Hukuk Dilini Çevirmek: Osmanlıca Terimler mi? Türkçe Terimler mi? Yoksa Her İkisi Birden mi?

EinsteinHukuk dili deyince hemen Osmanlıca terimlerin akla gelmesine karşı olduğum gibi, Öz Türkçe karşılıklarına direnmiş Osmanlıca terimlere “soğuk” bakmaya da karşıyım. Bugün artık hukuk dili sandığımız dil, çok değişken. Sadece terimler değil, ifade tarzları da değişiyor: “Mevzuata uygun değil” demek ile “yürürlükteki kurallara aykırı” demek arasında şüphesiz bazı farklar var…Çeviribilim kuramları açıklasın… Dinamik bir süreç bu, sörfünüzü, birbirlerine karşı gelerek önce kabarıp sonra yükselen farklı dalgaların üstünde tutabilmek sizin çevirmenliğinize ve nabız tutma sanatınıza kalmış.

Burada Türkiye’de sürekli tartışılan “Osmanlıca mı Türkçe mi” tartışmasına girmeyeceğim. “Ana”nın diline sahip çıkmak, “baba”nın siyasal hegemonya paradigmasının ötesine taşmayı gerektir. Bence artık soruları “o mu bu mu” diye soracak bir çağda yaşamıyoruz artık. Çünkü “biraz ondan, biraz bundan” ya da “hem o hem bu ama bunun şurasından, onun burasından” çağındayız… O nedenle hukuk dilinde de hem Osmanlıca hem Türkçe demek, önemli olanın “altın orta”yı aramak olduğunu görmek gerekiyor. Hukuk çevirmeni için “hem o hem bu” çok daha uygundur. Çünkü hukukta çeviri salt anlamı değil, hukuksal metnin semantik “buyruğunu” da çevirmeyi gerektirir.

“Pratik” çevirmen, çevirdiği metnin yapısına göre, hangi terimi kullanacağına karar verirken, hukuk dilinin de dönüşüm sürecinde olduğu gerçeğini göz önünde tutmalıdır kanısındayım. Bazen “hukuk dili ağdalı olur” anlayışı içinde özellikle çok eski terimlerin seçildiğine tanık oluyoruz. Çevirmen, iyi bir şey yaptım sanıyor ama bilmiyor ki, o terim artık hukukçular tarafından bile kullanılmıyor. Yalın olarak, sözlüğü açmış, “nasılsa hukuk metni bu, ağdalı olmalı” demiş ve en eski terimi seçmiş.

Yaş almak, kimileri için yalnızca yüzde değil, dilde de “çizgiler” oluşturabiliyor. Belki sorun, yaş sorunu da değil, yalınca iletişim kuramlarının açıklayabileceği bir “ilişki biçimi” sorunu.

Aslında hukuk çevirisinin kanımca en büyük sorunu, terim “kargaşa”sından çok, çevirmenin, içeriği eksik ya da parçalı anlamasından kaynaklanan anlatım sıkıntısı. Bazen metnin “dediğini” çevirebilmek için, “hukuksal olarak ne demek istediğini” bilmek gerekir. Amerikan hukukunda “murder”, Alman hukukundaki “mord” değildir, Türkçedeki “insan öldürme”, hem “murder” bakımından hem de “mord” bakımından bağlama göre daha eksik ya da daha fazla bir şey anlatabilir. ”Punitive damages” kurumu Türk hukukunda yoktur, çevirirken açıklamalı dipnot gerektirir.

Şu sözü çok severim: “While lawyers cannot expect translators to produce parallel texts that are identical in meaning, they do expect them to produce parallel texts that are identical in their legal effect.”: Hukukçular çevirmenlerden anlamları aynı olan paralel metinler üretmelerini değil, hukuksal etkileri bakımından aynı paralel metinler üretmelerini beklerler..

Hukuk çevirisi zor iş! Hukuk uygulayıcılarının, özellikle memurların hayli benimsediği “mevzuat”, “müktesebat” ve benzerleri gibi yerleşmiş terimler bir yana; günümüzün hukuk dili, daha da Türkçeleşme eğilimi gösterse de “genç” çevirmenin kavramakta güçlük çekebileceği Osmanlıca terimler de varlık ve değerlerini koruyorlar. Öte yandan bir kelimenin, kelime anlamı her zaman hukuksal anlamı demek olmuyor. Şüphesiz Atatürk devrimleri ile başlayan Türk hukuk reformunun hukuk terimleri bile, büyük ölçüde Osmanlıca idi ve Osmanlıca terimlerin anlamını bilmeyen bir hukuk öğrencisi bunları öğrenmek zorundaydı, tıpkı Latince terimleri bilmek zorunda olan bir hekim gibi. Bununla birlikte bugün hukuk dilinde 2000′lerle ivme kazanan ve son Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde yapılan yasalarla  iyiden iyiye hızlanan başka bir dönüşüm süreci gözleniyor.

Bu süreçte yapılan yeni yasalara, özellikle “Yeni Türk Medeni Kanunu”na, “Yeni Türk Ceza Kanunu”na, “Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu”na ve eskilerinin yerini alan pek çok yeni yasaya bakıldığında, artık Osmanlıca terimlerin yerini Türkçe terimlerin aldığını gözlersiniz. Bir “Borçlar Kanunu”na bakın (henüz yenisi yapılmadı), bir de “Yeni Medeni Kanun”a. İkisi arasında dilsel bakımdan dağlar kadar fark var. Yeni Medeni Kanunu okuyan “medeni yurttaş”, şimdi belki de daha rahat anlayacaktır onu.

Teknik yapılarını koruyarak yasaların dilini değiştirmek zor ama hukukta güncel dilin kullanımının, hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi erekleri ile ilişkisi olduğu da açık. Yasaların;  uygulanacakları kimselere de bir fikir vermeleri, hiç olmazsa genel olarak anlaşılır olmaları gerektiği kanısındayım. Öte yandan, doksan yaşına ermiş bir kimse “Yeni Medeni Kanunu” anlayabilir ama sadece onsekiz yaşında ise hukuk öğrencisi bile “Borçlar Kanunu”nun dilinden bir şey anlayamaz. Güncel olan, tüm kuşaklar ve her kesim için kapsayıcıdır ama eski dile, sadece meslek insanını  hakim olabilir. Gelişim, Türkçeleşme yolunda. Bununla birlikte bu gelişimde kendini korumuş, bir anlamda direnmiş Osmanlıca terimler var. Bunlar çok sayıda ama gitgide azalıyorlar. İşte “mevzuat” da ”aslanlar gibi savaşmışlardan” biri. Ama “Şurayı Devlet”, “Danıştay’”a direnememiştir, “Temyiz Mahkemesi”, “Yargıtay”‘a direnememiştir. Müddei Umumi, ”Savcı” terimine direnememiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. “Tazminat” ile “ödence”nin kıran kırana mücadelesi (savaşımı) hala sürmektedir! Yargıç ile hakim arasında da maç başa baş sürüyor… “Yasa”, “kanun”a karşı 1-0 önde!

Hukuk dilimiz bugün çok karmaşık bir durumda. Yerleşmiş Osmanlıca terimler de var, yerleşmiş Türkçe terimler de. Dava dilekçesinde, ”…..dilerim” diyen avukatlar da var, “…arzederim” diyenler de. İşin daha da ilginç yanı, “iki tip genç hukukçu”nun olması: Birincisi, (karşılığı pekala Türkçe hukuk terimi olarak da bulunan bir) Osmanlıca terim kullanırsa deneyimsizliği anlaşılmayacak, hukukçu olmayanlar kendisine daha çok saygı gösterecekler sanıyor… İkincisi, ya Osmanlıca terimleri öğrenmemiş ya da ”etimolojosini” ve “türetme olanaklarını” daha iyi kavradığı sözcükleri kullanırken kendisini daha rahat hissediyor ve doğallıkla, pek çok kimse tarafından daha kolay anlaşılıyor. Müvekkil geldi, avukat konuşuyor:

Avukat: “Eyvah temerrüde düşmüşsünüz siz! Kanuni faiz tahakkuk etmeye başlamış bile…”

Müvekkil: “Öyle mi avukat bey (hanım), bu teme… temer”

Avukat: “Temerrüd”

Müvekkil: “Tabii evet, temerrüd, siz bu sorunu halledebilir misiniz?”

Avukat: “Zor ama bir çaresine bakarız.”

Temerrüd sözünü “borcunuzu ödemekte gecikmişsiniz” sözü ile değiştiren avukat, müvekkilinde aynı “saygı”yı yaratamayacaktır! Hele böyle açıkça “borcunu ödememişsin kardeşim” demesi müvekkili “incitebilir bile”! “Eli kanlı müvekkile öyle hemen sen kurbanı öldürmek istedin mi” diye sorulmaz… “Olayda doğrudan kasıt var mıydı yok muydu, ona bakmak lazım” demek, durumu yumuşatır. Bazen siz dilsel şiddet uygularsınız (temerrüd örneği), bazen de “şiddetli durumu”, dilsel bir manevrayla yumuşatırsınız! (kastınız var mı yok mu örneği). Bu da dilsel şiddet uygulamalarının ayrı bir boyutu… Hekimler bu oyunları, avukatlardan daha iyi oynuyorlar. Az çok Osmanlıca lafı herkes biliyor, “amma velakin”, Latince terimleri ardarda dizip bir de bunun adına “tıp dili” dediniz mi akan sular duruyor.

Oysa meslek insanlarının kendi aralarındaki “konuşmaları” ya da bilimsel makalelerde kullandıkları dil ile örneğin “prospektüslerde” kullandıkları dili ayırmaları gerekirdi. Şüphesiz meslekiçi iletişimde Latince “kısa yoldan” iletişimi sağlayabilir ama birader, senin meslekiçi konuşmanı ben de aynı şekilde öğrenmek zorunda mıyım? Bazı prospektüslerdeki “inhibe eder” (engeller), agregasyon (toplanma), trimester (üç aylık), adolesan (ergen) vb. bir dizi “yabancı” kelime yerine Türkçelerini koymak ne de kolaydır oysa. Ben-hasta ile konuşurken, daha anlaşılır olmaya gayret edemez misin ey prospektüs çevirmeni?!

Ne demek istediğimi en iyi anlatan örnek bir Almanca ilaç prospektüsü ile Türkçe ilaç prospektüsünü karşılaştırmaktır. Ben her durumda Almanca prospektüsleri daha iyi anlarım. Çünkü Öz Almanca kullanmaya gayret eder bunları çevirenler. Almanlar Türklerden daha iyi Latince bilirler oysa. İngilizce prospektüsleri de daha iyi anlarım. Niye? Çünkü bu prospektüsler, bu “tanıtmalık”lar gayet insani ve yaşamsal bir merakla okunur. Prospektüs hastanın derdi için hazırlanmıştır, “doktorun CV’si için büyük ama insanlık için çok küçük bir katkı” olacak bir tebliğ metni değildir. Prospektüsü çeviren bir çevirmenin, efendim tıp dili olsun diye, “belirti” ya da hiç olmazsa “araz” yerine “semptom” demesini hiç de hoş karşılamam. O bağlamda, Türkçesi varsa onu seçmelisiniz, karşılığı yoksa, tabii bir tıp terimi düşünürsünüz. “Benim hukuk dilim”, megalomanisi içinde müvekkillere üstünlük taslanmasına da karşıyım. Aramızda konuşuruz, bazen Osmanlıca terim lafı uzatmamızı önler, “short-cut” olur. O ayrı bir konu.

Her şeyden önce “hukuk dili” ile hukukçular arasında yerleşmiş “jargonu da” karıştırmamak gerekiyor. Bir icra dairesi müdürü size “talep aç” diyebilir. Talep açmak, ilgili yere dilekçe ile başvurmak demektir, ama yalnızca icra müdürlerinin jargonunda, çünkü yasalar, “talep açmak” gibi bir kavramdan sözetmez. Çevirdiğiniz romanda bir icra müdürü konuşuyorsa ve artık hangi dilden çeviriyorsanız orada buna benzer bir laf etmişse “talep açmak” ifadesini seçerseniz iyi bir iş çıkarmış olursunuz. Yok, ortada başka bir metin var, o zaman ona göre seçim yaparsınız. Bu noktada kategorik olmaktan çok, amaçsal, işlevsel ve bağlamsal bir değerlendirme yapmak durumundasınızdır.

Yani ortada: 1. Yerleşmiş Osmanlıca terimler var, 2. Artık Osmanlıcaya karşı üstünlük sağlamış Öz Türkçe terimler var, 3. Hukukçuların jargonu var. Bence çevirmen, metnin bağlamına ve işlevine göre bir çözümleme yaparak seçmeli kullanacağı terimi.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türkçe hukuk dilindeki bu başdöndürücü dönüşümü zamanında kavramış ender Hocalardan biriydi. O, hukukçunun pekala, Öz Türkçe terimleri kullanmaya da özen göstermesi gerektiğini savunurdu. Fakat başka bir Hocamız vardı, bir kere sınıfta: “Efendim ben Türk hukuk lisanı ile lakırdı ediyorum, idrak etmemekte neden ısrar edersiniz” demişti de bir kahkaha kopmuştu. Çünkü deniz hukukunda “büyük avarya”, “küçük avarya” “konişmento” ve sair terimlerle kafası bulanmış kalabalık, “meseleyi” “haddizatında” hiç mi hiç “idrak” edememişti.

İnternette, hukuk çevirmenlerinin yararlanacağı hoş bir makale var: http://accurapid.com/journal/22legal.htm

Kolaylıklar:) )

Ek Not: Yanlış anlaşılmayı önleme kaygısıile bazı fikirlerimize açıklık getirmek gerekli oldu. Bu yazıda, “özellikle mesleki ortamlarda ve meslektaşlar arasında mesleki terimler kullanılmasın” demedik. Zaten metin içinde bulunan “…Oysa meslek insanlarının kendi aralarındaki “konuşmaları” ya da bilimsel makalelerde kullandıkları dil ile örneğin “prospektüslerde” kullandıkları dili ayırmaları gerekirdi…” vb. açıklamalar da buna işaret ediyor. Öte yandan, bugün Yeni Medeni Kanunun diline bakacak olursak, eskiden belirli bir müesseseyi anlatan bir terimin yerini yeni bir terimin alabildiğini ve şimdi o terimin ardında “müesseseleşme” yaşanacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Biz, “temerrüd” vs. gibi terimler kullanılmasın, meslek insanları günlük dil ile konuşsun her zaman  demiyoruz. Bizim anlatmaya çalıştığımız şu:

1. Meslekten olmayanlarla kurulacak iletişimde bu gibi terimlere az çok, mümkün mertebe açıklık getirilmeli. Şüphesiz oturup müvekkile temerrüd kuramı anlatacak değiliz ama herkesin, en az bizim kadar anlayış ve görüş sahibi olabileceğini, uygun bir dille anlatılırsa orta zeka ve bilgi, görgü düzeyindeki müvekkillerle samimi ve eşit iletişim düzlemi yaratabileceğimizi teslim etmek zorundayız.

2. Mesleki ortam ve meslektaşlarla iletişim düzlemi başka, hukuk ve tıp gibi toplumun her kesiminden insanı, herkesi yaşamsal olarak ilgilendiren mesleklerde  kullanılan dilin meslekten olmayanlar tarafından da (şüphesiz her durumda değil ama) en azından genel olarak, az çok anlaşılmasını sağlamaya gayret etmemizin gerekli olması başkadır. Bırakınız avukatın ya da hekimin aydınlatma yükümlülüğü çerçevesindeki mesleki zorunluluğu, bu bir etik kuraldır. Şüphesiz mesleki ortamlarda, meslektaşlar arasında, kongrelerde, dava sırasında, dilekçelerde vb. durumlarda bir mesleğin geleneksel terminolojisini kullanmak, kuram ve uygulamanın ortaya koyduğu dilsel olanaklardan yararlanmak gerekir.

“Hearsay evidence” konusu ilginç bir örnektir. “Hearsay” gündelik dilde dahi “dedikodu” anlamına gelmez. Hearsay, “bir kimsenin söyledikleri hakkında ikinci bir kişiden duyduklarını aktaran üçüncü kişinin aktardığı demektir ve dedikodudan önemli bir farklı vardır. O fark,  dedikodunun, ikinci kişinin, birinci kişiden duyduğunu üçüncüsüne aktarmasıdır ki ceza soruşturmasında tanıklık kurumu, eğer birisi bir başkasının kendisine söylediği sözler hakkında tanıklık yapıyorsa “dedikodu”dan başka bir şey de değildir aslında. Yani dedikodu, “hearsay”den daha değerli bir delildir. En azından ABD’nden Hocamız, uluslararası ceza hukuku yargıcı Theodor Meron, bize böyle bir espri yapmıştı bir zamanlar:) Şaka bir yana, hearsay’in ne olduğunu müvekkile anlatmakla, mesleki iletişimde kullanmak ayrı ayrı şeyler. Yine, bir terim ilelebet müessese olarak kalmak zorunda da değil. Yarın başka bir terim gelir, ardına katar başka br müesseseyi, biz de onu kullanıyor oluruz…

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir