Duruşma, Yatışma, Kalkışma: Bir Kâbusun Kısa Hikâyesi

duruşma

Geçen uykuda bir kâbus gördüm. Bizim sevgili “hakçalık ortamı”mızdan çok farklı bir ülkedeydim. İnanılır gibi bir yer değildi burası. Adına hukuk devleti diyorlardı. Ve ben o yerde, aksi gibi, avukattım! Bir mahkeme binasındaydım. Sonra bir başkasında, sonra bir diğerinde. Ülkenin mahkeme binalarında avukat olarak öylece dolaşırken (aslında daha çok hakim ve savcı adı verilenlerin ayaklarının altında dolaşırken), orada, bizim adilleşme, hakçalaşma adını verdiğimiz kuruma onların yargılama adını verdiğini (bu terim yarmak kökünden geliyormuş ve kesip ya da kestirip atmak, bir daha da yüzüne bakmamak demekmiş) bizim etken sunuş, katılım ve tartışma adını verdiğimiz kuruma ise onların duruşma adını verdiğini öğrendim. Ama orada “duruşma”lar hiçbir işlev taşımıyor, karşılıklı “dur”uş’maktan başka bir anlama ermiyordu. Ortada bir işteş eylemlilik hali vardı da bu eylemlilik, eylemsizliğe geçişi belirten “durmak” kökünden türetildiği için pek ironik bir hale işaret ediyordu. Duruşuluyordu duruşuluyordu da, bu duruşmak, karşılıklı dikilmekten başka bir görüntü vermiyordu.  Hakimlerin (bizdeki hakçacılar) vicdani kanaat geliştirmeleri, tez ve antitezi birkaç kere de sözlü olarak dinleyip olan biten hakkında daha açık bir fikir edinmelerini sağlaması gereken şu “duruşma”lar, on onbeş dakikadan fazla sürmüyor, katılımlar göstermelik kalıyor, söylenenler doğru dürüst tutanağa (bizdeki birebirsıkıyazılıkorunak terimine karşılık geliyor) bile geçmiyordu. Üstelik ben avukat, o hakimin karşısında duruşup dururken, şu savcı hiç duruşmuyor, duruşmamakla birlikte benimle hiç konuşmuyor; yargıçla aynı hizada oturuşuyor, söyleşiyor; savcıya “sen de benimle beraber duruşmalısın, hatta yargıç bile sadece yargılamamalı, azıcık da duruşmalı” dediğimde “uzaydan” ya da kâbus dışı bir ortamdan gelmişim gibi (ki zaten öyleydi) yüzüme bakıyordu.

Söylediklerini kelimesi kelimesine “tutanağa” geçirtmeye çalışan avukatlar, aynı duruşmalarda izleyici koltuklarına oturup da sıralarını bekleyen meslektaşlarından bile gelen yakınmalarla karşı karşıya kalıyordu. Kendisinden başkasının davasının görülmesine vakti yoktu kimsenin. Ama yazılılık da pek işe yarar görünmüyordu. Yargıçlar (onların hakim terimiyle eşanlamlı olan bir terim) dosyaları dikkatle okumuyor, tarafların (bizdeki hakararlar) sadece bir tek değil de birbiriyle ilişkili birden fazla sav ileri sürdükleri durumları çözümlemekte bocalıyorlardı. “İş yükü” adını verdikleri olgunun altında boğulmuşlardı. Bu “işteşsiz” ortamdan o kadar çıksın, hayret edilecek bir şeydi! Belki de mesele edilgen ve ettirgenliklerin, işteşlik üzerindeki hakçasız egemenliğinden kaynaklanıyordu, tam çözemedim nedenini. Hele yargıç, herhangi bir yere yazı yazıp da falan belgeyi istemiş ya da filan araştırmanın yürütülüp de sonucunun bildirilmesini istemişse davanın iyiden iyiye uzaması kaçınılmazdı.

Adalet sistemiyle ilgili hemen hemen herkesin bir şikayeti vardı. Aslında herkesin, kendilerinden başka herkesin ahlaki bütünlüğü konusunda şüphesi vardı kâbusumdaki bu tuhaf sistemsizlikte. Sürüp giden davalara şöyle bir bakıldığında tanıkların duruma göre yalan söyleyebildikleri, atılan imzaların inkar edilebildiği, adaletin, ancak üzerinde birden fazla resmi mühür taşıyan belgeli işlerde bir nebze olsun sağlanabildiği ve öyle belgelere sahip olanların da zaten toplumsal konumları bakımından adaletin gecikmesini yüksek faizli ön anlaşmalarla çoktan telafi etmiş bankalar ve benzerleri gibi nüfuzlular olduğu söylenebilirdi. Oysa, adalete başvurmak hem çok pahalı hem de ekonomik anlamda zarar getiren bir “yatırım”dı. Pahalıydı çünkü özellikle hukuk davalarının harçları, tespit masrafları, tanık masrafları, tebligat masrafları, özetle tüm muhakeme masraflarını davacılar ödüyor ve ancak davayı kazanmışlarsa bu masrafları davalıdan alabiliyordu. Ama adaletin gecikmesinden doğan faiz kayıpları yeterince hesaba katılmıyordu ve bu kayıplar genellikle önceden faiz anlaşması yapmayan kendi halindeki alacaklıları etkiliyordu. Yoksa bankalar ve büyük büyük başka kurumlar, olası borçlularının canını çıkaracak kelepçe sözleşmeleri çoktan hazırlıyor, işin yargıya intikal etmiş olmasından keyif bile alıyorlardı…

Arazileri kamulaştırılanlar, mülkiyet haklarının, ülkenin dört bir yanına yayılmış “organize” sanayi idarelerinin (idareler, “durumu idare et” düsturunu şiar edinmişlerdi) elinde oyuncak olmasına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden başka bir çare bulamıyorlardı. Ve nedense Avrupa Adalet Treni de, evet kâbusumdaki bu ülke bir Avrupa ülkesiydi, en az beş yıl süren bir bekleyişten sonra varıyordu ilgili istasyona. En önemlisi de “alacağına şahin olan” devletin, iş kamulaştırma paralarına gelince ayak diretmesi idi. Bir ilginçlik de kamulaştırılanın gerisin geriye özelleştirilebilmesiydi. Özelleştirilenin gerisin geriye kamulaştırılması da her zaman mümkündü tabii çünkü bu ülkede kamusal olanla özel olan, daha çok “keyfi” şekilde belirleniyor, bir yetkilinin teyzesinin torunu “kamusal” olabilirken, mesela koskoca şehir halkı ya da bir kısım ahali “özel” bir statüde görülebiliyordu.

Ceza adaleti de bir başka alemdi. Daha doğrusu ben zaten başka bir alemdeydim. Hazırlık soruşturmaları galiba gene iş yükü denen olgu yüzünden (iş yükünü dilimize çevirmem olanaksız) layıkıyla yürütülemediği için yargıçlar işe, elzem ön bilgilerle başlayamıyor, soruşturmalar sırasında bir takım “dolaplar döndüğüne” (tuhaf bir şekilde o dolaplar kendi kendilerine dönüyormuş) inanılıyor ve hazırlık soruşturmasından yüksek mahkemelere kadar uzanan süreç, hakararların yaşam süresine görece uzun ve meşakkatli bir mücadeleyi gerektiriyordu. Yargıç (hemen ikiye üçe beşe yaran) veyahut hakim (hükmeden) adı verilen bir statü sahibinin, durumların bu kadar sürüncemede kalmasına izin vermesi de pek ironik bir durumdu. Bu kâbus sırasında bir davanın onbeş yıldır sürdüğüne, tutuklu kimse yargılanana dek sekiz yılın geçtiğine, sanığın mahkeme kapısında sürüm sürüm süründüğüne şahid oldum ki sonunda o tutukluyu altı ay hapis cezasına çarptırmışlardı!

Tutuklama (kavram ayrıca tartışılmaya değer) kararlarının denetimi evrak üzerinden yapılıyor, sanık bir kere tutuklandıktan sonra aylarca hakim karşısına çıkamıyordu. “Evrak üzerinde” terimi, bizim dilimize çevrilirse “kağıt üzerinde” (yeni göstermelik) demekti belki de ama işin kelimesi kelimesine çeviri kaldırır tarafı yoktu. Eğer yargılama tarafları müdahale edip de kendi mücadelelerini ortaya koymazlarsa, sonuç çoğu zaman, ilk izlenime ya da tarafgir manevralara dayalı kararlar oluyordu. Hele hele ortada kıran kırana siyasal bir hesaplaşma veya yeraltı dünyasının (bu da çok tuhaf bir kavram, ayrıca incelenmesi gerekiyor çünkü ben bu ülkede yerin altını üstüne getirdiğim halde bir dünyaya filan rastlayamamıştım) paylaşımı, çeteler (bunlar üç beş kişiden yüzlerce kişiye kadar değişen sayıda kurulmuş fenalık ortaklıklarıydı) varsa, adliyelerin bir boğa güreşi arenasından farkı kalmıyordu. Aklıma böyle bir mecaz geldiğinde, uzun uzun düşünmüş ama kimin boğa kimin matador olduğuna karar verememiştim. Bu gibi davaları “basın” izlemek istiyor ama öyle kolay kolay izleyemiyordu (basın bizdeki bilin-basın-yayın terimindeki basın sözcüğüyle eşsesli ama farklı anlamlı bir terimdi, yani bizim dilimizde “basın gidin buradan!” deyimiyle aynı anlama geliyordu). Bir keresinde sadece bir haftada altıyüz ile bin “adet” kişinin tutuklandığını hesaplamıştım. Dile kolay akla zarar bir rakam.

Arazisi yok pahasına kamulaştırılanlar, sokak ortasında güpegündüz kurşunlananlar, kaldırımda otomobil altında kalanlar, birileriyle gizli işler kotarırken basılanlar, telefonları dinlenenler, telefon dinleyenler, kirasını ödeyemeyen masaj salonunu ahlaksız iştigalden –ödese açmayacakları davalarla- tahliye ettirmek isteyenler, bankalara birikmiş borçlarını ödeyemeyip intihar edenlerin mirasçıları, kimlik hırsızlığı mağdurları, satın aldığı otomobilin parasını ödemelerine rağmen otomobili teslim alamayanlar, işten atanlar, işten atılanlar, ortadan kaybolanlar, ortaya çıkanlar, kocalarından dayak yiyen kadınlar, çocuklarını kaçırmak zorunda kalan babalar, kocasından kendisine kalan malları elinden alınmak istenen üvey anneler; nafakalarını, vergilerini, harçlarını, faturalarını, işte sokaklarda rahat nefes alabilmek için ödemeleri gereken her türlü paraları ödemeyenler, alacağını alamayanlar, alacağını alamadığı için borçluyu vuranlar, borçlarını ödemeyenler, borçlarını ödememekle kalmayıp bir de üstüne alacaklıyı vuranlar, birbirlerini karşılıklı vuranlar, âcizler, müflisler, mücrimler, mağdurlar ve maktüller, kasıtlılar, ihmalkarlar, keşler ve kalleşler, kediler, köpekler, çamlar ve manolyalar, herkes davacı, herkes davalı ve işte olan biten hiç olmazsa temiz havada bir ıhlamur ağacının altında bile olmuyordu. Bu durumu, “sivil iç savaşa” benzetmiştim. Bu iç savaş, sanırım yüzbeşon senedir devam ediyordu ve hiçbir barışçıl açılışımla durdurulacak gibi değildi.

Kâbus ortamında katıldığım son “duruşma”da, ortamın pek havasız olduğunu iddia ederek “etken tartışma”nın bir ıhlamur ağacının altında yapılmasını talep ettiğimi hatırlıyorum. Yargıç bu talebimi reddetti ve “dur”uş’ma salonunda “dur”amayacağımı, derhal dışarıya çıkarılıp, oturuş konumunda bekletilmemi (yani mahkeme kapısı dışındakilerle beraber hakçalık bekleşmemi), ıhlamur ağacından bahsetmeyi ve bağırıp çağırmayı sürdürürsem “yatışma” konumuna getirilmemi, yok yatıştırılamamış isem, kâbustan savuşma konumuna hükmedeceğini, her durumda etrafımdakilerle atışmamın önlenmesini emretti. “Duruşmak, oturuşmak, hele hele yatışmak istemiyorum, ben işteşleşmek istiyorum” diye bağırmaya devam ettiğimi görünce de “karabasansal yargılama düzenini yıkmaya kalkıştığımı” ilan ederek beni kâbustan ihraç etti. Sakin sakin duruşmak varken çapraz sorgulamaya kalkışmaya yeltenmiştim ve bu, orada çok tehlikeli bir hareketti. Orada sorguyu yargıç yapardı ve “yasal evrak üzerinde” (kağıt üzerinde) böyle bir hakkım olduğu yazılı olmasına karşın, yasanın uygulaması, yasanın uygulanmaması şeklinde uygulandığı için uygulamaya uymam, karşı tarafla uyuşmam, duruşurken uyumam, mümkünse horlamamam istenmişti. Söz horlamaya gelmişken, fena horluyormuşum galiba, çünkü karım (ya da kocam mıydı şimdi hatırlamıyorum, böyle fena bir uykudan uyanır uyanmaz anlaşılmaz hemen bu gibi durumlar) beni uyandırdığında, derin bir nefes aldım ve duruşma, yatışma ve kalkışma sözlerini akıl defterime not ettikten sonra duruşma teriminin aslında belki de kestirip atanın karşısında boş yere bekleşme olarak dilimize çevrilebileceğini farkettim… Fakat bir davayı, kestirilip atabilirken aynı zamanda sürüncemede de bırakmayı nasıl başarıyorlardı? Bilmiyorum. Duruşuldukça duruşulan bu iç savaş, bu tutuk ve sanık kütük, bir türlü yarılmıyor, bu çılgın sürükleniş bir türlü durulmuyordu.

Avukatların hiç mi suçu yoktu? Onu da bilmiyorum. O kâbusta uzmanlaştığım alan değildi bu soru! Ben onların davalara duruşup durduklarını gördüm, dava dışında neler ettirdiklerini, edildirdiklerini bilmiyorum.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir