İnsancıllar, Oymakçılar ve Yaralılar Üstüne… Seçme Monolog ve Dialoglar

Freiburg_Synagoge( …Eski Sinagog Meydanı’ndan, İletişim Yayınları 2009)

[ “On Being Jewish (Yahudi Olmak Üzerine)...

...Yaşamımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorsam din ve kimlik konusundaki duygularımı da sorgulamalıyım, değil mi? Ve sana, bunlar hakkında ne düşünüyorsun diye sormalıyım. Bu çerçevede odak noktası, eğer bir çocuk sahibi olacak kadar kutsanacaksak, bu çocuğu nasıl yetiştireceğimiz sorusu. Ama bundan daha da önemli olan derin bir soru; Türk, Macar, Müslüman, Yahudi, Amerikalı, İsrailli, çok-dilli, dünya vatandaşı ama karmaşık özel kültürlere de bağlı olmakla ilgili olarak neler hissettiğimiz. Ben, kendimden sözedeceğim sana. Umud ediyorum, sen de bana aynı öz-eleştirel yolda cevap verirsin. Benim Amerikalılığıma ve Yahudililiğime yaklaşımım birbirinden çok farklı. Sana şaka yollu söylediğim gibi, ben Amerika’ya soyut olarak bağlıyım, bir fikrin vücud bulması biçiminde. Tabii, o fikrin tam olarak ne olduğu da tartışmaya açıktır. Aslında, ‘His Almost Chosen People’[1] adlı kitabımı da yazma nedenim bu. Belki Birleşik Devletler’e sadakatimin bir kısmı, basitçe kişisel menfaattir güzelim. Çünkü Birleşik Devletler, dünyadaki en güçlü ülke, en iyi maaşların verildiği ve Amerikan rekabet yığınının en tepesine düşen benim gibiler için, büyük fırsatların bulunduğu bir yer. Üstelik eleştirmek için de mükemmel bir yer. Bazen bağlılıklarımız, bize eleştirel bir düşünür olma fırsatı veren yerlerde ve o yerlere sadakat biçiminde doğar. Çok anlayışlı, güçlü bir baba Amerika!

Kişiliğimin Yahudi tarafı ise şu anda ikimizi çok daha fazla ilgilendiriyor. Bugün bisiklete binerken, sana yazacağım zaman bu konuya nasıl gireceğimi düşündüm. Benim, 1939 yılında, yani, Hitler, Polonya’ya girmeden altı ay önce doğduğumu hatırlatmak bir giriş kapısı olabilir. Avrupa’da Yahudiler, hiçbir fark gözetilmeksizin yokedilirken ben canlı idim. Bir keresinde, altı yılda 6 milyon Yahudinin öldürülmesi için günde 3000 Yahudinin öldürülmesi gerektiğini hesaplamıştım. Bu cani kinin ve öfkenin boyutları bir biçimde bana da ulaşıyor ve beni etkiliyor, şu anda bile. Hiçbir zaman, eğer Hitler savaşı kazansa idi, ya da diyelim Atom bombasını ilk bulan o olsaydı, bugün hayatta olamayacağım gerçeğini unutamıyorum. Aynı hassasiyeti, İsrail’in varlığının tehdit altında olduğu 6 Gün Savaşı için de hissetmiştim. Bu hassasiyetler ve güvensizlikler benim kuşağımın Yahudi psikolojisinin temelinde yatar.

Yahudi kişiliğini anlamak çok zordur sevgilim. İçerde olan bizlerin bile bunu anlayıp anlamadığımızdan şüpheliyim. Bir arkadaşım Schmoozing[2] adlı etkileyici bir kitap yazmıştı. Kitap, Goy’ların[3], gavurların dinlemedikleri zaman Yahudilerin birbirlerine ne anlattıkları ile ilgiliydi. Aslında pekçok sohbeti uydurmuştu ama adam her zaman pek çok kimseyle konuştuğu için fikirleri doğru. O, Yahudi kültüründe, üç temel aykırılık dışında herşeyin kabul edilebilir olduğunu iddia ediyor. Bunlardan herhangi biri, bir Yahudinin, Yahudilikten dışlanması için yetecektir: (1) İsa’nın Mesih Olduğunu Kabul Etmek, yani İsa’nın Yahudisi Olmak, (2) Holocaust’u, Soykırımı İnkar Etmek, ve (3) İsrail’in Meşruiyetini İnkar Etmek. Bu tavrı paylaştığımı itiraf etmeliyim. Aslına bakarsan, ikinci ve üçüncü numaralarda yazılı fikirleri kabul eden biriyle dost olamazdım. Birinci noktaya gelince, İsa’nın Hıristiyanlar için fena olmadığını söylemek gerekir. Belki de bu inançla ilgili olarak ortaya çıkan tek sorun, bazı Yahudilerin hem Yahudi hem de Hıristiyan olabileceklerini düşünmesi. Lisede birlikte okuduğumuz bir arkadaşım, rahip olmak üzere Hıristiyanlığa geçmişti. Bu, onun için doğru bir şeydi. Bir kültürü bırakıp ötekine geçti. Fakat daha da ilginç olan şey, Yahudiliğe aykırıkla ilgili söylenenlerde, İslam konusunda bir bahis olmaması. 11. Yüzyılda Rambam’dan önce, Yahudiler Hıristiyanlığı, putperestlik (Tanrının insan olması vs.) sayıyorlardı fakat İslam hakkında hiçbir olumsuz yargımız olmadı. Ama Rambam; yani, 1135’de Güney İspanya’da doğan sefardik Yahudi din bilginimiz Rabbeinu Moshe ben Maimon, müslüman Arap dünyasının İspanya fetihleri sırasında Yahudilerin de Müslümanlığa geçmeye zorlandığı bir dönemde yaşamıştır. Onun zamanında yaşayan pek çok din bilgini, Müslümanlığa geçmeye zorlanan Yahudilerin dahi artık ‘gavur’ olduğu fikrini ifade etmiş ve Yahudilerin, dinlerini değiştirmektense ölmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Aslında İslamın kökleri, anladığım kadarıyla, Yahudilerin kanuna-dayalı dinine bir dönüşü temsil ediyor; yani Hıristiyanların, özellikle de Protestanların, ruhani din adına reddettiği temel yapıya dönüş.

Tüm bu entelektüel konular ilginç fakat asıl konumuza sadece teğet geçiyorlar. Bunlar Yahudi olmanın benim için ne anlama geldiğini ve çocuğumu Yahudi olarak yetiştirmeyi neden yaşamsal-önemli gördüğümü açıklamıyor. Sana kişisel gerçeğimden sözedeyim: İlk olarak, ana-babamın Judaizm’i hiçbir zaman çok ciddiye almadıklarını söylemeliyim. Tabii, eve Yahudi olmayan bir kız getirdiğimde gösterdikleri tepkinin ötesinde. Özellikle annem, kızın fiziğini ve zekasını küçümser ve ‘bu ‘schickse[4]’ ile ilgilendiğim için benimle alay ederdi (Aslında, Müslüman kızların ‘schickse’ olup olamayacağını bilmiyorum, bu durum, iki dinin mensuplarının birbirleriyle evlenmediği Hıristiyan-Batı’da ya da Müslüman-Doğu’da pek mesele olmadı). Yahudilerin tuhaf bir yanıdır bu. Hem dinlerine karşı saygısızlık gösterebilirler hem de Yahudi Halkın devamı fikrine bağlı kalırlar.

Anne tarafından sekiz kuzenim içinde, sadece biri, Yahudi olmayan, başka dinden olan bir kimse ile evlendi. O da bir Mormon’du zaten; yani Yahudilere büyük sevgi besleyen bir mezheptendi. Sanırım gelecek kuşakta bu durum değişecek. Yahudi hayat tarzı ile hiçbir zaman herhangi bir ilgisi olmamış bir başka kuzenim de dinsiz bir doktorla evlenmişti. Yani o bile dinsel olarak tarafsız birini seçmişti. Bu trend böyle devam edip gidecek herhalde, yani onlardan bekar kalanlar evlenmeye karar verirlerse.

Sana yazdığım bu mektupta, kişisel olarak ilginç bulduğum bir şey, sürekli kişisellikten toplumsal ve politik olana doğru sapıyor olmam. Yani bir türlü ‘benim için Yahudi olmak ne anlama geliyor?’ sorusuna odaklanamıyorum. Zamanın genel trendleri hakkında şakalar yapıp hikâyeler anlatmak ama asıl devinimin bulunduğu yerde kalamamak gibi!

Bununla birlikte, çok dikkati çeken bir hal, anne tarafından sekiz kuzenin içinde benim en-az-Amerikalı bir hale gelmiş olmam. Aralarında herhangi bir yabancı dil konuşan bir ben varım ve yine de, Yahudiliğe güçlü bir biçimde bağlı olan da ben oldum. Kalan yedisinin, aslında beşi hâlâ hayatta, mesela karides, hatta domuz eti bile yemekten vicdani bir rahatsızlık duyabileceğini hayal bile edemem. Ama Yahudi kimliğimi, kendimi Amerikalılıktan koparma yolu olarak kabul ettiğimi söylemek, durumu çok basite indirgemek olur tabii. Sanırım Yahudi olmam, hem babamın ateizmine isyan etmemi, ama hem de onunla, Amerikan kimliği altında ezilmeyi reddetmesinde, özdeşleşebilmemi sağladı. Paradoksal olarak, bu anlattığım durum, Eric Erikson’a göre Alman erkeklerini Hitler’i izlemeye iten dinamiğin ta kendisidir. Otoriteye, yani Churchill ve Batının otoritesine karşı romantik bir isyana kapılıp yine de baba figürü ile özdeşleşebilmişlerdir.

Judaizme dönmeden ya da yeniden dönmeden önce bile, dine karşı büyük bir ilgim vardı. Kolejde iken, Üniteryen Kilisesi’nde ayinlere katılırdım, hatta bir keresinde papaza yanaşıp üniteryen bir papaz olup olamayacağımı bile sormuştum. Aslında, benim kölelik karşıtı hareketin içindeki kahramanlarımdan biri olan Theodore Parker da bir Üniteryen papazıydı. Abraham Lincoln’ün Amerikan İç Savaşı’nın fikirsel temellerini özetlediği kısa Gettysburg Nutku’nda kullandığı, ‘tüm halka ait, tüm halk tarafından kurulan, tüm halk için’ sözlerini ilk olarak Parker sarfetmiştir güzelim. Lincoln, Gettysburg Nutku’nun sonunda ‘…bize düşen büyük bir ödeve kendimizi adamak zorundayız, bu ödev, Tanrının egemenliği altındaki bu ulus için özgürlüğün yeniden doğması ve tüm halka ait, tüm halk tarafından kurulan ve tüm halk için kurulan bir devletin yeryüzeyinden kaybolmamasıdır.” demişti.

Fakat Koleji takip eden gençlik yıllarımda Almanya’da yaşamak, Yahudilik bilincimi ve farkındalığımı yoğunlaştırdı; sonrasında, İbranice ve dualarımızı öğrendim. Eğer o yıllarda, altmışlı yıllardan bahsediyorum bebeğim, Almanya’ya gelmemiş olsaydım, hayatımdaki bütün bu gelişim meydana gelir miydi bilmiyorum. Tabii önceleri, benim Yahudi olmaya karşı ilgim bir savunma mekanizmasına dayalı idi. Kendimi, Holocaust kurbanlarıyla özdeşleştirmiştim ve kendime karşı yapılan bu saldırıyı, kimliğimi geliştirme yolunda olumlu bir kaynağa çevirdim.

Şimdi Judaizm hakkında bilgi sahibi olmak için otuz yıla yatırım yaptığımın farkına varıyorum. İbraniceyi öğrenmek, çocuklarımı Yahudi yetiştirmek için. Bu gerçek, benim hayatımın en önemli kısmı olarak, kim olduğumla ve yazdığım kitaplar ve hukuk hakkındaki fikirlerimle çok yakından ilgili bir konu.

Yahudi olmak üzerine kaleme aldığım bu düşüncelerin, Judaizmin teolojik içeriği ile pek bir ilgisi olmadığını hissetmişsindir. Yahudi geleneğinin entelektüel olarak çok zengin olduğunu düşünüyorum ve aydın hahamlarda bulduğum yoğun akademik dünya, bana, kendimi evimde hissettiriyor. Hatta geçelerde Antwerp’de tanıştığım ultra-ortodoks ve sofu bir Yahudi ile bile ortak bir entelektüel hassasiyeti paylaştığımızı şaşırarak gördüm. Aşırı-ortodoks Yahudiler Mesih’in Dönüşü’nden bahseder ama pek çok Yahudi, tarihin sonuna ait bu Mesih özlemini pek de ciddiye almaz. Temel olarak, ilahiyatımız yalındır: Tek bir Tanrı, soyut bir Tanrı, mükemmel olmayan bir Tanrı, mükemmel olmayan bir Yaradılış ve, sanırım; insanların, Yaradılışın eksik bıraktıklarını tamamlama ödevleri olduğuna yönelik bir İnanç. Ruhları dillere yönelen bizim gibilerin, sanırım toplumsal bir sorumluluğu var çünkü Yaradılış alanının en çok eksik kalan kısmı, sözcüklerle iletişim alanıydı. Tanrı, tüm entelektüel yaratıklar için tek bir müzik yaratmıştır fakat bize, dünyayı farklı kültürlere ayıran, farklı diller bırakmıştır. Sen ve ben, bu durumu birleşik-insanlık adına bir taciz olarak gördük ve dilleri, kendi yaşamlarımızın bir erdemi yaptık. Bizim kimliklerimiz ve aşkımız, pek çok dili konuşmamızla, hatta günlük yaşamımızda ve yazışmalarımızda birbirimizle iki, üç, hatta dört dil kullanmamızla yakından bağlantılı yavrum.

Judaizmi en fazla çekici kılan özellik, takvimidir. Bir yılın ritmi, harika kutsal günlerle doludur. Sonbaharda yeni yıl yortumuz vardır ve ondan on gün sonra, the Day of Attonement, Yom Kippur’u kutlarız. O zaman bir gün boyunca, yirmibeş saat boyunca, yemek yemeden ve su içmeden oruç tutar, günahlarımızın bağışlanması için dua ederiz. İbadeti harikadır ve günün sonunda başıma ağrı vursa da bu gün, beni aynı törende bulunan tüm Yahudilere bağlar. Bir Yahudinin, ait olduğu topluluğuna karşı girişebileceği en büyük tahkir, Yom Kippur’da yemek yemektir. O gün otomobil kullanmak da yasaktır ve Kudüs Sokakları sessiz bir çöle döner. Yom Kippur’dan üç gün sonra ise Sukkot adı verilen eğlenceli bir hafta başlar. Bu günde Mısır’dan çıktıktan sonra kırk yıl çölde dolaşmamız, oradaki yaşamımız ve tekil olarak Sukkah denen korumasız kulübelerde, barakalarda uyumamızı kutlarız. Geleneğe göre, insanlar, evlerinin arka avlularında ya da balkonlarında buna benzeyen kulübeler yaparlar ve tüm yemeklerini orada yerler. Kimileri, içinde uyur bile. Kimileri de konuklar davet eder ve küçük kulübelerini ağzına kadar doldurur!

Baharda bir başka kutsal günler döngüsü başlar. Genellikle Mart ayına denk gelen, Ester’in Kitabı’nın kutlandığı Purim’den birkaç hafta sonra, hem laik hem de dinci Yahudiler için en popüler bayram olan Hamursuz gelir. Tüm aile Seder Yemeğinde biraraya toplanır, Mısır’dan kaçışın törensel bir yeniden anlatısıdır bu. Hem toplumsal hem de entelektüel bir olaydır, çünkü gece yarılarına uzayan tartışmalarla renklenir. Haftanın geri kalan süresinde, her türlü ‘Hametz’, her türlü mayalı gıda yemekten kaçınmamız gerekir, Hametz; ekmek ve ekmek ürünleridir, mayalı herşey dahil. Hamursuz’un sona ermesinden kırk gün sonra Şavuot, yani Hasat Bayramı başlar, Tanrının Sina dağında Torah’ı indirmesinin kutlandığı bir bayramdır. Önce ‘Sürgün’, sonra ‘Gerçek Kanunun Tesellüm Edilişi’. Burada beni en çok cezbeden, Tevrat’ın indirildiği ‘sabaha’ kadar gruplar halinde bütün gece çalışmaktır. Dünyanın pek çok yerinde, sabahın beşine kadar ayakta kalmaya çalışarak Tevrat hakkında tartıştığım harika geceler geçirmişimdir.

Ve tabii, Şabat, her hafta gelen ve arada sırada riayet ettiğim Şabat. Haftalık bu ibadete bütünüyle riayet etmeye ve Tanrının, Yaradılışın yedinci gününde istirahate çekildiği fikrine karşı çıktığımı itiraf etmeliyim.

Bu takvimi yeniden gözden geçirmek benim için yararlı bir alıştırma oldu. Bu alıştırma, Takvimin, Yahudiliğimin yaşamsal bir parçası olduğunun yeniden farkına varmamı sağlıyor. Yahudi olmayan bir çocuğu yetiştirmenin gerçek zorluğu, yılın bu kritik anlarında gereken aile aidiyeti duygusunu yitirmek olsa gerek. O zaman, sevdiklerimin yanımda olmasına en çok gereksinim duyduğum günlerde kendimi terkedilmiş hissederim.

Amacım sana Yahudiliğimden sözetmekti. Umud ediyorum, bu samimi düşünceler bizi daha da yakınlaştırabilir.

Dein ewiger[5] Philipp Goldmann…”…

… Goldmann’ın bana daha önce sözünü ettiği Hasidik Yahudi aile, simsiyah takım elbise içinde beyaz gömlekli ve siyah fötr şapkalı erkekleri; sade, kapalı giyimli kadınları ile; atalarının, Mısır’a asimile olmaktan; dillerini, kimliklerini ve elbiselerini değiştirmedikleri için kurtulduklarına inanan insanlardı. Küçük çocukların başlarında yarmulke[6] vardı. İşin “üniforma saygınlığı ve sorumluluğu” boyutu da vardı tabii. Bir-örnek siyah beyaz giysilerde, ait olduğu halka karşı kendini sorumlu hisseden bir “üniforma” bilinci vardı. “Aslında bu biçemde bireysellik, daha da öne çıkıyor Robin. Yüzeyel örtülerden çok karakter öne çıkıyor.” Goldmann’a benim Yahudi olup olmadığımı sordular. İbranice verdiği cevabının “yakında olacak” mealinde olduğunu hissetmiştim. Naziktiler, çalışkandılar ve çok konukseverdiler. Yiddişçe, “küçük kasaba” anlamına gelen Shtetl diye adlandırdıkları Yahudi mahallesinde oturuyorlardı. Salonun mütevazılığı ile oradaki en çok dikkati çeken şey olan Menorah’ın şaşaası[7] bir çelişki oluşturuyordu. “Güzel, değil mi Philipp? Manhattan’daki Yahudi Müzesi Satış Reyonu’ndan aldık.” “Amsterdam Yolu’ndaki mi?” “Evet, ta kendisi.” “Müthiş bir şeye benziyor, ne kadar?” “Müzedeki orijinalinin değerli bir reprodüksiyonu. Müzeye üyeyiz, bize beş bin dolara geldi.” Dört ayaklı, gümüşten bir mini kanape biçimindeki kaidesi üstünde yükselen sütunun ortasına sağlı sollu bağlanan dörder dalın ucu yine sağlı sollu dörder mumlukla sona eriyordu, böylece yukarıya doğru küçülerek mumluklarına bağlanan dallar dört yarım daire oluşturuyor, dalların üstünde; kapaklarında sincap, geyik, deve motiflerinin işlendiği sekiz adet mumluk bulunuyordu. Üstünde yer yer kabartmalı, ajurlu süslemeler ve telkarili nesneler olan sütunun en tepesinde, sekiz mumluğu ikiye bölerek yükselen heykelciğin, Judith olduğunu söylediler.

Menşeleri, neden üretildikleri, nereden geldikleri, içlerindeki besin maddesi oranları ince kurallara göre belirlenmiş; denizde yüzemeyip yürüyen, kanadı olup da uçamayan, anne sütünden şu kadar ay önce kesilmiş olan hayvanatı içermeyen “helal” Yahudi akşam yemeğimiz çok lezzetliydi. Ana yemek olarak ikram edilen, helal, soğanlı kuzu güveç yemeğimizi tam bitirmiştik ki Goldman, birdenbire, onları tahrik etmek istercesine, Müslümanlar hakkında ne düşündüklerini sordu. Bundan sonra, ahbabının karısı birden ayağa kalkıp boş tabakları mutfağa götürmeye koyuldu.

“Philipp, düşünüyorum da, yani aşırı göçten biz de korkuyoruz. Müslüman olmasalar da şu Hintliler, işimizi elimizden alır hale geldiler. Tarzları çok farklı. Sorun o da değil aslında ama Vlaams Belang’a biz de sempati besledik. Geçen bölgesel seçimlerde oyumu ona verdim. Haham-avukat Henri Rosenberg’in adını duymuş muydun, kardeşim? Bu konuda çok çalıştı. O da, politikanın tuhaf arkadaşlıklara vesile olabileceğini  kabul ediyor.”

Ben, sözü “tuhaf yatak arkadaşlıkları” olarak biliyordum ama “yatak” kısmını eklemenin patavatsızlık olacağını düşünüp çenemi kapattım. Goldmann atıldı:

“Elie Wiesel aynı fikirde değil ama Abraham.”

“Biz o kadar liberal olamayız. Düşmanımın düşmanı dostumdur. Kurallara göre yaşamak zorundayız.”

Adam, bulunduğumuz flaman bölgesinde, yerel parlamento seçimlerinde en büyük başarıyı elde eden parti olan aşırı sağcı Vlaams Belang’ın partisinden sözediyordu. Avrupa’nın ikinci büyük limanı Antwerp’in, sayısı 25.000’den fazla olan Yahudi Toplumu’na mensup bir kimsenin, aşırı sağcı bir partiye oy vermiş olması beni çok şaşırtmıştı. Tartışmaya katılmadım. Masada sessizce oturup Abraham’ın eşinin sunduğu helal peynirli tatlıyı yemeye koyuldum…

… Merkez’e komşu Karaorman Av İdaresi’nin kızıl-sarı av köpeğine gene dalgın dalgın bakarken odama girdiğini bile fark etmediğim Monika yaklaştı yanıma:

“Geliyor musun? Hadi…”

“Nereye?”

“Ayıp ama. Kırk yılın başı müthiş bir konferans organize ediyorum. Kimsenin haberi yok. Hadi yuvarla şu ‘elma suyunu’ da gidelim.”

Elma suyu, elma suyu değildi ve Monika’nın düzenlediği hiçbir konferansı kaçırmamam gerektiğinin bilincindeydim. Monika’da, insanı bir yere zorla da olsa ait kılan bir “muhtarlık” havası olurdu hep.

Merkez’in her yerine çarşaf çarşaf asılmış ilanları nasıl olmuştu da fark etmemiştim?! Merkez’in konferans salonu, çoğu zaman olduğu gibi uğraş alanımıza uçuk kaçık, kerameti kendinden menkul, karanlık dilli teori biçen uçan profesörlerden birini değil, yüzyılın suçunun canlı tanıklarından birini, Sally Perel’i konuk edecekti bu defa.

Herkeste, özellikle organizasyon komitesinin başında bulunan Monika’da büyük bir heyecan seziliyordu. Ben Hitler Genci Salomon adlı kitabı Avrupa, Avrupa filminin de kaynağı olmuş konuğumuz Salomon Perel, Shlomo Perel ya da Solomon Perel, son derece çarpıcı- hikâyeli bir kişilikti. Yükselen Nazizm, Alman Yahudisi ailesini önce Almanya’dan Polonya’ya sürüklemiş, sonra da –Polonya’nın Almanya ve Sovyetler arasında paylaşılması yüzünden– Perel’in ailesi tamamen dağılmış; Sovyetler’e kalan kısımda kardeşini de yitirmiş, tek başına, öksüz ve yetim bir çocuk olarak kalmış Perel. Nazilerin Sovyetler’i işgal ettiği zaman bulunduğu öksüzler yurdundan kaçmış ama bu kere bir Nazi birliğine esir düşmüş. “Ben bir soydan-Almanım,” diyerek Yahudiliğini saklamış, böylece birliğin koruması altına alınmış ama sünnetli olduğunu keşfeden sodomist bir askerin şantajlarına boyun eğmek zorunda kalmış. Kendisini esir alan birliğe Rusça-Almanca, Almanca-Rusça çevirmenlik yapmış. Sonra, Almanya’ya götürülüp bir Hitler Gençliği okulunda “yetiştirilmiş”, ari ırktan Leni adlı bir kızla başlayan aşk hikâyesi, sünnetli olduğunun anlaşılması yüzünden hüsrana uğramış ve ancak savaş bittiğinde kimliğini açıklayabilmiş. O zaman savaş sırasında yitirdiği kardeşini bulmuş ve işte son olarak kendine İsrail’i yurt edinmiş.

İki saatten fazla süren konferansını herkes nutku tutulmuş halde dinlemişti. Perel, kitabının ana hatlarını, onu daha önce başka merkezlerde de dinleyen Monika’nın söylediğine göre, hiç de aynı hikâyeyi anlatıyor gibi değil, tam tersine bu hikâyeyi ilk defa anlatıyor gibi anlatmış ve şüphesiz insanlıktan azıcık nasibini almış olması beklenen herkesi çok etkilemişti. Sunumu bittiğinde, adamdan hâlâ birşeyler anlatmasını bekleyen bir eda vardı konferans salonunu dolduran kalabalıkta. O, bunu anlamış gibi: “Nokta. İşte bu kadar,” dedi. “Nokta.” Monika, salondaki bu fazla-sessizliği bir hayra alamet görmedi ki hemen “sorulara geçelim efendim isterseniz,” diye sordu, kime ne buyurduğu belli olmayan çekingen bir eda ile… “Geçelim genç hanım… geçelim…” diye cevap verdi Perel.

Kimsede çıt yoktu. Kimsenin Perel ve hikâyesi ile ilgili bir sorusu olmadığından değil belki de ama işte kimsenin öyle bir hikâyenin üstüne soru sormak içinden gelmiyordu belki de. Böyle bir hikâyenin üstüne, hele hele gerçek olduğu da biliniyorsa, ne gibi bir soru sorulabilirdi ki! Gerçek yaşamını, tüm mahremiyeti ile gözler önüne seren bir soykırım gazisine, hepimiz gibi nefes alıp vermek için, isminden cinsel dokunulmazlığına, cinsel dokunulmazlığından meslek seçimine, hayatının tüm köşe taşlarına kara damga vuracak hayli kabarık bir borç ödemiş birine ne sorulacaktı? Birden elimi kaldırdım. Aslında elimi ben kaldırmamıştım, kim kaldırmıştı bilmiyordum ama o el bir kere kalkmıştı… Konferanslara hep birkaç tek atarak giderdim de, bu kere birkaç tek fazla mı atmıştım acaba? Bilmiyordum… “Buyrun Doktor Vonali” dedi Monika’nın kararlı, önyargısız ve her duruma, her zaman dosdoğru ve “nesnel” tınlayan Alman sesi. Kahrolası. Kahrolası elimi neden kaldırmıştım ki!.. O zaman bir soru sormam lazım değil miydi? Evet… Bir soru vardı aklımda. Vardı da… Uzunca süre, dilime takılıkalmış birtakım kelimelerle boğuştuktan, kurmaya yeltendiğim bir dizi tümceyi yarım bıraktıktan sonra –bilmiyorum bu çabam otuz saniyeyi aştı mı aşmadı mı– bir çırpıda:

“Sizin hayatta kalmış olmanız ile bir derdim var benim, bayım,” dedim…

Bir anda tüm gözler üzerime çevrildi. Yani ben öylece sorumu sormak üzere ağzımda birşeyler gevelerken sırtı bana dönük olanlar da başlarını geriye çevirdiler bu kere… Çünkü en arkada oturuyordum… Kendi kendime “yarı-sarhoş olduğumu anladılar mı acaba?” diye sorup, tümceme bu kere daha kesin ve daha “bilmiş” bir vurgu oturtarak “Evet bayım. Evet. Sizin hayatta kalmanız beni rahatsız ediyor! Kalamamış olmanız gerekiyordu!” Monika, önce başını öne eğdi. Sonra da objektif her moderatörün yapacağını yaptı ve birdenbire yedi sekiz soran gözle kaplandığı hissine kapıldığım çehresini Perel’e çevirdi…

Cevabın, orada öylece en arkada oturmakla kalmayıp üstüne bir de münasetbetsiz bir soru soran küstaha dönerek kin dolu gözlerle bakan kalabalıktan değil de kuş lastiğine takılı şimşek taşının asıl hedefinden, hiç de gecikmeden gelmesi, hiç olmazsa sorunun yerindeliğine bir işaret de sayılabilirdi belki:

“Nereye kadar diye mi soruyorsunuz genç bayan? Kimliğimi nereye kadar mı saklardım? Öldürür müydüm diye mi soruyorsunuz? Öldürmek zorunda kalsam ne mi yapardım? Tanrı’ya şükür savaşta sadece bir çevirmendim. Kimseyi öldürmek zorunda kalmadım. Yani ima etmeye çalıştığınız… hayır… öyle bir ikileme düşmedim… Fakat ben, ‘asla kimliğini kaybetme,’ diyen babamın değil, ‘ne olursa olsun hayatta kal,’ diyen annemin sözünü dinledim. Yaşamın kimliğini, annemin kimliğini seçtim.”

Sonra sarhoşluğun verdiği atılganlıktan istifade eden sorguculuğun yerini, sarhoşluğunun bilincinde bir utangaçlık aldı ve bu bilinç, “hayatta kalmış olması yüzünden” Perel’le iyiden iyiye didişmeye kalkışıp tüm topluluğu karşıma almamı engelledi. Allah’tan engelledi. Çünkü anlattığı koşullar altında hayatta kalmış biri ile didişmeye kalkan birinin gerçekten ayık olması gerekiyordu…

“Te-teşekkür ederim efendim,” deyip yerime çöktüm.

Sonra üç-beş soru daha oldu. Hepsinde, haddinden nazik, haddinden mahçup bir tını gizliydi. Konferans sonrasında, izdiham sırasına girip hiçbir şey olmamış gibi kitabını imzalatmaya yeltendiğim zaman Sally Perel, akşam, Merkez’in müdavimler Kneipe’sindeki[8] yemeğine katılıp katılmayacağımı sordu. “Tabii efendim. Katılırım.” Katıldım. Şansıma tam karşıma düştüğü halde, konferansının ana teması olan hayatta kalması üzerine ne ben bir laf daha ettim ne de o bir laf daha bekledi. Dünya ve Allah’tan, havadan ve sudan, yaşamda kalan herkesin çekinmeden konuşacağı konulardan konuşulan o akşam öylece sona erdi.

Fakat ertesi gün, Merkez’den bir grup meslektaş, en başta Monika, Baden Gazetesi’ni bana gösterip gülüşmeseler, bu konu aklımda belki de bu kadar yer etmeyecekti… Sarhoşların tek bir meziyeti var ise, o da sarhoşken yapıp becerdiklerini pek de hatırlamamalarıdır.

“Senin sorun da ne küstahtı ama Aşkiin! ‘Nazilere kendinizi bir Alman olarak tanıtmış olmanız sayesinde hayatta kalmış olmanızdan rahatsız oluyorum,’ dedin açıkça…”

“Sarhoştum ama doğru bir noktaya temas etmişim! ‘Ben bir Hitler Genci idim. Göğsümde iki ruh çatışıyor!’ dememiş mi! Savaş sırasında safkan Alman taklidi yapıp sonrasında Yahudiliğe dönmüş.”

“Aşkin… Bak şu gazeteye… Muhabir atlamış senin sorunun üstüne! Dinle bak: ‘Perel’e soru soran genç araştırmacı, direkt olmaktan kaçınmak istedi önce, farklı tümce üstüne farklı tümce denedi, daha diplomatik sözler bulmaya çalıştı, ama sonunda o sonsuz ikilemi haddinden fazla çarpıcı bir dille ifade etti: ‘Sizin hayatta kalmanız beni rahatsız ediyor!’”

“Kahrolası gazeteciler!”

“Fakat konferansımıza etkili bir başlık çaktırmış olman hoş… Biz de boş değiliz yani di mi desinler… Bizimki damardan Perel konferansı oldu…”

“Canım hayatta kalması ve kent kent, kitapçı kitapçı, merkez merkez dolaşıp bu hikâyeyi anlatması insanlık için yararlı, ben de biliyorum. Ama varsayalım o zaman, herkes birden safkan Alman taklidi yapmış olsaydı. Ne olacaktı?”

“Pratik olarak imkânsız Aşkiin. O bir çocukmuş. Nazileri kandırması kolay olmuş. Hem öksüz ve yetim bir çocukmuş. Aslına bakarsan doğal bir reaksiyon. Kamuflaj ve taklit gibi…”

“Stalin’in kardeşini o mu yakalatmış?”

“Bilmem. Onu neden soruyorsun?”

“Kimseyi öldürtmedim demişti de. Merak ettim.”

Merak ediyorduk. Hep merak ederdik. Ve bu merakımızın, bizi sıradan insanlardan ayırdığını düşünürdük. Merak, bir despotu bir özgürlük savaşçısına, kapana kısılmış bir tutsağı kahramana dönüştüren sihirli bir duyguydu sanki. “Biraz hava almak istiyorum, izin verirseniz,” dedim arkadaşlarıma… “Orman patikasında yürüyeceğim biraz.” “Hava almak”, Perel’in uğruna verdiği türden bir mücadeleyi hak eden “şerefli” bir işmiş gibi saygıyla karşıladı arkadaşlarım bu sözümü. Ben de öyle şerefli bir iş yapıyormuşçasına dışarı çıktım ve orman patikasına attım kendimi…

“Bana bir konuda yardımcı olmanızı istiyorum Profesör Goldmann.”

“Ahaa… Hangi konuda Korkunç Türk?”

“Önünde bir katil var. Birini ya da birkaç kişiyi öldürmüş biri. Senden yardım istiyor. Suçsuz olduğunu kanıtlamanı istiyor. Anlattıklarının doğru olup olmadığını, adamın gerçek olup olmadığını ya da başka bir iş çevirip çevirmediğini nasıl anlarsın? Doğruyu söyleyip söylemediğini nasıl anlarsın?”

“Öyle bir durum mu var?”

“Hayır, bu akademik bir soru, etik ikilemlerle ilgili. Yani güven meselesi önemlidir, değil mi? Mesela ölümcül bir takipten kaçarken gece yarısı evinin kapısını çalan birine kapıyı açar mısın açmaz mısın? Mesela açmazsan ölecek ama sen bunu bilmiyorsun ki, yani nasıl anlar insan bunu?”

“Aşkı nasıl anlarsan öyle Korkunç Türk. Gerçi nedeni meçhul ama senin benden hoşlandığını anladım. Ama sen benim seni ya da aslında birini sevip sevemeyeceğimi henüz bilmiyorsun. Çünkü sana göre zayıf bir konumda sayılabilirim. Beklentimin sadece genç bir kadın tarafından doyurulmak olduğunu düşünebilirsin. Ama olmayabilir de, değil mi? Benim için sevmenin mümkün olup olmayacağını bilmiyorsun. Nereden bileceksin bunu, nereden bileceksin benim Mensa üyesi Korkunç Robin’im? Benim shrink’im[9] bile bilmezken, sen nasıl bileceksin?”

“Sen bile bilmedikten sonra sevebilip sevemeyeceğini, ben nereden bileceğim?”

“Aşkta olduğu gibi müdafaada da bir risk vardır küçüğüm… Birinin olursun, bir fikri, bir kişiyi savunursun, doğruyu söylediğine inanarak… Bir ‘şey’in peşinde değilsindir. Bir başka ‘Sen’in izindesindir. Yıllar geçince, bir bakarsın ki koca bir yalanmış… Belki bir ‘şey’miş. Bir nesne yani… Yıllar, eskiden gerçek ve doğru olan şeyleri yalan ve yanlışlaştırmakta ustadır… Aslında yıllar, bilgelik kazanmayanlar için, ‘Sen’leri ‘şey’ haline getirir. Potansiyel ‘Sen’leri olanaksız kılar. ‘Sen’lere ‘şey’ diye bakmaya başlarsın. Bazen o kadar hasta eder ki zaman insanı, kendine bile ‘ben’ diye bakmayı unutur, ‘şey’ olarak bakmaya başlarsın… Bir an için, o anda sevdiğinle ya da savunduğunla aranda olup biteni ilginç buluyorsan, en kötü ihtimal, inandırırsın kendini buna… Köleliğini sevmeye başlarsın. Avukatsan, aldığın paraya bakarsın mesela…”

“Pek yardımcı değil bu sözler. Sonuçlardan söz ediyorsun, o sonuçlara giden süreçlerden değil!”

“Birine inanmak için para, kariyer vesair bir dışsal nedenin yoksa, yani bir medeniyet nedenin yoksa, köleliğini erotik bulmuyorsan, içinde arayacaksın o nedeni; yani kültürde, çok derinlerinde kim olduğunu söyleyen seslerde. İnanacaksın… Her inançta bir içsel beklenti, bir anlam, bir tamamlanma vardır. Tanrı’ya inanan biri de Tanrı’nın aslında varolmadığını düşünebilir. Ama Tanrı’ya gene de inanır. Bu anlamın bütünsel bir hale gelmesi, her yere aksetmesi dindir. Ama her inanç, din değildir. Ben Amerika’ya uygar olarak inanırım; en iyi maaşları, en güzel çalışma ortamlarını sunduğu için inanırım. Amerikan bayrağı benim için kitabımın ne kadar satabileceğinin, Davud’un Yıldızı ise o kitaba ne yazacağımın simgesidir. Asıl olan, kitabın içindekidir. Davud’un Yıldızı önemlidir bebeğim. Kitabın içine ne yazacağını bilmek, onu satıp satamayacağından daha önemlidir. Daha çok küçüksün bunu hissetmek için. O katile inan, belki büyürsün…”

Dalgın, devam etti…

“Sana bir şey itiraf edeyim mi? Ben eserlerimin ‘amazom.com’un satış listesindeki yerini sık sık takip ederim. Satışla daha çok ilgilenmemin nedeni, kitaplarımın içine iyi şeyler yazıp yazmadığım konusunda şüphelerimin olması. Eğer içlerinde gerçekten bir şey olduğundan eminsem ne kadar satıp satmadıkları ile ilgilenmezdim…Hatta yayımlamazdım bile onları… Davud’un Yıldız’ını ona layık olduğu gibi taşıyıp taşımadığımdan emin değilim.”

“Bu siyonist sayıklamalarınız, Profesör, bu işte bir yol göstermiyor!”

…böyle alay edercesine bir yorumda bulunmam onu rahatsız etmişe benziyordu. Bana göz ucuyla baktı.

“Siyonist olmadan olur mu? Sen İsrail’in meşruiyetine inanmıyor musun? Sakın ha yanlış bir şey söyleme…”

“İnanıyorum.”

“Ee?”

“İnanıyorum da, insanlığa karşı cürümlerine inanmıyorum.”

“O mesele kolay halledilir.”

“Ben Filistin devletine de inanıyorum. Belki İsrail’e inandığımdan daha fazla. Pek de emin değilim aslında. Yani, oturup tüm metinleri hatmetmeden ve oralarda yaşamadan bilemem…”

“Sen 21. yüzyıl çocuğusun. Ona da inanırsın, buna da inanırsın. Tercih yapman gereken o yaşamsal, o varoluşsal an gelip çatana dek neyi tercih etmen gerektiğini tam olarak bilemezsin. Sizi fazla global ve yanardöner yetiştirdik… Kabahat bizde. Birdenbire ulus-devletler yok oldu sandınız, oysa o ulus-devlet fikri sizin kafanızdan başka her yerde hâlâ sapasağlam duruyor… Üç beş tane çokuluslu şirket, İsa’dan önce de vardı merak etmeyin…”

“Neticede bir savaş çıksa nerede çakılı kalacağımız belli ama.”

Kendini göstermek isteyen, iddialı bir küçük çocuğa bakar gibi döndü baktı bana, gülümsedi. Doğrulup gözlerimden öperek:

“Sana biraz çocukluğumdan söz edeyim Robin…” dedi. “Yaşlı Yahudiler buna bayılır. Kiminin kent kent, konferans konferans dolaşıp çocukluğunu anlatmaktır işi hatta… Neyse. Babam Kanada sınırından kaçak girmiş Amerika’ya. Sene 1925. Biraz daha gecikseymiş şimdi kim bilir nerede olurdum? Bu dünyada mı? Öteki dünyada mı? Yoksa doğamamış mı olurdum? Bir keresinde ben de Kanada sınırından eve dönüyordum. Pasaportumu kaybetmişim. Sınırdaki askere Amerikalı olduğumu söyledim. ‘Öyle mi, ispatla o zaman,’ dedi. ‘Aksansız Amerikancam yetmez mi?’ diye sordum. ‘O aksansız Amerikanca ile neler söylediğinize bağlı,’ diye cevap verdi. Ulusal marşımızı tüm kıtaları ile kelimesi kelimesine okudum. Ve genç çocuk beni içeri aldı. Sınırdan geçmeme izin verdi. Babamı aklamış oldum. Aksanlı ya da aksansız, milli marşı kelimesi kelimesine bilmek işe yarar Robin!”

“Katılmıyorum. Ben Türk milli marşının yalnızca ilk dört kıtasını ezbere biliyorum. Oysa marş kıtalarca…”

“Sakın pasaportunu, pasaportlarını kaybetme o zaman!”

“Buna dikkat ediyorum Profesör. Edemesem de, herkesin her milli marşı ezberleyecek hafızası olduğuna inanıyorum. Ayakkabının içine ayak, pasaportun içine de millet girer. Milli marşlar ezberlenir.”

“Dedim ya Robin, sizi çok Peter Pan yetiştirdik. Ama gerçek yıkımı yaşadığınızda bu ütopyalarınızdan vazgeçeksiniz. Peter Pan, post-modern ütopyalarınızdan!”

“Aslına bakarsan yurt edinilecek yerler de gitgide daralıyor…”

“O belli olmaz. Babam vaktinde Amerika’ya kaçak girmeseydi, 1900’lerin başından söz ediyorum … Canına kastedildiğinde seni gerçekten kabul edecek bir yer mutlaka olur. Vatan, orasıdır. Bir fırsat yaratırsın. Yaratamazsan, toplama kampında ölmek vardır çünkü… Burs alıp yaz partilerine katılmaya benzemez o seyahatler…”

“Bir katilin katil olup olmadığını bilmekle, âşığının seni sevip sevmediğini bilmek arasında çok fark var bence. Ben âşığımın beni sevip sevmediğini pek de merak etmem doğrusu. Benim onu sevmem yeter. Âşık benim. Benden başkası, ne olmak istiyorsa o olsun.”

“İyi ya işte Robin; katil de ne istemişse onu olmuş biridir. Sen âşık olarak karar ver, onu da sevecek misin?”

“Katil sonsuza dek suçluluk duymalıdır Profesör. Âşıksa istediği zaman günah çıkarabilir.”

“Çok Hıristiyanca düşünüyorsun bebeğim. Yahudilikte kimse için günah çıkarma diye bir şey yoktur. Kimse için. Ne katil için ne de âşık için. Her ikisi de günahlarından dolayı ömür boyu suçluluk duymak zorunda kalacaktır.”

…“Projem hakkında konuşmak istediniz Profesör.”

“Sen ve şu ‘çok gizli’ projen… Nasıl olur da bana söz etmezsin?”

“Neden bahsediyorsun sen?”

“Bir gazeteci aradı beni. Biliyorsun. Şu makalem var ya. Nürnberg- The Hague karşılaştırmamla ilgili. Yani Yahudi soykırımı ile Eski Yugoslavya’da olanlar arasındaki benzerlikler, farklar vesaire…”

“Ne olmuş?”

“Ayrıca Amerika’daki zenci düşmanlığı ile ilgili kitabım.”

“Şu Goetz yargılaması ile ilgili olan ‘Meşru Müdafaa’ adlı kitabın mı?”

“Evet. Okumuş muydun?”

“Bernhard Goetz’ün, New York City metrosunda, yanına yaklaşan zencilere ateş açması davası… Evet biraz okumuştum. Çocuklar Yahudi adamdan beş dolar istemişler… ”

“Annesi Yahudi’dir, doğru, ama kendisi Lutheran yetişmiş. Neyse… Evet evet o kitap… Adam korkmuştu. Zencilerin kendisini gasp etmek amacıyla para istediğini düşünmüştü. Zaten çevresini sarmışlar… Hem çocuk falan değildi onlar, reşit zencilerdi…”

“Sen de meşru müdafaa demişsin!”

“Kimileri, bunu zenci düşmanlığım nedeniyle yaptığımı düşünüyor.”

“Yahudiler zenci düşmanı diye bilirdim!”

Ama bu sözümden pişmanlık duydum. Goldmann sakin, cevap verdi:

“Zenciler öfkeli olur Robin. O zamanki suç istatistikleri de ortada. Yani adam kendi halinde metroda otururken… Hem de gece yarısı… Hem de vagonda çok az kimse ve yanında o zenciler… Zaten sabıkalı oldukları ortaya çıktı sonra. Yani korkmuş veya ders vermek istemiş olabilir.”

“Actual assault[10] teorisine ne oldu? Siyah oğlanlar, tehditkâr şekilde para istemiş. Saldırmamışlar ki! Silahları da yokmuş.”

“Genelgeçer yargılarla beslenen korku tünelleri içinde insan istemediği şeyler yapabilir.”

“Korku senin en egemen duygun Saddlebred! Bir Saddlebred kadar ürkeksin!”

“Amcam ve başka pek çok akrabam toplama kamplarında öldüler. 1940’larda totaliter rejimler, 1970’lerde kentsel suçlar, 2000’lerde küresel terörizm. Korkmak için çok nedenimiz var. Her zaman…”

“Sosyalist Alex amcan Amerika’da Forward okurdu demiştin. Toplama kampından mı kurtulmuştu o?

“Başka bir amcam daha varmış. Babamla birlikte Amerika’ya göç etmeyi reddetmiş. 1900’lerin başındaki hayalleri Macaristan’da bir yaşam kurmak üzerineymiş.”

“Korkularının kaynağı o mu?”

“Savaş sırasında Filistin’e gitmek istemiş ama gidememiş. Biliyorsun 1944’e kadar Macaristan, Yahudiler için nispeten güvenli bir yerdi… Amcam 1944’te Auschwitz-Birkenau’ya sürgün edilmiş…”

“Babandan yardım istememiş mi?”

“Babam… Babamı boşver şimdi…”

“Macaristan, Yahudi meselesi konusunda Hitler’le işbirliği yapmadı diye biliyorum.”

“Öyle ama Hitler, Amiral Horty’i de bypass etti sonunda! Oraya Adolf Eichmann ‘komutasında’, Macar Yahudilerini Auschwitz’e götürecek bir SS grubu yolladı. 1944 Martı’ndan söz ediyorum Robin. Bizim Purim adlı kutsal günümüzde… Aynı tarihlerde Edmund Veesenmayer adlı bir SS’i de Macaristan’ın fiil yöneticisi yapmıştı zaten.”

“Purim günü mü?”

“Mektuplarımı bir kenara atıyorsun, değil mi? Sana günlerimizden bahsetmiştim… Hatırlamalısın! Ester’in Kitabı’nda, Megillah’da yazar. Fars Kralı Ahaşveroş’un danışmanı Haman, kralı tüm Yahudileri öldürtmesi yolunda ikna eder çünkü Haman, Yahudilere kin duyarmış. Özellikle ona boyun eğmeyen Mordehay’a karşı… Mordehay, kralın kraliçesi Ester’in dayısıdır. Haman’ın Mordehay’a kini yüzünden tüm Yahudiler cezalandırılacakmış yani. Ester’in Yahudi olduğunu bilmeyen Kral Ahaşveroş ise, Haman’ın önerisini kabul eder. Yahudilerin yok edilmesi için bir gün belirlemek üzere anlaşırlar. Fakat Ester, ‘halkını’ korumak için müdahale eder ve krala Yahudi olduğunu söyler. Bunun üzerine kral, danışmanı Haman’ı öldürtüp yerine baş danışman olarak Mordehay’ı atar. Purim geldiğinde seninle sinagoga gidelim bebeğim. Ester’in kitabını yüksek sesle okuruz. Haman’ın adı geçtiğinde ayaklarımızı yere vurur, ıslık çalar, gragger’la gürültü çıkarırız.”

“Gragger mı?”

“Evet. Purim’de kullanılan bir çıngıraktır, gürültü çıkarmaya yarar. Çocuklar çok sever bunu. İlk gragger’ımı kendim yapmıştım! Basitti ama müthişti!”

“Purim ne anlama geliyor ki?”

“Dersini hiç çalışmıyorsun bebeğim ama… Purim İbranice “Pur”, yani zar kelimesinin çoğulu anlamına gelir. Olan bitenin bir zar oyunuyla isimlendirilmesi, Haman’ın Yahudiler üzerinde oynadığı oyunu simgelemek içindir.”

“Eichmann, bu simgeleri iyi biliyordu herhalde.”

“Onlar, Yahudiler üzerine değil Yahudiler üzerinden başka oyunlar oynadılar.”

“Zaten cezasını çekmiş Haman’ı bir de yuhalamayı tasvip etmiyorum…”

“Saçmalama. Gragger, onun yapmaya yeltendiği pisliklere karşı iyi bir gürültüdür… Bir uyarıdır…”

Birkaç saniye sustuktan sonra devam etti.

“Sen de şu sıralar birtakım Haman’lara karşı gürültü çıkarıyormuşsun diye duydum.”

“Ne demek o?”

“Beni arayan şu gazeteci, Jihad Gunnes adlı bir kimsenin meşru müdafaa davasından bahsetti. Altı yedi yıl önceki defterler yeniden açılıyormuş. Tabii bu konuda ilk yazan o olmak istiyor. Bizim danışmanlığımız altında…”

“Bizim mi?”

“Evet bizim. Meşru müdafaa bizim işimiz. Bu Kindschaft’a[11] bir şans ver güzelim.”

“Seni nereden bulmuş bu adam?”

“Seni takip ediyormuş.”

“Beni takip mi ediyormuş?”

“Evet.”

“Olmaz öyle şey. Benimle ne ilgisi var?!”

“Şu 14’ler. Ya da onlarla bağlantılı birileri veyahut alakasız başkaları onu aramış. Senin, Cihad’ı sakladığını düşünüyorlar…”

“Sen saçmalıyorsun. Böyle bir şey yok.”

“Yok diyelim yok olsun. Ama olsaydı…”

“Ne olurmuş olsaydı?”

“Bu konuda seninle bir kitap yazmak isterdim.”

“Öyle bir şey yok.”

“O gazeteci ile buluşacağım.”

“Sen hasta mısın? Hayal gören bir gazeteci ile ne görüşeceksin?”

“Böyle şeyleri saklama. Ne kadar sansasyon yaratırsan o kadar iyi! Dünyanın bu oyundan haberi olmalı. Dünyanın ‘Purim’den haberi olmalı! Ve o haberi biz vermeliyiz! Ester’in Kitabı’na uygun bir de gürültü çıkarmalıyız.”

“‘Teröristlere ders vermek için’ insanların üstüne bomba yağdırmak gibi bir tavrı mı savunuyorsun?”

“Şu Kolombiyalı kız gibi ‘vurucu’ yorumlara sen de mi başladın?”

Goldmann, bizim açımızdan tehlikeli sularda yüzüyordu. Onunla hiçbir şey paylaşmaya da niyetim yoktu. Cihad ile özdeşleşmesi, olayları Cihad’ın cephesinden görmesi mümkün değildi. Cihad, onun için, hakkında kitap yazdığı Goetz’ten ya da Nürnberg-La Haye makalelerindeki fail ya da kurbanlardan farklı bir insan değildi. “…‘Kurban hakkındaki şeyler’…le” ilgilenmek başka “…‘kurban ile’… ilgilenmek” başkaydı. “Cihad”da, 1944 yılının Auschwitz gaz odası kurbanı amcasını göremezdi. Sadece bir nesneydi Cihad onun için. Hem şu Ester hikâyesi. O danışman olmamış da bu olmuş! Şu Yahudiler krallara danışmanlık yapmaya ne de meraklı! Kutsal kitapları Kissinger sendromunun habercisi hikâyelerle dolu! Onu nasıl durdurabilirim diye düşünürken, meseleyi Köllisch ve Klaus’a danışmaya karar verdim. Goldmann’ı çok ama çok seviyordum fakat ona bir türlü güvenemiyordum… Kuşku ve güven arasındaki o endişe verici gel-git! Konuyu değiştirdim]


[1] Onun Neredeyse Seçilmiş Halkı.

[2] Birini ikna etmek ya da bir menfaat sağlamak için yapılan konuşma ya da argoda önemsiz konular hakkında, havadan sudan sohbet (İbranice “shmuesn”dan, belki “shmues” –gürültü- sözcüğünden).

[3] Gavurların (İbranice).

[4] Yahudilerin, genellikle sarışın, çok makyajlı, süslü Hıristiyan-Amerikalı kızları niteledikleri pejoratif sözcük: Ponpon kız.

[5] Sonsuza dek senin.

[6] Yahudilerin taktığı takke.

[7] Museviliğin en eski sembollerinden olan Merorah, Tanrı’nın Musa Peygamberi çağırdığı zaman sürekli alevler içinde olan ancak yanmayan bir ağacı temsil eden bir şamdandır.

[8] Kafe-bar.

[9] Terapistim.

[10] O anda meydana gelmekte olan saldırı. Meşru müdafaa savunması için önemli bir koşuldur. Saldırı “actual”, halihazırda olmalıdır.

[11] Çocukluk.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 80 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2012 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir