Honduras’ta Darbe Sonrası Süreç ve Kesin ve Resmi Olan ”Geçici” Sonuçlar!
- 27/01/2010
- Denemeler, Güncel Tartışmalar
- 1,738 Kişi Okudu
- 3 Yorum
Latin Amerika, insanlık kültürünü nice büyük yaratıyla ve darbımeselle donatmanın yanında nice askeri darbeyle de donatan bir coğrafya olarak tanınır. Bugün yani 27 Ocak 2010 günü Honduras’ta katılım oranının kimilerine göre %25-35 (!) seviyesinde olduğu 29 Kasım 2009 seçimleri sonucunda ‘’seçilen” Ulusal Parti adayı, yeni başkan , muhafazakar toprak ağası Porfirio Lobo Sosa göreve başladı. Kimileri ise katılımın kayıtlı seçmenlerin %61 olduğunu iddia ediyor (Bağlantı). Neyse! Lobo Sosa darbeden bir yaz sonra düzenlenen öyle ya da böyle bir şeçimle bir şekilde göreve başladı ama seçilmesine zemin oluşturan siyasal koşullar hiç de demokratik sayılmıyor bu başkanın. Üstelik bölge ülkelerinden Peru, Kosta Rika ve Panama, Lobo hükümetini tanır iken, Venezuela, Brezilya, Küba, Bolivya, Ekvador ve Nikaragua seçimleri geçersiz sayıyor. ABD başta ikircikli davranmıştı ama orada sonra tanıma eğilimi ağır basmıştı. Öyle olunca galiba Batı Avrupa da seçimleri tanıma eğilimine girdi. (Tüm bu sürecin kronolojisi için Vikipedi bağlantısına bir göz atın isterseniz (Bağlantı)
Geçen 28 Haziranda bir darbeyle görevden uzaklaştırılan devlet başkanı Manuel Zelaya ise kendi edindikleri bilgilere göre 29 Kasım 2009 seçimlerinde sandık başına gitme oranının yüzde 35 olduğunu belirtmiş ve bu durumun seçime meşruiyet getirmediğini ve sonucunu tanımayacaklarını söylemişti. Seçimleri boykot çağrısında bulunan Zelaya, başta zorunlu olmayan yardımları kesen ama sonra seçimlere destek veren ABD’yi de eleştirmiş, ”Washington yönetimi hata yaptı. Eğer onlar ülkelerinde demokrat ise Latin Amerika’da da demokrat olmalılar” diye konuşmuştu. Güzel ve taşı gediğine koyan bir tümce.
Tuhaf bir durum Honduras’ta yaşananlar çünkü darbeden sonra uzunca süre Honduras halkının önemli bir bölümü ve dış temsilcilikleri yeni yönetimi tanımadılar. Yeni Başkanın göreve başlayacağı bugün bile Honduras’ın Washington Büyükelçiliği’nin web sayfasında seçimleri adil olmadığını ve neden adil olmadığını anlatan bir sayfa bulunuyor: (Bağlantı) Yine darbecilerin işlediği türlü türlü insan hakları ihlallerinin fotoğrafları da var burada. Hacklenmiş midir elçilik sayfası yoksa hakikaten hala ”resmi” sonuçları tanımamakta mıdır bilmiyoruz . Büyük olasılıkla durum hala ortada. Sayfada ”Imagine a ‘free and fair election’ under the conditions in Honduras today (and imagine if this were taking place in the United States”) denmiş : /”Bugün Honduras’taki koşullar altında özgür ve adil bir seçim hayal edin (ve bir de bunun Birleşik Devletler’de meydana geldiğini hayal edin)”/
28 Haziran 2009 tarihinde Honduras’ta, insanı “darbe” kavramı ve bu kavramın tanımı üzerinde düşünmeye sevkeden pek “değişik” bir “darbe” olmuştu. Bu yazıda darbeden sonraki süreç ışığında bugün olan olduktan sonraki son durumu açıklamaya çalışacağım ama ondan önce başta darbeyi neden değişik bulduğumu açıklayayım. Çünkü ortada belki şekli-karara-aykırı-ancak-meşru bir referandum düzenlemeye çalışırken şekli-karara-belki-uygun-ama-gayrimeşru-olarak görevden-alınan bir başkan var ve bir başkanın askeri darbe ile görevden alınması başlıbaşına hukuka aykırı bir durum sayılmalı.
İlk olarak darbe yapıldığı tarihte ABD Başkanı Obama’nın ve diğer batılı ülkelerin darbeden çok rahatsız olduklarını hiç beklemeden açıkladıklarını ve aslında ülke lideri filan olmasa da demokrat olan herkesin içinde hemen bu “darbe”ye karşı minik de olsa bir öfke duygusu uyandığını gözlemiş bulunduğumu belirteyim. Şimdi durumlar değişti. ABD’nin minik öfkesi sempatiye dönüştü gibi ama Latin Amerika’nın sosyalist ülkelerinin öfkesi hala devam ediyor. Bu arada Küba devleti ve Castro tüm olan biteni işin ta en başından öngörmekle büyük bir siyasal analiz yeteneği de göstermiş. Ayrı konu.
28 Haziran 2009 tarihinde “darbe” olduktan sonra merak edip Honduras’ı biraz araştırmıştım. Honduras’ta hiç bulunmamıştım ama Venezuela’yı az çok tanıyordum. Şimdi ne ilgisi var Honduras’la Venezuela’nın diye sorabilirsiniz de o bağlantıya az sonra geçeceğim. Bu arada geçen yaz ilk kez hem Amerikan liderinin, hem de Hugo Chavez’in “bak canım hiç hoşlanmadım ben bu işten” dedikleri bir darbeyle karşılaşmış bulunduğumuzu da ekleyeyim.
Anayasa hukuku derslerimizin bir yerinden hatırladığım kadarıyla Honduras’ta en son darbe 1980 yılında meydana gelmişti. Ülke, ünlü siyaset bilimcisi ve ”medeniyetler çatışması” kavramının mimarı Samuel Hungtington’un demokrasiye geçiş analizleri çerçevesinde demokrasisi “netameli” ve “yer yer darbe geçişli” saydığı ülkelerden biriydi.
Gazetelerde okuduğum haberlerin çoğunu olmasa da bir kısmını “sezgiyle” sınama gibi bir tavrım var. Böyle bir tavrım yoktu önceden ama artık “yenilen demokratik ve anti-demokratik kazıkların bileşkesi” olan yurttaşlık deneyimlerim bana bunu öğretti diyelim. İşte “Honduras’ta darbe oldu” yolundaki haberleri okuduktan sonra hemen Honduras’ta tam olarak ne olduğu yolunda kendi çapımda araştırmalara girişmiştim. Ne de olsa, ihtilaller ve darbeler tarihinin “pek hesaplı, ince iş” sayıldığı bir ülkenin velediydim ve bir yerde darbe olunca hemen kendi miniminnacık çapımda araştırmalara girişirdim. Eğer bir tur operatörü olsaydım, “darbeler boyunca dünya turu” organize eder, yakın geçmişte darbeye maruz kalmış ya da kalayazmış ülkelere ekzantrik ve egzotik macera turları gerçekleştirirdim. Konudan sapmayayım çünkü Honduras’ta darbe oldu, demişlerdi, diyordum.
Öncelikle “Honduras’ta tam olarak ne olmuştu ki” diye soralım ve soruyu yanıtlamaya, darbe öncesinde nelerin olup bittiğini anlatmakla başlayalım.
Latin Amerika’da devlet başkanlarının, görev aşkıyla yanıp tutuştuğu (!) ve pek çoğunun “artık rica ederim sona eren” görev sürelerini uzatmak için türlü yasal ve yasa-dışı manevralar yaptıkları bilinir. Benzer bir “uzatmaları”, yakın geçmişte Hugo Chavez de gerçekleştirmişti. Bu aşamada “anti-Hugo Chavez’ci mi/Hugo Chavez’ci mi neci” olduğum sorusunu bir tarafa bırakalım ve durumun -yok öyle bir şey ama- “objektif” sunumu ile devam edelim.
İşte Honduras’ın devrik başkanı Manuel Zeleya da, “darbe”den hemen önce, sona ermek üzere olan başkanlık süresini uzatmak için bir plebisit düzenlemeye, “halk”tan, görev süresinin uzatılması için “onay” almaya hazırlanıyormuş, diye duymuştum. Bu bir takım batılı demokratik çevrelerde böyle algılanmıştı, ben de 28 Haziran sürecinde az çok batılı ”demokratik kaynakları” taradığım için durumu daha çok Zeleya’nın kendi görev süresini uzatma çabası olarak görmeye meyyal olmuştum azıcık. Ama meselenin daha karışık bir tablo olduğu doğallıkla iki gün içinde ortaya çıkmıştı. Çünkü Zeleya’nın, darbeye doğru yol alınan süreçte önemli bir niyeti daha vardı ve o niyet fena bir niyete benzemiyordu. Gelecek başkanlık seçimlerinde (yani artık yapılmış bulunan şu seçimlerde) sandığa dördüncü bir pusula daha konulup, halkın yepyeni bir anayasa yapılması yolunda ”kurucu meclis” kurmak isteyip istemediğinin de sorulması arzuları vardı Zeleya’nın ve bu arzuları gerçekleştirmenin ilk aşamasını bir referandumla başlatmak istemişti. Yani asli kurucu iktidar olarak halka, sine-i millete, bir kurucu meclis kurmak isteyip istemediğinin sorulmasını istiyordu. Soru yalın olarak şuydu: Bir kurucu meclis kurulup yeni anayasa yapılmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz?
Fakat başkanın önünde ciddi bir engel vardı. ”Honduras Anayasasına göre, başkanın böyle bir yetkisi yoktur” diye iddia edenler çoktu. ”Bu konuda sine-i millete dönmek ancak Kongre’nin alacağı kararla mümkün olur” diyenler de çoktu. Fakat Başkan Zeleya, “ben yaparım referandumumu, halkıma bir referandum ile anayasa koyucu kurucu meclis kurmak isteyip istemediğini sormaya yetkim vardır” diye ısrar ettiği için bu işi kendi başına organize etmeye ve yapacağı referandumun oy pusulalarını bastırma işine girişmişti. Bu arada ülkenin en yüksek yargı erkinden geçit olmamıştı Manuel Zeleya’ya. Yüksek Mahkeme, Zeleya’nın aldığı referandum kararının Anayasaya aykırı olduğunu tespit etmişti. Bir anlamda asker sivil bürokrasi, halkçı başkanın düzenlemek istediği refrandumu önleme çabası içine girmişti.
Zeleya, bir kurucu meclis kurulması ve bu meclis marifeti ile yepyeni bir anayasa yapılması ve belki de tüm bu sürecin sonunda kendi görev süresinin uzatılması kararlarıyla sonuçlanacağını umduğu halk oylamasını düzenlemek için gereken oy pusulalarını, Honduras’ın içinde “print” edememişti. Çünkü silahlı kuvvetlerden de destek gelmiyordu kendisine. Bu pusulaları bastırma konusunda ihtilafa düştüğü genel kurmay başkanını görevden almıştı ama Yüksek Mahkeme, verdiği bir kararla, başkanı, görevine iade etmişti.
Zeleya bakmıştı Honduras’ta oy pusulası bastıramıyor, dost ve kardeş başkan Chavez’in ülkesinden yardım istemişti. Ve Zeleya’nın giriştiği projenin çok benzerini uzun yıllar önce başarıyla gerçekleştirip dünyanın hak ve özgürlükler ile sosyal adalet bakımından en ileri düzeyde sayılabilecek anayasalarından birini kurucu meclis marifetiyle yapmayı başaran Venezuela ülkesinin başkanı Chavez “el atınca” da pusulalar Venezuela’da bastırılıp uçaklarla Honduras’a taşınmıştı. Ama Yüksek Mahkeme kararını uygulayan “askerler”, bu pusulalara el koymuşlardı.
Sonrası malum. Zeleya “ordu” tarafından tutuklanmış ve onun yerine Kongre’nin seçtiği Roberto Micheletti getirilmişti. Sonrasında Zeleya ilk önce ülke dışına çıkmış sonra da dönüp Brezilya elçiliğine sığınmıştı. Darbeci Micheletti yönetimi ise Brezilya elçiliğinin elektriğini ve suyunu kesmeye kadar vardırmıştı işi. Zeleya hala Brezilya elçiliğinde sığınmacı konumunda şimdi.
Ama Zeleya’nın destekçisi çok sayıda idi (ve hala öyle) hatta halkın çoğunluğu bile sayılabilirdi bu destekçiler çünkü Zeleya geçen yaz ve sonbahar içinde Honduras’ta siyasal olarak olup bitmesi gereken tüm süreçlerde Micheletti ile müzakerelere girişebilecek güce sahip olmuştu.
Zeleya’nın istediği tek şey vardı: Kurucu meclis toplanması. Ama darbe sonrası gelişmeler bu isteğin egemen kılınmasına izin vermeyecekti.
Bir dizi haklar ve özgürlüklerin kısıtlanması ile sağlanan ”huzur ve güven” ortamından ne darbeci ”paşa”ların adamı Micheletti ne de sosyalist Zeleya yarar görecek, 29 Kasım 2009 seçimlerinde aradan toprak ağası Porfirio Lobo Sosa çıkacaktı. İşte o ağa bugün göreve başladı. Otuz yıl öncesinden bir yerlerden tanıdık geliyor bu durum ama o da ayrı konu.
28 Haziran 2009 sonrasında Honduras’ta olup bitenler hakkındaki tüm analiz ve analizcikler içinde Mary Anastasia O’Grady’nin Wall Street Journal’da yazdığı bir makale dikkatimi çekmişti. O’Grady, cici bir batılı demokrat olarak ortada bir darbe olmadığını, asıl meselenin, Kongre ve Yüksek Mahkeme’nin kararlarını uygulamayan devrik başkandan kaynaklandığını iddia etmişti. Makalenin yayınlandığı yer, durumun sosyalist demokratlar ve liberal demokratlar gözünden ayrı ayrı nasıl ve ne de farklı görülebileceğüne bir işaretti aslında. Yazar, Başkanın, Anayasanın açık hükmünü hiçe saydığı ve ‘kafasına göre’ halk oyuna gittiği mealinde yazmıştı. Sonra bakmıştım, gazetelerde olmasa da tek tük bazı bloglarda onun bu makalesine atıf yaparak durumu hiç öyle darbe olarak görmeyen yazılar mevcuttu. İlgili makalelere yapılan yorumlar da değerlendirilince ortada Honduras’ta darbe olup olmadığı tartışması varmış gibi gelmişti bana.
Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’da darbe sonrası “beyanlarından” birinde “darbeye benziyordu canım (”it looked like a coup”), adamı pijamayla aldılar götürdüler” mealinde konuşmuş, darbe tanımı içine “pijamalı” ve “pijamasız” tutuklanma ölçütü de girmişti böylece.
Bu makaleleri okuduktan sonra aklımda bazı sorular oluşmuştu. O sorular şunlardı:
1) Aslında darbe ne demekti?
2) Başkanın, halkı, asli kurucu iktidar olarak kurucu meclis kurmaya ve bu yolla yeni bir anayasa yapmaya çağırması, hele hele bu çağrı salt bağlayıcı olmayan bir referandum düzleminde gerçekleşecek idiyse bir darbeyi haklı kılar mıydı?
2) Darbe kavramının tanımında şekli ölçüt mü yoksa maddi ölçüt mü kullanılmalıydı? Yani işin içine şekli olarak askerin girmesi, bir “coup”u darbe kılan tek ölçüt müydü? Askerler aslında hukuken kimin kararına bağlıydı? Referandum kararını iptal edenYüksek Mahkeme kararına mı? Yoksa seçimle işbaşına gelen Başkan’ın kararına mı? Hukukun üstünlüğü ilkesini körü körüne kabullenenler hemen ”Yüksek Mahkeme kararına” diye cevap verebilirdi ama peki ya Yüksek Mahkeme (askerlerin desteğini de ardına alarak) önüne gelen her kanunda ”istemezuk” tavrı ile ile seçilmişleri iş göremez, halka başvuramaz hale sokuyorsa ne olacaktı? Öte yandan silahlı kuvvetlerin başı da daha önce demokratik olarak seçilmiş başkan veya Cumhurbaşkanları değil midir? Üstelik mesela başka yerlerdeki tartışma ve krizlerden farklı olarak burada halkı yok sayma, her durumda meclis çoğunluğunu halk sanma değil doğrudan referandum yolu ile krizden halk iradesiyle çıkma girişimi yok muydu?
3) Peki askerin, ”Başkanın Anayasaya, Yüksek Mahkeme kararlarına filan” boşverdiğini iddia etmesi, bir darbeyi haklı kılar mıydı? Haklı bir darbe olur muydu hiç Tanrı aşkına?
4) Bu filmde kim iyi adam, kim kötü adamdı? Sosyalist-popülist Manuel Zeleya’nın aklında ne vardı? Tümüyle Chavez rejiminin benzeri bir sosyalist demokrasiyi mi kurmak yoksa salt kendi başkanlık süresini ilelebet uzatmak, yani Chavez’in uzun uzadıya başkan olmaklığındaki azıcık ‘olumsuz’ tarafını taklit ederken olumlu sosyal ve ekonomik reformcu ve eşitlikçi tarafını hiçe saymak mı vardı? İyi de, daha çok, ülkede tuzu kuru olanların temsilcisi olan Batı Avrupa orijinli Roberto Micheletti de neciydi şimdi? Zeleya devrinde uyuşturu ticaretinin arttığı yolundaki haberler sansasyonel haberlerle kamuoyunu yanıltma siyasetinin bir ürünü yani bir nevi Fox TV’leştirme (ABD’nde söylenegeldiği biçimiyle Foxification) siyaseti miydi yoksa ?
6) Bir kurucu meclis neden engellenmek isteniyordu? Kurucu meclis neticede doğrudan halk katılımıyla oluşturulmayacak mıydı? Halkın seçeceği temsilcilerin yapacağı anayasaya kimin ne demokratik itirazı olmak gerekirdi ki?
7) Başka ne sorabilirdim acaba?
Ama şimdi yaşananlar bu sorulara doğrudan olmasa da dolaylı olarak açıklıkla yanıt vermiş görünüyor. Çünkü Zeleya’nın görevden alınmasından sonraki süreçte öyle ya da böyle yaratılan zeminin kendisi de Zeleya’nın üstüne atılan ”şekli kuralları hiçe sayıyor, Anayasal denetim yapan Yüksek Mahkeme’yi dinlemiyor” suçlamalarını yapanların, daha beter hak hukuksuzluklarına sahne olmuş gibi.
Bir kere başından beri Honduras’ta başkanın Yüksek Mahkeme’nin kararlarına aykırı davrandığı düşünülse bile askerlerin onun görevden alınması sürecindeki rolü de anayasaya ya da hukuka uygun gerçekleşmemişti. Başkanın görevden alınması sürecinde hukuksal kurum ve kuralların işletilmemiş, askerler anayasaya uymadığını iddia ettikleri başkana karşı olağanüstü bazı yetkileri kullanırcasına hareket etmişlerdi. Oysa herhalde Honduras Anayasası’nda başkanların nasıl görevden alınmaları gerektiği belli olmak gerekirdi.
Öte yandan ”diyelim bir başkan veya başbakan hakikaten Anayasayı hiçe sayarak seçimlerde kaybetmiş olmasına karşın görevden ayrılmayı reddetmiş ise ne olur?” sorusu da bu çerçevede kendini kuramsal olarak yeniden anımsatan bir soru. Bu durumda , olanın bitenin demokratik sayılması için bu başkanı görevden kim nasıl alacak? Doğrudan doğruya asker mi? Yoksa düzenlenen yeni ve demokratik seçimlerle seçilmiş yeni parlamentonun yapacağı bir kanunla görevlendireceği biçimde asker mi?
Seçimi yitirmiş olmasına rağmen görevi bırakmayan iktidarlara karşı yapılacak demokratik hukuksal bir müdahale olanağı var mı? Bence var. O da ikinci yanıt. Yani, seçilmiş parlamentonun, Anayasada öngörülen hükümlere göre başkanı görevden alması (yani impeach etmesi) ve -bu görevden almaya direnen (iktidarı devretmeye direnen) bir başkan söz konusu olursa- askeri veya polisi, seçimi yitirmiş olan iktidarı zorla görevden almaya kanunla yetkilendirmesi olanağı.
Bir kere seçilmiş iktidara karşı askeri harekete geçirmenin demokratik ve hukuksal yolu olmadığını, olsa bile bunun yeni seçimler sonrasında çıkarılan bir kanunla düzenlenecek parlamenter bir yetkilendirmeyle (yani tipik bir dış askeri müdahaleye nasıl izin veriliyorsa buna da öyle izin verilmesi yoluyla) belki mümkün olabileceğini düşünüyorum. Böyle bir seçim veya yetkilendirme var ise ve başkan da anayasaya uygun olarak impeach edilmiş ise polis müdahale edebilecektir kanısındayım.
Honduras’ta durum zaten bu kuramsal örnekteki durum değildi, hiç öyle olmadı bir kere. Niye olmadı? Şundan:
1) Bir kere Zeleya bağlayıcı olmayan bir referandum düzenlemek istiyordu. Yani halka kurucu meclis isteyip istemediğini soracaktı sadece. Yani yukarıdaki varsayımsal sorudaki varsayımsal başkan gibi bile değildi durumu. Yani 29 Haziran itibarı ile ”ileride seçim yapılıp da kaybedersem görevi bırakmak istemiyorum” demiyordu doğrudan. ”Halka gidelim, bakalım halk yeni bir anayasa yapmak istiyor mu, gelecek seçimlerde halka ek bir pusulayla soralım bu soruyu” diyordu. Bunun dolaylı sonucu olası bir kurucu meclisçe yapılması olası anayasada başkanın görev süresinin uzatılmasına imkan verecek düzenlemeler olsa bile başkanın halka ”bir kurucu meclis kurulmasını istiyor musunuz?” diye sormak istemesinde anti-demokratik bir taraf yok gibiydi.
2) Yüksek Mahkeme ve parlamento Zeleya’nın böyle bir pusulayı gelecek seçimlerde ekletmeye hakkı olmadığını iddia ediyorlardı ama Zeleya’nın anayasal suç işlediği yolunda hiçbir karar vermemişler ve askeri, doğrudan ve de facto olarak Zeleya’nın üstüne salmışlardı.
3) Kaldı ki Zeleya hukuk ötesinde (belki hukuk dışı ama hukuka aykırı olmayan) olsa da belki de meşru bir siyasal çaba içindeydi. Topu topu halkın kurucu meclisi marifetiyle yeni bir anayasa yapılıp yapılmasını tercih edip etmediğini halka sormak istiyordu. Egemenlik kayıtsız şartsız ”millette” olduğuna göre neden milletin bu hakkını kullanması asker marifetiyle engellensindi? Millet başka halk başka demeyelim. Amerika kıtası, Güney Amerika da dahil, millet denince çoğunlukla halkı anlar!
4) Darbeden sonra olanlar ve özellikle beş kocaman anayasal hakkın askıya alınması (ki bunlar kişi bütünlüğü, düşünce özgürlüğü, hareket özgürlüğü, habeas corpus -mahkeme önüne çıkarılma vb. haklar-, dernek kurma ve toplantı yapma özgürlükleriydi) ile radyolar ve televizyonların kapatılması, anayasaya aykırı davrandığı için ”işten el çektirilmiş” (!) bir başkanı bertaraf etmekten çok halkın gelecek seçimlerde gerçek anlamda seçme ve seçilme hakkından yararlanması olanaklarını kısıtlamaya yönelik önlemlerdi.
Durum böyle olunca Zeleya, 29 Kasım seçimlerini boykot kararı almış ve %65-%75 oranında boykot yüzünden katılımın son derece sınırlı olduğu seçimlerden işte muhafazakar toprak ağası Lobo Sosa çıkmıştır. Katılımın Zeleya’nın iddia ettiğinden çok daha fazla olduğunu da iddia edenlerin olduğunu not düşmeliyim. Öyle olsa bile ne yazar zaten?! Muhalefet darbe yoluyla susturulmuş, ”memleketin içine düştüğü karanlık ortam” yüzünden (!) ”huzur ve güveni” sağlamak üzere bir sürü anti-demokratik önlem alınıyor, o koşullarda yapılan bir seçim meşru kabul edilebilir mi?
Sosa’nın ilk icraatının halkının %70′inin fakir sayıldığı Honduras’ta iş alanı yaratmak için ”özel sektörü’ geliştirmek olacağı düşünülmektedir (Oysa Zeleya kökten halkçı tavırlarla yabancı sermayeyi filan ürkütmüştü galiba azıcık!)… Özel sektörü geliştirmek ve halka iş alanı yaratmak… Cici mi cici bir amaç ha? Ne dersiniz? Ortada cici mi cici amaçlar ve bunları gerçekleştirmek için kullanılan cici mi cici ordular var ama demokrasi yok.
Latin Amerika’da yaygınlaşmaya ve büyük bir ivme kazanmaya başlayan sosyalist demokrat anlayışla ABD ve Batı Avrupa’da egemen liberal demokrat anlayış arasındaki temel felsefi, sosyal ve siyasal çekişmenin somut bir başka izdüşümüdür de belki Honduras’ta yaşananlar ha, ne dersiniz? Belki de büyük Simon Bolivar ile büyük George Washington arasındaki bir çekişmedir…
Honduras seçimi sonrası ”Sosyalist İşçi” adlı blog şu saptalamalarda bulunmuştu:
”Meğer darbeler dönemi kapanmamış!
Türkiye’de Ergenekon davasının arkasında durmayan, darbecilerin yargılanmasında ayak sürüyenlerce öne sürülen bahanelerden biri, dünyada askeri darbeler döneminin kapandığıydı. “Artık soğuk savaş bitti, darbe olmaz” diyorlardı. Ancak Honduras darbesi bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdi. Darbeler devri kapanmış değil. Silahlı bir güç olarak ordu var olmaya devam ettikçe şu veya bu sebeple darbe olmayacağının bir garantisi yok. Hele Türkiye ve Honduras gibi, ordu ve yargı bürokrasisinin seçilmişler üzerinde bir güç teşkil ettiği ülkelerde bu tehlike her zaman daha da büyük olmuştur.” (Bağlantı)
Halk idaresi ve halkın kendi anayasasını kendisinin yapması hareketinde somutlaşan kurucu meclis eylemciliği yok! Du bakalım neler olacak Honduras’ta şimdiden sonra. Muhalif lider Zeleya ve biraz okkalı bir kazık yemiş sayılması gereken Micheletti neler edecek neler eyleyecek? Galiba pek yakında…
Bir de önce bakın perdenin tam kapanmadığına işaret eden Yaşayan Anayasa adlı blogtaki şu nota: (Bağlantı) ama sonra bir de şu nota bakın: (Bağlantı) Geçici olan resmi ve kesin sonuç? İşte şu:
”Yeni başkan Lobo yemin ederken Honduras’ta yeni sistemin oturtulmaya başladığına ilişkin bir haber de Anayasa Mahkemesi’nden geldi. Honduras Anayasa Mahkemesi 28 Haziran’da gerçekleşen askeri darbeyi planlayan ve icra eden generallerin anayasal bir suç işlemediğine karar vererek bütün generalleri akladı.
Anayasa Mahkemesi’nin kararında altı generalin “Honduras demokrasisini korumak amacıyla hareket ettikleri ve ülkede kaybolmaya başlayan huzur ve güvenliği ve hatta Zelaya’nın güvenliğini sağladıkları” tespitine yer verildi. Mahkeme, Manuel Zelaya’ya dönük suçlamaları da düşürerek darbecilerin aklanması kararını meşrulaştırdı.” (Kaynak: Latin Bilgi Net)
Honduras sürecinin her açıdan etraflı ve mükemmel bir analizi için bkz. ”Tanrıların Mahvedecekleri” (Whom The Gods Would Destroy) başlıklı İngilizce yazı (Bağlantı)


Amerika Birleşik Devletleri’nin anlayışına göre siyâset halkın hukûku ve müktesebâtının tâkipçisi olmak maksadı ile yapılması gereken bir iştir. Bunun hâricinde amaçlar güden bir lideri, hiç şakası yoktur bunun, (ve elbette şâyet gücü yetiyorsa) devirir. Bırakın Latin Amerika’yı, Benazir’in babasını niye devirdi? Adam halkının (mesela Türkiye İş Bankası hisseleri üzerindeki tescil edilmemiş hakları gibi) müktesebâtının takipçisi olacağı yerde, “Kâid-i Âzam” Muhammed Ali Cinnah’ın “verdiği ilkelerle coş(tuğu), O’nun gösterdiği hedeflere koş(tuğu)” için NETEKİM! Konuyu araştırmadım amma Honduras’taki “sâkıt” hükümetin de Simon Bolivar’ın “verdiği ilkelerle coş(muş), O’nun gösterdiği hedeflere koş(muş)” olması çok olasıdır.
Doğru söylüyorsunuz zaten darbe yoluyla ele geçirilmiş bir yönetimden nasıl adaletli demokratik bir seçim bekleyebilirsiniz ki darbeciler demokratik yollara baş vursalar zaten darbeye teşebbüs etmezller o nedenle orada çok haksız dümenler dönmüştür darbeciler her türlü konumu haksız yolla korkutarak kendi lehlerine çevirmiştir zaten demokratik insan hakları varsa ona saygılı olup demokratik eşit hak ve hukuku sayarak seçime gidilmesi gerekmezmi ama malesef dünyada görüyoruz bazı güçler arkasında ki dış ve içdestek güçleriyle mirengi taşlarını yerinden oynata biliyor o nedenle bölünmeden birlik ve beraberlik içinde eğitimi yeterli millet olup insanlar bilinçlendirilmeli dir sevgiyle hoşça kalın
Teşekkürler Zekayi Hocam. Murat Aygen Beyefendinin bu yazının değiştirilmeden önce yaptığı şu tespite katılıyorum: ”Honduras’taki ’sâkıt’ hükümetin de Simon Bolivar’ın ‘verdiği ilkelerle coş(muş), O’nun gösterdiği hedeflere koş(muş)’ olması çok olasıdır.” Galiba durum bu biraz da.