Şiir Gibi Ders Anlatmak: Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Erdal Onar ve Dersleri

TiyatroPek çok insan, mezun olduğu okullarla, çalıştığı kurumlarla, tuttuğu takımlarla, doğduğu memleket ve bölgelerle ve benzerleri ile övünebilir ama bir de övünülesi o yerleri, o yerler yapan insanlar var. İçinde bulundukları ortamlardaki varlıklarını ve o ortamlarda verdikleri hizmetleri dantela gibi örer, sayısız artı değer üretir ve uzun yıllar geçse de unutulmazlar. Pek çoğunun ortak bazı özellikleri vardır. Bu özelliklerden, kanımca en önemli olanları, onları sıradan olan diğerlerinden ayırır: Yaptıkları işe büyük bir tutkuyla bağlı olmak, yaptıkları işi bir araç değil, yaşamlarının amacı olarak gördüklerini hissettirmek, tarihle gelecek arasındaki uzun yolda sağlam bir bugün köprüsü oluşturmak ve girdikleri her ortamda kendilerini farkettirmek. Bir de gönül gözü. Böylelerinin gönül gözleri çok keskindir. Bir ışık hüzmesi veyahut yıldız kümesi ne ise, o insanlar da öyledir. Başkalarının gözlerini kamaştırırlar ama kendi kendilerini, çok doğal, pek normal bir kişi olarak kabul ederler. Oysa bu yıldızlar hiç de normal değildirler. Çünkü gözümüzü onlar kadar kamaştıranlara, onlar kadar uzun süre unutulmayanlara ve hepsinden önemlisi bizi hem insani hem de mesleki olarak onlar kadar zenginleştirmiş olanlara sık rastlanmaz.

Bu yıldızların önemli bir çoğunluğunun “öğretmenlerimiz”den biri ya da birkaçı olması rastlantı mı bilmiyorum ama hayatım boyunca hiç unutmadığım yıldızlarımdan biri Ankara Hukuk Fakültesi’nden Anayasa Hukuku Hocam Profesör Dr. Erdal Onar’dır.

Ankara Hukuk Fakültesi’nde dördüncü sınıfta iken, birinci sınıfın bir numaralı dersine tur düzenlerdik. O ders, Erdal Hocanın Anayasa Hukuku dersi idi. Daha sonra da  ondan “Yasa Yapma ve Norm Koyma” adlı yüksek lisans dersini almıştım. Bizim dönemin, kamu hukuku alanında master yapan beş on öğrencisine odasında verirdi bu dersi. “Yasa Yapma ve Norm Koyma” dersinin notlarını hala saklar,  parlamenter süreçlerde yurttaş veya hukukçu merakı uyandıran çetrefilli tartışmalar çıktığında zaman zaman o notlara başvururum. Uzun yıllar sonra İtalya’sından Almanya’sına, Almanya’sından Amerika’sına, başka başka ülkelerde de dersler görmüş, master ve doktora yapmış, oralarda da pek çok hocadan pek çok ders almış biri olarak geriye baktığımda, Erdal Onar’ın her durumda “en iyi Hoca”m olduğuna kanaat getiriyorum.

Bu yazıda ilk olarak sadece benim değil sayısız Ankara Hukuk Fakültesi mezununun öğrenim yaşamında özel bir yeri olan Profesör Erdal Onar’ın emekli olduğu haberini vereceğim. Sonra da emekli olmadan önce verdiği son derse katılamamış ve kendisine şükranlarımı sunamamış olmamı burada kendimce telafi edeceğim. Kime telafi edeceğim? Tabii kendi kendime çünkü duydum ki Hocanın aynı zamanda doğum günü olan 30 Eylül 2009 tarihinde Ankara Hukuk’ta verdiği son Anayasa Hukuku dersinde, amfi hınca hınç doluymuş. Bine yakın eski ve yeni öğrencisi o gün onu dinlemişler. O kadar şanslı değildim o gün ama şimdi kendi küçük kutlamamı yaparak Erdal Onar Hoca üstünde düşünmekle kendimi de ödüllendireyim istiyorum.

Ankara Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Profesörü olan Erdal Onar Hocamız, 30 Eylül 2009 tarihinde emekli oldu. Akademisyenlikte emekliliğin, belki sadece devlet üniversitesinden emeklilik anlamına geldiğini, Hocanın şimdi artık özel üniversitelerde öğretim üyeliğine devam edeceğini bilmek bizim için bir avuntu olsa da, Türkiye’nin üstün başarılı hukuk öğrencilerinin böyle bir Hocadan mahrum kalacağını düşünmek üzücü. Belki de Hocanın emekliliği, “dağıtımcı adalet” düşüncesinin bir uzantısıdır ve başka hukuk fakültelerinin de değerli Erdal Hocadan yararlanması bu şekilde sağlanmaktadır, kim bilir!

Onu tanımayanlar hemen soracaklardır: “Bu Hoca neden bu kadar değerli?” Bir Hoca neden bir öğrenci tarafından uzun yıllar sonra da şükranla anılır? Bir öğretmeni, iyi bir öğretmen yapan nedir? Aslında çoğumuzun hep andığı, kulaklarını çınlattığı bir ya da birkaç hocası olur hayatta ancak. Her hocamız o kadar da büyük bir iz bırakmaz bizde. Neden? Bu soruların felsefesini yapmak çok zor. Ama en azından Erdal Onar için birkaç somut neden sayabilirim sanırım.

Burada şu tarihte, şurada doğdu, şu eserleri yazdı, şuralarda üye olarak görev aldı diye yazabilirim ama Profesör Erdal Onar’ı tanıtmak için bundan ötesine ihtiyaç var.

Herşeyden önce Erdal Onar, eserleriyle de büyük bir bilim insanı. Yazdıklarının içeriği ile çok özgün ve yaratıcı bir akademisyen. Bir hukukçu olarak, incelikli hukuk mühendisliğini ve tekniğini şu kitaplarında bulmak mümkün.:

Erdal Onar, Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Siyasal ve Yargısal Denetimi ve Yargısal Denetim Alanında Öncüler, Ankara, 2003.

Erdal Onar, İsrail’in Kendine Özgü Bir Hükümet Sisteminden Eskisine Geri Dönüşü, Ankara, 2003.

Erdal Onar, 1982 Anayasasında Anayasayı Değiştirme Sorunu, Ankara, 1993…

vs. vs.

Başka kitapları da var ve tabii pek çok makalesi ama bu yazımda Hoca’nın yazılı akademisyenliğinden ziyade sözlü akademisyenliğinden ve özellikle Hocalığından, ders anlatmasından sözedeceğim.

Profesör Erdal Onar’ı bir de edebiyat ve hukuk açısından tanıtmak için “kürsüdeki tiyatrocu”, “kürsüdeki şair”, “kürsüdeki pandomimci” veya “kürsüdeki seslendirmen”, kısacası “kürsüdeki sanat adamı”nı da tanıtmak gerek. Şimdi kürsüdeki anayasa hukukçusunu, kürsüdeki-sanat-adamı-anayasa-hukukçusuna dönüştüren niteliklerden bahsedeyim. Aslında bu, onun öğrencisi olan herkesin bildiğini ve aktardığını yinelemekten öte geçmeyecek çünkü bu konuda internet üzerinde dahi çokça kaynak var. İşte bazı öğrencilerinin onun hakkında yazdıkları:

“ankara hukuk’tan anadolu üniversitesi hukuk fakültesi’ne misafir akademisyen olarak her hafta gelir ve elbette anayasa hukuku anlatır. ama ne anlatmak. reklamcılık derslerini kırıp da onun derslerine gitmekti en sevdiğim şey. teatral üslubuyla kürsüyü adeta sahneye çevirir ve kurduğu diyaloglarla dersi bir şahane anlatır.
engin bilgisiyle ve fransa’dan, anglosakson dünyadan, nihayet bizden verdiği örneklerle nefis bir karşılaştırmalı anayasa hukuku anlatır. askılı pantolonu ve ses tonu bu iş için biçilmiş kaftandır. dersin bir yerinde durur ve paris düşerken romanını tavsiye eder, sonra maurice duverger’e geçer ve ders hiç bitmesin dedirtir. (itaatsiz, 05.08.2003 01:19 ~ 04.02.2005 14:37)” ((Kaynak: Ekşi Sözlük: (Bağlantı))

devam zorunluluğu olmayan fakültede, derslerine devam bir kez tadını alan için zorunluluktur. ders verdiği amfide yer bulmak genelde zordur. anayasa hukuku 1. sınıf dersidir; erdal onar alır liseden yeni çıkmış bebecikleri, adam yapar onlardan.

ilk dersinde güven aşılar öğrencisine. içinde bulunduğu kurumun tarihini, bir ivy school’da bulunmanın ayrıcalığını ve buna uygun davranmanın gerekliliğini anlatır camdaki kalın gövdeli sarmaşığı gösterirken…
parlamentoda oy sağlamaya çalışan whipperları anlatırken, tilki avındaki asilleri, kamçının savruluşunu anlatır, öyle bir anlatır ki, at sırtında yeşil çayırlarda buluverirsiniz kendinizi…
ve son dersinde vedalaşır, “öyle bir meslek seçtiniz ki” der, “asla kapınızı mutlu insanlar çalmayacak. kimse size gelip de ‘bugün çok mutluyum, bunun belgelenmesi istiyorum’ demeyecek.” dersin sonunda bir şiir okur, behçet necatigil’den

“adı, soyadı
açılır parantez
doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
kapanır, parantez.

o şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.”

öyle bir şiir okur ki, amfinin yarısından çoğunun hıçkıra hıçkıra ağlayış sesinden, çekilen burunlardan sonunu duyamazsınız.

erdal onar, hocadır.

(doli incapax, 08.11.2007 16:59 ~ 17:01)” ((Kaynak: Ekşi Sözlük (Bağlantı))

Başka sözlüklerde ve kaynaklarda da çokça bulursunuz benzer övgü sözlerini. Facebook’ta, Hoca adına iki ayrı hayran grubu vardır ve üyeleri neredeyse bir pop şarkıcısını idol belleyenlerin sayısı kadardır!

Erdal Hocanın, tüm öğrencilerini hayran eden ve can kulağı ile Anayasa Hukuku dinlemelerini sağlayan en önemli niteliklerinden biri belki de sesinin güzelliği ve diksiyonunun mükemmelliğidir. Öğrencileri, bu renkli sesin çok faydasını görüyorlar. Zaten Hoca, eskiden seslendirmenlik de yapmış. Ama salt güzel sesle iyi Hoca olunmaz. Bunun başka nedenleri de olmalı.

Erdal Hocanın amfisinin salt Anayasa Hukukunu zorunlu olarak alan birinci sınıf öğrencileri ile değil, dördüncü sınıf, hatta başka fakültelerden kendisini dinlemeye gelenlerle dolu olmasının en önemli başka nedenlerinden biri, Anayasa Hukukunu anlatırken yaşatması ve tıpkı izleyicilerine çeşitli karakterlerle özdeşleşme ve onların kişiliklerini anlama imkânı veren bir tiyatrocu gibi ders anlatması. Bu, onun öğrencilerinin çoğunluğunun, hem de aynı ifadeyi, yani “tiyatrocu gibi” ifadesini kullanarak, paylaştıkları bir yönü. “Tiyatrocu gibi” ifadesinin altını çizeyim. Aşağıda bunun öğrenciye sağladığı yararları vurgulayacağım.

Onun dersinde izleyici, kuru, soğuk ve salt soyut bir bilgi aktarımını dinlemez, bir canlandırmaya, bir anlamda düşünsel olanın, kurumun ve/veya kuramın “animasyonu”na katılır. Bu animasyon, tarihsel olaylarla, karşılaştırmalı düşün ve sanat eserlerinin içerikleriyle ve salt düşünsel bir bilgi aktarımıyla değil, aynı zamanda duygusal bir mizaç ya da tavır aktarımıyla da zenginleşmiştir. Düşünce ve kuramlar öyle incelikli, öyle çarpıcı, öyle dikkat çekici yerleşmiştir ki o senfoninin içine, bunları özümsemek son derece kolaydır öğrenci için. Hatta salt özümsemeyi değil sorgulamayı da mümkün kılıcı bir çokseslilikle anlatır konuyu.

Öte yandan senfoni, bütün yıla yayılmış Anayasa Hukuku öğretimidir ama birinci ders sanki prelüd, takip eden her bir ders partisyonlar ve o partisyonlarla oluşmuş perde kümelerinden oluşur. Hocanın bu tarzı, her yıl geliştirdiği ve yıllar içinde iyiden iyiye artan bir ustalıkla kullandığı tahmin ediyorum. Yani Erdal Hocanın dersinin o dersle başlayıp biten bir “doğaçlama” değil, tamamen incelikle çalışılmış ve her yıl daha da geliştirilmiş bir tür provalı “başyapıt” olduğu açık. Bununla birlikte Hocanın duruma ve konuma uygun doğaçlama tekniklerinden de yararlandığını düşünüyorum. Ancak doğaçlamalar, geniş çerçeve ve “konsept” içindeki küçük “excursus”larda somutlaşmakta, tüm ders bir doğaçlamadan oluşmamaktadır. Öyle olsa idi sanırım o da değerli olurdu ama anayasa bilimi gibi bir dersi, hem de dünyanın çeşitli sistemlerine göndermeler ve edebi metinlerle zengin karşılaştırmalı örneklerle, bu derece istikrarlı bir iyi-performansla verebilmesi için Hocanın belirli bir “sahneye koyma” tekniği geliştirmiş olması lazım.

Tiyatro sanatçısı ve şair Suat Taşer’in çevirdiği bir derleme olan Sahneye Koyma Sanatı’nda (Papirus Yayınları, 2003) belirtildiği gibi tiyatronun, “sanılanın aksine, ‘iki kalas, bir hevesten’ çok daha önemli işlevlerinin olduğu” açıktır.  Öte yandan “[t]iyatronun üç duvarının arasında kalan alanın yani sahnenin, nasıl hayata daha çok yaklaştırılacağını, hayatı ve insanı ‘sahnede’ nasıl estetize edebileceğinin bir disiplini olarak ‘sahneye koymanın’ araştırılması…” da önemlidir. Aynı yaklaşımı Erdal Onar’ın derslerine uygular isek şu sonuçlara varabiliyoruz:

Hoca, öğretim üyeliğinin ve ders vermelerin; “bir kürsü, bir mikrofon ve bir doktoralı bilgisi”nden çok daha önemli bir etkinlik olduğunu salt avukat, hakim, savcı vb. meslek insanları olacak öğrencilerine değil, öğretim üyesi olacak öğrencilere de göstermiştir. Öte yandan yine yukarıdaki yaklaşımdan, yani sahne merkezli yaklaşımdan yola çıkılarak, Hocanın sahnesi için şu söylenebilir: “üç duvarın arasında kalan alanın, yani kürsünün, bilimin paylaşılmasına nasıl daha çok yaklaştırılacağını, anayasa biliminin konusunu ve o konunun insan aktörlerinin  ‘kürsüde’ nasıl estetize edebileceğinin bir disiplini olarak ‘sahneye koyma”yı da gerçekleştirmiştir derslerinde.

Şüphesiz Erdal Onar, derste tiyatro yapmamaktadır. Öğrencilere anayasa bilimi ve tekniği aktarmaktadır ama o bilimin ve tekniğin aktarılmasının en etkili yollarından biri olarak “sahneye koyma”, onun bilinçli bir tercihi gibi görülmektedir. Onun “sahne”sinin en önemli araçlarından biri de insan merkezli aktarımıdır. Aslında ortada somut bir “sahne” de yoktur. Burada “sahne”den bahsederken, o “an”daki sahnede, yani kürsüde yeralan dekor, kostüm vb. somut sahne araçlarından bahsetmiyorum doğallıkla. Böyle araçlardan somut ortamda “şimdi, şu andaki derste” yararlanmak bir öğretim üyesi için oldukça tuhaf olurdu. Benim bahsettiğim, tüm sahne araçlarının, yani dekorun, kostümün, insanların mizaç ve tavırlarının özetlendiği “short-cut” görsel ya da işitsel etkilerin, onun “anlatımında”, yani “öykücülüğünde” somutlaşması. Ortada birkaç yüz kişilik bir amfi, amfinin önünde yüksekçe bir kürsü ve kürsünün üstünde mikrofon  (gerçi hatırladığım kadarıyla Hoca mikrofon da kullanmazdı ama) var ama Erdal Onar’la, tıpkı Yaşar Kemal’in meddahlığında olduğu gibi, biz kürsüdeki insanı dinlerken başka bir “sahne”ye yol alıyor, bulunduğumuz ortamdan o sahneye doğru yükseliyoruz.  Yaşar Kemal’i , Almanya’da aldığı bir ödül töreni sonrası dinleyen kalabalık seyirci topluluğunda bulunma onuruna erişmiştim bir kere.  O zaman okuduğum Yaşar Kemal’i, dinlediğim Yaşar Kemal’le zenginleştirme imkanına sahip olmuş ve onun ne kadar büyük bir sözlü anlatıcı olduğunu da görmüştüm. Erdal Onar’ın da Anayasa Hukukunun anlatıcı-Yaşar-Kemal’i olduğunu düşünüyorum.

Erdal Onar’ın dersinde bilincimizde olup biten şey, bir “hikaye”ye katılmak, birkaç ay sonra vize  ya da final sınavlarına gireceğimiz bir dersi dinlemek değil.  Hikayeye katılıyoruz ama pasif değiliz, düşünüyoruz, nasıl düşünmemiz gerektiği üstüne düşünüyoruz, tiyatro izleyicisinden farklıyız çünkü eğer hem hikayeye katılıp hem de düşünmüyor, hatta düşünmek üzerine düşünmüyor isek çarpıcı bir soru ile irkilmemiz an meselesi. Bu tiyatroda bazı “epik” unsurlar ve Brecht ’si elemanlar var çünkü sürece bizim de katılmamız gerekiyor ama merak duygumuz yokedilmiyor ve ortama yabancılaştırılmıyoruz, neticede bir öğrenciyiz. Yine de anayasa hukuku biliminin aktarımı ile bu bilimin oluşması ve dönüşmesi süreçlerinin ya da bu bilimin temel meselelerinin episodik anlatımı, bizi, o anda anlatılan şu ya da bu bilgi parçacığını aşarak sistem üzerinde bütünsel düşünmeye  itebiliyor.

Bazen de ortada gerçek bir sahne olmadan, bizi bir sahnedeymişiz hissine kaptıran durum, bizim kültürümüzde oldukça önemli tarihsel ve geleneksel yeri olan “meddahlık” sanatı. Anayasa Hukuku, meddah gibi aktarılabilir mi? Erdal Onar’ın bunu başardığını sanıyorum. Ama ortada salt meddahlığın değil, drama sanatına özgü başka tekniklerin de bulunduğu açık. Bunların tek tek neler olabileceği üzerine tahmin yürütmektense, bu tekniklere esas olan temel felsefi yaklaşımın ne olduğunu açıklamaya girişeyim: İnsan merkezli aktarım, daha doğru bir ifadeyle insani aktarım.

Özellikle sosyal bilimler öğretiminde son derece önemli bir teknik olması gereken insani aktarımda, tanısal (kognitif) bilgiler, afektif (duygusal-heyecansal) durumlarla birlikte aktarılır. Öğrencinin, kognitif olanın, tanısal olanın içine duygusal olarak da katılması sağlanır.  Bilime özgü bilgi, kuram ve sorular, çıplak gözle algılayabiliğimiz somut insani durum ve olaylar olarak kavratılır. Bunun Erdal Onar’cası şudur: Örneğin parlamento, salt milletvekili olarak soyut olarak adlandırılan “figür”lerin ya da “siyasi insan maketlerinin veya modellerinin” değil, hırsları, ideal ya da menfaatleri, bağlılık ve ihanetleri vb. insani iyilik ve kötülükleriyle tanınabilir somut “insan”ların yeraldığı “yaşanan” bir yerdir.  Kurumlar, soyut ve kalıcı ilkelerin vücut bulduğu yerler olduğu kadar, somut ve değişken çatışmaların ve güç ilişkilerinin gözlemlendiği yerlerdir. Bir kurumsal yapı olarak hukukun, “insan”la biçimlendiğini ve “insanlar” tarafından inşa edilip insanlar tarafından yıkıldığını ya da değiştiğini Erdal Onar kadar etkili bir biçimde anlatan başka bir Hocam olduğunu sanmıyorum.

Pek çok öğretici; bir sözleşmeyi, bir kanunu, bir tedbiri vb. hukuksal kurumu, bu kurumların türlü taraflarında rol alan insan unsurunu unutturarak öğretmeyi seçer. Hukuktaki, iyi-ve-kötü-insanlığı, yani dramatik çatışmayı soyutlar. Hukukun insanları; yasada yazılı olanları yapan, eden veya yapmayan, etmeyen görünmez yaratıklar, hatta uzaylılar gibidir. Örneğin bir akit öğreniriz ama o akit, sanki “insansız” veya “ET”ler tarafınan akdedilmiş gibidir. Soyut kanun sözü vardır, taraf denen soyutlama figürler vardır, soyut hak ve yükümlülükler vardır. Bir tedbir öğreniriz ama o tedbir “bize” uygulanacak veya tanıdığımız ya da tanıyabileceğimiz birileri tarafından uygulanacak bir tedbir değildir. İşte hukuku öyle, insansız öğrendiğimiz zaman hukuk fakültesinden çıktığımız anda sudan çıkmış balığa döneriz. Kanundan “yurttaş, “çocuk”, “yasa koyucu”, “hakim”, “milletveki”, “polis”, “taraf”, “sanık”, “müdahil”, “anonim şirket ortağı”, “kısıtlı”, “nişanlı”, “asker kişi”, “vergi mükellefi” vb.  olarak tanıdığımız o soyut, o yetki ve görevlerinin veya hak ve yükümlülüklerinin bilincinde olan ya da olmayan makam veya suje, bir insana dönüştüğü yerde “eksik”leşir, yetersizleşir, hatta içeriği boşalır ve hukuksuzlaşır. Kuram, uygulanabilirliğinde zenginleşebileceği gibi uygulanmamazlığında yok da olabilir. İşte Erdal Hocanın, hukuk öğreniminin büyük handikaplarından birini, uyguladığı o insani sahneye koyma teknik ve içeriğiyle aşma yolunda büyük bir çaba gösterdiğini ve bu çabanın her yeni yıl sonunda başarıya ulaştığını düşünüyorum. Hocanın dersi, hiçbir zaman, elle tutulamayacak, gözle görülemeyecek, uzak ve soyut bir diyarın ideal bir sunumu olmamıştır. Yani biz elimizdeki anayasaya kutsal kitap olarak bakmadığımız gibi o kitabın, gökten yere düşmüş  ya da üstün akılla biçimlenmiş, soyut ve ideal bir emir ve yasaklar manzumesi olmadığını da görürüz. Elimizdeki metin çağlardan çağlara, sistemlerden sisteme değişebilen bir tarihsel olasılıktır yalnızca ve onun “başka olasılıkları” üzerinde düşünmek üzerine düşünmek de bizim elimizdedir. Onun dersinden hayata çıkan hiçbir öğrencinin de “vay canına, bu muymuş yahu koca koca X veya Y diye anlatılan kurum, bu muymuş X veya Y makamı?!” diye nida edeceğini sanmıyorum.

Daha geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yani yazımın en başında sorduğum “Bir Hoca neden çok iyi Hoca olarak hatırlanır?” perspektifinden bakacak olursak şunları söyleyebiliriz. Ken Bain, What the Best College Teachers Do (En İyi Üniversite Hocalarının Yaptıkları{ Harvard University Press; 1 edition (April 30, 2004)}) adlı eserinde, çeşitli bilim alanlarında çalışan ve en iyilerden oldukları saptanan öğretim üyelerinin ders anlatma strateji ve tarzlarını değerlendirmiş ve şu sonuçlara varmış:

1. En iyiler, doğal ve eleştirel bir öğrenim ortamı yaratırlar. Doğal, çünkü öğrenilen bilgi, yeterlik, sanat ve teknik, soru ve sunumların, tartışma ve ödevlerin içinde, zorlamalı olmadan, ilgi çekici bir şekilde bulunmaktadır. Eleştirel çünkü soru sorar ve ister sessiz, ister sesli olsun, sorular üzerinde düşünmeye iterler. En iyilerin, amfide topluca, pek ciddi ama eğlenceli bir “iş” yapıldığı hissini yarattıkları gözlemlenmiştir.

2. En iyiler, öğrencinin ilgisini çekerler ve o ilgiyi çekmeyi sürdürürler. İlgiyi çekmek için uyguladıkları çeşitli teknikler olabilir. Bunlardan bazıları konuyu eğlenceli kılmak, provokatif sorular sormak, nüktedanlık, hitabet vb. olabilir ama en iyiler öyle ya da böyle öğrenciyi sıkmazlar, bunaltmazlar.

3. En iyiler, “öğrenci” ile başlarlar, “disiplin”le değil. Bunun anlamı, disiplinin, öğrenciyi ilgilendiren yönleriyle ve öğrencinin empati yapabileceği soru ve sorunlarıyla da takdim edilmesidir.

4. En iyiler, öğrenciden derse sadakat (commitment) beklerler. Bu sadakati zorla,  tehditle değil, tatlı sert gerçekleştirmenin sayısız yollarını bulmuşlardır. Örneğin nüktedan, nüktedan ilgi çektikleri içeriğin, sadece eğlence değil, adanmış bir çalışma ve düşünme süreci gerektiren  bir bilim disiplini olduğunu her zaman hissettirirler. (İşte bu konuda Erdal Hocaya atfedilen bir anekdot: Dersin başında, amfinin arkasında bir iki öğrenci aralarında konuşmayı sürdürmektedir. Hoca onlara seslenir: “Sesim oraya geliyor mu?” Öğrenciler “evet” diye yanıtlarlar. Hoca “sizinki de buraya geliyor, o zaman derse başlayabiliriz” der! Hoca, amfide yenilip içilebileceğini ama çilingir sofrası kurmanın yakışıksız olabileceğini vurgular!)

5. En iyiler, öğrencilerin ders dışında da öğrenmelerine yardım ederler.

6. En iyiler, öğrencilere, disiplinlerine özgü düşünmeyi ve akıl yürütmeyi benimsetirler, öğrencilere belirli bir soru üstünde düşünmenin ne demek olduğunu gösterir, yani düşünmek üzerine düşündürürler.

7. En iyiler, öğrenimde çeşitli ve farklı farklı araçlardan yararlanırlar.

Öte yandan Bain’e göre, en iyi hocaların özelliği istisnasız iyi yazmaları ve çok iyi konuşmalarıdır. Ama bu iyi konuşma salt söylevsi bir konuşma değil, sıcak, insani, açıklamalı ve diyalog yönelimli konuşmadır. Konuşmaya, öğrencinin  katılmasına da izin veren bir konuşmadır. “Siz de kim oluyorsunuz, buranın patronu benim” diyen bir konuşma değil “size bir düşünce çizgisi çiziyorum ama aklınızda daha iyisi varsa buyrun o çizgiyi takip edin” diyen bir konuşmadır. Çarpıcı sorularla, “vay canına” örneklerle, yaşamdan hareket eden gerçek sorunlara odaklanan bir konuşmadır.

Yine, önde gelen iyi hocaların disiplinlerini çok iyi bildikleri, disiplinlerine özgü tarihî ve güncel tartışma ve çatışmalardan haberdar oldukları,  özellikle disiplinlerinin tarihsel dönüşüm süreçlerini  iyi kavradıkları da tespit edilmiştir. İyi hocalar, disiplinlerinin soyut kurallarının yanında pratik uygulanışlarından çıkan sorunları ve zaafları da amfiye taşırlar. İyi hocaların, disiplinleriyle ilgili üniversite içi ya da dışındaki çeşitli bilimsel veya toplumsal etkinliklere katıldıkları da bilinir. Öte yandan iyi hocalar disiplinlerinin “felsefesi” konusunda kafa yorarlar. İyi hocaların, disiplinlerini ile bağlantılı olsun ya da olmasın başka disiplinlere de ilgi gösterdiği, değişik değişik hobileri veya tutkuyla bağlı oldukları bazı sanatlar veya sporlar olduğu da zaman zaman gözlemlenmiştir. İyi hocaların, disiplinlerine özgü bilim insanlığının gereklerini amfide de uyguladıkları, yani örneğin bir makale yazarken ya da araştırma yaparken uyguladıkları “kendi kendine soru sorma”, “akıl yürütme”, “çıkarsama yapma” vb. teknikleri,  ders anlatırlarken de uyguladıkları gözlemlenmiştir.

Ben bu “testleri”, Erdal Onar’a yaptım ve Hoca hepsinden çok yüksek notlar aldı. Öğrenci iken bunların farkında değildim. İyi hocanın iyiliğini, sadece kötü olan başkalarıyla karşılaştırarak, belki de el ve sezgi yordamıyla anlayabiliyordum. Oysa şimdi bunun tam olarak ne demek olduğunu ilkelere, kurallara ve pratiğe dökerek de anlayabildiğimi sanıyorum.

Hukukun en soyut, en kuramsal, en yüksek mevkiideki bir dalının, yani Anayasa Hukukunun bu derece somut, bu derece kavrayıcı, bu derece günlük-insani boyutta anlatmayı başarabilen bir öğretici ironik mi? Erdal Hoca gibi bir öğreticiyi, belki borçlar hukukundan, belki icra hukukundan, aile hukukundan, idare hukukundan, hatta ceza hukukundan beklersiniz de anayasa hukukundan beklemezsiniz! Sanırım bu, 1970’li yıllarla 2009 yılı arasındaki Ankara Hukuk Fakültesi öğrencilerine çıkmış “partiler üstü” :) ) bir piyangodur ve sanırım nedenleri üstüne hangi çeşit açıklama getirilirse getirilsin, bunlar arasında en önemlisi, Erdal Hocanın, kişisel dahiyaneliği olacaktır.

İşte bazen bir kişi, övündüğümüz yeri, o yer yapar. Bu kişilerden o yerde ne kadar çok var ise, o yerin o kadar fazla övünmeye hakkı vardır. Ve bazen tek bir kişi bile, etkili olur.

Emekliliğinizde de nice yetiştirici, yaratıcı ve göz kamaştırıcı emeklere Erdal Hoca!  Size şükranlarımı sunarım.

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir