Katiller Cinayetlerini Pazarlayabilmeli midir? “Abdi İpekçi Parkı’ndan “‘Son of Sam’ Yasaları”na…

Abdi İpekçi ParkıSon günlerde oldukça yaygın bir şekilde “haber” “yapılan”  Abdi İpekçi’nin katilinin tahliyesi ve haber içinde ayrı ve pek özel bir haber eylenen “film tekliflerini değerlendirecek” açıklamaları, aklıma ABD’nde de uzun süre tartışılmış “Son of Sam” kanunlarını getirdi. “Son of Sam” meselesine geleceğim ama o konuya girmeden önce insanın kafasını karıştıran başka bir temel sorun üzerine bir not düşmek istiyorum.

Gündem Meselesi

O sorun şu: Haber alma hakkının ve haber verme özgürlüğünün  siyasal-toplumsal önemini hepimiz biliyoruz, hepimizin basın ve yayın organlarının etkinliğine ve özgürlüklerinin en geniş biçimde tanınmasına gereksinimimiz var. Demokrasinin, seçme özgürlüğü demek olduğunu biliyor, seçebilmek için seçenekleri tanımak, haber almak istiyor, içinde yaşadığımız dünyaya ve o dünyanın çeşitli sırlarına anlam vermek, akıl erdirmek için gelişmiş bir haber edinme ve alma olanağına gereksinim duyduğumuzu biliyoruz. Biliyoruz, biliyoruz da aklım “seçenekleri tanıma” kısmında takılıyor. Çünkü bir soru var ve o soru seçeneklerin bize yeterince tanıtılıp tanıtılmadığı ile ilgili, gündemin “belirlenmesi” ile ilgili, bizi gerçekten ilgilendirecek meseleleri mi konuştuğumuz yoksa konuşmamız istenilen konuları mı konuştuğumuzla ilgili.

Seçme özgürlüğü ve buna bağlı olan haber alma özgürlüğü bir yöntem olarak demokrasiyi akla getiriyorsa da demokrasiden de önce gelen bir konu var. O da gereksinimlerimizin neler olduğu konusu. Ne gibi bir toplumsal meselemiz olduğunu bilmeden hangi konuda daha çok haber almaya gereksinimimizin olduğunu nasıl bilebiliriz? Ama meselelerimizin tespiti, yaptığımız seçimlerden sonra ve zaten bize “mesele” veya “konu” olarak sunulu geliyor… Sorun etme de sorun çözmek kadar önemli oysa.

Toplumsal meselerin neler olduğunun tespitinde (son zamanların moda terimiyle “nabız tutma” işinde) ve tartışılmasında yaşamsal bir rol oynaması gereken basının “gündem belirleme” işini nasıl yaptığını bilmeden bize verilen haberlerin, gerçekten bizi ilgilendiren haberler olup olmadığını veya ilgilendirseler bile hangi yönüyle ilgilendirmesi gereken haberler olduğunu bilebilir miyiz? Bir olay veya durum, yaygınlaştığı ölçüde haber niteliği kazanıyor ve insanları ilgilendirmeye başlıyor ama özünde (içkin olarak “authentic” olarak) haber niteliği taşıyan bir durum ya da olay,  yaygınlaşmamış olması nedeniyle insanları ilgilendirmiyor ise bu çok tehlikeli bir paradoks. Yani gazetede ya da televizyonda yer almayan bir “haber”, “haber” sayılmıyor veya bir “olay veya durum” sırf üzerine yüzlerce kişilik gazeteci ordusu “atladı” diye “haber” “niteliği” kazanıyor. “Medium”, adı üstünde, “medium” olmaktan çıkıp içeriği belirleyen bir “niteleyici otorite” halini alıyor.

Bu sorun yeni değil. Gramsci’nin aydınlar kuramını veya kitle iletişimin, hegemonyanyı güçlendirme ve ideolojisini yayma aracı olduğu yolundaki tezlerini bilenler bu paradoksu normal karşılarlar. Siyasal mücadele, salt seçme ve seçilme mücadelesi değil, “toplumsal, siyasal, kültürel gündemi” belirleme mücadelesidir, biliyoruz. Kültür endüstrisi filan uzatma biliyoruz! Biliyoruz da hepimiz tapınak köleleri gibi gene aynı “medium”a, aynı sansasyonel “haber”lere  muhtacız sanki. Öyle ya da böyle, ister istemez, o çalgıdan çıkan sese kulak veriyor, bütün tanrıların tanrısı olan ama dokunamadığımız, göremediğimiz, kaynağına inemediğimiz hegemonyanın düdüğünü dinliyoruz. Bu, eskiden “Rus”larla uğraşırken şimdi “müslüman” “teröristler”den dünyayı kurtaran süper ajanlı (!) bir Hollywood filmi kılığında karşımıza çıkabilir veya  bizzat  caninin kaleme aldığı veyahut film endüstrisine satması an meselesi olan “çok satar”  cinayet kılığında farketmiyoruz; dünya nasılsa adil bir yer değil, azılı katillere aşk mektupları yazan yüzbinlerce hayran “kız”cağızla dolu, kimilerinin kasaları dolu, kimilerinin şarjörleri, kimileri Haiti’nin birkaç mil açığında (hem de dün) ultra-lüks cruise seyahatinde sintine atıyor, Bloody Mary’sini yudumluyor (inanmazsanız bakın: bağlantı), kimileri yerin artık kaç kat altında ise “insan kardeşleri” tarafından kurtarılmayı bekliyor, kimileri buz gibi Abdi İpekçi Parkı havuzunun suyu içinde (hayır “Abdi İpekçi Parkı’nın havuzunun buz gibi suyu içinde değil “Buz gibi Abdi İpekçi Parkı havuzunun suyu içinde”) işçi işveren mücadelesinin kimbilir kaç milyonuncu aynı kıyım durağında “susma sustukça sıra sana gelecek” haykırıyor; hayat kısa, tanıyıp benimsediklerimiz, sevebildiklerimiz hep “tesadüf”, konular uzun, sadede gel!

Tekel işçilerinin Abdi İpekçi Parkı’ndaki çok üşümüş ama sesli varlığı ile Abdi İpekçi’nin katilinin altı kalınca çizilen “reality show”u arasındaki çizgi ne kadar da kısa. Düne kadar Abdi İpekçi’nin katili hakkında konuşmuyorduk, gündemde başka katiller vardı (bitmiyor ki bunlar, bitecek gibi değil).  Şimdi konuşuyoruz. Bu kötü bir şey mi? Hayır kötü değil belki ama konuştuğumuz şeyin onun cinayeti ya da cinayetleri ve tüm bunların arka planı ve geçen otuz yılın sonunda çıkarmamız gereken İNSANLIK BİLANÇOSU yerine katilin “film tekliflerini değerlendirecek” olmasına dönüşmesi yukarıda değindiğim paradoksu fena somutlaştırıyor.

Araya bir diyalog:

Yurttaş Jane: “Bana ne katilin film anlaşmalarından. Siz “basın”, “gidin” Tanrı aşkına yani bana bundan bahsetmese idiniz keşke, keşke Almanların neo-nazi gösterilerini haber yapmaması gibi bir karantina siyaseti olasılığından haberiniz olsa idi.”

Reality Show Muhabiri Jonny: “Karantina siyaseti mi?”

Yurttaş Jane: “Evet karantina siyaseti, itin kopuğun, yaptığı itlik ve kopukluktan dolayı kahraman sayılmasını önleyen bir gündem siyaseti.”

Muhabir Jonny: “A olur mu, o oto-sansür olur… haber haberdir ve verilmesi gereklidir. Hele hele biz vermişsek zaten bizim verdiğimiz şeye ‘haber’ denir.”

Yurttaş Jane: “Pek öyle sanmıyorum. Çünkü kitle iletişimin, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi burada da ‘hegemonya ile ‘bir şeye aklı ermez, ne izletirsek izler, ne dinletirsek dinler, ne okutursak okur halk kesimleri’ (!) arasında birincisi lehine çalışan bir moderatör olduğunu biliyorum.”

Muhabir Jonny: “İyi ama ya Dördüncü Kuvvet kuramı?”

Yurttaş Jane: “Hıhım pabucumun kuvveti, diğer üç kuvvet arasında alışverişi ve iletişimi düzenler.”

Muhabir Jonny: “Ama basın vardır, basın vardır.”

Yurttaş Jane: “Yurttaş olarak farkındayım da ne yazık ki adı üstünde asıl basın olan basın ‘haber’ olmuyor çoğunlukla.”

Muhabir Jonny: “Katilin, cinayetinin haklarını film endüstrisine satmasını haber yapmayalım mı yani şimdi? Olmaz öyle şey.”

Yurttaş Jane: “İyi de siz onu haber yapıyorsunuz diye satabiliyor o hakları zaten!”

Muhabir Jonny: “Olmaz öyle şey. İnsanlar ilgileniyor böyle şeylerle. İlgilendikleri için haber yapıyoruz.”

Yurttaş Jane: “İnsanlar olağanüstü gayretlerle çekilmiş olağanüstü belgesellerle de ilgileniyorlar.”

Muhabir Jonny: “Olabilir ama cinayetini pazarlayan canilerle daha çok ilgileniyorlar. Hem baksana, bir romancı cinayet hikayesi yazıyorsa bir katil de yazabilir.”

Yurttaş Jane: “İkisi aynı şey mi yani?”

Muhabir Jonny: “Truman Capote de çok satmadı mı? O da canileri yazdı. Koca sanat insanı diye göklere çıkarıyorsunuz.”

Yurttaş Jane: “O başka, ayrıca onun sanatı, Allah belasını versin! Sizin gibilerle estetik kuramı mı tartışacağım şimdi! Bir caninin cinayetinden para kazanmasındaki rezilliği göremiyor musun?”

Muhabir Jonny: “Bilemem. Benim işim pazarlayabileceğim bir haber bulmak, katilin cinayetinin telif haklarını satması da pazarlanabilecek bir haber.”

Yurttaş Jane: “Cinayetin telif hakları ha! Öyle mi?”

Muhabir Jony: “Aynen öyle. Dünya böyle geldi, böyle gidecek. Ayrıca ilgili şahıs cezasını çekmiş.”

Yurttaş Jane: “Yani cezayı çektikten sonra o ceza övünülecek bir şey haline geliyor, öyle mi?”

Muhabir Jonny: “Bak canım, sattığımız her şeyle övünecek olsa idik veya mutlaka övünmemiz gereken şeyleri satıyor olsa idik ticaret diye bir şey olmazdı. Kapitalizmin satıcı girişim özgürlüğü, övünülecek şeyleri satma özgürlüğü değildir, satabildiğini satma, en azından alıcı bulma özgürlüğüdür, anladın mı?”

Yurttaş Jane: “Anlamadım. Anlamak da istemiyorum. Biz burada kapitalizmi konuşmuyoruz, sorumlu basın özgürlüğünü konuşuyoruz.”

Muhabir Jonny: “Sorumlu basın mı? Ben anaokul öğretmeni değilim. Muhabirim. Kimseye karşı bir sorumluluğum yok.”

Yurttaş Jane: “Şu veya bu haberi tercih ederken sana rehberlik edecek bir etik ilke yok mu diyorsun yani? Anayasada sana özel bir madde konulmuş, ‘basın özgürlüğü’ deniyor, neden göbek atma özgürlüğü anayasaya konulmamışken basın özgürlüğü konulmuş, merak etmiyor musun?! Bu özgürlüğün bir sorumluluğu da beraberinde getirdiğini görmüyor musun? Bu özgürlüğün bir işlevi olduğunu görmüyor musun?! Önemli bir araç var elinde, o aracın nükleer enerji gibi hem yapıcı hem yıkıcı etkileri olabileceğini, haber yapma kisvesi altında gayrimeşru bir borazan veya bir silah olabileceğini bilmiyor musun? Tekrar ediyorum: Şu veya bu haberi tercih ederken sana rehberlik edecek bir etik ilke yok mu diyorsun yani?

Muhabir Jonny: “Olsa bile o ilke şu: İnsanların merak ettiği şeyi haber yap, hatta daha da önemlisi senin yaptığın haber merak konusu olsun.”

Yurttaş Jane: “Olmaz öyle şey. Senin haber vermen gereken konular gözden kaçan konular olmalı, sesini duyuramayanlara ses vermelisin, zaten her türlü platformda söz söyleme olanağı bulunanın ek borazanı olmamalısın bence. Senden benim göremediğim şeyi göstermeni istiyorum.”

Muhabir Jonny: “Tamam işte. Benim gösterdiğim şeyi görebiliyorsun zaten. Göstermediklerimi göremiyorsun.”

Yurttaş Jane: Onu demek istemiyorum. Anlamıyor musun ne demek istediğimi?! Ben sana haber ‘yap’ demiyorum, haber ‘ver’ diyorum. İlkelerin olmalı. İyilik ve kötülük hakkında fikrin olmalı.

Muhabir Jonny: “Olur, oluyor zaten, he he… Mesela şu ilke de var: Sadece ihtiyaçlara cevap vermeyeceksin, aynı zamanda ihtiyaçları da sen yaratacaksın. Yani insanların neleri haber saymaları gerektiğini sen belirleyeceksin. Adı üstünde: Bir olayı ‘haber’ ‘yapmak’! ‘Haber vermek’ demeyiz genelde, ‘haber yapmak’ deriz, niye? Çünkü bizim yaptığımız şeye haber denir de ondan.”

Yurttaş Jane: “Ne demek istediğimi anlamamakta ısrar ediyorsun. Bitmez ki o zaman cinayetler.”

Muhabir Jonny: “Bitirmek bizim işimiz değil. Bizim işimiz haber yapmak. Canın istemiyorsa okumazsın, seyretmezsin, hem üstünde de yazmazsın ama bak, yazıyorsun işte, gördün mü?!”

Yurttaş Jane: “Bir gün gelecek, bir bilinç gelecek, göreceksin gününü!”

Muhabir Jonny: “Biz bugünü biliriz. Haber, bugünün işidir.”

Abdi İpekçi’nin Katilinden “’Son of Sam’ Yasaları’na”

Hollywood endüstrisi cinayet hikayelerini sever, hele bizzat katiller tarafından yazılmış ya da anlatılmışsa. Gelin 1977 yıllarına dönelim ve “Son of Sam” yasalarına ne olmuş bakalım:

Konu Simon & Schuster, Inc. v. New York State Crime Victims Board[1] davası ve bu davada verilen karar. Bu kararla New York eyaletinin çıkardığı, ”Son of Sam” yasası[2] adı verilen bir yasa iptal edilmiştir. Bu yasa, sanıkların ya da mahkumların, işledikleri iddia edilen ya da tespit edien suçlarla ilgili olarak yazdıkları eserlerden kazandıkları gelirlerin bir hesaba yatırılıp fon oluşturulması ve bu fondan da suçun mağdurlarının ya da failin diğer alacaklarının yararlandırılması öngörülmüştü.

Yasa, New York’da ünlü “Son of Sam” olayına tepki olarak çıkarılmıştı. Olay, seri katil David Berkowitz’in, 1977 yazında New York kentinde çıkan ve cinayetlerini anlattığı kitaptan aldığı çok büyük boyutlardaki telif ücreti ile ilgiliydi. Gerçekten, bir seri katilin, cinayetlerini anlatarak, bu suçların kazandırdığı kötü ünden yararlanarak önemli miktarda para kazanması, New York eyaletini son derece rahatsız etmişti. Bu rahatsızlıktan doğan tepki içinde de, söz konusu yasa çıkarılmıştı.

New York eyaleti, bu yasayla mağdurların kayıp ve acılarının bir tazminatla telafisini amaçlamıştı. Yasa, yayınevlerine, bir davada sanık olan kimselerle ya da herhangi bir yargılama sonunda mahkum olanlarla yaptıkları ve bunların kendi suçlarını tasvir etmelerini konu alan yayın sözleşmelerinin bir örneğini Suç Mağdurları Kurulu’na (”Crime Victims Board”) göndermeyi ve sözleşmeden doğan ücreti de aynı kurula havale etmeyi zorunlu kılıyordu. Mağdurların, bu fondan yararlanabilmeleri için, suçun işlendiği tarihten başlayarak beş yıl içinde faile karşı bir tazminat davası açmış olmalarını şart koşuyordu. Suçun işlenmesinden başlayarak beş yıl sonunda fonda bir miktar kalmışsa, bundan da failin yararlanabileceği öngörülmüştü. 1977 yılında çıkarıldıktan sonra yasa, sınırlı sayıda bazı olaylara uygulanmıştı.

Simon & Schuster davası, Nicholas Pileggi’nin Simon & Schuster yayınevince basıldıktan sonra çok popüler olan “Wiseguy” adlı kitabın ile ilgili olarak ortaya çıkmıştır. Bu kitapta,  Henry Hill adlı bir suçlunun suç kariyeri ve işlediği suçlar anlatılıyordu. Hill, kitabın oluşturulmasında yazarla doğrudan birlikte çalışmıştı. Bu kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra Suç Mağdurları Kurulu, yayınevine Hill’le yapılan sözleşmenin “Son of Sam” yasasını ihlal ettiğini bildirmişti. Kurul, Hill’den de, yayınevinden aldığı ücretin tamamını fona vermesi istenmişti. Simon & Schuster yayınevine de, eğer Hill, kendisinden aldığı ücreti ödemezse, Hill’e hukuka aykırı olarak ödemiş bulunduğu ücretleri Kurula kendisinin ödemesi gerektiğini bildirmişti. Yayınevi, bu işlemin dayanağı olan yasanın hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasında Yüksek Mahkemeye varıncaya kadar başarılı olamamıştı.

ABD Yüksek Mahkemesi Yargıcı O’Connor yasayı anayasaya aykırı bulan Yüksek Mahkeme kararının gerekçesinde, ifadenin içeriğini gözönünde tutarak, ifadede bulunanlara parasal yükümlülükler getiren bir yasa hakkında Anayasa aykırılık karinesinin söz konusu olduğunu belirtmiştir (“presumptively inconsistent with the First Amendment if it imposes a financial burden on speakers because of the content of their speech.”)[3] Bu yaklaşımın, Birinci Ek Maddenin temelinde yatan bir anlayış olduğu ve daha fazla bir gerekçe göstermeye gerek olmadığı da eklenmiştir.[4] Düşüncenin içeriği gözönünde tutularak belirli yükümlülükler yüklenmesinin belirli düşünceleri düşünce alışverişi pazarından (“market”) uzaklaştırabileceğine işaret edilmiştir.[5] Mahkemeye göre, “Son of Sam” yasasının düşüncenin içeriğini gözetmesi, belirli bazı içerikteki ifadelerden kazanılan ücretlere belirli yükümlülükler getirirken, bazı ifadelerden kazanılan ücretlere karşı böyle bir yükümlülük getirmemiş olması nedeniyledir. Bu yasayla kimin düşünce özgürlüğünün sınırlanmış olduğu  (anlatan Henry Hill’in mi yoksa yayınevi Simon & Schuster’in mi?) sorusu bir yana, yasanın, yalnızca belirli içerikteki ifadelere yükümlülükler getirdiği vurgulanmıştır.[6]

Mahkemeye göre bu ölçütün uygulanması, sadece yasanın belirli içeriklere karşı kötü niyetle taraflı olması durumuna özgü değildir. İçeriği gözeten düzenlemeler, yalnızca kötü niyet taşımaları ve sansürü amaçlamaları nedeni ile anayasa aykırı bulunmazlar.[7] Mahkemeye göre, yasa suç mağdurlarını korumak gibi iyi bir niyete yönelmiş olsa da Birinci Ek Maddeye aykırıdır.

Bu gibi kararlardan Hollywood Endüstrisi çok yararlanmıştır. Düşünce özgürlüğü çok iyi bir şeydir. Ama madalyonun diğer yüzü, asık ve yaslı, der ki: Katilin işlediği cinayette bir tuhaflık yokmuş gibi cinayetini bizzat pazarlamasında da bir tuhaflık görülmüyor. Görülmeli oysa. Ve o tuhaflığın ancak birilerinin dinlettiklerini dinlememizle, seyrettirdiklerini seyretmemizle, okuttuklarını okumamızla bir ilgisi var mı acaba? Neleri ne kadar pahalıya okutuyorlar ah bir farkında olsak!

“Son of Sam” yasalarının benzerleri Türkiye’de çıkarılsa ne olur? Bilemem ama hiç olmazsa “düşünce”ye sansür uygulamak için değil kurbanların aziz anısına  ve insanlığın barışçı ve şiddetten uzak siyasal, toplumsal ve kültürel yaşam değerlerine saygıyı korumak için “cinayetin” “pazarlanması” sorgulanmaya devam edilmeli. Bunu yaparken psikotik çığlıklar atan sansasyonel hayranlıklar değil, sessiz kalan özdeş insanlık değerleri beslenmeli. Bu yolda özellikle basın ve yayın organlarına büyük bir sorumluluk düşüyor. Bizi çok erken terketmeye zorlanan Behçet Aysan, Cavit Orhan Tütengil, Cevat Yurdakul, Doğan Öz, Hrant Dink, İlhan Erdost, Kemal Türkler, Metin Altıok, Metin Göktepe, Musa Anter, Nesimi Çimen, Onat Kutlar, Abdi İpekçi, Sevinç Özgüner, Turan Dursun , Uğur Mumcu, Ümit Kaftancıoğlu ve sayısız diğer aydınlarımız en başta  sorumlu düşünmek ve yazmak, sorumlu basın ve haber alma özgürlüğü uğruna bu kadar yürekli davranmışlardı.

Bu yazı kimilerine göre çok “Üçüncü Dünyacı” olmuştur belki (!) Ben en iyisi bir aralar iyi kötü bir kültür sanat ekliği yapmışken şimdi “Hollywood filmlerinin” tanıtım broşürü olmaya doğru dört nal atan Bir Şey Gazetesi-Sanat alıp da haftaya vizyonda ne var diye bakayım mı?! Hayır başka bir şey yapayım. Bu şekilde okuttuklarını okumamaya, bu şekilde seyrettirmeye çalıştıklarını seyretmemeye bakayım!

Çünkü yukarıdaki fotoğraf, Ankara’da bulunan Abdi İpekçi Parkı’ndan ve biliyorum ki bulunduğum coğrafyanın sokakları, parkları ve bahçelerinin isimlerinin izini sürmek, salt tarihimizin “yetkin sesleri”nin, “büyük kalemler”inin değil hala adalet bekleyen ölümcül davalarının izini sürmek anlamına da geliyor.

Türkiye Kamuoyunun Dikkatine Sunulan Bildiri

Yukarıdaki varsayımsal diyaloğun muhabir Jonny’si değil, yurttaş Jane’iyim! Ve Behçet Aysan Ailesi – Cavit Orhan Tütengil Ailesi – Cevat Yurdakul Ailesi – Doğan Öz Ailesi – Hrant Dink Ailesi – İlhan Erdost Ailesi – Kemal Türkler Ailesi – Metin Altıok Ailesi – Metin Göktepe Ailesi – Musa Anter Ailesi – Nesimi Çimen Ailesi – Onat Kutlar Ailesi – Abdi İpekçi Ailesi – Sevinç Özgüner Ailesi – Turan Dursun Ailesi – Uğur Mumcu Ailesi – Ümit Kaftancıoğlu Ailesi ‘nin “cezasını çekmiş” bir mahkumun yeni bir hayata başlama özgürlüğü kadar inandıkları başka asli değerlere işaret eden, insanca duyumsamaklı, kavramaklı, yaşamaklı ve seslenmekli  bildirisinin her satırını paylaşmak, aileler tarafından yapılmış bu bildiriyi “edebiyat ve hukuk”tan da duyurmak istiyorum:

“”"”"”"”"”"”"”"Türkiye Kamuoyuna

Biz aşağıda imzası olan, hala gizli ve karanlıkta tutulan güçlerin haince saldırıları neticesinde yakınlarını kaybedenler olarak çağrıda bulunuyoruz.

Abdi İpekçi cinayetinin katili Mehmet Ali Ağca 18.01.2010 tarihi itibariyle salınmıştır. Kesinleşen cinayet ve cinayet girişimi nedeni ile 30 yılını cezaevinde geçirmiş olan Ağca’nın bu süre içinde özeleştirisini yapmış olmasını umut ediyoruz. Kaldı ki yapmamış olsa bile anti-sosyal kişilik raporu olan, eğitimi yetersiz ve yıllarını dört duvar arasında geçirmiş bir insanı çok da fazla suçlayamayız.

Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz.
Bu insanlarla gurur duyduğunu haykırıp filmlerde başrol oynatmayı düşünenler yazacakları senaryolarla ülkenin eğitimsiz ve aydınlıktan uzak bırakılmış çocuklarına da yeni roller biçmekteler. Üzülerek belirtmek isteriz ki bu ülkede yıllardır uygulanan eğitim sistemi ve antidemokratik düzen tuzağa düşecek kadar sağduyudan yoksun insanların yetişmesine önayak olmuştur. Bir o kadar kesin olan olgu da onlara karşı durup, ülkenin aydınlık geleceği için kurşunlara göğsünü ve katil övgülerine aklını siper edenlerin de var olacağıdır. Olayları mantık süzgecinden geçiren her vatandaşın vicdanında mahkum edilmiş olan bu örgüt ve tetikçilerin konuşacağı ve hesap vereceği tek yer mahkeme salonları olmalıdır.

Hangi odaklar tarafından kullanıldıkları hakkında henüz resmi bir açıklama elde edemediğimiz ama bağrımızdan çıktıklarını bildiğimiz tetikçilerin katlettiği aydınların yakınları olarak biz, intikam değil adalet, yıkım değil güç birliği amacı ile çağrıda bulunuyoruz:

Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur. Kınamak, eleştirmek ve kötü örnek olarak göstermek politik düşünceden bağımsız olarak hepimizin görevidir. Başta toplumun ana yön vericisi olan medya kurum ve kuruluşları olmak üzere herkesi sorumlu olmaya ve piyon pozisyonuna düşmeden insanlık erdemine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Behçet Aysan Ailesi – Cavit Orhan Tütengil Ailesi – Cevat Yurdakul Ailesi – Doğan Öz Ailesi – Hrant Dink Ailesi – İlhan Erdost Ailesi – Kemal Türkler Ailesi – Metin Altıok Ailesi – Metin Göktepe Ailesi – Musa Anter Ailesi – Nesimi Çimen Ailesi – Onat Kutlar Ailesi – Abdi İpekçi Ailesi – Sevinç Özgüner Ailesi – Turan Dursun Ailesi – Uğur Mumcu Ailesi – Ümit Kaftancıoğlu Ailesi”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”"”


Not: Son of Sam yasaları değerlendirmesi “Üç Demokraside Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku” (Seçkin Yayınları 2004) adlı kitabımdan alınmıştır.

[1] 112 S. Ct. 501 (1991).

[2] N.Y. Exec. Law § 632-a (Mc Kinney).

[3] 112 S. Ct. 501, 508.

[4] A.g.y.

[5] A.g.y.

[6] A.g.y.

[7] “This assertion is incorrect; our cases have consistently held that  ‘illicit legislative intent is not the sine qua non of a violation of the First Amendment.” (A.g.y., S. 509).

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 80 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2012 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir