<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat ve Hukuk &#187; ŞİİR</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatvehukuk.org/category/siirler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatvehukuk.org</link>
	<description>Edebiyat, hukuk, edebiyat ve hukuk</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Dec 2011 17:17:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Düz Çocuğun Komüncü Kurda Sevdası</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/duz-cocugun-komuncu-kurda-sevdasi.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/duz-cocugun-komuncu-kurda-sevdasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 May 2011 10:38:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1479</guid>
		<description><![CDATA[INNOCENTE ALEXANDER VOLODIN’E,
COMMANDER-IN-CHIEF OF THE BALTIC FLEET
Öykü Didem Aydın
Düz Çocuğun Komüncü Kurda Sevdası 


Seni sevmek bir deli özlemini hatırlamak
Baba ocağının, yâr kucağının:
Özgürlük!
Eşitlik!
Kardeşlik!
Ein Leben für die Revolution!
Bezirgân –bizim-şu “Cesur Yeni Dünya”da,
Darmadağın bir yatakta
Bekâret özlemek sevmek seni…
Seni sevmek savruk bir yapracığın
Çınar dalına özlemi
Dümdüzen “rootless cosmopolit” çocuğun
Ve çağın sidikli ‘nişadır-ruhu’nun
Olga Benário Prestes düşlenimi
Salgım kayalarda ılgarın ve
“Büyük Tövbe Ayı”nın
“Kafkasların…” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>INNOCENTE ALEXANDER VOLODIN’E,</p>
<p>COMMANDER-IN-CHIEF OF THE BALTIC FLEET</p>
<p style="text-align: center;">Öykü Didem Aydın</p>
<p><em>Düz Çocu</em><em>ğ</em><em>un Komüncü Kurda Sevdası </em></p>
<p><span style="color: #800000;"><em><br />
</em></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Seni sevmek bir deli özlemini hatırlamak</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Baba ocağının, yâr kucağının:</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Özgürlük!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Eşitlik!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kardeşlik!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Ein Leben für die Revolution!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bezirgân –bizim-şu “Cesur Yeni Dünya”da,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Darmadağın bir yatakta</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bekâret özlemek sevmek seni…</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Seni sevmek savruk bir yapracığın</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Çınar dalına özlemi</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Dümdüzen “rootless cosmopolit” çocuğun</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Ve çağın sidikli ‘nişadır-ruhu’nun</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Olga Benário Prestes düşlenimi</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Salgım kayalarda ılgarın ve</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>“Büyük Tövbe Ayı”nın</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>“Kafkasların…” –Kanı-Haklı- “…Şair”in!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Demir “Hançer”ini sevmek seni.</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Özlemin var olduğu bir zamanlar o çağı,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Aşk için savaşı,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kavgayı, isyanı, dayanıyı</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yakup’un Düşü,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Leningrad Direnişi,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Şimdi Ravensbrück’ten benmişim hayali</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Adımı taşır Berlin’de o caddede…</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>“Olga-Benário-Prestes-Strasse”</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yeniden hatırlamak sevmek seni.</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>İnanan uzun bir soluğu,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Rüzgârların nefesini</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kral yağmurları ve</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Manolyanın sesini</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Emeği, haysiyeti, sıkılan sol yumruğu!</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Çökkün yıkıntılar ardından</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Istırabı saklayan</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>o kızıl, esrarlı neşeni</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>“yine de mümkün kalan” o bir başka dünyayı</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>“bir-çocuk-gibi-şaşarak” sevmek seni…</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yanında kalarak,</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Elinden tutarak.</strong></span></p>
<p>Öykü Didem Aydın</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/duz-cocugun-komuncu-kurda-sevdasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurgu Düşün Sanat&#8217;ın 5. Sayısı &#8221;Edebiyat ve Görsellik&#8221; Dosyası ile Çıktı: Aşağıdaki Yazı İle Oradayız</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/kurgu-dusun-sanatin-5-sayisi-cikti-asagidaki-yazi-ile-oradayiz.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/kurgu-dusun-sanatin-5-sayisi-cikti-asagidaki-yazi-ile-oradayiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Sep 2010 20:58:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[ÇEVİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>
		<category><![CDATA[Federico Garcia Lorca'dan çeviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kurgu Düşün Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Önce Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Didem Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Sonra Yeşil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1458</guid>
		<description><![CDATA[Önce Şiir, Sonra Yeşil:
Federico García Lorca’nın “Uyurgezer Gönül Serüveni”nin Dylan Thomas’ın “Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak”lı ve W.B. Yeats’in “Kedi ve Ay”lı Okuması
“Nerede yeşille kuşanılır,
Değişir, değişir orası sonuna kadar:
korkunç bir güzellik doğar.”[1]

Öykü Didem Aydın* 
 
Makalemi, Volodin lakâplı dostumun iflâh olmaz ‘Passion’una ve “Büyük Beyaz”ına adıyorum. 
I. Önce Şiir
Uyurgezer Gönül Serüveni



Gloria Giner
ve Fernando de los Rios’a…
Yeşil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 style="text-align: center;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/09/Kurgu-Düşün-Sanat-Yeni-Sayı-Sayı.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1464" title="Kurgu Düşün Sanat Yeni Sayı Sayı" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/09/Kurgu-Düşün-Sanat-Yeni-Sayı-Sayı.jpg" alt="Kurgu Düşün Sanat Yeni Sayı Sayı" width="222" height="317" /></a>Önce Şiir, Sonra Yeşil:</h1>
<h1 style="text-align: center;">Federico García Lorca’nın “Uyurgezer Gönül Serüveni”nin Dylan Thomas’ın “Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak”lı ve W.B. Yeats’in “Kedi ve Ay”lı Okuması</h1>
<p>“Nerede yeşille kuşanılır,<br />
Değişir, değişir orası sonuna kadar:<br />
korkunç bir güzellik doğar.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p align="center">
<p align="center">Öykü Didem Aydın<a href="#_ftn2">*</a><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Makalemi, Volodin lakâplı dostumun iflâh olmaz ‘Passion’una ve “Büyük Beyaz”ına adıyorum. </em></p>
<h1 style="text-align: center;">I. Önce Şiir</h1>
<p><strong><em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em></strong></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="307" valign="top"><em>Gloria Giner</em><em><br />
<em>ve Fernando de los Rios’a…</em></em></p>
<p>Yeşil, nasıl da   yeşil istiyorum seni.<br />
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar.<br />
Denizin üstünde vapur<br />
ve dağ yolunda at.<br />
düşen gölgeyle beline<br />
O, korkulukta düşlüyor,<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
soğuk gümüş gözlerle.</p>
<p>Yeşil, nasıl da   yeşil istiyorum seni.<br />
Çingene ayının altında,<br />
herşey Ona bakıyor<br />
ama O göremiyor.</p>
<p>Yeşil, nasıl da   yeşil istiyorum seni.<br />
Büyük kırağı yıldızlar<br />
gölge balığıyla gelirler<br />
şafağa yol açan.<br />
İncir ağacı rüzgârını ovuşturur<br />
zımpara kâğıdıyla dallarının,<br />
ve dağ, sinsi kedi,<br />
diken-diken eder kırılgan liflerini.<br />
Fakat kim gelecek? Ve nereden?<br />
O hâla korkulukta<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
düş görüyor amansız denizde.</p>
<p>–Kadim dostum,   değişmek istiyorum ben<br />
atımı sizin evinizle,<br />
semerimi sizin aynanızla,<br />
bıçağımı sizin örtünüzle.<br />
Kadim dostum, kanayarak gelirim ben<br />
Cabra’nın geçitlerinden.</p>
<p>–Mümkün olsaydı   eğer, oğlum,<br />
El verirdim sana ben bu değiş-tokuşta.<br />
Ama şimdi ben, ben değilim,<br />
Ne de evim artık benim evim.</p>
<p>–Kadim dostum,   ölmek istiyorum<br />
doğru dürüst, yatağımda,<br />
demirden olsun, mümkünse eğer,<br />
ince-şambriden battaniyeli.<br />
Aldığım yarayı görmez misin sen benim<br />
bağrımdan gırtlağıma kadar?<br />
–Senin beyaz gömleğin büyüttü<br />
susamış koyu-kahverengi gülleri.<br />
Kanın sızar ve gözden yiter<br />
kuşağının etrafında.<br />
Ama şimdi, ben ben değilim,<br />
Ne de evim artık benim evim.<br />
–Bırak beni çıkayım, en azından,<br />
yüksek korkuluklara.<br />
Bırak beni çıkayım! Bırak,<br />
yeşil korkuluklara.<br />
içinde suyun gürüldediği<br />
ay parmaklıklarına.</p>
<p>Şimdi tırmanır   iki kadim dost,<br />
yüksek korkuluklara.<br />
Kandan iz bırakarak.<br />
İz bırakarak gözyaşlarından.<br />
Teneke çan sarmaşıklar<br />
titrek çatılar üstünde.<br />
Bin kristalli tefler<br />
gün ağarırken vurdular.</p>
<p>Yeşil, nasıl da   yeşil istiyorum seni.<br />
yeşil rüzgâr, yeşil dallar.<br />
İki kadim dost tırmandı.<br />
Sert rüzgâr ağızlarında<br />
garip bir tat bıraktı<br />
safra, nane ve reyhan.<br />
Kadim dostum, nerede O—söyle bana—<br />
nerede o amansız sevgilin senin?<br />
Kaç kere bekledi o seni!<br />
Kaç kere bekleyecekti,<br />
Serin yüz, siyah saç,<br />
bu yeşil korkulukta!</p>
<p>Sarnıcın ağzında<br />
sallanıyordu çingene kızı,<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
soğuk gümüş gözlerle.<br />
Aydan bir buz sarkıtı<br />
Tutar onu su üstünde.<br />
Gece mahrem oldu<br />
küçücük bir meydan gibi.<br />
Sarhoş jandarmalar<br />
yumrukluyorlardı kapıyı.</p>
<p>Yeşil, nasıl da   yeşil istiyorum seni.<br />
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar.<br />
Denizin üstünde vapur<br />
ve dağ yolunda at.”</p>
<p><strong>Federico García Lorca’nın   ”ROMANCE SONÁMBULO” şiirinin</strong><strong> </strong><strong>İspanyolca   aslından İngilizce, Almanca ve İtalyanca çevirileri ile  <em>Volodin</em></strong><a href="#_ftn3"><em><strong>[2]</strong></em></a><strong> için karşılaştırmalı çeviren:</strong><strong> </strong><strong>Öykü Didem Aydın</strong><strong> </strong></td>
<td width="307" valign="top">ROMANCE   SONÁMBULO<br />
Federico García Lorca</p>
<p>A Gloria Giner<br />
e a Fernando de los Rios</p>
<p>Verde que te   quiero verde.<br />
Verde viento. Verdes ramas.<br />
El barco sobre la mar<br />
y el caballo en la montaña.<br />
Con la sombra en la cintura<br />
ella sueña en sus baranda,<br />
verde carne, pelo verde,<br />
con ojos de fría plata.<br />
Verde que te quiero verde.<br />
Bajo la luna gitana,<br />
las cosas la están mirando<br />
y ella no puede mirarlas.</p>
<p>Verde que te   quiero verde.<br />
Grandes estrellas de escarcha,<br />
vienen con el pez de sombra<br />
que abre el camino del alba.<br />
La higuera frota su viento<br />
con la lija de sus ramas,<br />
y el monte, gato garduño,<br />
eriza sus pitas agrias.<br />
¿Pero quién vendrá? ¿Y por dónde…?<br />
Ella sigue en su baranda,<br />
verde carne, pelo verde,<br />
soñando en la mar amarga.</p>
<p>Compadre, quiero   cambiar<br />
mi caballo por su casa,<br />
mi montura por su espejo,<br />
mi cuchillo por su manta.<br />
Compadre, vengo sangrando,<br />
desde los puertos de Cabra.<br />
Si yo pudiera, mocito,<br />
este trato se cerraba.<br />
Pero yo ya no soy yo,<br />
Ni mi casa es ya mi casa.<br />
Compadre, quiero morir<br />
decentemente en mi cama.<br />
De acero, si puede ser,<br />
con las sábanas de holanda.<br />
¿No ves la herida que tengo<br />
desde el pecho a la garganta?<br />
Trescientas rosas morenas<br />
lleva tu pechera blanca.<br />
Tu sangre rezuma y huele<br />
alrededor de tu faja.<br />
Pero yo ya no soy yo.<br />
Ni mi casa es ya mi casa.<br />
Dejadme subir al menos<br />
hasta las altas barandas,<br />
¡dejadme subir!, dejadme<br />
hasta las verdes barandas.<br />
Barandales de la luna<br />
por donde retumba el agua.</p>
<p>Ya suben los dos   compadres<br />
hacia las altas barandas.<br />
Dejando un rastro de sangre.<br />
Dejando un rastro de lágrimas.<br />
Temblaban en los tejados<br />
farolillos de hojalata.<br />
Mil panderos de cristal,<br />
herían la madrugada.</p>
<p>Verde que te   quiero verde,<br />
verde viento, verdes ramas.<br />
Los dos compadres subieron.<br />
El largo viento, dejaba<br />
en la boca un raro gusto<br />
de hiel, de menta y de albahaca.<br />
¡Compadre! ¿Dónde está, dime?<br />
¿Dónde está tu niña amarga?<br />
¡Cuántas veces te esperó!<br />
¡Cuántas veces te esperara,<br />
cara fresca, negro pelo,<br />
en esta verde baranda!</p>
<p>Sobre el rostro   del aljibe<br />
se mecía la gitana.<br />
Verde carne, pelo verde,<br />
con ojos de fría plata.<br />
Un carábano de luna<br />
la sostiene sobre el agua.<br />
La noche se puso íntima<br />
como una pequeña plaza.<br />
Guardias civiles borrachos<br />
en la puerta golpeaban</p>
<p>Verde que te   quiero verde.<br />
Verde viento. Verdes ramas.<br />
El barco sobre la mar<br />
y el caballo en la montaña.</p>
<p>ROMANCE   SONÁMBULO<br />
Federico García Lorca</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><em>Kedi ve Ay</em></strong></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="307" valign="top">
<h2>Prenses<a href="#_ftn4">[3]</a> ve Ay</h2>
<p>Kedi oraya   buraya gitti<br />
Ay yörüngesinde ne de hızlı döndü,<br />
Ve en yakın kandaşı ayın,<br />
Sessiz adım yürür kedi yukarı baktı.<br />
Beyaz Prenses, ayı gözleriyle süzdü,<br />
Çünkü, onun gibi gezedöner ve inilder,<br />
Katıksız donuk ışık gökyüzünde<br />
Onun bağışlanmış kanını tedirgin etti.<br />
Prenses yeşilliklerde koşar<br />
Narin ayacıklarını kaldırarak.<br />
Dans mı ediyorsun, Prenses, dans mı ediyorsun?<br />
İki yakın aynı-tabiat karşılaşınca,<br />
Dans demekten başka ne dersin?<br />
Belki ay öğrenebilir,<br />
Şu kur yapar edadan yorulur,<br />
Yeni bir dans dönüşadımı bulur.<br />
Prenses yeşilliklerden süzülür<br />
Mehtabın düştüğü yerden bir başka yere,<br />
Mukaddes ay başının üstünde<br />
İşte yeni bir evrede.<br />
Prenses bilir mi hiç gözbebekleri<br />
Değişimden değişime geçecek,<br />
Ve dolunaydan hilâle,<br />
Hilâlden dolunaya bürünecek?<br />
Prenses yeşilliklerden süzülür<br />
Yalnız, gururlu ve bilge<br />
Dönüşen aya kaldırır<br />
Dönüşen gözlerini.</p>
<p>William Butler   Yeats</p>
<p>Ay Yüzünden Bize   İnsan Bakan Prenses’in Hatırası İçin Çeviren: Öykü Didem Aydın</td>
<td width="307" valign="top">The Cat And The   Moon by William Butler Yeats</p>
<p>THE cat went   here and there<br />
And the moon spun round like a top,<br />
And the nearest kin of the moon,<br />
The creeping cat, looked up.<br />
Black Minnaloushe stared at the moon,<br />
For, wander and wail as he would,<br />
The pure cold light in the sky<br />
Troubled his animal blood.<br />
Minnaloushe runs in the grass<br />
Lifting his delicate feet.<br />
Do you dance, Minnaloushe, do you dance?<br />
When two close kindred meet,<br />
What better than call a dance?<br />
Maybe the moon may learn,<br />
Tired of that courtly fashion,<br />
A new dance turn.<br />
Minnaloushe creeps through the grass<br />
From moonlit place to place,<br />
The sacred moon overhead<br />
Has taken a new phase.<br />
Does Minnaloushe know that his pupils<br />
Will pass from change to change,<br />
And that from round to crescent,<br />
From crescent to round they range?<br />
Minnaloushe creeps through the grass<br />
Alone, important and wise,<br />
And lifts to the changing moon<br />
His changing eyes.</p>
<p>W.B. Yeats</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><em>Ve Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</em></strong></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="307" valign="top">Ve   Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak.</p>
<p>Ölüler   çıplak bir olacak</p>
<p>Rüzgar   yüzündeki insanla ve batı ayında;</p>
<p>Bedenleri   arındığında ve arınmış o bedenler ayrıldığında,</p>
<p>Yıldızlar   olacak yanıbaşlarında ve ayak uçlarında;</p>
<p>Deliye   dönseler de aklı başında olacaklar;</p>
<p>Denize   batmış olsalar da yeniden yüzeye çıkacaklar;</p>
<p>Âşıklar   yitirmiş olsa da aşk yitmeyecek</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak.</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak</p>
<p>Denizin   kıvrımsı döngüleri altında</p>
<p>Uzanıp   yatanlar uzadıya ölmeyecek;</p>
<p>Dokular   çözülürken cenderede gerilmiş,</p>
<p>Çarka   bağlanmış ama kırılmayacak</p>
<p>Ellerindeki   inanç, ikiye ayrılacak,</p>
<p>Ve   tek boynuzlu kötülükler sürüklese de;</p>
<p>Tüm   uçları ayırsa da koparamayacak</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak</p>
<p>Belki   hiçbir martı artık çığlık atmayacak kulaklarında</p>
<p>Ya   da belki hiçbir dalga coşkulu vurmayacak kıyılarına;</p>
<p>Bir   zamanlar bir çiçeğin açtığı yerde başka bir çiçek daha</p>
<p>kaldırmayacak   başını rüzgarın esintisine;</p>
<p>Çılgın   olsalar da ve mıh gibi ölü,</p>
<p>O   kişiler ki başları, harfi harfine papatyalara vuracak;</p>
<p>Güneşte   kırımlanacak güneş batıncaya kadar,</p>
<p>Ve   ölümün hiçbir hükmü olmayacak.</p>
<p>Çeviren<a href="#_ftn5">[4]</a>:   Öykü Didem Aydın</td>
<td width="307" valign="top">And Death Shall   Have No Dominion</p>
<p>And death shall   have no dominion.<br />
Dead mean naked they shall be one<br />
With the man in the wind and the west moon;<br />
When their bones are picked clean and the clean bones gone,<br />
They shall have stars at elbow and foot;<br />
Though they go mad they shall be sane,<br />
Though they sink through the sea they shall rise again;<br />
Though lovers be lost love shall not;<br />
And death shall have no dominion.</p>
<p>And death shall   have no dominion.<br />
Under the windings of the sea<br />
They lying long shall not die windily;<br />
Twisting on racks when sinews give way,<br />
Strapped to a wheel, yet they shall not break;<br />
Faith in their hands shall snap in two,<br />
And the unicorn evils run them through;<br />
Split all ends up they shan’t crack;<br />
And death shall have no dominion.</p>
<p>And death shall   have no dominion.<br />
No more may gulls cry at their ears<br />
Or waves break loud on the seashores;<br />
Where blew a flower may a flower no more<br />
Lift its head to the blows of the rain;<br />
Though they be mad and dead as nails,<br />
Heads of the characters hammer through daisies;<br />
Break in the sun till the sun breaks down,<br />
And death shall have no dominion.</p>
<p>Dylan   Thomas</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h1 style="text-align: center;">II. Sonra Giriş</h1>
<p style="text-align: justify;">Şiir, bir imge sanatıdır, bir görüntü sanatıdır. Ece Ayhan’dan hatırlarız ve pek çok şairden. İmge, şairin, özgün bir görüntüyü dile aktarışı ve o aktarımın şiir okuyucusunun ya da dinleyicisinin hayalinde canlanışı ise peki, şair aynı zamanda bir ressam mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Şiirde resimden farklı çok şey var ama kimi şiirlerin imgeleri, gerçek-üstü tablolar gibidir: –“çikolata yiyen trenler”, “bir düdüğün kırmızısı” (Edip Cansever); “sokaktan yatağa uzanan otomobiller”, “Afrikası uzun bir gece” (Cemal Süreya); “bulutların çıkını”, “telgraf direklerinde gemi leşleri” (Oktay Rıfat)<a href="#_ftn6">[5]</a>; “Tek başına yol tüküren bir garip yolcu it” (Attila İlhan)-. Aslına bakılırsa bu görüntülerin pekâla resimleri de yapılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurgu’da “Edebiyat ve Görsellik/Edebiyat ve Görsel Sanatlar İlişkisi” dosyası için kaleme aldığım bu yazıda resim, karikatür, plastik sanatlar, fotoğraf ve benzeri sanatlar ile edebiyat arasındaki etkileşimler ve yazma süreçlerine görsel sanatların katkısı üzerinde düşünürken, bunu, tutkuyla bağlı olduğum şairlerden Federico García Lorca’nın<a href="#_ftn7">[6]</a> Türkçeye kazandırdığım <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em>’ni tahlil ederek ve o tahlil içinde az da olsa Dylan Thomas ve W.B. Yeats’den çevirdiğim şiirlerden de bahsederek yapabilirim diye hissettim. Şiirin müziğini dinleyebildiğimiz kadar imgelerini de ‘görebildiğimize’, hatta bunları bir tablonun karşısında uzun-uzun dururcasına ‘seyredebildiğimize’ inanıyorum. Bazı şiirler fotoğrafsı keskinlikler taşıyorlar, bazıları resimli öykücükler, bazıları dize-dize, dörtlü-dörtlük, o kadar devingen kareler barındırıyorlar ki içlerinde, bizi düşsel bir sinema filmine davet eder gibiler; şairin, kurguda kastî açtığı gedikler ve montajdan kaçınması onları büsbütün bir kurmacaya tamamlamamızı zorlaştırsa da pek çok şiirde resimli-öyküye benzer çok şey var.</p>
<p style="text-align: justify;">García Lorca’nın <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em> de öyle. Bu baladın içeriği üzerindeki tartışmalar hâlâ sürse de, o, kanımca düşsel bir resimli öykü. Aynı özellik, W.B. Yeats’in <em>Kedi ve Ay</em>’ında da bulunuyor. Dylan Thomas’ın <em>Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</em>’ı o kadar öyküsel değil ama görüntüleri ve ‘kareleri’ en az Lorca’nın ve Yeats’in şiirleri kadar güçlü. <em>Uyurgezer Gönül Serüveni’nde</em> dramatik özellik, son derece özgün bir biçimde dikkati çekiyor. Hatta şiirin içinde diyaloglar da var. <em>Kedi ve Ay</em>’da drama yok ama bir durum-öyküsü var; <em>Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</em> ise, içinden binlerce öykü çıkarmak üzere bize sunulmuş bir görüntü pınarı gibi akıyor.</p>
<h1 style="text-align: center;">III. Sonra Yeşil</h1>
<p style="text-align: justify;">Federico García Lorca’nın “Romance Sonámbulo”sunu (<em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em>’ni) Türkçeye kazandırmak  üzere yeniden okuduğum günden bir süre öncesinde Dylan Thomas’ın  “And the Death Shall Have No Dominion”unu (<em>Ve Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</em>’ını)<a href="#_ftn8">[7]</a> ve W.B. Yeats’in “The Cat and Moon”unu (Kedi ve Ay’ını)<a href="#_ftn9">[8]</a> çevirmiştim.  Neden özellikle bazı şiirleri çevirmek için dayanılmaz bir arzu duyduğumu kendime sorduğumda bunların önemli bir kısmının bazı ortak yönleri olduğunu gördüm. Neden her beğendiğim şiiri çevirmeye meyyal olmuyordum da bazı şiirleri çevirmeye daha çok meyyal oluyordum ve beni büyüleyen bu şiirlerin ortak yönleri var mıydı? Varsa, bu ortak yönler nelerdi? Bu sorulara vereceğim yanıtların, kendi yaratıcı seçimlerimi daha iyi tanıyabilmenin ötesinde bir yararı olabilir miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sorulara yanıt arayışı içinde rastladığım bir makale, soruların olası yanıtına ilişkin bir işaret verecekti bana: Robert G. Havard’ın, 1972 yılında “The Modern Language Review” adlı dergide yayınlanmış &#8220;The Symbolic Ambivalence of Green in García Lorca and Dylan Thomas&#8221; (“García Lorca Şiirinde ‘Yeşil’in Sembolik Müphemliği”) adlı bir makalesi.<a href="#_ftn10">[9]</a> Havard, her iki şairin müzikallik ve dramatik-şairlik özelliğinden, karşıt imgeleri bir öykü kurgusu içinde parçalı da olsa birbirlerine bağlama tavırlarından ve özellikle karşıtlıkların beraberliğini ve hayatın trajik müphemliğini simgeleyen ‘yeşil’ rengi seçtiklerinden bahsediyordu<a href="#_ftn11">[10]</a>; ‘genç’ içindeki ‘yaşlı’dan, ‘yaşlı içindeki genç’ten, ‘aşk’ içinde ‘yitirmek’, ‘yitirme’ içinde ‘aşk’tan ve ‘trajik ihtiras’tan. Dylan Thomas’tan çevirdiğim şiir açısından bu müphemlik, ölümle hayatın birbirine karışmasına yol açıyor ve hayat, ay yüzünden bize insan bakan ölülere de uzanıyordu. Yazar, örneğin Dylan Thomas’ın bunu şöyle anlattığını vurgulamıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Ben bir imge yaratırım-yaratmak doğru kelime olmasa da; belki de bir imgenin içimde heyecansal olarak doğmasına izin verir, sonra onu, sahibi olduğum entelektüel ve eleştirel kuvvetlere uygularım-; bir imgenin diğerini doğurmasını sağlarım, ikinci imgenin birincisiyle çelişmesini sağlarım, üçüncü imgenin, ilk ikisinden doğmasını sağlarım, dördüncü bir imge daha doğururum, ve hepsini, kendi biçimsel sınırlarım içinde, ihtilâfa düşürürüm. Her imge, kendi içinde, kendi yok oluşunun tohumunu taşır, ve anladığım kadarıyla, benim diyalektik yöntemim, kendisi de aynı zamanda hem yıkıcı hem yapıcı olan merkezî bir tohumdan doğan imgelerin sürekli bir yeniden yapılması ve yıkılmasıdır…”<a href="#_ftn12">[11]</a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşte o “yeşil”; -‘yeşil’in her iki şairin yaratıcılık süreçleri açısından taşıdığı anlam ve önem düşünüldüğünde-, çelişme ilkesinin son derece özellikli bir sembolü olma işlevi anlamına ermektedir çünkü her iki şairde de birbirleriyle çelişen değerler iç içe girmiş  ve “yeşil” de kelimenin tam duygu yükü içinde çekişmenin ve çelişmenin en yoğun yaşandığı bir hâlin simgesi olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan her iki şairin şiirinde de renklerin kullanımının çok yaygın olduğu belirtilmiştir. Salt renkler değil aynı rengin çeşitli tonları da kullanılmıştır. Beyaz, kırmızı, altın rengi ve siyah, tüm temel renkler bu şairlerin şiirlerinde episodik imgelerin oluşmasına yardımcı çarpıcı simgeler olarak yer almışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">W.B. Yeats’in <em>Kedi ve Ay</em>’ındaki Minnaloushe’un (‘Minnoş’un) yeşilliklerden süzülmesi (aslında şair ‘through the grass’ ifadesini kullanmıştır ama nasılsa ‘grass’ da yeşil değil midir?) ve Thomas (d.1914 &#8211; ö.1953)  ile Lorca’dan (d. 1898 &#8211; ö. 1936) eski olmasına karşın onların arasına yerleştirdiğim W.B. Yeats’in (d. 1865 – ö. 1935) tablosu da işin içine girince her üç şiirde de hakikaten ortak bazı yönler olduğunu keşfetmiştim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere her üç şiirde de ‘<em>aşağısı’ ve ‘yukarısı’</em> vardı. Bu, Lorca’da balkon korkulukları ile ona tırmananın yeri arasındaki yükseklik farkı idi. Bir de at üstünde olmaklık, dağlar ve dağlardan aşağılar, aydan bir buz sarkıtı, çingene kızını su ‘üstünde’ tutuyordu. Thomas’ta kabirlerden ay yüzüne uzanan bir bağlantı var gibiydi. Veyahut yıldızlar, kabirlerin ayakuçlarına kadar inmişti. W.B.Yeats, kedilerin gözbebeklerinin ayın evreleriyle uyumlu şekillenmesinde görmüştü ‘yukarısını’. Yaşamın yeşilliklerinden süzülen kedinin gözü, tabiatın buzsu amansızlığını da yansıtıyordu.  Böylece aşağısı yukarısı bağlamı içinde her üç şiirde ay hep vardı. Şair, nordik mitolojinin Ratatoskr/sincabı gibi aşağısı ile yukarısı arasındaki ‘haberleşmeyi’ yürütüyordu. Her üç şiirde hayat ve ölüm vardı ve karşı karşıya konulmuş iki ayna gibi olan bu ikili, özellikle Lorca’da gerçek-üstü olmasına rağmen dramatik özelliğini koruyan bir ‘öykü’ ile ‘resmedilmişti’. Resim? Görsellik? Renkler? Yeşil? Her üç şiirde yeşil vardı. Thomas’taki yeşil, onun bazı diğer şiirlerindeki kadar açık değilse de ortada ‘yeşil’ bir hâl vardı. Yeşilin temsil ettiği tüm o müphemlik vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorumun yanıtına yaklaşmış mıydım? Çünkü ben de yazınımda ve ‘’Edebiyat ve Hukuk’’ta<a href="#_ftn13">[12]</a>, insanın edebî ve bedî hakikati ile sosyal hayatının mer’i hakikatı arasındaki rekabet tanelerinden zenginleştireceğim başka türlü bir maden arayışına girmemiş miydim? Yeşil, kırmızı ve siyah, bizde hukukun renkleriydi. Yeşil her iki tarafa da kulak verilmesini gerektiren ama bir türlü ulaşılamayan adalet duygusunu, aslında içinde trajik bir konumu barındıran sürekli bir ‘arayış’ı temsil ediyordu. “En yüksek alevinde sönen aşk”, “bulunduğu mecrada kaybolan yol”, “serap”, “devrim çocuklarını yer”, hepsinin kapısı ‘yeşil’e çıkıyordu. Bu çelişme kendi benliğimde de vardı. Romanımda da, başka yazdıklarımda da, çevirdiklerimde de. Üstelik Dylan Thomas ve García Lorca çizgisi bir tarafa, Dylan Thomas’ı W.B.Yeats’e de bağlayan biçim, teknik, deyiş ve temalar vardı.<a href="#_ftn14">[13]</a> Bu düşünce çizgisini uzatmayacağım ama bu üç şairi bana bağlayan bir yönü bulmakla büyük bir keşif yaptığım inancına kapılmıştım. Benim rengim de yeşildi, aslında herkes yeşildir, o yüzden çok seviyordum onları ve o yüzden hipnoz etkisi altında kalmışçasına ‘denileni yapma’ saptantısına gark olmuş ve şiirleri çevirmiştim. Her biri birer gece boyunca.</p>
<p style="text-align: justify;">Her üç şiirin gerçeküstü düşselliği, belirli bir aldatılmışlık, aldanış, aldatış, göründüğünden farklı oluş, farklı bir kalıba giriş hâllerini de anlatıyordu sanki. Zamanın, hayatın, mekânın, aşkın müphemliği bir aldanma hâli miydi? Dylan Thomas’ın  kolaylıkla aldatılabilen bir kimseyi anlatan- “<em>green person</em>” ifadesini başka şiirlerinde kullandığı bilinir. Yeşil, tabiatın doğurganlığına, hayatın başlangıcına, gençliğe ve enerjiye bağlandığı kadar aynı tabiatın, içinde barındırdığı unsurların yok olabilirliğine, ölümlülüğüne de dayanır ve insanın hayatlılığını ve ölümlülüğünü bir arada ifade ederek insanın trajik konumuna işaret eder: Bu düşünce çizgisinden bizim kültürümüze de bir yol var mıdır? Çünkü hayat yalandır veyahut uzun ince ve iki kapılı bir yoldur! Yunus Emre, Karacaoğlan ve Pir Sultan&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Zaman beni yeşil  ve ölmeye çıkardı</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa denizcesine şarkılar söyledim zincirlerimde.” <a href="#_ftn15">[14]</a></p>
<p>Daha doğrusu:</p>
<p>“Zaman beni çırak çıkardı ve ölmeye</p>
<p>Oysa deniz gibi, şarkılar söyledim zincirlerimde.”</p>
<h1 style="text-align: center;">IV. Sanatların Sınırlarına Dair</h1>
<p style="text-align: justify;">Aslında bir sanatın diğerine katkıda bulunması, sanata dair bilgi kuramı açısından paradoksal bir sıkıntı da barındırır içinde: Bir sanat, diğeri gibi olmaktan kaçınmalı, kaçınmak ne kelime, bir sanat başka bir sanat’a rastladığında mümkünse eline bir değnek alıp bir sınır çizmeli ve diğerine ‘<em>burası benim alanım, canını seviyorsan adımını atma’</em> demeli! Sanatın her dalı, sadece bilim ve felsefe olmadıkları için değil başka bir sanat olmadıkları için de ‘işte o’ sanattırlar. Buna rağmen sanatın da artık daha çok bilim, daha çok felsefe ve daha çok diğer sanatları aynı bünyede barındıran karışık-yaratılardan oluşmaya başladığı yolundaki gözlemimize de haksızlık etmeyelim. Yine de temel sanatlar, her biri sanki estetik hakikat tanrıçasının ayrı ayrı çocuklarıdır ve kendilerini annelerine beğendirmek için, onu, estetik hakikatin, diğerlerinin bulduğundan daha iyi bir parçasını bulduklarına inandırmaya çalışırlar. Bunun minik bir mitolojisini yapalım, benzerleri bir yerlerde bulunacaktır: Müzik bir zamanlar bu konuda kendini çok şanslı sayarmış, diyelim. Resim de. Şiir de. Heykel de, ama tiyatro burnu büyük bir tavırla üçüne de ‘hepinizin gösteremediği daha geniş bir hakikat parçasını ben gösterebilirim der dururmuş’. Ta ki sinema sanatı ortaya çıkana kadar. Öykü, fotoğraf sanatı çıkmadan önce insan dilinin tüm o ihtişamı içinde ortaya koyduğu gerçekçi-tabiat-tasvirleriyle övünür dururdu belki, hele roman, bir dizi öykünün tasvir ettiği tabiatı başka bir düzleme taşıdığını düşünüyordu. Ama fotoğraf, her ikisine de bu işi mümkünse artık gerçekçi betimlemeler kullanmadan yapmalarının gerekeceğini çünkü nesnelerin nasıl ise öyle olduklarını en iyi kendisinin gösterebileceğini iddia etmiş gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni bir sanat formu ortaya çıktıktan sonra diğerlerinin yönelimini hep merak etmişimdir. Yukarıdaki örnek gibi. Öykücülük ve romancılık; fotoğraf ve sinema sanatı çıktıktan sonra nasıl evrilmiştir mesela? Dünyayı olduğu gibi, objektif anlatma iddiasını bırakıp öznel yargıların evreninin derinliklerine mi salmışlardır kendilerini? (Öte yandan fotoğrafın bile ‘objektif’ olduğunu kim söyledi?) Veyahut maddeciliği bırakıp idealizmin kucağına mı atmışlardır kendilerini? Gövdeyi, ruhun kafesi saymaya, onu, edebî ruhtan sıyırıp çekmeye ve insanın bilinç akışlarını, manevi dünyasını keşfetmeye mi çıkmışlardır? Ne yöne evrilmiş olurlarsa olsunlar değiştikleri kesin. Klasik doğacı romanlarda, sayfalar süren doğa betimlemelerini bugün o kadar bulamamız acaba salt şehirleşmiş olmaktan değil de dünyamızın gitgide görsel sanatlarla çevrili bir hâle geldiğini gören edebiyatın, kendini artık başka türlü anlatmasından mı kaynaklanmaktadır? Sorunun yanıtı ne olursa olsun her durumda bir sanat, keşiflerini kendisinden önce veya sonra gelen diğerlerinin keşifleri ile sınırlandırır. Ama sanatları bir ‘sınırlar ve ayrılıklar coğrafyası’ olarak da görmemek gerekir belki. Gövde imgesi, bize sanatların evrensel niteliğinin, insan gövdesinin estetik kullanımlarından da anlaşılabileceğini hatırlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanatı sevmek insan gövdesini sevmektir diyorum. Gövdemize şöyle bir baktığımızda, tüm sanatlarımızı orada görebiliriz. Konuşabiliyor isek şarkı ve şiir söyleriz; dokunabiliyor ve görebiliyor isek yazabiliriz; yazabiliyor isek çizebilir, çizebiliyor isek resim, tutabiliyor isek heykel yaparız; bacaklarımızla, kalçamızla, ellerimizle, kollarımızla, başımızla dans eder; tüm gövdemizle pandomim ve rol yapabiliriz. İnsan bedeni ve ruhu, sanatın kaynağıdır. O bedeni hapsederek veya kalıplara sıkıştırarak sanatı susturacağına inanan kuvvetler yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sanatın başka sanatla sınırlanmışlığı, onun özünü bulmasını sağlar. Sanırım, görsel sanatların edebiyata bugün sağladığı en önemli katkı, ondan başka bir şey yapmalarıdır!</p>
<p style="text-align: justify;">Ama sanatlar birbirini besler de. Aksini iddia etmek, bizatihi sanatların ‘gövde’mizin bir parçası olduğunu görmezden gelmek demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte 1898-1936 yılları arasındaki kısa hayatına o gövdenin tüm görkemini taşımayı bilmiş bir şair Federico García Lorca ve sadece bir şair değil aynı zamanda bir tiyatrocu, dramaturg, müzisyen ve ressam. Ozan, besteci, yazar, ressam, yönetmen ve oyuncu Lorca&#8217;nın kısacık ama dolu-dolu gövdeli yaşamından geriye kalan çok sayıda şiir kitabı ve daha da çok sayıda tiyatro yapıtı ve bir nesir kitabı bulunuyor.<a href="#_ftn16">[15]</a></p>
<h1 style="text-align: center;">V. Uyurgezer Gönül Serüveni’nde İmge ve Görsellik</h1>
<p style="text-align: justify;">Lorca’nın <em>Uyurgezer Gönül Serüveni, şairin,</em> 1928 yılında yazdığı ve içinde ‘gece’, ‘ölüm’, ‘gökyüzü’, ‘ay’ vb. imgeler senfonisinin bulunduğu çingene hayatına dair İspanyol <em>romans</em>’ı olan <em>Romancero Gitano’sunda</em> bulunuyor. Orada bıçaklar, örsler, yüzükler, çingene hayatını ve mücadelesini; rüzgâr, erotizmi; yeşil, müphemi; ayna, evi ve evcimen hayatı; akarsu, hareketi; durgun su, engellenmiş tutkuyu; at, insanı ölüme götüren gemlenemez ihtirası; ay, tabiatın insan hayatına çaktığı bir işaret fişeğini, siyah, ölmüşlüğü, beyaz, masumiyeti simgeler sanki. Onun şiirinin sesi, müzik ile sınır anlaşmazlığına düşüyorsa özü olan imge de resim sanatı ile doğrudan bir ilişki içindedir.  Lorca’nın <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em> de işte öyle bir müzik ve imgeler küçük-evreni.</p>
<p style="text-align: justify;">Lorca’nın görselliğinin şairin köklerinden kaynaklandığı söylenebilir. Granada yakınlarındaki bir köyde bir çiftçi çocuğu olarak doğan García, Endülüs’ün ve tüm Güney İspanya’nın egzotik sanatına, folkloruna ve destanlarına ilgi göstermiş, şairin renk ve güzellik sevgisi çok erken yaşlarda gelişmiştir.<a href="#_ftn17">[16]</a> Leticia S.Taylor, bölgenin insanlarının kendine özgülüklerinin ve karşıt özellikleri bünyelerinde barındırmalarının belki de o coğrafyanın kendi içindeki çelişkilerinden kaynaklandığını söylemiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Aşağı ovalar boyunca bir ışık huzmesi ve hayat; yukarıda Sierra Nevada Dağları’nın ebedî karları”.<a href="#_ftn18">[17]</a></p>
<p style="text-align: justify;">O coğrafya duyulara ve ruha hitap etmiş, hayatı ve ölümü aynı anda çağrıştırmıştır. Taylor, García’nın çocukken neredeyse çıplak olarak ovalarda ve dağların eteklerinde koştuğundan bahsettiğini de ekler. Şiirleri, tabiatın rengindedir. Çiftçilerden, boğa güreşçilerinden ve çingenelerden hareketli ve kıvrak aksanını ve özünde insana ve insan doğasına inanca dayalı felsefesinin önemli bir kısmını almış; İkinci Dünya Savaşı sonrasının Madrid’inde çalışan sınıflara ilgi geliştirmiş ama 1930’ların bunalım ve ayrımcılık dönemi Amerika’sında yaşadıkları onu, kendi ülkesindeki çingenelerin kaderine karşı hissettiği türden bir keder ve umutsuzlukla doldurmuştur. Lorca, toplumun fenalığına karşı eylemlilik hâli içine giren bir şair değildir ama zayıflarla, acı çekenlerle ve dezavantajlı kesimlerle birlikte ağlayan  ve bir insancıl olarak mükemmelliği arayan, zaman zaman gerçeküstü düşler gören modern, romantik ve ütopyacı bir şairdir. Onun sosyal adalet hayali, Taylor’a göre Shelley, Byron ve Keats’in beslendiği kaynaklardan beslenir.<a href="#_ftn19">[18]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Lorca’nın şiirinde tekrar tekrar ortaya çıkan esaslı temalar ‘ölüm’, ‘ay’ ve ‘at’tır. Buna ‘yeşil’i de katabiliriz.<a href="#_ftn20">[19]</a> Ölüm, Lorca’nın şiirinde güzel bir kadın gibidir ve ateşine tam ulaşıldığı anda akkorlaşarak sonsuza tek yok olan bir aşkın trajedisidir.<a href="#_ftn21">[20]</a> Ve bu tema, ‘ay’ ve ‘at’ ile de buluşur. Çingene ruhu onu, ‘kan’, ‘acı’, ‘bıçak’ üzerinden kader fikrine ve o fikrin keskin ama koyu renklerine ulaştırır.<a href="#_ftn22">[21]</a> İnsanın insana kulluğu ve zalimliğinden duyduğu elem, kendi ölümünün şiddet ve askerler elinden olacağını öngörecek kadar duyarlı kılmıştır onu. &#8220;Romance de la Guardia Civil&#8221;<a href="#_ftn23">[22]</a> işte bu öngörünün şiiridir. Ve kanımca aşağıda çevirdiğim <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em> de Lorca’nın şiirindeki <em>episodik-parçalılık</em> adını vereceğim bir görüntünün devamıdır. Lorca’da şiir ve şiir içindeki kıtalar, sanki bir dramın montaj öncesindeki kareleridir ve birbirleriyle bağlantıları, ancak onun ‘büyük resmi’ni düşününce ortaya çıkar. O resim, başlangıcından sonuna Lorca yaşamı ve o yaşamın parlak şiiridir.</p>
<p style="text-align: justify;">1936 yılında İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesinden kısa bir süre sonra, faşist askerler bir gece baskıyla, büyük şairi almışlar, açık tarlalara sürmüşler ve doğduğu yerde, tabiatın tüm o müphem renklerini içine sindirdiği, o renklerden bir  senfoni yaratarak ideal dünyayı aradığı yerde büyük şairi katletmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em>, çok çeşitli biçimlerde yorumlanmaya uygun ve yorumlanmış, zor bir şiirdir. Şiirin zorluğunun bir dizi nedeni var: Öncelikle şiirin nihai mânâsı, ‘yeşil’in muğlak sembolizminin çözülmesine bağlı gibi görünüyor. Ayrıca anlatı çizgisi ve hattı parçalı olduğu için -bir anlamda dramatik kurguda kasti açılmış gedikler bulunduğu için- mânâyı keşfetmek zorlaşıyor. Şüphesiz her şiirde bir mânâ bulmak zorunluluğumuz yoktur; şiir mânâ değil bir hâli de içerebilir veya bir dizi başka şeyi ama bu şiirin dramatik kurgusu bizi, zorunlu olarak mânâ araştırmasına itiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Lorca’nın bu şiiriyle ilgili olarak düşünceleri de belli değildir. Şairin bir aşk şiiri ya da şarkısı anlamındaki <em>balad</em> formunu, dramatizasyona giden yolda bir aracı olarak kullandığının hatırlanması gerektiği belirtilmiştir.<a href="#_ftn24">[23]</a> Ama şairin hem erken şiirlerinin hem de daha sonraki trajedilerinin perspektiflerinde pek de önemli bir fark olmadığı da bilinmektedir. Lorca, aşk temasıyla yoğun bir biçimde meşgul olmuş; bu ilgi, özellikle erotizm, düş kırıklığı ve yasak aşk çizgisi üzerinde ilerlemiş ve şairin her zaman ‘anormal aşığın trajedisi’ duygusu üzerinden yürüdüğü vurgulanmıştır. Onun eşcinsel eğilimlerini de bu çerçevede vurgulamakta yarar var.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em> de buna paralel bir temayı işlemektedir, işlemektedir ama şiirin anlaşılması bakımından bazı sorunlar vardır ve bunlar ancak şiirin sembollerinin incelikli bir tahlili ile ortaya konabilir. Şiirin kurgusunda, daha doğru bir ifade ile, kurmaca öyküsünde bir dizi olay var gibi görünmekte ancak bunların birbirine nasıl bağlanacağı belli olmamaktadır. Şair, bize bir dizi ‘kare’ ve ‘diyaloglar’ sunmuştur ama karelerin birbirleriyle bağlantısını, diyaloglardaki kişilerin kim olduklarını saklamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">En başta birinin <em>yeşil ama hem de nasıl yeşil </em>istendiğini görüyoruz. Bu aşamada her şey yeşildir. Şiirde üç kişi olduğunu görüyoruz. Biri genç bir adam, diğeri onun “kadim dostum” olarak nitelediği bir yaşlı adam ve genç bir çingene kızı. İki adamdan birinin genç, diğerinin yaşlı olduğunu birincisinin ikincisine “<em>Compadre”</em> olarak hitap etmesinden anlıyoruz. Bugünün gündelik İspanyolca’sında ‘ahbap’, ‘babalık’ anlamına gelen bu ifade, zamanında ve işte bu şiirde ‘yaşça büyük, kadim dost’ anlamına geliyor. Bir de en son planda, ortaya sarhoş jandarmalar, daha doğru bir ifadeyle sivil muhafızlar<a href="#_ftn25">[24]</a> çıkıyor ve sahne kapanıyor. İspanyol İç Savaşı’ndan oldukça önce yazılan bu şiirin, nerede ise bu savaşın, şairin hayatı bakımından ifade ettiği yıkıma dair karabasansal bir iç-görünün ifadesi olduğunu da söylemek mümkün.</p>
<p style="text-align: justify;">Şiirin kurmacasının kare-kare ama kesik-kare-kare şeklinde olduğunu ve parçalı, gedikli bir hâlde bize sunulduğunu görüyoruz. Bunun yanında, şiirin kronolojik bir düz çizgisi de yok, snapshot’larla (enstantanelerle) ileriye ve geriye sarmaya benzer bir akışı var. Tüm bu özellikler, şiire düşsel nitelik kazandırıyor. Yani şiir, ‘bir düş’ten manzaralar gibi. Zaten adı da <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em>. Uyurgezerlik, gerçeklikle düşsellik arasında bir yerlerde yürümek demek olarak da anlaşılabileceğinden, biz de şiirin kurmacasında gerçek ile düşsellik arasındaki gölge topraklarda yürüyoruz ama düşsellik aslında gerçekliğin zıddı olmak zorunda değil, o nedenle “düşsel ile düşsel olmayan arasındaki gölge topraklarda yürüyoruz” demek daha doğru. Düşsellik niteliği akla, psişikliği de getiriyor şüphesiz. Biz, şiirde üç, hatta dört kişi ve çeşitli olaylar yaşıyor olabiliriz ama bu olaylar, belirli bir kimsenin, büyük bir olasılıkla şairin öz-psişik hâlinden doğuyor gibi. Uyurken alter egosuyla gezen şair!</p>
<p style="text-align: justify;">Elimizdeki ilk resim, genç bir kızın balkon korkuluğunda düş görmesine dair. “O korkulukta düşlüyor.” Gölge içinde yeşil saçlı ve yeşil tenli biri bu. Daha sonra bir gece manzarası içinde tabiata ait unsurların dışavurumcu bir biçimde çizilmesi var. Genç kızın birini beklediği ortada. Fakat burada görüntü kayboluyor ve ortaya iki adam çıkıyor. Adamlardan genç olanı; dağlardan, Cabra’nın geçitlerinden geçerken yaralanıp kanayarak kaçan biri ve diğer adamın bulunduğu eve gelip sığınma istemiş gibi bir hâli var. Tehlikeli hayatını ve bu hayatın tehlikeli unsurlarını; &#8216;caballo&#8217;, &#8216;montura&#8217;, &#8216;cuchillo&#8217;sunu (atını, semerini ve bıçağını) yaşlı adamın daha evcimen, daha oturaklı eşyası ile değişmek istiyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kadim dostum, değişmek istiyorum ben<br />
atımı sizin evinizle,<br />
semerimi sizin aynanızla,<br />
bıçağımı sizin örtünüzle.<br />
Kadim dostum, kanayarak gelirim ben<br />
Cabra’nın geçitlerinden.”</p>
<p style="text-align: justify;">Ama yaşlı adam bu değişime razı değil çünkü evinin artık kendisinin olmadığını söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu iki adamın kimler olabileceği üzerinde kafa yormuş, önce baba-oğul kadar yakın iki dost olarak düşünmüş ancak kurmacanın tamamına iyiden iyiye eğilip de  bunun bir <em>uyurgezer serüven</em>, <em>düşsel bir gönül serüveni</em> olduğunu görünce ortada iki ayrı kişinin değil, bir tek kişinin gençliği ve yaşlılığı olduğunu sezmiştim. Düşlerimizde bazen birkaç kişi görürüz ve uyandığımızda çevremize o birkaç kişiden söz ederiz, başkalarıymış gibi. Oysa elimizde yeterli psikanalitik araçlar olsa, o birkaç kişinin çoğu zaman bizden başkası olmadığının ayrımına varabiliriz. Örneğin düşümüzde küçük bir çocuğu kurtarmaya çalışıyoruzdur. O çocuk biz olamaz mıyız? İşte Lorca’nın  bu şiirinde de benliğin, düşsellik kesitleriyle parçalandığı bir tablo karşısındayız diye sezmiştim. Sezmiştim ama bu sezgime düşünsel bir destek bulmam gerekiyordu. İşte o destek de sezgilerimde o kadar da yanılmamış olabileceğim konusunda cesaret veren Havard’ın bahsi geçen makalesi oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra genç adam yaşlı adama, hiç olmazsa korkuluklara -kızın bulunduğu o balkonun korkuluklarına- çıkmasına izin verip vermeyeceğini soruyor ve iki adam oraya birlikte çıkıyorlar. Erkek erotizminin en önemli simgelerinden biri, bir balkonun altında beklemek veya oraya tırmanmaya çalışmak olsa gerek. Bunun edebiyattaki sayısız örneklerini saymaya gerek var mı? Ama vardıklarında kızın artık orada olmadığını anlıyor genç adam. Yaşlısı ise kızın onu çok kereler beklediğine yanıyor. Artık bir çingene kızı olarak nitelenen bu yeşil kız imgesi buzdan bir sarkıtla su üstünde tutuluyor. Aslına bakılırsa ilk dizeden bu yana da bu kızın çoktan gitmiş olduğu bilinmekte. Yani şiir, olanın bitenin zaten bilindiği bir aşamada yazılmaya başlamış. “<em>O, korkulukta düşlüyor, yeşil ten, saçları yeşil, soğuk gümüş gözlerle”</em> ifadesi bunun kanıtı gibi. En sonunda sarhoş jandarmalar, muhtemelen genç adamı bulmak üzerek gelen sivil muhafızlar, kapıyı yumrukluyor. Sonunda da o birini ‘yeşil hem de ne çok yeşil arzulamak’ duygusu yineleniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz burada tam bir kurmaca ve biçimsel anlamda bir kurmaca söz konusu değil ama kurmaca, imgelerin <em>snapshot</em>’lar olarak bize sunulmasından çıkıyor. Bu parçalılık, şiirin anlaşılmasını zorlaştırıyor demiştim; gerçekten de zorlaştırmış olduğu, kimilerinin, yaşlı adamın çingene kızının babası olduğunu veya kızın kocası olduğunu ve genç kızla genç adamın ilişkisini öğrenince onu yaralamış olduğunu düşündürmeye itmiş<a href="#_ftn26">[25]</a>; şiirin düşselliğinin, şairin kendi psişik yapısındaki bir bölünmeye işaret eden bir dizi imgelerde somutlaştığı pek akla gelmemiş. Gerçekten, bu iki adamın ayrı ayrı değil tek bir kişi, bir ikili-kişilik olduğu açıklaması bana daha sağlam geliyor. Ortada şizofrenik bir parçalanmış benlikten ziyade, benliğin; -benlik altı ve üstünde, yani bilinç, bilinç altı ve bilinç üstünde; id, ego ve süper ego çizgilerinde yürüyen bir alter ego (ikinci benlik) ile eşzamanlı ve eş-görüntülü olarak bir arada bulunduğunu düşünüyorum. İşte geldik yine ‘aşağısı’ ve yukarısı’ imgesine! Her iki adamın birbirlerine ayrılmaz olarak yakın olduğu, konuşmalarının birbirlerinden ayrılmasının zor olduğu, benzer acı ve keder hisleriyle dolu oldukları ve korkuluklara beraber tırmandıkları ortada çünkü. Gencin kanayan yaraları, daha çok psişik yaralar gibi ve tavrı da özellikle geleneksel hayattan, toplumsal norm ve uygulamalardan kopuk yaşayan bir ‘dışarıdaki’nin tavrı gibi. Ama o, yaşlıdan, yani isteseydi olabileceği o yaşlıdan, olası-yaşlı-hâlinden bir şeyler istiyor. İlk isteği, aslında aşkî bir oluşa da işaret eden simgelerini yaşlının, daha oturmuş ve güvenceli hayatının simgeleri ile değiştirmek: Atın ev ile, semerin ayna ile  bıçağın örtü ile değiştirilmesi ve bu sayede yatağında ölebilmenin sağlanması. Oysa ‘dışarıdaki’ genç, yatağında değil başka türlü ölmeye mahkûmdur. Aynı zamanda erotik motifler olan at, semer ve bıçak; gencin, ‘marjinal’-tutkulu konumunu da belirlemektedir.  Bu konum şehir hayatının klasik konvansiyonları dışında yaşayan, hem maddi hem de manevi olarak bir ‘marjinal’ olan şairin de konumudur. Bu, hayatını değiştirme yolunda trajik bir sığınma ve kabul isteğini ve <em>acaba bunun mümkün olup olamayacağı </em>yolundaki merakını uyurgezer şu düşle dile getiren bir ‘protest’in konumudur. Yaşlı adam bu merakı anlayışla karşılasa da gence vereceği cevap değiş-tokuşun imkânsız olduğu yolundadır çünkü</p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;Pero yo ya no soy yo, / ni mi casa es ya mi casa&#8217;: “Ama şimdi, ben ben değilim, ne de evim artık benim evim”</p>
<p style="text-align: justify;">demiştir. Ev, adamın gövdesidir ve o gövdenin maddi ve manevi denetimi üzerindeki iradesini, iflâh olmaz, şiddetli ve hiçbir biçimde ‘tedavi edilmez’ bir <em>passion</em>, bir ihtiras yüzünden yitirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat genç adam kaderine razı olsa da son bir şey daha istiyor: ‘<em>En azından’</em> istiyor ve bunu, içinde bulunduğu trajediyi anlamış olarak istiyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“–Bırak beni çıkayım, <strong><em>en azından</em></strong>,<br />
yüksek korkuluklara.<br />
Bırak beni çıkayım! Bırak,<br />
yeşil korkuluklara.<br />
içinde suyun gürüldediği<br />
ay parmaklıklarına”…</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun dahi mümkün olamayacağını öğreniyor sonra ama. Çünkü arzunun nesnesi sonsuza dek gözden yitmiştir. O yeşil ve genç kız kaçıcıdır, bulanık bir görüntüdür. Tüm ihtirasına teslim olan trajik insandan o arzu nesnesi alıkonulmuştur. Artık elimizde  &#8216;fría plata&#8217;, &#8216;luna&#8217;, &#8216;escarcha&#8217;, &#8216;mar amarga&#8217;, &#8216;hojalata&#8217;, &#8216;cristal&#8217;, &#8216;carambano de luna&#8217; kareleri vardır: ‘Gümüş soğuğu gözler’, ‘ay’, ‘kırağı’, ‘acı ya da amansız deniz’, ‘amansız sevgili’, ‘teneke’, ‘kristaller’, ‘aydan buz sarkıtı’ vardır. Kırılma, parçalarına ayrılma ve buzsu ölüm imgesi ve sivil muhafızlarla gelen ölüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Şiirin açılışında gençliği ve tazeliği anlatan kızın yeşilliğinin, aynı kızın soğuk gümüş gözleriyle çelişkisi de tüm şiirin diyalektik altyapısı gibidir ve başından beri söz konusu olan bir uyarı anlamındadır. Yeşil, bir yanılsamadır. Artık acı yeşil hâline gelmiştir. Yeşil, özellikle İspanyolca’da olgunlaşmamış, taze, acı anlamına da gelir ve bu durum aşkî bir oluş penceresinden görüldüğünde haddinden erken olduğu için gayri-meşru bir birleşme çabasını da anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Denizin üstünde vapur”, “dağ yolunda at”, devasa tabiatın karşısında bulunan insanın o yolculuk yalnızlığının simgeleridir. Ama bu trajediden hiçbir çıkış yok mudur? <em>Kedi ve Ay</em>’da ve <em>Ölümün Hiçbir Hükmü Olmayacak</em>’ta mesela? Recep Nas’ın “minnoş” olarak şahane çevirdiği bir ‘minnaloushe’  kedi, benim “prenses” kedim ayın evrelerini gözlerine taşıyabiliyorsa ve “rüzgâr yüzündeki insanla ve batı ayında; bedenleri arındığında ve arınmış o bedenler ayrıldığında, yıldızlar olacak”sa “yanıbaşlarında ve ayak uçlarında” belki de şairin ihtirasını o kadar da korkunç görmemek gerekir. Yüksek korkululukların ötesinde ölüm beklemektedir ama onun belki de ‘hiçbir hükmü olmayacaktır’. İşte William Butler Yeats, Federico García Lorca ve Dylan Thomas’la kendi içinde yok oluşunu barındıran bir tohumdan ötekine sürüklendik ama o tohumda da kendi yok oluşu içinden varoluşun hakikatine uzanan bir bağ keşfettik.</p>
<p style="text-align: justify;">Osman Çakmacı, Lorca’ya dair bir derlemenin yayınlanması vesilesiyle Radikal Kitap’ta yazdığı “Lorca’nın Şiir Cini” başlıklı bir yazısında<a href="#_ftn27">[26]</a></p>
<p style="text-align: justify;">“Lorca&#8217;nın hemen bütün eserleri şiirleri, tiyatro eserleri, yazıları, müzik araştırmaları derin köklerle bağlı olduğu masalsı İspanyol kültürüne köklerinden bağlı eserlerdir. Lorca&#8217;nın bu özelliği bile onu günümüz sanat ortamının dışına savuran bir özellik olarak ele alınabilir. Günümüzde …[Lorca’nın<a href="#_ftn28">[27]</a>] yayımlanması sadece okurlara değil, ama sanatçılara da benzer kaygıları güttükleri için çoğunlukla eskimiş değerlere bağlı kaldıkları suçlamalarına karşı dayanabilecekleri bir destek oluşturabilir. Lorca&#8217;nın efsanelere, masallara, türkülere, geleneksel biçimlere bağlı kalarak yarattığı şiiri tam da açıklanamayacak, deşifre edilemeyecek bir mistisizme sahip değil mi? Bu da kendiliğinden bu yapıtı günümüzün kabullerinin oluşturduğu dünyanın dışına atıyor. Dolayısıyla Lorca&#8217;ya ve onun gibilere tutunup bağlı kalmak bir tür direniş anlamına da geliyor, dışarı savrulanların yanında olmak anlamına da…”</p>
<p style="text-align: justify;">diyor. Ne kadar haklı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Katıksız donuk ışık gökyüzünde”…şairin…“bağışlanmış kanını tedirgin eder”. Lorca, <em>Uyurgezer Gönül Serüveni</em>’nde kendi ölümünü öngörmüş sayılır mı? Öyle olsa da ölümün bir hükmü var mıdır ki? Ve hayatın gerçeği nedir ki? Hayata dair düş kırıklıkları, insanı bir değiş-tokuş nesnesinden ibaret kılmayı aşarak, şairin, benliğini tüm insanlık saymasına veyahut mutlak olarak tabiata katmasına varıyor. Galiba ölümden korkmak için sıradan olmaya gönül eğmek lazım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şiir ve görsel sanatlar ilişkisine dair bir şey yazdım mı? Bilmiyorum.  Esinin o en eski tapınağında gördüğüm ihtiraslı birkaç tablodan bahsettim. Parçalı ve kastî gedikli bir şekilde…</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-Bitti-<br />
</strong></p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> W.B. Yeats’in Easter 1916 adlı şiirinden çeviren Öykü Didem Aydın.</p>
<p><a href="#_ftnref2">*</a> Romancı. Eski Sinagog Meydanı adlı romanı, İletişim Yayınları’nca 2009 yılında yayınlanmıştır. Yazarın ‘Edebiyat ve Hukuk’ adlı sitesi <a href="../../../../../">http://www.edebiyatvehukuk.org</a> sitesinde ziyaret edilebilir. Yazar, saygıdeğer Hülya Soyşekerci’ye yazı çağrısı için şükranlarını sunar.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[2]</a> Volodin de ‘yeşil’ sayılabilecek bir yazar dostum için kullandığım özel mahlas.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[3]</a> Bu şiirde “Minnaloushe” kelimesini, Prenses olarak çevirmemim özel bir nedeni var. Şiiri şair Feride Özmat’ın kedisi ‘Prenses’e adamak istemiştim. Ancak daha doğru çeviri, çevirmen Recep Nas’ın yaptığı gibi Minnaloushe’u “Minnoş olarak çevirmektir. Recep Nas’ın çevirisi <a href="../../../../../kedi-ve-ay-the-cat-and-the-moon-%E2%80%93-william-butler-yeats-ii-recep-nas-cevirisi.html">http://www.edebiyatvehukuk.org/kedi-ve-ay-the-cat-and-the-moon-%E2%80%93-william-butler-yeats-ii-recep-nas-cevirisi.html</a> adresinde okunabilir.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[4]</a> Aynı şiir, Bülent Ecevit, Talat Halman, Şehnaz Tahir, Ülkü Tamer ve Recep Nas tarafından da Türkçeye kazandırılmış, her farklı çevirmen/şair metne kendi özgün nefesini üflemiştir. Recep Nas ile bu çeviri üzerindeki yazışmalar iç. bkz. http://www.edebiyatvehukuk.org/bir-ceviri-seruveni-dylan-thomas%E2%80%99in-%E2%80%9Cand-death-shall-have-no-dominion%E2%80%9D-siiri-recep-nas-%E2%80%93-oyku-didem-aydin-yazismalari.html</p>
<p><a href="#_ftnref6">[5]</a> Bu örnekler Hulusi Gerçel’in Ece Ayhan’ın Şiir Sanatı Üstüne Düşünceleri adlı yazısından alınmıştır: <a href="http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=10375">http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=10375</a></p>
<p><a href="#_ftnref7">[6]</a> Dilimizde Federico García Lorca iç. bkz. Federico García Lorca, Hazırlayanlar: Yıldız Ersoy Canbolat, Selahattin Özpalabıyıklar, Yapı Kredi Yayınları, 2007.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[7]</a> http://www.edebiyatvehukuk.org/bir-ceviri-seruveni-dylan-thomas%E2%80%99in-%E2%80%9Cand-death-shall-have-no-dominion%E2%80%9D-siiri-recep-nas-%E2%80%93-oyku-didem-aydin-yazismalari.html</p>
<p><a href="#_ftnref9">[8]</a> http://www.edebiyatvehukuk.org/kedi-ve-ay-the-cat-and-the-moon-william-butler-yeats.html</p>
<p><a href="#_ftnref10">[9]</a> Robert G. Havard, <em>The Symbolic Ambivalence of Green in García Lorca and Dylan Thomas</em>, in: The Modern Language Review, Vol. 67, No. 4 (Oct., 1972), S. 810-819.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[10]</a> Robert G. Havard, <em>a.g.e.</em>, S. 811-812.</p>
<p><a href="#_ftnref12">[11]</a> Nakleden: Robert G. Havard, a.g.e., S. 812.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[12]</a> &lt;http://edebiyatvehukuk.org&gt;</p>
<p><a href="#_ftnref14">[13]</a> New Perspectives on Robert Graves, Patrick J. Quinn (Ed.), London: Associated University Pres, S. 190.</p>
<p><a href="#_ftnref15">[14]</a> Dylan Thomas’ın “Fern Hill” adlı şiirinden: “Time held me green and dying though I sang in my chains like the sea”.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[15]</a> Şairin özyaşam öyküsüne dair bkz. basılı kaynakları da içeren <a href="http://www.anafilya.org/go.php?go=7d693f0270b21">http://www.anafilya.org/go.php?go=7d693f0270b21</a></p>
<p><a href="#_ftnref17">[16]</a> Stephen Walsh, <em>Review: Richard Meale&#8217;s &#8216;Homage to Garcia Lorca, in: </em> Tempo, New Series, No. 75 (Winter, 1965-1966), pp. 17-20, Cambridge University Press, S. 18.</p>
<p><a href="#_ftnref18">[17]</a> Leticia S. Taylor, <em>Federico García Lorca</em>, in: Hispania, Vol. 33, No. 1, Doyle Number (Feb., 1950), S. 33-36, S. 33.</p>
<p><a href="#_ftnref19">[18]</a> Leticia S. Taylor, <em>Federico García Lorca</em>, in: Hispania, Vol. 33, No. 1, Doyle Number (Feb., 1950), S. 33-36, S. 34.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[19]</a> Robert G. Havard, <em>The Symbolic Ambivalence of Green in García Lorca and Dylan Thomas</em>, in: The Modern Language Review, Vol. 67, No. 4 (Oct., 1972), S. 810-819.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[20]</a> Alfredod e la Guardia, Garcia Lorca, Persona y Creacion, Buenos Aires, Editorial Schapire, 1944, S. 42.</p>
<p><a href="#_ftnref22">[21]</a> Tüm bu temaları, Lorca şiirinde tek-tek tanıtlamak, yazımızın kapsamını aşar. Şairin pek çok şiirinde bunların izlerinin sürülebileceğini belirtmekle yetiniyoruz.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[22]</a>“İspanyol Sivil Muhafızı Baladı”nın çevirisi iç. bkz. Ulaş Başar Gezgin: <a href="http://ispanyoldiliedebiyati.blogspot.com/2008/08/federico-garca-lorcadan-bir-iir-ve.html">http://ispanyoldiliedebiyati.blogspot.com/2008/08/federico-garca-lorcadan-bir-iir-ve.html</a></p>
<p><a href="#_ftnref24">[23]</a> Havard, a.g.e., S: 815.</p>
<p><a href="#_ftnref25">[24]</a> Şairin bu şiirle de ilgi kurulabilecek “İspanyol Sivil Muhafızı Baladı”nın çevirisi iç. bkz. Ulaş Başar Gezgin: <a href="http://ispanyoldiliedebiyati.blogspot.com/2008/08/federico-garca-lorcadan-bir-iir-ve.html">http://ispanyoldiliedebiyati.blogspot.com/2008/08/federico-garca-lorcadan-bir-iir-ve.html</a></p>
<p><a href="#_ftnref26">[25]</a> Rupert Allen, An Analysis of Narrative and Symbol in Lorca&#8217;s &#8220;Romance sonambulo&#8221;, in: Hispanic Review, 36 (I968), 338-52), Nakleden Havard, a.g.e, S. 817.<strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref27">[26]</a> <a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;haberno=6774">http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;haberno=6774</a></p>
<p><a href="#_ftnref28">[27]</a> Benim ifadem.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/kurgu-dusun-sanatin-5-sayisi-cikti-asagidaki-yazi-ile-oradayiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyurgezer Gönül Serüveni (Federico García Lorca)</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/uyurgezer-gonul-seruveni-federico-garcia-lorca.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/uyurgezer-gonul-seruveni-federico-garcia-lorca.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2010 01:33:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[ÇEVİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>
		<category><![CDATA[Federico García Lorca]]></category>
		<category><![CDATA[Lorca şiir çeviri]]></category>
		<category><![CDATA[Lorca şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[ROMANCE SONÁMBULO Federico García Lorca Türkçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Uyurgezer Gönül Serüveni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1362</guid>
		<description><![CDATA[
UYURGEZER GÖNÜL SERÜVENİ/ Federico García Lorca (Volodin İçin Çeviren: Öykü Didem Aydın)


&#8221;Gloria Giner
ve Fernando de los Rios’a&#8230;
Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar.
Denizin üstünde vapur
ve dağ yolunda at.
düşen gölgeyle beline
O, korkulukta düşlüyor,
yeşil ten, saçları yeşil,
soğuk gümüş gözlerle.
Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.
Çingene ayının altında,
herşey Ona bakıyor
ama O göremiyor.
Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.
Büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/33422_413476608952_727278952_4410517_2489972_a.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1363" title="Lorca_Resim" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/08/33422_413476608952_727278952_4410517_2489972_a.jpg" alt="Lorca_Resim" width="150" height="121" /></a></p>
<h2><span style="color: #339966;">UYURGEZER GÖNÜL SERÜVENİ/ Federico García Lorca (Volodin İçin Çeviren: Öykü Didem Aydın)</span></h2>
<h1><span style="color: #339966;"><br />
</span></h1>
<p>&#8221;<em>Gloria Giner<br />
ve Fernando de los Rios’a&#8230;</em></p>
<p>Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.<br />
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar.<br />
Denizin üstünde vapur<br />
ve dağ yolunda at.<br />
düşen gölgeyle beline<br />
O, korkulukta düşlüyor,<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
soğuk gümüş gözlerle.</p>
<p>Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.<br />
Çingene ayının altında,<br />
herşey Ona bakıyor<br />
ama O göremiyor.</p>
<p>Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.<br />
Büyük kırağı yıldızlar<br />
gölge balığıyla gelirler<br />
şafağa yol açan.<br />
İncir ağacı rüzgârını ovuşturur<br />
zımpara kâğıdıyla dallarının,<br />
ve dağ, sinsi kedi,<br />
diken-diken eder kırılgan liflerini.<br />
Fakat kim gelecek? Ve nereden?<br />
O hâla korkulukta<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
düş görüyor amansız denizde.</p>
<p>&#8211;Kadim dostum, değişmek istiyorum ben<br />
atımı Onun eviyle,<br />
semerimi Onun aynasıyla,<br />
bıçağımı Onun örtüsüyle.<br />
Kadim dostum, kanayarak gelirim ben<br />
Cabra’nın geçitlerinden.</p>
<p>&#8211;Mümkün olsaydı eğer, oğlum,<br />
El verirdim sana ben bu değiş tokuşta.<br />
Ama şimdi ben, ben değilim,<br />
Ne de evim artık benim evim.</p>
<p>&#8211;Kadim dostum, ölmek istiyorum<br />
doğru dürüst, yatağımda,<br />
demirden olsun, mümkünse eğer,<br />
ince-şambriden battaniyeli.<br />
Aldığım yarayı görmez misin sen benim<br />
bağrımdan gırtlağıma kadar?<br />
&#8211;Senin beyaz gömleğin büyüttü<br />
susamış koyu-kahverengi gülleri.<br />
Kanın sızar ve gözden yiter<br />
kuşağının etrafında.<br />
Ama şimdi, ben ben değilim,<br />
Ne de evim artık benim evim.<br />
&#8211;Bırak beni çıkayım, en azından,<br />
yüksek korkuluklara.<br />
Bırak beni çıkayım! Bırak,<br />
yeşil korkuluklara.<br />
içinde suyun gürüldediği<br />
ay parmaklıklarına.</p>
<p>Şimdi tırmanır iki kadim dost,<br />
yüksek korkuluklara.<br />
Kandan iz bırakarak.<br />
İz bırakarak gözyaşlarından.<br />
Teneke çan sarmaşıklar<br />
titrek çatılar üstünde.<br />
Bin kristalli tefler<br />
gün ağarırken vurdular.</p>
<p>Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.<br />
yeşil rüzgâr, yeşil dallar.<br />
İki kadim dost tırmandı.<br />
Sert rüzgâr ağızlarında<br />
garip bir tad bıraktı<br />
safra, nane ve reyhan.<br />
Kadim dostum, nerede  O—söyle bana—<br />
nerede o amansız sevgilin senin?<br />
Kaç kere bekledi o seni!<br />
Kaç kere bekleyecekti,<br />
Serin yüz, siyah saç,<br />
bu yeşil korkulukta!</p>
<p>Sarnıcın ağzında<br />
sallanıyordu çingene kızı,<br />
yeşil ten, saçları yeşil,<br />
soğuk gümüş gözlerle.<br />
Aydan bir buz sarkıtı<br />
Tutar onu su üstünde.<br />
Gece mahrem oldu<br />
küçücük bir meydan gibi.<br />
Sarhoş jandarmalar<br />
yumrukluyorlardı kapıyı.</p>
<p>Yeşil, nasıl da yeşil istiyorum seni.<br />
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar.<br />
Denizin üstünde vapur<br />
ve dağ yolunda at.&#8221;</p>
<p><strong>Federico García Lorca&#8217;nın &#8221;ROMANCE SONÁMBULO&#8221; şiirinin<br />
İspanyolca aslından İngilizce, Almanca ve İtalyanca  çevirileri ile karşılaştırmalı çeviren:</strong></p>
<p><strong>Öykü Didem Aydın</strong></p>
<h1>Şiirin orijinali ve çeşitli dillerden çevirileri:</h1>
<p>ROMANCE SONÁMBULO<br />
Federico García Lorca</p>
<p>A Gloria Giner<br />
e a Fernando de los Rios</p>
<p>Verde que te quiero verde.<br />
Verde viento. Verdes ramas.<br />
El barco sobre la mar<br />
y el caballo en la montaña.<br />
Con la sombra en la cintura<br />
ella sueña en sus baranda,<br />
verde carne, pelo verde,<br />
con ojos de fría plata.<br />
Verde que te quiero verde.<br />
Bajo la luna gitana,<br />
las cosas la están mirando<br />
y ella no puede mirarlas.</p>
<p>Verde que te quiero verde.<br />
Grandes estrellas de escarcha,<br />
vienen con el pez de sombra<br />
que abre el camino del alba.<br />
La higuera frota su viento<br />
con la lija de sus ramas,<br />
y el monte, gato garduño,<br />
eriza sus pitas agrias.<br />
¿Pero quién vendrá? ¿Y por dónde&#8230;?<br />
Ella sigue en su baranda,<br />
verde carne, pelo verde,<br />
soñando en la mar amarga.</p>
<p>Compadre, quiero cambiar<br />
mi caballo por su casa,<br />
mi montura por su espejo,<br />
mi cuchillo por su manta.<br />
Compadre, vengo sangrando,<br />
desde los puertos de Cabra.<br />
Si yo pudiera, mocito,<br />
este trato se cerraba.<br />
Pero yo ya no soy yo,<br />
Ni mi casa es ya mi casa.<br />
Compadre, quiero morir<br />
decentemente en mi cama.<br />
De acero, si puede ser,<br />
con las sábanas de holanda.<br />
¿No ves la herida que tengo<br />
desde el pecho a la garganta?<br />
Trescientas rosas morenas<br />
lleva tu pechera blanca.<br />
Tu sangre rezuma y huele<br />
alrededor de tu faja.<br />
Pero yo ya no soy yo.<br />
Ni mi casa es ya mi casa.<br />
Dejadme subir al menos<br />
hasta las altas barandas,<br />
¡dejadme subir!, dejadme<br />
hasta las verdes barandas.<br />
Barandales de la luna<br />
por donde retumba el agua.</p>
<p>Ya suben los dos compadres<br />
hacia las altas barandas.<br />
Dejando un rastro de sangre.<br />
Dejando un rastro de lágrimas.<br />
Temblaban en los tejados<br />
farolillos de hojalata.<br />
Mil panderos de cristal,<br />
herían la madrugada.</p>
<p>Verde que te quiero verde,<br />
verde viento, verdes ramas.<br />
Los dos compadres subieron.<br />
El largo viento, dejaba<br />
en la boca un raro gusto<br />
de hiel, de menta y de albahaca.<br />
¡Compadre! ¿Dónde está, dime?<br />
¿Dónde está tu niña amarga?<br />
¡Cuántas veces te esperó!<br />
¡Cuántas veces te esperara,<br />
cara fresca, negro pelo,<br />
en esta verde baranda!</p>
<p>Sobre el rostro del aljibe<br />
se mecía la gitana.<br />
Verde carne, pelo verde,<br />
con ojos de fría plata.<br />
Un carábano de luna<br />
la sostiene sobre el agua.<br />
La noche se puso íntima<br />
como una pequeña plaza.<br />
Guardias civiles borrachos<br />
en la puerta golpeaban</p>
<p>Verde que te quiero verde.<br />
Verde viento. Verdes ramas.<br />
El barco sobre la mar<br />
y el caballo en la montaña.</p>
<p>ROMANCE SONÁMBULO<br />
Federico García Lorca</p>
<p>Green, how I want you green.<br />
Green wind. Green branches.<br />
The ship out on the sea<br />
and the horse on the mountain.<br />
With the shade around her waist<br />
she dreams on her balcony,<br />
green flesh, her hair green,<br />
with eyes of cold silver.<br />
Green, how I want you green.<br />
Under the gypsy moon,<br />
all things are watching her<br />
and she cannot see them.</p>
<p>Green, how I want you green.<br />
Big hoarfrost stars<br />
come with the fish of shadow<br />
that opens the road of dawn.<br />
The fig tree rubs its wind<br />
with the sandpaper of its branches,<br />
and the forest, cunning cat,<br />
bristles its brittle fibers.<br />
But who will come? And from where?<br />
She is still on her balcony<br />
green flesh, her hair green,<br />
dreaming in the bitter sea.</p>
<p>&#8211;My friend, I want to trade<br />
my horse for her house,<br />
my saddle for her mirror,<br />
my knife for her blanket.<br />
My friend, I come bleeding<br />
from the gates of Cabra.<br />
&#8211;If it were possible, my boy,<br />
I&#8217;d help you fix that trade.<br />
But now I am not I,<br />
nor is my house now my house.<br />
&#8211;My friend, I want to die<br />
decently in my bed.<br />
Of iron, if that&#8217;s possible,<br />
with blankets of fine chambray.<br />
Don&#8217;t you see the wound I have<br />
from my chest up to my throat?<br />
&#8211;Your white shirt has grown<br />
thirsy dark brown roses.<br />
Your blood oozes and flees a<br />
round the corners of your sash.<br />
But now I am not I,<br />
nor is my house now my house.<br />
&#8211;Let me climb up, at least,<br />
up to the high balconies;<br />
Let me climb up! Let me,<br />
up to the green balconies.<br />
Railings of the moon<br />
through which the water rumbles.</p>
<p>Now the two friends climb up,<br />
up to the high balconies.<br />
Leaving a trail of blood.<br />
Leaving a trail of teardrops.<br />
Tin bell vines<br />
were trembling on the roofs.<br />
A thousand crystal tambourines<br />
struck at the dawn light.</p>
<p>Green, how I want you green,<br />
green wind, green branches.<br />
The two friends climbed up.<br />
The stiff wind left<br />
in their mouths, a strange taste<br />
of bile, of mint, and of basil<br />
My friend, where is she&#8211;tell me&#8211;<br />
where is your bitter girl?<br />
How many times she waited for you!<br />
How many times would she wait for you,<br />
cool face, black hair,<br />
on this green balcony!<br />
Over the mouth of the cistern<br />
the gypsy girl was swinging,<br />
green flesh, her hair green,<br />
with eyes of cold silver.<br />
An icicle of moon<br />
holds her up above the water.<br />
The night became intimate<br />
like a little plaza.<br />
Drunken &#8220;Guardias Civiles&#8221;<br />
were pounding on the door.<br />
Green, how I want you green.<br />
Green wind. Green branches.<br />
The ship out on the sea.<br />
And the horse on the mountain.</p>
<p>Translated by William Logan</p>
<p>Ballata sonnambula</p>
<p>Verde que te quiero verde.<br />
Verde vento. Verdi rami.<br />
La nave sul mare<br />
e il cavallo sulla montagna.<br />
Con l’ombra alla vita<br />
ella sogna alla sua balaustra,<br />
verde carne, chioma verde,<br />
con occhi d’argento gelato.<br />
Verde que te quiero verde.<br />
Sotto la luna gitana,<br />
le cose la stanno guardando<br />
ed ella non può guardarle.</p>
<p>Verde que te quiero verde.<br />
Grandi stelle di brina<br />
vengono col pesce d’ombra<br />
che apre la strada dell’alba.<br />
Il fico sfrega il suo vento<br />
con lo smeriglio dei suoi rami,<br />
e il monte, gatto sornione,<br />
arriccia le sue agavi acri.<br />
Ma, chi verrà? e da dove?…<br />
Ella sempre alla sua balaustra,<br />
verde carne, chioma verde,<br />
sognando l’amaro mare.</p>
<p>- Compare, vorrei scambiare<br />
il mio cavallo con la tua casa,<br />
la mia sella col tuo specchio,<br />
il mio coltello con la tua coperta.<br />
Compare, arrivo insanguinato<br />
dai valichi di Cabra.<br />
- Se potessi, caro amico,<br />
il cambio sarebbe già fatto.<br />
Ma io non sono più io,<br />
né la mia casa è più la mia casa.<br />
- Compare, voglio morire<br />
decorosamente nel mio letto.<br />
Molle d’acciaio, se è possibile,<br />
con le lenzuola d’Olanda.<br />
Non vedi questa ferita<br />
dal petto alla gola?<br />
- Trecento rose brune<br />
sulla tua camicia bianca.<br />
Il tuo sangue gocciola e odora<br />
alla fascia della tua cintura.<br />
Ma io non sono più io,<br />
né la mia casa è più la mia casa.<br />
- Lascia almeno che salga<br />
fino alle alte balaustre;<br />
lascia che salga, lascia,<br />
alle verdi balaustre.<br />
Colonnine della luna<br />
per dove rimbomba l’acqua.</p>
<p>Salgono i due compari<br />
alle alte balaustre.<br />
Lasciando una traccia di sangue.<br />
Lasciando una traccia di lacrime.<br />
Tremavano sui tetti<br />
lanternine di latta.<br />
Mille tamburelli di vetro<br />
ferivano le luci dell’alba.</p>
<p>Verde que te quiero verde,<br />
verde vento, verdi rami.<br />
I due compari salirono.<br />
Il lungo vento lasciava<br />
in bocca uno strano sapore<br />
di fiele, di menta e basilico.<br />
- Dove sta, dimmi, compare!<br />
Dove, la tua ragazza amara?<br />
- Quante volte t’ha aspettato!<br />
Quante volte t’aspettò,<br />
viso fresco, nera chioma,<br />
a questo verde balcone!</p>
<p>Sulla faccia della cisterna<br />
la gitana si dondolava.<br />
Verde carne, chioma verde<br />
con occhi d’argento gelato.<br />
Un ghiacciolo di luna<br />
la sorregge sull’acqua.<br />
La notte si fece intima<br />
come una piccola piazza.<br />
Guardie civili ubriache<br />
alla porta bussarono.<br />
Verde que te quiero verde.<br />
Verde vento. Verdi rami.<br />
La nave sul mare.<br />
E il cavallo sulla montagna.</p>
<p>İtalyanca çevirinin kaynağından emin olmamakla birlikte büyük olasılıkla  şurada bulunuyormuş: “García Lorca, Tutte le poesie, a cura di Norbert  von Prellwitz, Milano, Biblioteca universale Rizzoli, 1995. Traduzioni  di Lorenzo Blini, Renato Bruno e Norbert von Prellwitz”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/uyurgezer-gonul-seruveni-federico-garcia-lorca.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendini savunan şair: Ali İhsan Özeren</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/kendini-savunan-sair-ali-ihsan-ozeren.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/kendini-savunan-sair-ali-ihsan-ozeren.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Jun 2010 23:41:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diyaloglar]]></category>
		<category><![CDATA[EDEBİYAT VE HUKUK]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>
		<category><![CDATA[Ali İhsan Özeren]]></category>
		<category><![CDATA[avukat şairler]]></category>
		<category><![CDATA[ince yerinden kanayan kent]]></category>
		<category><![CDATA[şair hukukçular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1158</guid>
		<description><![CDATA[
Şairin kendi dilinden hayatı: &#8220;1964, Sarıgöl doğumlu&#8230; üniversiteye kadar sadece Sarıgöl&#8217;de yaşadı.. sonra Ankara&#8217;da Hukuk Fakültesi.. okumaya okuyordu ama, kızları tanıyınca eli kalem tutmaya başladı.. yok, hayır; kızlar değil; kalem, sonra sonra bir şekilde onun vicdanı olmaya başladı.. üstelik yalan söylemeyi de kalemle öğrendi.. şimdilerde İzmir&#8217;de yaşıyor, avukatlık yapıyor ve şiir yazıyor.. ben doğrusunu yazdım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: justify;"><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/06/aliihsanfoto1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1159" title="Ali İhsan Özeren" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/06/aliihsanfoto1.jpg" alt="Ali İhsan Özeren" width="448" height="299" /></a></h3>
<h3 style="text-align: justify;"><em>Şairin kendi dilinden hayatı: &#8220;1964, Sarıgöl doğumlu&#8230; üniversiteye kadar sadece Sarıgöl&#8217;de yaşadı.. sonra Ankara&#8217;da Hukuk Fakültesi.. okumaya okuyordu ama, kızları tanıyınca eli kalem tutmaya başladı.. yok, hayır; kızlar değil; kalem, sonra sonra bir şekilde onun vicdanı olmaya başladı.. üstelik yalan söylemeyi de kalemle öğrendi.. şimdilerde İzmir&#8217;de yaşıyor, avukatlık yapıyor ve şiir yazıyor.. ben doğrusunu yazdım ama yalanı tamamen ona aittir.. şerefe&#8221;</em></h3>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Şairle bir söyleşi için: <a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/yazmak-susmaktir-sair-ali-ihsan-ozerenle-bir-soylesi.html">Bağlantı</a></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda, şiirlerinde kendimi zaman zaman bulduğum zaman zaman da kaybettiğim bir şairden söz edeceğim. Ali İhsan Özeren. Ali İhsan Özeren’in “hukuk ve edebiyat&#8221;ta taşıdığı özel bir anlam var. O, aynı zamanda bir avukat ama şiirinin rüzgarı, bize, avukatlığından daha önce ve hep sık dokulu, yoğun ve çarpıcı bir dokunuşla ulaştı. Öyle ki neredeyse yirmi yıl önce her ikimiz de aynı hukuk fakültesi sıralarında iken ondan aldığım ve bir daha da geri vermediğim bir şiir dosyasının içindeki bir şiir, hayatımın ve romanımın özü oldu ve evet, gözlerimi o şiirin satırlarına ilk kez hayranlıkla düşürmemden yirmi yıl sonra o şiir, ilk romanımın, Eski Sinagog Meydanı’nın orta yerini aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">O şiir, ileride biri şair öteki romancı olacak iki hukukçu namzedine satır satır zamansızlığı ve 89’un çocuklarının apansız belkilerini yaşatmıştı çünkü:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">&#8220;ince soruların mahkumusun çocuk apansız belkilerin vurgunu<br />
iki avucunda taşıdığın başın yüreğin iki avucunda<br />
gözlerinin gizliden yaşaran yerleri<br />
kararsıza benzeyen her şeyi kabullenmiş bakışın<br />
ve hala ellerinde yeşertmek isteği kesinliği</p>
<p style="text-align: justify;">hangi ülkenin dinisin çocuk hangi rüzgarın peygamberi<br />
her kâlp kırılabilir kendi içine baktıkça<br />
akşamında tanrısı ölmüş bir müminin kederi<br />
sabahında bir kadavranın ayaklarına taşınmış suların izi<br />
bir de omuzlarının İsa&#8217;ya eğimi</p>
<p style="text-align: justify;">sesinle uzlaşamıyorsun çocuk susuşunla hiç<br />
akşama değin evini temizleyen kadınlara benziyorsun<br />
geciktirilmiş ama kuşkucu yanıtlarla karşılayarak kendini<br />
ve seni onlardan ayıran beklentilerin bir de sığınaklar<br />
fişek yatağına kendini sürüp kendini avlıyorsun</p>
<p style="text-align: justify;">çocuk hangi aşkın mecnunusun hangi duygunun vacibi<br />
bir ayna gibi gezdiriyorsun kendini yol boyunca<br />
unutturulanlardan daha çoğunu unutuyor bu dünya<br />
biliyorum bir yol bulsan dönmezsin her yolun başına<br />
bırakılmışlığında upuzun bir İsa</p>
<p style="text-align: justify;">ömrün ki susbilgisi günlerine dönük<br />
aşınan yüzünle ellerini gizliyorsun<br />
parmaklarının arasında tespihlerden örülmüş bir kement<br />
hep aynı intiharın ayakizleri ardında<br />
ardında en ince yerinden kanayan bir kent&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Ali İhsan Özeren</p>
<p style="text-align: justify;">Sonbahar/1984-1992</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Fakültedeki Ali İhsan’ı, “Sovyet sosyalizminin çöküşü ve Gorbaçov” tartışmalarımızdan, artık ne yazık ki &#8220;zoraki yersiz&#8221;likten kantine sıkışmış öğrenci derneğinden, hukukun adaletle pek de barışık olmadığı bir dönemin ders asmalı kuşağının okey atmalarından, loş Ankara Hukuk koridorlarına bir sokak lambası ışığı gibi düşen uzak gülümsemesinden de anımsıyorum. 1989’ların hapishane genelgeleri,  ilk &#8220;apolitik&#8221; (!) kuşağa hazırlanan  “kanlı batak” gelecek, soğuk savaşların sonu ve şimdi bugün, susbilgisi günlerine dönük ömrümüzün öğle vaktindeyiz; aşınan yüzümüzü, ellerimizi gizliyoruz ikindi vaktine ve ince sorularla bezeli bir ayna gibi gezinmeyi sürdürüyoruz yol boyunca ve ne sesimizle ne de susuşumuzla uzlaşabiliyoruz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ali İhsan Özeren’in yakın zamanda söylediği iki büyük şiirinin zamanı şimdi:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>./ağyar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">atımdan düştüm</p>
<p style="text-align: justify;">az olsam bu kadar yorulmazdım<br />
aynalar mı uzun akşamlar mı<br />
ağaçlar gibi adresime tutundum</p>
<p style="text-align: justify;">avlumda ağlayış büyüyor ne yapsam<br />
anne desem değil anı hiç değil<br />
hep alnıma dikaçıyla düşen aşk</p>
<p style="text-align: justify;">arzuhal olsam yazılmazdım<br />
ada mıydı aradığım adanmak mı<br />
usulca ağılına dönüyordu sarhoşluğum</p>
<p style="text-align: justify;">avdım huzurunda acının sunağında adak<br />
ağzımdaki ince alay avucumda ateş<br />
ve ahenkten iplik iplik söktüğüm ay</p>
<p style="text-align: justify;">adımdan düştüm</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
./berhayat</strong></p>
<p style="text-align: justify;">boynuma eğiliyordu bağ</p>
<p style="text-align: justify;">tarihin belkisinde gövermiş bu beylik<br />
babasız büyüyen çocukluktu armağandı<br />
usulca uğuldayan annemizin buhurlu nefesiyle</p>
<p style="text-align: justify;">her bahar bademçiçekleriydik gövdede<br />
vurdukça kıran ümüğümüze takılı bergüzar<br />
dünya bent olurdu sızardık düşümüze</p>
<p style="text-align: justify;">ah benden bize bu kısacık bahtiyarlık<br />
battal bir boşluğa bedel olarak ödediğimiz<br />
bedestende beyhude gönülde bozlak</p>
<p style="text-align: justify;">berhane bir kavmin göğsüne kurduğumuz bağdaş<br />
benliğimiz yurtsuzdu bedenimiz bimekan<br />
ve bileklerimizi ödünç alan bembeyaz bıçak</p>
<p style="text-align: justify;">doğuyordum bağanımın içine&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Ali İhsan Özeren onyıllar boyunca şiir söyledi. Ve onyıllar boyunca yüzünü pek az da görsek, bizlere yüreğini açtı, yüreğimize seslendi. Bir şair başka ne yapar?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“berhane bir kavmin göğsüne kurduğumuz bağdaş<br />
benliğimiz yurtsuzdu bedenimiz bimekan</p>
<p style="text-align: justify;">ve bileklerimizi ödünç alan bembeyaz bıçak”&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Devamında Ali İhsan Özeren ile şiir, öykü, hukuk  ve edebiyat ile avukatlığın ötesi üzerine yapılmış zengin bir söyleşiyi yayınlayacağım. Söyleşi, sekiz yıl kadar önce İzmir Barosu&#8217;nun bülteninde de yayınlanmıştı</strong>:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;">KÜLTÜR – SANAT SÖYLEŞİLERİ &#8211; III</p>
<p style="text-align: justify;">“yazmak, insanın kendisini arama serüvenidir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Söyleşi: Tamer &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230; &#8230; Özeren’le konuşurken, bir avukatla değil, bir şairle söyleştiğimizi hissettik. Aşağıdaki satırları okuyunca sizlerin de dikkatini çekecektir bu durum. Bülten sayfalarında yer verdiğimiz söyleşilerde cevaplarını aradığımız bazı sorulara çok farklı yaklaşımları oldu meslektaşımızın. İlginizi çekeceğini umuyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Bir şaire, “şiire nasıl başladın?” diye sormak anlamlı olmaz, herhalde. Belki şöyle sorulabilir: bir insan neden şiir yazar?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanatın diğer dallarıyla uğraşan insanlar nasıl bir ilişki kuruyorlar bilmiyorum, ama yazmak biraz da insanın kendisini arama serüvenidir. Bir süre sonra, o, artık senin hayatının temel belirleyenlerinden biri olmaya başlıyor. Meşhur bir lafı vardır Rilke’nin, “Genç Şaire Mektupları”nda yer alan: “Yazmazsam yaşayamam diyorsan, o zaman yaz”. Bugün de kimi ortamlarda, “yazmazsam yaşayamam”, “yazmak benim için bir yaşama biçimidir” türü laflar duyarsınız. Belki bir yere kadar doğrudur; ama bunun çok altı çizilerek gösterilmesini de fazla anlamlı bulmuyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">O kadar tuhaf bir şey ki bu, bazen bir yerde tıkanıyorsun, her şey kötü gidiyor; oturuyorsun, bir kitap okumaya başlıyorsun. Okudukça, senin de aklına bir şeyler gelmeye başlıyor. Bunlar, tabii ki, kendi hayatına ilişkin, oradan çıkardığın sorular, tartışma notları oluyor. Okuma sürecin etkin, dinamik bir süreç olunca, sen de giderek “bunu yazmam lazım” diyorsun. Ya da “bunu yazmam lazım” bile diyemiyorsun, yalnızca yazıyorsun. Çünkü bazen “şunu yazayım“ diye oturduğunda hiçbir zaman onu yazamıyorsun. Kalemin, bambaşka bir yerlere gidiyor. Onun kendisine özgü bir serüveni var. Niye öyle oluyor, ben de bilmiyorum. Ama sanıyorum, en temelde, insanın hayatla kurduğu ilişkiyle bağlantılı. Mesela son zamanlarda, <em>“yazmak ne, bana ne anlam kazandırıyor, bu yazdığım şiir bitti de ne oldu, bir anlamı var mı, sözcükler ne, sözcüklerle neyi ne kadar anlatıyorsun, anlatabiliyor musun, yani yükünü alıyor mu; Orhan Veli’nin dediği gibi, ‘içinde bir iş yapmanın saadeti ile’ yatıp uyuyabiliyor musun?”</em><em> </em>sorularıyla uğraşır oldum. Bunların hemen hepsi havada kalan sorular. Şu var tabii: Birileri için, birileri adına, birilerine bir şeyler anlatma çabasıyla, yani özetle misyoncu bir yaklaşımla yazdığın zaman, bu tür sorulara uzak kalıyorsun. Ben, insanlar ne kadar misyoncu olurlarsa olsunlar ya da bu tür söyleşilerde misyoncu kimliklerini ne kadar hissettirirlerse hissettirsinler; kendi kendilerine kaldıklarında, kendi içsel süreçlerine girdiklerinde, boş bir kağıt ve kalemin yaşattığı gerilimi hissettiklerinde, o misyona çok fazla takılacaklarını düşünmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi kişisel serüvenimle ilgili olarak da şunları söyleyebilirim: Genelde bu ülkede şiire nasıl başlanır? Ortaokul ya da lise yıllarında bir kıza aşık olursun, sonra da onun üzerine, ona dair çala kalem bir şeyler yazarsın. Benimki de böyle bir süreçle başladı. Şiirle daha kapsamlı ve köklü bağım ise üniversite yıllarına denk düşer. Okuyan bir insanım. Ortaokul sıralarında manili şiirler yazmaya başladım. Güzel, yumuşak laflar etmesini de biliyordum; hatta arada bir arkadaşlarımın aşk mektuplarını yazıyordum. Lise döneminde (1977’den sonra), politikayla iç içe bir hayatım oldu; derneğe girdim, filan. Özellkle şiir okuma sürecim o dönem başladı. Ondan önce pek fazla şiir okuduğumu söyleyemem. Ağırlıklı olarak, dergiler, Nazım seçkileri okurdum. Üniversiteye gelinceye kadar da ‘Nazım Hikmet şiirleri’ yazdım, deyim yerindeyse. O süreç içerisinde, biçimlenme olarak, toplumcu gerçekçiliği seçtiğimi de söyleyebilirim. Sonrası, üniversite yılları.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Üniversiteye gelmişken, şiire ve yazma serüvenine tekrar dönmek kaydıyla, hukuk fakültesini tercih etmenizin nedenlerinden söz eder misiniz biraz?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben 1980’de küçük bir kasaba lisesinden mezun oldum. Zaten bir okuma alışkanlığım, sosyal olaylara, politikaya yatkınlığım vardı. Üstelik, matematik, fizik, kimya derslerinde kötüydüm. Böyle bir altyapım vardı sonuçta. Hem kendi adına istediklerin, belirlediklerin anlamında, hem de temel eğitiminin seni getirip bıraktığı yeri düşündüğünde, aklına ya siyasal geliyor, ya da hukuk. Ve o bölümlere ilişkin, siyasi efsane diyeyim, daha yoğundu. Bir şekilde bunları kotarırım diyorsun, böyle bir duygun var. Yoksa ille de avukat, hukukçu olacağım diye düşündüğümden değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz bu tercihinizi? O çizgi nasıl bir noktaya getirdi sizi? Girerken düşündüğünüz yerde midir avukatlık?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hayır, daha da arkasına düştü. Ben, belirgin bir şekilde mesleğini sevme özürlüsüyüm. Birçoğumuzun yaptığı gibi fakültenin üçüncü ya da dördüncü yılından sonra çalışmaya başladım. Gidiyorsun ve ağırlıklı olarak da icracı avukatlık bürolarında çalışıyorsun. Neler yaşadığın da malum. Şimdi, bütün bunları yaşayan bir insan mesleğini nasıl sever? Ama bir yandan da, başka ne tür bir iş yapabilirim ki, diye düşünüyorum. Öyle ya da böyle bunun eğitimini aldım. Bir de, son zamanlarda avukatlık dışında iş arama olayları ile ilgili arkadaşlarla konuşmalarımızda keşfettiğimiz bir şey var: Bizim mesleğimiz, aslında, insan ilişkilerindeki risk’in üzerine kurulu bir meslek. Örneğin, kardeşimle ilişkilerim, ekonomik bir çıkar ilişkisine dönünceye kadar hiç risk taşımaz. Ekonomik çıkar devreye girdiği zaman, o güne kadar güven üzerine kurulan bir ilişki birdenbire farklı bir niteliğe bürünür. Bu yönüyle de, insan ilişkilerine, herhangi bir işin süreçlerine ilişkin olarak, hep risk’i düşünürsün. Ben inanıyorum ki başka bir iş yapmayı düşünen bir avukat en çok o işin risk’ini düşünüyor. Oysa, piyasadaki herhangi bir adam bizim gibi düşünmez. Çünkü, sermayenin temel özelliği riski göze almasıdır zaten. Riski göze aldığı için bir faktör olarak yer alır ekonomide. Bir avukat olarak benim için en kötü haberlerden birisi evime haciz gelmesidir. Piyasadaki insanlar, bunu bir şekilde tolere ederler, ama benim için büyük bir risk bu. Böyle hesap ediliyor, diye düşünüyorum. O yüzden herkes avukatlığı bırakıp da başka bir iş yapmayı hayal eder; ama biraz koşullar, biraz da bu üst düzeyde gelişmiş risk bilinciyle, “boşver, öyle ya da böyle yürütürsün” mantığıyla uzlaşır ve devam eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne olursan ol, cebinde beş paran olmasa bile, bir avukat olarak herkesin gözünde oluşturduğun bir statü var. Asgari bir yaşam standardı var. Bunun altına düşmeyi asla göze alamıyoruz. Avukatlığı sevmediğini söyleyebilirsin; ama sonuçta, duruşmalarını geç saatlere aldırabiliyorsan, saat 10.00’a kadar yatma lüksüne sahip olabileceğin de bir iş bu. Ayrıca, bir büro, bir masa, bir koltukla yürütebileceğin, daha az mekansal bağlantı kurduğun bir iş. Adliyeye, şuraya, buraya gidiyorsun. Sirkülasyonu iyi aslında. O açılardan baktığın zaman, çok da kötü bir meslek değil. Belki biraz da para kazanabilsek bu kadar şikayetçi olmayacağız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
* Serbest çalışan avukatların, yaşadığı sorunlar, gerilimler, işin taşıdığı belirsizlikler vs. dolayısıyla, kültürel ya da sanatsal etkinliklere uzak kalabildikleri gerçeği var. Ama şimdi söylediğiniz, işin başka bir boyutunu da gözetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Serbest avukatlık yapan birinin, bir memur ya da işçiye göre belli rahatlıkları söz konusu. Öyleyse, avukatların, işleri dışında kalan alanlarla uğraşmak konusunda bazı avantajları olduğu kabul edilebilir mi? İşin getirdiği sıkıntılardan çok da şikayetçi olmamak mı gerekir? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her gün Bayraklı adliyesine duruşmaya giden bir avukat, günde en az yarım saatlik yolculuğu boyunca bir şeyler okuyabilir. Duruşma saatlerini beklemekten şikayetçiyiz; bir yarım saat de duruşma beklerken okusak, bu, günde yaklaşık olarak bir saat eder. Çok büyük bir zaman. Bu, hayatın ‘onsuz olunamaz’ değerleri ile alakalı bir şey. Kimseyi yargılama hakkını kendimde bulmuyorum; ama bu, onsuz olunamaz değerlerin üretilmesidir. Bu, her kişinin kendisine özgü olarak yapacağı bir sınıflandırmadır. Sonuçta akşamları iki bardak bira içmeyi onsuz olunamaz addeden bir insan, bunu öyle ya da böyle başarır. Ben yapabiliyorum. Ya da ne bileyim, bir ay boyunca benim hayatımın onsuz olunamaz değeri, dünya kupası maçlarını seyredebildiğim kadarını seyretmekti. Büyük bir kısmını da seyrettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* İşin düşünsel ve duygusal boyutu da var. Hacizde, duruşmalarda, yargı mensuplarıyla ve kendi meslektaşlarımızla ilişkilerimizde yaşadıklarımızdan sıyrılıp keyifle, huzurla bir şeyler okumanın ya da yazmanın zorluğundan söz edilemez mi?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Benim için en ilginç serüvenlerden bir tanesi hacze ya da keşfe gitmektir. Ben hep “ne yapıyorum, nereye gidiyorum, şimdi nelerle karşılaşacağım, bunlar benim ne işime yarıyor, ne kadar içindeyim ben bunun” diye düşünüyorum. O süreç tuhaf bir biçimde benim yabancılaşma duygumu artıran bir şey. Onu fark ettiğim zaman, açıkçası, her şeyi komik hissediyorum. Absürdlük anlamında komik hissediyorum ve bu hikayenin ortasında bir şeyler yazma çabamı da absürd ve komik hissediyorum. Ama, aylarca okumadığım zamanlar olsa da, sonuçta, okumaktan keyif alan bir insanım. Özellikle kendi hayatıma dair sorularımı bir şekilde beninle paylaşan, benimle tartışan, sorularımı çoğaltan ya da azaltan kitapları okumayı daha çok seviyorum. Örneğin şu aralar Kundera’nın kitaplarını defalarca okuyorum. Gündelik hayat, yabancılaşma, bireyin olanaklarının araştırılması, ilişkiler, toplumsal süreç&#8230; Çok keyif alıyorum bunları okumaktan. En azından merak ediyorum. Sevdiğim şairleri okumaktan keyif alıyorum. Şiirle daha yoğun bir ilişkide bulunduğum için, hepsini satın alamasam da, arada kitapçılara gidip dergileri karıştırabilmek, oradan üç-beş şiir okuyabilmek için zaman ayırmaya çalışıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Sanatla ve kültürle olan ilişkimizde göze çarpan uzaklık, genel toplumsal sürecin bizi getirdiği bir nokta mıdır, yoksa mesleğimizin bize kaybettirdiği şeyler de var mı ?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu biraz da, bir şeyleri paylaşma arzumuzu kaybetmemizden kaynaklanıyor. Ben, uzun zamandan beri, okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi birileriyle oturup tartışmıyorum. Belki gençliğimizde bunu da abartıyorduk, izlediğimiz her şeyden bir mesaj çıkartacağız diye kendimizi paralıyorduk; ama yine de bir şeyler vardı. Kendi adına ve zevk alarak yaptığın bir şey aracılığıyla başkalarıyla bir dil kuruyordun. Şunu da ekleyebilirim: Dönemeç kitaplarım vardı benim. Mesela, Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına”sını üniversite 2. sınıfta okuduktan sonra, onun benim bütün üniversite hayatımı etkilediğini biliyorum. Abilerimiz “gençken herkes hızlıdır da asıl iş, daha sonra devam ettirmektir” derlerdi; ama “Bir Gün Tek Başına”, bunun cisimleşmiş halidir. Ben bütün üniversite hayatım, ilişkilerim süresince, <em>“evet, bugün iyiyiz, kendimizi şöyle hissediyoruz da, yarın hayat denen şeye dahil olduğumuzda ne olacak, orada bütün bunları yapabilecek miyiz?”</em><em> </em>diye sorduğumu çok iyi biliyorum. Buna şu yanıtı verdiğimi de biliyorum: <em>“hayır, hayat benden daha güçlü, ben o kadar güçlü değilim”.</em><em> </em>Ben o dönemlerde bile, gençliğin verdiği enerjiyle, heyecanla iradeci olmadım; yani hayatı yenebileceğimi, ömrümün sonuna kadar bir şeyleri sürdürebileceğimi düşünmedim. Ama bugün için bende oluşan süreç şu oldu: Ben artık <strong>‘ilgisiz’im</strong>. Bu da ikibinli yılların nihilizmi olsa gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">* Hayatın her alanında mı?</p>
<p style="text-align: justify;">O kadar değil belki, ama genel bir tavır olarak ilgisiz olduğumu söyleyebilirim. Bu seni muhalif kılan bir tutum. Bir süreç var; hayat sana o sürecin yanında veya karşısında olmanı dayatıyor. Ama sen o sürecin kendisine karşısın. Ve sürecin kendi gidişi senin o kadar uzağında sonuçlar yaratıyor ve bunu o kadar açık görüyorsun ki, en fazla, ilgisiz kalabileceğini hissediyorsun. Bir kaçış bu, kabul ediyorum; ama en azından benim kafam rahat, diyorsun. Bu, seni o sürecin dışında tutan bir şey haline dönüşüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesleğimizin bize kaybettirdikleri noktasına gelince: Bütün bunlar artılar ya da eksiler değil. Bu, şu anda hayatın her alanında her insanın yaşadığı, ‘yabancılaşma’ olarak adlandırdığımız şey. Yani kimsenin bundan uzak olduğunu, şu ya da bu şekilde kendini kurtarabildiğini sanmıyorum. Bulaşıcı bir şey. <strong>Geçenlerde yazdığım bir yazıda Oblomov’dan bahsetmiştim. Gonçarov’un Oblomov’a ayıp ettiğini, Oblomov’u kirlettiğini düşündüğümü yazdım. Çünkü Oblomov kadar temiz olabilmek için hayatın olabildiğince dışında kalabilmen, Oblomov kadar dışında olman gerekiyor. Dikkat edin, Oblomov’un temizliği, dürüstlüğü, iyi niyeti kitap boyunca berrak bir su gibi önünüzdedir. Ama sürekli olarak Oblomov’un ataleti eleştirilir. İyi de, o kadar temiz kalmak ancak öyle mümkündür. Hayatın içine şu ya da bu şekilde girmek insanı kirleten bir şey. Benim için de geçerli bu. Ben de ilgisizim diyorum, ama sonuna kadar ilgisiz kalamıyorum.</strong> Öyleyse, burada tek tek mesleklerin belirleyici olduğunu söyleyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama bir parantez açmak gerekir. Gerçekten hayatta kalabilmek için, gece gündüz çalışmak zorunda olan başka insanlardan, mesela midyecilerden söz etmiyorum. Yani, avukatlar duruşmalara gidip gelirken okuyabilirler diyorum; ama midyecinin de sokak lambasının altında müşteri beklerken okuyabileceğini iddia etmek saçma olur. Böyle bir durum söz konusu değilse eğer, bunun mesleklerle çok ilişli olduğunu düşünmüyorum. Belki avukatların genel tercihleriyle alakalı bir şey. Avukatlığın öyle ya da böyle, kimlik, kariyer ve statü olarak ona sahip olan kişiye bir doygunluk hissi verdiğini düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Buna bağlı olarak da mesleki faaliyete başladıktan sonra bazı şeyleri ihmal ettiğimizi mi düşünüyorsunuz?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında, mesleğe girmekle ilgili bir şey değil. Bunun en temel nedeni şu: Eskiden, Türkiye’de okuma, yazma, tartışma, yani entelektüel süreçle ilgili faaliyetlerin üzerine oturduğu bir zemin vardı. <strong>Dünyayı değiştirme iddiasının, bilincinin üzerine kurulmuş bir zemin.</strong><strong> </strong>Bugün, insanların, o dünyayı değiştirme duygusunu gerek birey, gerek topluluk olarak kaybettiklerini düşünüyorum. “Kapitalizm kazandı” denilen sürece tekabül eden bir şey bu. Geçici de olabilir, bilemiyorum. <strong>Bu süreç, bir ara</strong><strong> </strong><strong><em>“hiç değilse kendimizi değiştirelim”</em>e dönüştü. Ama kendimizi değiştirmenin de o kadar kolay olmadığını, bizimle değil de bizi aşan süreçlerle bağlantılı olduğunu gördük.</strong> Şimdi, bir parça kendimizi iyi kılabilmenin yollarını arıyoruz. Ama temel şeyler elimizden çekildiği zaman, bunu ne için yapacağız? Yani, şimdi ikimiz konuşurken, dünyayı ya da kendimizi değiştirme bilincimiz soğurulduktan, kafamızın içi sıkılıp boş süngere dönüştürüldükten sonra, okuduğumuz bir kitabı tartışmamız, ‘entelektüel geyik’ten öte bir anlam kazanır mı? Eskiden biraz daha inanıyorduk. Yazmanın, okumanın kendisinin bile giderek bir yabancılaşmaya dönüşmesi, ona karşı kendimizi uzak hissetmemiz biraz bunlardan kaynaklanıyor. Karamsar bir tablo olabilir, ama ben böyle düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Sonuç olarak, üzerine oturabileceği bir zemin yoksa, insanlar niye okusun, yazsın mı demek istiyorsunuz?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biraz daha keyif almayı tercih ediyorum ben. Keyif alarak okumaya, anlamaya çalışırsak, belki bu sürecin ayakları üzerine oturması mümkün olabilir. Bu ülkede sanatla ilişkinin keyif üzerine kurulmasını ben önemsiyorum. Çünkü bizde, her şeyi bir şeyler için yararlı, anlamlı, işlevli kılma alışkanlığı var. İlle bir işe yaramalı diye düşünülür. Bu, birçok tartışmanın, özellikle sanatla ilgili tartışmaların içerisine girer. “Ben kimse için yazmıyorum, kendim için yazıyorum“, “niye yazıyorsun”, “biçim mi, içerik mi” gibi lafları pek önemsemiyorum. Çünkü, biçim/içerik, sanatın kategorilerinden değildir; felsefenin kategorisidir. <strong>Sanatın kategorisi biçem, yani üsluptur.</strong> Biçem, o şeyin daha kişiye özel olduğunu hissettirir. Bunu çok anlamlı buluyorum. Sonuçta, insanların bir şeyi anlatmak, bir şeyi açıklamak, ispatlamak için sanat yapmaları anlamsız geliyor bana. Onu bilim yapıyor zaten. Peki, sanat neyi yapıyor? <strong>Sanat, bence insanın özne olma çabasına tekabül eden bir şey. Anlamı burada. Çünkü insan, doğadan ve bütün her şeyden özne oluşuyla, bilinciyle ayrılıyor. Bilincin yaratılması süreçlerini tartışırsın, ama bu felsefi bir şey. Felsefe, bilgiye ilişkin ilk sorunun peşindedir. Sanatın olduğu yerde ilk soru yok ki. Sanatın olduğu yerde öznenin kendisini var kılma, var etme çabası vardır. Bunun içerisinde de keyfe dair şeylerin, insani olan şeylerin daha fazla olmasının bence hiç sakıncası yok. İhmal edemezsin.</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Yazmanın, özellikle şiir yazmanın, dille ve gerçekliğin görünen şekliyle oynamak, bazen de yeni bir gerçekliğin peşinde koşmak olduğu görüşüne katılır mısınız? Sizce yazmak nedir?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yazmak, susmaktır. Yani, yazdığın sürece, asıl yazmak ve anlatmak istediklerini anlatamadığını ve yazamadığını görürsün. Bir gizlenme biçimidir; bir şeyleri göstermek, açığa çıkarmak değildir. Kendinle oynadığın bir oyundur. Belki biraz kendine kaçışlar yaratmaktır. Yine üniversite yıllarına döneceğim. Altyapımızda toplumcu gerçekçiliğin olduğu, halk için, toplum için yazıp çizdiğimizi düşündüğümüz yıllar. <strong>‘80 sonrası o dönemde, yazmaya ilişkin olarak Freud söylemleri dolaşmaya başladı. “Yazmak bir savunma mekanizmasıdır” dokundurmaları yapılıyor. Bunu kendi içimde düşünürken “Öyle şey olur mu? Yazmak başka bir şey; basit bir savunma mekanizması olarak açıklanamaz” derdim. Sonradan keşfettim ne olduğunu. Her şeyin saldırdığı bir insanın kendini savunmaya ihtiyacı olamaz mı, diye düşündüm. Fark ettim ki, o dönemlerde kendimi savunabilme bilincim yokmuş. Oysa, hayat her gittiğin yerde sana saldırıyor; bunu hissediyorsun, yaşıyorsun. Gündelik hayatımız bunun özeti zaten. Bunu yaşarken, sen, en temel etkinliklerinden bir tanesinin kendini savunma biçimi olduğunu bilincinde yaratmamaya çalışıyorsun. Bu kadar uzaksın kendinden. Buradan yazma sürecine geldiğim zaman, evet, bir savunma biçimi belki. Kaçış dememin bir nedeni o. Kaçış da bir savunma biçimi çünkü. Mesela Akdeniz Akdeniz filminde “bu film kaçışı olanlara adanmıştır” der. Böyle bir kaçış şansı varsa insanın ve bir şekilde bu kaçışı kullanarak kendini sağaltabiliyorsa, daha ne diyebilirim ki?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Mesleki faaliyetiniz içerisinde bunun bir etkisi var mıdır? Çalışırken, müvekkille ilişkilerinizde&#8230;</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanıyorum, en çok ciddiye almamayı sağlıyor. Kuşkusuz işin getirdiği bir profesyonellik, sorumluluk vardır. Ama hayatı sürekli olarak ciddiye alarak yaşayamıyorsun, işini de öyle. Ne kadar ciddiye alırsan, -bu ciddiyeti hayatın bütün alanlarını kapsar şekilde kullanıyorum- cehennemi o kadar büyütmüş olursun. Öyle ya da böyle, bir gün öleceğimizi biliyoruz. Belki yazmak biraz ölümden kaçmak, biraz da ölüme yaklaşmaktır. Son zamanlarda, özellikle günümüz şairlerinde iki sözcüğün kullanımı arttı: <strong>“beyhude” ve “nafile”.</strong> O beyhudeliği ya da nafileliği görmek, bilmek ve bütün her şeyi ona göre yaşamak, onunla ilişkilendirmek&#8230; Belki bu biraz insanı bilge kılıyor. Kendimi bilge olarak adlandırmak istemem ama böyle bir halet-i ruhiye yaşatıyor. Benim için nafile olan avukatlık yapmak ya da onun sonuçları değil yalnızca; belki ondan daha önce ve daha fazla, şiir yazmanın bile beyhude ve nafile olduğu duygusunu taşıyorum. Avukatlığa başladığımda, Ankara’da birkaç ay, bir avukat ablamın bürosuna gidip gelmiştim. Oturuyorduk, birkaç müvekkil geliyordu. Bir gün bana <em>“Sen ne biçim avukatsın?” dedi, “Sen, adamlar anlatırken dinliyorsun, ‘ben bu adama nasıl daha az ceza aldırırım?’ diye düşünmüyorsun; ‘bu adam neler yaşıyor, nasıl bir hikayesi var?’, onu merak ediyorsun. Avukat, yalnızca nasıl ceza aldırmam ya da daha az ceza aldırırım diye düşünür; başka bir şeyle ilgilenmez”.</em><em> </em>Bilmiyorum, belki de haklıydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Avukatlığı bir kimlik olarak taşımak konusunda çekinceleriniz var gibi?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben, biraz kendimi bu mesleğe sürülmüş hissediyorum. Bu büro da benim sürgün yerim. Ama bu sürgünlüğün de birtakım kuralları var. Bu sürgünlüğü yaşamanın bir adabı var. Bir şekilde o sürgünlüğü sırtlıyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Daha somut bir şey soralım. Bir tarafta şiir yazma serüveninden söz ediyoruz. Ama diğer tarafta da bir avukat olarak dilekçe yazma zorunluluğunuz var. Bu zorunlu yazma hali nasıl etkiliyor sizi?</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ismarlanmış her şeyi yazmak çok zordur. Avukatlığın en ilginç özelliklerinden biri de bu. Sürekli olarak ısmarlanmış şeyler yazmak durumundasın. Sonuçta, her dilekçen ısmarlanmış bir şeydir, belirgin bir şekilde. Ama, bu seni rahatsız eden bir olaysa, bir şekilde kendi içinde bir teknik yaratmak zorundasın. O tekniğin dışına çıkmayacaksın. Öyle ya da böyle, o tekniğin içinde kalıp kendinle fazla uğraşmayacaksın. Çıkamazsın ki. Bu noktada işin boyutunu değiştirip, hala tartışılan ve bir şekilde çözümlenemeyen bir sorundan söz etmeliyiz belki de. Yazar veya sanatçı, ürettiği, sanat ürünü adını verdiğimiz şeyle geçimini sağlayabilmeli mi, sağlamamalı mı? Yani onu bir mesleğe dönüştürmeli mi dönüştürmemeli mi? Bu soru, hala hiçbir yerde tam olarak cevaplandırılabilmiş değil. Örneğin, 19. yüzyıla kadar gelen edebiyatı, sanatı ilginç kılan bir özellik, o dönemdeki sanatçıların büyük çoğunluğunun ya babadan dededen zengin, ya da hamileri olan ya da bir kısım müzisyenler gibi saraydan iaşesi sağlanan kişiler olması. Bazen ben de düşünüyorum; keşke şu yazdığım şeylerden para kazanabilsem, bununla geçinebilsem, avukatlık sürgünlüğünden de kurtulabilsem, diye. Ama, onun yazma ahlakı denen şeyi nasıl etkileyeceği konusunda da çok net fikirlerim yok açıkçası. Kaygı da duyuyorum. Yazdıklarımdan milyarlarca lira para kazanıyor olsam, bunun beni nereye sürükleyeceği hakkında kesin bir şey söyleyemem; ancak spekülasyon yapabilirim. Hiçbir paranın yıkamayacağı bir ahlaka sahip olduğumu iddia etmek.- eminim öyleyimdir de- tuhaf olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Şiir kitaplarınızdan söz edelim biraz. İki kitabınız yayınlandı. İlk kitabınız “koltukaltımda uzayan kent”te kendini anlatmaya niyetli, dertli bir adamın şiirleri var. Daha yoğun bir anlatım göze çarpıyor. İkinci kitap “çocukça”, daha yalın bir anlatıma sahip olmakla birlikte daha olgun, az sözcükle çok şey anlatan bir kitap gibi.</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">‘koltuk altımızda uzayan kent’, bu söyleşi süresince pasajlar halinde değindiğim, öğrenci yaşantısına, avukatlığın başlangıç dönemlerine, biraz daha kendimi genç addettiğim dönemlere ait. Bir anlamda bir toplama, o dönemlerde yazılan şiirlerimin bir toplaması. Orada hala biraz iddia, bir şeylerin değişeceğine, değiştirilebileceğine ilişkin bir inanç, bir umut vardır. En azından kendimi arayıp bulma sürecine dair, daha iddialı olduğum bir dönemdir o. ‘çocukça’nın bendeki süreci daha farklı. Konulu bir yarışma ile çıktı. O yarışmaya şiirle katılmak istedim. Ama elimdeki malzemeyi bir türlü şiire çeviremiyordum. Baktım olacak gibi değil, bir öykü yazdım. Hayatımın ilk öyküsüdür. (Öyküye ödül verdiler ve o parayla şiir kitabımı bastırdım). Öykü bitti, biraz rahatladım; ama çocukça’da yer alan ve yıllar önce öğrenciyken daha değişik bir tarzda yazdığım üç-beş şiir geldi aklıma. Onları arayıp buldum. Sonra onları bu yapı içerisinde yazmaya başladım. Çok ilginç bir şekilde, arkası gelmeye başladı. Yatıyorum (o dönemlerde işi falan bıraktım, evden çıkmıyorum, hiçbir yere gitmiyorum), tam uyuyacağım, aklıma bir şey geliyor; kafamın içinde kuruyorum, dizeliyorum, hoşuma gidiyor, kalkıp hemen yazıyorum. Müthiş bir yoğunlukta çıktı. Asıl ilginci şuydu: yazdığım ve bir şekilde yaşamış olduğum çocukluğumu, yazma süreci boyunca yeniden yaşadım. Hiçbir yazma serüvenimde o kadar keyifli, beni o kadar rahatlatan, iç barışımı bu kadar çok artıran bir süreç yaşamadım. Umarım bir gün bu süreci bir kez daha yaşarım. Umarım, yine bir şeyler yazarım ve yazarken o yazdığım şeyleri yaşadığım günlere dönerim; onları yeniden yaşıyormuşcasına rahatlarım, ferahlarım, başka hiçbir şeyi de umursamam Belki hala yazıyor oluşumun nedeni de bu. O yüzden, o kitapta yer alan şiirler benim için çok değerli. Kitaptaki şiirler toptan bilincimden çekilse, silinse, kazınsa bile, o sürecin bana yaşattığı keyfin silinebileceğini sanmıyorum. Belki çocukluğun biraz daha yalın oluşunun getirdiği bir şey var. Çocukluk da kaçış edebiyatına örnektir. Kendi kaçışımı çok keyifli yaşadığım bir süreçtir. Diğer kaçışlar bu kadar sancısız, keyifli olmuyor. Bir de şu eklenebilir: Bir şekilde bir şeyler yazmaya başladığında, yazdığın şeyin malzemesinin seni belirlediğini düşünüyorum. Bu malzeme bazen daha yoğun, belki biraz daha psikolojik bir süreci getiriyor. Ama bazen bir yaşantı, keyifli, hoş bir şekilde, yitik cennet tarzı olunca, o da senin dilini bir şekilde etkiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Benzer bir süreci yeniden yaşamanız dileğiyle, çok teşekkür ederiz vakit ayırdığınız için</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben de teşekkür ederim.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/kendini-savunan-sair-ali-ihsan-ozeren.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DÖRT EĞİLİMSİZ DÜZ ÇOCUK</title>
		<link>http://www.edebiyatvehukuk.org/dort-egilimsiz-duz-cocuk.html</link>
		<comments>http://www.edebiyatvehukuk.org/dort-egilimsiz-duz-cocuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 May 2010 00:26:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Öykü Didem Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[ŞİİR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatvehukuk.org/?p=1412</guid>
		<description><![CDATA[

DÖRT EĞİLİMSİZ DÜZ ÇOCUK
Yazan: Öykü Didem Aydın
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-
Şiir yazmazmışız biz.
Bilmezmişiz aşkı,
direnci, haykırmayı.
Yıkmayı,
zalimlerin zulmunü!
TE-KA-PE, TİP, TE-DE-KA-CE; dev olan yollar ve sollar ne kelime!
İ-ME-KA-BE’den New York Stock Exchange’e geçmekmiş tek emelimiz.
Seksende olanlar olmuş,
bizim haberimiz yokmuş!
Sıla hasreti,
Bülbülün Güle Sevdası,
“Zamanımızın Bir Kahramanı”,
Kazbiç’in Atının Adı
girmemiş lügatimize.
Türkçe konuşur ama Türkçe söyleyemezmişiz,
tıkır tıkır tıkır
çıkardığımız inter-kültürel sesmiş.
Yarım konuşur,
Porn ile tatmin olur,
Popcorn ile doyar,
Hardcore oyunlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/05/ogrenciandi.jpg.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1415" title="çocukveyemin.jpg" src="http://www.edebiyatvehukuk.org/wp-content/uploads/2010/05/ogrenciandi.jpg.jpg" alt="çocukveyemin.jpg" width="127" height="127" /></a></p>
<h1></h1>
<p>DÖRT EĞİLİMSİZ DÜZ ÇOCUK</p>
<p>Yazan: Öykü Didem Aydın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şiir yazmazmışız biz.<br />
Bilmezmişiz aşkı,<br />
direnci, haykırmayı.<br />
Yıkmayı,<br />
zalimlerin zulmunü!<br />
TE-KA-PE, TİP, TE-DE-KA-CE; dev olan yollar ve sollar ne kelime!<br />
İ-ME-KA-BE’den New York Stock Exchange’e geçmekmiş tek emelimiz.</p>
<p>Seksende olanlar olmuş,<br />
bizim haberimiz yokmuş!</p>
<p>Sıla hasreti,<br />
Bülbülün Güle Sevdası,<br />
“Zamanımızın Bir Kahramanı”,<br />
Kazbiç’in Atının Adı<br />
girmemiş lügatimize.</p>
<p>Türkçe konuşur ama Türkçe söyleyemezmişiz,<br />
tıkır tıkır tıkır<br />
çıkardığımız inter-kültürel sesmiş.<br />
Yarım konuşur,<br />
Porn ile tatmin olur,<br />
Popcorn ile doyar,<br />
Hardcore oyunlar oynar<br />
ve kriz dönemlerinde işten çıkarılırmışız.</p>
<p>“İçme suyu gibi” İngilizcemizle<br />
ve hafta sonu toplama ikinci dilimizle<br />
turist rehberi olurmuşuz;<br />
Yok Çin restoranı açarmışız…<br />
Eğer talep olursa<br />
Arabı pavyona götürür<br />
Tekno, Underground ve yeni bir “sound”…</p>
<p>Dinimiz imanımız yokmuş, arzımız endamımız varmış.<br />
Abdest almaz, namaz kılmaz, kelimeyi şahadet getirmez,<br />
ister kafir ol dergahında atlı karınca fırdöner sanıp<br />
isteyip kafir olmuşuz.</p>
<p>Milliyetimiz yokmuş bizim.<br />
Aslımızı inkar edermişiz,<br />
Sevsek de terkeder,<br />
terketmezsek  sosyopat kin duyarmışız.<br />
Sarhoş olur yakar yıkar,<br />
Sırf-Derby-oynar takım tutarmışız…</p>
<p>Boruhatlarını, barajları ve yeraltı sularını severmişiz.<br />
Bir de enerji nakil hatlarını.<br />
“Çinko tezgahlarda çıtırdayan katı yumurta”ya<br />
karnımız tokmuş.</p>
<p>Kaybolmuşuz.<br />
Hükümsüzmüşüz.<br />
Olmayacakmışız…<br />
Yenimizi çıkartacakmışsınız.<br />
Bizden doğanlar,<br />
gidecekmiş buralardan.<br />
kalanları kurtlar kapacakmış.<br />
Boş bıraktığımız araziye,<br />
depreme dayanıklı ruhlar yerleşecekmiş.</p>
<p>Ama Stock Exchange<br />
Ve Pink’in “Ain’t No Family” portresi<br />
arasında bir tek insanın<br />
kim olduğunu<br />
sorup<br />
Balyan Usta’nın Sarayından<br />
düz veya helezonik veya spiral veya yukarıya doğru<br />
denize bakan biziz.</p>
<p>Sokağa çıkılmaması gerekmiş,<br />
biz çıkmamışız, ne var bunda?<br />
Hayatta kalmak gerekmiş,<br />
Biz kalmışız, ne var?</p>
<p>Borsa, Baraj ve Boru Hattından<br />
Bira, Büyük Hayat ve Basmakalıpa;<br />
takma adlarınıza gerçek adını veren,<br />
kılıflarınızı soyan biziz.</p>
<p>Silah adlarını avcılık klübünden,<br />
bomba adlarını<br />
“Ultimate Target” oyunundan,<br />
cansız bedenlerinizin “Hep Yaşayacak!”! adlarını<br />
“Anma Toplantılarından” biliriz.<br />
Bir de patronlarınızın alış-verişi<br />
Ölü Devrimci Fotoğrafı değiş-tokuşundan<br />
“Bende bir gazeteci resmi var, Sendeki ilimadamına değişir misin?”!</p>
<p>Bir de rütbeleri biliriz,<br />
yok canım, bedelli yaptık.<br />
Vicdanımız yok ki “reddedelim”<br />
Kurmay- Kiralık -Katilliği!<br />
Kim korursa korusun vatanı, bize ne!<br />
Kaçanın anası konken partisinde,<br />
Babası Sayntoloci yortusunda!</p>
<p>Kral çıplak!<br />
Kralı biz soyduk…</p>
<p>Yeniden kuşanırsa haber salsın.<br />
Belki bu kez kanarız…</p>
<p>Siz yanın.<br />
Biz Sizi anarız…</p>
<p>Siz kesin.<br />
Biz arkanızdan geliriz.</p>
<p>İnkar edin!<br />
Biz “şanlı tarihimizmiş” deriz.</p>
<p>Taa Uzak Asya’dan<br />
İklimlere ruh üfleriz.</p>
<p>Gökkubbeyi çınlatıp<br />
Gürbüz sesimizle,<br />
Garb-ı alemi yamyamken mağaralarında<br />
Altın çağımızı akseyleriz naralarında.</p>
<p>Eskiden Akha, Selçuk, Hititken<br />
Cengizleri Fatih’leri Gazi’de diriltiriz…</p>
<p>Yeniden kuşanırsanız haber salın!<br />
Dünya alem el pençe divan duracaksa Size,<br />
Toprakta adınız olmasa tarih olmayacaksa…</p>
<p>Haber salın da şenliği kaçırmayalım,<br />
Seyri severiz!</p>
<p>Siz putperest.<br />
Biz ikonoklast.</p>
<p>Siz sallayın beşiği biteviye.<br />
Biz belki uyuruz!</p>
<p>Öykü Didem Aydın</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatvehukuk.org/dort-egilimsiz-duz-cocuk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

