category>
		<category><![CDATA[dazlaklar]]></category>
		<category><![CDATA[De Profundis]]></category>
		<category><![CDATA[deconstruction turkish]]></category>
		<category><![CDATA[deus ex machina]]></category>
		<category><![CDATA[deutsch türkische Literatur]]></category>
		<category><![CDATA[Deutschland Literatur]]></category>
		<category><![CDATA[Dichterjurist Türkei]]></category>
		<category><![CDATA[dışavurum]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Alman suç]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Aşkın Cem Vonalı]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Sinagog Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[Federal Alman]]></category>
		<category><![CDATA[fictional identities and alterities]]></category>
		<category><![CDATA[fourteen ao]]></category>
		<category><![CDATA[fourteen words]]></category>
		<category><![CDATA[Freiburg]]></category>
		<category><![CDATA[Freiburg Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[geçmişle hesaplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek sizi özgür kılacaktır]]></category>
		<category><![CDATA[German Turk]]></category>
		<category><![CDATA[German Turkish fiction]]></category>
		<category><![CDATA[göçmen Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Goldmann]]></category>
		<category><![CDATA[hangi gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[hapishaneden kaçma]]></category>
		<category><![CDATA[historiografi]]></category>
		<category><![CDATA[Hit man]]></category>
		<category><![CDATA[Hitlerjunge Salomon]]></category>
		<category><![CDATA[Hrant Dink]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[internatinal center for crime]]></category>
		<category><![CDATA[international]]></category>
		<category><![CDATA[ironi]]></category>
		<category><![CDATA[Jewish identity turkish]]></category>
		<category><![CDATA[Jihad's trial]]></category>
		<category><![CDATA[kara çarşaf]]></category>
		<category><![CDATA[kara mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Karaorman]]></category>
		<category><![CDATA[Kerstin]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik ve başkalık]]></category>
		<category><![CDATA[kin]]></category>
		<category><![CDATA[kin ve mantık]]></category>
		<category><![CDATA[Kırık Kristal Gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap eki]]></category>
		<category><![CDATA[kitap eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Klaus]]></category>
		<category><![CDATA[Köllisch]]></category>
		<category><![CDATA[Köln]]></category>
		<category><![CDATA[Köln Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[kurgusal gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[kurgusöküm]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca ve gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[kurtuluş mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[La Haye roman]]></category>
		<category><![CDATA[legal thriller Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[literatur Türkei]]></category>
		<category><![CDATA[literature Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[Mac Guffin]]></category>
		<category><![CDATA[mahkum]]></category>
		<category><![CDATA[meşru müdafa]]></category>
		<category><![CDATA[metinler]]></category>
		<category><![CDATA[metinlerarası]]></category>
		<category><![CDATA[Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[modernist]]></category>
		<category><![CDATA[modernist novel Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[nazi]]></category>
		<category><![CDATA[Nazi circles]]></category>
		<category><![CDATA[nefret suçu]]></category>
		<category><![CDATA[neo-nazi]]></category>
		<category><![CDATA[newspaper Agos]]></category>
		<category><![CDATA[öteki]]></category>
		<category><![CDATA[ötekileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[parçalılık]]></category>
		<category><![CDATA[pastiş]]></category>
		<category><![CDATA[place of synagogue]]></category>
		<category><![CDATA[poioumenon]]></category>
		<category><![CDATA[polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[post modern novel]]></category>
		<category><![CDATA[post modern Turkish]]></category>
		<category><![CDATA[post-moden oyunculuk]]></category>
		<category><![CDATA[postmodern edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[prison literature Germany Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[prison novel Germany]]></category>
		<category><![CDATA[Profesör Philipp Goldmann]]></category>
		<category><![CDATA[Purim]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[roman eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[romancılar]]></category>
		<category><![CDATA[romanda şiir]]></category>
		<category><![CDATA[romanlar]]></category>
		<category><![CDATA[şair hukukçu]]></category>
		<category><![CDATA[Sally Perel]]></category>
		<category><![CDATA[şiirsel söylem]]></category>
		<category><![CDATA[Şila]]></category>
		<category><![CDATA[Sinagog]]></category>
		<category><![CDATA[Skin-head]]></category>
		<category><![CDATA[Skinhead]]></category>
		<category><![CDATA[Soykırım]]></category>
		<category><![CDATA[suç ve ceza]]></category>
		<category><![CDATA[suspense Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[synagogoe]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[the old synagogue]]></category>
		<category><![CDATA[the old synagogue place]]></category>
		<category><![CDATA[trial of Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Türk düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk işçileri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[Türk romancıları]]></category>
		<category><![CDATA[türkische literatur]]></category>
		<category><![CDATA[türkische Schriftsteller]]></category>
		<category><![CDATA[Turkish fiction]]></category>
		<category><![CDATA[Turkish literature]]></category>
		<category><![CDATA[Turkish novel]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası ceza]]></category>
		<category><![CDATA[üst kurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[üstkurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[varoluşçu]]></category>
		<category><![CDATA[yabancılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[yapısöküm]]></category>
		<category><![CDATA[yargılama]]></category>
		<category><![CDATA[Yayınevi]]></category>
		<category><![CDATA[yeni çıkan]]></category>
		<category><![CDATA[yeni roman]]></category>
		<category><![CDATA[yeni romanlar]]></category>
		<category><![CDATA[yeniden yargılama]]></category>
		<category><![CDATA[zenofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=524</guid>
		<description><![CDATA[Gerçek sizi özgür kılacaktır. Hangi Gerçek?
Yazan: İrem Müller
(AGOS Gazetesi Kitap Eki 2009 Eylül Ayı Sayısında)

Öykü Didem Aydın’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Eski Sinagog Meydanı adlı romanı kaçak bir mahkûmun masumiyetini kanıtlama mücadelesini ve bu mücadelenin anlamının ne olduğu sorusuyla sınanan büyük bir aşkı anlatıyor.
Freiburg’daki Uluslararası Suç ve Ceza Araştırmaları Merkezi‘nde çalışan Türk kökenli kriminolog Dr. Aşkın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 style="text-align: center;">Gerçek sizi özgür kılacaktır. Hangi Gerçek?</h1>
<h1 style="text-align: center;"><strong>Yazan: İrem Müller</strong></h1>
<p><strong>(AGOS Gazetesi Kitap Eki 2009 Eylül Ayı Sayısında)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/09/ESM.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-525" title="ESM" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/09/ESM.jpg" alt="ESM" width="100" height="150" /></a>Öykü Didem Aydın’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan <em>Eski Sinagog Meydanı</em> adlı romanı kaçak bir mahkûmun masumiyetini kanıtlama mücadelesini ve bu mücadelenin anlamının ne olduğu sorusuyla sınanan büyük bir aşkı anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Freiburg’daki Uluslararası Suç ve Ceza Araştırmaları Merkezi‘nde çalışan Türk kökenli kriminolog Dr. Aşkın Cem Vonalı’nın kapısı çalınır. Gelen, yirmili yaşlarında, Cihad adlı, hapishane kaçağı bir Türk gencidir. Cihad ‘Vonalı’ adını hapishanede duymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya göçmeni bir ailenin çocuğu olan Cihad, ‘Ondörtler’ lakaplı dazlak şiddet çetesinin eski üyesi olan Kerstin’e âşık olmuştur. Anlatısına göre bir gece yarısı, kara çarşaf giymiş biri, iki sevgilinin Köln kentindeki evine gelerek, uykuyla uyanıklık arasındaki Cihad’a bıçakla saldırmıştır. Boğuşma sırasında Cihad bu ‘meçhul’ü öldürmüş, korku ve telaş içinde, öldürdüğü kişinin çarşafını açmadan, cesedi Ren Nehri’ne atmış; Ren’den Kerstin’in cesedi çıkarılınca kendisine saldıranın Kerstin olduğunu düşünmüştür. Ama yapılan yargılamada delil ve emareler katilin Cihad olduğu sanısını güçlendirmiş, Cihad, kara çarşaflıyı kendini savunma güdüsüyle öldürdüğü savını mahkemeye kabul ettirememiş, hapis cezasının ardından Almanya’dan sınırdışı edilmek üzere cinayetten mahkûm edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşkın bu olayla ilgili hiçbir haber ve kayıt bulamamış, Cihad’ın akıl hastası ya da tehlikeli bir suçlu olduğu endişesine kapılmıştır. Çünkü Cihad Aşkın’a kimliğini kanıtlayacak bir belge gösteremez. Geçmişte, Alman polisine saldırmaktan haksız yere mahkûm olan Aşkın Cihad’ı kendisine yakın hissedecek ve olayı araştırmaya karar verecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cihad ve Aşkın, yeni bir ‘metin’ yaratma mücadelesine girişirler. Aşkın, ‘soruşturmasına’; neo-nazilerin ‘profillerini’ ortaya koyacak bir ‘bilimsel araştırma’ kılıfı ile başlar. Reva görüleni değil kendi yazdığı metni arayan Cihad, doğduğu ve büyüdüğü topluma ‘entegre’ edilmemiştir, medeni ve modern topluma! Mahkûmiyet kararı, “&#8230;karıştığı kavgaların, çıkardığı olayların haddi hesabı olmayan, yaşadığı medeniyetten payını alamamış, uyumsuz bir genç”ten (S.114) söz eder. Cihad, gerçeğin sosyo-ideolojik tanımlarının içine hapsedilmiştir: “Koydukları tanımın içine girmiyorsan&#8230; (i)şlerine gelmeyen olay tarihe gömülmüştür&#8230;.” (S.17).</p>
<p style="text-align: justify;">Bilimsel araştırma kılıfıyla başlayacak olan soruşturma, son derece sürükleyici ve sarsıcı bir dizi olay ve keşiflerle sürecek, bilimsel araştırma kılıfından soyundunduğu düzlemle birlikte başlayacak yepyeni bir dedektiflik öyküsüne evrilecek ve Ondörtler lakaplı dazlak çete ile Cihad’ın temel çatışması; uzun ve çetrefilli bir ‘yeniden yargılama’ davasıyla zirveye çıkacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Çünkü Tarihini de Bilmen, Unutmamış Olman Gerek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İstanbullu entelektüel bir aileye mensup Aşkın’ın, TİP eski senatörü babasının kuşağına egemen olan toplumcu eylemciliğinin, 1980 kuşağının apolitik Aşkın’ında bıraktığı iz, Cihad’ın tekil hikâyesindeki eylem kararlılığıdır. Aşkın’ın kendi mesleki hayatında da sık sık karşısına çıkan “İnsanları bir arada tutan nedir?” sorusu, romanın temel sorusudur. Siyasetin, hatta bilimselliğin tümelleştirici eğilimlerini, sanki bu tekil, bu eşsiz macerada sınama imkânı bulan Aşkın, objektif yaftaların ötesindeki varoluşa, kimliklerden sıyrıldığında çıplak kalacak insana inanır (“&#8230;Ama bu çıplaklıktan utanmadım&#8230;” -S. 139-). İnsana biçilen kimliğe değil, insanın kendi kurguladığı kimliğe inanır. Varoluşun gerçekliği, kişinin herhangi bir tarih dilimindeki eylemiyle bağlantılıdır ve kiminle birarada bulunacağını belirler: “…Kim olduğumu ancak bir olay örgüsünde kanıtlayabilirim. Mesela birisi kanlar içinde yerde yatıyor olabilir. Issız bir köşede. Gece yarısı. Ben oradan geçerken nasıl davranacağımı bilemem. Ama nasıl davrandığım önemlidir tabii… Kim olduğumla ilgilidir…” (S. 89).</p>
<p style="text-align: justify;">Aşkın, dayatılan kurgudan farklı, her insan için biricik olan bireysel kimliğin irade gücüyle yaratılabileceğine inanır ama bunu, varoluşçuluğun tanımladığı gibi, topluma fırlatılmış olası kimlikler arasından seçmez. Ona göre insan biricik kimliğini, egemen aidiyetten koparak, egemen kimliği ‘kurgusöküm’ yoluyla sorgulayarak, yeniden kurgulamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>“Hangi ülkenin dinisin çocuk, hangi rüzgârın peygamberi?”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İkinci eksen, inançlı bir Amerikalı Yahudi olan ve Aşkın’dan otuz yaş büyük olan Profesör Goldmann ile “Vonalı”nın aşklarıdır. İkisi, kendilerini bir arada tutacak bir ‘senaryo’ aramaktadırlar. 1929 krizinden sonra, kendi hayat mücadelesine sıkışan babası, Macaristan’da kalan kardeşine yardım edememiş, Goldmann’ın amcası Auschwitz kurbanı olmuştur. Kendisini Holokost kurbanlarıyla özdeşleştiren Goldmann’ın Yahudiliğini ‘kişiliğinin tanımı’ kılışı ‘Yahudi Olmak’ başlıklı mektubundan da açıkça anlaşılır: “&#8230;Sanırım Yahudi olmam, hem babamın ateizmine isyan etmemi, ama hem de onunla Amerikan kimliği altında ezilmeyi reddetmesinde, özdeşleşmemi sağladı. Paradoksal olarak, bu anlattığım durum, Eric Erikson’a göre Alman erkeklerini Hitler’i izlemeye iten dinamiğin ta kendisidir. Otoriteye, yani Churchill ve Batı’nın otoritesine karşı romantik bir isyana kapılıp yine de baba figürü ile özdeşleşebilmişlerdir.” (S. 264). Hem Cihad’la, hem de Ondörtler lakaplı Nazi çetesinin üyeleriyle ‘arayış benzerlikleri’ gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cihad da, Kerstin’le ilişkisinde, ailesine bilinçsizce isyan etmiştir sanki. Kerstin üzerinden, Almanlığa ‘total’ olarak ait olmak istemiştir. Almanlık altında ezilmeyi sorgulamamıştır, yeter ki o kimlik onu sarıp sarmalasın. Ne zaman ki Alman yargısı onu, hatalarla dolu bir yargılama sonucu, Kerstin’i hunharca öldürmekten mahkûm eder, işte o zaman ‘özgün’ kaderini yeniden yazmaya başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Goldmann ise bir türlü anlatamamaktadır “Yahudi olmaktan başka kim” olduğunu. Hrant Dink’in, Agos’un 13 Şubat 2004 tarihli sayısında yayımlanan tarihî makalesindeki fikre teşbihte hata yoksa, Nazi soykırımından boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, insanı insana bağlayacak asil damarında mevcuttur belki de. Soykırım, Yahudi kimliğinin hem zehiri, hem de panzehiridir. Bu aşkın asıl sorunu ise Goldmann’ın, bu ‘yapma-Yahudi’den kurtulup kurtulamayacağıdır. Yahudilik inancına ait ritüeller üzerinde ısrarla dururken özgün ve tikel kişiliğini saklamaya çalışmaktadır sanki: “&#8230;ilginç bulduğum bir şey, sürekli kişisellikten toplumsal ve politik olana doğru sapıyor olmam. Yani bir türlü ‘Benim için Yahudi olmak ne anlama geliyor?’ sorusuna odaklanamıyorum&#8230;” (S. 264).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aşk, Ester’in Kitabı Megillah’taki Purim çıngırağının nasıl çalınacağı alegorisiyle sınanır. Cihad’ın kurtuluş mücadelesinden haberdar olan Goldmann, bir gazetecinin teşviki ile, açılacak yeniden yargılanma davası hakkında yazı yazmak istemektedir. Goldmann’a göre davayı, tüm gizli ayrıntısı içinde, kamuoyu ile paylaşmak Eski Ahid’deki Purim çıngırağını çalmak gibidir: “Böyle şeyleri saklama&#8230;Dünyanın bu oyundan haberi olmalı. Dünyanın ‘Purim’den haberi olmalı! Ve o haberi biz vermeliyiz! Ester’in Kitabı’na uygun bir de gürültü çıkarmalıyız.” Aşkın ise buna şiddetle karşıdır. Kaçak Cihad’ın kamuoyu ile paylaşılmasının ona zarar vereceğinden korkar: “Ben Cihad’la ilgiliydim. Goldmann ise ‘kurbanlar topluluğu’ ile&#8230;” (S. 367). Gazete danışmanı bilim insanı  Goldmann, ‘Cihad gibileri’ ile meşgul iken, artık bilim insanı kimliğinden sıyrılmış Aşkın, belirli bir ‘Cihad’ı ‘aklamakla’ meşguldür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kara Çarşaf</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Romanda hukuk ile edebiyat arasındaki çatışma da irdeleniyor. Cihad’a ‘<em>reva görülen metin</em>’ yerine ‘<em>tahayyülü muhtemel</em>’ başka bir metin kurulurken, karakterler (özellikle ‘edebiyat’ı simgeleyen Klaus, ve ajan provokatör Köllisch yardımıyla) dönüşüyor. Kılıf içinde kılıf izleği; yazarın kendi başına geçirdiği kitap kılıfı, kitabın üstündeki yazar kılıfı, Aşkın’ın üstündeki bilimsel araştırma kılıfı ve Cihad’ın gerçeği üzerindeki ‘kara çarşaf’la kuruluyor. Ama kara çarşaf, Cihad’a saldıranın çarşafından ziyade Aşkın’ın tâbiriyle “<em>Alman olan Alman gözü</em>”nün, yani biçimsel adaletin gözlerindeki kılıftır. Yazın sanatında zengin bir dilin gücü ve sezginin sonsuzluğuna olan inanç, kendisine ve yazarına belli belirsiz göndermeler yapan bu karmaşık ve çok katmanlı metin yoluyla aktarılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Eski Sinagog Meydanı</em>, estetik algının ve aklın-ötekisi’nin ‘gölge topraklarına’ el uzatma donanımı ve cesareti isteyen, bir dizi ikili karşıtlığı samimiyetle sorgulayan ‘derinlikler’den haber alarak okunması gereken çok ciddi bir yapıt. Romanın bu talebi, son kısmındaki Oscar Wilde’cı ‘De Profundis’ motifinde açıkça ortaya çıkıyor. Gerçekliği hep yeniden yorumlanabilir şekilde kurgularken ‘değer’siz kalmayan, zorlayıcı toplumsal durumlar altındaki bireyin özerkliği ya da özgürlüğünü sorunsallaştırarak modernist mirası da benimseyen, gelişkin bir postmodern üslûpla karşı karşıyayız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gerçek-gerçek, kurmacasal-gerçek, kurmacasal-kurmaca ve üst-kurmaca</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Romanın birincil-kurmacası sürükleyici bir polisiye olarak anlaşılabilir. Ancak burada polisiye bir üslûp sorunudur ve içeriksel anlamların dokunduğu bir tezgâh, bir kanvastır sadece. Asıl içerik, söyleyişten (polisiyeden) ayrı olarak vardır. Polisiye asıl içeriğe giydirilmiş giysidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ondörtler lakaplı dazlak çetesinin kurguladığı, 14 kelimelik bir cümleyle oynanan, şifreli dehşet oyununun yapısı ve hayatî sırrı, okuyucuya çözüm umudu vaadeden ama temelsiz çıkan bir dizi emareden, hatta ‘bulunmayan’dan yola çıkılarak çözülür. Bulgudan değil, bulamamadan yola çıkılarak varılan yeni gerçek, oyunda kendisine “varlık” sözü düşen ama ortadan kaybolduğu anlaşılan, “yok” olan Tina’nın (Kerstin’in dazlak çetesinin kalan iki kadın üyesinden biri) bedeninin dönüştüğü yeni ‘durum’la simgelenir gibidir. Kerstin ile Tina’nın bedenleri arasındaki sınır çizgisi de bulanıktır artık. ‘Karaorman’, yaşamla ölüm, masumiyetle mahkûmiyet, suç ve ceza arasındaki gölge toprakların bozbulanık belirsizlik imgesidir sanki.</p>
<p style="text-align: justify;">Bölümleri ayıran şiirlerden romanın ‘lirik özeti’ çıkarılabiliyor. Şiirlere yeniden dönen okuyucu, romansı yaşanmışlıktan kalan ‘hatıralarla’ başka türlü duyumsamaya başlıyor dizeleri. Yapıt, sanki, bir ‘iki kere okuma estetiği’ kurmak istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Eski Sinagog Meydanı</em>’nda bulunan postmodern kurgusal unsurlara da değinelim:</p>
<p style="text-align: justify;">
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>ironi</strong> (bir dizi ikili karşıtlığın birbirlerini değillemeye çalışırken birlikte değillenmeleri)</li>
<li><strong>çok söylemlilik</strong> (öz. çok dillilik, çok kültürlülük, çok kimliklilik)</li>
<li><strong>post-modern oyunculuk</strong> (örn. Ondörtler’in Ceza Kanunu’yla oynadıkları şifreli oyun, elmas, yüzük vb. gibi tılsımlı motifler)</li>
<li><strong>kara mizah</strong> (dazlak Horst’un ‘kaba’ anket metni ile Goldmann’ın şiirsel metninin ardarda bulunması ve her ikisinin de ‘kimliksel’ anlatılar olması, S. 258-266)</li>
<li><strong>pastiş</strong> (şiirle nesirin, mahkeme kararlarıyla günlüklerin vs. öğelerin birleşmesi, romanda dipnot kullanımı, yazarın adının roman içinde hem şair hem de şiir çevirmeni olarak geçmesi)</li>
<li><strong>metinlerarasıcılık</strong> (tarihsel veya güncel olan anlatılara, diğer kurmacalara gönderme: Örn. gerçekte de var olan ‘Hit Man’ kararının, Horst kişisiyle yeniden kurgulanması; Steinbeck’ci ‘doc’ motifi, David Lodge’un “İyi İş” adlı romanı vb.)</li>
<li><strong>üst-kurmacanın varlığının sezdirilmesi</strong> (ajan-provokatör Köllisch’in çeşitli kurgusal teknik araçlara yaptığı göndermeler: Örn. “Çehov’un Silahı”, “MacGuffin”, “tritagonist”, “deus ex machina”, “bu hikâyenin içindeysem” gibi)</li>
<li><strong><em>poioumenon </em></strong><strong>olgusu</strong> (olan bitenin, eserin kompozisyon sürecinin parçası olması)</li>
<li><strong>historiografi</strong> (tarihsel olayların kurmaca unsuru haline gelmesi, Soykırım, Kırık Kristal Gecesi, Bosna’da işlenen insanlığa karşı suçlarla ilgili yargılamalar, Sally Perel vb. yan örgü ve motifler)</li>
<li><strong>parçalılık</strong> (sahici gerçeğe dayanan olay ya da kişilerin kurgusal gerçeklikte yeniden anlamlanması)</li>
<li>gerçekle kurmaca arasındaki sınırın kalkışı (yahudi soykırımını simgeler görünen Freiburg’daki tarihî Eski Sinagog Meydanı’nın Türk Cihad’ın davasında, Köln’deki “Yeni Cami Meydanı” motifiyle yeniden anlamlanması ve bu sayede toplumlardaki “soykırım olasılıkları”na ilişkin <strong>paranoya</strong> duygusunun işlenmesi)</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Özellikle poioumenon sayesinde gerçek-gibilik duygusunu kaybetmediğimiz ‘Kitap’ta yaşamış (ya da yaşayan) sahici-gerçek kahramanlar (örn. Sally Perel), kurmacasal-gerçek kahramanlarla (örn. Goldmann, Şila, Monika) ve kurmacasal-kurmaca kahramanlarla (örn. Cihad, Kerstin, Tina, Köllsch, Klaus) bir arada. Üç tür karakteri birbirine bağlayan, karmaşık bir, hatta iki üst kurmaca söz konusu. Kurmaca-gerçek hayatı ile örgütlediği/çözdüğü dava arasında bölünürken çoğalan dışavurumcu-romantik Aşkın, peşinden koştuğu kitaba erdiği yerde, yazarı Öykü Didem Aydın’la buluşan büyülü-gerçek bir karaktere dönüşüyor ve o yerde vatansız ama değertanır bir kimlik kazanıyor. Bazı kahramanların (örn. Klaus ve Köllisch), kurguya müdahale eder görünmeleri de dikkat çekici.</p>
<p style="text-align: justify;">Mükemmel çatıda ve çok dilli atılan düğümlerde postmodern örgü ve kurgu-söküm okumakla kalmıyor, yorumsal olarak hep açık kapı bırakan bir yeniden yapım sürecine de tanık oluyoruz. ‘Postmodern’in baskın gürültücüyle değil, sesi elinden alınanla meşgul olduğunu vurgulayan ‘son’a doğru, üç tür karakter, kendilerini yeniden takdim edercesine, bir geçit resmi verir. Sonuncu ‘meşru müdafaa’ iddiası ‘kitap’ olan Cihad’ın ‘kayıtları’ Aşkın’a verişi özel bir andır. Eski Sinagog Meydanı’na hâkim üniversite binasında yazan “Gerçek sizi özgür kılacaktır” yazısına farklı bir gözle bakar Aşkın ve sorar: “Hangi gerçek?” Bugünün geçmişi ya da geleceği var mıydı ki? Yaşamın sonu var mıdır ki? Ve gerçeği nedir ki?”</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Eski Sinagog Meydanı</em>, son yıllarda okuduğumuz en <em>yeni-roman</em>lardan biri. Çok farklı bir yazarı müjdeliyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/gercek-sizi-ozgur-kilacaktir-hangi-gercek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Gulliver’in Gezileri’nde Ölçü, Değer, Töre Sistemleri ile Yasa ve Yönetim Biçimleri”: II.  Brobdingnag’a Seyahat</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-ii-brobdingnag%e2%80%99a-seyahat.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-ii-brobdingnag%e2%80%99a-seyahat.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2009 14:52:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yapıt Çözümlemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Brobdingnag]]></category>
		<category><![CDATA[çimbola]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[dev insan]]></category>
		<category><![CDATA[devler ülkesi]]></category>
		<category><![CDATA[devlerin ülkesi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Güliver]]></category>
		<category><![CDATA[Gulliver]]></category>
		<category><![CDATA[Gulliver'in Gezileri]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Jonathan Swift]]></category>
		<category><![CDATA[klasikler]]></category>
		<category><![CDATA[küçük insan]]></category>
		<category><![CDATA[Lilliput]]></category>
		<category><![CDATA[Lorbrulgrud]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Surat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=399</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Yazı için tıklayınız.
İkinci Seyahat: 20 Haziran 1702 &#8211; 3 Haziran 1706

“Gulliver&#8217;in Gezileri&#8217;nde Ölçü, Değer, Töre Sistemleri ile Yasa ve Yönetim Biçimleri” başlıklı yazılarımın ikincisinde Gulliver’le beraber Brobdingnag’a yolculuk edeceğim.

20 Haziran 1702’de Surat’a girmek üzere Macera adlı bir tüccar gemisiyle yola çıkar Gulliver. Yola çıkmasından yaklaşık on ay sonra gene bir deniz kazası geçirecek, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci Yazı için <a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/gulliver’in-gezileri’nde-olcu-deger-tore-yasa-ve-yonetim-bicimleri-i-lilliput’a-seyahat.html">tıklayınız.</a></strong></p>
<h2 style="text-align: center;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/08/GulliverII.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-401" title="GulliverII" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/08/GulliverII-150x150.jpg" alt="GulliverII" width="150" height="150" /></a>İkinci Seyahat: 20 Haziran 1702 &#8211; 3 Haziran 1706</h2>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Gulliver&#8217;in Gezileri&#8217;nde Ölçü, Değer, Töre Sistemleri ile Yasa ve Yönetim Biçimleri” başlıklı yazılarımın ikincisinde Gulliver’le beraber Brobdingnag’a yolculuk edeceğim.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">20 Haziran 1702’de Surat’a girmek üzere Macera adlı bir tüccar gemisiyle yola çıkar Gulliver. Yola çıkmasından yaklaşık on ay sonra gene bir deniz kazası geçirecek, bu kere devler ülkesi Brobdingnag’a düşecektir. Devler ülkesinde otlar altı metreyi bulur, ağaçlar “inanılmayacak kadar” büyüktür ve insanları, her adımda üç metre yol alacak kadar kocamandır. Sıra sıra devasa tarlalar arasında gezinirken karşısına çıkıveren devlerin eline düşen Gulliver durumunu şöyle anlatır: “O anda Lilliput’dakileri anımsadım. Onlar benim dünyanın en büyük devi olduğumu sanmışlardı. O ülkede düşmanın filosunu ellerimle çekip getirmiştim&#8230;Bütün bunlar imparatorluk tarihie yazılmıştı&#8230;Bu ülkede devlet arasına düşmüştüm. Bizim aramıza düşecek bir Lilliput’lu da ancak benim gibi duygulara kapılabilirdi&#8230;insanların irileştikçe daha vahşi ve hain olduklarını duymuştum&#8230;Düşünürler, büyük veya küçüğün ancak kıyaslama sayesinde saptandığını söyledikleri zaman yanılmamışlardı&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">Dev bir çiftçi Gulliver’i evine götürür. Çiftçinin evinin boyutları (yemek tabaklarının çapı yedi metredir) Gulliver’i dehşete düşürür. Gulliver, çiftçinin eşiyle, üç çocuğuyla ve yaşlı annesiyle “tanışır”. Dört litrelik kadehlerden şarap içen bu dev aile, Gulliver’i miniminnacık bir oyuncak yaratık olarak görürler. Gulliver bu evin dokuz yaşındaki kızının oyuncağı olur. Bu küçük dev kız, farelerin saldırısına uğradığı için elbiseleri kan içinde kalan Gulliver’e minik oyuncak bebeklerine diktiği giysilerden diker. Onu oyuncak bebek beşiğinde yatırır. Gulliver’e Grildrig, “küçük insan” adını takar. Gulliver de ona, küçük yaşta bir çocuk olduğu için olsa gerek, “küçük dadım” diye seslenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çiftçinin evinde insan gibi olan ve insan gibi konuşan minik bir hayvan bulunduğu haberleri yayılınca köylüler çiftçinin evini akın akın ziyaret etmeye başlarlar. Gulliver de ziyaretçilere, “efendi”sinin söylediği numaraları yapar. Dev “efendi” artık Gulliver’i gezdirip sergilemeye, bu işten para kazanmaya karar vermiştir. Gulliver’in küçük dadısı, “bu aşağılık insanlara para karşılığı gösterilmek dayanılmaz bir hakaret” diye isyan eder.  Ama çiftçi baba kararlıdır. Böylece Gulliver’i yol üstündeki bütün köy ve kasabalarda sergilemeye başlar, ona dev çifçinin dev kızı da eşlik eder. En sonunda Lorbrulgrud (“Evrenin Gururu”) adlı başkente gelirler. Geçen zaman içinde, ülkenin dilini de öğrenen Gulliver, saraya çağrılır. Kraliçe Gulliver’i efendisi olan çiftçiden satın alır. Gulliver, kraliçeden küçük dadısının da yanında kalmasına izin vermesini ister ve kraliçe bu isteği kabul eder. Günlerce efendisi tarafından sergilenen ve türlü numaralara zorlanan “Gulliver” saraya yerleşmiş olmaktan memnundur. Kraliçe kendisine çok ilgi gösterir, onu krala takdim eder. Kral, Gulliver’in, ülkesine nasıl geldiğine inanamaz. Onun olağanüstü bir bebek olduğuna inanır. Ama Gulliver’in bilgili konuşmaları kralı cezbeder, kral da maiyetine “bu yaratığa çok iyi bakılmasını” emreder. Sarayda oldukça iyi bakılan Gulliver’in her şeye rağmen cüssesi yüzünden korkacak çok şeyi vardır. Bir kere, saray cücesi ona düşman olur. Çünkü Gulliver, bu cücenin üstünlük taslayacağı bir yaratıktır. Öte yandan sarayın devasa hacmi içinde bulunan pek çok eşya ve canlı, mesela sinekler bile, Gulliver için ciddi tehlikeler taşımaktadır. Kendisine saldıran arıları zor bir mücadeleyle öldürdükten sonra bunlardan birinin iğnelerini çıkarıp İngiltere’ye götürmek üzere saklar. Yaban arısı, keklikten daha büyüktür bu ülkede.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, kendisi için özel yapılan minik ve özel tasarımlı bir kutu içinde, kralla ve kraliçeyle birlikte uzun yolculuklara çıkar, bu süre zarfında devler ülkesini daha iyi tanıma fırsatı bulur. Ülkenin bir yarımada üzerinde kurulu olduğunu, sınırlarını sıradağların çizdiğini, liman olmadığını, denizin çok dalgalı olması nedeniyle deniz ticaretine kapalı olduğunu, balıkların Gulliver ülkesindeki boyutlara sahip olmaları yüzünden yenmeye değmediği öğreniriz. Ama balina sofraların ender leziz yemeklerinden biridir. Ülkede elli kent ve yüz kasaba, pek çok köy vardır ve bir nehir başkenti iki yakaya ayırır. Başkentin haritası bile yüzmetre boyundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sarayda geçirdiği zaman içinde “minik” Gulliver, kraliçeye bir gemici olduğunu da kanıtlar. Onun için yapılan özel bir “minik” yalak içine doldurulan su üstünde yüzdürülen teknesiyle çeşitli maceralar yaşar, hayati tehlikeler atlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, kral ve kraliçeye müzikte de yetenekli olduğunu kanıtlar. Onlara çimbola çalar. Kralla kraliçenin ülkenin sınırlarına kadar gittikleri bir yolculukta Gulliver’in başına bir kaza gelir ve minik kutusunun içindeyken, kutunun üstündeki halkayı tutan bir kartal tarafından kapılır (kartal kutuyu kayalara düşürüp parçalanmasına sebep olduktan sonra yemek için çalmıştır). Ancak gökte, yemini elinden almak isteyen başka kartallarla karşılaşınca, Gulliver’i aşağı bırakır bu kartal ve Gulliver de dalgalı denize düşer. Kutunun içinde öylece sürüklenirken bir gemiye rastlar. Gemiciler onu zor bela yukarı çekerler çünkü minik kutu aslında Gulliver’in ölçülerine göre yine de hayli büyüktür. Geminin kaptanı iyi kalpli bir adamdır ama Gulliver’in anlattığı hikayeyi dinledikten sonra onun akıl hastası olduğu şüphesine kapılır. Gulliver çok da bağırmaktadır konuşurken. Çünkü devler ülkesinde sesini duyurmak için sürekli bağırıp çağırmak zorunda kalmıştır uzun zaman.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver eve döndüğünde, kendisini diğerlerine göre çok iri hissetmeye başlar. Rastladığı insanları ayaklarıyla ezeceğinden korkar. Oysa İngiltere’dedir artık. Karısını ve kızını bile “küçük” algılamaya başlar. “Alışkanlık ve peşin fikirlerin insanı ne kadar güçlü etkilediğini belirtmek için&#8221; bunu açıkladığını söyler.</p>
<h2 style="text-align: center;">&#8220;Siyaset Bilimi&#8221;ne Yabancı Hükümdar</h2>
<p style="text-align: justify;">Gulliver’in devler ülkesinin yönetsel ve toplumsal düzeni ile hukuk sistemi hakkındaki anlatıları çok ilginçtir ve cüceler ülkesinden oldukça farklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Brobdingnag ülkesinin kralı, siyasal bakımdan oldukça “saf”(!) tır. Örneğin Gulliver, gördüğü iyiliğin ve yüce gönüllü misafirperverliğin karşılığı olarak krala barut tozundan ve top ateşinden bahsetmiştir. Bu silahın gemileri batırabildiğini, evleri ve kaleleri yıkabildiğini anlatmıştır. Brobdingnag kralına, krallığını her türlü tehditten korumak için bu silahtan “majestelerinin” arzu ettiği boyutta imal etmeyi teklif edince kral dehşetle irkilmiş ve böyle “güçsüz, böyle böcek kadar küçük” bir yaratığın aklına böylesi insanlık dışı fikirlerin nasıl gelebildiğine şaşmıştır! Aynı şekilde, Gulliver’in betimlediği ateş ve kan sahneleri de kralı dehşete düşürmüştür. Hükümdar, bu gibi icadların, insanlık düşmanı kötü dehaların planları olduğunu söyler ve kendisini yeni icadlar kadar etkileyen pek az şey olmasına karşın böyle bir icadın sırrını bilmektense krallığının yarısını feda edebileceğini ekler. Gulliver’e böyle şeylerden bir daha bahsetmemesini söyler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kral, “siyaset bilimi”ne de yabancı sayılır, devlet idaresi konusunda strateji ve taktik anlayışını değil, sadece sevgi ve birlik düşüncesini benimser. Gulliver, kendi ülkesinde devlet idaresi hakkında binlerce kitap bulunduğunu söylediğinde kral, Gulliver’in ülkesinin çok basit bir yer olduğunu söyler. Çünkü hükümet ederken her türlü gizem, entrika vb. oyun fikrine karşıdır. Kralın bir düşman fikri de yoktur. Yönetimini sağduğuya ve mantığa, adalete, medeni ve cezai yargılamalarda hızlı karar alma esasına dayandırır. Krala göre, toprak üstünde yetişen bir ot üstüne ikincisini koyan kimse Gulliver’in sözünü ettiği politikacılardan daha çok hizmet etmiştir ülkesine.</p>
<p style="text-align: justify;">Brobdingnag’da ahlak, tarih, şiir ve matematik, somut ve işlevsel olan için kullanılır. Fikirler, soyut kurumlar ve aşkınlıklar bu halka yabancıdır. Örneğin ülkede hiçbir yasa, alfabedeki harf sayısından fazla kelime içeremez. Bu da en fazla yirmiiki kelime demektir. Yasalar yalın ve pek açık hükümler öngörür ve insanlar bu yasaları birden fazla anlama yorma eğilimi göstermezler. Zaten bir yasayı yorumlamak ya da ona şerh düşmek ağır bir suçtur.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver bu ülkede, kendisine göre devasa boyutlarda olan bir kitap okuma olanağına da kavuşur. Ülkede fazla kitap yoktur,  en çok kitaba sahip olan kimse hükümdardır ve onun da topu topu bin cilt kitabı vardır. Gulliver, okumak için özel bir düzenek sayesinde tırmandığı kitabın oldukça sade, açık bir dili olduğunu anlatır. Bu kültürde fazladan söz, boş laf etmek, gereksiz ayrıntılı ifadeler kullanmak söz konusu değildir. Ahlakla ilgili küçük ve eski bir kitapta insanların ne kadar düşük, kınanası ve çaresiz hayvanlar olduğunu; kendilerini koruma konusunda nasıl beceriksiz olduklarını ve bir hayvana göre hız bakımından, başka hayvana göre güç bakımından, bir diğer hayvana göre görüş, bir diğerine göre ise çalışkanlık bakımından nasıl eksik olduklarını okur. İçinde bulunduğu toplumun fiziksel büyüklük konusundaki düşüncelerinin tarihsel-antropolojik gelişmeleri de göz önünde tutan bir ahlak düşüncesine bağlandığını öğrenen Gulliver, insanlarda “ahlak” üzerine düşünme etkinliğinin nasıl da evrensel bir çaba olduğunu anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ülkede, askerlerin maaşa bağlanmamış olması, aslında ordunun tacirlerden ve çiftçilerden oluşması ve salt asalet ve nezaket ile iş gördüklerini gözlemlemek de Gulliver’i şaşırtır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gulliver, dışarıdan herhangi bir tehdit altında olmayan bu ülkenin ordu düşüncesine nasıl ulaştığını merak eder ve öğrenir ki burada da tarih boyunca “<strong><em>asiller güç için, halk özgürlük için, kral mutlak hakimiyet için</em></strong>” savaşmıştır.  Fakat ülke yasaları bu üç kesimin isterlerine cevap verecek biçimde düzenlenmeye çalışılmıştır. Yine de tarihte konsensusun ara sıra bozulması yüzünden çıkan iç savaşlar olmuş, en son iç savaşta ise, düzen, “şimdiki hükümdarın büyükbabası tarafından yeniden kurulmuş;  ordu da her kesimden temsilciyi içerecek şekilde organize olup görevlerine sıkı sıkıya bağlı olması sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Görülüyor ki devler ülkesi, cüceler ülkesi Lilliput’dan daha sade, daha şeffaf, daha az entrikacı bir toplumsal düzene sahiptir. Yasaları yalın ve anlaşılır biçimde kaleme alınmıştır. Yönetici sınıflar arasında sürekli çatışma yerine, uzlaşma esası vardır. Hükümdar, bilime ve sanata değer verir ancak bilimin, savaşçı ereklerle “yoketmeye programlanmasına” da karşıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Takip eden yazılarda önce Laputa’ya sonra da Huinam ülkesine uğrayacağız.</p>
<p style="text-align: center;">-Bir Başka Hikaye İle Devam Ediyor- (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/%E2%80%9Cgulliver%E2%80%99in-gezileri%E2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%E2%80%9D-houyhnhnm-ulkesine-seyahat.html">Bağlantı</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">/Bu makaleden alıntı yapmak için alıntı yapılan yazıya aşağıdaki ibare eklenmelidir : “Gulliver’in Gezileri’nde Ölçü, Değer, Töre, Yasa ve Yönetim Biçimleri, II: Brobdingnag’a Seyahat”<strong> başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Öykü Didem Aydın’a aittir ve makale, yazarı tarafından Edebiyat ve Hukuk Sitesi (<a href="http://www.edebiyatvehukuk.org%29/">http://www.edebiyatvehukuk.org)</a> kütüphanesinde yayınlanmıştır/.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/%e2%80%9cgulliver%e2%80%99in-gezileri%e2%80%99nde-olcu-deger-tore-sistemleri-ile-yasa-ve-yonetim-bicimleri%e2%80%9d-ii-brobdingnag%e2%80%99a-seyahat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara Hukuk&#8217;ta &#8220;Hukuk ve Edebiyat&#8221; Dersleri</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/ankara-hukukta-hukuk-ve-edebiyat-dersleri.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/ankara-hukukta-hukuk-ve-edebiyat-dersleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jul 2009 15:24:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[GÖZE ÇARPANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukta Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat adalet]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat eserlerinde hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat ve etik]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[etik bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe derneği]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Gülriz Uygur]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk ve edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[hukukçu edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm verme]]></category>
		<category><![CDATA[kuramsal hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Pratik Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[şair hukukçu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=379</guid>
		<description><![CDATA[Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Gülriz Uygur 2006 yılından bu yana doktora programı çerçevesinde Hukuk ve Edebiyat dersi veriyor. Aslında bu derse sadece doktora öğrencileri değil, lisans öğrencileri de katılabiliyor.  Dr. Uygur, üçüncü sınıf lisans öğrencilerinden 20 kişilik grup oluşturuyor, öğrencileri üç veya dört kişilik gruplara ayırıyor ve doktora öğrencilerini de alt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/Dostoyevsk.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-492" title="Dostoyevski" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/Dostoyevsk.gif" alt="Dostoyevski" width="100" height="150" /></a>Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Gülriz Uygur 2006 yılından bu yana doktora programı çerçevesinde Hukuk ve Edebiyat dersi veriyor. Aslında bu derse sadece doktora öğrencileri değil, lisans öğrencileri de katılabiliyor.  Dr. Uygur, üçüncü sınıf lisans öğrencilerinden 20 kişilik grup oluşturuyor, öğrencileri üç veya dört kişilik gruplara ayırıyor ve doktora öğrencilerini de alt grupların rehberi yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Doçent Doktor Uygur&#8217;un geçen yılki konusu &#8220;edebiyat eserlerinde adalet&#8221; konusuydu. Bu yılki  ana konu &#8220;edebiyat eserlerinde hüküm verme&#8221; oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hukuk felsefesicisi ve hukuk sosyoloğu Uygur,  derslerinde hukuk kavramının anlamını edebiyat eserlerinden hareketle ortaya koyuyor. Ayrıca fakültenin ders programına da ikinci sınıflar için seçimlik ders olarak Hukuk ve Edebiyat I ve II konulmuş. Onu da Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Saim Üye verecekmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun edebiyat metinlerinde izlenmesi ve sorgulanması, Gülriz Uygur&#8217;un öğrencilerine ve eserlerinin okuyucularına çok şey kazandırıyor. Meslek insanının insani ve toplumsal duyarlılığının geliştirilmesine, teknik meselelere geniş bir bakış açısıyla bakabilmesine büyük bir katkı bu. Gülriz Uygur, hukuk ve edebiyat derslerinde salt felsefenin ve sosyolojinin hukuk öğrenimindeki yaşamsal işlevini vurgulamıyor, uygulamalı etik bilgi ve deneyimi de kazandırıyor öğrencilerine. Doçent Doktor Gülriz Uygur&#8217;uve &#8220;hukuk ve edebiyat&#8221;a akıl ve gönül vermiş öğrencilerini kutluyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Doçent Dr. Gülriz Uygur&#8217;un etkin olduğu <strong>&#8220;H</strong>ukuk Felsefesi ve Sosyal Felsefe Topluluğu, IVR&#8217;nin Türkiye temsilciliği kurulma aşamasında. <a href="http://www.ivr2003.net/bologna/index.html" target="_blank"><strong>IVR</strong></a> ( The International Association for Philosophy of Law and Social Philosophy- Internationale Vereinigung für Rechts und Sozialphilosophie). Toplululuğun Türkiye temsilciliğinin bir sitesi var. Ziyaret için bağlantıyı tıklayınız (<a href="http://ivr-turkey.org/">Bağlantı) . </a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/ankara-hukukta-hukuk-ve-edebiyat-dersleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hukuk ve Edebiyat Konusunda da Düşündüren Eserler</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/230.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/230.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 20:35:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Dizelgeleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[eserler]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[hukuksal yorum]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[yargı draması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/230.html</guid>
		<description><![CDATA[
Berlin-Alexander Meydanı – Alfred Döblin
Savunma &#8211; Apuleius
Başkalaşım – Kafka 
Dava &#8211; Kafka
Diriliş – Tolstoy
Die beiden Freundinnen und ihr Giftmord – Alfred Döblin 
Karamazov Kardeşler – Dostoyevski 
Kasvetli Ev – Charles Dickens
Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru – Heinrich Böll
Düşüş &#8211; Albert Camus
Mala Yolu (veya Fena Yol) – John Knittel 
Papinianus &#8211; Andreas Gryphius
Suç ve Ceza – Dostoyevski [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/wahrheitwirdeuchfreimachen.jpg.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-258" title="wahrheitwirdeuchfreimachen.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/wahrheitwirdeuchfreimachen.jpg.jpg" alt="wahrheitwirdeuchfreimachen.jpg" width="116" height="87" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Berlin_Alexanderplatz"></a>Berlin-Alexander Meydanı – Alfred Döblin</p>
<p><a href="http://classics.mit.edu/Apuleius/apol.html">Savunma &#8211; Apuleius</a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Metamorfoz_%28%C3%B6yk%C3%BC%29">Başkalaşım – Kafka </a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Dava_%28roman%29">Dava &#8211; Kafka</a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Dirili%C5%9F_%28roman%29">Diriliş – Tolstoy</a></p>
<p><a href="http://www.literaturkritik.de/public/rezension.php?rez_id=4784&amp;ausgabe=200203">Die beiden Freundinnen und ihr Giftmord – Alfred Döblin </a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Karamazov_Karde%C5%9Fler">Karamazov Kardeşler – Dostoyevski </a></p>
<p><a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;haberno=1241">Kasvetli Ev – Charles Dickens</a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Katharina_Blum">Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru – Heinrich Böll</a></p>
<p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Fall_%28novel%29">Düşüş &#8211; Albert Camus</a></p>
<p><a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Via_Mala_%28Roman%29">Mala Yolu (veya Fena Yol) – John Knittel </a></p>
<p><a href="http://www.britannica.com/EBchecked/topic/442145/Papinianus">Papinianus &#8211; Andreas Gryphius</a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Su%C3%A7_ve_Ceza">Suç ve Ceza – Dostoyevski </a></p>
<p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ysengrimus">Ysengrimus (özellikle: Kurt’un Yargılanması)</a></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Venedik_Taciri">Venedik Taciri – Shakespeare</a></p>
<p>(Tanıtım Kaynaklarım mümkün olduğunca Türkçe Vikipedi, değilse İngilizce veya Almanca Wikipedia ya da diğer siteler)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/230.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hukukta Kurmaca &#8211; Kurmacada Hukuk</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/hukukta-kurmaca-kurmacada-hukuk.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/hukukta-kurmaca-kurmacada-hukuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 20:14:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyatta Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukta Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[avukatlık]]></category>
		<category><![CDATA[drama]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk ve edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramsal Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[kurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[

Hukuk ve edebiyat üstüne yazılarımın ilkinde, bir karşılaştırma düzlemi bulmak için &#8220;serbest&#8221; arayışa gireceğim.
Yumuşak bir sosyal bilim ya da en azından bir meslek dalı olarak hukuk ve bir sanat dalı olarak edebiyat birbirlerine pek yakın sayılmazlar ama çok uzak da sayılmazlar. Hiçbir bilim, sanat ya da meslek dalı bir diğerine o kadar da yakın ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a name="4109228440142655461"></a></p>
<div style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/images7.jpg7.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-256" title="edebiyatvehukuk.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2009/07/images7.jpg7.jpg" alt="edebiyatvehukuk.jpg" width="98" height="130" /></a><br />
</strong><em>Hukuk ve edebiyat üstüne yazılarımın ilkinde, bir karşılaştırma düzlemi bulmak için &#8220;serbest&#8221; arayışa gireceğim.</em></p>
<p>Yumuşak bir sosyal bilim ya da en azından bir meslek dalı olarak hukuk ve bir sanat dalı olarak edebiyat birbirlerine pek yakın sayılmazlar ama çok uzak da sayılmazlar. Hiçbir bilim, sanat ya da meslek dalı bir diğerine o kadar da yakın ya da uzak değil. Neden tıp ve edebiyat, mühendislik ve edebiyat, vs. vs. ve edebiyat olmasın, hatta hayatın her yönü, örneğin din ve edebiyat olmasın da hukuk ve edebiyat olsun? Neden olmasın, olsun da, ben hukuk ve kurmaca (“fiction”) üzerine yazacağım.</p>
<p>Hukuk ve edebiyat derken, şiiri bir yana koymak istiyorum. Şiirin, öyküye ya da romana yakınlığı, kanımca, bir öykünün ya da romanın, bir senfoniye ya da resme yakınlığından fazla değil. Yani kurmaca deyince, bu denemeyle sınırlı olarak, özellikle öykü ve roman alanlarının hukukla ilişkisine değinmek istiyorum. Drama sanatlarını da şimdilik dışlayayım. Ama sadece şimdilik! Çünkü hukukla dramatik sanatlar arasındaki ilişki; hukukla öykü ya da roman arasındaki ilişkiden çok daha yakın olabiliyor.</p>
<p><strong>Önce Söz Vardı, Hep Söz Olacak<br />
</strong><br />
Akla gelen ilk ortak nokta, hem hukukta hem de kurmacada söz kavramının taşıdığı özel önem. Söz kavramıyla ilgili olarak hukukla kurmacayı birbirine yakın kılan yönler, bir anlamda her ikisinin paylaştıkları temel sorular. Belki farklılık, bu sorulara verdikleri yanıtlarda. Önce paylaşılan sorular hakkında kafa yoralım.</p>
<p>Tamam, her ikisi de bir söz söylüyor. Ortada kullanılacak bir dil, hatta dilsel-yorumsal/dilsel-iletişimsel bir dil olmak zorunda da, ne sözü söylenecek?</p>
<p>Hukuk açısından kuralın ya da hükmün sözü asıl olurken, kurmaca açısından önemli olan hikayenin sözüdür, diyebilir miyiz? Başlangıç olarak diyebileceğimizi kabul edelim. Kuralın sözünü yasa koyucu, hükmün sözünü yargıç söyler ve yargıcın sözü, kuralın sözüne uygun olmak zorundadır. Zorundadır da, her zaman yargıç sözü, kural sözüne uyar mı? Uymayabilir. Kural ile yargı hükmü arasında “yorumda kaybolan” pek çok şey olabilir. Peki kuralın sözü neye uygun olmak zorundadır? Anayasaya. Anayasa neye uygun olmalı? Evrensel ilkelere, evrensel ahlâka veya aklınıza gelen başka yüksek ilkelere, denebilir. Denebilir de, kural, her zaman bu ilkelere uyar mı? Hayır. Antigone trajedisini akıllarına getirenler, bunun nedenini anlamakta güçlük çekmezler. Hukuksal kural-sözü, insana dair (bu kavramı da geniş anlamda alalım) herşeyi (doğal-olaylar hariç şüphesiz), her zaman, her yerde düzenleyebilir ve neye uygun olacağını ancak onu koyanlar bilir. İster zaman içinde Tanrı sözü kabul edilmiş, ister zaman içinde bir despotun, tiranın ya da kralın, isterse, belki artık, seçilmişlerin sözü olsun, kim koyarsa koysun, hukuksal bir kuralla, her şey düzenlenebilir, yani her söz söylenebilir. Bu aşamada, kuralın mantıklı ya da tabiat kurallarına saygılı olmasının bile gerekmediğini düşünüyorum.<br />
<strong> </strong></div>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hangi Söz? Kimin Sözü?<br />
</strong><br />
Ama kuralın ya da hükmün sözünün ne olabileceği hakkındaki yargımız, bunların genellikle ne olduğunu anlatmıyor. Yani “olabilirlik”, olayların çoğunluğunda “oluyor olmak” demek değildir. Eğer büyük-sayılar yasasına bakarak, kural-sözünün ve hüküm-sözünün genellikle ne olduğunu düşünecek olursak, kural-sözünün de hüküm sözünün de, arka planda bir hikayeye bağlandığını anlarız. Kural-sözü, olası-hikayelere bağlanırken, hüküm sözü olmuş-bitmiş bir hikayeye bağlanır:</p>
<p>Örneğin Medeni Kanunun 28. maddesi: “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer.” Bu kural, hangi olası-hikayeye bağlanır acaba? Şuna olabilir mi?: X, bir anadan doğacaktır, yaşayacaktır ve ölecektir&#8221; ya da X, bir anadan doğmuştur, yaşamış ve ölmüştür.</p>
<p>Kurmacada da her söz söylenebilir. Akla gelebilecek her söz. Ama özellikle öykü ya da roman türü hakkında konuşuyorsak, kurmaca, genellikle hikayenin /hikayeleri örgüsünün sözünü söyler diyelim. Hikaye kimin sözünü söylemeli, ne anlatmalı peki? Hikaye de herşeyi, her zaman, her yerde konu edebilir ve neye uygun olacağını kural olarak, ancak (ama yalnızca geçici olarak) onu anlatan bilir.</p>
<p><strong>Son Söz – Bitmemiş Söz</strong></p>
<p>O zaman bir basamak ilerledim, kanısındayım. Hukuk da kurmaca da herşeyi her zaman, her yerde söyleyebilir. Acaba ikisinin arasındaki farkı “söyleyen” ya da “dinleyen” mi yaratıyor? Hukukta sözü ya yasa koyucu ya da yargıç söyler. Genel olarak önce yasa koyucu, sonra yargıç söyler. Ve bu söz, genellikle “son söz” olur. Adı üstünde “yargı”, kesip atmak demektir ve kesin yargı, kural olarak, çözdüğü mesele hakkında bir daha konuşulmasını imkânsız kılar. Kurmacada ise sözü önce yazar, sonra da eleştirmen ya da okur söyler. Bir eserin anlamı (sözü) konusunda, sadece yazarın değil, onu okuyan herkesin söz söyleme hakkı vardır. Hiçbir eser hakkında son söz söylenmemiştir belki. Eserler devamlı olarak yeniden yaratılır, denebilir. Tamam ama, bu eksik bir karşılaştırma oldu. Yasa koyucu ya da yargıç, sözü havaya söylemez. Sözün muhatapları vardır. Bunlar ya yasanın uygulanabileceği kişilerdir ya da yargıç sözünün muhatapları, yani yargılamanın tarafları. Kurmaca sözü havaya da söylenebilir ama sözünün muhatapları çoğunlukla eserin okuyucularıdır. Eseri yazardan başka kimse okumasa da, görünmez bir okur düşüncesi olmadan yazı yazılacağını düşünmüyorum. Yanılıyor olabilirim, daha derinlemesine bir yan-mecrada tartışılabilir. Yani eserimi sadece ben okumuşsam bile, ben orada “okuyucu” olmuşumdur, diyorum şimdilik.</p>
<p><strong>“Zor”un Sözü – “Güzel”in Sözü – &#8220;Heves&#8221;in Sözü<br />
</strong><br />
Bu noktada önemli bir fark ortaya çıkıyor. Hukukun sözünün muhatapları, zoraki muhatap, kurmacanınki öyle değil. Yine hukukun “son söz’lüğü” ile kurmacanın sözünün “yarım, eksik, tamamlanmamış, hatta kayıp” söz’lüğü. Hukukun sözünün muhatapları, söze katlanmak zorundadır. Kurmacanın söznünün muhataplarının ise böyle bir mecburiyeti yoktur, yoktur da hukuktaki bu “katlanma mecburiyeti” nereden çıkıyor? Hukuk, sözü “zorla” söyler, zorla dinletir. Usulüne uygun olmak koşuluyla. Hukukun hangi tarifini kabul edersek edelim, zorlayıcılığın; hukuku, diğer kurumlardan ayıran temel bir özellik olduğunu teslim etmemiz gerek. Belki kurmacanın da bir usulü vardır –hatta kurmaca da usulüyle olmak zorundadır- ama zor’la güzellik olmaz.</p>
<p>Zorla güzellik olmaz, deyiverdim hiç düşünmeden. Bu, hukukla kurmacayı ayıran temel bir yöne işaret ediyor olabilir mi? Kurmacanın sözü, güzel olsa çok “güzel” olur (güzelliğin tam olarak ne olduğu ve kurmacanın sözünün güzel olmak zorunda olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak söylüyorum). Hukukun sözü nasıl olmak zorundadır? Hukukun güzel olmak zorunda olmadığı açık. Hatta hukuk, hiçbir zaman güzel değildir. Bazı hukuki işlemlerin, örneğin evlenme, sözleşme, evlad edinme vs. anlamında “mutluluk verici” işlemler olduğu açıktır da, mutlu bir işlem, güzel bir işlem demek değildir. Burada güzellik felsefesi tartışmalarına girecek değilim ama bana göre hukukta güzel olan, hiçbir yön yoktur. Bu yargımın, ahlaki bir yargı olarak anlaşılmamasını dilerim. Benim kastettiğim, hukukun ontolojik olarak, güzellik felsefesiyle bir işi olmadığıdır. Bazı meslek insanlarının işlerini iyi yaptıklarını anlatmak için, “adam, şiir gibi dilekçe yazıyor” veya “kadın, bu işin virtüözü” türünden yakıştırmalar, o insanların yaptıklarını şiir ya da resital “mertebesine” çıkarmaz. Bu tür yakıştırmaların nedeni, daha çok, şairlik ya da virtüözlük gibi işlerin, 1. kolay kolay yapılamadığı , 2. dostta-düşmanda hayranlık uyandırdığı için olsa gerek.</p>
<p>Hukuku, güzellikten uzaklaştıran temel bir yön, “zor” kavramında olabilir mi? Hukuk sözü zorla söylenmekle kalmaz, çoğu zaman da “zor’un/cebirin” sözünü söyler. Yani cebir kullanma yetkisinde olanın sözünü, üstüne üstlük, cebir kullanarak söyler. Kurmaca da cebirin (hegemonyal cebirin) sözünü söyleyebilir zaman zaman. Sahibinin sesi olabilir. Ama bu sözü, hiçbir zaman “zorla” söylemez (okutmaya-ikna-yöntemleri olarak pazarlama, reklâm vb. araçlar konusu, şimdilik tartışma dışı kalsın).</p>
<p>Kurmacanın sözü, bir “heves sözüdür”. Aslında “heveslendirme” sözüdür. Söz söyleyenle sözün muhatabı, bir heveste, bir zevkte birleşirler. Bu, biraz da bir ürün ortaya koyan sanayici ile o üründen yararlanan (onu tüketen) alıcı arasındaki ilişkiye benzer. Ama tabii, sadece benzer, aynı şey değildir çünkü: Kurmaca, 1. kuramsal olarak, tüketilmekle bitmez 2. kurmaca “ürün”ünden “yararlanma” estetik bir yararlanmadır. Yani, insanı, kanımca, belki de diğer canlılardan ayıran en önemli ölçüte, ne işe yaradığı yüzyıllardır tarışılan bir “hikayeler uydurma ve uyduruk hikayeyi, uyduruk değilmişçesine izleme” hevesini tatmine yarar. İkinci özellik açısından, kesin bir karara varamadım aslında. Hayvanlar da “yaşama hazırlık” oyunları oynarlar ve insan hayvanının, “yaşama hazırlığında”, kurmacanın oyunsal işlevi önemli olabilir. Yani, yetişmekte olan insanlar açısından kurmaca, zaman zaman bir “oyun” işlevi görebilir de, yetişmiş insan hayvanı da bu “oyunu” sürdürmekte kararlıdır. Ciddiyeti elden bırakmak, ciddiyetsiz ve “yalan” sözde son derece ciddi gerçekler aramak, insana özgü bir heves olsa gerek.</p>
<p><strong>Olmuş Bitmişe Dair Söz, Olana Dair Söz, Olması Muhtemele Dair Söz, Olmasa da Olsun’a Dair Söz</strong></p>
<p>Hukukun sözü bir “zor” sözüdür, dedim. Söyleyenle sözün muhatabı arasındaki ilişki, bırakınız hevesi, genel olarak ya bir mecburiyet ya da zorlanma ilişkisidir. Yasa koyucu söz söylemeye çağrılmaz. Yazar da çağrılmaz. Bu bakımdan benzeşirler. İkisi de insana dair herşeyle ilgili olarak, her zaman ve her yerde “söz” söyleyebilirler. Ama iş, yargılamaya, yani kuralı uygulamaya gelince durum değişir. Yargıç, kural olarak, söz söylemeye davet edilir ama yazar söz söylemeye davet edilmez, kendiliğinden söyleme gereksinimi duyar sözü. Gerçi bazı hukuk sistemlerinde yargıçlar, kendiliğinden işe el atabiliyor, bizde de savcılar, kendiliğinden soruşturma vs. yapar ama hukuk, hikayeler uydurmaz. Hukuk, olası-hikayeleri sonuca bağlar ya da olmuş-bitmiş hikayeleri sonuca bağlar ve bunlar, gerçekleşmesi muhtemel ya da çoktan gerçekleşmiş hikayelerdir.</p>
<p>Yazarın sözü, normal koşullar altında, bir hikayedir ama o hikaye, gerçek midir, gerçeğe aykırı mıdır, olmuş mudur, olmamış mıdır ya da olabilir midir, olamaz mıdır, bilinmez. Yasa koyucu “olmayacak” bir hikaye üstüne söz söylemez. Kural olarak. Yargıç da “olmamış” bir hikaye üstüne söz söylemez. Kural olarak. Yasa koyucu olası-hikayeler ya da olası-senaryolar üstüne söz eder. Yargıç da olmuş-bitmiş bir hikaye üstüne söz söyler. Yasa koyucuyu ilgilendiren, birbirine benzeyen olası-hikayeler hakkında genel ve soyut bir söz söylemektir. Yargıcı ilgilendiren ise, olmuş-bitmiş bir hikaye hakkında son sözü söylemektir.</p>
<p><strong>Hukukun Hikayesi – Kurmacanın Hikayesi<br />
</strong><br />
Tamam. Söz “hikaye hakkında” söylenir dedik de hikayenin neresi hakkında ve nasıl söylenir? Yasa koyucu, olası hikayelerde</p>
<p>1. Ya kahramana ne yapması gerektiğini söyler: K u r a l<br />
2. Ya ne yapmaması gerektiğini: Y a s a k<br />
3. Ya da yapacağı şeyi nasıl yapması gerektiğini: U s u l<br />
4. Veya kahramanın yaptığı şeyi yapmış sayıp saymayacağını: T e s p i t<br />
5. Veyahut kahramanın yaptığı ya da yapmadığı şeyin yaptırımını: C e z a, t a z m i n a t  vb.</p>
<p>Yargıç da aynı unsurları, olmuş-bitmiş hikayeye uygular. Yargıç da o zaman 1. Ya kahramanın yapması gereken şeyi yapıp yapmadığını söyler: Kurala ilişkin tespit 2. Ya yapmaması gereken şeyi yapıp yapmadığını belirler: Yasağa ilişkin tespit 3. Ya da kahramanın yapacağı şeyi yapması gereken biçimde yapıp yapmadığını belirler: Usuli tespit 4. Veya kahramanın yaptığı şeyi yapmış sayıp saymayacağını: Yargısal Tespit 5. Veyahut kahramanın yaptığı ya da yapmadığı şeyin yaptırımını söyler: Cezayı ya da tazminatı uygular vb. Yani hukuksal anlamdaki hikayenin temel unsurları şunlar olabilir:</p>
<p>1. Bir özne (kahraman) veya özneler (kahramanlar)</p>
<p>2. Bir eylem veya eylemler (eylemi, şimdilik, yapmama kavramını içerecek şekilde tanımlarsak).</p>
<p>3. Eylem veya eylemlerin sonuçları (yasa koyucu veya yargıç açısından ne anlama geldikleri ve o anlama göre alacakları “cevaplar/tepkiler” )</p>
<p>Hukuksal hikayenin 2. unsuru, yani eylem unsuru, kural olarak ve çoğunlukla bir ilişkiden oluşur, yani en az iki kişilik işlerdir. Bunlar, etik açıdan, kural olarak:</p>
<p>1. ya iyi ilişkilerdir, yani anlaşma-ilişkileridir (evlenme, sözleşme)</p>
<p>2. ya kötü ilişkilerdir, yani çatışma ilişkileridir. (boşanma, sözleşmeye uymama, suç)</p>
<p>Yine, hukukun ödül verdiği ya da ödül-yargısında bulunduğu görülmemiştir. Ödül kavramının ayırıcı unsurunun, “bravo, çok iyi bir iş yapmışsın” cümlesinde somutlaştığını kabul edersek. Yargıçlar, davayı kazananı tebrik etmezler.</p>
<p>Hukuk, zaman zaman kınar. Ama sadece zaman zaman. Yargıçlar, kural olarak davayı kaybedeni yermezler. Yerme-kınama, kural olarak sadece ceza hukukuna özgüdür ve suç işleyip de mahkum olana verilmiş, gizli (ve çağımızda çoğunlukla şifreli) bir mesaj gibidir. Eski çağlarda, borcunu ödemeyen de kınanır, hatta hapse atılırdı ama en azından bugün, hukukta yerme kavramının içi gitgide boşalmakta gibidir. Ceza hukuku açısından bile, kınama yargısı gitgide zayıflıyor. “Yakalanmış olmak”, kınanmış olmaktan daha büyük bir sorun artık! Ayrı bir yan-mecra.</p>
<p>Peki yazınsal hikayede ne olup biter? Sadece yazar açısından bakalım. Yazar,</p>
<p>I. Olup olmayacağı belli olmayan ya da olmuş mu bitmiş mi, ne olmuş belli olmayan bir hikaye anlatır. Bu hikaye kurmaca’saldır. Yani, kural olarak uydurulmuştur. Çoğunlukla, olmuş-bitmiş hikayeler, bir kitaba-uydurulmuştur. Kurmacanın anlamını, kitaba-uydurulmuşluk olarak anlıyorum.</p>
<p>II. Bu hikayede de</p>
<p>1. Kahramanlar;</p>
<p>2. Eylemler;</p>
<p>3. Sonuçlar vardır ve</p>
<p>bu hikayelerde de eylemler çoğunlukla karşılıklı eylemlerdir, yani ya iyi ilişkilerden oluşur ya da kötü. Eğer eylemler, kötü ilişkilerden oluşuyorsa, bunlar genellikle çatışma kavramıyla açıklanır. Yazar da, yargıç gibi çatışmayı çözer ya da olduğu gibi bırakır. Ama çoğunlukla çözer. Çözerken ya açık ya da örtülü olarak sanki bir yargılama yapmış gibidir. “Bazarov niye öldü? Oblamov, niye yatıp duruyor?” vb. sorularla, sanki, Turgenyev’in ya da Gonçarov’un, kahramanlarının ölümünde ya da oturup durmasında ya bir durum-tespiti ya da yargısal-çatışma-çözümü anlamı aranıyor gibidir. Bu anlam, çoğu zaman ister istemez ahlakidir, yani (ahlakla hukukun ilişkisi konusunda yürütülecek tartışmalar ve farklı fikirler bir yana, her ikisini aynı-aileye mensup kılan temel kavramın yaptırım olduğu varsayımıyla), az-çok hukuksaldır. Hatta yargısal-hukuksaldır. Hiçbir çatışmanın olmadığı hikayeler yok mudur? Vardır tabii. Çok sayıdadır bunlar. Vardır da biz şimdi, hikayenin 2. unsuru olan “eylemler” konusunun bir alt-unsuru olan “çatışmalı eylemler” bahsindeyiz!</p>
<p><strong>Dramatik Söz<br />
</strong><br />
İyi de her konuda kahramanlar, eylemler ve sonuçlar yok mu? Tıpta da var, mühendislikte de, saat-tamirinde de denebilir ama ben hukukla edebiyatın “çok özel” bağını, ilk önce; bu genel çatıda değil; çatının, özellikle, insanın (ya da insan kılığına sokulmuş bir hayvanın ya da nesnenin), kendisiyle ya da kendi dışında ne ya da kim varsa onunla olan ve çoğunlukla “dramatik” olarak kavranması gereken o “özel” ilişkisinin serimi ve işlenmesinde arayacağım. Başka bağlar da var. Onları da arayacağım ama bu başlık altındaki yazınarın konusu, hukukla edebiyat arasındaki bilgisel, betimsel, sav’sal ve anlatısal benzerlikler ya da farklar üzerine olacak, diye düşünüyorum. Bu tartışmayı, iki ana eksende yürütmek istiyorum. Birinci eksen, edebiyatta hukuk, ikinci eksen, edebiyat olarak hukuk. Bu çerçevede hukuktaki temel sorunların, edebiyata yansıması ya da edebiyattaki temel soruların, hukuka yansıması konusunda düşüneceğim. Özellikle kuralın hukuku-adaletin hukuku; kural-yorum; norm-uygulama; savunma-yargılama; hukuk-ahlak arasındaki çoğunlukla çatışmalı olan düzlemler konusunda kafa yormak istiyorum.</p>
<p>Yukarıda hep yasa koyucudan ve yargıçlardan bahsettim. Bir de “avukatlar” var tabii! Onlara ayrı bir bölüm açmak istiyorum. Dünyadaki hiçbir meslek, insanı, avukatlıktaki kadar devamlı ve çok yönlü çatışmalara sokmaz: kendi-kendisiyle, kendi meslektaşlarıyla, kendi-müvekkiliyle, ha tabii, özellikle yasa koyucu ve yargı organlarıyla. Mesleğin esası, “dramadır”.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/hukukta-kurmaca-kurmacada-hukuk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

