Kendini savunan şair: Ali İhsan Özeren

Ali İhsan Özeren

Şairin kendi dilinden hayatı: “1964, Sarıgöl doğumlu… üniversiteye kadar sadece Sarıgöl’de yaşadı.. sonra Ankara’da Hukuk Fakültesi.. okumaya okuyordu ama, kızları tanıyınca eli kalem tutmaya başladı.. yok, hayır; kızlar değil; kalem, sonra sonra bir şekilde onun vicdanı olmaya başladı.. üstelik yalan söylemeyi de kalemle öğrendi.. şimdilerde İzmir’de yaşıyor, avukatlık yapıyor ve şiir yazıyor.. ben doğrusunu yazdım ama yalanı tamamen ona aittir.. şerefe”

Şairle bir söyleşi için: Bağlantı

Bu yazıda, şiirlerinde kendimi zaman zaman bulduğum zaman zaman da kaybettiğim bir şairden söz edeceğim. Ali İhsan Özeren. Ali İhsan Özeren’in “hukuk ve edebiyat”ta taşıdığı özel bir anlam var. O, aynı zamanda bir avukat ama şiirinin rüzgarı, bize, avukatlığından daha önce ve hep sık dokulu, yoğun ve çarpıcı bir dokunuşla ulaştı. Öyle ki neredeyse yirmi yıl önce her ikimiz de aynı hukuk fakültesi sıralarında iken ondan aldığım ve bir daha da geri vermediğim bir şiir dosyasının içindeki bir şiir, hayatımın ve romanımın özü oldu ve evet, gözlerimi o şiirin satırlarına ilk kez hayranlıkla düşürmemden yirmi yıl sonra o şiir, ilk romanımın, Eski Sinagog Meydanı’nın orta yerini aldı.

O şiir, ileride biri şair öteki romancı olacak iki hukukçu namzedine satır satır zamansızlığı ve 89’un çocuklarının apansız belkilerini yaşatmıştı çünkü:

“ince soruların mahkumusun çocuk apansız belkilerin vurgunu
iki avucunda taşıdığın başın yüreğin iki avucunda
gözlerinin gizliden yaşaran yerleri
kararsıza benzeyen her şeyi kabullenmiş bakışın
ve hala ellerinde yeşertmek isteği kesinliği

hangi ülkenin dinisin çocuk hangi rüzgarın peygamberi
her kâlp kırılabilir kendi içine baktıkça
akşamında tanrısı ölmüş bir müminin kederi
sabahında bir kadavranın ayaklarına taşınmış suların izi
bir de omuzlarının İsa’ya eğimi

sesinle uzlaşamıyorsun çocuk susuşunla hiç
akşama değin evini temizleyen kadınlara benziyorsun
geciktirilmiş ama kuşkucu yanıtlarla karşılayarak kendini
ve seni onlardan ayıran beklentilerin bir de sığınaklar
fişek yatağına kendini sürüp kendini avlıyorsun

çocuk hangi aşkın mecnunusun hangi duygunun vacibi
bir ayna gibi gezdiriyorsun kendini yol boyunca
unutturulanlardan daha çoğunu unutuyor bu dünya
biliyorum bir yol bulsan dönmezsin her yolun başına
bırakılmışlığında upuzun bir İsa

ömrün ki susbilgisi günlerine dönük
aşınan yüzünle ellerini gizliyorsun
parmaklarının arasında tespihlerden örülmüş bir kement
hep aynı intiharın ayakizleri ardında
ardında en ince yerinden kanayan bir kent”

Ali İhsan Özeren

Sonbahar/1984-1992

Fakültedeki Ali İhsan’ı, “Sovyet sosyalizminin çöküşü ve Gorbaçov” tartışmalarımızdan, artık ne yazık ki “zoraki yersiz”likten kantine sıkışmış öğrenci derneğinden, hukukun adaletle pek de barışık olmadığı bir dönemin ders asmalı kuşağının okey atmalarından, loş Ankara Hukuk koridorlarına bir sokak lambası ışığı gibi düşen uzak gülümsemesinden de anımsıyorum. 1989’ların hapishane genelgeleri,  ilk “apolitik” (!) kuşağa hazırlanan  “kanlı batak” gelecek, soğuk savaşların sonu ve şimdi bugün, susbilgisi günlerine dönük ömrümüzün öğle vaktindeyiz; aşınan yüzümüzü, ellerimizi gizliyoruz ikindi vaktine ve ince sorularla bezeli bir ayna gibi gezinmeyi sürdürüyoruz yol boyunca ve ne sesimizle ne de susuşumuzla uzlaşabiliyoruz…

Ali İhsan Özeren’in yakın zamanda söylediği iki büyük şiirinin zamanı şimdi:

./ağyar

atımdan düştüm

az olsam bu kadar yorulmazdım
aynalar mı uzun akşamlar mı
ağaçlar gibi adresime tutundum

avlumda ağlayış büyüyor ne yapsam
anne desem değil anı hiç değil
hep alnıma dikaçıyla düşen aşk

arzuhal olsam yazılmazdım
ada mıydı aradığım adanmak mı
usulca ağılına dönüyordu sarhoşluğum

avdım huzurunda acının sunağında adak
ağzımdaki ince alay avucumda ateş
ve ahenkten iplik iplik söktüğüm ay

adımdan düştüm


./berhayat

boynuma eğiliyordu bağ

tarihin belkisinde gövermiş bu beylik
babasız büyüyen çocukluktu armağandı
usulca uğuldayan annemizin buhurlu nefesiyle

her bahar bademçiçekleriydik gövdede
vurdukça kıran ümüğümüze takılı bergüzar
dünya bent olurdu sızardık düşümüze

ah benden bize bu kısacık bahtiyarlık
battal bir boşluğa bedel olarak ödediğimiz
bedestende beyhude gönülde bozlak

berhane bir kavmin göğsüne kurduğumuz bağdaş
benliğimiz yurtsuzdu bedenimiz bimekan
ve bileklerimizi ödünç alan bembeyaz bıçak

doğuyordum bağanımın içine”

Ali İhsan Özeren onyıllar boyunca şiir söyledi. Ve onyıllar boyunca yüzünü pek az da görsek, bizlere yüreğini açtı, yüreğimize seslendi. Bir şair başka ne yapar?

“berhane bir kavmin göğsüne kurduğumuz bağdaş
benliğimiz yurtsuzdu bedenimiz bimekan

ve bileklerimizi ödünç alan bembeyaz bıçak”…

Devamında Ali İhsan Özeren ile şiir, öykü, hukuk  ve edebiyat ile avukatlığın ötesi üzerine yapılmış zengin bir söyleşiyi yayınlayacağım. Söyleşi, sekiz yıl kadar önce İzmir Barosu’nun bülteninde de yayınlanmıştı:

KÜLTÜR – SANAT SÖYLEŞİLERİ – III

“yazmak, insanın kendisini arama serüvenidir.”

Söyleşi: Tamer …

… … Özeren’le konuşurken, bir avukatla değil, bir şairle söyleştiğimizi hissettik. Aşağıdaki satırları okuyunca sizlerin de dikkatini çekecektir bu durum. Bülten sayfalarında yer verdiğimiz söyleşilerde cevaplarını aradığımız bazı sorulara çok farklı yaklaşımları oldu meslektaşımızın. İlginizi çekeceğini umuyoruz.

* Bir şaire, “şiire nasıl başladın?” diye sormak anlamlı olmaz, herhalde. Belki şöyle sorulabilir: bir insan neden şiir yazar?

Sanatın diğer dallarıyla uğraşan insanlar nasıl bir ilişki kuruyorlar bilmiyorum, ama yazmak biraz da insanın kendisini arama serüvenidir. Bir süre sonra, o, artık senin hayatının temel belirleyenlerinden biri olmaya başlıyor. Meşhur bir lafı vardır Rilke’nin, “Genç Şaire Mektupları”nda yer alan: “Yazmazsam yaşayamam diyorsan, o zaman yaz”. Bugün de kimi ortamlarda, “yazmazsam yaşayamam”, “yazmak benim için bir yaşama biçimidir” türü laflar duyarsınız. Belki bir yere kadar doğrudur; ama bunun çok altı çizilerek gösterilmesini de fazla anlamlı bulmuyorum.

O kadar tuhaf bir şey ki bu, bazen bir yerde tıkanıyorsun, her şey kötü gidiyor; oturuyorsun, bir kitap okumaya başlıyorsun. Okudukça, senin de aklına bir şeyler gelmeye başlıyor. Bunlar, tabii ki, kendi hayatına ilişkin, oradan çıkardığın sorular, tartışma notları oluyor. Okuma sürecin etkin, dinamik bir süreç olunca, sen de giderek “bunu yazmam lazım” diyorsun. Ya da “bunu yazmam lazım” bile diyemiyorsun, yalnızca yazıyorsun. Çünkü bazen “şunu yazayım“ diye oturduğunda hiçbir zaman onu yazamıyorsun. Kalemin, bambaşka bir yerlere gidiyor. Onun kendisine özgü bir serüveni var. Niye öyle oluyor, ben de bilmiyorum. Ama sanıyorum, en temelde, insanın hayatla kurduğu ilişkiyle bağlantılı. Mesela son zamanlarda, “yazmak ne, bana ne anlam kazandırıyor, bu yazdığım şiir bitti de ne oldu, bir anlamı var mı, sözcükler ne, sözcüklerle neyi ne kadar anlatıyorsun, anlatabiliyor musun, yani yükünü alıyor mu; Orhan Veli’nin dediği gibi, ‘içinde bir iş yapmanın saadeti ile’ yatıp uyuyabiliyor musun?” sorularıyla uğraşır oldum. Bunların hemen hepsi havada kalan sorular. Şu var tabii: Birileri için, birileri adına, birilerine bir şeyler anlatma çabasıyla, yani özetle misyoncu bir yaklaşımla yazdığın zaman, bu tür sorulara uzak kalıyorsun. Ben, insanlar ne kadar misyoncu olurlarsa olsunlar ya da bu tür söyleşilerde misyoncu kimliklerini ne kadar hissettirirlerse hissettirsinler; kendi kendilerine kaldıklarında, kendi içsel süreçlerine girdiklerinde, boş bir kağıt ve kalemin yaşattığı gerilimi hissettiklerinde, o misyona çok fazla takılacaklarını düşünmüyorum.

Kendi kişisel serüvenimle ilgili olarak da şunları söyleyebilirim: Genelde bu ülkede şiire nasıl başlanır? Ortaokul ya da lise yıllarında bir kıza aşık olursun, sonra da onun üzerine, ona dair çala kalem bir şeyler yazarsın. Benimki de böyle bir süreçle başladı. Şiirle daha kapsamlı ve köklü bağım ise üniversite yıllarına denk düşer. Okuyan bir insanım. Ortaokul sıralarında manili şiirler yazmaya başladım. Güzel, yumuşak laflar etmesini de biliyordum; hatta arada bir arkadaşlarımın aşk mektuplarını yazıyordum. Lise döneminde (1977’den sonra), politikayla iç içe bir hayatım oldu; derneğe girdim, filan. Özellkle şiir okuma sürecim o dönem başladı. Ondan önce pek fazla şiir okuduğumu söyleyemem. Ağırlıklı olarak, dergiler, Nazım seçkileri okurdum. Üniversiteye gelinceye kadar da ‘Nazım Hikmet şiirleri’ yazdım, deyim yerindeyse. O süreç içerisinde, biçimlenme olarak, toplumcu gerçekçiliği seçtiğimi de söyleyebilirim. Sonrası, üniversite yılları.

* Üniversiteye gelmişken, şiire ve yazma serüvenine tekrar dönmek kaydıyla, hukuk fakültesini tercih etmenizin nedenlerinden söz eder misiniz biraz?

Ben 1980’de küçük bir kasaba lisesinden mezun oldum. Zaten bir okuma alışkanlığım, sosyal olaylara, politikaya yatkınlığım vardı. Üstelik, matematik, fizik, kimya derslerinde kötüydüm. Böyle bir altyapım vardı sonuçta. Hem kendi adına istediklerin, belirlediklerin anlamında, hem de temel eğitiminin seni getirip bıraktığı yeri düşündüğünde, aklına ya siyasal geliyor, ya da hukuk. Ve o bölümlere ilişkin, siyasi efsane diyeyim, daha yoğundu. Bir şekilde bunları kotarırım diyorsun, böyle bir duygun var. Yoksa ille de avukat, hukukçu olacağım diye düşündüğümden değil.

* Şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz bu tercihinizi? O çizgi nasıl bir noktaya getirdi sizi? Girerken düşündüğünüz yerde midir avukatlık?

Hayır, daha da arkasına düştü. Ben, belirgin bir şekilde mesleğini sevme özürlüsüyüm. Birçoğumuzun yaptığı gibi fakültenin üçüncü ya da dördüncü yılından sonra çalışmaya başladım. Gidiyorsun ve ağırlıklı olarak da icracı avukatlık bürolarında çalışıyorsun. Neler yaşadığın da malum. Şimdi, bütün bunları yaşayan bir insan mesleğini nasıl sever? Ama bir yandan da, başka ne tür bir iş yapabilirim ki, diye düşünüyorum. Öyle ya da böyle bunun eğitimini aldım. Bir de, son zamanlarda avukatlık dışında iş arama olayları ile ilgili arkadaşlarla konuşmalarımızda keşfettiğimiz bir şey var: Bizim mesleğimiz, aslında, insan ilişkilerindeki risk’in üzerine kurulu bir meslek. Örneğin, kardeşimle ilişkilerim, ekonomik bir çıkar ilişkisine dönünceye kadar hiç risk taşımaz. Ekonomik çıkar devreye girdiği zaman, o güne kadar güven üzerine kurulan bir ilişki birdenbire farklı bir niteliğe bürünür. Bu yönüyle de, insan ilişkilerine, herhangi bir işin süreçlerine ilişkin olarak, hep risk’i düşünürsün. Ben inanıyorum ki başka bir iş yapmayı düşünen bir avukat en çok o işin risk’ini düşünüyor. Oysa, piyasadaki herhangi bir adam bizim gibi düşünmez. Çünkü, sermayenin temel özelliği riski göze almasıdır zaten. Riski göze aldığı için bir faktör olarak yer alır ekonomide. Bir avukat olarak benim için en kötü haberlerden birisi evime haciz gelmesidir. Piyasadaki insanlar, bunu bir şekilde tolere ederler, ama benim için büyük bir risk bu. Böyle hesap ediliyor, diye düşünüyorum. O yüzden herkes avukatlığı bırakıp da başka bir iş yapmayı hayal eder; ama biraz koşullar, biraz da bu üst düzeyde gelişmiş risk bilinciyle, “boşver, öyle ya da böyle yürütürsün” mantığıyla uzlaşır ve devam eder.

Ne olursan ol, cebinde beş paran olmasa bile, bir avukat olarak herkesin gözünde oluşturduğun bir statü var. Asgari bir yaşam standardı var. Bunun altına düşmeyi asla göze alamıyoruz. Avukatlığı sevmediğini söyleyebilirsin; ama sonuçta, duruşmalarını geç saatlere aldırabiliyorsan, saat 10.00’a kadar yatma lüksüne sahip olabileceğin de bir iş bu. Ayrıca, bir büro, bir masa, bir koltukla yürütebileceğin, daha az mekansal bağlantı kurduğun bir iş. Adliyeye, şuraya, buraya gidiyorsun. Sirkülasyonu iyi aslında. O açılardan baktığın zaman, çok da kötü bir meslek değil. Belki biraz da para kazanabilsek bu kadar şikayetçi olmayacağız.


* Serbest çalışan avukatların, yaşadığı sorunlar, gerilimler, işin taşıdığı belirsizlikler vs. dolayısıyla, kültürel ya da sanatsal etkinliklere uzak kalabildikleri gerçeği var. Ama şimdi söylediğiniz, işin başka bir boyutunu da gözetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Serbest avukatlık yapan birinin, bir memur ya da işçiye göre belli rahatlıkları söz konusu. Öyleyse, avukatların, işleri dışında kalan alanlarla uğraşmak konusunda bazı avantajları olduğu kabul edilebilir mi? İşin getirdiği sıkıntılardan çok da şikayetçi olmamak mı gerekir?

Her gün Bayraklı adliyesine duruşmaya giden bir avukat, günde en az yarım saatlik yolculuğu boyunca bir şeyler okuyabilir. Duruşma saatlerini beklemekten şikayetçiyiz; bir yarım saat de duruşma beklerken okusak, bu, günde yaklaşık olarak bir saat eder. Çok büyük bir zaman. Bu, hayatın ‘onsuz olunamaz’ değerleri ile alakalı bir şey. Kimseyi yargılama hakkını kendimde bulmuyorum; ama bu, onsuz olunamaz değerlerin üretilmesidir. Bu, her kişinin kendisine özgü olarak yapacağı bir sınıflandırmadır. Sonuçta akşamları iki bardak bira içmeyi onsuz olunamaz addeden bir insan, bunu öyle ya da böyle başarır. Ben yapabiliyorum. Ya da ne bileyim, bir ay boyunca benim hayatımın onsuz olunamaz değeri, dünya kupası maçlarını seyredebildiğim kadarını seyretmekti. Büyük bir kısmını da seyrettim.

* İşin düşünsel ve duygusal boyutu da var. Hacizde, duruşmalarda, yargı mensuplarıyla ve kendi meslektaşlarımızla ilişkilerimizde yaşadıklarımızdan sıyrılıp keyifle, huzurla bir şeyler okumanın ya da yazmanın zorluğundan söz edilemez mi?

Benim için en ilginç serüvenlerden bir tanesi hacze ya da keşfe gitmektir. Ben hep “ne yapıyorum, nereye gidiyorum, şimdi nelerle karşılaşacağım, bunlar benim ne işime yarıyor, ne kadar içindeyim ben bunun” diye düşünüyorum. O süreç tuhaf bir biçimde benim yabancılaşma duygumu artıran bir şey. Onu fark ettiğim zaman, açıkçası, her şeyi komik hissediyorum. Absürdlük anlamında komik hissediyorum ve bu hikayenin ortasında bir şeyler yazma çabamı da absürd ve komik hissediyorum. Ama, aylarca okumadığım zamanlar olsa da, sonuçta, okumaktan keyif alan bir insanım. Özellikle kendi hayatıma dair sorularımı bir şekilde beninle paylaşan, benimle tartışan, sorularımı çoğaltan ya da azaltan kitapları okumayı daha çok seviyorum. Örneğin şu aralar Kundera’nın kitaplarını defalarca okuyorum. Gündelik hayat, yabancılaşma, bireyin olanaklarının araştırılması, ilişkiler, toplumsal süreç… Çok keyif alıyorum bunları okumaktan. En azından merak ediyorum. Sevdiğim şairleri okumaktan keyif alıyorum. Şiirle daha yoğun bir ilişkide bulunduğum için, hepsini satın alamasam da, arada kitapçılara gidip dergileri karıştırabilmek, oradan üç-beş şiir okuyabilmek için zaman ayırmaya çalışıyorum.

* Sanatla ve kültürle olan ilişkimizde göze çarpan uzaklık, genel toplumsal sürecin bizi getirdiği bir nokta mıdır, yoksa mesleğimizin bize kaybettirdiği şeyler de var mı ?

Bu biraz da, bir şeyleri paylaşma arzumuzu kaybetmemizden kaynaklanıyor. Ben, uzun zamandan beri, okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi birileriyle oturup tartışmıyorum. Belki gençliğimizde bunu da abartıyorduk, izlediğimiz her şeyden bir mesaj çıkartacağız diye kendimizi paralıyorduk; ama yine de bir şeyler vardı. Kendi adına ve zevk alarak yaptığın bir şey aracılığıyla başkalarıyla bir dil kuruyordun. Şunu da ekleyebilirim: Dönemeç kitaplarım vardı benim. Mesela, Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına”sını üniversite 2. sınıfta okuduktan sonra, onun benim bütün üniversite hayatımı etkilediğini biliyorum. Abilerimiz “gençken herkes hızlıdır da asıl iş, daha sonra devam ettirmektir” derlerdi; ama “Bir Gün Tek Başına”, bunun cisimleşmiş halidir. Ben bütün üniversite hayatım, ilişkilerim süresince, “evet, bugün iyiyiz, kendimizi şöyle hissediyoruz da, yarın hayat denen şeye dahil olduğumuzda ne olacak, orada bütün bunları yapabilecek miyiz?” diye sorduğumu çok iyi biliyorum. Buna şu yanıtı verdiğimi de biliyorum: “hayır, hayat benden daha güçlü, ben o kadar güçlü değilim”. Ben o dönemlerde bile, gençliğin verdiği enerjiyle, heyecanla iradeci olmadım; yani hayatı yenebileceğimi, ömrümün sonuna kadar bir şeyleri sürdürebileceğimi düşünmedim. Ama bugün için bende oluşan süreç şu oldu: Ben artık ‘ilgisiz’im. Bu da ikibinli yılların nihilizmi olsa gerek.

* Hayatın her alanında mı?

O kadar değil belki, ama genel bir tavır olarak ilgisiz olduğumu söyleyebilirim. Bu seni muhalif kılan bir tutum. Bir süreç var; hayat sana o sürecin yanında veya karşısında olmanı dayatıyor. Ama sen o sürecin kendisine karşısın. Ve sürecin kendi gidişi senin o kadar uzağında sonuçlar yaratıyor ve bunu o kadar açık görüyorsun ki, en fazla, ilgisiz kalabileceğini hissediyorsun. Bir kaçış bu, kabul ediyorum; ama en azından benim kafam rahat, diyorsun. Bu, seni o sürecin dışında tutan bir şey haline dönüşüyor.

Mesleğimizin bize kaybettirdikleri noktasına gelince: Bütün bunlar artılar ya da eksiler değil. Bu, şu anda hayatın her alanında her insanın yaşadığı, ‘yabancılaşma’ olarak adlandırdığımız şey. Yani kimsenin bundan uzak olduğunu, şu ya da bu şekilde kendini kurtarabildiğini sanmıyorum. Bulaşıcı bir şey. Geçenlerde yazdığım bir yazıda Oblomov’dan bahsetmiştim. Gonçarov’un Oblomov’a ayıp ettiğini, Oblomov’u kirlettiğini düşündüğümü yazdım. Çünkü Oblomov kadar temiz olabilmek için hayatın olabildiğince dışında kalabilmen, Oblomov kadar dışında olman gerekiyor. Dikkat edin, Oblomov’un temizliği, dürüstlüğü, iyi niyeti kitap boyunca berrak bir su gibi önünüzdedir. Ama sürekli olarak Oblomov’un ataleti eleştirilir. İyi de, o kadar temiz kalmak ancak öyle mümkündür. Hayatın içine şu ya da bu şekilde girmek insanı kirleten bir şey. Benim için de geçerli bu. Ben de ilgisizim diyorum, ama sonuna kadar ilgisiz kalamıyorum. Öyleyse, burada tek tek mesleklerin belirleyici olduğunu söyleyemeyiz.

Ama bir parantez açmak gerekir. Gerçekten hayatta kalabilmek için, gece gündüz çalışmak zorunda olan başka insanlardan, mesela midyecilerden söz etmiyorum. Yani, avukatlar duruşmalara gidip gelirken okuyabilirler diyorum; ama midyecinin de sokak lambasının altında müşteri beklerken okuyabileceğini iddia etmek saçma olur. Böyle bir durum söz konusu değilse eğer, bunun mesleklerle çok ilişli olduğunu düşünmüyorum. Belki avukatların genel tercihleriyle alakalı bir şey. Avukatlığın öyle ya da böyle, kimlik, kariyer ve statü olarak ona sahip olan kişiye bir doygunluk hissi verdiğini düşünüyorum.

* Buna bağlı olarak da mesleki faaliyete başladıktan sonra bazı şeyleri ihmal ettiğimizi mi düşünüyorsunuz?

Aslında, mesleğe girmekle ilgili bir şey değil. Bunun en temel nedeni şu: Eskiden, Türkiye’de okuma, yazma, tartışma, yani entelektüel süreçle ilgili faaliyetlerin üzerine oturduğu bir zemin vardı. Dünyayı değiştirme iddiasının, bilincinin üzerine kurulmuş bir zemin. Bugün, insanların, o dünyayı değiştirme duygusunu gerek birey, gerek topluluk olarak kaybettiklerini düşünüyorum. “Kapitalizm kazandı” denilen sürece tekabül eden bir şey bu. Geçici de olabilir, bilemiyorum. Bu süreç, bir ara “hiç değilse kendimizi değiştirelim”e dönüştü. Ama kendimizi değiştirmenin de o kadar kolay olmadığını, bizimle değil de bizi aşan süreçlerle bağlantılı olduğunu gördük. Şimdi, bir parça kendimizi iyi kılabilmenin yollarını arıyoruz. Ama temel şeyler elimizden çekildiği zaman, bunu ne için yapacağız? Yani, şimdi ikimiz konuşurken, dünyayı ya da kendimizi değiştirme bilincimiz soğurulduktan, kafamızın içi sıkılıp boş süngere dönüştürüldükten sonra, okuduğumuz bir kitabı tartışmamız, ‘entelektüel geyik’ten öte bir anlam kazanır mı? Eskiden biraz daha inanıyorduk. Yazmanın, okumanın kendisinin bile giderek bir yabancılaşmaya dönüşmesi, ona karşı kendimizi uzak hissetmemiz biraz bunlardan kaynaklanıyor. Karamsar bir tablo olabilir, ama ben böyle düşünüyorum.

* Sonuç olarak, üzerine oturabileceği bir zemin yoksa, insanlar niye okusun, yazsın mı demek istiyorsunuz?

Biraz daha keyif almayı tercih ediyorum ben. Keyif alarak okumaya, anlamaya çalışırsak, belki bu sürecin ayakları üzerine oturması mümkün olabilir. Bu ülkede sanatla ilişkinin keyif üzerine kurulmasını ben önemsiyorum. Çünkü bizde, her şeyi bir şeyler için yararlı, anlamlı, işlevli kılma alışkanlığı var. İlle bir işe yaramalı diye düşünülür. Bu, birçok tartışmanın, özellikle sanatla ilgili tartışmaların içerisine girer. “Ben kimse için yazmıyorum, kendim için yazıyorum“, “niye yazıyorsun”, “biçim mi, içerik mi” gibi lafları pek önemsemiyorum. Çünkü, biçim/içerik, sanatın kategorilerinden değildir; felsefenin kategorisidir. Sanatın kategorisi biçem, yani üsluptur. Biçem, o şeyin daha kişiye özel olduğunu hissettirir. Bunu çok anlamlı buluyorum. Sonuçta, insanların bir şeyi anlatmak, bir şeyi açıklamak, ispatlamak için sanat yapmaları anlamsız geliyor bana. Onu bilim yapıyor zaten. Peki, sanat neyi yapıyor? Sanat, bence insanın özne olma çabasına tekabül eden bir şey. Anlamı burada. Çünkü insan, doğadan ve bütün her şeyden özne oluşuyla, bilinciyle ayrılıyor. Bilincin yaratılması süreçlerini tartışırsın, ama bu felsefi bir şey. Felsefe, bilgiye ilişkin ilk sorunun peşindedir. Sanatın olduğu yerde ilk soru yok ki. Sanatın olduğu yerde öznenin kendisini var kılma, var etme çabası vardır. Bunun içerisinde de keyfe dair şeylerin, insani olan şeylerin daha fazla olmasının bence hiç sakıncası yok. İhmal edemezsin.

* Yazmanın, özellikle şiir yazmanın, dille ve gerçekliğin görünen şekliyle oynamak, bazen de yeni bir gerçekliğin peşinde koşmak olduğu görüşüne katılır mısınız? Sizce yazmak nedir?

Yazmak, susmaktır. Yani, yazdığın sürece, asıl yazmak ve anlatmak istediklerini anlatamadığını ve yazamadığını görürsün. Bir gizlenme biçimidir; bir şeyleri göstermek, açığa çıkarmak değildir. Kendinle oynadığın bir oyundur. Belki biraz kendine kaçışlar yaratmaktır. Yine üniversite yıllarına döneceğim. Altyapımızda toplumcu gerçekçiliğin olduğu, halk için, toplum için yazıp çizdiğimizi düşündüğümüz yıllar. ‘80 sonrası o dönemde, yazmaya ilişkin olarak Freud söylemleri dolaşmaya başladı. “Yazmak bir savunma mekanizmasıdır” dokundurmaları yapılıyor. Bunu kendi içimde düşünürken “Öyle şey olur mu? Yazmak başka bir şey; basit bir savunma mekanizması olarak açıklanamaz” derdim. Sonradan keşfettim ne olduğunu. Her şeyin saldırdığı bir insanın kendini savunmaya ihtiyacı olamaz mı, diye düşündüm. Fark ettim ki, o dönemlerde kendimi savunabilme bilincim yokmuş. Oysa, hayat her gittiğin yerde sana saldırıyor; bunu hissediyorsun, yaşıyorsun. Gündelik hayatımız bunun özeti zaten. Bunu yaşarken, sen, en temel etkinliklerinden bir tanesinin kendini savunma biçimi olduğunu bilincinde yaratmamaya çalışıyorsun. Bu kadar uzaksın kendinden. Buradan yazma sürecine geldiğim zaman, evet, bir savunma biçimi belki. Kaçış dememin bir nedeni o. Kaçış da bir savunma biçimi çünkü. Mesela Akdeniz Akdeniz filminde “bu film kaçışı olanlara adanmıştır” der. Böyle bir kaçış şansı varsa insanın ve bir şekilde bu kaçışı kullanarak kendini sağaltabiliyorsa, daha ne diyebilirim ki?

* Mesleki faaliyetiniz içerisinde bunun bir etkisi var mıdır? Çalışırken, müvekkille ilişkilerinizde…

Sanıyorum, en çok ciddiye almamayı sağlıyor. Kuşkusuz işin getirdiği bir profesyonellik, sorumluluk vardır. Ama hayatı sürekli olarak ciddiye alarak yaşayamıyorsun, işini de öyle. Ne kadar ciddiye alırsan, -bu ciddiyeti hayatın bütün alanlarını kapsar şekilde kullanıyorum- cehennemi o kadar büyütmüş olursun. Öyle ya da böyle, bir gün öleceğimizi biliyoruz. Belki yazmak biraz ölümden kaçmak, biraz da ölüme yaklaşmaktır. Son zamanlarda, özellikle günümüz şairlerinde iki sözcüğün kullanımı arttı: “beyhude” ve “nafile”. O beyhudeliği ya da nafileliği görmek, bilmek ve bütün her şeyi ona göre yaşamak, onunla ilişkilendirmek… Belki bu biraz insanı bilge kılıyor. Kendimi bilge olarak adlandırmak istemem ama böyle bir halet-i ruhiye yaşatıyor. Benim için nafile olan avukatlık yapmak ya da onun sonuçları değil yalnızca; belki ondan daha önce ve daha fazla, şiir yazmanın bile beyhude ve nafile olduğu duygusunu taşıyorum. Avukatlığa başladığımda, Ankara’da birkaç ay, bir avukat ablamın bürosuna gidip gelmiştim. Oturuyorduk, birkaç müvekkil geliyordu. Bir gün bana “Sen ne biçim avukatsın?” dedi, “Sen, adamlar anlatırken dinliyorsun, ‘ben bu adama nasıl daha az ceza aldırırım?’ diye düşünmüyorsun; ‘bu adam neler yaşıyor, nasıl bir hikayesi var?’, onu merak ediyorsun. Avukat, yalnızca nasıl ceza aldırmam ya da daha az ceza aldırırım diye düşünür; başka bir şeyle ilgilenmez”. Bilmiyorum, belki de haklıydı.

* Avukatlığı bir kimlik olarak taşımak konusunda çekinceleriniz var gibi?

Ben, biraz kendimi bu mesleğe sürülmüş hissediyorum. Bu büro da benim sürgün yerim. Ama bu sürgünlüğün de birtakım kuralları var. Bu sürgünlüğü yaşamanın bir adabı var. Bir şekilde o sürgünlüğü sırtlıyorsun.

* Daha somut bir şey soralım. Bir tarafta şiir yazma serüveninden söz ediyoruz. Ama diğer tarafta da bir avukat olarak dilekçe yazma zorunluluğunuz var. Bu zorunlu yazma hali nasıl etkiliyor sizi?

Ismarlanmış her şeyi yazmak çok zordur. Avukatlığın en ilginç özelliklerinden biri de bu. Sürekli olarak ısmarlanmış şeyler yazmak durumundasın. Sonuçta, her dilekçen ısmarlanmış bir şeydir, belirgin bir şekilde. Ama, bu seni rahatsız eden bir olaysa, bir şekilde kendi içinde bir teknik yaratmak zorundasın. O tekniğin dışına çıkmayacaksın. Öyle ya da böyle, o tekniğin içinde kalıp kendinle fazla uğraşmayacaksın. Çıkamazsın ki. Bu noktada işin boyutunu değiştirip, hala tartışılan ve bir şekilde çözümlenemeyen bir sorundan söz etmeliyiz belki de. Yazar veya sanatçı, ürettiği, sanat ürünü adını verdiğimiz şeyle geçimini sağlayabilmeli mi, sağlamamalı mı? Yani onu bir mesleğe dönüştürmeli mi dönüştürmemeli mi? Bu soru, hala hiçbir yerde tam olarak cevaplandırılabilmiş değil. Örneğin, 19. yüzyıla kadar gelen edebiyatı, sanatı ilginç kılan bir özellik, o dönemdeki sanatçıların büyük çoğunluğunun ya babadan dededen zengin, ya da hamileri olan ya da bir kısım müzisyenler gibi saraydan iaşesi sağlanan kişiler olması. Bazen ben de düşünüyorum; keşke şu yazdığım şeylerden para kazanabilsem, bununla geçinebilsem, avukatlık sürgünlüğünden de kurtulabilsem, diye. Ama, onun yazma ahlakı denen şeyi nasıl etkileyeceği konusunda da çok net fikirlerim yok açıkçası. Kaygı da duyuyorum. Yazdıklarımdan milyarlarca lira para kazanıyor olsam, bunun beni nereye sürükleyeceği hakkında kesin bir şey söyleyemem; ancak spekülasyon yapabilirim. Hiçbir paranın yıkamayacağı bir ahlaka sahip olduğumu iddia etmek.- eminim öyleyimdir de- tuhaf olur.

* Şiir kitaplarınızdan söz edelim biraz. İki kitabınız yayınlandı. İlk kitabınız “koltukaltımda uzayan kent”te kendini anlatmaya niyetli, dertli bir adamın şiirleri var. Daha yoğun bir anlatım göze çarpıyor. İkinci kitap “çocukça”, daha yalın bir anlatıma sahip olmakla birlikte daha olgun, az sözcükle çok şey anlatan bir kitap gibi.

‘koltuk altımızda uzayan kent’, bu söyleşi süresince pasajlar halinde değindiğim, öğrenci yaşantısına, avukatlığın başlangıç dönemlerine, biraz daha kendimi genç addettiğim dönemlere ait. Bir anlamda bir toplama, o dönemlerde yazılan şiirlerimin bir toplaması. Orada hala biraz iddia, bir şeylerin değişeceğine, değiştirilebileceğine ilişkin bir inanç, bir umut vardır. En azından kendimi arayıp bulma sürecine dair, daha iddialı olduğum bir dönemdir o. ‘çocukça’nın bendeki süreci daha farklı. Konulu bir yarışma ile çıktı. O yarışmaya şiirle katılmak istedim. Ama elimdeki malzemeyi bir türlü şiire çeviremiyordum. Baktım olacak gibi değil, bir öykü yazdım. Hayatımın ilk öyküsüdür. (Öyküye ödül verdiler ve o parayla şiir kitabımı bastırdım). Öykü bitti, biraz rahatladım; ama çocukça’da yer alan ve yıllar önce öğrenciyken daha değişik bir tarzda yazdığım üç-beş şiir geldi aklıma. Onları arayıp buldum. Sonra onları bu yapı içerisinde yazmaya başladım. Çok ilginç bir şekilde, arkası gelmeye başladı. Yatıyorum (o dönemlerde işi falan bıraktım, evden çıkmıyorum, hiçbir yere gitmiyorum), tam uyuyacağım, aklıma bir şey geliyor; kafamın içinde kuruyorum, dizeliyorum, hoşuma gidiyor, kalkıp hemen yazıyorum. Müthiş bir yoğunlukta çıktı. Asıl ilginci şuydu: yazdığım ve bir şekilde yaşamış olduğum çocukluğumu, yazma süreci boyunca yeniden yaşadım. Hiçbir yazma serüvenimde o kadar keyifli, beni o kadar rahatlatan, iç barışımı bu kadar çok artıran bir süreç yaşamadım. Umarım bir gün bu süreci bir kez daha yaşarım. Umarım, yine bir şeyler yazarım ve yazarken o yazdığım şeyleri yaşadığım günlere dönerim; onları yeniden yaşıyormuşcasına rahatlarım, ferahlarım, başka hiçbir şeyi de umursamam Belki hala yazıyor oluşumun nedeni de bu. O yüzden, o kitapta yer alan şiirler benim için çok değerli. Kitaptaki şiirler toptan bilincimden çekilse, silinse, kazınsa bile, o sürecin bana yaşattığı keyfin silinebileceğini sanmıyorum. Belki çocukluğun biraz daha yalın oluşunun getirdiği bir şey var. Çocukluk da kaçış edebiyatına örnektir. Kendi kaçışımı çok keyifli yaşadığım bir süreçtir. Diğer kaçışlar bu kadar sancısız, keyifli olmuyor. Bir de şu eklenebilir: Bir şekilde bir şeyler yazmaya başladığında, yazdığın şeyin malzemesinin seni belirlediğini düşünüyorum. Bu malzeme bazen daha yoğun, belki biraz daha psikolojik bir süreci getiriyor. Ama bazen bir yaşantı, keyifli, hoş bir şekilde, yitik cennet tarzı olunca, o da senin dilini bir şekilde etkiliyor.

* Benzer bir süreci yeniden yaşamanız dileğiyle, çok teşekkür ederiz vakit ayırdığınız için.

Ben de teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 108 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2014 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir