MAHKEME KAPISI’NIN ARALIĞINDAN… / Metin Dikeç

YazarÜstad Metin Dikeç’in bu hiç uzun olmamasına rağmen içine dünya sığan olağanüstü ve dokunaklı yazısını üç kere okuduk tefekkür içinde ve içre… Mevzun ve durugörülü üstada “Edebiyat ve Hukuk” şükranlarını sunar.

MAHKEME KAPISI’NIN ARALIĞINDAN…  / Metin Dikeç

‘Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hâli azâmetliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum.’ der Sait  Faik. [Kasım 1906/Adapazarı - 11 Mayıs 1954/İstanbul]

Gösterişten uzak yalnız bir insan olarak şu dünyadan geçip giden ve kısa yaşam yolculuğunda eline tutuşturulan lüks mevki biletinden utanıp sıkılarak soluğu hep üçüncü mevkide alan Sait Faik Abasıyanık.

Yıllardır ne büyük bir yazarla ahbaplık ettiklerini ancak cenaze törenine gelen ekâbiri görünce anlayan Burgazlı balıkçıların, hamalların, kıraathâne ahalisinin şaşkın bakışlarından kaç yangın geçti Ada’ndan; kaç kiraz mevsiminde aşk değil  para kovalandı, öpüp denize bıraktığın  kaç dülger balığı geldi izinden usta?

Anladık, ‘çiçek ve balık adlarını bilmeyen, hikâye yazamaz’.Peki gündelik yaşantının bunca tantanası, medar-ı maişet motorunun bu gürültüsü içinde yürek sesine kulak verilmeden; tutanaklar, raporlar, ilmühaberler, mühürler, imzalar ve yeminlerin  ötesindeki ‘yalın insan’ görülebilir, ona dair ‘hak düğüm’ü çözülebilir mi? Objesi, süjesi, sûreti, özü, özeti insan olan yargılama eyleminde,  insanın hâl bilgisine bu uzaklıkla  vicdanları onaran adalete ulaşılabilir  mi?

Yapıtlarının merkezine insanı ve doğayı yerleştiren, ancak insan/toplum ilişkisini göz ardı etmeyen Sait Faik’in ‘Çelme’ adlı öyküsü sosyal adaletsizliğe tepkisini içerir.Ulusun varlık-yokluk kavgasında olduğu dönemde, bir  yanda haksız kazancın yarattığı gönençle  yaşayan, bitmeyen savaşı, kitlelerin yoksulluğunu umursamadan, etraflarındaki aç insanlarla alay eder gibi mesire yerlerine eğlenceye  giden kasabalı bürokrat eşleri; diğer yanda ise, sırtlarında çocukları, bir bazlamalık un öğütebilmek için değirmende sıra bekleyen köylü kadınlar vardır bu öyküde.

Sepetlerindeki koca beyaz ekmekler, kaşar peynirleri, zeytinyağlı dolmalarla subaşına piknik yapmaya giden kasabalı memur ve eşraf hanımlarına bu yoksul kadınların tepkisi, sepeti taşıyan ere bir ‘çelme’ takmak şeklinde olur.Bütün yiyecekler yere saçılır. Aç insanlar yiyecekleri oracıkta kapışıverirler.

Eserin yayılmasından yıllar sonra Sait Faik, Şahmerdan adlı öykü kitabındaki Çelme’si gerekçe tutularak, halkı askerlikten soğutmakla suçlanır. Bu öykü ilkin 1937 yılında Kurun gazetesinde, ikinci olarak 1940′ta Yaşar Nabi’nin Varlık Dergisi‘nde yayımlanmıştır oysa. Bir süre sonra Sait Faik,  o gri kentte, Ankara’da Askerî Mahkeme heyetinin karşısındadır.

Daha pek çok yazar gibi Sait Faik’in de bir dönem (1940-1948 yılları arasında) öykülerinin Necip Fazıl Kısakürek’in sahibi olduğu Büyük Doğu Dergisi’nde tefrika edildiğini öğrenmek bir an için şaşırtıcı gelse de, Nusret Kafdağlı 21 Mayıs 1954’te burada yer alan  ‘Sait Faik’in Arkasından’ adlı yazısında vefânın görünürdeki coğrafi, toplumsal ve düşünsel  aidiyeti aşan özünü vurgular:

“Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeyiz. Yıl, 1943… Mahkeme reisi paşanın karşısında mavi dumanlı gözleri dolu dolu, sesi boğuk, boğazında düğüm, otuz beş yaşında bir çocuk var. Böyle büyük rütbeli bir askerle, bütün hayatında ilk defa bu kadar yakın, karşı karşıya bulunuyor. Azarlanmaktan korkan, ürkek çocuk bakışları yerde, başı önünde…

- Sen, yazdığın hikâyede emirberin (hizmet eri) ayağına çelme taktırmışsın!.. Emirberin elindeki dolmalar yere dökülmüş. Bunun mânâsı?

Hayatı boyunca, insanların her mevsimde birbirlerini sevmek için yaratılmalarına rağmen, durmaksızın  neden sevişmediklerini bir türlü anlayamamış olan sanığın bükülmüş dudakları titriyor:

- Efendim, okununca da anlaşılacağı gibi, hikâyedeki vak’a 1. Meşrutiyet’te geçmiştir. Bahsettiğim emirber, o devrin…

- Ya! Demek ki sen

Sanığın kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor. Söylenenlerden yalnız bir kelime duyabiliyor:

- Bu!

Askeri savcının, cübbesinin yeninden uzanmış, vücudundan belki on defa daha büyük görünen işaret parmağı tekrar tekrar sanığı gösteriyor:

- Bu!

‘Bu!’ Sait Faik’tir. Sait Faik, durgun deniz bakışlı çocuk… Sait ağlıyor. Süngülü iki muhâfızın arasında olduğu için değil, karanlık merdiven altında horlandığı için değil,‘Bu!’ olduğu için ağlıyor.

Çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları, bizim isimlerimizi unutacak. Hangimiz, dedemizin dedesinin ismini biliriz? Doktor, avukat, hâkim, mühendis, paşa, hepimiz unutulacağız. Ama çocuklarımız, onun ismini unutmayacaklar. Edebiyatımızda bir Sait Faik var diye övünecekler.”

Yargılama sonunda beraat etse de olan olmuş,  dönemin  en çocuk, en uçarı, en sevgi’li  öykücüsü, üstelik   siyasi bir suç isnadıyla mahkeme kapısına düşmüştür.

Gerçi Türkiye’de hangi kesimden olursa olsun, belli başlı aydın, düşün insanı, yazar, şair, siyasetçilerden mahkeme kapısını görmeyen var mıdır? Peki bu durum tüm kabahâtin sistemde olduğunun kabulüyle tastamam açıklanabilecek kadar basit midir?

Sorun, varlık sebebi ‘kurulu düzene’ vaziyet etme olarak tesis edilen idari/yargısal yapıdan mı, yoksa hep sisteme rağmen sistem için  durumdan vazife çıkaran kolluk ve yargı görevlilerinden mi kaynaklanmaktadır? Elbette değindiğimiz husus bu yazının tartışma konusu değil. Hele konu Sait  Faik ve eseri  gibi özgül  bir alan olunca…

Çelme adlı öyküsünden dolayı yargılanmasının ardından, kendi olanaklarıyla, güçlükle bastırdığı  Medar-ı Maişet Motoru adlı kitabının  da asılsız bir ihbara dayanılarak Bakanlar Kurulu kararı ile  toplatılmasına kırılan  Sait Faik uzun süre kitap çıkartmaz. O günlerde ya balığa çıkar, ya da aylaklık eder. Ancak, kalemini  minnetle yontup sonra öpecek kadar yazmaya  bağlı öykücü  için yazmadan yaşamak mümkün değildir.

Bu yüzden olsa gerek, kendine karalama amaçlı bir uğraşı yaratmak  için 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında adliye muhabirliği yapar.Yaklaşık bir ay süresince  Haber Gazetesinde duruşma gözlemlerini anlatan ve  okunurken öykü keyfi uyandıracak kadar sıcak,  yalın, içten   mahkeme röportajlarını içeren  26  yazı kaleme alır.

Söz konusu gazetede  Mahkemelerde sütununda  yayımlanan bu anlatılar daha sonra 1956 yılında Varlık Yayınları’nca Seylan Çayı Hırsızları, Modern Bir Karı Koca,Bursa’dan Cesur Bir İhtiyar Geldi, İki Buçuk Liralık Bir Rüşvet, Bir Peri Masalı mı? İpekli Kumaş Hırsızlığı mı?, Üç Bayan Bir Bay, Koltuk Değnekli Adam, Pişmanlık, Nüfus Tezkeresiz Adam, Sultan Mahmut Türbesi’nin Kurşunları, Altmış Liralık Bir Kadın Çantası, Bıçakla Oynanmaz, Yüze Yakın Basmak, Çamaşır İpleri Ve Don Gömlek Hayaletleri, Üniversiteliler Ve Bir Bayan, Artistler Turneye Çıkarken, Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti, Dayının Ceketi, H. Soğukpınar, Yerli İskoç Kumaşından Spor Ceket, 100.000 Marsilya Kiremiti, Meryem Ana Kandili Ampulünün Kordonu, Bir Muharebe, Başkalarının Derdiyle Dertlenen Bayan, Mahkemeye Verilen Mektuplar Kimin?, Portakal Ezmelerinde Boya Var mı, Yok mu? başlıklarında ve   Mahkeme Kapısı ismiyle kitaplaştırılır.

Kitapta Sait Faik’in edebi gücü yanında hukuk terimlerine hâkimiyeti, açıklanan mahkeme kararlarını yöntemince okuyucuya  aktarışı, hukuksal akıl yürütme becerisi gözlerden kaçmayacak kadar parlaktır.

Yayınevinin yapıtın dilini günümüze uyarlamadaki hatasından mı, yoksa ‘masumiyet karinesi’ ilkesinin o dönemde henüz yerleşmemesinden mi  bilinmez, yazılarda  ‘zanlı’ ya da ‘sanık’ yerine sürekli ‘suçlu’ kavramının kullanılması hayranlık uyandıran  bir tabloyu  bozan şanssız fırça vuruşu  gibi göze batmakta.

İleride yaşanacakların buruk tadından habersiz 1942 yılının Türkiye’sinde, o kısacık sürede Mahkeme Kapısı’nın aralığından neler görünecektir yazara:

Seylan Çayı Hırsızları’nda, babayani edâlı sanık Hasan Özer’in elindeki denizci kasketini bura bura hâkim karşısında anlattıkları;

Hâkimin beklenmedik tepkisine, önce çaldığı  çay genzine kaçmış gibi yüzünü buruşturup yaptıklarının fitil fitil burnundan geldiği duygusu veren, sonra  bu hâlden hemen  kurtulup yaşlı insanlara özgü tevekkülle sakinleşen Abdurrahman Yirmibeş;

Çeşmemeydanlı eski tulumbacı  Hüseyin Yazıcı’nın ‘eyvallah imanım’ görünüşünün ardında ‘hey gidi günler’ diyen ak düşmüş uzun  bıyıkları örneğin.

Ertesi gün  gördüklerini yazarken, yaşlı başlı, babacan görünümlü bu üç adamın nasıl olup da şeytana uyduklarına bir akraba gibi üzülen Sait Faik, onları alın teriyle  para kazanan dürüst insanlar olarak hayâl etmenin, bu duruşmayı yazmaktan daha keyifli olduğunu itiraf edecektir.

Duruşma salonları  çoğu başarısızmış gibi görünen  senaryolara  ve sergilenen kötü  rollere karşın, tiyatro sahnesi değil her parçasıyla yaşamın ta kendisidir aslında. Burada görebilmenin tek koşulu  ise nereye ve nasıl bakmak gerekeceğini  anlama çabamızda yatar.

Modern Bir Karı Koca’da, karısından sürekli dayak yiyen Ahmet’in boşanma kararı almasından sonra eşi Fethiye tarafından kezzapla yakılmaya çalışılması, haris, huysuz  bu kadının duruşmadaki hırçınlıkları;

Bursa’dan Cesur Bir İhtiyar Geldi’de, kendisini dolandırıcılıkla itham eden İstanbullu yanar döner kuyumcuya duruşma salonunu dar edip, kapıdan gürleyerek çıkan ve Sait Faik’e ‘-Yaz! Yaz! De ki bir cesur ihtiyar geldi.Canına okudu kendisine dolandırıcı diyenin, de. Sonra da beraatı aldı gitti Bursa’ya, de.” diyen kökü Aziz devrine uzanan, akça yüzlü, ak sakallı İbrahim Ağa;

İki Buçuk Liralık Rüşvet’te, Tahsin’e yaptırdığı rüşvet  suçüstünü, sorgu  hâkimine çocuklara hikâye anlatırcasına  açık ve tane tane anlatan ilkokul öğretmeni şikayetçi bay;

Onun söylediklerini  ve hâkimin yazdırdıklarını çenesi titreyerek dinleyen, duruşma salonunun kapısında kendisini bekleyen genç kız ve mübarek yüzlü kadını seğiren dudaklarla teselli  eden hastalıklı, perişan tapu sicil muhafızı Tahsin;

Nüfus Teskeresiz Adam’da, az sonra bir gazele başlayacakmış gibi duran musikişinas mağdur, hırsızlık zanlısı gençlerden nüfus kaydı bir türlü bulunamayan, soyadı bile olmayan Mustafa;

Sultan Mahmut Türbesinin Kurşunları’nı çalmaktan zanlı, akılları bir karış havada, delikanlı iki ahbap çavuş, Türk Necati ile Ermeni Misak;

Oğlu Necati’nin  tanığın sözüne karışmasına kızıp, çocuğunu azarlarken annenin her yerde anne olduğunu gösteren  o kadın; Hiç biri duruşma bitince kostümlerini çıkarmayacak, makyajlarını silmeyecek ve bir sahneyi terk etmeyeceklerdir.

Onlar oyuncu değil, öncesiyle sonrasıyla ve o anda, her yerde olduğu kadar orada da insandırlar.Yalanları ve  gerçekleriyle, zenginlikleri ve yoksulluklarıyla,  düşkünlükleri ve erdemleriyle, zekâları ve aptallıklarıyla  hepimiz kadar insan. Tüm bu hâller içinde ve sayısız çeşitte insanda, tek bir  insanın gerçeğine ulaşacak yol gizlidir.

Bıçakla Oynanmaz’da,  her birinin anlattıklarının birbiri ile en ufak ilgisi, bağlantısı  bulunmayan, şikayetçi, mağdur, tanık ve sanık ifadeleri içinden gerçeğe ulaşmanın zorlu çözümü; Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri’nin mevcutsuz celsesinde, sonsuz bir rüyaya yatmak arzusuyla sinema parası için mahallelinin bahçedeki çamaşırlarına dadanan çocuğun hırsızlıkta kullandığı ince uzun parmaklarının müstakbel  bir ressam eli olarak tasavvuru tam da bu gerçeğe uzanır.

‘…

İşte Meydanda olmayan bir tevkifhane hastanesinde ümit edelim ki yaptıklarına pişman esmer bir çocuk. Ateşi var, bir komodinin üstünde sarı bir ilaç…Küçük bir külâhta iki güllaç var… Kirli elleri yastığın üstünde belki de mahkemeyi düşünüyor. Acaba kaç ay verdiler?

Artık bunu düşünme küçüğüm… Yarın, bir güzel yarın, başka arzular, başka heyecanlarla, bir demirli kapıdan çıkmayı, artık bir sinemayı, bir takım kötü resimlerin birbirini manasız takip etmesini seyretmek için gurbette bir askerin don ve gömleğine muhtaç olmadığını düşün.Küçük gazeteci çocukların heyecanlı seslerle nasıl zevkle gazete sattıklarını, gece yarıları evlerine büyük erkek vakarıyla döndüklerini, analarının onları şefkatle ve gururla karşıladıklarını düşün.

Yatağında ne çamaşır ipleri seni boğazlayacak, ne başkasının pardösüsü  omuzlarını ısıtacaktır.Oradan senin insan olarak, pişman olarak çıktığını görmek için dul ananla beraber, – ah onun da bu işte biraz kabahâti vardır:Sana fazla yüz vermiştir, biraz daha küçükken senin anaca dövmesini bilmemiştir – hepimiz seni bekliyoruz çocuğum…

Yalnız ve yalnız yaptıklarına pişman ol  kâfi. Yüzünün rengi bir haftada yerine gelir.Uykuların düzelir, rüyanı hiçbir korkunç hayalet kirletemez. Ah o çamaşır ipleri…

Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti’nde, o yıl İstanbulluların iflâhını kesen kışta,   kadın meselesinden  işlediği cinayeti, içine bahar sızan duruşma salonunda pervasızca  anlatırken  vicdanını çoktan yitirdiği izlenimi veren berber kalfası S.’nin, kendisi yerine tercih edileni acımasızca öldürmesindeki anlamsızlık bu gerçekten bağımsız değildir şüphesiz.

Bu yüzden yazar üzülerek: ‘…Korkunç bir kış gecesinde, insanların mangala, sobaya, hatta birbirlerine sokulmaya, odalarda nefesle ısınmaya, birbirlerini hasretle sevmeye müsait bir kış gecesinde, karların savrulduğu, servilerin siyah ve beyaz uluduğu, sokakta kalmışların ruhlarının donmaması için bir insan eli sıkmaya muhtaç olduğu saatlerde , bir insanı öldürmek.

Aranızda hiçbir mukaddes rabıta olmadan, yalnız senin beğendiğin bir kadını başka bir adamın beğenmesinden haz duymayacak kadar bedbahtsan,  yatarsın bir servinin altına o kış gecesi. İki saatte tatlı bir uyku ile bu dünyadan göçebilirsin.

Bu belki senin için daha hayırlı  idi arkadaş berber kalfası.Sana anan baban insanların en acımaz yeri olan insan sakalını bile itina ile, sabunlarla köpürterek sıcak sularla yıkayarak, hiç acıtmadan kesmeyi öğretmek istemişler. Sana, bir usta hiç acımayan o insan sakalını keserken ne türlü itinâlar göstermeyi öğretmedi mi? Sabunlar sıcak sular, havlular, kolonyalar, pudralar, kremler…

Sen berber kalfası olsaydın, fırçanın altında yumuşayan bir sakal düşünür, aynada bir esmer insan yüzü görür, bıçağını çekmişken uzaklara atar, koluna öldüreceğin insanı takar: – Gel ağam derdin, gel sakalın uzamış, seni bir tıraş edeyim’ diyecektir.

Yazarın katile bu kızgınlığı, kırgınlığı nesnel gerekçelerledir. O yaşamın ve var edişin  mayası olan ‘sevi’nin nasıl olup da ölümün ve yok edişin gerekçesine dönüştürdüğünü  kabullenemez.

Dayının Ceketi’nde, kendisinin hiçbir kusuru olmadığını, tüm uğursuzluğun  daha önce çaldığı, dayısının ceketinden çıktığına hâkimi olduğu kadar kendini de inandırmaya çalışan gelgit akıllı Mehmet Dalgır;

Giysilerinin perişanlığına, duruşunun bitikliğine aldırmadan  ısrarla niçin çaldın sorularına ‘fındık fıstık alırdım’ diyecek kadar, doğal ve yalansız cevap veren küçük H. Soğukpınar hiç şaşırtmaz Sait Faik’i.

Kezâ o, bir adamın  bazen gerçeklerle yüzleşmekten çok bir inanca sığınmaya, bir çocuğun üst baştan çok fındık fıstığa, şekerlemeye ihtiyacı  olduğunu bilmektedir.Doğrusu Hüseyin  çok daha küçük olsaydı ve  niçin çaldın sorusuna çocuk muhayyilesiyle  ‘Gökteki ayı satın alacaktım’ dese  de şaşırmayacaktır.

Meryem Ana Kandilinin Ampul Kordonu’da, kiliseden çıkan yangın sonrasında, üç papazın kusurlarıyla müezzin Mehmet Efendi’nin ölümüne sebebiyet vermekten yargılandıkları davada, bilirkişinin sorunu çözemeyen uzun teknik açıklamaları üzerine papaz Kenedyus Efendi’nin yangının sorumluluğunu Tanrı’ya   yüklemeye  çalışması;

Yüzündeki hafif sıyrığa dayanarak, birlikte kaldıkları handa köylülerinin ansızın başlattıkları Bir Muharebe’de kendisini taşlarla ve demirlerle öldüresiye dövdüklerini iddia eden  davacı Süleyman’ın anlattıklarından daha anlamsız değildir.

Kocası öldükten sonra, sıkıntısını hafifletmek, yalnızlığını unutmak  için haftanın 3-4 gününü  adliyede dava dinlemekle geçiren, bir zaman sonra sanıklarla senli benli olacak kadar  Başkalarının Derdiye Dertlenen Bayan, Muhsin Ertuğrul ile Peyami Safa arasındaki Hamlet davasının ağırlığını kaldırabilecek midir? Kim bilir?

Hukukçunun  her gün karşılaştığı demir leblebi sertliğinde olaylara normatifin katı kalıpları ve yerleşik hukuk tekniğinin soğuk penceresinden bakıldığında, yaşama, insana, topluma ilişkin   Sait Faik tutumu   alanla ilgisiz, romantik  ya da  naif görülebilir. O’nun bir dönem sanık olmanın dışında, ürettikleriyle  hukukun  neresinde konumlandırılabileceği sorusuna vereceğimiz yanıt, yalnız bülbülü eti için feda etmek düzeyinde bir faydacılığa değil, ‘ruh’a  karşı inanç ya da inançsızlığımızı da ortaya koyar.Bu noktada hukukun, teknik açıdan  sağlam   olduğu kadar,  dil ve estetik  düzeyi güçlü,  yüksek ruhlu metinler üretme çabasında Sait Faik çok değerli pratikler sunabilecek konumdadır.

Ancak asıl önemlisi, insana, topluma, doğaya ilişkin Sait Faik’in temsil ettiği duyarlılığının öğretecekleridir. Öğrenilecek olan ise öykünün, romanın, şiirin, anlatının penceresinden, hukukçunun ‘üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hâli azâmetliler’ dünyasına güler yüzlü bir günaydın, içten bir tebessüm kadar zahmetsiz.

Sait Faik’in öykülerine can veren nedir bilir misiniz? İhtimale karşı  hâli; olaya  karşı mekân ve kişileri; sisteme karşı insanı tercih etmesidir. Yüksek gerilimli, acıklı, korkunç ya da gösterişli konuları ele almayan, skandal içermeyen; mutlaka bir çatışmaya dayanma kaygısı gütmeyen bu öyküler yaşamın olağan akışında telâşsız adımlarla, küçük harflerle ilerler. Kurmacayı koltuk değneklerinin yardımı olmaksızın içtenlik’le yürüten, alışılageleni düşsel bir ‘sâhicilik’ katına yükselten bu biçem, yazma serüvenlerinin en zorunu yüklenir belki de.

Tıpkı duruşmalarda yargıcın ressamlara özgü bir bakış ve titiz bir gözlemle yakınanın, mağdurun, sanığın, tanığın sözlerini, davranışlarını,  durumlarını, dışa yansıyan iç dünyalarını ağır ağır  ve etraflıca tasviri gibi.

İnsana, nesnelere ve olaylara gözlemci/analizci bu sentaks, yargılamanın törenselliğinde biraz da, duruşma düzen ve disiplini için süreci yönetme çabasının  celâlinden örselendiğinden çoğu mahkeme kararları  dili kötü, biçimi bozuk,  mekanik, kuru metinler olmaktan kurtulamaz.

‘Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.’ diyor ya o. Biz sabah 9 akşam 5 insanları, ömrün emekliliğe  ertelenen günlerinde, başında hasır şapka, dudağında kiraz sapı, deniz kıyısında ya da  ağaç gölgesinde, saçı sakalı özgür bir adam  olmayı düşleriz.Bilmesek de bu adam Sait Faik’tir.

Hep ‘siz’ olmanın güveniyle, sanıklara, tanıklara, mağdurlara mütemadiyen ‘sen’ diye parmak sallayan bizler! Tek derdi tasası  mevsimin  ilk lüferini görmek olan, Ada’daki son kuşun akıbetinden endişe duyan  Sait Faik’ten öğreneceğimiz çok şey var.

Kürsünün karşısında susarak‘Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri anıları da unutamayanlardır. Belleklerinin  bu tâlihsiz  gücü karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.’ diyen Sait Faik bizdendir. Hep kürsünün öte yakasında ve hep şair kalan Bülent  Ecevit [1925 – 2006]  kadar.

Yargı

öldürenle  katiliz çalanla hırsız

tümümüz  sanığız tümümüz savcı

tümümüz  suçlu tümümüz yargıç

kimi  aklar kimi suçlarız

kimi  bağışlar kimi asarız

kendimizi  başkasında

her  gün bıçak saplı

birinin arkasında

vurulan  da biziz vuran da

Bülent Ecevit

_______________________________________________________________________

Sait Faik Abasıyanık / Mahkeme Kapısı – Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2011

HUKUK ADAMLARI BİRLİĞİ DERGİSİ

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir