Demokratik Açılım: Kim Önce Açılmalı? Minik Bir Siyaset Bilimi ve Karı Koca Psikolojisi Tartışması

Anayasa II

Giriş

Türkiye’de aylardır tartışılan demokratik açılımın ne olduğu, ne olmadığı, anlam ve sonuçları konusunda pek çok tahminde bulunuluyor ama bir gerçek var: Demokratik açılım konusunda tartışılırken, demokratik meşruiyet zeminine dayanan ve demokratik içerikli yeni bir Anayasa üzerinde etraflıca tartışılıp görüşülmemesi pek de pratik değil. 1982 Anayasasının orijinal metninde bu vakte kadar yapılmış olan değişiklikler, anayasanın çirkin antidemokratik çehresinde, yeterli demokratik estetiği kuramamıştır. “Sizi düzeltmek mümkün değil, en iyisi yeni baştan yaratmak” fıkrasındaki gibi. Bunun çeşitli nedenleri üzerinde durmak ayrı bir tahlili gerektirir ama önce iğneyi hukuka ve hukukçulara batıralım. Çuvaldızın batırılacağı başka yerler de var tabii. Yargı, Türkiye’de demokrasi prensibini  etkili bir biçimde benimseyen, temel hak ve özgürlükleri, anayasal sınırlar içinde mümkün olan en geniş ölçüde tanıyan  teoriler ve yorum tekniklerini pek  geliştirememiştir. 1982 Anayasası üzerinde yapılan bir dizi özgürlükçü değişiklikle dahi sağlanamamıştır bu. O yüzden 1982 Anayasası da, ihdas edilmesinden bu yana geçen 27 senede bir arpa boyu değişip dönüşememiştir. Ve işte  gene o yüzden, yani yargısal yorum ve dönüştürüm teknikleriyle özgürlükçü demokratik bir limana bağlanamayan bu korsan gemisi, tersaneye çekilmeli, yerine, armatörü millet olan yepyeni bir yolcu gemisi  konulmalıdır. Yargının neden özgürlükçü demokratik teoriler geliştirmediğini ve neden 2000′li yılların Türkiye bireyini, neredeyse hukukun üstünlüğünden çok, saf haliyle çoğunlukçu demokrasi sevdalısı olmaya mecbur bıraktığını ayrı bir yazıyla tahlil etmek lazımdır. Bu konuda tartışmak için ilginç bir başlangıç zemini, Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Osman Can’ın şu değerli makalesinde bulunuyor: (Bağlantı) Başka bir yazısında da şöyle diyor Osman Can ve çok haklı:

“Yargının devlet iktidarını özgürlükler lehine sınırlayıcı bir faktör olduğu iddiası, yalnızca bir yanılsamadır. Modern devlet öncesi toplumsal bir faktör olarak ortaya çıkan ve siyasallık niteliği bulunmayan yargı, modern devletle birlikte, mevcut siyasal sistemle toplumsal adalet ve bireysel özgürlük talebi arasında iletişim kurarak, sistemin sürekliliğini sağlama biçiminde yaşamsal bir işlev üstlenmeye başladı. Jellinek’in ifadeleriyle, yargı leviathan iktidarı için esaslı bir güvence mekanizması haline geldi.” (http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7745)

Cumhuriyetin çalkantılı anayasal tarihini  göz önünde bulunduran ciddi bir anayasal reform, siyasal ayrılıkların ideal-kavramsal-hareket noktaları olan bazı temel motifler üzerinde pek ince bir iş çıkarmalı ve temel motiflerin birbirleri ile ilişkilerini  -halkın çeşitli kesimleri arasında varolan ayrılıkları keskinleştirici bir biçimde değil, birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir yöntemle örmelidir. Şüphesiz birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek, bir zümrenin başka bir zümre üzerinde gayrimeşru hakimiyeti pahasına birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek değildir. Birlikte yaşanacak ise mutlaka demokratik ve özgürlükçü olarak birlikte yaşanacaktır.

Demokratik açılımın ideal kavramsal tartışma noktaları, yani ince iş gerektiren dört ana motif şunlardır ve bu motiflere nasıl yaklaşılacağı konusunda da, doğallıkla dört tane ciddi soru kümesi bulunmaktadır:

1) Üniter Devlet İlkesi (Nasıl bir üniter devlet? Nasıl bir millet tanımı? Nasıl bir yurttaş tanımı? Devletin ‘ülke’, ‘insan topluluğu’ ve ‘bir siyasal ve hukuksal teşkilât’ unsurları arasındaki etkileşim nasıl kurgulanmalı?)

2) Demokrasi İlkesi (Ne tür bir demokrasi? Demokrasinin uygulama alanı bulacağı siyasal birim (”polity”) meselesi nasıl çözülmeli? Ülkesel düzeyde demokrasi ile yerel ya da bölgesel demokrasinin isterleri nasıl bağdaştırılmalı?)

3) Anayasallık ve Bununla Bağlantılı Olan Hukukun Üstünlüğü İlkesi (Hukukun, demokratik çoğunluğun önünü tıkaması, demokratik çoğunlukların da  anayasal hukuksal istikrarı sarsması tehlikesinin önü nasıl alınmalı?)

4) Temel Haklara, Azınlık Haklarına ve Kültürel Haklara Saygı İlkesi  ile Ekonomik Hak ve Özgürlükler Rejimi (Temel hakların, demokratik çoğunluklar karşısındaki güvencesi nasıl sağlanmalı? Yargı erkinin bağımsız olması ama sorumsuz olmaması nasıl sağlanmalı? Ve kültürel haklara saygı ile üniter devlet ilkesini nasıl bağdaştırmalı? Demokrasinin biçimsel ön koşulu olan seçme ve seçilme hakları ile seçecek ve seçilecek mecali bulma anlamına eren maddi koşulların, yani ekonomik hakların koşut olarak gelişmesi nasıl sağlanmalı? )

Yukarıda sayılan motiflerin, her durumda birbirlerini ‘içeriye buyur’ ettikleri düşünülemeyeceği gibi, mutlaka çatışmaları da gerekmez. Bunları birbirleriyle çatıştırmak da uzlaştırmak da siyasetin elindedir. Anayasa siyaseti yapanların, günlük ve güncel meselelerin ötesine geçmeleri gerektiği açıktır. Anayasa siyasetinin; milletin tanımını, milletin devlet olarak teşkilatlanmasını, demokrasinin kurumsal ve bireysel  anlamını, milleti oluşturan bireylerin veya farklı kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini ilgilendiren son derece önemli ve uzun vadeli sonuçlar doğuran bir etkinlik olduğu kavranmalıdır.

Samimiyet İhtiyacı ve Müzakereci Demokratiklik

Bu siyasetin başarısı için samimiyet  stratejik bir ön koşuldur. Samimiyet; teklif ve önerilerde açık olmak, bunların anlam ve sonuçları konusunda  bilinç sahibi olmak ve  bu bilinci,  olası muhaliflerle paylaşmak ve tartışmak demektir. Bugün Türkiye’de,  “demokrasi istemiyorum” diyecek kimse yoktur kanısındayım. En azından açık açık.  Sanırım anti-demokratikliğin özyıkıcı anlam ve sonuçları konusunda yeterli deneyim ve bilgi sahibi olan çoğunluk, demokratik bir ‘açılım’ın etraflıca tartışılmasından yanadır. Öyle ise sorun, tartışmanın taraflarının  (halkın halihazırdaki farklı siyasal kesimlerinin temsilcilerinin) olması gereken konusundaki bilgilerini, arzularını, fikirlerini, planlarını ve bunların meşruiyet gerekçelerini birbirleriyle tartışmalarıdır.

Aylardır bir taraf  ‘demokratik açılım yapalım, hatta çerçevesini birlikte tartışıp yapalım’ mealinde, öte taraf  ‘hayır efendim, bunun ne olduğunu tam olarak açıklamazsanız, sizinle tartışmam’  mealinde konuşuyor. Milletin; kendisini ilgilendiren temel meseleleri tartışmaktan kaçınsınlar diye temsilci seçtiğini sanmıyorum. Milletin belirli bir ana siyaseti benimsemiş kesimleri, meclise temsilcilerini gönderirken, o temsilciler toplantı salonlarını, genel kurulları terketsin diye göndermemiştir muhtemelen. Dört kulakla dinlesin, çatır çatır konuşsun, gerekirse çatışsın gerekirse de uzlaşsın diye göndermiştir. Öte yandan aynı milletin başka bir ana siyaset çizgisini benimsemiş kesimleri de, temsilcilerini, ‘gizli gündem’ tutsunlar, milletin heyecan, arzu ve gelecek planlarının tam olarak ne olduğunu açıklamaktan, milletin kaderini tayin edecek çaplı değişikliklerin ayrıntılılarıyla neler olması gerektiğini ifade etmekten  ya da ‘ilk olarak’ ortaya atmaktan kaçınsınlar diye de seçmemiştir.

Siyaset biliminin ciddi bir gerçeği vardır: Monarşiler, totaliter ya da otoriter düzenler veya devrim sonrası meclis hükümetleri bir tarafa, siyasal partiler sistemi içinde işleyen demokrasilerde, yapılması gereken köklü reform planlarının tek bir ‘organik kurum’ tarafından taslaklaştırıldığı nadirdir. Evet, müzakere önemlidir ama çoğulcu demokratik toplumlarda, bir tarafın somut önerisi olmadan karşı tarafın cevap vermesi ve müzakerelerin başlaması mümkün olmaz. Yani, “gelin ‘demokratik açılım konusundaki’ somut önerileri de birlikte oluşturalım” demek, bazı engelleyici koşullar ve sınırlar altında işleyen siyasal partiler sistemine ve rekabetçi demokrasiye aykırı bir tavırdır. Hele hele Türkiye açısından şimdi tam olarak ne demek olduğunu ayrıntılarıyla tartışmaya girmeyeceğim ama aklı başında herkesin ne demek olduğunu tahmin edebileceği demokrasisimsi-oligarşik düzeni değiştirme (ve ideal demokrasiye olmasa da Dahl’ci terimle “poliarşi”ye geçme) yolundaki köklü çabaların başarısı sonunda ödülün ya da olası bir fenalık halinde faturanın kime çıkacağı bilinmeden, “gelin yarışmada birlikte koşalım” denemez. İşte belki de siyasal partiler düzeninin hikmeti, milletin en derin ayrılıkları konusunda kapsayıcı bir  ‘milli mutabakat’ tavrına erişmekte değil, erişmemekte bir erdem görmektedir. Belki de millet, güncel meselelerin çok ötesine geçen yüksek meseleler konusundaki çözümleri, belirli seçim dönemleriyle ve nisbi çoğunluklarla sınırlı bir siyasal partiler zemini üzerinde değil, başka demokratik veya (doğrudan demokratik) zeminler üzerinde aramalıdır ama bu zeminleri de bulup çıkaracak olan gene millet olmalıdır. Bu bir yönüyle halkın ‘aydınlanma’ meselesidir, ‘aklını ve eylemini başına toplama’ meselesidir ama o aydınlanmanın yeri, zamanı ve kendini ifade ediş biçimi spekülasyona açıktır ve herhalde televizyon karşısında oturup iki politikacının, üç gazeteciyle açılım tartışmasını izlemek ve ara sıra homurdanmaktan öte girişimleri gerektirir.

Öte yandan, çaplı bir reformla  değiştirilmesi gerektiği savunulan oyunun kurallarını koymuş bulunanlar, yani bir anlamda, demokratik reformlar yoluyla kökten değiştirilmek istenen eski düzenin ’sahipleri’ veya ’savunucuları’,  yeni düzendeki olası konum ve yerlerini bilmeden  yapıcı bir adım atmaya yanaşmazlar. Bunlar, yeni düzenle gelen daha demokratik ortam içinde, açılım sonrası ortaya çıkan unsurlarla eşit konumda siyaset yapacaklarını bilmeden, adım atmaya da yanaşmazlar. O zaman daha demokratik bir düzeni, eski sahiplerini anti demokratik biçimde ortadan kaldırmadan kurmaya çalışmanın tek demokratik yolu, onları, kurulmaya çalışılan ‘yeni düzen’in içeriği konusunda etraflıca aydınlatmaktır. Bu aydınlatma, eğer söz konusu değişiklik demokratik bir köklü reform paketini öngörüyorsa, o paket taslağını açmak ve içindekileri göstermekle olur. Bir devrimle gelmeyen, kurumsal siyasetin içinden gelen pek çok köklü demokratik değişim ve dönüşüm, eski düzen sahipleri ile yeni düzen arayışçıları arasındaki açık öneri değiş tokuşu, müzakere ve uzlaşma ile gerçekleşebilmiştir. Hatta devrimci dönüşümlerin (örneğin Güney Afrika’da apartheid rejiminin yıkılması sonrasındaki yeni anayasa müzakerelerinin) yolu bile, yeni düzen arayışçılarının,  eski düzen sahiplerine şeffaf öneriler getirmesi ve demokratik güvenceler vermesi sayesinde açılabilmiştir.

Şeffaf öneriler ve güvenceler dedim. Bunları verecek olan yeni düzen arayışçıları olmalıdır. Demokrasiye gerçek geçişin belki de eşiğinde bulunan ama önünde,  (hala) kuvvetli bir dizi engel bulunduğu için dönüşüm yolunda yekvücut bir irade gösteremeyecek durumda olan siyasal toplumlarda,  eski düzen sahipleri ya da savunucuları ile birlikte öneri biçimlendirmenin imkanı yoktur, kanısındayım. Hele hele gelecek seçimler için rekabetin ayyuka çıktığı durumlarda bu nasıl mümkün olacaktır? O zaman bu önerileri, yeni düzen arayışçıları biçimlendirecek, bunları milletle paylaşacak ve gerekirse ve de mümkün ise, muhalifleri ile tartışacaktır.  Somut ve gerçek öneriler karşısında bile susmayı ya da genel kurul salonu terketmeyi sürdürecek bir muhalefetin de  fazla müzakere kozu bulunmadığı söylenebilir. Geçen tümcedeki muhalefet sözcüğünü, demokratik dönüşüm muhalefeti anlamında kullandım.

Bunun ne demek olduğunu varsayımsal bir aile kavgasından verelim. Varsayalım burada  koca, eski düzende ısrarcılığı, kadın da yeni düzen arayışını simgelesin.

Kadın: Benim çalışmamın lazım geldiği konusunda bir ilke kararı alalım.

Koca: Ne demek çalışmak?

Kadın: Basbayağı çalışmak. Gerçi sana sormak zorunda değilim ama yine de düşünceni almak isterim. Biliyorsun ben çalışırsam çocukların bakımını nasıl organize edeceğimizi de tartışmamız gerekir.

Koca: Çalışmanı istemiyorum.

Kadın: Çalışacağım.

Koca: Çalışamazsın.

Kadın: Bal gibi çalışırım.

Koca: İyi de nerede çalışacaksın? Anormal bir işte çalışmana kesinlikle karşıyım, zaten çalışmana da karşıyım ya…

Kadın: Sana ne nerede çalışacağımdan! Burada almamız gereken karar, ilkesel olarak çalışıp çalışmayacağım üzerine. Gel beraber tartışalım ben nerede çalışabilirim diye.

Koca: Be kadın! Sana çalışmana karşıyım diyorum, sen nerede çalışacağım diye benimle tartışmak istiyorsun. Önce bir iş bul da bakarız.

Kadın: Hayır. Önce sen benimle oturup tartışmalısın, hangi işi bulmam lazım görüşmeliyiz. Ayrıca iş başvurularını da birlikte yapmalıyız. Masadan kaçamazsın. Ayrıca senin şimdiden çocukların yemeklerini hazırlamaya da alışman gerekir.

Koca: Deli misin yahu sen?

Kadın: Hayır, demokratım!

Koca: Ne demokratı be, sen düpedüz iş yapmaktan kaytarmak istiyorsun. Sabahın köründe kalkıp işe gidiyorum, oniki saat fabrikadayım. Nasıl hazırlayacağım ben o yemekleri?!

Kadın: O zaman çalışmam gerektiği konusunda karar almamız lazım.

Koca: İyi de nerede çalışacaksın kardeşim sen?! Bir fabrikada çalışmak istiyorsan söyle, ona razı olurum. Ama garsonluk yapmanı istemem.

Kadın: Sen çalışmana rıza gösteriyorum de, sonra birlikte iş başvurusu yaparız.

Koca: Hayır olmaz. Sen kendin iş bul, sonra karar veririz.

Kadın: Hayır, çalışırsam çocuklara birlikte bakacağımıza karar vermemiz lazım.

Koca: Sen iş bulmadan böyle bir karar veremeyiz.

Kadın: Verebiliriz. Vereceğim.

Koca: O zaman boşanalım da öyle ver!

Kadın: Demek öyle ha! O zaman sen dava aç.

Koca: Hayır efendim sen aç!

Kadın: Ben niye açacakmışım, sen aç!

Koca: Açmıyorum!

Kadın: Ben de açmıyorum!

İkisi bir ağızdan: Açmıyoruz, açılmıyoruz!

Bu tartışmanın sonu yoktur. Olmamasının nedeni, yeni düzen arayışçısının, eski düzenin savunucusundan her değişikliğe rıza göstereceği konusunda güvence beklemesidir, hatta, eski düzen savunucusunu, değişikliği gerçekleştirme sürecine katılmaya zorlamasından kaynaklanmaktadır. Eski düzenin savunucusu, eski düzende rahatsa ve hiçbir değişikliğe açık değilse buna zaten yanaşmayacaktır. Peki kadının bu tavrının nedeni ne olabilir? Olasılıklar halinde inceleyelim:

1)Kadının çalışmakta, açılımda gözü yoktur. Kocasını, çocuk bakımına alıştırmaya çalışmaktadır sadece ki bu da belki meşru ama gizli gündemde saklı bir erek olarak demokrat bir tavır değildir.

2) Kadın içten olarak çalışmak istemektedir ama tek başına iş arayacak imkan veya cesareti yoktur. Açılım yapacak gücü bulunmamaktadır.

3) Kadın içten olarak çalışmak istemekte, buna hakkı ve olanağı olduğuna gönülden inanmaktadır ama kocanın despotik eğilimler içine girmesini, evin içinde olay çıkarıp ailenin huzur ve güvenini bozmasının önünü almak istemektedir. Çocukların selameti, kadın için çalışma açılımından önceliklidir.

4) Kadın, yeni düzenle birlikte doğacak olası ailevi olumsuzlukların tek sebebi olarak görülmek istememektedir. Baştan beri kocasıyla birlikte hareket etmiş olmak, ona, ileride çocuk bakımı konusunda çıkması muhtemel kavga ve gürültülerde güçlü bir savunma mekanizması sağlayacaktır. Böylelikle annelerini hep yanında isteyen çocukları da gücendirmemiş olacaktır. Ya da karı koca çalışırken çocukların başı boş kalmaları tehlikesinin faturasını kadın tek başına üstlenmek istememektedir (bunda haklı da olabilir).

Bu noktada, şimdiye kadar anlatılandan çıkan olasılıkları bırakalım, senaryoyu azıcık değiştirelim:

4) Kadın aslında çalışmak istememekte, eski düzeni o kadar da değiştirmek istememekte, sırf komşulara demokrat ve ilerici bir kadın havası vermek için bunu yapmaktadır. Çünkü bu Avrupai komşular, altın günlerine “modern ve demokrat” kadınları kabul etmektedirler.

5) Kadının, ailenin yanında yaşayan ama hep ezilmiş bir kız kardeşi bulunmaktadır ve bu kız kardeşe gönül borcu vardır. Çünkü bu kardeş, kocanın  bazı kötü fillerinin delillerini ablasına vererek, ablasının, despot kocasını zaptu rapt altına almaya başlamasına yol açmıştır. Zaten çalışma meselesini telaffuz dahi edebilmesi, kız kardeşinden aldığı bilgi ve deliller sayesinde mümkün olmuştur. Kadının ailede eşit hak sahibi bir yönetici konumuna yükselmesi an meselesidir de bu vakte kadar ezilmiş kız kardeş, ailede sığıntı olmaktan çıkmak, eş yönetici konuma yükselmek istemektedir. Kadın, hem kocası ile eşit konuma yükselmek ama hem de  haksız yere söz sahibi olamamış kardeşini  kontrol altında tutmak istemektedir. O yüzden, kız kardeşini oyalamakta, onun demokratik taleplerini gerçekleştirmeyi ertelemekte ve bunun suçunu da kocasının masaya oturmamasına yüklemeyi istemektedir.:))

Olasılıklar ya da daha doğru bir ifadeyle uydurulan kurgusal imkanlar arttırılabilir, hatta çocukların bu duruma nasıl baktığı değişkeni de analize katılarak tartışma genişletilebilir de her durumda, ne kadın ne de koca birer siyasal partidir. Ezilmiş kız kardeş de bir  siyasal parti değildir! Geleneksel aile modeline göre kurulmuş ve iyi kötü (ama belki de çoğunlukla kötü) işleyen bir karı koca  (ve yeni senaryoya göre) baldız düzeni, demokratik bir açılım (!) demek olacak çalışma meselesi konusunda, nerede çalışılabileceği, nasıl çalışılabileceği, henüz iş bulunup bulunmadığı vb.  konusunda karar vermeden de masaya oturma ve olasılıklara göre karar verme olanağına sahiptir. Yani aklı başında insanlar iseler ve çocukların da bakılması meselesi ortada ise ve de kocanın işinin sorumluluk hacmi ve saatleri belli ise, kadın a işini bulursa b gibi davranırız, x işini bulursa, y gibi davranırız şeklinde bir modellemeye gidebilirler. Baldızın demokratlaştırıcı katalizatör rolünün ve meşru hak taleplerinin de zaten aklı başında olan herkes ve koca da farkındadır. Öte yandan gerçekten açılımcı bir kadının da (iş bulma konusunda tek başına da girişim gücü ve özgürlüğü olması kaydıyla)  “iş bul öyle konuşalım” diyen kocasından, iş konusu halledilmeden önce masaya oturmasını inatla beklemesi açılım konusunda pek de samimi olmadığına yorulabilir. Kadın samimi ise ve çalışma açılımını sağlamakta ısrarlı ise, zaten pek otoriter yapılı olan kocasına somut bir öneri paketiyle gidebilir (bu pakette baldızın rolü de yeralabilir çünkü bu aksi ve otoriter koca, baldızına baldan tatlıdır demek ne kelime, evin içinde hayat hakkı bile tanımak istememektedir. Çocukların selameti için, ailenin dağılması, boşanma sürecine girmesi, kavga gürültü çıkması istenmiyor ise.

Bu senaryo ya da senaryolar, babalarından ya da annelerinden kalan malların idaresi konusunda birbirlerine rakip iki ya da üç, üç ya da beş kardeş; karı koca kayınvalide, karı koca çocuk, üç ya da beş komşu, üç ya da beş ortak, üç ya da beş altı ev arkadaşına uydurulacak şekilde yeniden düzenlenebilir. Önemli olan, ortak iyilikleri konusunda değişim ve dönüşüm adımlarını atma konusunda (ve bazı menfaatleri de çatışırken) nasıl müzakereye başlayacaklarıdır. Örneğin bir ortak, şirket mallarından birini  satmak isteyip, diğeri istemiyorsa; satmak isteyenin, satıştan kazanılacak parayla ne yapılacağını açıklamadan satış önerisinde bulunmasının anlamı yoktur ve diğer ortak satış için müzakere masasına oturmayacaktır. Aynı şey mal almak konusunda da geçerlidir. Ortaklardan biri bir yatırım yapmak istiyor ama yatırımın projesini, yatırım yapmak istemeyen ortağa sunmuyorsa, istemeyen masaya oturmaz. Aynı güçlü ihtimal salt ortaklar için değil rakipler için de geçerlidir. Rakibinin “gel birlikte iş yapalım, ikimiz için de hayırlı olsun” önerisini, önerenin tam olarak neyi amaçladığını bilmeden konuşacak bir rakip tahmin edemiyorum.

Siyasal partiler söz konusu olduğunda durum daha da çetrefilleşir. Çünkü siyasal partiler, karı koca gibi bir “kader ortaklığının” parçası olmadıkları gibi ticari veya başka türlü bir ortak da değildirler. Çünkü halk onların güdeceği çocuklar değildir. Çünkü kamuoyu, ortada somut hiçbir manifesto, hiçbir deklarasyon,  hiç bir ayrıntılı dilek ve istek metinleri olmadan, doğması mümkün çeşitli olasılıklar üstünde akil biçimde topluca tartışılabilecek bir ortam değildir. Gerçek bir demokratik açılım isteyen tarafın, yani yeni düzen arayışçısı olduğunu iddia eden tarafın, eski düzen sahibi ya da savunucusuna somut önerilerle gelmesi şarttır. Çünkü eski düzenci, bırakınız değişim konusunda öneri getirmeyi, düzenin değişmesini filan da istememektedir ki belki!

Öte yandan açılımcı, yazımın en başında dile getirdiğim dört ana sütun ve bu sütunların birbirleri ile ilişki ve çatışmalarını önleyici bir somut paketle gelmelidir. Türkiye’de üniter devlet, demokrasi, anayasallık ve hukukun üstünlüğü, temel haklar ve özgürlükler ile kültürel  hakları birbirleriyle ilişkilendiren ve içiçe ince işle ören bir senfoni ile ortaya çıkmalıdır.  Ayrıca yeni düzenci,  ehil, cesur ve demokrat bir yeni düzenci ise, oyunun kurallarını değiştirmenin olası ödüllerini değil faturalarını da üstlenmeyi bilmelidir! Kötü düzenler hep böyle değişmiştir, böyle değişebilir. Sanırım tarihe altın demokratik harflerle yazılanlar da böyle yazılmıştır.

Ama demokratik açılım ve değişimin en ciddi hukuksal adımı da yeni bir anayasa ile olur.  Daha önceki bir yazımda Özbudun Taslağı adı verilen anayasa değişikliği paketinin ilk kısımları ve azıcık İspanyol Anayasasından bahsetmiştim. Şimdi  burada yaptığım girişi başına ekleyerek, o yazıyı, bu çerçeveye bağlamak istiyorum.

Yazıya bağlanmak için tıklayınız: (Bağlantı)

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 55 yazı girmiş.

“Eski Sinagog Meydanı” adlı romanı 2009 Şubat'ında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan Öykü Didem Aydın, şu sıralar, yeni romanlarını yayına hazırlamaya çalışıyor.

“Demokratik Açılım: Kim Önce Açılmalı? Minik Bir Siyaset Bilimi ve Karı Koca Psikolojisi Tartışması” İçin 2 Yorum

  • Zekayi Gürcan 16 November, 2009, 1:49 tarihinde dediki...

    Evet doğru söylüyorsunuz yukardaki yazıya göre aynen anlattığınız dört önemli madde etrafında daha çok özgürlükleri kapsayacak şekilde iyi bir hazırlık yapıp bunu her yönüyle halka anlatıp demokratik kitle örgütleriyle işleyip karşı tarafa dakabul ettirecek yönde güvence verip ülkemizde çağdaş ve içimizdeki azınlık durumundaki vatandaşlarada güvence vererek daha çok özgürlük ve eşit şartlarda hürriyet sağlayarak pozitif bir anayasa değişikliğini çoğunluk olarak hazırlayıp emperyal güçlerin etkisinde kalmadan kendi kendimizi cumhuriyetimizin içinde engüzel şekilde yönetecek biçim de anayasamızı değiştirmeliyiz diyorum ve size bu konu da tamamen katılıyorum hoşça kalın

Geriİzlenimler

  1. Demokratik Açılım, Özbudun Anayasa Taslağı ve İlgili Başka Anayasal Meseleler

Yorumunuzu Bırakın

Eğer profil resminizin görünmesini istiyorsanız gravatar'a ücretsiz kaydolabilirsiniz.

Telif © 2010 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir