John F. Kennedy Havaalanı’nda Jet Lag’li Bir Minyatür Poodle…

NikolayIvanovic

Sahibemle New York’a ayak bastığım andan beri belleğimde bir kolera hikayesidir üfürüp duruyor. Ve 1892 yazı. Bana soracak olursanız ki kimseye sormazsınız siz bilirim, eskilerden en çok kolerayı severim. Kolera kıvançlıdır. Fakat düşkırıklığı yaralıdır.  30 Ocak 1872. North Brother Adası. Rus Yahudileri. Amerika yoluna çıkan kabin sınıfı ve onlarla bir kokan ki yahudiler kokarmış; İtalyanlar. Dörtyüzyetmiş kadarlar.

Amerika’ya dörtyüzyetmiş umut ayak basmışlar. Dörtyüzyetmiş dedim ya, onlardan binikiyüzü yahudi. Binyüzellisi tifüssüz. Matematiğim hiç iyi olmadı, sayılarla aram kokmaz.

Kaçta kaçı gitti, “altımilyonyüzonbeşbinüçyüzyirmibir etti” filan anlamam. Kalanı bir tuhaf-şüpheli tifüslü…koleralı. North Brother: Kuzey Kardeş. Buz Adası ve Habil’den hallice kalleş.

Soğuk ya, sabunsuz ve amansız yıkanmışlar. Çok inançlı ama -Tanrı bu ya, hikmetinden sual olunmaz- pek erkenölümlü. Özetle bir kısım Rus Yahudisi önce yola çıkmışlar. Gemi ile. Ama orada öylece kapıda kalmışlar. Mühürlenmiş metal kontenynerlere tıkılı, salgın diye salınmamışlar. Karantinaya alınmışlar. Tifüslü, koleralı demişler dedik ya, laftan anlamaz mısınız siz?! Bazı Alman yahudileri destek çıkmış da kalanlar girebilmiş filan diye yani…Sene 1872, işte daha yetmiş yıl falan var …1939’dan 1872 çıktı geriye kaç kaldı? Daha biraz vardı yani. Destek olmuşlardır… Daha düzgün anlatabilirim ama… Kelimeler boğazımda itişip kakışıyor. Bir izdiham var, tarihe tanıklık peşinde hepsi. Kavram olanlar bu kapıdan; metaforlar şu kapıdan, ironiler öte yandan; olmayanlar o kapıdan filan dedim, diyecek oldum ama neyse konu o değil şimdi tamam.

Riker Adası’nda çöplük kokusu yüklü küfeleri sırtlanmış, bir kısım kaçak rüzgara burun deliklerini açmış “Kuzey Kardeş” Adası. Mahkumları göçmenler. Karantinada umutları… Şimdi Marsilya’dan özgürlük yerine çöp kokusu solumaya gelmiş demek olmuşlar yani…

“Kalemler.”

Ne yani, Yaşar Kemal buyur etse ne olur araya?! Bir prizma hal oldu, gerçek kırınıp kırılıp dağılıyor…Tam da yeri değil mi sonra?

“Kız, kalemlerini arkadaşlarına göstermek ister, ama onları nereden bulduğunu açıklamak istemez. Bu nedenle de hırsızlıkla damgalanır.” Çöpten bulmuştur! Büyük, daha büyük, en büyük Yaşar Kemal yazmıştır.

Kimileri büyük burunları, kıvırcık saçlarıyla, kimileri aksanıyla, kimileri geçmişleri ile damgalanır… Bir aradan usturuplu bir söz sızdırıp birinizi kızdırmaya göreyim “orospuluk” ediyorumdur… İşte kimileri de bir kentin çöplüğünün cömertçe sunduğunu şükranla kabul ettiği için damgalanır.

Sahibemle New York’a ayak bastığım andan beri belleğimde bir Walter Wyman’dır üfürüp duruyor. Bir Amerikan Başkanı Benjamin Harrison fosurup duruyor. Amerika’nın “kötü, cahil, düzen bozucu, sefil işçi bozuntularından korunması”nı istiyor. Sene? Neyse, uzun hikaye. Sıkıldım ama! Başıma bir ağrı girdi, ilaç vermişlerdi anlatmış mıydım seyahatten önce İstanbul’da… Kim girmek ister sonra bir kafes içinde o hangara  ha?

Ne diye ve ne demeye geldik ki şimdi buraya? 1892’den bu yana değişen bir şey var mı birden ikiye?! Bu yana tam bu yana anlamında. “Halk için, halka ait, halk tarafından”. “For the people, of the people, by the people”. Üç şart tutsa bile işte olmuyor… Olması lazım güya ama diyecek olacağım tamam aman. Başdöndürücü bir hızla ilerlediğinizi yazan, kendinize methiye dizen kitaplar filan ya…insanın altın çağı. Pek çoğunun menşei Amerika.

“For, of ve by” prepozisyonlarından ziyade bence iş “people”da ve “people”da basbayağı!

Amerika çok gelişti

1892’den beri…

Tabii gelişmiştir, hem o zaman da gelişmişti. Şimdi simsiyah başkan var! Yenilikler ve özgürlükler. Hem o kadar Avrupa’lı çapulcu bunca yıl ne halt yemiştir ki?! Gelişmiştir!

Bir yanık kokusu almıştım uçaktakilerin korkusunda. Beton yanığı, çelik yanığı. Sentetikten yapma bozma ne varsa onun yanığı. “Babil” kuleleri çökmüştü ya, ardından küremize yaydığınız karşılıklı düşmanlık dalga boylarında sörf filan diye Guantanamo Bay’i ve kodaman bir “söylenti”ye para karşılığı bir tarafını veren “gerçek”in ifadesine göre “suları bulandırdığı ve petrolü kötü kokuttuğu” Irak denen o ülkede gene sahneye koyduğunuz Drakula zalimlikleri.

Suç gene biz köpeklere mi atılacak bir söyleyin de sonra randevunuza yetişin şey edin hadi…

Sahibemle New York’a ayak bastığım andan beri belleğimde bir savaş sesi üfürüp duruyor. Bir savaş Puştu, fart fart fosurup duruyor, itoğlu it… Fart ediyor…Check ediyor, fart ediyor, check ediyor filan yani işte, köpek…. Pasaport kontrolü çok uzadı, parmak izi tamam ama pati izi yazılımı henüz Silikon vadisinden up-date edilmemiş, iki kulağım önüme aksın, X-Ray’den geçirdiler beni! Check-up haram yani bu sene bana…

Jey EF KEY’deki kocaman bir televizyon ekranında, PLASMA ve kan kokulu bir kaç askerin askeri mahkemeye çıkarılmasıyla ilgili bir haber, mahkemeye, nereye olacaktı ki diye sorarım size…ama bir kekemelik var bu işte, söylenmesi gerekenler söylenememiş, yayınlanıp yayınlanıp duruyor. Birkaç gün kalacak gibi yani. Galiba Irak’ta ve savaşta küçük bir kıza ailesinin önünde tecavüz etmişler… Bu şu demek oluyormuş: cinsel organlarını kızın cinsel organlarına zorla sokmuşlar.

Niye?

Ben anlamam, insansınız ya, siz anlarsınız. Yani ne diye, nasıl olur, olmaz olsun, kahrolsun filan diye sora sora minyatür dimağımı paraladım!

Gene de bir açıklama çıkaramadım.

Sonra onu ailesiyle birlikte katletmişler.

Niye?

Ben anlamam, insansınız ya, siz anlarsınız. Yani ne diye, nasıl olur, olmaz olsun, kahrolsun filan diye sora sora minyatür dimağımı paraladım!

“ben anlamam, insansınız ya, siz anlarsınız. Yani ne diye, nasıl olur, olmaz olsun, kahrolsun filan diye sora sora minyatür dimağımı paraladım” ifadesini kes-yapıştır yapmaya alıştım…

Gene de bir açıklama çıkaramadım.

Hepsini kaydetmişler… Googledan motoraramalı internette bir yerlerde isteyen görebilirmiş fakat ama araya pornocular, avukatların siteleri ile bir kısım musluk tamircilerinin reklamları karışırmış. Allah belanızı versin…Var ise tabii. Olmasa da biri size Allah versin, ben ne bileyim, eşşoooleşşekler…

Bunun imgelenecek, soyutlanacak, metaforlanıp, ironileştirilecek bir hali var gibi mi?

Bunlar cinsel salyaları ile ısıracak et, dişleyecek doku, nüfuz edecek beden arayan

Drakula’lar!

Hani kuduz üstümüze atılmıştı ya?Asıl suçlular kaçmışlardı da birkaç köpek Balkan köylülerinin mezarları başında güya suçüstü yakalanmıştı. Geçen yazımdan bilirsiniz. Okumamışsanız nah burada: Şimdi tıkla… Ne şirin bir hipermetin şu internet…

Bizi de toplayıp bir kısım adalarda ölüme terketmişlerdi. Sonra da soykırımı inkar etmişlerdi.

Kenan’ı tanımazsınız. Sahibemin sevgilisi: Kenan Akerson,

Drakula hikayeleri anlatır.  Balkan köylülerinden derlemiştir. Geçen yazımda konu etmiştim, hatırlarsınız.

Ama şimdi kan emiciden sizi temizleyecek birileri yok. Siyah başkan, turuncu devrim, yeşil bilmemne, rengarenk elma armut, ağaç tokaç, çiçek böcek mi satıyorsunuz lan?! Yoksa bir halta benzer iş mi peşindesiniz?

Yine her seferinde adet olduğu gibi etrafta asıllar’dan ve asiller’den kimse yok.

Yine seyirciler…

sonunda müzeler, arşivler ve ziyaretçiler…

bilgi bankaları ve isim listeleri büyüteçle görülecek anıtmezarlar…

işte altımilyonyediyüzelliikibinsekizyüzyirmiyedi filan…Üç kaval kemiği aşağı, beş kürek kemiği yukarı, üçbeş kafatası yanılma payı…

hayır yani baştaşları büyüteçle okunacak filan anlamında…

Tarihçi gibiler sizi yargılayacak. “La Haye’de Japon restoranları süper birşeydirler azizim” filan elektronik mahkemeler…Bir Kanadalı general, işte adam yeni savcı, Klerk, güvenlik görevlisi…Birleşmiş Milletler ve nedense Konvansiyon olarak kalmakta ısrarlı bir “Söz”leşme Cenevre, lafı çevirirse sözden filan dönebilir diye…Bir “excellent package vacancy”dir gidiyor… Ve sonra onlar da kaderin oyunu bu ya bunayayazıp herşeyi unutuverecek. O da probabel, yani muhtemeldir zaten…Ölüp de kafatasınız açılmadan nah öğrenirsiniz!

Minyatür bir kuçu kuçudan çok şey bekliyorsunuz. Ben ne bileyim diye yani bir şeyler anlatmak istiyorum güya ama… Ha, ben Minyatür bir kanişim: Nikolai İvanoviç… Sahibem tarihçi bir profesör:

Kudret Hanım.

New York’a Birinci Sınıf

Ama kafes içinde geldim.

Allah belanızı versin!

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir