Fransa’da Gene Şu “Herkesin” Başörtüsü/Türban Meselesi

Vermeer.jpgBu yazının daha geniş ve akademik versiyonunu şurada okuyabilirsiniz: (Bağlantı)

Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi’nin 2008’in Mayıs ayında çıkan sayısında bir makalem var. “Laiklik ve Din ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar:  Din ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Türban/Başörtüsü adlı bu makalede, türban/başörtüsü konusu ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki ilişkiyi temel haklar alanında ele alarak özgürlükçü bir çerçeve geliştirmeye çalışmıştım. Şimdi gene baktım o yazıya. Senelerdir o özgürlükçü çerçeveyi geliştirmeye çalışıyoruz ama ne yazık ki herkesin birbirinin beynini okuyabildiğine inandığı bu toplumsal-kültürel ortamda, temel hak tartışmalarıyla siyaset tartışmalarını birbirinden ayırabilmek ve örneğin bugün Avrupa’lı bir ırkçının da “türban ya da başörtüsü –terim seçimi size kalmış- yasağını savunmasının nedenlerini görebilmek zor. Daha çok “özgürlükler-hukukçusu”nun teknik/diliyle kaleme aldığım bu yazının ana hatlarını, şimdi serbest stilde başka türlü ifade etmek istiyorum:

  1. Başörtüsü/türban takmayı savunmak (hatta insanları türban takmaya zorlamak) başka, başörtüsünün/türbanın yasaklanmasına karşı olmak başkadır.
  2. Başörtüsü/türban takanın, niyetini bilemeyiz, bilmemiz de gerekmez. Oruç tutanın niyeti ne? Nereden bileyim ben? Anayasal olarak beni ilgilendirmez. Bir başka temel değere açık ve yakın zarar verme tehlikesi oluşturmayan ve somut bireylere din, dil, ırk, milliyet, etnik köken, felsefi inanç, cinsel tercihe dayalı açık ve tacizkar aşağılama oluşturmayan  hiç bir düşünce açıklaması, giyinme ya da soyunma tarzının “niyeti” –Anayasal hakçalık- açısından, bizi ilgilendirmemeli. İlgilendirse bile, yasaklayalım mı-yasaklamayalım mı açısından değil başka açılardan ilgilendirmelidir.
  3. Kimse bir giysi parçası sayesinde devrim ya da karşı devrim (!) yapamamıştır. Siyasal şiddet hareketlerinin zeminleri ile sembollerini birbirinden ayırmaz, zemini bir tarafa bırakıp sembolle uğraşırsanız ve dinsel-geleneksel olarak uygulanan bir giyim tarzını gamalı haçla bir tutarsanız, siz de önünde sonunda baskı rejimine dönersiniz. Türban takmak; teokratik düzene geçilmesi tehlikesini yaratma bakımından son derece soyut ve belirsiz bir konumda kalmaktadır.
  4. Başkasının benim özgürlüklerim konusundaki tutumu, benim o kişinin temel haklarına saygı göstermemi engellemez. Yarın bir gün “dinciler” toplanacak benim haklarımı kısıtlayacaklar diye ben “dinci” tabir edilenlerin haklarını kısıtlamak zorunda değilim. Zaten özgürlükçüyü, baskıcıdan ayıran temel ölçüt budur. Herkes “bana özgürlük, sana yok” diyecekse, özgürlük rejiminin dayanağı kalmaz.
  5. “Türban sorunu”, öncelikle, laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki siyasal/sosyal/kültürel bir çatışmadır, haklar ve özgürlükler açısından sorun çözülmüştür. Sarkozy ya da başka bir “modern lider” kasten bilmese de çözülmüştür.
  6. Türban takmanın hangi özgürlük olduğunun saptanması zordur. Yerine göre hem “oluş biçimi” ve hareket özgürlüğü, hem de düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ve dini vecibeleri yerine getirme özgürlüğü anlamına gelebilir. Konu, bir başkasının, kendisi için seçtiği kimliğe ve oluş biçimine saygı sorunudur aynı zamanda.
  7. Başörtüsü veya türbanın çarşaftan farkı vardır. Çarşaf ayrı konudur. Resmi düzlemde “nickname” kullanılamayacağı gibi resmi ortamlarda kimlik saklanamaz.
  8. Türban takmayanın tepkisel hisleri türbanın yasaklamasına gerekçe olamaz. Bir öğrencinin salt giysisine bakıp siyasal düşüncesini (ya da insanlığını) okuma huyundan vazgeçmeliyiz. Siyasal düşünce yapıları artık gitgide asimetrik, gitgide modüler bir hal almaktadır. Naziler de klasik müzik dinlemiş, şirin şirin giyinmiştir; bu onları nazi olmaktan çıkarmamıştır. Buna karşın, nazinin klasik müzik dinlemesi, klasik müziği de klasik müziklikten çıkarmamıştır. İdam cezasına karşı olan biri, çevre haklarını hiçe sayabilir, türbanı yasaklayalım ya da yasaklamayalım diye sokaklara dökülenler, Tuzla’da öl(dürül)en işçiler konusunda sesini çıkarmayabilir. Ve türban, hinterland’ları bu derece kalabalık ve keskin bir ikiye bölünmeyi haklı çıkaracak düzeyde bir sembol olamamalıdır.

Önümüzdeki yılların, tüm bu tartışmaların hem Türkiye’de hem de dünyada daha da çok alevleneceği yıllar olacağı tahmin edilebilir. Laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü çatışmasının çözümü için “türban takan zümreden” çok türban takan “bireye”; bireyin haklarına, o hakların Anayasal düzlemdeki yerine, Avrupa ile birlikte Avrupa dışı dünyaya bakma zamanı gelmiştir.

Anayasal din ve vicdan özgürlüğü, hatta salt inanç özgürlüğünün bir uzantısıdır türban takma özgürlüğü. İnsanın adının Ayşe, Fatma, Muhammed olması nasıl laikliğe karşı olamazsa, oluş-biçimi de laikliğe karşı olamaz. Bu noktada “eylemlerden” değil, salt “oluş-biçimlerinden” bahsediyorum.

Başörtüsü/Türban Siyasal Amaçla Takılsa Ne Olur ki?

Türban/başörtüsü, siyasal amaçla dahi takılsa, gene de özgürlükten –bu kere- ifade özgürlüğünden yararlanmalıdır.

Üniversitede okuyan bir öğrenciye, başındaki türbanı ne amaçla taktığını sorma hakkımız olmadığı gibi (kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, hatırlayın bir yerlerden, ha tamam: Anayasadan); o kız, “türbanı siyaset amaçlı takıyorum” dese dahi özgürlükler rejimi açısından korunması gereken bir düşünceyi açıklamıştır. Elime CHP parti programını alıp, nasıl kapağını sağa sola göstere göstere derse girebilirsem ya da bir siyasal partinin rozeti takarak derse girebilirsem, türbanı siyasal amaçla taktığımı bilmenizi sağlayacak davranışlarla girebilirim. Yeter ki dersi bölmeyeyim, yeter ki, ders anlatılırken ayağa kalkıp rozetimi, türbanımı, bayrağımı, artık hangi sembolcüysem onu, sallamayayım. Kaldı ki, derste siyaset yapmak sorunu ayrı bir düzlemde tartışılır. Bıyıklılarla, sakallılarla, sarı saçlılarla, saçsızlarla birlikte oturup herkes gibi dersi dinleyen, derse herkes gibi katılan biri neden “teokrasiyi” getirecek olsun? Getirecekse bile, biz nereden çıkardık ki şimdi onun teokrasiyi getireceğini? Beynini mi okuduk, açık ve yakın tehlike mi tespit ettik?

Öte yandan, üniversitede siyaset yapılmayacağını kim söyledi? Dersi bölmemek koşuluyla üniversitelerde de öğrenciler, hangi siyasi düşüncede olduklarını belli edebilirler birbirlerine. Kantinde tartışabilirler, düşünce kulüpleri, öğrenci dernekleri kurabilirler. Evrenkent (üniversite) her türlü siyasal, felsefi, kültürel vb. düşüncenin kıran kırana –ama düşünsel kıran kırana- tartışıldığı özgürlük kaleleri de olmalıdır. Asıl işlevleri bilim ve meslek yapmak, bilim ve meslek öğretmektir, evet ama, üniversitede siyaset yapmak yasak olmamalıdır. Siyaset yapmak, şiddet eylemi tezgahlamak değildir. Türkiye’de ne zaman birisi  “adam/kadın siyaset yapıyor” dese, sanki “adam öldürüyor”  demiş gibi irkiliyoruz. Madem “İran gibi” değiliz, bu tür bir irkilme huyundan vazgeçmemiz gerek miyor mu?

Şunu da önemli bir not olarak düşelim: Bugün –barışçı yollardan olmak kaydıyla- Türkiye’de Anayasal düzenin değişmesi yolunda propaganda yapmak serbesttir, suç değildir, siyasettir. Aksini savunanla tartışalım.

Ara-Ana-fikir

Bu fikirlerimiz, kadınların türban takmasını savunmak demek değildir.  Kadınların türban takmasının yasaklanmasının din, inanç, vicdan ve düşünce özgürlüğüne aykırı olduğunun savlanmasıdır. Bu satırların yazarı, türban takanların yerinde olsa idi, türban takmayı kadın için nerede ise obsessif-kompulsif bir zorunluluk haline getiren, kadını, giyimsel bir çeşitlilik ve renklilikten alıkoyan bir “perhiz” rejimine sokan ve özellikle sadece kadınlara yönelik olduğu için somut bazı durumlarda ayrımcılık olarak nitelenebilecek, bireysel hareket alanının duruma göre kısıtlanması tehlikesine neden olabilecek bir geleneksel, kültürel ya da dinsel emire uymadan önce düşünürdü! Ama onların bu temel haklarını teslim etmektedir. Bu satırların yazarı, örneğin orta parmağını göstermemeyi seçen bir-tür “tarikata” mensup olma hakkını da tanımaktadır; hatta her türbanın değişik bir görünümü ve havası olacağı için bu bir-örnekliğin dahi bireyselliği yoketmediğinin farkındadır; Avrupa ve ABD “kamusal alanına” sık sık çıktıklarını gözlemlediği “Hasidik” musevilerin siyah takım elbise içinde beyaz gömlekli ve siyah fötr şapkalı erkeklerinin de -eğer Türkiye’de sayıları dikkate değer ölçüde olsa idi- dillerini, kimliklerini ve elbiselerini değiştirmedikleri için Mısır’a asimile olmaktan kurtuldukları yolundaki inançlarına, belirli bir inancı, geleneği, taraftarlığı ya da alışkanlığı simgesel-giyimsel olarak “üniforma saygınlığı ve ait olduğu halka karşı sorumluluk” duygusu ile yaşama haklarına, bir-örnek siyah beyaz giysilerde bireyselliğin daha da öne çıktığı, çünkü yüzeysel örtülerden çok karakterin önemli hale geldiği yolundaki fikirlerine saygı duyardı. Böyle fikirlere saygı duymak başka, bunları anlamlı ve akılcı bulmak başka şeydir.  Hak, başkalarına karşı meşru olarak ileri sürülebilen bir menfaattir.  Türban takan kadınların, haklarını “bana karşı” ileri sürmeleri, din ve vicdan özgürlüklerinin ve kendi seçimlerini kendilerinin yaptıklarını varsaymamı zorunlu kılan bir yaşam düzeni felsefesinin gereğidir. “Benim için özgürlük ama sana yok” biçiminde çift-standartlı bir tümce ile özetlenebilecek yasakçı yaklaşım, özgürlüklerin varlık nedenini de tehlikeye atmaktadır.

Kadın Hakları ve Başörtüsü/Türban

Türban tartışmalarının kadın hakları ilkesi ve özellikle feminist düşünce açısından önemli bir boyutu vardır. Kadının aslında seçmek istemediği davranışı seçtiği savları çerçevesinde benzer tartışmalar -“Kadın-soyununca-ne-oluyor?-Özgürleşiyor-mu?-Tutsaklaşıyor mu?”- soruları veya pornografi ve fahişelik boyutunda da yapılmakta ancak bir sonuca bağlanmış görünmemektedir. Tartışma, kendi kararlarını verip vermediği belli olmayan “kadınlar” hakkında yapılmakta, bir taraf kadına yönelik olarak düzenlenen kısıtlayıcı dinsel emirlerin gereğine kayıtsız şartsız uyulması gerektiğini savunurken, diğer taraf ya böyle bir emrin bulunmadığını ya da bulunsa bile bunun kadın erkek eşitliği ilkesine aykırı bir emir olduğunu savlamaktadır. Türban sorununa, kadın erkek eşitliği perspektifinden bakanların bir kısmı, türban takan kadınların bu tercihinin bilinçsiz olduğunu, bu noktada kadının seçme yeteneğinden yoksun bırakıldığını da savlamaktadır. Doğruluk payı olsun olmasın bu sava verilecek yanıt bellidir. Yetişkin bir kişinin “duygularını, oluş ve yaşayış tarzını ve başkasına zarar vermeyen davranışını” yasaklarla sınırlamak kimseye düşmemelidir. Serbest bırakmayı savunmak, desteklemek değildir. Şüphesiz türban, kadının isteyerek seçmediği, bir anlamda seçmeye mecbur bırakıldığı bir görünüş tarzı ise bunu eleştirmek, kadınların özgür iradeleri ile davranmalarının önündeki her türlü engeli kaldırmaya uğraşmak son derece meşru tepkiler olacaktır. Ancak bu tepkiler ve düzeltme, özgürleştirme arzuları, kendilerini yasakçılıkla, türbanlı kadını her türlü toplumsal ve kültürel ortamdan uzaklaştırma çabaları ile ifade edebilir mi?

Bireysel özgürlüklerinden yararlanmak isteyen kimseleri “koruma” gerekçesi ile yapılan müdahalelerin nereye varabileceği tarihte çok açık örneklerle sabittir. Temel soru kadının kendisini kendisine rağmen, tepkilere bir özne olarak muhatap olma olanağı bulabileceği ya da davranışları konusunda açıklama getirebileceği, bir özne olarak türban takmasındaki itkeyi içinde bulunduğu topluma anlatmak isteyip istemediği konusunda karar vereceği toplumsal ve kültürel ortamlardan, örneğin üniversiteden yasaklarla tard ederek korumanın gerçekçi ve etkili olup olmayacağı sorunudur. Eğer, kadın gerek ailevi gerek toplumsal gerekse dinsel nedenlerle türban takmaya zorlanıyor, özgür iradeye sahip olmadan türban takıyor ise, türbanlı bir genç kızı üniversiteye almamak kanımızca, aile içi şiddete maruz kalan bir genç kızı üniversiteye almamaya benzer. Aslında tam da üniversite, kadını içinde bulunduğu, eğer bulunuyorsa öyle bir döngüde,  kısır döngüden kurtaracak ve ona ilerideki yaşamı üzerinde özgür seçim olanakları yaratabilecek bir meslek edinmenin ilk adımı olduğuna göre, türbanlı kadınların değil üniversitelere alınmaması tam aksine üniversiteye girmelerinin teşvik edilmesi gerekir. Sakal ve takke ile üniversiteye giren o kadar erkek var iken, “kadın haklarını, laikliği koruyoruz” diye kadınların eğitim hakkından yoksun bırakılmaları, “üniversitenin ahlakını bozarlar” gerekçesi ile fuhşa itilen kızları üniversiteye almamaya benzer. Bu karşılaştırma hiç de komik değildir ve aklımızı, fazla değil, biraz çalıştırır isek kolaylıkla varacağımız mantıksal bir çıkarsamadır.

Acaba o kızlar üniversiteye başka bir nedenden mi alınmıyorlar? O neden de şu olabilir mi: “Belirli bir toplumsal-kültürel, siyasal-ideolojik düşüncenin sembolleri, hatta emareleri dahi üniversiteye giremesin ki yarın bir gün iktidarımızı elimizden almasınlar”. Böyle bir sav, demokratik midir? Aynı şeyi İran da yapıyor deniyor, eğer öyle yapıyorsa oyun kağıdı destesindeki “joker”in diğer başı olarak yapıyor! Anti-demokratik joker, anti-demokratik jokerdir, kağıdı hangi ucundan tutarsanız tutun.

Paternalizm ve Başörtüsü/Türban

Başörtüsü/türban takmayı yasaklamak, çocukların kötüye kullanılmasını önlemek ve onları belirli inançların öğretisi yolunda körü körüne yetiştirmeyi engellemek amacına dayanan paternalist savın uzantısı olarak da savunulmaktadır. Çocuk üzerinde kimsenin gayrimeşru tahakkümünün olmaması gerekir şüphesiz. Bu çerçevede tahakkümün gayrimeşruluğu ile “arzu edilir olmaması” arasındaki farkı etik-felsefi olarak çizmek gereklidir. Çocuğu, temel bir hak olan vicdani kanaatine göre davranması yolunda eğitmek gayrimeşru değildir. Bu satırların yazarının babası, toplumcu bir avukat, bir iş hukukçusu ve şairdi, eski bir Türkiye İşçi Partisi üyesi idi. Ve tüm çocukluk yaşamı boyunca bu satırların yazarına özellikle Nazım Hikmet’den ve Hasan Hüseyin’den, Can Yücel’den, Attila İlhan’dan, kendisinden şiirler okudu. Ama yüzlerce başka büyük şairlerden de şiirler okudu. Yazar çocuk iken, babasının inandığı toplumcu düşünceye inandı ve Nazım Hikmet’e hayranlık besledi. Hatta tüm şairlere hayranlık besledi. Diyelim başka çocuğun babası mevlevi idi, çocuğa Mevlana’yı öğretti, çocuk bundan o kadar etkilendi ki sonunda semazen oldu, bir başka çocuk babası yüzünden imam oldu. Çocuklarına örnek teşkil eden bu babaların gayrimeşru hareketler içine girdikleri iddia edilebilir mi? Sosyalist propagandanın suç olduğu dönemde, yazarın babasının çocuğa “yanlış örnek” teşkil ettiği iddia edilebilecek midir? Düşünce özgürlüğünün sınırlanması ancak, korunan özgürlüğün kendisi kadar önemli başka bir değeri koruduğu ölçüde kabul edilebilir. Bu durum, çocuğunu kendi düşünce ve inanç sistemine göre eğitmeyi seçen bir ebeveynin özgürlüğü açısından da, hatta çocuğun seçme özgürlüğü açısından da geçerlidir. Peki ya baba çocuğa nazi ideolojini benimsetmeye çalışıyorsa? Acaba çocuğu adamın elinden alıp Çocuk Esirgeme Kurumu’na mı yerleştirmeli? Çocuk Esirgeme kurumlarındaki hayat nasıl acaba? “Oluş biçimi” özgürlüğü kadar değerli başka değerlerin kataloğunu çıkarmak, kanımca pozitif hukukçunun değil, düşünürün, insanın, insanlığın işidir. Yani “Creon yasakladı diye Antigone Polyneikes’i gömememeyecek midir” sorusunda somutlaşan evrensel bir meseledir. Bu açıdan, özellikle ebeveyn eğitiminin meşruiyet sınırlarının belirlenmesi, incelikli kuramlarla incelenmelidir ve bu işe girişmek bu yazının sınırlarını aşar.

Bize Göre…

Türban konusundaki görüşleri Necip Fazıl’ı büyük bir şair yapmamıştır, büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Nazım Hikmet’i büyük şair yapan salt komunist düşünceleri değildir, en azından bugün; o düşünceler Nazım Hikmet’i büyük bir şair olmaktan da çıkarmamıştır. Türban/başörtüsü takan bir kadın, salt “türbanlı” değildir herhalde. Başkalarına göre olumlu ya da olumsuz pek çok başka nitelikleri ve düşünceleri olabilir. O, türban takmayanla eşit haklara sahip bir bir kimse olmalıdır. Demokrat, teokrasi yanlısı veya başka bir düşünce sahibi olabilir. Türbanı geleneksel olarak ya da dini inancının gereği olarak takıyor olabilir. Makul bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, başörtüsünün bıyıktan ya da çember sakaldan hiçbir farkı yoktur.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir