Referandum Yolunda Tartışmalar IV: Sokratik Yolun Sonunda…

ThemisSokratik diyalogların sonuna geldik.

[ Diyalogların Üçüncü Bölümü İçin Bağlantı (Bağlantı)

Diyalogların İkinci Bölümü İçin Bağlantı: (Bağlantı)

Diyalogların Birinci Bölümü İçin Bağlantı: (Bağlantı)]

Şimdi sıra Evetçi, Hayırcı, Boykotçu, Akademia ve Politea’yı dinlemiş olan yazarın görüşlerinde.

Referandum yolunda asıl tartışılan konularla ilgili olan bu yazı dört ana başlıktan oluşuyor,

I. Giriş,

II. Anayasa Mahkemesi Konusu

III. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Konusu

IV. Bir de Denklemde Hesaba Katmamız Gereken Şey: Peki Ya Yargıtay ve Danıştay Üyelerini Kim Seçer?

V. Ayrı Ayrı mı Topluca Oylama mı Konusu…

Neden Bu Başlıklar? Bu başlıklar çünkü değişikliklerde, bu başlıklardan başka sorun edilecek bir konu bulunmuyor ve zaten bu değişiklik paketinin özü de bu başlıklarla değerlendirilecek konulardan oluşuyor. Paketin hak ve özgürlüklerle ilgili diğer hükümlerine denecek çok şey yok kanısındayız.

Yazan: Öykü Didem Aydın

I. Giriş

Öncelikle genel görüşümü ifade edeceğim:

Anayasa değişiklik paketinin içinde, yargı ile ilgili olan düzenlemeler bakımından, ‘arzu edilenden’ ve ‘ideal olandan’ uzak olan çok yön var ama 1982 Anayasası’ndan geriye gidiş anlamına gelen hiçbir düzenleme yoktur. Bilakis bunlar, her türlü siyasal yandaşlık düşüncesinden ari olarak düşünüldüğünde değerli sayılabilecek değişikliklerdir. Şahsen, anayasanın bütünsel reformunun, yani toptan bir değişikliğin, halkın, anayasa yapımı için ve hiçbir seçim barajı uygulaması olmadan seçeceği kurucu meclisler marifetiyle yapılmasını ve böyle hazırlanan anayasanın halkın onayına sunulması taraftarıyım. Bu, ”bütünsel reform” konusundaki düşüncelerimdir. Ama kısmi bir reformun, her zaman, seçilmiş temsilcilerimiz eliyle ve anayasaya uygun olarak yapılabilmesinin taraftarı oldum. Öte yandan, 1982 Anayasasını ”halk’ın temsilcileri’ yapmamış olduğu için (özellikle kısmi değişiklik söz konusu olduğunda) seçim barajının mevcudiyetinin; seçilmiş bir parlamentonun anayasayı değiştirebilme yetkisinin meşruiyetini etkilemeyeceği kanısındayım. Yani halkın yapmadığı bu anayasayı, halkın -seçim barajlarıyla da olsa- seçilmiş temsilcilerinin kısmi olarak değiştirebilmesi taraftarıyım. Bunlar usulî meşruiyetle ilgili konular.

Ama siyasal parti yandaşlığının ötesine geçilerek düşünülecek olursa, içeriksel olarak, bu anayasa değişiklikleri, seçilmiş temsilcilerin anayasaya uygun olarak gerçekleştirmeye çalıştıkları ve Anayasa Mahkemesi’nin de iptal etmediği meşru tercihlerinin ifadesidir.   Bu tercihlerin hiçbir neticesi olmaması düşünülemez. O netice,  parlamentonun (ve netice itibariyle Türkiye’de yürütme üzerinde parlamenter denetim etkin bir biçimde kullanılamadığı için yürütmenin) ve özellikle cumhurbaşkanlığının güçlendirilmesi; yargı erkinin, demokratik temsilcilere nazaran geri planda kalması ve  daha az ‘aktivist’ olması, siyasal tercih meselelerine karışamaması ve asıl işini yapması, yani anayasa yargısının bireylerin davalarına ve hak ve özgürlüklerinin korunmasına odaklanmasının sağlanmasıdır. Anayasa  değişiklikleri; yürütmenin, yargı erki üzerindeki etkisini arttırma amaçlıdır ve o etkiyi arttırmaya elverişlidir. Ancak ben, bunun bir fenalık olmadığını, şimdiki durumla karşılaştırıldığında güçler arasında bir ”denge pozisyonu’ yaratacağını düşünüyorum. Nedenlerini aşağıda anlatacağım.

Öte yandan, değişikliklerin topluca oylanması, mahzurları olan bir durum ve son derece ciddi bir sorun. Konu birliği teşkil eden başlıklar, ayrı ayrı oylansa ne iyi olurdu. Bunun yapılmamış olması, seçmen iradesini fesada uğratabilecek bir durum kabul edilebilir. Gerçekten konu birliği esası, ve değişikliklerin ayrı ayrı oylatılması, çağcıl dünyada, özellikle kısmi anayasa değişiklikleri açısından, uygulanan bir prensiptir. Aşağıda V. başlık altında bunun örneklerini vereceğim. Fakat dediğim gibi: 1982 Anayasasını halk yapmamıştır. 1982 Anayasasını halk yapmadığı gibi, bu anayasa tüm o eleştirilen kurum ve kurallarıyla  bir ”plebisit” biçiminde halka dayatılmıştır. Şu anda hem usulî, hem de içeriksel olarak 1982 Anayasasının kabul edildiği düzlemden çok daha demokratik ve meşru bir düzlem söz konusu. Hem yapılış usulü hem de içerikleri bakımından, bu anayasa değişikliklerini, ”olması gereken”, ”ideal” sistemle değil, değiştirdiği-sistemle karşılaştırmak zorundayız. Bu, mantığın gereğidir. Çünkü Türkiye’de ”anayasacılığın özü”, yani halkı, temsilcilerinden sakınma işi aşamasına henüz gelinememiştir. Önce halkın kendisini reşit kılması ve kendini vasilerinden sakınması gereklidir. Vasiler ortadan kaldırıldıktan sonra, halk, kendisini, temsilcilerinin (olası ya da potansiyel) aşırılıklarından da sakınma imkanını bulur. Önce vesayetin kaldırılması, sonra da temsilcilerin sınırlandırılması denen etkinliğin adı da zaten anayasacılıktır. Biz şimdi temsilcilerimiz eliyle vesayeti kaldırıyoruz. Halk için sırada, gerekirse eğer, temsilcilerini de daha sıkı denetleme imkanı bulabilmek, seçim barajlarını düşürmek, yürütme organı üzerindeki denetim mekanizmalarını çeşitlendirmek vb. girişimler olacaktır.

Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu açısından, yürütmenin ve yasamanın (aslında Türkiye’de bir parlamenter denetim kültürü olmadığı için) netice itibariyle yürütmenin etki ve kontrolü hususu, daha çok Cumhurbaşkanı; Cumhurbaşkanı/YÖK bağlantısı ve TBMM/Sayıştay bağlantısı üzerinden gerçekleşecek muhtemelen. Fakat bu, mevcut düzeni altüst etmekten ziyade,  orta-vadede güçler arasında bir denge pozisyonu,   marjini dar oylama çoğunlukları yaratacaktır.

Tavrımı netleştireyim, gene sitemdeki bir yerde yazmış idim:

”…seçilmişlikle korporatist atanmışlık arasındaki en büyük fark, belki de, seçilmişlerin nitelik ve ahlaki seciyesinin seçim ‘kampanyası’ sırasında kamuoyunun bilgi ve dikkatine sunulabilmesi ve açık açık tartışılabilmesine karşın korporatist atanmışlığın, kapalı kapılar altında belirli bir kesimin, pek de tartışılamayan tercihleri ile gerçekleşmesidir. Aslında demokrasiyi demokrasi yapan ve olası seçim yöntemleri içinde tercih edilebilir kılan seçilmişlerin, seçilmemişlerden her zaman daha üstün ve nitelikli olduğunun kabulü değil; seçilmişlerin, pazara çıkarılması gereken bir iplikleri  var ise, bunların seçim öncesi pazara çıkarılması imkanının sağlanmış olmasıdır…”

Bu düşüncemi hep korudum. Bir de şu düşüncemi koruyorum:

”…Aslına bakılırsa yargıçların da belirli siyasal partilerin program ve ilkelerine yakın olmaları doğaldır. Yargıç Tanrı değildir, o da insandır ve insan da siyasal bir hayvandır. Önemli olan, onların davaları görürken ve bu tür yüksek yargı konseylerinde görevlerini ifa ederken siyasal etkilerden uzak ve üstün mesleki bilgi ve araştırmaya dayalı olarak çalışabilme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır. Ayrıca, belirli bir siyasi görüşü olan veya bu görüş ‘adına’ belirli etkinliklerde bulunan kimselerin, siyasi görüşlerini belli etmeyen ya da bu konuda hiçbir etkinlik göstermemiş kimselerden daha taraflı olacağı ya da bağımsız davranmayacağı da sosyoloji biliminin araçları ile kanıtlanmış değildir. Her iki kesimden de partizan kararlar çıkabilir. Yüksek yargı organları söz konusu olduğunda tarafsızlık ve bağımsızlığın sağlanması açısından önemli olan ‘yaştaş ve baştaşlarından üstün olduğu kanıtlanmış bir çaplı mesleki nitelik; hayat koşusunda (curriculum vitae) pürüzsüz veya pek az pürüzlü bir ahlaki bütünlük, kimseye müdanası olmama ve siyasal iktidarlardan beklentisi olmama anlamında yaşça kıdem ve çeşitli siyasal güçler arasında belirli bir uzlaşma ile göreve gelmiş olmak gibi görünmektedir. Tartışalım. Aksi her zaman iddia edilebilir.”

Dilerseniz yargı kurumları üzerinde doğması muhtemel bir yürütme etkisini önce Anayasa Mahkemesi, sonra da HSYK açısından şöyle somutlaştırayım ve bundaki fenalık ya da iyilikleri bir tahlil edeyim:

II. Önce Anayasa Mahkemesi:

1. TBMM, Sayıştay’ın göstereceği adaylardan 2 üye seçecek (TMBB, Sayıştay üyelerini seçer biliyorsunuz), TBMM de Türkiye’de ne yazık ki iktidar partisinin hakimiyeti altındadır ve gene Türkiye’de yürütme üzerindeki parlamenter denetim yöntemleri işlevsizdir).

2. Cumhurbaşkanı, YÖK’nun göstereceği adaylar arasından 3 üye seçecek (YÖK üyelerini de biliyorsunuz büyük ölçüde yürütme organı belirler ve seçer).

3. Cumhurbaşkanı, ayrıca 4 üyeyi doğrudan seçecek.

Yargıtay, Danıştay vb. yüksek yargı organlarının göstereceği adaylar bir tarafa bırakılacak olursa (biliyoruz o cenah normal olarak muhalif taraf ya da diyelim bir ifadeye göre ‘statükocu taraf’ oluyor), TBMM + Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi’ne, üzerlerinde ”etki” sahibi olacakları (yani yanlış anlaşılmayayım, buradaki etki düşünce birliği ya da benzerliği anlamındadır) toplam 9 üye gönderecek. Dierseniz buna ‘yürütme cephesi” adı verelim. Yeni düzen 17 üye öngörüyor. Bu 17 üyeden 9 üyeyi (”yürütme cephesini”) çıkarırsak 8 üye kalacaktır. Bu 8 üyenin 7’si bir taraf açısından ‘muhalif’, öte taraf açısından ‘statükocu’ yargıçlar olabilir diyelim çünkü yeni düzende Yargıtay/Danıştay ve diğer yüksek yargı organları da Anayasa Mahkemesi’ne 7 üye gönderecek. Yani Yargıtay/Danıştay/diğer yüksek yargı organları cephesi 7′ üyeden oluşur.  Ayrıca Baro başkanları tarafından 1 üye gönderilecek (Bu üyenin siyasal tavrı belirsiz/ortada sayılabilir ancak bu üyenin de baro başkanlarının gösterdikleri adaylar arasından TBMM’nce seçileceğini hatırlatmakta yarar vardır).

[Parantez arası: ''Statükocu'' nitelemesini pek sevmemekle birlikte ' ''statükocu''yu,  ''mevcut durumda 'yetkili ve etkili' olan ya da mevcut durumun devamını savunan kesim'' anlamında kullanıyorum. ]

Bu çerçevede aslında bir denge düzeninin yaratıldığı söylenebilir. Şimdiki düzen tümü ile  Danıştay/Yargıtay ve diğer yüksek yargı ”cephesi” tarafından yürütülüyor. Ama anayasa değişiklikleri ile başlayacak yeni düzende  bir ”Cumhurbaşkanı/TBMM ”cephesi”  de oluşacak.  Çünkü cumhurbaşkanının doğrudan ve YÖK üzerinden yaratacağı etki ile TBMM’nin Sayıştay üzerinden yaratacağı etki de işin içine giriyor. Orta pozisyonda baro başkanlarının göndereceği tek üye var. Bununla birlikte bu üye de neticede  baro başkanlarının gösderdiği adaylar arasından TBMM’nce seçilecek.

Anayasa Mahkemesi, yakın gelecekte, bu kombinasyonu yansıtacak biçimde yeniden oluştuğunda yakın dönemdeki siyasal davalarda  yürütmece arzu edilen karar kombinasyonları, daha sonra çıkarılacak bir ”uygulama kanunu” ya da ”Anayasa Mahkemesi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”u yeni düzene uyarlamak için yapılan değişikliklerle hükümet bakımından arzu edilir biçimde düzenlenebilir. Neden? Bu konuda 149. maddede yapılan değişiklik çok önemli. Değişiklikten sonra maddenin bizi ilgilendiren kısımları şöyle olacak:

”MADDE 149- Anayasa Mahkemesi, iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır. Bölümler, başkan vekili başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının veya Başkanın belirleyeceği başkan vekilinin başkanlığında en az on iki üye ile toplanır. Bölümler ve Genel Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır. Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar oluşturulabilir.

Siyasî partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara Genel Kurulca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce karara bağlanır.

Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğu şarttır.

Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.

Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul ve bölümlerin yargılama usulleri, Başkan, başkan vekilleri ve üyelerin disiplin işleri kanunla; Mahkemenin çalışma esasları, bölüm ve komisyonların oluşumu ve işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir…” (Bu italik ile işaretli son kısıma da dikkat, ileride bu ‘işbölümü’nün belirlenmesi sırasında çıkacak ‘tantana’yı haberlerden takip ederiz.)

Altını çizerek koyu ile işaretlediğim değişiklikler bakımından; yani yasa iptali, anayasa değişikliklerinin iptali, siyasal partilerin kapatılması bakımından 12 üyeli ‘genel kurul’un 2/3’ünün kararı gerekecek. Bu çerçevede karar yeter sayısı 8’dir.

Elimizde 17 üye var. Bunların 9’u yürütme cephesi, 7’si ‘statükocu’ addedilen cephe, 1’i de barodan gelen ancak muhtemelen ”yürütme cephesine” meyyal üye.  Genel Kurul’a yedi kişiden oluşması muhtemel Yargıtay/Danıştay/Diğer Yüksek Yargı ”cephesi”nden (!) 7’si de katılsa, hatta barolardan gelen üye (uzak ihtimal ama) onlara katılsa bile, yani bir genel kurulda yürütme cephesinden hiçbir üye bulunmasa (ki bu olanaksızdır) karar yeter sayısı olan 2/3’e ulaşmak, ‘Yargıtay/Danıştay/Diğer Yüksek Yargı organları”cephesinden gelenler için olanaksız duruma gelecektir. Çünkü bunların yedisinin de bir arada bir genel kurulda bulunması ve onlara barodan katılan üyenin destek olması gerekir. Bu da şu demektir: Hükümetin çıkarılmasına önayak olduğu yasalar ve anayasa değişikliklerinin yargı denetimi bizatihi üye profillerinin eğilimleri nedeniyle zorlaştırılabilecektir. Bu, şüphesiz bir olasılıktır. Bir ”potansiyel”in yaratılmasıdır. Yoksa, yüksek yargı organı mensubu kimselerin, her durumda, gözü kapalı olarak, kendilerini mahkemeye gönderen siyasal ittifakın isterlerine uygun hareket edeceği de iddia edilemez. Bununla birlikte, Kuzey Amerikalıların ”yüksek profilli” davalar adını verdikleri davalarda ve siyasal ayrışmayı çözmenin çetrefilli ve tansiyonun yüksek olduğu davalarda, bunların o isterlere göre hareket etme eğilimi içine girebileceği de tahmin edilebilir.

149. maddenin değişik halinde, dikkatle okur isek, bizi üye kombinasyonlarının etkisi bakımından ilgilendirecek iki önemli yön var:

1. Anayasa Mahkemesi’nin iki daire ve genel kurul olarak çalışması

2. Genel Kurul’un alması gereken kararların mahiyeti ve karar yeter sayısı.

Özetle Türkiye’de mevcut siyasal bölünme, yakın ve orta gelecekte devam edecek olursa bu değişiklikler yasaların iptalini ve anayasa değişikliklerinin iptalini ve parti kapatmalarını ve partileri mali yardımdan yoksun bırakmayı ‘hükümet’ lehine zorlaştıracaktır.

Bunda bir fenalık var mıdır? Gelelim o yöne. Eğer Anayasa Mahkemesi; kamuoyunda 367, başörtüsü kararı olarak bilinen kararlarda ve bir dizi başka kararlarda bu kadar yanlış, hukuksuz, gayri-adil ve gayri-meşru bir yargısal aktivizm ve müdahalecilik içine girmese idi başına bunlar gelmezdi. İleri gitmek pahasına, bu kesimin, bindikleri dalı kesmekle pek de doğru bir iş yapmadıkları kanısında olduğumu ve şimdi bu kanımda haklı çıktığımı vurgulamak istiyorum. Bu durumu şuna benzetiyorum: Çocuğu tedip edeceksiniz, kafasını gözünü yarıyorsunuz, o da sizi terk ediyor ya da Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından elinizden alınıyor!  İşte ‘hukuk devleti’, ‘laiklik’ vb. ilkeler de ne yazık ki  kafası gözü yarılan o çocuk… Bu, benim siyasal kanım. Yani, gene ileri gitmek pahasına ‘’siz istediniz’’, ‘ettiğinizi buldunuz’  demek lazım. Özetle değişikliklerle, nispeten monolitik ve yekvücut Anayasa Mahkemesi’nde ikinci bir cephe  açılma potansiyelinin yaratıldığını düşünüyorum. HSYK’nda ikinci bir cephe, olası-karşıt bir cephe açılmaktadır (Bu konuyu aşağıda III. Başlık altında değerlendirdim). Kısa-orta vade, bu iki cephenin ihtilaflarından çıkan sonuçlarla belirlenecek.  Uzun vadede ne olacağını aşağıdaki IV. başlık altında değerlendirdim.

Olan bitende bir fenalık var mıdır? Bunun halihazırda bir fenalık olduğunu düşünmüyorum. Tek pozisyonlu bir yüksek yargı organından belirli ”blok’ların ve çeşitli ”pozisyonların” bulunduğu bir yargı organı profiline geçilmesi ve yargıçların eğilimlerinin çeşitlenmesi hukuk devleti açısından da arzu edilebilir bir gelişme sayılabilir.  Öte yandan aynı durum hükümetlerin ”yatay hesap verebilirlikleri” açısından bir fenalık tehlikesidir sadece ve fenalığın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterir. Bununla birlikte bu değişikliğin, yargının özellikle yerindelik denetimi yapmasının önünü alması, siyasal partileri ‘kafasına göre’ kapatmasını engellemesi ve ‘anayasa değişiklikleri’ konusunda iptalleri zorlaştırması kısmını olumlu buluyorum. Ancak aynı değişiklik, anayasa yargısının asıl işi olan yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemesi yönünü de yıpratabilecek, anayasa yargısını zayıflatacaktır. Bu kısım hoşuma gitmiyor ama ülkede siyasal nitelikteki kararları, yüksek yargı organlarının alması da hoşuma gitmez ve her zaman seçilmişleri, atanmışlara tercih ederim. Yine, bir demokraside, hukuk devleti, ‘bölünmez bütünlük’, ‘laiklik’ vs. adı altında, demokrasinin altı oyularak parti kapatılması hoşuma gitmez ama bir demokraside, yürütmenin at oynatması ve ”yatay hesap verebilirlik” adı verilen denetime tabi olmaması da hoşuma gitmez. Bununla birlikte hoşuma gitmeyenler arasında öncelikli olanlar, önceliklidir. Öncelik ise Türkiye’de hiç olmazsa biçimsel olarak bir demokrasi türünün yerleşmesidir. O demokrasi türünün kendine özgü aksaklıklarıyla sonra uğraşılır.

III. Dönelim Tekrar  HSYK’na:

Şimdi de HSYK üzerinde yürütme etkisini görelim:

Öncelikle şu hükmü bir kenarda tutalım: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yirmiiki asıl ve oniki yedek üyeden oluşur; üç daire halinde çalışır.

Kurulun, 4 üyesi, Cumhurbaşkanınca,

3 üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca,

2 üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca,

1 üye Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından,

7 üye adlî yargı hâkim ve savcılarınca,

3 üye idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.

2 üye de Adalet Bakanı ve Müsteşar’dan oluşacak.

Bu çerçevede de benzer denge durumu oluşturulmuş:

4 üye (Cumhurbaşkanı) + 1 üye (Adalet Akademisi) = 5 üyeli yürütme cephesi bir yanda 3+2=5 üyeli  ‘mevcut cephe’ (Yargıtay/Danıştay Cephesi) öte yanda.

Diğer üyelerin belirlenmesi, yani adli yargı hakim ve savcıları ile (7 üye); idari yargı hakim ve savcıları (3 üye) seçilmesinin doğrudan şu ya da bu cepheye yazılması zor tabii. Ama azıcık aklı selim ile bunların tercihlerinin az ya da çok şu veya bu şekilde ülkedeki siyasal çoğunlukları yansıtacağı düşünülebilir, özellikle adli yargı savcı ve hakimleri bakımından bu daha doğru sayılabilir ama durumu genellememek,  iddiayı sosyolojik araştırmalarla desteklemek gereklidir. Böyle bir yansıma potansiyelinde fena bir yön var mı? O kadar da değil. Ülke sathındaki hakim ve savcı sayısı düşünülecek olursa, bunların temsilcilerini de bu kadar önemli bir kurula gönderebilmeleri gerekir. Pek çok sistemde, bu kaynaktan kadar yüksek sayıda temsil çıkmamakla birlikte bu anayasa değişikliğini olumlu görmek gereklidir.

Ama bir de Adalet Bakanı + müsteşar ile birlikte bu kurulda da yürütme etkisi artıyor.

Bu denge durumunda bir fenalık var mı? Bence yok. Mevcut durumda hiçbir ‘denge’ yok çünkü. Bir pakt da yok. Tek taraflı bir üstünlük var. Şimdiki durum, tümü ile ‘mevcut’  pozisyonları avantajlı kılıyor.

Özetle, HSYK’ndan ziyade anayasa yargısı daha çok yürütme etkisine açılıyor diye düşünüyorum. HSYK da açılıyor fakat bu açılma, daha çok belirli bir dengeyi yaratma ve yeni bir karşı-cephe açılması sonucu doğuruyor.

IV. Bir de Denklemde Hesaba Katmamız Gereken Şey: Peki Ya Yargıtay ve Danıştay Üyelerini Kim Seçer?

Değişikliklerle yüksek yargıda, özellikle Anayasa Mahkemesi’nde ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda ikinci bir ”cephe” açılacağı fikrini savunduk. Bu ikinci cephenin, ’statükocu’ tabir edilen kısmı, yani Yargıtay ve Danıştay cephesi, zaman içinde eriyecektir. Neden? Çünkü onları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçer de ondan. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda yürütme etkisi, aşırılıklarla beslenmiş bir şekilde kurulursa, bu etki yansısını Danıştay ve Yargıtay üyelerinin profilinde de bulacaktır:

Önce mevcut düzende HSYK üyelerini kim seçer diye hayırlayalım:

Mevcut Düzende HSYK ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?

Kurulun üye sayısı 7′dir. Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun 3 asil ve 3 yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulu’nun, 2 asıl ve 2 yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri 3′er aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.

Şimdi bu Kurulun yapısı değiştirilecek ancak kurulun Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçmesi kuralı doğallıkla değiştirilmeyecek.

DANIŞTAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?

Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idarî yargı hakim ve savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı; tarafından seçilir.

YARGITAY ÜYELERİ NASIL SEÇİLİYOR?

Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış, adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir.

Şimdi HSYK’nun yapısı değişince doğallıkla Yargıtay ve Danıştay’ın yapısı da değişecektir. Burada da yürütme etkisi artacaktır. Cumhurbaşkanı; Yargıtay ve Danıştay üyelerinin dörtte birini mevcut düzende zaten seçiyor. Bir de şimdi HSYK üzerinden dolaylı olarak, Danıştay ve Yargıtay üzerindeki etkisi artacak tabii.

Yürütme etkisi yürütme etkisi der iken, bunun, halkın, genel seçimlerle seçtiği ”organlar”ın olduğu gerçeğini de unutmayalım tabii. Yüksek yargı organlarının -özellikle Anayasa Mahkemesi’nin- üye profillerinin demokratik olarak meşru olması ve üye-bloklarının gelişerek, kararların bu ”blok”ların kuramsal ve uygulamaya ilişkin belirli siyasal tercihlerden esinlenen ihtilaflarla oluşması o kadar fena bir durum değildir ve dış dünyada da yaygın olarak görülen bir haldir.

V. Son olarak: Ayrı Ayrı mı, Topluca Oylama mı Konusu:

Anglo-Amerikan ve Latin Amerikan anayasacılığında (bizler ne yazık ki bir Avrupa’dır tutturmuşuz, demokrasileri gitgide eskiyen Avrupa dışında da bir dünya var) single subject rule (tek konu kuralı) veya “separate vote”  (ayrı oy) adı verilen uygulama, bir yasa girişiminin ya da bir yasanın onaylanması ile ilgili bir referandum girişiminin, konusu anayasa değişiklikleri de olsa, tek bir soru ya da mesele’yi içermesi kuralıdır. Örneğin ABD’nde şu 15 eyalette bu kural sıkı bir biçimde geçerlidir (biliyorsunuz orada da eyaletler, ABD federal anayasasına uygun olmak koşuluyla kendi anayasalarını yaparlar).

Alaska (Alaska Stat. 15.45.040)
Arizona
California
(Const. Art. II, Sec. 8 (d))
Colorado (Const. Art. V, Sec. 1 (5.5) and CRS 1-40-106.5)
Florida (Const. Art. XI Sec. 3)
Missouri (Const. Art. III Sec. 50)

Montana

Nebraska (Const. Art. III sec. 2)

Nevada (N.R.S. 295.009)
Ohio (O.R.C. 3519.01)
Oklahoma
Oregon
(Const. Art. IV sec. 1 (2)(d))
Utah

Washington
Wyoming
(Wyo. Stat. 22-24-105 (a))

Bu kural, ilginçtir, bırakınız anayasa değişikliklerinin referandumunu, meclislerin yasa yapmasında dahi geçerlidir. Yani bizim anayasamızda bir yasa yapılırken o yasanın ‘madde madde’ oylanması gereği gibi bir şeydir. Örneğin 2005’te TBMM Yeni Ceza Kanunu yaptı. Bunu topluca mı oyladı? Hayır. Madde madde oyladı. İşte halk da anayasayı oylayacaksa, madde madde oylasın, iradesi fesada uğramasın ve araya sıkıştırmalar olmasın diyor Amerikalılar ve Latinler. Bizim oralara gelmemize daha uzun süre var. Biliyorsunuz onlar cumhuriyetlerini 1776’da kurdular, biz ne zaman kurduk?! Kendimizi o kadar da küçük görmeyelim.))  Gerçi bizim bir de ‘Bazı Kanunların Muhtelif Hükümlerinin Muhtelif Şekilde Değiştirilmesi Hakkında Bir Kanun’ uygulamaları gibi garabetlerimiz de var.

Örnek: Ohio Eyalet Anayasasının XVI. Maddesinin 1. fıkrası (özet geçiyorum):

‘’Yasama organının her iki kanadından her biri, bir anayasa değişikliği önerisi gerçekleştirebilir. Eğer bu öneri, yasama organının her iki kanadının üye sayılarının beşte üçüne tekabül eden çoğunlukla kabul edilirse, evet ve hayır oyları tutanağa geçirilerek bu değişiklikler eyalet tarafından bir sonraki seçimlerden doksan gün önce, üzerlerinde hiçbir siyasal parti damgası olmadan ayrı bir pusula ile kabul veya reddedilmek üzere seçmenlerin onayına sunulur.……. Eğer aynı anda birden fazla değişiklik oylanacaksa, bunlar seçmenlerin; her bir değişiklik üzerinde ayrı ayrı oy vermesini sağlayacak bir şekilde sunulur.’’

Bu bir örnek, bunların sayısız örnekleri var; ‘çağcıl dünya’ diye bir dünya var ise ve ileri demokrasi diye bir ideal var ise işte bir örneği. Bu ileri teknoloji çağında, e-devlet uygulamaları döneminde, şu değişiklikleri üç dört grupta, konu birliği esasına göre başlıklar altında toplayıp ya da bir form üzerinde ‘1. madde: evet/hayır 2. madde: evet/hayır; n’inci madde: evet/hayır’ diye oylatmak çok mu zor? Hele hele ÖSYM gibi bir sistemi, on yıllardır standart sapmaları, şunları bunları hesaplamaya varacak derecede kullanabilen bir ülke, seçmenlerin üç veya dört grupta toplanacak oylarını mı sayamayacak?

Veyahut ‘Biz Türk milleti’, önümüzdeki form üzerinde üç ya da dört soruya ayrı ayrı ‘evet’ veya ‘hayır’ demeyi bilemeyecek miyiz? Bilmiyorum.)) Fakat şunu yeniden ifade etmeme izin veriniz. Bahsettiğim halklar, kendi anayasalarını kendileri yaptılar ve ‘temsilcileri’ni de sınırlamak üzere yaptılar. Bir avukata vekalet verirken malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi satıp savmasına izin verecek şekilde vermiyoruz değil mi? Halk, siyasal vekillerine de bu açık çeki vermez aslında. Anayasacılığın anlamı, açık bir çek vermek değil, temsili sınırlandırmaktır. Ama biz oralara gelemedik. Bizim, bizi çocuk sanan, askeri, yargısal ve sair vasilerimiz var daha. Önce onlardan kurtulmalıyız. Önce reşit olmalıyız. Sonra sıra işte temsilcilerimizi sınırlandırmaya ve yukarıdaki gibi düzenlemelere gelir belki.

Peki ya Evet mi? Hayır mı? Boykot mu? Sadede geleyim. Her yurttaşınki gibi benim oyum da gizlidir. Kendime saklayayım. Propagandist değil,  ”Sokrates’çil”im.)) Gençlerin ahlakını bozmak, daha çok hoşuma gidiyor.

Ek Not:

[Parantez arası: Ayrıca orta-uzun vade açısından, yeni düzende seçilmiş cumhurbaşkanının iyiden iyiye ön plana çıkması ve yargı erkinin arka planda kalmasının, başka türlü ihtilaf potansiyelleri doğurabileceğini düşünüyorum. Bu ihtilafın yeni adresi parlamento ile cumhurbaşkanı ihtilafı çizgisi olacaktır. Güçlü bir cumhurbaşkanı, yarı-başkanlığa yakın bir rejim, parlamentoyu da arka plana iterek iyiden iyiye ön plana çıkar ise bunun doğal sonucu, ülkede ademi-merkeziyetçi taleplerin artması olacaktır. Çünkü parlamentonun etkin olmadığı bir merkeziyetçi düzende güçlü cumhurbaşkanını dengelemenin tek yolu, bölgelerin yerinden yönetim ısrarcılıklarını arttırmaları olacaktır. Sonumuz 'fedaralizm' mi veyahut özerk bölgeli bir yarı-başkanlık rejimi mi veyahut zayıf parlamentarizm, güçlü yürütme, güçlü bölgesel yönetim mi olacaktır zaman gösterir ama her hal ve karda bir dönüşüm süreci içine girmiş bulunuyoruz.]

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 80 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2012 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir