Demokratik Açılım, Özbudun Anayasa Taslağı ve İlgili Başka Anayasal Meseleler

Anayasaİki Anayasanın Hikayesi, Özbudun Anayasa Taslağı Ve İspanya Örneği

(-Metne atıf ve metinden alıntı kuralları için lütfen sitemizin “Hoşgeldiniz” başlığındaki açıklamalara dikkat ediniz-)

Bu yazı ile bağlantılı bir yazı daha var. Arzu ederseniz önce onu, sonra bunu okuyunuz: (Bağlantı)

Giriş ve Demokratik Açılım Konusu

Türkiye’de yeni Anayasa tartışmaları durulmuş görünse de yeni anayasa gereksinimi bugünlerde dolaylı da olsa yeniden dile gelmeye başladı. Tartışmaların öngörülebilir bir gelecekte  daha da artacağı tahmin edilebilir. Gelecek seçimlere kadar meclis gündemine gelir mi bu konu bilinmez ama eğer  Özbudun-Taslağı’na zemin olan siyasal irade etkinliğini korur ise gündemdeki konular, sırada Anayasa “reformu”nun olması gerektiğine işaret ediyor. Demokratik açılımın ne olduğu, ne olmadığı konusunda pek çok tahminde bulunuluyor ama bir gerçek var: Siyasal meşruiyet zeminine dayanan yeni bir demokratik Anayasa konusunda etraflıca tartışılıp görüşülmeden, demokratik açılım tartışmak pek de anlamlı değil. 1982 Anayasasının orijinal metninde bu vakte kadar yapılmış olan değişiklikler, anayasanın çirkin antidemokratik çehresinde, yeterli demokratik estetiği kuramamıştır. “Sizi düzeltmek mümkün değil, en iyisi yeni baştan yaratmak”  fıkrasındaki gibi.

Yürürlükteki anayasanın, yirmi yedi yıldır,  neden özgürlükçü demokratik olarak dönüştürülemediği sorusu üzerinde durmak ayrı bir tahlili gerektirir ama önce iğneyi hukuka batıralım. Çuvaldızın batırılacağı başka yerler de var tabii. Yargı, Türkiye’de demokrasi prensibini  etkili bir biçimde benimseyen, temel hak ve özgürlükleri, anayasal sınırlar içinde mümkün olan en geniş ölçüde tanıyan  teoriler ve yorum tekniklerini pek  geliştirememiştir. 1982 Anayasası üzerinde yapılan bir dizi özgürlükçü değişiklikle dahi sağlanamamıştır bu. O yüzden 1982 Anayasası da, ihdas edilmesinden bu yana geçen 27 senede bir arpa boyu değişip dönüşememiştir. Ve işte  gene o yüzden, yani yargısal yorum ve dönüştürüm teknikleriyle özgürlükçü demokratik bir limana bağlanamayan bu korsan gemisi, tersaneye çekilmeli, yerine, armatörü millet olan yepyeni bir yolcu gemisi  konulmalıdır. Yargının neden özgürlükçü demokratik teoriler geliştirmediğini ve neden 2000′li yılların Türkiye bireyini, neredeyse hukukun üstünlüğünden çok, saf haliyle çoğunlukçu demokrasi sevdalısı olmaya mecbur bıraktığını ayrı bir yazıyla tahlil etmek lazımdır. Bu konuda tartışmak için ilginç bir başlangıç zemini, Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Osman Can’ın şu değerli makalesinde bulunuyor: (Bağlantı) Başka bir yazısında da şöyle diyor Osman Can ve çok haklı:

“Yargının devlet iktidarını özgürlükler lehine sınırlayıcı bir faktör olduğu iddiası, yalnızca bir yanılsamadır. Modern devlet öncesi toplumsal bir faktör olarak ortaya çıkan ve siyasallık niteliği bulunmayan yargı, modern devletle birlikte, mevcut siyasal sistemle toplumsal adalet ve bireysel özgürlük talebi arasında iletişim kurarak, sistemin sürekliliğini sağlama biçiminde yaşamsal bir işlev üstlenmeye başladı. Jellinek’in ifadeleriyle, yargı leviathan iktidarı için esaslı bir güvence mekanizması haline geldi.” (http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7745)

Cumhuriyetin çalkantılı anayasal tarihini  göz önünde bulunduran ciddi bir anayasal reform, siyasal ayrılıkların ideal-kavramsal-hareket noktaları olan bazı temel motifler üzerinde pek ince bir iş çıkarmalı ve temel motiflerin birbirleri ile ilişkilerini  -halkın çeşitli kesimleri arasında varolan ayrılıkları keskinleştirici bir biçimde değil, birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir yöntemle örmelidir. Şüphesiz birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek, bir zümrenin başka bir zümre üzerinde gayrimeşru hakimiyeti pahasına birlikte yaşamayı mümkün kılmak demek değildir. Birlikte yaşanacak ise mutlaka demokratik ve özgürlükçü olarak birlikte yaşanacaktır.

Demokratik Açılımın Ana Tartışma Motifleri veya İdeal Kavramlar

Demokratik açılımın ideal kavramsal tartışma noktaları, yani ince iş gerektiren dört ana motif şunlardır ve bu motiflere nasıl yaklaşılacağı konusunda da, doğallıkla dört tane ciddi soru kümesi bulunmaktadır:

1) Üniter Devlet İlkesi (Nasıl bir üniter devlet? Nasıl bir millet tanımı? Ayrıca devletin ‘ülke’, ‘insan topluluğu’ ve ‘bir siyasal ve hukuksal teşkilât’ unsurları arasındaki etkileşim nasıl kurgulanmalı?)

2) Demokrasi İlkesi (Ne tür bir demokrasi? Demokrasinin uygulama alanı bulacağı siyasal birim (”polity”) meselesi nasıl çözülmeli? Ülkesel düzeyde demokrasi ile yerel ya da bölgesel demokrasinin isterleri nasıl bağdaştırılmalı?)

3) Anayasallık ve Bununla Bağlantılı Olan Hukukun Üstünlüğü İlkesi (Hukukun, demokratik çoğunluğun önünü tıkaması, demokratik çoğunlukların da  anayasal hukuksal istikrarı sarsması tehlikesinin önü nasıl alınmalı?)

4) Temel Haklara, Azınlık Haklarına ve Kültürel Haklara Saygı İlkesi (Temel hakların, demokratik çoğunluklar karşısındaki güvencesi nasıl sağlanmalı? Yargı erkinin bağımsız olması ama sorumsuz olmaması nasıl sağlanmalı? Ve kültürel haklara saygı ile üniter devleti ilkesini nasıl bağdaştırmalı?)

Yukarıda sayılan motiflerin, her durumda birbirlerini ‘içeriye buyur’ ettikleri düşünülemeyeceği gibi, mutlaka çatışmaları da gerekmez. Bunları birbirleriyle çatıştırmak da uzlaştırmak da siyasetin elindedir. Anayasa siyaseti yapanların, günlük ve güncel meselelerin ötesine geçmeleri gerektiği açıktır. Anayasa siyasetinin; milletin tanımını, milletin devlet olarak teşkilatlanmasını, demokrasinin kurumsal ve bireysel  anlamını, milleti oluşturan bireylerin veya farklı kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini ilgilendiren son derece önemli ve uzun vadeli sonuçlar doğuran bir etkinlik olduğu kavranmalıdır.

Peki Ya Ekonomik Haklar?

Sürekli tartışılan siyasal hak ve özgürlükler ile temel hak ve özgürlükler ya da kültürel haklar konusu şimdilik bir yana, yeni demokrat Türk anayasasından; salt seçme ve seçilmenin biçimsel koşullarında eşitlik değil, maddi koşullarında da eşitlik, yani doğru dürüst bir ekonomik hak ve özgürlükler rejimi kurması da  beklenmelidir. Herkes laiklik, Kürt sorunu vb. yüksek meseleleri konuşmakta çok haklıdır. Ama nedense daha az konuşulan başka bir mesele de var: 1982 Anayasası, bırakınız  etsinler eylesinler düzenine çerçeve olmak için de çıkarılmıştı. Aslında milletin salt siyasal hak ve özgürlüklerini ya da temel hak ve özgürlüklerini değil, en başta ekonomik hak ve özgürlüklerini, çalışma düzenini de cendereye sokmak ve bu yolla Türkiye’de otoriter-siyasal ama liberal-ekonomik bir düzeni yerleştirmek ve bu yolla güya bireysel teşebbüsü güçlendirip ekonomiyi büyütmek, dışa açmak, ekonomik girişimciye rekabet gücü sağlamak için de çıkarılmıştı. Ekonomist değilim ama geçen yirmiyedi sene içinde yeterince bırakınız etsinlerci ekonomi politikalarının uygulanmış olmasına karşın Türkiye’de gene de bir girişim kapasitesizliğinin ve  ekonomik aczin, sıkışmanın bulunduğunu, Türkiye’nin en bürokratik devletler sıralamasında neredeyse ilk ona girdiğini, sırtını ithale veya ithal ikamesine dayamacılığın ve araştırma-geliştirme çalışmalarının güdüklüğünün ayyuka çıktığını biliyorum. Yapılan büyük çaplı teknoloji transferlerinin, içeride sadece tüketmeyi kamçıladığını ama transfer edilen teknolojiyi  dağıtıp  kurcalayarak öğrendikten sonra üstünde yaratıcı değişiklikler yapılmasını kamçılamadığını da biliyorum. Öte yandan ithal eden veya lisans altında  üreten veya joint venture ile yabancı ile işbirliği yapan yerli  girişimci; teknolojik bilgi kazanımını yeterince sağlayamamıştır. Bir yanda siyasal olarak sıkışmış genç Türk, öte yanda ekonomik girişim olanaksızlıkları bakımından da sıkışmıştır. Yurtdışına göçmeyen yetenekli gençlerin çoğu, girişimci ve buluşçuluk yerine büyük holdinglerde veya daha da iyisi devlet büroksasinde bir yere gelmeyi seçmektedir. Küçük ve orta ölçekli işletme kredi olanakları ve yatırım finansmanı enstrümanları hala son derece sınırlıdır.  Büyük holdinglerin hastane, okul, kreş yaptırması soylu bir çabadır da, bunların çoğu (belki de kendi ithal ürünlerine rakip olacak yenilik ve buluşlar olmasın diye) araştırma ve geliştirmeyi desteklememektedir. Eğitim, yaratıcılığı değil, eyyamcılığı kamçılamaktadır.  Üniversite ile sanayi işbirliği pek azdır.

Düşünün, dünyanın hangi demokratik düzeninde ordu, Türkiye’deki  kadar teknoloji ithali ve/veya üretilmesine ihtiyaç duymuştur da bir gün bir gün ordunun içinde gerçekleştirilmiş bir yeni buluş, geniş toplumsal kesimlere sızmamıştır? Bu anormal bir durumdur. İsrail, ordusunun teknoloji transferlerini, sivil girişimci sermayeye çevirebilmiştir; Hindistan teknolojiyi ithal ettikten sonra içini kurcalayıp yeniden üretebilmiştir de neden Türkiye bunu yapmamakta ısrar etmiştir? Yapmamış mıdır? Yapamamış mıdır? Ve her iki olasılık için neden?

Uzatmayacağım, bunun olası nedenlerini Arnold Reisman Ph.D., PE. “Why has Turkey spawned so few high-tech startup firms? Or, why is Turkey so dependent on technologic innovations created outside its borders?” adlı makalesinde çarpıcı biçime açıklamış. Internette arayıp bulmak kolay.

Öte yanda işçiler, memurlar, köylüler vb. çalışan kesimler açısından sosyal adalet meselesi sürmektedir. Bırakınız etsinler eylesinler yolunda yapılan anayasanın yürürlüğe girmesinden bu yana neredeyse otuz yıl olmuştur ama nedense yeterince edilmemiş, eylenilmemiş gibi ekonomik hak ve özgürlükler, çalışma güvencesi, sosyal adalet daraldıkça daralmaya devam etmektedir (Ben buna Tuzla sorunu adını takmakta sakınca görmüyorum). Bunun şu ya da bu siyasal iktidarla ilgili bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bu, Türkiye’de demokrasimsi-oligarşik  ekonomik yapılanmadan, devletten geçinmecilikten ve devletin de bir zümreyi  “nedense” (!) kendi üstünden geçindirmekte ısrar etmesinden kaynaklanmıştır ve demokratik açılımın en önemli meselelerinden biri de bu yapılanmadan kurtulmak olmalıdır. Burada neden siyasal iktidarlar demedim de devlet dedim? Cumhuriyetin demokrasi tecrübesinin başından beri her gelen giden aynı şekilde davranıyor ise artık mesele siyasal iktidar değil, devlet meselesi olmuştur da ondan. Neyse. Azıcık daha iyi bildiğim meselelere döneyim:))

Özbudun Taslağı

Demokratik açılım ve değişimin en ciddi hukuksal adımı yeni bir anayasa ile olur. Şimdi Özbudun Taslağı adı verilen anayasa değişikliği paketinin ilk kısımları ve azıcık İspanyol Anayasasından bahsedeceğim.

Yazımın bu bölümünde, “Özbudun taslağı” adı verilen reform çalışmasının, 12 Eylül Anayasasını -yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tam çeyrek asır sonra- maddi niteliksel olarak sivil bir Anayasa ile mi değiştireceği; yoksa salt bir parlamento tarafından onaylanıp halk oylamasına sunulmuş “biçimsel-yöntemsel” bir sivilliği mi getireceği, 1978 tarihli İspanyol Anayasası ile  küçük-karşılaştırmalı olarak incelenecektir. Bu bölüm, taslak ve taslakla getirilen yenilikler konusunda  kısa bir ön değerlendirme olacak. Belki ileride daha ayrıntılı tahliller yapma yeteneği ve fırsatı bulurum. Aslında taslağın Türkiye’nin “yüksek meseleleriyle”, örneğin “Kürt sorunu” tabir edilen sorunla, laiklik tartışmalarıyla, Avrupa Birliği’ne üyelik gibi temel sorunlarla, sivil toplumun görece gelişmemişliği vb. sorunlarla, hepsinden önemlisi devletin organizasyonu, temel haklar ile ekonomik hak ve özgürlükler gibi pek çok sorunla ilgili olarak anayasal düzlemde özgürlükçü ve demokratik bir dönüşüm çerçevesi  çizip çizmediği herkes tarafından etraflıca tartışılmalıdır.

Taslağın gerçek bir reform öngörüp öngörmediği, 12 Eylül Anayasasını temel haklar açısından ne ölçüde daha demokratik kılacağı, devletin organizasyonu açısından da toplumsal olarak gereksinim duyulan yenilikleri getirip getirmeyeceği, kuvvetler ayrılığı ilkesinde yasama, yürütme ve yargı arasında gerçek bir denge ve denetim düzenini içtenlikle hedefleyip hedeflemediği pek çok kimse tarafından sorulmuştur. Öte yandan, Anayasayı haddinden fazla “özgürlükçü” ve özellikle laiklik ilkesi açısından sorunlu bulanlar da vardır.

Şimdilik dibaçe ve biraz da ilk maddelerle ilgilenelim:

İlk olarak genel konularla ve dibaçeyle başlayalım.

Anayasa Kavramı ve Anayasal Yorum

Şüphesiz hiçbir Anayasadan, memleketin sorunlarını “çözmesi” beklenemez. Ancak Anayasalar, siyasal-toplumsal düzenin en temel yasaları olarak, bu sorunların çözümünde “rehber” ya da “işaret” olacak belli başlık ve içerikleri kapsarlar. Salt “askerler tarafından değil, siviller tarafından yapılmış olmak”, bir anayasa reformunun, reform adını haketmesi için yeterli olmaz. Sözcük anlamı olarak yeniden biçimlendirme, yeniden kurma anlamına gelen reform; halihazırdaki kurumlar ya da siyasal-toplumsal ilişkiler bütününün,  siyasal anlamda geniş kapsamlı, planlı ve şiddet içermeyen bir değişimi ya da dönüşümü anlamına gelir. Her yasal reformun, hele hele bir Anayasa reformunun arka planında, bilinçli olarak değiştirilmek ya da dönüştürülmek istenen temel bazı siyasal-toplumsal kurumların ve ittifakların bulunduğu söylenebilir.

Anayasa gibi temel bir yasanın düzenlemelerinin kapsamını ortaya koymak ve düzenleme içindeki ifadelerin işlevsel anlamını bulmak bir yorum sorunudur. Anayasal yorum ve özellikle temel hakların içeriklerini somutlaştırma yöntemlerini ortaya koymak, Anayasa yargıçlarının yapması gereken bir iştir. Ancak Anayasa da, yargıçlara bu yorumları yapabilmeye olanak sağlayacak ölçüde açık olmalıdır.  En başta anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye’de yargı, okuduğu metinden özgürlük çıkarmaya her zaman meraklı olmamıştır. Reform adı altında, eski düzeni salt dilsel ya da biçimsel olarak değiştiren, yani bir anlamda koruyan bir Anayasa metni ortaya koymanın toplumsal isterlere yanıt veremeyeceği ortadadır.

Bazı durumlarda, hiç bir metnin yorumu Anayasanınki kadar zor olmaz. Bunun nedeni, demokratik Anayasaların sayısız toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. diğer çıkarların belirli bir devlet düzeni içindeki sentezi olmasından ileri gelir. Çağdaş dünyada meşru görülmeyen güç merkezleri tarafından, demokratik olmayan yollarla oluşturulmuş Anayasalar bile hiç olmazsa bu güç merkezlerine dahil olan kişi ve kurumlar arasında farklılıklar bulunabileceğinden bir sentezi yansıtmak durumundadır.

Anayasa kavramı, dar anlamda, bir devletin siyasal düzenine en yüksek ve soyut noktada biçim veren metindir. Bu metin, ister yazılı olsun, ister sözlü olsun vardır ve düzeninin korunması ve yaşatılması için ”sorun çıkaracak” kesimlerin de yerinin belirlendiği, düzene egemen ya da bu düzen içinde sözü dinlenmesi gereken gruplar arasında uzlaşma sağlanması için gerekli ana ilke, kural ve yöntemleri gösterir. Bu ana ilke ve kurallar, bir binanın ayakta kalmasını sağlayan sütunlara benzerler. Bina neye benzerse benzesin, bir temeli, onu ayakta tutan sütunları vardır. Yazımın girişinde temel motif olarak nitelediğim ideal kavramların somut kurumsal işlerlikleri, bu sütunları oluşturur.

Geniş anlamda Anayasa ise çağdaş anlamı ile yalnızca devletin siyasal düzenine ilişkin temel ilke, kural, kurum ve usulleri öngörmekten öte, temel hak ve özgürlükler kataloğunu da içeren Anayasadır. Ancak dar anlamda Anayasa ile geniş anlamda Anayasa arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu da açıktır.

İşte dar anlamda Anayasa ile geniş anlamda Anayasanın birbirine uyumunu ve çatışmaların kırılma ile sonuçlanmamasını sağlamaya yönelik etkinliğin adıdır Anayasal yorum.[1] Bu bağlamda,  yeni Anayasa taslağı bu uyumu sağlamaya elverişli midir sorusu son derece önemlidir kanımca.

Anayasa metninin yorumunun zor olmasının nedeni, bu metnin yasalar hiyerarşisinde en üstte bulunmasının yanında, en soyut ilkeleri içermesindedir. Yasalar da, genel ve soyuttur, ama toplumsal yaşamın her yönü ile ilişkilendirilmeleri mümkün değildir. Yasaların yorumunda Anayasalardan, yasaların tarihsel konumundan, amaçsal hedefinden, yapanların ona verdikleri anlamlardan yararlanılır. Anayasalar söz konusu olduğunda bu araçları kullanmak zorlaşır. Çünkü Anayasa, söz konusu siyasal topluluklar içinde en yüksek düzeyde bulunan devlet ve bunu oluşturan bireylerin yaşamlarının temel çerçevesini oluşturmaktadır.

Bir varsayım da olsa toplumsal sözleşme kuramı Anayasayı anlamanın ve Anayasal yorumun inceliklerini anlatmada yardımına başvurulabilecek bir kuramdır. Bu kuram, Anayasanın, bir sözleşme olduğunu ve farklı çıkarların ve amaçların bir sentezi olduğunu anlatır. Anayasal yorum da bu sözleşmenin bir yinelenmesi gibi  görünebilir. Öyle ki Anayasa bir filmse, onun yorumu bu filmi izlemek, ondan etkilenip, onunla biçimlenmeye benzer. Film aynı olsa da izleyenler ve anlatanlar değişir. Toplum değişir, yargıçlar değişir, yurttaşlar değişir. Kimi zaman film de değiştirilir ve bu değiştirilmiş versiyon izlenir. Yorum etkinliği, bu temel filmin, temel espirinin somuttaki yansımasını aramaktır. Bu espiri herkes için aynı yere ve aynı biçimde yansımaz. Bu bakımdan, espiriyi kimin nerede gördüğü onun ideolojisine ve bu ideoloji ile varmak istediği yere göre değişir. Acaba yeni Anayasa önümüzdeki yıllar içinde bizlere hangi filmi izletecek sorusu yazı dizimde İspanya ile karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğim ikinci sorudur.  Yirmiyedi yıldır pek kötü bir film izledik.  Zaten o filmin çekildiği zaman Türks sineması da bitme noktasına gelmişti. Şimdi arzu ediyoruz ki bizim kuşağımız, kaliteli ve gerçek anlamda özgürlükçü demokrat bir film izlesin, hatta o filmin çekimine de katılalım.

Bu karşılaştırmayı İspanyol Anayasası ile yapmamın nedeni, laiklik sorunu bir yana İspanya’da da temel haklar ve özellikle azınlık hakları bakımından Franco rejiminden sonraki döneme biçimsel olarak kısmen de olsa benzer bir dönemi şu anda yaşıyor görünmemizdir. Franco rejiminin ortadan kalkışından sonra başlatılan demokratikleşme ve reformlar döneminin anıtsal bir belgesi olarak İspanyol Anayasası, siyasal ve temel haklar alanında Türkiye’de yaptığımız tartışmalara “değişik” bir boyut katabilir. Bizler “reform” yapıyoruz sanırken, çoktan yapılmış, gerçek bir “reformu” incelemek de, yeni taslakla ilgili olarak olumlu ya da olumsuz görüş bildiren pek çok çevreye yararlı olacaktır.

Dibaçe

Taslak; Profesör Ergun Özbudun başkanlığındaki komisyonun hazırladığı yeni anayasa taslağı ‘Başbakan Erdoğan’ın talebi üzerine hazırlanmıştır’[2] diye başlıyor.

Anayasa taslağının, başlangıç bölümününün belirleyici direngi kavramları, herkesin insan onurundan kaynaklanan evrensel hak ve hürriyetlerin tanınması, ayrımcılığın reddi, farklılıkları kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışı; insan hakları ve hukukun üstünlüğü, laiklik ilkeleri, Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ve ebedi barış idealine bağlılık olarak belirtilebilir.

İspanyol Anayasası bakımından, adalet, özgürlük ve güvenlik ile İspanyol halkının refahı, hakça ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşama, hukuk devleti ve çoğunluğun iradesine saygı duyan bir anlayış içinde tüm “İspanyolların” ve “İspanya’nın halklarının”, kültür ve geleneklerinin, dillerinin ve kurumlarının birlikte korunması, kültürün ve ekonominin onurlu bir yaşam kalitesi sağlama yolunda korunması, ileri düzeyde demokratik bir toplum kurmak ve dünyanın tüm halkları ile barışçıl ve etkili bir dayanışma içinde işbirliği hedefleri temeldir.

Bu anlamda, her iki dibaçe de birbirine çok benzemektedir. Ancak çok önemli bazı farklar da vardır ve bu farklar, bugün Anayasa taslağı konusunda yapılan ya da yapılacak tartışmaların öncelikli ve sorunlu noktalarını oluşturmaktadır. Kültürel zenginlik kavramları ve ebedi barış ideali, Türkiye Anayasa taslağında daha soyut ve negatif eşitlik anlayışı ile (“farklılıkları kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışı”) olarak dile getirilirken; İspanyol Anayasası, “ ‘tüm İspanyolların’ ve ‘İspanya’nın halklarının’, bunların kültür ve geleneklerinin, dillerinin ve kurumlarının korunması”ndan, yani pozitif bir korumacılıktan sözetmiştir. Bu, halihazırda süregelen “Türklük” ve “Türkiyelilik” tartışmalarına “İspanyolluk” ve “İspanyalılık” versiyonunda verilen bir yanıttır. İspanya, İspanya’da yalnızca İspanyollar değil, başka halkların, hatta milletlerin varolduğu da bu yolla kabul etmiştir. Dünyada, “Milletlerin milleti” olarak adlandırılan ve “Co-constitutionalism” modelini benimseyen pek çok başka ülke de bulunmaktadır. Ancak biz, dikkatimizi özellikle İspanya’ya yönelteceğiz.

Co-constitutionalism” iki ya da daha fazla kurumsal kültürün karmaşık ve yarı-özerk bir ilişki içinde bulunmasıdır. Asimetrik “yetki göçerimi” ilkesi, demokratik İspanya’da doğmuş ve bu modelin, federal ya da merkezi yönetim şekillerinden farklı olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle İspanya, “co-constitutional” bir devlet olarak adlandırılmakta ve bu devlette, özerk millet-bölgeler, kavrayıcı İspanyol milleti ile dinamik bir ilişki içinde bulunmaktadır.  Federal düzene az çok benzeyen bu modelin, ondan önemli bir farkı vardır: Federal devlette, yetkilerini (aşağıdan yukarıya) devreden federe devletler veya eyaletler olmasına karşın, kurumsal  olarak merkezi kalan “co-constitutional” yapıda; merkezi devlet gücü, yukarıdan aşağıya belirli bölgesel-milletlere belirli yetkilerle devredilmektedir. Bu devir, en azından kuramsal olarak, geri alınabilir bir yetki devridir.

Özbudun Taslağı ile İspanyol Anayasasının dibaçeleri karşılastırıldığında göze çarpan bir başka önemli fark, İspanya’nın ekonomik ve sosyal haklar kataloğunu temel haklar olarak kabul eden dünyanın nadir ülkelerinden biri olarak bu anlayışını önceden açıklıkla Anayasa metninin en başına yerleştirmiş olmasıdır. Bu durum, dünyada genellikle Latin halklarında daha yoğun olarak gözlemlediğimiz, somut-sınıfsal ayrımlara duyarlılığın bir göstergesidir. Yine “hakça ekonomik düzen, kültürün ve ekonominin onurlu bir yaşam kalitesi sağlama yolunda korunması” ifadeleri ile henüz dibaçede sözü edilen bu hakların, en az diğer temel haklar kadar önemli olduğuna da işaret eildiğinin göstergesidir. Özbudun dibaçesinde, hakça bir ekonomik düzenden sözedilmemektedir. Öte yandan İspanyol Anayasasının Başlangıç kısmında, Özbudun dibaçesinden farklı olarak, özgürlükler kadar güvenliğin de önemli olduğu ya da en azından bir denge sistemi kurulacağı vurgulanmıştır.

Karşılaştırdığımız metinler (-Özbudun-Anayasa taslağı ile İspanyol Anayasası) bakımından dibaçelerde yeralan ilkelerin; özellikle temel haklar örneğinde; metinlerin içeriğine somut ve uygulanabilir olarak nasıl yansıtıldığı sorusu da önemlidir ancak bu yazıda bu işi sadece genel olarak yapmaya yer olacak, ayrıntılı olarak yapmaya yer olmayacaktır.

Anahtar kelimelerle özetler isek Özbudun taslağı dibaçesinde  şu ilkeler göze çarpıyor:

  • evrensel hak ve hürriyetlerin tanınması,
  • ayrımcılığın reddi,
  • farklılıkları kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışı insan hakları ve hukukun üstünlüğü,
  • laiklik ilkesi,
  • Atatürk’’ün çağdaş uygarlık hedefi ve ebedi barış idealine bağlılık

Şimdi de İspanyol dibaçesine bakalım:

  • adalet, özgürlük ve güvenlik ile İspanyol halkının refahı,
  • hakça ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşama,
  • hukuk devleti ve çoğunluğun iradesine saygı duyan bir anlayış içinde tüm “İspanyolların” ve “İspanya’nın halklarının”, kültür ve geleneklerinin, dillerinin ve kurumlarının birlikte korunması,
  • kültürün ve ekonominin onurlu bir yaşam kalitesi sağlama yolunda korunması,
  • ileri düzeyde demokratik bir toplum kurmak ve
  • dünyanın tüm halkları ile barışçıl ve etkili bir dayanışma içinde işbirliği hedefleri

İlk Maddeler

Anayasa Taslağının Birinci Kısım Genel Esaslar başlığı altında ilk madde olarak “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmü getirilmiştir.

Cumhuriyet, devletin şeklidir. Bugün demokratik olan ya da olmayan her devlet kendini cumhuriyet olarak adlandırdığı için, bu kavramın siyaset sosyolojisi bakımından erozyona uğradığı söylenebilir. İspanya, parlamenter bir monarşi iken İran, kendini bir Cumhuriyet olarak adlandırmaktadır. İyi de yapmaktadır çünkü İran hakikaten bir cumhuriyettir.

Bununla birlikte, 2. maddede bu “cumhuriyetin” nitelikleri sayılmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Bu iki madde bir cümlede birleştirilebilirdi ancak öyle bir yola gidilmemiştir. Yarın bir gün, ikinci maddedeki bazı ilkeleri değiştirmek daha kolay olsun diye mi böyle yapılmıştır bilemiyoruz ancak her durumda, Atatürk’ün yalnızca “milliyetçiliğine” bağlı bir düzenlemeye gidilmiş olması düşündürücüdür. Her ne kadar gerekçede, Atatürk’ün milliyetçiliğinin bir başka milliyetçilik olduğu, ırk kavramına dayanmadığı belirtilse de, bu ifadelerin 12 Eylül metninden hiçbir farkı yoktur.

İspanyol Anayasası, devletin ilkeleri, egemenlik ve şekil başlıklı birinci maddesinin ilk fıkrasında, İspanya’nın; hukuk düzeninin en temel değerlerinin özgürlük, eşitlik, siyasal çoğulculuk olan sosyal ve demokratik bir hukuk devleti olduğu öngörüldükten sonra, ikinci fıkrada ulusal egemenliğin, devlet iktidarının bu iktidarın kaynağı olan “İspanyol halkına” ait olduğu ifade edilmiş ve İspanya Devletinin siyasal şeklinin parlamenter demokrasi olduğu belirtilmiştir.

Anayasa taslağının 3. maddesinde, Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti başlığı altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu, resmî dilinin Türkçe olduğu, Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayrak olduğu, millî marşı “İstiklâl Marşı olduğu ve Başkentinin Ankara olduğu öngörülmüştür.

İspanyol Anayasası ise, “Anayasanın”, İspanyol milletinin “çözülmez” birliğine dayandığını belirtikten sonra, İspanya’nın, tüm “Spaniard”ların, (İspanyollar Milletinin)  ortak ve bölünmez yurdu olduğu eklenmiş, ancak, İspanya’nın –kendi içindeki- milletleri ve bölgeleri ve onlar arasındaki dayanışmayı tanıdığını ifade etmiştir. Bu, şüphesiz son derece önemli bir farktır.  İspanya, kendi yurdu içinde farklı “milletlerin” varlığını tanırken, Türkiye bunu tanımamaktadır. Buna rağmen Özbudun Taslağı’nın, 3. maddesinin gerekçesinde “Aynı şekilde, İspanya Anayasasının 2 nci maddesi, İspanyolların ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün anayasanın temelini teşkil ettiğini vurgulamaktadır… Anayasa, İspanyol Milletinin çözülmez birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez vatanı üzerine inşa edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır” şeklinde bir açıklamada bulunmasının  anlamı açık değildir. Çünkü İspanyol ulusu ile İspanya içindeki “ulus”lar ayrı ayrıdır. Zaten bu nedenle, İspanya’ya ulusların ulusu adı verilmektedir. Yani ispanya aslında “ülkesi ve milletiyle bölünmez” bütünlüğü değil,  sadece “ülkesiyle bölünmez “bütünlüğü kabul etmiştir.

Önemli bir farkı da İspanyol Anayasası’nın üçüncü maddesindeki düzenlemeler göstermektedir. 3. maddenin 1. fıkrası, “Castilian”ın devletin resmi dili olduğunu belirtmiş ve İngilizce tabiriyle tüm “Spaniard”ların bu dili bilme ödevi ve kullanma hakkı olduğu öngörmüştür. İkinci fıkra oldukça ilginçtir. Bu fıkraya göre, İspanya’nın diğer dilleri de otonom topluluklarla ilgili ve onların kendi yasalarına göre “resmi” olarak kabul edilmiştir. İspanya’nın dilsel farklılıklarının, özel bir saygı ve koruma nesnesi olan kültürel bir servet olacağı emredilmiştir. Türk Anayasasının dibaçesindeki, “farklılıkları kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışı” nın İspanyolcası budur denebilir…

Bayrak konusunu düzenleyen 4. maddesinde ise İspanyol Anayasası, ilk fıkrasında İspanya’nın bayrağını betimledikten sonra, ikinci bölümde özerk bölgelerin bayraklarının ve flamalarının tanınmasının kanunla kabul edileceği öngörülmüş ve bu bayrakların, özerk bölgelerin kamu binalarında ve onların resmi işlemlerinde İspanya bayrağının yanında kullanılacağını (asılacağını) emretmiştir.

Türk Anayasa Taslağı, 4. maddesinde doğrudan devletin temel amaç ve görevlerine geçerken İspanyol Anayasası, 6, 7, 8 ve 9. maddeleriyle sırası ile siyasal partileri, sendikaları, silahlı kuvvetleri ve hukukun üstünlüğü, hukuk devleti konularını düzenlemiştir. Bu çerçevede göze çarpan önemli ilkeler, gerek siyasal partilerin gerek sendikaların yapılanmalarının  ve işlemlerinin “demokratik” olmak zorunda olduğu ilkeleri ile, silahlı kuvvetlerin, devletin “ülkesel” bütünlüğünü (yani “ulusal bütünlüğünü değil”, “ülkesel” bütünlüğünü ve İspanya’nın egemenliğini ve bağımsızlığını  koruyacağı ilkeleridir.

İspanyol Anayasası’nda düzenlendiği şekliyle, siyasal ve sivil toplum örgütlerinin yapılanmalarının ve işlemlerinin “demokratik” olması yükümlülüğü, Anayasa Taslağının 38. maddesinin öngördüğü,  “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile fiilleri, insan haklarına, Devletin bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete ve lâikliğe aykırı olamaz” hükmü ile karşılaştırıldığında temel bir soru akla gelmektedir.  Özbudun Taslağı’nın 38. maddesi “Anayasalaşırsa” parti içi demokrasi gerçek ve somut olarak Anayasal bir yükümlülük  haline gelecek midir? Kanımızca, 38. madde hükmü tüzük ve programlar ve fiillerden sözederken, militan demokrat bir yaklaşımla parti içi demokrasiyi değil,  demokrasiyi genel olarak korumayı  amaçlamıştır. İspanyol Anayasası “yapılanmalardan” sözederken bir yandan demokrasiyi öte yandan da parti için demokrasiyi Anayasal düzleme taşımıştır. Böyle bir düzenlemenin ülkemiz için de gerektiğini, milletvekili adaylarını üç beş parti liderinin belirlediği, ülkemizin 1982 Anayasası sonrası deneyimleri de açıkça göstermiştir. Aslında bizde de, siyasi parti tüzüklerinin, parti içi demokrasiyi öngörmemesi bizzat, yürürlükteki Anayasada zaten bulunan 68. maddenin düzenlenmesi öngörülen “…Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, …insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; …”hükmüne aykırıdır ama bu Anayasal hükmün, örneğin milletvekili adaylarının merkez yoklamasıyla belirlenmesi açısından, bir etkisi olmamıştır. Özbudun Taslağının 38. maddesi de aynı hükmü yinelemiştir: “…Siyasî partilerin tüzük ve programları ile fiilleri, insan haklarına, Devletin bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete ve lâikliğe aykırı olamaz…” Bu düzenlemenin yeraldığı yürürlükteki Anayasamız bakımından, parti içi demokrasi meselesi henüz konu dahi edilmemiştir! O zaman gene konu edilmeyecektir denebilir. Çünkü hem yürürlükteki 68. madde hem de Taslağın 38. maddesi, partilerin genel siyasal davranışlarının demokratik olmasını öngörür biçimde yorumlanmakta, dar anlamda parti içi demokrasinin tüm kurallarıyla yerleştirilmesi yolundaki Anayasal bir emir olarak anlaşılmamaktadır.

İspanyol Anayasası “hukuk devleti”ni tanımlayan 9. maddesinin ayrıntılı düzenlemesi içinde yurttaşların ve kamusal otoritelerin Anayasaya tabi olduğunu, kamusal otoritelerin, bireylerin ve bireylerin katıldığı grupların özgürlük ve eşitliğinin somut olarak korunmasının “gerçek” ve “etkili” olmasını sağlayacak koşulları yaratmakla yükümlü olduklarını; bu ilkelerin tam olarak uygulanmasının karşısındaki engelleri kaldırmakla ve tüm yurttaşların siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal yaşama katılmalarını  kolaylaştırmakla  yükümlü olduklarını  düzenmiştir. Bu düzenleme ile bir “iyi niyet” bildirisi değil, emredici hüküm teşkil eden hukuksal bir ödev ihdas edilmiştir.  Aynı maddenin 3. fıkrası, hukuka dayanma, normatif düzen, normların yayınlanması, bireylere dezavantaj getiren ya da bireysel haklarını sınırlayan ceza kanunlarının geriye yürümezliği, hukuksal güvenlik[3] ve kamusal otoritelerin keyfiliğinin yasaklanması ilkelerini öngörmüştür.

Türk Anayasa Taslağı, devletin temel amaç ve görevlerinin insan haysiyetini korumak, kişilerin hak ve hürriyetlerini kullanmalarının önündeki bütün engelleri kaldırmak ve halkın huzur, güvenlik ve refahını sağlamak suretiyle insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak olarak belirlemiştir. Bu düzenleme, İspanyol Anayasasının, 9. maddesinden “daha soyut” olarak kaleme alınmış ve özellikle tüm bu ilkelerin “somut ve etkili” olarak uygulanmasından sorumluluk konusu gözardı edilmiştir. Oysa, ülkemizin temel siyasal-toplumsal sorunlarından birinin, “yasalar da var ama uygulama öyle işlemiyor maalesef” “mazereti olduğuna göre, somutluk ve etkililik kavramlarının vurgulanması, işimize daha çok yarayacak bir düzenleme olurdu. Yirmiyedi yıldır bir türlü hazırlanayamayan şu şartların bir yirmiyedi yıl daha hazırlanamaması tehlikesinin önünü almak için, şartları hazırlaması gerekenlere bir takım anayasal emirler yağdırmakta bir sakınca olmasa gerektir.

Bir yasanın “üç beş ilke” öngörmesinin kamusal otoriter keyfiliği önlemeye  yetmeyeceğini, uygulamanın son derece önemli olduğunu anımsatan bir  Anayasa, Türkiye’ye oldukça gereklidir.

Anayasa Taslağı, 5. maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız  Milletin olduğunu; egemenliğin, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanılacağını; hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağını; milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara  üyelikten kaynaklanan sınırlamaların  saklı olduğu belirtildikten sonra, yürürlükteki Anayasanın IV. maddesiyle öngördüğü, değiştirilemez hükümlerin, değiştirilemezliğini kaldırmıştır.

Daha sonra, 6, 7 ve 8. maddeler de, yürürlükteki Anayasadaki hükümlerden pek de farklı olmayan bir biçimde düzenlemiştir ama “kanun hükmünde kararnamelere ilişkin hükümler saklıdır” ve yargının “tarafsız” olması gerektiği hükümleri eklenmiştir.

Eşitlik ilkesini düzenleyen 9. madde ise herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını düzenlerken kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirlerin, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağını  öngörüp “”pozitif ayrımcılığın” ve bazı “kota” uygulamalarının yolunu açmış görünmektedir.

İspanyol Anayasasının 14. maddesiyle düzenlenen eşitlik ilkesi tüm “Spaniard”ların, kanun önünde doğum, ırk, cinsiyet, din, fikir veya diğer kişisel veya sosyal koşul veya durumlar bakımından eşit oldukları öngörülmüştür. Pozitif ayrımcılığa göz kırpan düzenlemeler, İspanyol Anayasasında yoktur.

Temel Haklar

Anayasa Taslağının İkinci Kısmında “Temel Haklar” başlığı altında, Birinci Bölümde; önce “temel hakların niteliği” ve akabinde “hemen anımsatmak istercesine” “temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması, iki alternatifle “sunulan” “temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” ve “temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması” başlıklı düzenlemeler yeralmaktadır. Bu bağlamda, tıpkı yürürlükteki Anayasamız gibi, yine, sistematik bakımdan dahi olsa, henüz “temel haklarımızın” neler olduğunu göremeden onların nasıl sınırlanacağını ya da kullanılmalarının durdurulacağını öğreneceğiz!

İspanyol Anayasası, temel hakları düzenleyen kısma girişi, sınırlamalar ve kullanımı durdurma ile ilgili hükümlerden önce temel bir madde ile yapmıştır. Bununla birlikte İspanyol Anayasasının, temel haklar konusunu düzenleyen kısmının başlığı “Temel Haklar ve Ödevler” dir. Ancak bu Anayasada yalnızca “çalışmak” bir “ödev” olarak gösterilmiştir. Bu anlamsız bir ödev de değildir aslında çünkü çalışma ödevini yapmaya hazır olduğunu gösteren yurttaşın, devletten sosyal güvence ve adalet istemeye hakkı olduğunu ima eder gibidir. Öyle ya, kimse çalışmaz ise, sosyal adalet ve sosyal güvenlik kurumu nasıl işletilecektir? Kuşaklararası sosyal güvenlik bayrak yarışı ancak bir sonraki kuşağın, bir önceki kuşağın sosyal güvenliğini ve güvencelerini finanse edecek ölçüde ve kapasitede çalışıp üretmesini gerektirir. Türkiye’nin kalabalık genç kuşağının bir avuç yaşlısına yeterince bakamaması da tuhaf bir sosyal ironi olarak kaydedilmelidir.

İspanyol Anayasasının 10. maddesi, kişi haysiyetinin, insan haysiyetine içkin dokunulmaz hakların, hukuka saygının ve başkalarının haklarının siyasal düzenin ve sosyal barışın temeli olduğunu ifade ettikten sonra, Anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve İspanya tarafından onaylanmış uluslararası andlaşma ve sözleşmelere uygun olarak yorumlanacağı hükmünü öngörmüştür. Bir bakıma bu hüküm de bir sınırlamanın sınırlanması ilkesidir ve Türk Anayasa Taslağında,  belirli sınırlamalar gerektirse de, benzer bir hükmün bulunmaması eleştirilmelidir.

Özbudun Taslağı’nda temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını düzenleyen 12. madde, sınırlamaların, kanunla olacağını, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını, kanunun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamayacağını belirtmesi, yürürlükteki Anayasa hükümleri bakımından da “laik Cumhuriyetin gereklerine” sınırı dışında bir yenilik getirmemiştir.

4. maddesi ile, devletin temel amaç ve görevlerini insan haysiyetini korumak, kişilerin hak ve hürriyetlerini kullanmalarının önündeki bütün engelleri kaldırmak ve halkın huzur, güvenlik ve refahını sağlamak suretiyle insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak olarak belirleyen bir Anayasa Taslağının, bu çerçevede, insan haysiyetinden sözetmemesi ve insan haysiyetini hiçbir biçimde sınırlanamayacak mutlak bir temel hak olarak kabul etmemesi doğru olmamıştır. Gerçekten, batı demokrasilerinin çoğunda insan haysiyeti de dokunulmaz bir temel hak olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda insan haysiyeti, tüm insanlar için ortak dokunulmaz mutlak bir değerdir. Bu yazıda insan haysiyeti ile ya da insanlık haysiyeti ile kişi onuru kavramları arasındaki farka girmeyeceğim ama böyle bir farkın olduğuna işaret etmekle yetineyim.

İspanyol Anayasası, Genel Hükümler Bölümü’nden sonra gelen Birinci Bölümü’nde temel hak ve hürriyetlerle, sosyal ve kültürel hakları düzenlemiştir. Bu bölümün alt bölümü “Genel Hükümler” başlığını taşımaktadır. Bu başlıkta düzenlenen 10. madde, “İnsan Haysiyeti ve İnsan Hakları” başlığını taşımaktadır. Maddenin birinci fıkrası, insan haysiyetinin, insanın dokunulmaz haklarının, kişiliğin özgürce geliştirilmesinin, hukuka ve başkalarının haklarına saygının, siyasal düzenin ve sosyal barışın temeli olduğu ifade edildikten sonra, Anaysaca tanınan temel hak ve özgürüklerle ilgili normların İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve İspanya’nın onayladığı uluslararası andlaşmalar ve sözleşmelere uygun olarak yorumlanacağı öngörülmüştür.

Yazı dizimin ikincisinde zamanım ve düşünsel kapasitem elverdiğince işte temel haklar ve özgürlükler ile “sosyal ve kültürel haklar” konusunda Özbudun taslağı ile İspanyol Anayasası arasındaki farklara değinecek, Özbudun taslağının çarpıcı hükümleri üzerinde yol almayı sürdüreceğim.


[1] Tanımı böyle yapmam, şüphesiz şimdiye kadar yapılmış anayasal yorum tanımlarına katılmadığım anlamına alınmamalıdır.

[2] Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve ADALET ve KALKINMA PARTİSİ Genel Başkanı Sayın Recep Tayip ERDOĞAN’ın Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve ADALET ve KALKINMA PARTİSİ Genel Başkanı Sayın Recep Tayip ERDOĞAN’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak ADALET ve KALKINMA PARTİSİ Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet FIRAT’a teslim edilmiştir.

Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN (Komisyon Başkanı)

Prof. Dr. Zühtü ARSLAN

Prof. Dr. Yavuz ATAR

Prof. Dr. Fazıl Hüsnü ERDEM

Prof. Dr. Levent KÖKER

Doç. Dr. Serap YAZICI

[3] Örneğin yargı kararlarının istikrarlı bir biçimde ve içerikte verilmesi alt-ilkelerini de kapsar biçimde.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir