“Türküm, Doğruyum, Çalışkanım”

ogrenciandi.jpgBir Dava Dilekçesi Üzerine: “ ‘Türk’ müyüm?, ‘Doğru’ muyum?, ‘Çalışkan’ mıyım? Bilmiyorum ama öyleymişim gibi ant içmek zorundayım.”

Giriş

Bir süre önce açılmış, önemli bir davanın haberini aldım. Mazlum-Der’in gönderdiği bir grup e-postası sayesinde duyduğum bu haber, basın yayın organlarında ve internet kaynaklarında da yeraldı. Dava, okullarda okutulan “öğrenci andı” ile ilgili. Önce davayı özetlemek, sonra da bu konuda küçük bir tartışma yürütmek istiyorum.

Davacı S. Ç’nin, vekilleri aracılığıyla Danıştay’a gönderilmek üzere Diyarbakır Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığı’na sunduğu dilekçenin konusu; ilköğretim okullarında her sabah okutulan “Öğrenci Andı”’nın dayanağı olan 27.08.2003 tarihli ve 25212 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Öğrenci Andı” başlıklı 12. maddesinin iptali istemi. İlköğretim okulunda okuyan bir öğrencinin velisi olan davacının iptalini istediği yönetmeliğin ilgili maddesi şu:

“İlköğretim okullarında öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca aşağıdaki “Öğrenci Andı”nı söylerler. ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!’” (Koyu renk vurgu ve alt-çizgiler yazara aittir).

Davacı, bu hükmü iptal ettirmek ve yürütmesini durdurmak amacıyla açtığı davada, özetle şu savları ileri sürmüş:

1. “…Türkiye Cumhuriyeti, Türk etnik kimliğiyle beraber, otuzu aşkın diğer etnik kimlikleri barındıran, çok kimlikli bir mozaiktir. İlköğretim okullarında her gün okutulan “And”da; “Türküm” ile başlayan ve “varlığım Türk varlığına armağan olsun”, “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim”, “, “Ne mutlu Türküm diyene” ve diğer ifadeler insan haklarına aykırıdır. Bu ifadeler “Türk” ırkını esas alan, Türkiye’deki diğer etnik kimlikleri görmezden gelen hatta asimile sonucu doğurabilecek ifadeler olmakla birlikte, ideolojik devlet algısını küçücük çocuklara dayatan beyanlardır. 1933 yılında kaleme alınan, bilahare darbe sonrasında eklemeler yapılan Andımız! günümüzde zorla okutturulan bir metin olmaktan çıkarılmalıdır…”

2. …“Elbette ki bu metni okumak isteyen öğrenci veya velileri olabilir. Bunu gönüllü olarak okumak isteyen pekala okuyabilir. Buradaki mesele, bu metnin okunmasını doğru bulmayan kişilerle ilgilidir. Tercih hakkının kaldırılması sorunudur. Davacı ne bu Andı, nede başka ırkı, ideolojk metin içeren Andların zorla çocuklarına okutturulmasını hiçbir şekilde istemeyen bir kişidir…”

3- Davacı “…çocuklarına her halde doğru sözlü olmalarını telkin etmektedir. Ancak çocukları sabahları Türk etnik kökenine mensup olmadıkları halde ‘Türküm’ şeklinde bağırmak zorunda bırakılmaktadır. Bu onun küçük yaşta her gün yalan söylemesini doğurmaktadır ki bu bir zulümdür...”

4. “…Kaldı ki devamında ‘Doğruyum, çalışkanım’ şeklinde sözle değil ancak fiil ile gerçekleştirilebilecek ifadeler, ‘doğru olmalıyım, çalışkan olmalıyım’ gibi bir temenni olarak değil, doğru ol(a)madığı, çalış(a)madığı zamanlarda kendi gerçekliğiyle yüzleşmeden, hatasız bir kişi gibi kendisiyle çelişmesi sonucunu oluşturmaktadır.

5. Davacı “… ‘yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir’ ifadesine de katılmamaktadır. İçinde yaşadığı ülkenin bir değer olduğunu düşünse de, özünden çok sevmek gibi iddialı bir beyanı gerekli görmemekte ve insanlık ailesini, iyiliği, güzelliği, Hakkı sevmesinin daha anlamlı olacağını çocuklarına ifade etmektedir.

6. Davacı “…çocuklarının; Atatürk’ü her sabah yüceltme gereği ve ölü olduğu halde ona ant içilmesini de doğru görmemektedir. Bu beyanların ideolojik kalıp beyanlar olduğunu ifade etmektedir.”

7. Davacı “…çocuklarının, ‘varlığını Türk varlığına’ veya herhangi bir varlığa armağan etme beyanını da çok yanlış bir beyan olarak görmekte, küçük yaştaki çocukların bu tarz ideolojik bir bağışı yapmaya and içirmenin de sakat bir mantık olduğunu ifade etmektedir.”

8. Davacı “‘Ne mutlu Türküm diyene’ ifadesine de katılmamaktadır. Türk kökenli bir kişinin bunu ifade etmekten memnun hatta mutlu olabileceği, ancak eski deyimle ‘72 milletin’ olduğu bir Dünyada o ırka mensup olmadığı halde bu ifadenin kullanılmasını doğru bulmadığı, inanmadan söylemenin kişiyi ikiyüzlülüğe ittiği ve mutlu etmediğini ifade etmektedir.”

9. Davacı, “…devletin sadece bir araç olduğunu, devletin bu dar alandan çıkıp insanları değiştirip dönüştüren, tek tipçi, ideolojik bireyler olarak yetiştirilmeye çalışmasını, insan haklarına bir müdahale olduğunu beyan etmektedir.”

Davacıya göre, “(a)nne ve babanın kendi çocuklarının düşünce, din, vicdan özgürlüğü ve ahlaki yönden yetiştiriciliğinde kendi tercihlerine göre çocuklarını yetiştirmeleri uluslararası sözleşme hükümlerinde geçmekte ve Türkiye tarafından imzalanmış bulunmaktadır. Yukarıdaki beyanlar da Davacıin, çocuklarının eğitiminde okutturulan ant hakkındaki tespit ve karşı oluş nedenleridir.

Burada davacının genel savlarından sonra ortaya koyduğu yasal gerekçelerini değerlendirip ayrıntılı hukuksal tartışmaya girişecek değilim. Bunu yakın zamanda ayrıca yaparım belki. Danıştay bu çizgileri tartışır mı tartışmaz mı bilemem ama davanın akla getirdiği pek çok soru var. Bunları soru yanıtlarla aşağıdaki gibi sıralamak isterim. Daha sonra da “andımızı” yeniden hatırlayacak ve neresini beğendiğimi, neresini beğenmediğimi söyleyeceğim! Ama ilk önce “çocuk ve ant” diye başlamak istiyorum.

Çocuk Kalbi, Çocuk Masumiyeti ve Ant

Ant, “Tanrı’yı veya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin ya da kendi kendine söz verme, ahit” (kaynak: TDK Güncel Türkçe Sözlük) anlamına gelir. Ant içmek fiili ise bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek, yemin etmek demektir. (“Böyle uzaklaşınca ağır ağır o bizden / Biz ayrı düşmemeye ant içmiştik denizden”- F. N. Çamlıbel).

Ant içmek, normal koşullar altında belirli bir inancı teyid etmek ya da vaadde bulunmak demek olacağı için ancak manevi olarak sorumlu kimseler ant içebilir kanısındayım. Henüz manevi sorumluluk duygusu gelişmemiş olan, fikir ve eylemlerinin etik “hesabını” vermek zorunda olmayan çocuk yaştaki kimselerin, yani her durumda masum kalacakların ant içmesi doğru değildir. Bu nedenle örneğin suç tanığı olmuş çocuklara yemin verdirilmez.

Salt felsefi-etik açıdan masumiyet, şüphesiz, pek çok farklı biçimde anlamlanacak bir kavramdır. Masumiyet “masum olma, masum bulunma hali” ise masum, bir yandan bilgisiz, deneyimsiz anlamına gelebileceği gibi bir yandan da kusuru, suçu olmayan anlamına gelebilir. Yine, belirli bir manevi kapasiteden yoksunluk anlamına da alınabilir. Hatta, felsefi-etik yargılara kapısını kapatan, o yargılara varılması imkânını dahi kaldıran bir haldir masumiyet. Çocuklar masum kabul edilirler. Bu nedenle örneğin Hıristiyan kültüründe çocukların ölümden sonra ne cennete ne de cehenneme gidebilecekleri kabul edilir. Onlar ne cezanın ne de ödülün muhatabı olabilirler. Masumiyet; beyazlık, temizlik, dokunulmamışlık, el atılmamışlık, saflık, katışıksız olma hali, çıplak bırakılmışlık, bilmeme demek olduğu gibi, “karışmama” ya da “karışamama”, “eylemde bulunmama”, “kusur taşımama”, “kusurlu eylemi işlememe hali” anlamlarına da gelir. İlkokula başlayan altı ya da yedi yaşındaki bir çocuğun, en azından kültürel ideolojik anlamda henüz oldukça saf olduğu kabul edilebilir. Okula başlayana dek belirli ailevi ve toplumsal etkilenim ve belirlenim süreçlerinden geçmiş olmaları, ilkokul çocuklarının “okul” tarafından benimsetilmeye çalışılan ülkülere saygı bakımından masum sayılmalarına engel olamamalıdır. Belirli ülküleri benimsemek yolunda çocuktan bir eylem beklenemez. İşte o nedenle “masum çocuk”, ant içemez.

Bununla birlikte masum, “vahşi”, “gem vurulmamış”, “evcilleştirilmemiş” kavramlarıyla eş anlamlı değildir, “balta girmemiş yerde terbiyeden nasibini almamış” anlamına gelmez. Arapça kökenli “masûm” kelimesi, şer’ den uzaklaştırılmış, Allah tarafından korunmuş, menolunmuş anlamlarına gelir. Günahtan, suçtan korunmuş olmak demektir. Bu çerçevede “masûm”, “vahşi”den faklı olarak, özgür, eşit, bağımsız kavramları gibi bir medeniyet kavramıdır. Emir ve yasakların “söz konusu” olduğu bir sistemde, emir ve yasakların muhatabı olmayan, olamayan bir özneyi, aslında bir özneyi de değil, bir oluş’u, ön-durumu ifade eder. Düzene zarar verme kapasitesine sahip olmamak, yani düzene karşı bir günah, bir suç işleyememek, işleyecek halde olmamak masumluktur. Tanrısal ya da medeni veya hem Tanrısal hem medeni bir düzenin egemenliği altında bulunup da o “düzen”in emir ve yasaklarından haberdar olmamak, olamayacak durumda olmak ya da o emir ve yasakları, henüz emir/emre karşı gelme ikiliğinde algılayabilecek durumda olmamak demektir.

Emir ve yasaklara uymaktan ya da uymamaktan sorumlu olabilmek, o emir ve yasakların anlamı ve sonuçlarını kavrayabilecek manevi kapasiteye sahip olmaya bağlıdır. Aynı durum, bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin ya da kendi kendine söz verme anlamına gelen ant içmek açısından da geçerlidir. Çünkü ant içmek de, olumsuz bir koşula bağlı olan “sorumluluk”-sonuçlu bir eylemdir. Ant içen, ant kapsamındaki sözünü ya da vaadini tutmaması halinde belirli maddi ya da manevi yaptırımlarla karşılaşabilecek bir kimsedir (İlkokulda içilen andın tutulup tutulmadığının araştırılıp soruşturulmaması -!- andın etik-yapısal niteliğini değiştirmez). Olsa olsa andı “laf olsun” diye söylenen bir boş yemine ya da duruma göre yalan-söz yeminine dönüştürür. Bu nedenle, yemin edenin (ve tabii ant içenin) âkil ve baliğ olması şarttır. Bu koşul, tek Tanrılı dinsel sistemlerde olduğu kadar laik sistemlerde de geçerlidir. Öğrenci andının, özellikle geleceğe bağlantı yapan bir yemin olması, yani gelecekte bir şeyi yapma veya yap­mamaya azmetmenin açıklanması demek olması, yemin bakımından çocuğun durumunu daha da zorlaştıran bir durumdur.

Çocuklar masumdur ama “vahşi” değildirler, vahşi olmama yolunda eğitilebilirler. Kanımızca, eğitimin amaçlarından biri de çocuğu, belirli bir konuda yemin edip etmeyeceğine karar verecek; aklı başında yemin edebilecek ve herhangi bir yeminin (ya da sözün veya vaadin) sorumluluğunu alabilecek vicdani olgunluğa ulaştırmaktır.

Öte yandan ant, herhangi bir vaad ya da söz değildir; Tanrıyı veya kutsal bilinen bir şeyi, yüce birini tanık göstererek söz vermek demektir. Bu açıdan, herhangi bir yalın vaadden daha güçlü bir irade beyanıdır. Çünkü yemin eden, kendisine karşı yemin edilen (muhatab) ve gösterilen tanık arasında üçlü bir ilişkiyi (düşünsel ve duygusal dinamiği) şart koşar. Bu üçlü dinamik içinde yemin eden; hem içinde bulunduğu “yemin koşulları”, hem de tanık olarak gösterdiği kişi, olay, durum, konum vb. hakkında fikir sahibi olmalıdır. “Tanrı şahidim olsun”, belirli bir Tanrı fikrine sahip olduğumu ve yarın bir gün o fikrin mevcudiyeti ile karşılaşacak, yüzleşecek olursam vaadimden sorumlu olduğumu hatırlayacağımı anlatır. Aynı durum “şerefim üstüne” ifadesi için de geçerlidir. Oysa örneğin Atatürk’ün gösterdiği yolda yürüyeceğini ifade eden çocukcağızın henüz aklında şekilleri belirlenmiş bir Atatürk fikri yoktur büyük bir olasılıkla. O, “Atatürk” olarak adlandırılan sembolik bir “kültü” tanık göstermektedir ama gösterdiği tanığı “henüz gerçekten tanımamaktadır.”

Öğrenci andının böylesi bir bilinci şart koşan ve sorumluluk doğuran bir yemin olmadığı; bir temel fikrin ya da irade bütünlüğünün çocuğa benimsetilmesi amacıyla “bir talim, bir temrin olsun” diye okullarda uygulandığı da iddia edilebilir. Okulun “mış gibi yapma” ve “talim” felsefesi boyutu vardır evet ama talim, çerçevesi belirlenmiş, açık dokulu olmayan, bilişsel ve tanısal süreçlerle ilgili, yani okulun öğretim işleviyle ilgili olmalıdır, eğitim (terbiye) işleviyle ilgili değil. Çocuklara, anlamlarını henüz kavrayamadıkları fikir ve ideolojilerin ve bu fikir ve ideolojileri onaylamanın talimini “resmi” yeminlerle yaptırmak, otoriteden gelen her emri kayıtsız şartsız uygulamalarının, kendi eylemleri konusunda farkındalık bilinci olmadan, sorumsuzca davranmalarının yolunu açmaz mı? Eğitim en başta “vicdan” eğitimi olmalıdır ve vicdan, bütünsel sistemler tarafından dayatılan gayrimeşru emir, yasak ve komutları sadece usa değil “yüreğe” vurma olanağı da sağlayan insani bir süzeçtir. Bu süzeçe sahip olmayan bir insan, akciğersiz canlılara benzer belki de. Dışsal komutlarla çabucak “zehirlenmesi” ve öz benliğini yitirmesi kolaydır.

Sadakat gibi, bireysel olduğu kadar toplumsal açıdan da çok yönlü, girift ve karmaşık bir duygusal-düşünsel bağlılık dokusunu; bir “yemine” indirgemek; sadakati bayrak sallamak, yuhalamak, alkışlamak gibi “yalın ve heyecansal” eylemlerle tanıtlamaya kalkmak, toplumsal iletişimde “kolaycılığa”, “kısa-yoldancılığa” alıştıracaktır çocukları. Bir fikrin önce içeriğini sonra kısa yoldan ifadesini öğrenmelidir çocuk. Bu fikri özellikle resmi eğitim-öğretim düzlemi açısından savunuyorum. Ebeveynlerin çocuklarına “short cut” yeminler ya da eylemler benimsetip benimsetemeyecekleri konusu ayrı bir tartışma düzlemidir. Çocuktan gönüllü olarak bir “huzurevini” ziyaret etmesini, orada bulunan yaşlılarla bir diyaloğa girmesini ve ziyareti hakkında duygu ve düşüncelerini kaleme almasını istemek binlerce “Türküm doğruyum” dan çok daha etkili bir “sadakat” eğitimidir.

Öte yandan 2009 yılında, otuzbin lise mezununun, bir tek soruyu dahi cevaplayamadığı bir üniversite sınavını ardımızda bıraktık. “Türküm”ü bilmem ama yeterince “çalışkan” olmadığımız ortada!

Bugün belki de Türk siyasal hitabetinin “hamaset” ağırlıklı olmasının nedenlerinden biri, içeriksiz “kısa yoldanlıkları” benimseten bu tür yemin ve benzeri uygulamalardır.

Bu çerçevede bırakınız çocuğu, tüm yetişkinler açısından da önemli bir başka soru vardır. Demokratik toplumlarda bireyler ne zaman ant içmeye zorlanabililer, ne zaman zorlanamazlar? Burada bu sorunun yanıtını aramayacağım ama kısaca şunu söyleyebilirim sanırım: Bireyler ancak kendi istekleri ile girdikleri kamusal-hizmet ilişkileri çerçevesinde bağlılık ya da sadakat andı içmeye zorlanabilirler. Yani memurlar vb. kamu görevlilerinden, görevlerine başlamadan önce belirli bir bağlılık yemini etmeleri istenebilir. Bunun ötesinde bazı yargısal bağlamlarda -örneğin tanıkların verdikleri ifadelerden önce yemin etmeleri şart koşulabilir. Önemli ve tarihsel açıdan yerleşmiş yemin uygulamaları dışındaki hallerde bireylerin yemin etmeye zorlanması Anayasal kişi haklarına da aykırı olur. Özellikle ilköğretim öğrencisi açısından okula gitmek bir “zorunluluktur”. Eğitim ve öğrenim öğrenci açısından bir zorunluluktur ama okul idaresi açısından aynı zamanda bir kamu hizmetidir. Okula giden çocuktan belirli bir ideolojiye bağlılık yemini beklemek, kendisini törensel biçimde belirli sözlerle tanımlamasını istemek, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının da ihlalidir bir anlamda.

Konunun bir de başka etnik kimlik mensubu veya başka inanç ve ideolojileri benimsemiş ebeveynlerin çocukları boyutu var. Yukarıdaki dava dilekçesi, soruna, çoğunlukla bu yönden yaklaşmış. Ben bu yazımda, konunun etnik kimlik boyutunu ayrıntısıyla değerlendirmedim ama Türk olmayan çocuğa zorla “Türküm” dedirtilmesini uygun bulmuyorum. Kimlik de bir bilinç meselesidir aynı zamanda. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak başka Türk, Kürt, Ermeni olmak başkadır. Andımızdaki Türk sözü, Türk vatandaşı olarak anlaşılabilirse de, etnik kimliği de kapsayan geniş anlamı yüzünden Türk etnik kimliğine mensup olmayan yurttaşlar açısından gene de bir sorun olacaktır. Ama fikrimce, Kürt veya başka bir etnik kimliğe mensup olmayan kimseler ya da herhangi bir dini inanç sistemi tarafından Tanrıdan başkası üzerine yemin etmekten alıkonulmayanlar da karşı çıkabilir bu ant zorunluluğuna. Öte yandan Türk ilköğretim kurumlarında okuyan yabancı uyruklular da olabilir. Bunların ant içmesi oldukça komik ve ciddiyetsiz olur sanırım. Yukarıda sözü edilen dilekçede yazılı şu ifadeler oldukça düşündürücüdür (davacı)…çocuklarına her halde doğru sözlü olmalarını telkin etmektedir. Ancak çocukları sabahları Türk etnik kökenine mensup olmadıkları halde ‘Türküm’ şeklinde bağırmak zorunda bırakılmaktadır. Bu onun küçük yaşta her gün yalan söylemesini doğurmaktadır ki bu bir zulümdür...”

Türkiye’de türban takanın peruk takmaya mecbur bırakılması gibi Kürt olan da pandomim yapmaya mecburdur ve ülkemizden çok sayıda ve son derece nitelikli komedyenler çıkmasının nedenlerinden biri de belki budur.

Bazı Sorular:

SORU: İlkokulda ant içme zorunluluğu getirilen başka ülke var mı?

YANIT: Sanırım Çin, Eski SSCB, Eski Nazi Almanya’sı (Üçüncü Reich) vb. ülkelerde ilkokul çocuklarının ant içmesi gerekiyor, gerekiyordu. Bununla birlikte konu, özellikle özgürlükçü liberal bir hukuk sistemine sahip ABD’nde de uzun zamandan beri tartışılıyor. ABD’nde de; milliyetçi-hıristiyan-sosyalist Francis Bellamy (1855-1931) tarafından kaleme alınmış bir ant var. Gerçi o “Türküm, doğruyum, çalışkanım”dan hayli farklı (kanımca yer yer daha milliyetçi, yer yer de daha özgürlükçü) ama yine de bir yemin:

“I pledge allegiance to the Flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands, one Nation under God, indivisible, with liberty and justice for all.

(“Tanrının hükmü altında bölünmez-bir-millet olan, ve herkes için özgürlükçü ve adaletli Amerika Birleşik Devletleri Bayrağına ve o Bayrağın temsil ettiği Cumhuriyete bağlılık yemini ederim.” -Yanlış olarak ‘ABD bayrağına, herkes için özgürlük, adalet ve Tanrı himayesinde bir ulusun bölünmezliğini temsil eden cumhuriyete sadık kalacağıma yemin ederim” biçiminde çevrildiği de olur).

Bu zamana kadar ABD’nde bazı eyaletler, ilkokul öğrencilerinin ant içmesini öngören yasalar ihdas etmekte serbest oldular; ancak andı zorunlu kılma yolunda yasa yapmak isteyen hiçbir eyalet bunu başaramadı. Çünkü Amerikan mahkemeleri ant içme zorunluluğunu Anayasaya uygun bulmadı. Bugün ABD’ndeki eyaletlerde ant içme “imkanı” vardır ancak istemeyen öğrenci ant içmez. 1930’lu yıllarla beraber artarak süren ancak 1988’lerde durulan ABD’nde ant içme tartışması, 2003 yılından itibaren yeniden alevlenmiştir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra öğrencilerin bağlılık yemini etmesini zorunlu kılma yolunda pek çok yasal girişim olmuştur. Ama bu girişimler başarılı olmamamıştır. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin 1943 yılından (West Virginia State Board of Education v. Barnette ) günümüze kadar verdiği bir dizi kararda, okul çocuklarını Sadakat Yemini’ etmeye zorlayan düzenlemelerin, Amerikan Anayasası’nın Birinci (düşünce özgürlüğü) ve Ondördüncü (eşitlik ilkesi) Ek Maddelerine aykırı olduğu saptanmıştır.

Karşılaştırmalı bir not olarak, birkaç önemli davanın ana unsurlarını bu noktada hatırlatmakta yarar var: Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin okullarda bayrağa sadakat yemini ve bayrak selamlama uygulamalarının, çocukların ve ebeveynlerin düşünce özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusunda verdiği önemli kararlar vardır. “Bayrak selamlama” ve “sadakat yemini” sorunu yalnızca Yehovanın Şahidleri tarafından ortaya atılmasa da bu konudaki ilk kararların bu dini grubun üyelerinin Amerikan bayrağına zorunlu saygı ve bağlılığı reddetmeleri nedeniyle ortaya çıktığı bilinmektedir. “Flag salute” sorunu adı verilen tartışma ve çekişmeler, İncil’in Exodus (“Mısır’dan Çıkış”) 20:3-5 sayılı ayetleri arasında bulunan “Benden başka Tanrılar tanımayacaksın” (“You shall have no other gods before me …..”) vahiyini Yehovanın Şahidlerinin farklı yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Yirmili yıllarda başgösteren bu sorun, otuzlu ve kırklı yıllarda artarak sürmüştür. Yehovanın Şahidleri toplumdan uzaklaşma ve özellikle sivil otoritenin kurum ve kurallarına uymama tavırları nedeniyle ciddi baskılara ve yaptırımlara maruz kalmışlardır.

Bayrak selamlamama ile ilgili ilk karar olan Gobitis kararına konu olan olayda Yehovanın Şahidi Gobitis’lerin çocuğu, vicdani kanaatine uymadığı gerekçesi ile bayrak selamlamayı reddetmiş ve çocuklara bayrak selamlama mecburiyeti getiren düzenlemeyi ihlal ettiği gereçesiyle okuldan uzaklaştırılmıştı. Bu düzenlemenin Birinci Ek Maddeye aykırılık oluşturduğu savını kabul etmeyen Yüksek Mahkeme kararına karşı oy yazan Yargıç Stone, tartışma konusu kuralın “düşünce ve inanç özgürlüğünü kısıtlamaktan da öte gittiğini ve çocukları, kendi istemedikleri, paylaşmadıkları ve en derin dini inançlarına karşı gelen bir takım duyguları açıklamaya zorlamayı amaçlamakta” olduğunu belirtmiştir.[1] Bu karardan kısa bir süre sonra meydana gelen benzer bir olayla ilgili Barnette[2] davasında karar veren Yüksek Mahkeme, Yargıç Stone’un karşı oyunda yazdığı gibi düşünecek ve bu konudaki Gobitis doktrinini kökünden değiştirecekti. Bu kararla, Gobitis için verdiği karardan dönen ABD Yüksek Mahkemesi, Yehovanın Şahidlerinin bayrağı selamlamama haklarını tanımış ve böyle selamlama törenlerine katılmama hakkını, Birinci Ek Madde ile verilen inanç özgürlüğünün bir kullanımı olarak görmüştür.

Bildiğim kadarıyla Avrupa Birliği üyesi ülkelerde böyle bir yemin zorunluluğu olmadığı gibi imkanı da yoktur. Bu konuda farklı bir bilgisi olanlar tarafından aydınlatılmaya bir itirazım olmaz.

Diğer ülkeleri araştırıyorum, araştırmalarım sonuçlanınca yazımı güncelleyeceğim.

SORU: ABD’ni anladık. Peki Türkiye’de çocuklara böyle bir ant içme zorunluluğu getirilmesi, bizatihi Atatürk’ün kabul ettiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma amacı bakımından uygun mudur?

YANIT: Pek sanmıyorum. Küçücük çocukların andın anlamını bile tartışmadan ant etmeye; Tanrının her sabahı aynı tümceleri ezberden okumaya zorlanmasından nasıl bir “aydınlık” çıkacağı tartışmalıdır. Okul sıralarından hatırladığımız ve bugün hala aynı biçimde gözlemlediğimiz kadarıyla çocuk bu andı, “işte öyle gerekiyor” diye sorgulamadan okuyup geçer ve bir kısım haylaz çocuk ant sırasında gülmemek için kendini zor tutar. Çünkü bir gülerse ya tokat, ya disiplin cezasının kapıda olduğunu bilir. Ama o haylaz çocuk niye güler ya da kıkırdar, hiç düşündük mü? Hayır, andın anlamına gülmez, zaten o konuda pek de kafa yormamıştır, çocuğun bilinç düzleminin ayırdına varmadan gülmesinin asıl nedeni, küçük yaştaki kocaman bir topluluğun, hep-bir-ağzından çıkan, kayıtsız-şartsız ve anlamsız teslimiyetin komik tınısıdır belki. Varlık ve kültürlerini güvence altına almayı hedefleyen “akılcı” milletler, çocuklarını belirli tümceleri söylemeye zorunlu kılmaktan daha uygun ve daha “çağdaş” yollar keşfetmişlerdir. Bu yolların hepsini bilmiyorum ama biri şu olabilir mi acaba?: Türkiye’yi daha yaşanılır bir ülke, Türkiye içindeki veya dışındaki “Kürt”ü, “Ermeni”yi, “Türk”ü vb. başkalarını daha evrensel-kabul görür insanlar yapacak, yetiştirdiğiniz çocukların, “dünya milletler ailesinin şerefli bir mensubunun” yurttaşı olduklarına lafta değil de yürekten inanmasını, doğru dürüst bir vicdanla sınamasını sağlayacak işler yapmak. Mesela şu gibi işler: Bilimsel ve kültürel yaratıcılığın desteklenmesi, bu yolda bağımsız ve özgür düşüncenin yolunun açılması, eğitim ve öğretim niteliğinin arttırılması, eğitim ve öğretimde fırsat eşitliğinin sağlanması için yolsuzlukla mücadele ve kimbilir daha nice “bayağı zor işler”. Bunlar fena yollar değil sanırım, ne dersiniz?

Antçı Küçüğe Mektuplar

1. CÜMLE:Türküm, doğruyum, çalışkanım,…”

ELEŞTİRİSİ: Emin misin? Ne yaptın çalışkan sayılmak için? Çalışkan olmak neden bir erdemdir, tartışıyor mu öğretmeniniz sizinle? Peki çalışkan olanın neden çalışkanım diye bağırması gerektiği konusunda bir fikir yürüttün mü? Peki “doğru” olduğunu kanıtlayacak delillerin var mı elinde? On yıl sonra üniversite sınavından sıfır çekeceksin belki de, haberin var mı küçüğüm? Ama sakın korkma ve özgüvenini yitirme, bu durum senin suçun olmayacak.

ÖNERİ: Gel sen en iyisi “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım, çalışkan ve doğru olmaya gayret edeceğime söz veririm” de. Hatta en iyisi “insanım, doğru olmaya gayret etme potansiyelim var” de.

2. CÜMLE: “İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”

ELEŞTİRİSİ: Küçüklerini korumak istemene bir itirazım yok da büyüklerini her zaman saymak senin için sakıncalı olabilir. Öyle fena büyükler var ki sana cinsel tacizde bile bulunabiliyor kimi zaman, seksenüç yaşında bile olanları var o büyüklerin; ya da seni Tuzla’da kaçak çocuk işçi olarak çalıştırabiliyor, seni onsekiz yaşında “şehit” ettirip kendisi top tüfek tüccarlığı yapabiliyor. Milletini özünden çok sevmek istediğine emin misin? İki kere düşün, bunun sonu da büyük felaketlere götürebilir seni. Bir kere şunu bil: Milletle hemen öyle kolay karşılaşamayacağından, yüzyüze gelemeyeceğinden, o milleti sevmenin tam olarak ne demek olduğunu hemen anlayamayabilirsin.

ÖNERİ: Gel sen büyüklerini hemen öyle kolaylıkla sayma, ayrıca milleti de hemen öyle özünden çok sevme, küçüklerini ve senden zayıf olanları say, farklılıklara saygı duy, dünyada çeşit çeşit bitki, hayvan, insan olduğunu bil; kendini durup dururken heba etme. Sen insan olursan, millet zaten biraz daha iyi olur, unutma.

3. CÜMLE: Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

ELEŞTİRİSİ: Yükselmenin ve ileri gitmenin ne demek olduğu konusunda bir fikrin varsa küçüğüm, benim bir diyeceğim yok, eyvallah.

4. CÜMLE: Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

ELEŞTİRİSİ: Atatürk’e seslenme özgürlüğün var, onun “açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan” yürüyeceğine ant içme hakkın da var da, biraz daha büyüyüp “Atatürk’ü bile” usa vurmanda, tartışmaya açmanda yarar olabilir. Özellikle açılan yollar ve gösterilen hedefler konusu şimdilik açık dokulu kalsa da olur. Çünkü dimağını kült figürlerle meşgul etmek, içeriği dolmamış “chapter”ları, “fasıl”ları hemen benimsemek için henüz çok küçüksün, hangisi olursa olsun. Buna Hz. Muhammed de dahil Lincoln de (bir gün büyüyüp “mutlaka” Amerika’ya gitmek isteyeceksin de belki, ondan söylüyorum). Ayrıca emin değilim ama Atatürk de böyle isteyebilirdi. Sen öğrenme konusunda aç gözlü ol yeter küçüğüm.

5. CÜMLE: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”

ELEŞTİRİSİ: İşte etnik kökenin farklı ise, bu noktada işin zor küçüğüm. Ben “Türk” olduğum için (lafın gelişi mesela) bu cümleden şunu anlamaya çalışmıştım (hayır canım, okulda ezberden okurken değil, yıllar sonra):

Kimi zaman Türk olduğumu unuttuğum, hatta çoğu zaman unuttuğum, hepten unuttuğum, önemsemediğim olur. Kimi zaman bir Türk’ün neye benzediğini, Türk’leri birarada tutan, stadyumda toplanan kalabalıktan farklı kılanın tam olarak ne olduğunu, neler olduğunu bilemediğim olur. Tek Türk-tipi olmadığını, kavrayıcı bir Türk kültürünün henüz gerçekleşmemiş bir hedef olduğunu, “ulusal” bütünleşmenin Türkiye için hala büyük ve zor bir hedef olarak kaldığını düşündüğüm de olur. Yalnızca “yabancı”, hatta “heimatlos” etiketi ve ruhuyla yaşadığım yerleri anımsadığımda andın bu kısmını düşünür ve ne anlama geldiğini henüz tam anlamıyla bilememekten doğan bir huzursuzluğu duyumsarım. Türk varlığı yokedilmedikçe ben kişisel olarak varlığımı sürdürürüm mü demek bu? Yoksa ben kendimi var edersem Türk varlığı da varolur mu demek? Yani örneğin Türk dili varoldukça ben de o dili konuşuyor olacağım, diğer Türkler yokolursa benimle konuşacak kimse kalmaz gibi bir korkuyu yenme çabası mı? Ben olursam ve Türkçe konuşursam diğerleri de konuşacak kimse bulurlar, bu yolla onlara bir armağan vermiş olurum: Mesela sıkıntıdan patlamazlar!

Şüphesiz varlığımın armağan olması, varlığımın kurban olması demek olmamalıdır. Armağanlık, kurbanlık, şehitlik vb. fedakarlıkları şart koşmaz belki de, yaşamayı, varolmayı olumlayan bir bağıştır.

Sadece bir Türk olduğunuz için aşağılanmanızın insanın özvarlığını tehdit etmesinin nedeni de bu işte. Sadece bir kadın olduğunuz için ezilmek, sadece bir eşcinsel olduğunuz için şiddet görmek, sadece bir Ermeni ya da bir Kürt olduğunuz için kuşkuyla karşılanmak. Sadece bir Müslüman ya da Hıristiyan olduğunuz için korku kaynağı olmak.

“Varlığım varlığına armağan olsun” tümcesinden “kimliğimi saklamadan, onu yadsımadan, onunla birlikte ve dosdoğru varolayım ki içinde bulunduğum topluluğa bir armağan vermiş olayım” arzusunu anlamak istiyorum ama hemen öyle kolay değil ki böyle kocaman tümcelerin anlamını kavramak. Büyüklerin bile kavrayamadığı bu koca tümceyi hemen öyle benimseyivermek çok zor senin için. Bir kere sen Kürt isen, varlığını Kürt varlığına armağan etmek isteyebilirsin. Ben varlığımı hem Türk, hem Kürt, hem Ermeni, hem Yahudi, hem Roman varlığına armağan edebilmek isterdim ama bu öyle kolay bir iş değil.

ÖNERİ: Yok küçüğüm, sen eğer Kürt etnik kökenine sahip isen, etme böyle bir yemin, etmek istemiyorsan etme. Seni buna zorlamak doğru değil.

6. CÜMLE: Ne mutlu Türküm diyene!

Ah evet, ne mutlu! Bu güzel tümceye, şahane bir mantıksal uygulama çerçevesi kazandırılmış. Çünkü Türküm demek istemeyen mutsuz oluyor/ediliyor, görüyorsunuz! Ve bu durum, Türküm demek isteyenlerin mutluluğuna da gölge düşürüyor.


[1] Minnersville School District v. Gobitis, [310 U.S. 586, 601 (1940)].

[2] West Virginia State Board of Education v. Barnette, 319 U.S. 624 (1943).

Yazar Hakkında

Öykü Didem Aydın Edebiyat ve Hukuk Sistemine, 106 yazı girmiş.

Öykü Didem Aydın, romancı (Eski Sinagog Meydanı, İletişim Yayınları, 2009) ve anayasa hukukçusudur.

Telif © 2017 Edebiyat ve Hukuk. Tüm Hakları Saklıdır SistemimizWordPress desteklidir