Agos Gazetesi Kitap Eki’nin 2009 Eylül Sayısında…

Gerçek sizi özgür kılacaktır. Hangi Gerçek?

Yazan: İrem Müller

(AGOS Gazetesi Kitap Eki 2009 Eylül Ayı Sayısında)

ESMÖykü Didem Aydın’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Eski Sinagog Meydanı adlı romanı kaçak bir mahkûmun masumiyetini kanıtlama mücadelesini ve bu mücadelenin anlamının ne olduğu sorusuyla sınanan büyük bir aşkı anlatıyor.

Freiburg’daki Uluslararası Suç ve Ceza Araştırmaları Merkezi‘nde çalışan Türk kökenli kriminolog Dr. Aşkın Cem Vonalı’nın kapısı çalınır. Gelen, yirmili yaşlarında, Cihad adlı, hapishane kaçağı bir Türk gencidir. Cihad ‘Vonalı’ adını hapishanede duymuştur.

Almanya göçmeni bir ailenin çocuğu olan Cihad, ‘Ondörtler’ lakaplı dazlak şiddet çetesinin eski üyesi olan Kerstin’e âşık olmuştur. Anlatısına göre bir gece yarısı, kara çarşaf giymiş biri, iki sevgilinin Köln kentindeki evine gelerek, uykuyla uyanıklık arasındaki Cihad’a bıçakla saldırmıştır. Boğuşma sırasında Cihad bu ‘meçhul’ü öldürmüş, korku ve telaş içinde, öldürdüğü kişinin çarşafını açmadan, cesedi Ren Nehri’ne atmış; Ren’den Kerstin’in cesedi çıkarılınca kendisine saldıranın Kerstin olduğunu düşünmüştür. Ama yapılan yargılamada delil ve emareler katilin Cihad olduğu sanısını güçlendirmiş, Cihad, kara çarşaflıyı kendini savunma güdüsüyle öldürdüğü savını mahkemeye kabul ettirememiş, hapis cezasının ardından Almanya’dan sınırdışı edilmek üzere cinayetten mahkûm edilmiştir.

Aşkın bu olayla ilgili hiçbir haber ve kayıt bulamamış, Cihad’ın akıl hastası ya da tehlikeli bir suçlu olduğu endişesine kapılmıştır. Çünkü Cihad Aşkın’a kimliğini kanıtlayacak bir belge gösteremez. Geçmişte, Alman polisine saldırmaktan haksız yere mahkûm olan Aşkın Cihad’ı kendisine yakın hissedecek ve olayı araştırmaya karar verecektir.

Cihad ve Aşkın, yeni bir ‘metin’ yaratma mücadelesine girişirler. Aşkın, ‘soruşturmasına’; neo-nazilerin ‘profillerini’ ortaya koyacak bir ‘bilimsel araştırma’ kılıfı ile başlar. Reva görüleni değil kendi yazdığı metni arayan Cihad, doğduğu ve büyüdüğü topluma ‘entegre’ edilmemiştir, medeni ve modern topluma! Mahkûmiyet kararı, “…karıştığı kavgaların, çıkardığı olayların haddi hesabı olmayan, yaşadığı medeniyetten payını alamamış, uyumsuz bir genç”ten (S.114) söz eder. Cihad, gerçeğin sosyo-ideolojik tanımlarının içine hapsedilmiştir: “Koydukları tanımın içine girmiyorsan… (i)şlerine gelmeyen olay tarihe gömülmüştür….” (S.17).

Bilimsel araştırma kılıfıyla başlayacak olan soruşturma, son derece sürükleyici ve sarsıcı bir dizi olay ve keşiflerle sürecek, bilimsel araştırma kılıfından soyundunduğu düzlemle birlikte başlayacak yepyeni bir dedektiflik öyküsüne evrilecek ve Ondörtler lakaplı dazlak çete ile Cihad’ın temel çatışması; uzun ve çetrefilli bir ‘yeniden yargılama’ davasıyla zirveye çıkacaktır.

Çünkü Tarihini de Bilmen, Unutmamış Olman Gerek…

İstanbullu entelektüel bir aileye mensup Aşkın’ın, TİP eski senatörü babasının kuşağına egemen olan toplumcu eylemciliğinin, 1980 kuşağının apolitik Aşkın’ında bıraktığı iz, Cihad’ın tekil hikâyesindeki eylem kararlılığıdır. Aşkın’ın kendi mesleki hayatında da sık sık karşısına çıkan “İnsanları bir arada tutan nedir?” sorusu, romanın temel sorusudur. Siyasetin, hatta bilimselliğin tümelleştirici eğilimlerini, sanki bu tekil, bu eşsiz macerada sınama imkânı bulan Aşkın, objektif yaftaların ötesindeki varoluşa, kimliklerden sıyrıldığında çıplak kalacak insana inanır (“…Ama bu çıplaklıktan utanmadım…” -S. 139-). İnsana biçilen kimliğe değil, insanın kendi kurguladığı kimliğe inanır. Varoluşun gerçekliği, kişinin herhangi bir tarih dilimindeki eylemiyle bağlantılıdır ve kiminle birarada bulunacağını belirler: “…Kim olduğumu ancak bir olay örgüsünde kanıtlayabilirim. Mesela birisi kanlar içinde yerde yatıyor olabilir. Issız bir köşede. Gece yarısı. Ben oradan geçerken nasıl davranacağımı bilemem. Ama nasıl davrandığım önemlidir tabii… Kim olduğumla ilgilidir…” (S. 89).

Aşkın, dayatılan kurgudan farklı, her insan için biricik olan bireysel kimliğin irade gücüyle yaratılabileceğine inanır ama bunu, varoluşçuluğun tanımladığı gibi, topluma fırlatılmış olası kimlikler arasından seçmez. Ona göre insan biricik kimliğini, egemen aidiyetten koparak, egemen kimliği ‘kurgusöküm’ yoluyla sorgulayarak, yeniden kurgulamalıdır.

“Hangi ülkenin dinisin çocuk, hangi rüzgârın peygamberi?”

İkinci eksen, inançlı bir Amerikalı Yahudi olan ve Aşkın’dan otuz yaş büyük olan Profesör Goldmann ile “Vonalı”nın aşklarıdır. İkisi, kendilerini bir arada tutacak bir ‘senaryo’ aramaktadırlar. 1929 krizinden sonra, kendi hayat mücadelesine sıkışan babası, Macaristan’da kalan kardeşine yardım edememiş, Goldmann’ın amcası Auschwitz kurbanı olmuştur. Kendisini Holokost kurbanlarıyla özdeşleştiren Goldmann’ın Yahudiliğini ‘kişiliğinin tanımı’ kılışı ‘Yahudi Olmak’ başlıklı mektubundan da açıkça anlaşılır: “…Sanırım Yahudi olmam, hem babamın ateizmine isyan etmemi, ama hem de onunla Amerikan kimliği altında ezilmeyi reddetmesinde, özdeşleşmemi sağladı. Paradoksal olarak, bu anlattığım durum, Eric Erikson’a göre Alman erkeklerini Hitler’i izlemeye iten dinamiğin ta kendisidir. Otoriteye, yani Churchill ve Batı’nın otoritesine karşı romantik bir isyana kapılıp yine de baba figürü ile özdeşleşebilmişlerdir.” (S. 264). Hem Cihad’la, hem de Ondörtler lakaplı Nazi çetesinin üyeleriyle ‘arayış benzerlikleri’ gösterir.

Cihad da, Kerstin’le ilişkisinde, ailesine bilinçsizce isyan etmiştir sanki. Kerstin üzerinden, Almanlığa ‘total’ olarak ait olmak istemiştir. Almanlık altında ezilmeyi sorgulamamıştır, yeter ki o kimlik onu sarıp sarmalasın. Ne zaman ki Alman yargısı onu, hatalarla dolu bir yargılama sonucu, Kerstin’i hunharca öldürmekten mahkûm eder, işte o zaman ‘özgün’ kaderini yeniden yazmaya başlar.

Goldmann ise bir türlü anlatamamaktadır “Yahudi olmaktan başka kim” olduğunu. Hrant Dink’in, Agos’un 13 Şubat 2004 tarihli sayısında yayımlanan tarihî makalesindeki fikre teşbihte hata yoksa, Nazi soykırımından boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, insanı insana bağlayacak asil damarında mevcuttur belki de. Soykırım, Yahudi kimliğinin hem zehiri, hem de panzehiridir. Bu aşkın asıl sorunu ise Goldmann’ın, bu ‘yapma-Yahudi’den kurtulup kurtulamayacağıdır. Yahudilik inancına ait ritüeller üzerinde ısrarla dururken özgün ve tikel kişiliğini saklamaya çalışmaktadır sanki: “…ilginç bulduğum bir şey, sürekli kişisellikten toplumsal ve politik olana doğru sapıyor olmam. Yani bir türlü ‘Benim için Yahudi olmak ne anlama geliyor?’ sorusuna odaklanamıyorum…” (S. 264).

Bu aşk, Ester’in Kitabı Megillah’taki Purim çıngırağının nasıl çalınacağı alegorisiyle sınanır. Cihad’ın kurtuluş mücadelesinden haberdar olan Goldmann, bir gazetecinin teşviki ile, açılacak yeniden yargılanma davası hakkında yazı yazmak istemektedir. Goldmann’a göre davayı, tüm gizli ayrıntısı içinde, kamuoyu ile paylaşmak Eski Ahid’deki Purim çıngırağını çalmak gibidir: “Böyle şeyleri saklama…Dünyanın bu oyundan haberi olmalı. Dünyanın ‘Purim’den haberi olmalı! Ve o haberi biz vermeliyiz! Ester’in Kitabı’na uygun bir de gürültü çıkarmalıyız.” Aşkın ise buna şiddetle karşıdır. Kaçak Cihad’ın kamuoyu ile paylaşılmasının ona zarar vereceğinden korkar: “Ben Cihad’la ilgiliydim. Goldmann ise ‘kurbanlar topluluğu’ ile…” (S. 367). Gazete danışmanı bilim insanı  Goldmann, ‘Cihad gibileri’ ile meşgul iken, artık bilim insanı kimliğinden sıyrılmış Aşkın, belirli bir ‘Cihad’ı ‘aklamakla’ meşguldür.

Kara Çarşaf

Romanda hukuk ile edebiyat arasındaki çatışma da irdeleniyor. Cihad’a ‘reva görülen metin’ yerine ‘tahayyülü muhtemel’ başka bir metin kurulurken, karakterler (özellikle ‘edebiyat’ı simgeleyen Klaus, ve ajan provokatör Köllisch yardımıyla) dönüşüyor. Kılıf içinde kılıf izleği; yazarın kendi başına geçirdiği kitap kılıfı, kitabın üstündeki yazar kılıfı, Aşkın’ın üstündeki bilimsel araştırma kılıfı ve Cihad’ın gerçeği üzerindeki ‘kara çarşaf’la kuruluyor. Ama kara çarşaf, Cihad’a saldıranın çarşafından ziyade Aşkın’ın tâbiriyle “Alman olan Alman gözü”nün, yani biçimsel adaletin gözlerindeki kılıftır. Yazın sanatında zengin bir dilin gücü ve sezginin sonsuzluğuna olan inanç, kendisine ve yazarına belli belirsiz göndermeler yapan bu karmaşık ve çok katmanlı metin yoluyla aktarılıyor.

Eski Sinagog Meydanı, estetik algının ve aklın-ötekisi’nin ‘gölge topraklarına’ el uzatma donanımı ve cesareti isteyen, bir dizi ikili karşıtlığı samimiyetle sorgulayan ‘derinlikler’den haber alarak okunması gereken çok ciddi bir yapıt. Romanın bu talebi, son kısmındaki Oscar Wilde’cı ‘De Profundis’ motifinde açıkça ortaya çıkıyor. Gerçekliği hep yeniden yorumlanabilir şekilde kurgularken ‘değer’siz kalmayan, zorlayıcı toplumsal durumlar altındaki bireyin özerkliği ya da özgürlüğünü sorunsallaştırarak modernist mirası da benimseyen, gelişkin bir postmodern üslûpla karşı karşıyayız.

Gerçek-gerçek, kurmacasal-gerçek, kurmacasal-kurmaca ve üst-kurmaca

Romanın birincil-kurmacası sürükleyici bir polisiye olarak anlaşılabilir. Ancak burada polisiye bir üslûp sorunudur ve içeriksel anlamların dokunduğu bir tezgâh, bir kanvastır sadece. Asıl içerik, söyleyişten (polisiyeden) ayrı olarak vardır. Polisiye asıl içeriğe giydirilmiş giysidir.

Ondörtler lakaplı dazlak çetesinin kurguladığı, 14 kelimelik bir cümleyle oynanan, şifreli dehşet oyununun yapısı ve hayatî sırrı, okuyucuya çözüm umudu vaadeden ama temelsiz çıkan bir dizi emareden, hatta ‘bulunmayan’dan yola çıkılarak çözülür. Bulgudan değil, bulamamadan yola çıkılarak varılan yeni gerçek, oyunda kendisine “varlık” sözü düşen ama ortadan kaybolduğu anlaşılan, “yok” olan Tina’nın (Kerstin’in dazlak çetesinin kalan iki kadın üyesinden biri) bedeninin dönüştüğü yeni ‘durum’la simgelenir gibidir. Kerstin ile Tina’nın bedenleri arasındaki sınır çizgisi de bulanıktır artık. ‘Karaorman’, yaşamla ölüm, masumiyetle mahkûmiyet, suç ve ceza arasındaki gölge toprakların bozbulanık belirsizlik imgesidir sanki.

Bölümleri ayıran şiirlerden romanın ‘lirik özeti’ çıkarılabiliyor. Şiirlere yeniden dönen okuyucu, romansı yaşanmışlıktan kalan ‘hatıralarla’ başka türlü duyumsamaya başlıyor dizeleri. Yapıt, sanki, bir ‘iki kere okuma estetiği’ kurmak istiyor.

Eski Sinagog Meydanı’nda bulunan postmodern kurgusal unsurlara da değinelim:

  • ironi (bir dizi ikili karşıtlığın birbirlerini değillemeye çalışırken birlikte değillenmeleri)
  • çok söylemlilik (öz. çok dillilik, çok kültürlülük, çok kimliklilik)
  • post-modern oyunculuk (örn. Ondörtler’in Ceza Kanunu’yla oynadıkları şifreli oyun, elmas, yüzük vb. gibi tılsımlı motifler)
  • kara mizah (dazlak Horst’un ‘kaba’ anket metni ile Goldmann’ın şiirsel metninin ardarda bulunması ve her ikisinin de ‘kimliksel’ anlatılar olması, S. 258-266)
  • pastiş (şiirle nesirin, mahkeme kararlarıyla günlüklerin vs. öğelerin birleşmesi, romanda dipnot kullanımı, yazarın adının roman içinde hem şair hem de şiir çevirmeni olarak geçmesi)
  • metinlerarasıcılık (tarihsel veya güncel olan anlatılara, diğer kurmacalara gönderme: Örn. gerçekte de var olan ‘Hit Man’ kararının, Horst kişisiyle yeniden kurgulanması; Steinbeck’ci ‘doc’ motifi, David Lodge’un “İyi İş” adlı romanı vb.)
  • üst-kurmacanın varlığının sezdirilmesi (ajan-provokatör Köllisch’in çeşitli kurgusal teknik araçlara yaptığı göndermeler: Örn. “Çehov’un Silahı”, “MacGuffin”, “tritagonist”, “deus ex machina”, “bu hikâyenin içindeysem” gibi)
  • poioumenon olgusu (olan bitenin, eserin kompozisyon sürecinin parçası olması)
  • historiografi (tarihsel olayların kurmaca unsuru haline gelmesi, Soykırım, Kırık Kristal Gecesi, Bosna’da işlenen insanlığa karşı suçlarla ilgili yargılamalar, Sally Perel vb. yan örgü ve motifler)
  • parçalılık (sahici gerçeğe dayanan olay ya da kişilerin kurgusal gerçeklikte yeniden anlamlanması)
  • gerçekle kurmaca arasındaki sınırın kalkışı (yahudi soykırımını simgeler görünen Freiburg’daki tarihî Eski Sinagog Meydanı’nın Türk Cihad’ın davasında, Köln’deki “Yeni Cami Meydanı” motifiyle yeniden anlamlanması ve bu sayede toplumlardaki “soykırım olasılıkları”na ilişkin paranoya duygusunun işlenmesi)

Özellikle poioumenon sayesinde gerçek-gibilik duygusunu kaybetmediğimiz ‘Kitap’ta yaşamış (ya da yaşayan) sahici-gerçek kahramanlar (örn. Sally Perel), kurmacasal-gerçek kahramanlarla (örn. Goldmann, Şila, Monika) ve kurmacasal-kurmaca kahramanlarla (örn. Cihad, Kerstin, Tina, Köllsch, Klaus) bir arada. Üç tür karakteri birbirine bağlayan, karmaşık bir, hatta iki üst kurmaca söz konusu. Kurmaca-gerçek hayatı ile örgütlediği/çözdüğü dava arasında bölünürken çoğalan dışavurumcu-romantik Aşkın, peşinden koştuğu kitaba erdiği yerde, yazarı Öykü Didem Aydın’la buluşan büyülü-gerçek bir karaktere dönüşüyor ve o yerde vatansız ama değertanır bir kimlik kazanıyor. Bazı kahramanların (örn. Klaus ve Köllisch), kurguya müdahale eder görünmeleri de dikkat çekici.

Mükemmel çatıda ve çok dilli atılan düğümlerde postmodern örgü ve kurgu-söküm okumakla kalmıyor, yorumsal olarak hep açık kapı bırakan bir yeniden yapım sürecine de tanık oluyoruz. ‘Postmodern’in baskın gürültücüyle değil, sesi elinden alınanla meşgul olduğunu vurgulayan ‘son’a doğru, üç tür karakter, kendilerini yeniden takdim edercesine, bir geçit resmi verir. Sonuncu ‘meşru müdafaa’ iddiası ‘kitap’ olan Cihad’ın ‘kayıtları’ Aşkın’a verişi özel bir andır. Eski Sinagog Meydanı’na hâkim üniversite binasında yazan “Gerçek sizi özgür kılacaktır” yazısına farklı bir gözle bakar Aşkın ve sorar: “Hangi gerçek?” Bugünün geçmişi ya da geleceği var mıydı ki? Yaşamın sonu var mıdır ki? Ve gerçeği nedir ki?”

Eski Sinagog Meydanı, son yıllarda okuduğumuz en yeni-romanlardan biri. Çok farklı bir yazarı müjdeliyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir